379

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid fonksiyon bozukluğunun serum sistatin C ve kreatinin düzeylerine etkileri

Sistatin C bütün çekirdekli hücrelerde sabit bir hızda sentezlenen, böbrek glomerüllerinden serbestçe süzülen ve hemen tamamı proksimal tübüllerde reabsorbe ve katabolize edilen bir sistein proteinaz inhibitörüdür. Bu yüzden sistatin C'nin serum konsantrasyonları, serum kreatinin konsantrasyonuna kıyasla GFR için daha güvenilir, özgül ve duyarlı bir göstergedir. Önemli bir toplum sağlığı problemi olan tiroid hastalıklarında böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kreatinin ve sistatin C testlerinin kullanılabilirliğini göstermek amacıyla bu çalışma planlandı. Bu çalışma ile hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarında tedavi öncesinde ve tedavi sonrası ötiroid durumda ölçülen sistatin C ve kreatinin düzeylerindeki değişimler karşılaştırıldı. Çalışmaya yeni tanı konmuş ve daha önce tedavi görmemiş 31 hipertiroidi ve 29 hipotiroidi hastası ile 29 kişilik sağlıklı kontrol grubu alındı. Hipertiroidi hastalarına metimazol, hipotiroidi hastalarına L-tiroksin tedavisi verilerek ötiroid duruma gelene kadar takip edildi. Yeni tanı anında ve tedavi sonrası ötiroid hale geldikleri zamanda olmak üzere iki kez FT3, FT4, TSH, sistatin C, kreatinin testleri çalışıldı. Sistatin C ve kreatinin düzeylerinde başlangıca göre değişim karşılaştırıldı. Hipertiroidi hasta grubunda yeni tanı anında serum sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin olarak daha yüksekti (p<0,0001). Aynı grupta serum kreatinin düzeyleri ise belirgin olarak kontrol grubundan daha düşüktü (p<0,0001). Hipotiroidi hasta grubunda yeni tanı anında serum sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin olarak daha düşüktü (p<0,0001). Aynı grupta serum kreatinin düzeyleri ise kontrol grubundan daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Hipertiroidi tedavisinden sonra, sistatin C'de ortalama %23 azalış, kreatininde ortalama %24 artış saptandı. Hipotiroidi tedavisinden sonra ise, sistatin C'de ortalama %12 artış, kreatininde ortalama %11 azalış saptandı. Bu çalışma sonucunda; tiroid fonksiyon bozukluklarının serum kreatinin ve sistatin C düzeylerini belirgin olarak etkilediği kanısına varıldı. Bu sonuçlara göre; böbrek fonksiyon belirteci olarak sistatin C ya da kreatinin kullanıldığında tiroid disfonksiyonunun bozucu etkisi göz önünde bulundurulmalıdır. Tiroid fonksiyon bozukluklarının serum sistatin C ve kreatinin düzeyleri üzerine olan etkilerinin klinisyen tarafından bilinmesi gereksiz araştırma ve masrafı önlemek açısından önemlidir.

HipertiroidizmHipotiroidizm
Hasan Arıcı
Bezmialem Vakıf University
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Anamur yöresinin Beta-talasemi mutasyon tiplendirilmesi

ÖZET ANAMUR YÖRESİNİN p-TALASEMI MUTASYON TIPLENDİRİLMESİ Talasemi; yaşamın erken evrelerinde şiddetli anemiye yol açan, bir ya daha fazla globin zincirinin azalması ile karakterize bir grup kalıtsal hastalıktır. Talasemi 1925 yılında Detroit'li bir pediatrist olan Thomas Cooley'in bir İtalyan çocukta derin anemi, splenomegali ve kemik deformiteleri ile karakterize bir sendromu tanımlamasına kadar klinik bir hastalık olarak kabul edilmiyordu. P-talasemiler azalmış ya da bozuk gen ekspresyonuna yol açan mutasyonların sebep olduğu konjenital anemilerdir. Dünya üzerinde yaklaşık 250 milyon taşıyıcı ile P-talasemi morbidite ve mortalitenin başlıca genetik sebebidir. P-talasemi diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de de en sık görülen tek gen hastabğıdır. Türkiye'nin üç kıtanın birleşimi üzerinde yerleşmiş olması, Asya ve Avrupa arasında köprü görevi yapması, farklı popülasyonların göçüne neden olmuştur. Bundan dolayı etnik farklılık Akdeniz bölgesindeki ülkelere paralel değildir ve bu durum Türkiye'deki p-talasemi mutasyonlarmm çok sayıda olmasının ana nedenidir. Bu çalışmada; Anamur bölgesinde talasemi taşıyıcılarının mutasyon tipleri saptanmıştır. Talasemi mutasyonlarınm tiplendirilmesinde ARMS yöntemi kullanılmış, IVSl-llO'nun (%68,5) Anamur bölgesinde görülen en sık mutasyon, bunu azalan oranlarda, IVS2-745 (%11,1), -30 (%9,3), IVS1-6 (%3,7), IVS2-1 (%3,7), Cd 8 (%1,9) ve Fsc 5 (%l,9)'in izlediği gösterilmiştir. Anamur bölgesinde P-talasemi mutasyon tipi saptanmış ve bölgenin talasemi açısmdan riskli olduğu gözlenmiştir. Anahtar Sözcükler: P-talasemi, ARMS, Prenatal tanı.

Seran Altunkılıç
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Anamur bölgesinin glukoz-6 fosfat dehidrogenaz enzim yapısı ve moleküler özelliği

ÖZET Anamur Bölgesinin GIukoz-6-fosfat Dehidrogenaz Enzim Yapısı ve Moleküler Özelliği GIukoz-6-fosfat dehidrogenaz (G6PD) enzimi pentoz fosfat yolunun ilk ve hız sınırlayıcı enzimidir. G6PD eksikliği bilinen en yaygın kalıtsal enzim defektidir ve dünyada 400 milyondan fazla insanı etkilemektedir. Bugün genetik olarak tanımlanmış yaklaşık 140 G6PD varyantı bulunmaktadır. Çukurova bölgesinde yapılan tarama çalışmaları ile G6PD eksikliğinin %8,2 oranında olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada Anamur bölgesinin G6PD enziminin haritasının çıkarılması amacı ile G6PD enzimin aktivitesi, kinetik ve moleküler özellikleri çalışılmıştır. G6PD aktivitesi Beutler yöntemi modifiye edilerek ölçülmüş, enziminin kinetik özellikleri Dünya Sağlık Örgütü'nün kriterleri kullanılarak çalışılmış, Gd Akdeniz mutasyonu moleküler düzeyde RFLP yöntemi ile saptanmıştır. Anamur bölgesinin G6PD enzim aktivite düzeyi 0-77,5 U/gHb arasında saptanmış ayrıca MDA ve membran proteinleri de çalışılmıştır. G6PD aktivitesi sıfır ve yüksek olan 5 ailenin kinetik çalışması yapıldığında bütün olguların Gd B ve Gd Akdeniz varyantından farklı kinetik özelliklere sahip olduğu, aynı olguların membran proteini, MDA düzeyleri ve kinetik özellikleri arasında ilişki bulunamamıştır. Enzim aktivitesi 5,1-7,1 U/gHb arasında olan 5 olgunun Gd Akdeniz mutasyonu içerdiği bulunmuştur. Ayrıca enzim aktivitesi 0,0 U/g Hb olan bir kadın olgunun Gd Akdeniz mutasyonu açısından homozigot olduğu gözlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Enzim eksikliği, Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz, G6PD Akdeniz varyantı, moleküler analiz XIV

Şule Menziletoğlu Yıldız
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
DoctorateOpen AccessTR

Karaciğer tümöründe antioksidan sistem ve kolşisinin etkisi

ÖZET Karaciğer Tümöründe Antioksidan Sistem ve Kolşisinin Etkisi Hepatosellüler karsinoma (HCC) ölümle ilişkili kanser sebeplerinin en büyük üçüncü sebebidir ve insidansı her gün biraz daha artmaktadır. Oksidatif stres varlığında serbest radikal oluşumunun arttığı ve serbest radikallere uzun süre maruz kalınması ile DNA üzerinde oksidatif hasar riskinin artacağı düşünülmektedir. Kolşisin yüzyıllardır tıpta; Gut, Behçet Hastalığı, Ailesel Akdeniz Ateşi (FMF), karaciğer sirozu, dermatolojik hastalıklar ve skleroderma tedavisinde yaygın kullanımı olan eski bir ilaçtır. Kolşisinin tedavi amaçh kullanıldığı bu hastalıkların çoğunda notrofil fonksiyonlarında ve serbest oksijen türevlerin fîretimide artış gözlenmektedir. Bu çalışmamızda HCC da antioksidan sistem ve M alondialdehiti (MDA) ve bunu yanı sıra antimitotik ve mikrotübül inhibitöru olan kolşisinin HCC üzerine etkisini araştırdık. Bu amaçla kimyasal bir karsinojen olan N-Nitrosodietilamin ile sıçanlarda deneysel HCC modeli oluşturduk. Antioksidan etkiyi gözlemek amacı ile eritrositlerde ve karaciğer dokularında antioksidan enzimlerden glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve süperoksit dismutaz (SOD) enzim aktiviteleri, bir serbest radikal temizyecisi olan redükte glutatyon (GSH) miktarı ve lipit peroksidasyonunun göstergesi olarak ise MDA düzeyi saptandı. Ayrıca ALT, AST, ALP ve total protein serum düzeyleri ölçüldü. Eritrositlerde ve karaciğer dokularında GSH ve GSH-Px Beutler yöntemleri ile; karaciğer dokularında SOD enzimi ve MDA düzeyi sırası ile McCord et aL ve tiyobarbütirik asit yöntemi ile ölçüldü. Histopatolojik incelemeler ışık mikroskopisi ile yapddı. Elde ettiğimiz sonuçlar ışığında serbest radikallerin HCC m oluşumun nedenlerinden biri olabileceği düşünülmektedir. Kolşisin HCC oluşumunu önleyici bir etkiye sahiptir fakat bu etki antioksidan sistem ile ilişkili değildir. Anahtar sözcükler: Hepatosellüler karsinoma, Kolşisin, Serbest radikaller, antioksidan, N-nitrosodietilamin. xı

Necmiye Canacankatan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endotelyal nitrik oksit sentaz geni 4.intron 27 bç VNTR polimorfizmi ve koroner arter hastalığı ile ilişkisi

ÖZET ENDOTELYAL NİTRİK OKSİT SENTAZ GENİ 4. INTRON 27 bç VNTR POLİMORFİZMİNİN KORONER ARTER HASTALIĞI İLE İLİŞKİSİ Ateroskierotik koroner arter hastalığı (KAH) dünyada ve ülkemizde kadın ve erkeklerde en başta gelen ölüm nedenlerinden birisidir. KAH etyopatogenezinde çevresel faktörler yanı sıra günümüzde daha çok gen-çevre ve gen-gen etkileşimleri üzerinde durulmaktadır. Çalışmamızda antiaterojenik bir molekül olan nitrit oksit'in sentezinde görev alan endotelyai nitrik oksit sentaz (eNOS) enzimi geni 4. intron 27 bç VNTR polimorfizmi ile KAH arasında ilişki olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Çalışma grubu, Ç.Ü. Tıp Fakültesi hastanesi kardiyoloji polikliniğine başvuran ve koroner arterleri koroner anjiografi ile değerlendirilen 133 KAH (+) ve 133 KAH (-) birey olmak üzere toplam 266 kişiden oluşturuldu. Olguların tümünün lipit parametreleri ölçüldü. KAH (+) olgular KAH (-) olgularla karşılaştınldığmda HDL-K dışında diğer tüm lipit parametreleri (TK, LDL-K, TG) anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Olguların lökosit DNA'lan elde edilip, PCR ile eNOS geni 4. intron 27 bç VNTR bölgesi uygun primerler kullanılarak amplifiye edildi. Genotip ve allel sıklıkları belirlendi. Olguların tümü ele alındığında aa, ab ve bb genotip sıklıkları sırasıyla %2.3, %30.8, %66.9 olarak belirlendi. KAH (+) ve KAH (-) olgular karşılaştmldığmda KAH (+) olgularda a allel sıklığı KAH (-) olgulara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Yine KAH (+) olgularda aa + ab genotip taşıyıcılığı toplamı (%39.1), KAH (-) olgulara (27.1) kıyasla istatistiksel olarak oranda yüksek idi (p<0.05). Çalışmamızda saptadığımız genetik veriler sonucunda Çukurova Bölgesi'nde eNOS geni 4. intron 27 bç VNTR polimorfizminin KAH gelişimi ile ilişkisi olduğu kanısına varıldı. Anahtar sözcükler : Endotelyai nitrik oksit sentaz geni, koroner arter hastalığı, polimorfizm ıx

Selçuk Matyar
Çukurova University
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Hypocrea jecorina qm9414 kültürlerinde beta galaktozidazın karakterizasyonu ve kısmi saflaştırılması.

Enzimler biyokimyasal resksiyonları katalizleyen ve yaşayan tüm hücrelerde bulunan protein molekülleridir.ß-Galaktozidaz ( ß-D-galaktozid galaktohidrolaz, EC 3.2.1.23 ), laktozu monosakkarit birimleri glukoz ve galaktoza hidrolizleyen enzimdir. ß-Galaktozidaz, dondurulmuş konsantre tatlılardaki peyniraltı suyu atığı laktozun hidrolizinde ve dünya genelinde süt tüketimine bağlı olarak görülen laktoz intoleransının giderilmesinde kullanılmaktadır. ß-Galaktozidaz eksikliği tüm popülasyonun yaklaşık %70'inde görülen bir problemdir. ß-Galaktozidaz laktozu yan reaksiyonlar olmadan hidrolizlemektedir.Ticari ß-galaktozidazlar Kluyveromyces lactis, Aspergillus niger ve Eschericia coli'den saflaştırılmıştır. Süt ve peyniraltı suyu gibi süt ürünlerindeki laktozun hidrolizi son yıllarda çok ilgi çekici bir konu haline gelmiştir. ß-Galaktozidazlar, galaktozil transfer reaksiyonlarını katalizleyerek belli oligosakkaritlerin sentezini gerçekleştirmektedir.Hypocrea jecorina QM9414 selülolitik ve hemiselülolitik enzimlerin üretimi için endüstriyel olarak kullanılan bir küfdür.Bu çalışma ile H. jecorina QM9414'den ß-galaktozidaz indüksiyonunun optimum koşullarının saptanması amaçlanmıştır. Mikroorganizmadan enzimin kısmi saflaştırılması gerçekleştirildi.

Nilay Altaş Kıymaz
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Fertil ve infertil semen örneklerinde enerji üretiminde görev alan bazı sitozolik ve mitokondriyal enzim aktivitelerinin karşılaştırılması

ÖZET Fertil ve İafertil Semen örneklerinde Enerji Üretiminde <3drev Alan Bazı Sitozolik ve Mitokondriyal Enzim Aktiviteierinın Karşılaştırılması İnfertilitenin yaklaşık % 50 oranında erkek faktörüne bağlı olduğu bildirilmiştir. Spermiyogram, erkek fertiltzasyon potansiyelin! değerlendirmede çok önemlidir. Bu amaçla sperm; konsantrasyon, motitite ve morfoloji özellikleri yönünden değerlendirilir. Çalışmada fertil ve infertil semen gruplarında, spermde enerji metabolizmasını incelemek için Malat ve Laktat BeMdrogenaz (MDH- NAD/NÂÖP ve LDH) aktiviteleri; ghıkoz, truktoz ve redükte gİntatyon (GSH) düzeyleri incelendi. Lokal hormon etkinliğini araştırmak için de serbest testosteron ve Icpiiıı düzeylerini karşılaştırdık. Infertil grup sayı, motilite ve morfolojiye göre dört alt gruba ayrıldı. Enzim aktiviteieri kinetik yöntemlerle» GSH, fruktoz ve glnkoz spektrofotometrik olarak hormon düzeyleri İUA yöntemiyle ölçüldü. Seminal sıvı çalışmalarında enerji metabolizmasının kiîit bir enzimi olan NAD-MDH ve LDH aktivitcsi ile GSH düzeyi fertil grupta iafertil gruplardan anlamlı düzeyde (p<Ö.ÖS) yüksek balanda. Sn değişkenlerin sperm fonksiyonlannı değerlendirmede önemli katkıları olabileceğine inanmaktayız. Seminal sıvıda teptin ve serbest testosteron düzeyleri oligoteratospermik grupta kontrol grubundan anlamlı oranda (p<0.05) düşük bulundu, Âzospermik grupta ise serbest testosteron düzeyi kontrol grubundan anlamlı olarak yüksekti. Oligoteratospermik grupta testosteron düzeyi ile seminal sıvı NAB-MBH aktivitesi arasında pozitif korelasyon saptanması, testosteronun bu enzimin afctivitesini düzenleyen bir faktör olabileceğini düşündürmüştür* Sperm tarafından fruktozan yanı sıra glukozun da aktif bir şekilde kullanıldığı, tüketimleri arasında yüksek oranda benzerlik bulunduğu, fertil grupta bn metaboütlerin tüketiminin inferttl gruptan daha fazla olduğu dikkatimizi çekti. 8u bulgular, spermde enerji ihtiyacının karşılanmasında fruktozun yanı sıra glukozun da etken olduğunu gösterdi. Genel olarak MDH'ın NÂD formunun MÂDP formuna oranla hem seminal sıvı hem de spermde daha aktif olarak çabştiğiBi tevhit ettik. Sperm homojenatlannda, bütün gruplarda Ll>lî aktivitesi kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde («><0,05) düşük bulundu. Anahtar steft kters Laktat Dehidrogenaz, leptin, Malat Dehidrogenaz, semen, testosteron, xun

Hülya Leventerler
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Brassica oleracea Var.capitata ekstresinin antitümöral etkisinin araştırılması ve adenozin 5'trifosfataz enzim sistemi üzerine olan etkisi

7. ÖZET Brassica oleracea var.capitata yapraklarının petrol eteri, eter, etil alkol ekstraksiyonu ile elde edilen ekstre- nin antitümoral etkisi invivo olarak Mus-musculus Balb/c farelerinde oluşturulan katı ve sıvı Ehrlich ascites tümörüne (EAT) etkisi gösterildi. Farelerde oluşturulan katı Ehrlich Ascites Tümörlerin (EAT) 27 adet hayvanın 25 günlük 20 mg ekstre/0.5 mililitre serum fizyolojik (SF) ile intraperito neal olarak tedaviden sonra % 25' inin tamamen iyileştiği, %44'ünde tümörün küçüldüğü, % 4 'ünde tümörün büyüdüğü, kontrol grubu 13 adet farenin hepsinde tümörün geliştiği görüldü. Brassica oleracea var. capitata ekstresinin Mus- musculus Bal/c türü farelerde oluşturulan sıvı Ehrlich Ascites tümörlerini koruyucu etkisinin araştırılmasında 20 günlük 20 mg ekstre/0.5 mililitre serum fizyolojik ile intraperitoneal olarak tedaviden sonra % 72 'sinde sıvı Ehrlich ascites tümörü oluşmadığı, % 28 'inde sıvı Ehrlich Ascites tümörü oluştuğu gözlendi. Brassica oleracea var. capitata ekstresi verilmeyen Ehrlich ascites tümörü oluş turulan farelerin hepsinin ortalama 11 günde Öldüğü gözlendi. Brassica oleracea var. capitata ekstresinin mus- musculus Balb/c türü farelerde oluşturulan sıvı Ehrlich asci tes tümörlerini engelleyici etkisinin araştırılmasında 20 günlük 20 mg ekstre/0.5 mililitre serum fizyolojik ile intra peritoneal kolarak tedaviden sonra 15 fareden 13 tanesinde Ehrlich Ascites Tümörü oluşmadığı gözlendi. Kontrol grubu farelerin hepsinin öldüğü gözlendi. Mus-musculus Balb/c türü farelere kilogram basma 20 mg-500 mg Brassica oleracea var. Capitata ekstresi (0.5 mili litre serum fizyolojik içinde) intraperitoneal olarak verildiğinde toksik etkisi olmadığı gözlendi. Brassica oleracea var. capitata ekstresinin Müller Hinton Besiyeri ortamında proteus mirabilis. E.coli, Pseudomonas aeroginosa, staphyl lococcus aureus, Klebsiella, 64Enterobacter bakterilerine karsı antibakteriyel etkisi olmadığı görüldü. Kontrol grubu farelere ait tümör dokusunda sodyum, potasyum tarafından uyarılan ve aktivasyon için magnezyuma gereksinim duyan Adenozin 5'Trifosfataz enzimi (Na^-K^Mg*2 ATPaz), Magnezyum tarafından uyarılan Adenosin 5' Trifosfataz (Mg*2 ATPaz) enzimi, Kalsiyum tarafından uyarılan ve aktivasyon içeren magnezyuma gereksinim duyan Adenozin 5' Trifosfataz (Ca*VMg** ATPaz) enzimlerinin ortalama değerleri sırası ile 716±36.31. 626±26.078. 625.923±23.45 nmol Pi/mg/protein/ saat olarak saptanmıştır 20 gün süre ile Brassica oleracea var. Capitata ekstresi intraperitoneal olarak verildikten sonra Na4-KVMg*2 ATPaz, Mg *2 ATPaz ve Ca42/ Mg42 ATPaz enzimlerinin mortalama değerleri sırası ile 941.667±50.299, 618.33±24.205, 574.167±31.223 nmol Pi/mg protein/saat olarak saptanmıştır.

Adenosin trifosfatazlarKarsinoma-ehrlich tümörüLahana
Lülüfer Tamer
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alfa talasemili bir ailenin mutasyon tiplerinin moleküler düzeyde incelenmesi

ÖZET a-Talasemi, a-globin zincirindeki delesyon ya da mutasyonlaria oluşmaktadır. Moleküler incelemeler oc-talasemilerin çoğunlukla a-globin gen kümesindeki çeşitli DNA segmentlerinin delesyonlarıyla oluştuğunu göstermektedir. Bu kalıtsal kan hastalığı Akdeniz ülkeleri, Ortadoğu, Hindistan ve Güneydoğu Asya ülkelerinde yaygın olarak görülmektedir. Çukurova Bölgesinde a-talasemi sıklığı % 3.3 olarak bildirilmektedir. Bu çalışmada Çukurova Bölgesinde görülen a-talasemilerin moleküler düzeyde incelenmesi amaçlanmıştır. İçel İline bağlı bir köyden alınan örnekler Coulter Counter kan sayacı ile hematolojik yönden incelenmiştir. Daha sonra Hb A2, Hb F düzeyleri ölçülmüş ve hemoglobin elektroforezleri yapılmıştır. Hb A2 düzeyi %3.7'den yüksek ve MCV düzeyi 79 fL'den düşük olgularda p-gen mutasyonları ARMS yöntemi ile incelenmiştir, örneklerin 31 'inde serum ferritini ölçülmüştür. Alfa gen delesyonlan uygun primerler kullanılarak PCR ile incelenmiştir. MCV düzeyi yüksek bulunan örneklerde vitamin B12 ve folat düzeyi çalışılmıştır. MCV düzeyi düşük örneklerden Hb A2 düzeyi %3.7'den yüksek bulunan 5 örnekte p-gen mutasyonu (I VS 1-110) bulunmuştur. MCV düzeyi düşük olup a- ve/veya p-gen mutasyonu bulunmayan örneklerin ferritin düzeyi 36 ng/mL ve altında bulunmuştur. Aynı ailenin sekiz bireyinde delesyonel a-talasemiler bulunmuştur. Dört bireyde a37 delesyon tipi ile olan a-talasemi-2, bir bireyde a205 delesyon tipi ile olan a-talasemi- 1 ve üç bireyde a-talasemi-2 ve a-talasemi-1 bileşik kalıtımı ile olan Hb H hastalığı bulunmuştur. a-Taiasemi-2 saptanan örneklerin birinde p-gen mutasyonu (I VS 1-110) bileşik kalıtımı da bulunmuştur. Bu mutasyon anneden ve a37 delesyonu ise babadan gelmektedir. 75Anahtar Sözcükler: a-talasemi-2, a-talasemi-1, Hb H hastalığı, a-talasemi ve p-talasemi, PCR. 76

GlobinHemoglobinlerMutasyon+1
Gürbüz Polat
Çukurova University
1995
00
DoctorateOpen AccessTR

Pankreas langerhans adacık hücrelerinde kalsiyum adenozin 5' trifosfataz enzim düzeylerinin deneysel diyabetik sıçan modelinde araştırılması

6. ÖZ Bu çalışma STZ ile deneysel diyabet oluşturulan sıçanların pankreas Langerhans adacık hücrelerinde Ca++ ATPaz enziminin incelenmesi amacı ile yapılmıştır. Deneylerimizde Ç.Ü. Deneysel Cerrahi ve Araştırma Merkezinden temin edilen Wistar türü dişi ve erkek sıçanlar kullanılmıştır. Birinci aşamada deneysel diyabet modeli oluşturulmuştur. Bu amaç için sıçanlara kg başına 65 mg STZ verilmiştir. Kontrol ve diyabet grubu sıçanların kan glukoz, idrar glukoz, günlük su alımları ve idrar atılımları ölçülmüştür. Ayrıca kontrol ve diyabet grubu sıçanlara ait ağırlık değişimleri izlenmiştir. Diyabet modelinin oluşturulmasına ait ışık mikroskobik ve histolojik incelemeler Ç.Ü. Patoloji Anabilim Dalı tarafından yapılmıştır. Kontrol grubu sıçanların kan ve idrar glukoz düzeylerinde deney süresince bir fark saptanmamıştır. Diyabet grubu sıçanlarda ise STZ enjeksiyonundan sonra kan ve idrar glukoz düzeylerinde anlamlı bir artış olduğu saptanmıştır. Her iki gruba ait sıçanların yem ve su alımlarında bir fark gözlenmemiştir. Diyabet grubu sıçanların günlük idrar atılımlarında kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde artış saptanmıştır. Kontrol grubu ve diyabet grubu sıçanların ağırlık değişimleri izlenmiştir. Diyabet grubu sıçanlar kontrol grubu sıçanlara oranla daha az ağırlık kazanmıştır. Diyabet grubu sıçanlara ait pankreas dokusunun ışık mikroskobik incelemesinde pankreas Langerhans adacık hücrelerinde sayıca azalma görülmüştür. Çalışmanın ikinci aşamasında sıçanların pankreas Langerhans adacıkları her pankreas için 7 mg kollogenaz ilave edilmek suretiyle izole edilmiştir. Adacıklar mikroskop altında sayılarak tek tek toplanmıştır. Çalışmanın üçüncü aşamasında adacık hücrelerinden kalsiyum adenozin 5'-trifosfataz enzimi saflaştınlmıştır. Bu amaç için differansiyel santrifügasyon uygulanarak mikrozom fraksiyonu izole edilmiştir. Differansiyel santrifügasyon sırasında elde edilen nükleus, mitokondri, granül ve mikrozom fraksiyonlarında enzimin spesifik aktivitesi ölçülmüş ve en yüksek enzim aktivitesi mikrozom fraksiyonunda bulunmuştur. Mikrozom fraksiyon enzimin saklama koşullan ve enzimin kinetik çalışmaları için kullanılmıştır. Enzim için en uygun saklama koşulunu saptamak amacı izole edilen pankreas Langerhans adacık hücreleri ve saflaştırılmış enzim oda ısısında, -4 °C, + 4 °C ve - 70 70°C 'de bir ay saklanmış ve her hafta enzimin spesifik aktivitesi ölçülmüştür. Oda ısısında bir hafta sonra enzim aktivitesi ölçülememiştir. Enzim aktivitesi başlangıçta 6.2 /xmol Pi/mg protein/saat, - 20 °C 'de bir ay sonra 5.2 /xmol Pi/mg protein/saat, -70 °C 'de bir ay sonra 5,6 jumol Pi/mg protein/saat olarak bulunmuştur. Çalışmamızın bir diğer aşamasında glukoz, kalsiyum, magnezyum, EDTA ve adenozin 5'-trifosfat 'in çeşitli derişimlerinin Ca++ ATPaz enziminin spesifik aktivitesi üzerine etkisi in vitro olarak incelenmiştir. Ortamda hiç glukoz bulunmaz iken Ca++ ATPaz enzimine ait spesifik aktivite 5,9+0,34 /*mol/Pi/mg protein/saat iken 16 mM glukoz konsantrasyonunda enzimin spesifik aktivitesi 1,10+0,05 /imol Pi/mg protein/saat olarak bulunmuştur. Ca++ ATPaz enzimine ait en yüksek spesifik aktivite 0,15 mM Ca++, 6 mM Mg++, 0,1 mM EDTA, 3 mM adenozin trifosfat varlığında bulunmuştur. Ayrıca çalışmalarımızı tamamlayıcı olarak kontrol ve diyabet grubu sıçanlara ait lipid peroksidasyonu ürünü olan malondialdehit ve alfa tokoferol düzeyleri ölçülmüştür. Diyabet grubu sıçanlara ait malondialdehit düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatiksel açıdan anlamlı olarak artmıştır. Alfa tokoferol düzeyleri ise diyabet grubunda istatiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmış olarak bulunmuştur. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlarımıza göre artan lipid peroksidasyonu zar yapısının ve bütünlüğünün bozulmasına artmış glukoz derişimi ise hücre zarlarında fosfolipid turnoveri lipid tabakası ve yağ asidi kompozisyonunda değişimlere neden olarak Ca++ ATPaz enzimini inhibe ettiği sonucuna varılmıştır. Anahtar ketimeter: Streptozozın., dıybettk sıçan, pankreas, Ca++ATPaz. 71

Adenozin trifosfataz-kalsiyumDiabetes mellitus-deneyselLangerhans adacıkları+3
Lülüfer Tamer
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1995
00
Master'sOpen AccessEN

The role of ghrelin in overweight and obesity

In the current study, the main goal was to search in the change of the metabolic functions in overweight and obese people by taking ghrelin, glucose, triglycerides, cholesterol, HDL, LDL, and VLDL with the activities of ALT, AST, and ALP as parameters in the study. Forty people were inserted to each of the three groups of the study (control, overweight, and obese) with matched age and different body mass index according to their category. The obtained results showed a significant reduction of ghrelin in obese and overweight compared to control. Moreover, the ghrelin level was significantly lower in obese compared to overweight. Glucose level was increased in obese compared to control and overweight. The levels of triglycerides and VLDL were increased significantly in obese and overweight compared to control. Moreover, the levels of the last two parameters were significantly higher in obese compared to overweight. The cholesterol and LDL levels were significantly higher in obese and overweight compared to control. Nevertheless, HDL level was decreased in obese and overweight compared to control. The activities of ALT, AST, and ALP were increased significantly in obese compared to control and overweight. Clearly, obesity induce significant change on the metabolic functions in people.

GhrelinLiverLiver function tests+3
Wadhah Ihsan İbrahim İbrahım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Leptin ile insülin hormonu arasındaki gelişmelerde bir işaret olarak tip 1 ve 2 diyabet mellitus arasındaki ilişki

Bu tez çalışmasında, tip 1 diyabetli (T1DM) kadınlarda ve tip 2 diyabetli (T2DM) kadınlarda leptin ve insülin arasındaki ilişki araştırılmıştır. Her diyabet hastalığından elli kadın çalışmaya alındı ve iki grup sağlıklı kadınla kontrol edildi; her grup, yaşla eşleşen ilgili hasta grubunu kontrol etti. Leptin, karşılık gelen kontrole kıyasla T1DM'li kadınların ve T2DM'li kadınların serumunda önemli ölçüde artmıştır. Ek olarak, insülin T1DM'li kadınlarda azalmış, ancak T2DM'li kadınlarda artmıştır. Her iki hasta grubunda da glukoz ve glikolize hemoglobin seviyeleri yükselmiştir. Ghrelin, T1DM'li kadınlarda ve T2DM'li kadınlarda azalırken, T2DM hastalığı olan kadınlarda lipid profili değişmiştir. Leptinin, T1DM'li kadınlarda insülin ile ilişkili olmadığı, ancak T2DM hastalığı olan kadınlarda insülin ile negatif ilişkili olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, leptin ve ghrelin, T1DM ve T2DM hastalıklarının patofizyolojisinde önemli rol oynamaktadır.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Diabetes mellitus-tip 2+4
Hajır Adnan Dahham Maamer
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The role of copaptin in changes secondary hypogonadism in men with and without type 1 and 2 DM

This investigation is conducted to study the role of copeptin peptide in changes of the secondary hypogonadism in men with and without type 1 and type 2 of diabetes mellitus and study the correlation between copeptin and some of the biochemical parameters in men with and without Type 1and 2 diabetes mellitus. The results showed that the mean of the copeptin concentration in a blood sample of the three tested groups varied in their levels of copeptin. The results pointed out that the mean of HbA1C levels in the serum of DM2 and DM1 patients were significantly higher than in healthy persons, which recorded 9.30 and 8.06 % as compared to the control group which recorded 5.33 % respectively, the elevated in HbA1C level was associated with increases in copeptin levels considers as a biomarker of diabetes mellitus disease. We found that the elevated copeptin level is associated with the increase in lipid profile such as total triglycerides, total cholesterol HDL and LDL in diabetes patients. The results revealed that the mean CRP levels in serum of DM2 and DM1 patients were significantly higher than in healthy persons, which recorded 12.34 pg/mL and 10.44 pg/mL as compared to the control group which recorded 4.72 pg/mL respectively. The copeptin is considers as a biomarker seems to reflect the disease severity in diabetes patients.

CopeptinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-type 1+4
Asraa Fawzı Madhı Daham
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde kistik fibrozis F508 mutasyonunun moleküler düzeyde saptanması

Kistik Fibroz beyaz ırkta en sık gözlenen, ağır seyirli ve otozomal resesif özellik gösteren kalıtımsal bir hastalıktır. Kistik Fibroz'a neden olan gen, 7. kromozomun uzun kolunda, 31.1 bölgesinde yerleşmiştir. Hastalığın esas patalojik mekanizması, ekzokrin bezlerdeki fonksiyon bozukluğu olup çok değişken klinik bulgular ve komplikasyonlarla seyreder. Kistik Fibroz'a neden olan AF508 mutasyonu tüm mutasyonların yaklaşık %70'inden sorumluysa da, bugüne kadar gen üzerinde 400'e yakın baz değişimleri saptanmıştır. Pediatri kliniğinden elde edilen kanların hematolojik değerlendirmesi Coulter Counter ile yapıldı. Daha sonra, tam kandan izole edilen DNA'lar uygun primerler kullanılarak polimeraz zincir reaksiyonu ile çoğaltıldı ve ürün, poliakrilamid jel elektroforezinde yürütüldü. Jel, etidium bromidde boyandıktan sonra oluşan bantlar ultraviyole ışık altında gözlendi. Klinik bulguları ve ter testi sonuçlarına göre Kistik Fibroz tanısı konmuş hastalardan elde edilen toplam 51 kromozomda AF508 mutasyonu tarandı. 51 kromozomun 8' inde bu mutasyona rastlandı ve sıklık %15.7 olarak belirlendi. Ayrıca, sağlıklı kişilerden elde edilen 50 kromozom üzerinde AF508 taşıyıcılık sıklığı araştırıldı. Taranan hiç bir kromozomda AF508 taşıyıcılığına rastlanmadı. Anahtar Sözcükler: Kistik Fibroz, heteroduplex, PCR, AF508, taşıyıcılık sıklığı, poliakrilamid jel elektroforezi.

Kistik fibrozMutasyonÇukurova bölgesi
Tamer Cevat İnal
Çukurova University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde APO E polimorfizminin kan lipid parametreleri üzerine etkisi

ÖZET Çukurova Bölgesinde Apo E Polimorfizminin Kan Lipit Parametreleri Üzerine Etkisi Apolipoprotein E lipoprotein metabolizmasında esansiyel öneme sahip, özellikle trigliseritten zengin lipoprotein kalıntılarının düşük dansiteli lipoprotein (B,E) reseptörü ve hepatik kalıntı (E) reseptörüne bağlanmalarında ligant olarak fonksiyon gören bir glikoproteindir. Apo E geninin polimorfik doğasından kaynaklanan sık görülen üç apo E alleli tanımlanmıştır. Bu alleller üç apo E izoformunun oluşumundan sorumludur. Üç izoformun 112. ve 158. amino asit dizisinde farklılık vardır. Farklı apo E izoformları lipoprotein seviyeleri üzerinde bireyler arası varyasyonda önem kazanmaktadır. Adana ili Yemişli köyü ve hastaneye başvuran, sağlıklı görünen 75 olgudan alınan kan örneklerinde lipit parametreleri yanında, DNA'ları elde edilip, amplifiye edildikten sonra restriksiyon tipleme yöntemi (RFLP) ile apo E genotipleri saptandı. Ateroskleroz açısından risk faktörleri olarak kabul edilen total kolesterol, LDL kolesterol, apolipoprotein B ve lipoprotein (a) yüksekliği ile HDL kolesterol ve apolipoprotein Al düşüklüğü özellikle erkek populasyonu tehdit etmektedir. Apo E genotipleri sıklığı 2/2 %0, 2/3 %10.7, 2/4 %2.7, 3/3 %68.0, 3/4 %17.3 ve 4/4 %1.3 olarak saptandı. Apo E genotipleri sıklığı Yemişli köyü ile hastaneye başvuran olgular arasında farklılık taşımaktaydı, istatistiksel değerlendirmeye alınan üç apo E genotipinin ( 2/3, 3/3 ve 3/4) HDL kolesterol dışında lipit parametreleri üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı saptandı. Olgu sayısının arttırılmasıyla tüm genotipleri kapsayacak şekilde çalışmanın genişletilmesi gerektiği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: apolipoprotein E, lipit parametreleri, ateroskleroz, RFLP, apo E genotip sıklığı VI

Apolipoproteinler EAterosklerozLipidler+1
H. Gülçin Eskandari
Çukurova University
1997
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of ldh enzyme activity and some biochemical variables in the blood of patients with kidney disease in Kirkuk

The aim of the thesis: Detection of LDH enzyme activity in the blood of patients with kidney disease compared to healthy people. Ninety samples of kidney patients were selected for the age group from 25 to 55 years and were divided into three groups. The first group consisted of 30 samples of patients ranging in age from 25 to 35 years, the second of 30 samples of the injured are for the age group from 35 to 55 years, and the third group: of 30 samples of healthy people. The results of the study indicated the effect of age directly on kidney patients, and that the success rate of kidney transplantation in the Middle Ages was greater than that of adults. Urea and creatinine are diagnostic chemical tests for kidney patients. Lactate dehydrogenase enzyme had an active role and its levels were significantly affected when compared to the control group, more studies are needed on the role of lactate dehydrogenase in the development of kidney disease. Total fat had important indicators with statistical significance. It could be a sign of fat accumulation and thus increase pressure on the kidneys in filtering rates and thus result in kidney failure. Liver enzymes and calcium did not have a clear effect, although there were some statistical differences. When conducting Pearson's test to find out the association between LDH enzyme with blood urea, creatinine, HDL, GOT, GPTK, and Cathe value of r = 0.123 at P = 0.249.

Sameer Salıh Mohammed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Yeni 8-hidroksi kinolin türevlerinin sentezi ve biyolojik aktivitelerinin incelenmesi

Quinoline is a very important class of heterocyclic compound that exhibits unique biological and pharmacological properties, as well as pyrazoles and imines. The aim of this master thesis is: Synthesis and characterization of some novel quinoline-containing Pyrazole and imine derivatives and investigation of their biological activities. For this purpose, Compound (51) was obtained in 89% yield using 8-hydroxy quinoline (2) and 2-bromopropanoate in the presence of base. The reaction of (51) with hydrazine hydrate, the targeted compound (52) was obtained in 77% yield. Cyclization of compound (52) with acetyl acetone or benzoyl acetone yielded compounds (55) and (57) in good yields. In addition, the synthesis of imine (53a-f) was performed as a result of the condensation of compound (52) with various aromatic aldehydes. The synthesized compounds were investigated for antimicrobial activity test against two types of bacteria. These species are Bacillus and Staphylococcus aureus. Keywords: Schiff bases, Quinoline, Antibacterial activity, Cyclization

Anti-bacterial agentsAnti infective agentsCyclization+2
Bahaa Safaa Tawfeeq Alrudaını
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda tümör M2-piruvat kinaz enziminin karakterizasyonu

Piruvate kinazGlikoliz yolunun anahtar enzimlerinden (E.C.2.7.1.40, ATP: Pyruvate-O-phosphotransferase)fosfoenolpiruvatın (PEP) piruvata dönüşümü ile ATP oluşumunu katalizlemektedir. Piruvat kinaz tetramer yapıdadır.Memelilerde, piruvat kinaz enzimi M1, M2, L ve R tip olmak üzere dört farklı izoenzimi bulunmaktadır. İzoenzimler kinetik,düzenleyici özellikleri ve lökalize olduğu dokuya göre farklılık göstermektedir.Günümüze değin yapılan araştırmalarda, tümörlü hücrelerde metabolik değişikliğinkontrolünde M2 tip piruvat kinazın rolü saptanmış olup hemen hemen tüm çoğalan hücrelerdefazla miktarlarda bulunduğu, özellikle tümörlü hücrelerde ise bu miktarın çok fazla arttığıgözlenmiştir. Karsinogenez süresince, piruvat kinazın dokuya özgün izoenzimlerinden M1-PK kas, L-PK karaciğer, R-PK eritrosit izoenzimlerinin ortadan kalktığı M2-PK' nınsentezinin arttığı bulunmuştur. M2-PK enzimin substratı olan PEP'e karşı yüksek affinitegösteren aktif tetramerik yapıda ve PEP'e daha az affinite gösteren dimerik yapıdabulunabilmektedir. Dimerik formda olan M2-PK hücresel PEP derişiminde neredeyse inaktifdurumdadır.ScheBo Biotech firması Tümör M2-PK' nın EDTA-plazmada ölçümü için ELISAyöntemini geliştirmiştir. İmmünohistolojik boyama sonuçlarıyla uyumlu olarak, böbrek,pankreas, akciğer, meme ve kolon kanserli hastaların EDTA-plazma örneklerinin Tümör M2-PK miktarı , tümörlerin metastatik durumlarını direk yansıtmaktadır.Meme kanseri yüksek morbidite ve mortaliteye sebep olduğu için dünyadaki en önemli üçüncü kanser türüdür.Çalışmada, plazma ve doku örneklerinin piruvat kinaz enzim spesifik aktivitesi 92 hastadaBeutler ve ELISA yöntemleri ile çalışıldı. Hem ELISA hem de Beutler yöntemi ile çalışılan,kontrol ve hasta gruplarına ait plazma örneklerinin piruvat kinaz aktiviteleri karşılaştırıldı veanlamlı bir fark (p< 0.001) bulundu. Ayrıca, Beutler yöntemi ile çalışılan tümörlü ve normaldoku örneklerinin PK aktiviteleri arasında farklılık olduğu gözlendi (p< 0.001).Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, Piruvat Kinaz, Tümör M2- piruvat kinaz

Erkan Görür
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esansiyel hipertansiyonda serum sistatin c'nin kalp tutulumu ile ilikisi: ekokardiyografik çalışma

ÖZETESANSİYEL HİPERTANSİYONDA SERUM SİSTATİN C'NİN KALPTUTULUMU İLE İLİŞKİSİ: EKOKARDİYOGRAFİK ÇALIŞMAHipertansiyon kardiyovasküler hastalıklar için saptanabilen önemli riskfaktörlerinden birisidir. Tedavi edilmeyen hastalarda kardiyak, serobrovasküler,periferik vasküler ve renal hastalıklara, ciddi morbidite ve mortaliteye nedenolmaktadır. Hipertansiyonun majör klinik sonuçları sadece kan basıncındakiyükselmeden değil aynı zamanda hipertansiyona karşı meydana gelen patofizyolojik,fonksiyonel ve yapısal yanıtlardan kaynaklanır. Kardiyak açıdan oluşan değişimlerbaşlangıçta kompansatuvar olmasına rağmen, tedavi edilmemiş hipertansif hastalardazamanla kardiyak yapı ve fonksiyonda bozukluğa neden olmaktadır. Sistatin C, 13kilodalton ağırlığındaki endojen glikozillenmemiş temel bir protein olup glomerülerfiltrasyon hızının değerlendirilmesinde kullanılan önemli bir belirteçtir. Serum kreatininkonsantrasyonlarına kıyasla glomerüler filtrasyon hızının daha duyarlı ve özgül birgöstergesidir. Sistatin C' nin esansiyel hipertansiyonlu hastalarda olası organtutulumlarının saptanmasında önemli bir belirteç olduğu ileri sürülmektedir.Çalışmamızda esansiyel hipertansiyonlu olgularda sol ventrikül hipertrofisi varlığıylaSistatin C düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışma kapsamına daha önce hiç antihipertansif ilaç almamış veya iki haftaönce ilacı kesmiş olan esansiyel hipertansiyonlu 130 hasta (97 kadın, 33 erkek) alındı.Olguların ekokardiyografik incelemeleri yapılarak sol ventrikül kütle indeksleri veduvar kalınlıkları belirlendi. Hastalara ait kan örneklerinde rutin biyokimyasalanalizlerin yanısıra Sistatin C, CRP ve mikroalbümin düzeyleri de çalışıldı.Çalışma grubundaki erkeklerin % 18.2'inde, kadınların ise %30.9'da solventrikül hipertrofisi varlığı saptandı. Sol ventrikül hipertrofisi olan esansiyelhipertansiyonlu hasta grubunda serum Sistatin C düzeyleri, sol ventrikül hipertrofisiolmayan esansiyel hipertansiyonlu olgulara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeydeyüksek bulundu (p= 0.011). Çalışmamız sonucunda esansiyel hipertansiyonlu hastalardasol ventrikül hipertrofisinin tanısında serum Sistatin C'nin önemli bir parametre olduğuayrıca hipertansiyona bağlı gelişebilecek hedef organ tutulumlarının derecesinigöstermede de klinik olarak yararlı ve duyarlı bir paremetre olabileceği kanısına varıldı.Anahtar sözcükler: Hipertansiyon, esansiyel hipertansiyon, Sistatin C, solventrikül hipertrofisi, hedef organ hasarıvii

Nilgül Aktan Küçükcan
Çukurova University
2006
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of HCO3–/CO2 as an evaluation method for respiratory system functions in patients recovered from COVID-19

The outbreak of the novel coronavirus disease (COVID-19), caused by severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS-CoV-2), is seeing a rapid increase in the number of infected patients worldwide. The aim of this study was to assess lung function by calculating HCO-3 ions, which reflect the shares of carbon dioxide in the body in people who have recovered from COVID-19 and comparing this share to healthy people. The difference between the shares of infected and healthy subjects can be used to assess respiratory function. The study took 130 patients with respiratory problems confirmed with Covid-19 by PCR and/or positive serology (Igg or Igm) compared to another 70 non-Covid-19 patients with PCR and/or serology in Baquba Teaching Hospital in Diyala Governorate, Republic of Iraq. Age had a clear importance, as the study proved that the older the age, the higher the infection rate, and the higher the death rate from COVID-19. There were no differences between the study groups regarding weight and body mass index. Where these results indicate that weight is not a factor for increasing the infection of COVID-19. The results of HCO-3 indicated a clear importance and changes towards the increase in relation to the second group, and this indicates that the percentage of infection with HCO-3 increases at the onset of infection with Covid_19. With regard to CO2 levels changed in both groups, which indicates that the effect remains continuous and the percentage of CO2 increases and the lack of oxygen leads to death. Sodium results indicate its decrease at the beginning and during infection with COVID-19. The concentrations of IL-6 and hsC-RP changed clearly and significantly, which indicates an increase in immunological changes when infected with COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. D-Dimer concentrations changed dramatically towards an increase, and this increases the blood clotting rate and thus increases the death rates of COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. The study found that the levels of white blood cells were affected at the onset of infection with COVID-19.

BicarbonatesCOVID 19Carbon dioxide+2
Alameen Ahmed Kareem Assı Alobaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of the relationship between some antioxidant parameters and heavy metals concentrations in some Iraqi teenage patients with (PCOS)

The aim of the study is to study the change and effect of some hormones on Iraqi girls in adolescence and how they affect the ovaries, as well as the effect of some heavy metals such as lead and cadmium on the uterus and their effect on the ovaries. This study will include two groups, the first group consisted of 40 healthy people and the second group consisted of 80 patients with (PCOS). Age and FSH, LH had significant clinical significance for women with PCOS. So was the testosterone. estradiol. AMH and Catalase are statistical, but at lower levels. For cadmium and Pb, they were not statistically significant. There was no statistical significance or differences for women with PCOS. There is a need for more study in this matter. Keywords: PCOS, FSH, LH, Testosterone, Estradiol, AMH, Blood glucose test, Hemoglobin A1c, Vitamın D

Antimullerian hormoneAntioxidantsHeavy metals+7
Noor Ahmed Mohsın Atbınah
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Clinical and hematological estimations for psoriasis severity that correlated with CCHCR1 gene sequencing polymorphism for patients with Psoriasis arthritis

Most of the prevalent chronic autoimmune and inflammatory diseases is a psoriasis arthritis (PsA), that is a mostly with a multiple idiopathic cause. Our present study was gaining a positive significance changes between the serum biochemical and the hematological parameters for all group subject's. We enrolled at this our present case control study, for two groups (50 patients and 40 healthy control). Clinical and biochemical parameters were represented by a Vitamin D3, Vitamin K2, s. uric acid, Adiponectin, Tumor Necrosis Factor – α, CRP, GSH/GSSG ratio, that done by more than one technique like ELISA, HPLC, spectrophotometric and ELFA. All of these evaluations with a clear change between the patients and control healthy groups. As well as the genetic parameter results of a (CCHCR1 Gene) that's revealed also with a clear and significant polymorphism for the (rs3130453) SNP for a patient's group that show statistically, that done by a PCR (REFLIP) type. Apparently affected and elevation levels of serum uric acid, adiponectin, TNF– α, CRP, ESR and GSSG parameters that been increases for the PsA group also were found a normal level in healthy group. As well as a decrease in the levels of serum Vitamin D3, Vitamin K2 and GSH for a PsA group and also been normal levels in the second group. Due to our revealed and present study results, after matching oxidative stress will be concluded finally elevated and GSH/GSSG ratio found low for patients' group. The poor controlling for the PsA diagnosed cases also may contributed with the family risk and triggering genes factors, for disease (PsA) pathogenesis and exacerbations.

Ahmed Mohammed Fadhıl Jawad Almukhtar
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2024
00
Master'sOpen AccessTR

β-Talasemi Moleküler Tanısında Klasik Yöntemlerle Mikroarray Yönteminin Karşılaştırılması

Talasemi, otozomal resesif olarak kalıtılan hematolojik bir hastalıktır. Çesitli ülkelerde ve aynı ülkenin farklı bölgelerinde dagılım bakımından heterojenite göstermektedir. talasemide, geni üstünde veya etrafında meydana gelen mutasyonlar, beta globin zincir yapımının azalmasına ya da hiç sentez edilmemesine neden olur. zincir yapımına göre 0 ve + olmak üzere iki tipi bulunmaktadır. 0 talasemide hiç beta zinciri yapılmamaktadır. + talasemi de ise az miktarda beta zinciri yapımı vardır. Türkiye'de en sıklıkla rastlanan -talasemi mutasyonu IVS I-110'dur. Bu çalısmada -talasemi mutasyon tanısında kullanılan klasik yöntemlerle mikroarray yönteminin karsılastırılması ve mikroarray teknolojisinin -talasemi prenatal tanısında kullanımına yönelik bir ön çalısma yapılması amaçlanmıstır. Tasıyıcı ve hastalarda talasemi mutasyon tiplerinin saptanmasında ARMS ve DNA mikroarray yöntemleri kullanılmıstır. Örnekler toplam 52 kisiden saglanmıstır. Tüm örnekler hem ARMS hem de mikroarray yöntemleri için ayrı ayrı çalısılmıs ve mutasyon taraması sonucunda her iki yöntemle de aynı sonuçlar elde edilmistir. Çalısma sonucunda; 23 allelin IVS I-110, 13 allelin IVS I-1, 9 allelin IVS I-6, 9 allelin IVS II-1, 8 allelin Cd39 ve 6 allelin IVS II-745 mutasyonunu içerdigi gözlenmistir. Ayrıca 13 olgunun homozigot, 3 olgunun da çift heterozigot özellik gösterdigi belirlenmistir. Hiçbir olguda Cd6 ve -87 mutasyonları tespit edilememistir. Sonuç olarak DNA mikroarray yönteminin kullanılması ile klasik yöntemlere oranla daha hızlı sonuç elde edilmis ve tek seferde çok sayıda örnegi çalısma imkanı saglanmıstır. Bu durum prenatal tanı için de kolaylık saglayacaktır.

Elçin Özkaralı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Hemoglobinopatilerin mikroarray yöntemiyle belirlenmesi

Dünya'da yaygın olarak gözlenen kalıtsal hastalıklardan biri olan hemoglobinopatiler hemoglobin molekülünün polipeptid zincirindeki yapısal değişikler veya sentez bozuklarından kaynaklanan bir kan hastalığıdır. Anormal hemoglobinler ve talasemiler olmak üzere iki kısma ayrılır. Anormal hemogloninler polipeptid zincirlerini kodlayan genlerdeki çeşitli mutasyonlardan kaynaklanmaktadır. Dağılımı coğrafik lokalizasyon ve ırksal gruplara göre oldukça farklılık göstermektedir. Ülkemizde bugüne kadar 42 anormal hemoglobin tanımlanmıştır. En sık gözlenen HbS, HbD ve HbE'dir. Talasemiler hemoglobin molekülünün globin zincirlerinin bir ya da daha fazlasının üretimindeki azalmadan kaynaklanmaktadır. a globin zincir sentezindeki azalma a talasemiye, b globin zincir sentezindeki azalma b talasemiye neden olmaktadır. a ve b talasemi Türkiye'deki en yaygın hemoglobinopatiler olup a ve b talasemi taşıyıcı sıklığı sırasıyla % 3,3 ve % 3,7 dir. Türkiye'de en sık görülen beta talasemi mutasyonu IVSI-110'dur. Bu çalışmada Çukurova bölgesinde en sık görülen Hb S ve nadir olarak görülen Hb D-Los Angelas, Hb E Saskatoon, Hb O Arab, Hb D İran ve Hb G-Coushatta gibi hemoglobin tiplendirilmesi mikroarray yöntemiyle yapılmıştır. Ayrıca 19 b talasemi hastasının mutasyon tiplendirilmesi yapılmış, bütün olguların çift heterozigot özellik gösterdiği ve 15 olgunun IVSI- 110 mutasyon içerdiği gözlenmiştir. Anormal hemoglobin ve b talasemi mutasyonların bölgemize özgü çip tasarımı yapılarak çiplerin bu mutasyonlara özgü olduğuda kanıtlanmıştır.

Gönül Şeyda Seydel
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Çukurova Bölgesindeki infertil erkeklerde y kromozomu (azf genleri) mikrodelesyonlarının saptanması

İnfertilite, evli çiftlerin yaklaşık %15'ni etkilemekte ve bunun yarısını erkek infertilitesi oluşturmaktadır. Y kromozomunun uzun kolunda spermatogenezde rol alan, ?Azospermik Faktör? olarak adlandırılan üç farklı bölge (AZFa, b ve c) mevcuttur. Bu gen bölgelerin delesyonu azospermi ve şiddetli oligospermi ile sonuçlanmaktadır.Çalışmada, 63 infertil erkekte (38 azospermik, 25 şiddetli oligospermik) Y kromozom mikrodelesyonlarının görülme sıklığı, 20 spesifik STS kullanılarak, multipleks PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile incelenmiştir. Mikrodelesyon görülme sıklığı tüm olgularda %6,3 (4/63) iken, azospermik grupta %7,8 (3/38), şiddetli oligospermik grupta %4 (1/25) bulunmuştur. Azospermik grupta delesyon bulunan bir olguda AZFb ve AZFc bölgelerinin tamamı ve proksimal c/d bölgesinin kısmi delesyonu, aynı gruptaki diğer bir olguda DYS221 bölgesi hariç AZFb ve komple AZFc bölgesinin delesyonu saptanmıştır. Azospermik gruptan bir olgu ve şiddetli oligospermik gruptan bir olguda sadece komple AZFc bölgesinin delesyona uğradığı tespit edilmiştir. Spermatogenezde rol alan genlerin fonksiyonları açıklanabilirse erkek infertilitesinin etiyolojisine yönelik çalışmalara ışık tutacağına inanmaktayız.Çalışmada, 10 fertil kontrol grup ile 63 infertil erkek (38 azospermik, 25 şiddetli oligospermik) plazma FSH, LH, testosteron, prolaktin ve leptin düzeyi yönünden ?radioimmunoassay? yöntemiyle incelenmiş ve Y kromozom mikrodelesyonları ile aralarındaki olası ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Azospermik grupta FSH ve LH düzeyi anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p:0.000). Prolaktin düzeyi azospermik grupta kontrol grubuna oranla daha yüksek bulunmuştur (p:0.000). Bireysel olarak plazma düzeylerinde farklılıklar olsa da gruplar arasında testosteron ve leptin düzeyleri yönünden fark görülmemiştir. Yüksek FSH ve LH düzeyi testislerdeki Sertoli ve Leydig hücrelerinde yeterli cevabın oluşmadığını göstermektedir.Anahtar sözcükler: İnfertilite, Y kromozom mikrodelesyonları, AZF genleri, hormonlar

Safiye Tağa
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Aterosklerozda bilirubinin okside LDL oluşumu üzerindeki koruyucu etkisinin tıkalı damar sayısı açısından incelenmesi

ÖZETBilirubin seviyesinin azalması koroner hastalıkları ile bağlantılıdır. Bilirubin, LDLoksidasyonunu ve aterosklerozu engelleyici bir antioksidandır.Biz anjiyo olan kroner arter hastası bireylerde serum bilirubin ve okside LDL seviyelerinitespit ettik.Hastaları bir koroner arteri tıkalı olan, iki koroner arteri tıkalı olan ve koroner areteri tıkalıolmayan üç gruba ayırdık.Yapılan çalışmada, bilirubin ve okside LDL seviyeleri arasında doğrudan bir değişikliğeneden olabilecek bir bağlantı bulamadık. Fakat bir ve iki damarı tıkalı olan hastalar ile normalartere sahip hastaların okside LDL seviyeleri arasında anlamlı fark bulundu.Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, okside LDL, bilirubin.xi

Özkan Selvi
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2005
00
Master'sOpen AccessEN

Correlation of plasma asprosin and insulin resistance in Iraqi patients with impaired fasting glucose

According to their fasting blood glucose levels, the participants were separated into two groups in this research. Group we enrolled 120 adult participants with impaired fasting defined as fasting blood glucose ≥ 100 mg/dL. Group 2 enrolled 120 adult participants with normal fasting blood glucose (< 100 mg/dL). Both groups included age, length, sex and body mass index matched to eliminate any possible effect on the measured parameters. Each participant's weight and height be measured in order to determine their BMI. study included estimate plasma Asprosin, plasma insulin by ELISA technique (human company), plasma Glucose in full automated Integra (Roche company) and calculate HOMA-HOMA-IR according to the main equation. There was no significant difference in the mean of BMI (26.87) between the control and IFG group. In respect to Asprosin there was a significant difference in its mean (3.06) between the control group and IFG group. Regrading insulin plasma level, there was a significant difference in its mean (9.14) between the control group and IFG group, Furthermore, a significant difference was estimated in the mean (2.48) of HOMA-IR between the control group and IFG group.

AsprosinDiabetes mellitusEnzyme activation+6
Nehad Rasheed Salman Salman
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between growth differentiation factor-15 and testosterone hormone level in prostate cancer patients

Prostate cancer (PCa) is a common non-skin malignancy disease that frequently causes death males and the burden of this cancer continuously elevating in many countries and especially Asian. Hence the need to find prognostic markers to predict aggressiveness, patients' outcome, and efficacy of treatment are raising.We analyzed serum and clinical data from 100 case divided in to 70 men as patient group and 30 men as control group . Serum growth differentiation factor 15 (GDF15), prostate specific antigen (PSA), total serum testosterone, follicle-stimulating hormone (FSH) and C‑reactive protein (CRP) were assayed by BioTek Elisa and Roche Cobas c 311. In Serum PCa patients with continuously disease progression were Levels of GDF-15 elevated.There was a significant increase PSA levels with prostate cancer patients with old injury but observed a trend to tiny depression in levels of serum total Testosterone and FSH. Concerning to the Pearson Scale there were positive significantly (P < 0.0023) correlated between serum GDF-15 with Prostate-specific antigen (PSA) levels. In addition, there were a positive significantly (P <0.002) correlated to the duration of the disease with the level of C-reactive protein (CRP) in serum. In our conclusion, a strong correlation was observed between increasing (GDF-15), PSA and body mass index (BMI) with PCa risk. Also, Prostate cancer patients was related to depress FSH and total testosterone levels. The present thesis reinforce the use of GDF15 and PSA examinations as prognostic biomarkers in PCa and in determining disease progression. Keywords: Prostate Cancer; GDF-15; Total Testosterone; PSA; CRP; FSH; Roche Cobas c 311; Prognostic marker

Biomarkers-tumorGrowth differentiation factorNeoplasms+7
Saıf Abdalazız Meteab Banıdahır
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
Master'sOpen AccessEN

The prevalence of dysnatremia in hemodialysis patients

The objective of this study was to assess the sodium and potassium levels in patients at different stage of chronic kidney disease, and determine the correlation between sodium and potassium with GFR. The current study is a case (patient with chronic renal failure) and control (healthy persons) study Chronic renal disease patients of both genders (65 males and 44 females) aged 20 to 71 years old who visit Al-jumhuri Hospital in Kirkuk, Iraq (from Novembe 2020 to February 2021), are the target population. Each patient with chronic kidney failure underwent four hours of hemodialysis twice or three times a week. The results of the current study demonstrated that the highest age group with renal failure was 51-60 years, where it was 26.2%. Then, the age group was 61-70, as it was 22.1%, while the lowest age group of patients of renal failure was 31-40, where it was 5.4%. The results of the current study showed that the percentage of healthy people in the current study was 40 (26.8%), while the number of patients with kidney failure was 83 (55.7%), while other stages of kidney disease were reported, the third stage included 9 (6%) patients while. The fourth stage included 17 (11.4%) patients. The findings of the current study showed that patients had higher levels of urea, creatinine, and potassium than the control group (P<0.05). In contrast, the results of the study demonstrated a significant (P≤0.05) reduction in patient sodium levels. Otherwise, the results of the current study demonstrated a positive relationship between CKD and sodium and inverse relationship with potassium.

DysnatremiaPrevalenceRenal dialysis
Sumaya Khaleel Ismael Al-rawe
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Diyabetik nefropatide oksidatif stres ile serum inflamatuar durumunun korelasyonu

This study investigates the interaction between DN, inflammatory status, and oxidative stress. As well as the effect of oxidative stress biomarkers on patients with DN. The study population was 87 participants (Patients = 57, HCs = 30), the patients were divided into three stages (3, 4, and 5) based on the GFR values; according to (MDRD) equation. The current study showed that Adiponectin (ADP), Malondialdehyde (MDA), and Tumor necrosis factor-alpha (TNF-α) levels were elevated in all stages of disease progression as compared with healthy controls. When compared the increased levels of ADP, MDA, and TNF-α, we observed that the levels of ADP and MDA was higher increased compared to the slight increase in TNF-α. Where TNF-α considered an inflammatory state that leads to increased levels of ADP. Through the study of receiver operating characteristics curve analysis (ROC curve) the results have been showed that ADP and MDA have a high AUC in all stages (3, 4, and 5). While TNF-α was in lower AUC in all three stages. The results of the current study indicate that ADP can be considered as a good indicator to diagnosis in early stage of disease development, since it is an anti-inflammatory who's increased due to the presence of inflammatory cells represented by TNF-α. MDA is also considered as a good indicator of the progression of diabetic nephropathy, which explains the association of oxidative stress with DN.

AdiponectinDiabetes mellitusDiabetic nephropathies+3
Ahmed Sapoorı Sachıt Sachıt
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Biochemical comparative study for the role of selenium and chromium in metabolic syndrome

This study aimed to mark the role of selenium and chromium in MetS and their association with components and to know the effect of age, sex, and BMI on the studied parameters. Samples were collected from 140 participants, and 70 of them met the syndrome criteria used in this study. The other 70 were as a control group. Participants were divided by age, sex, and BMI. The target ages ranged from 20-75 years. The concentrations of Se, Cr, FBG, F. Insulin, HOMA-IR, TG, HDL, UA, and fibrinogen were examined. In addition to measuring systolic and diastolic blood pressure, waist circumference, weight, and height. The results showed an inverse correlation between selenium and chromium with MetS. Age, sex, and BMI had a clear effect on the concentration of the studied parameters. The results showed a significant increase in the concentration of FBG, F. Insulin, HOMA-IR, TG, UA, fibrinogen, WC, SBP, and DBP. While it recorded a decrease in the concentration of HDL, Se, and Cr. Through the ROC Curve procedure, Se and Cr record a distinctive ability between non-diabetic MetS and control subjects. The concentrations of Se and Cr decrease with the occurrence of MetS, which may be useful in the future as diagnostic parameters of the syndrome or conduct studies to prove their therapeutic usefulness in improving MetS.

Biochemical analysisDyslipidemiaHypertension+5
Azhar Kadhım Abbood Alhameed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of lactate dehydrogenase enzyme and some biochemical variables in the blood of people with type 1 diabetes and type 2 diabetes in salah al-din governorate

The present research attempted to compare diabetic patients with healthy controls in terms of LDH activity and other characteristics. Patients with diabetes mellitus (DM) of both types 1 and 2 were included in the study, as were 40 healthy individuals (the "control" group). All of the people are between the ages of 40 and 75. From October 2021 to January 2022, a number of hospitals in Kirkuk, Iraq, participated in the research. The results showed the average age of control group is 31.23 ±1.27, while the average age of diabetes type I group is 41.62 ±1.79. The average age of diabetes type II group is 36.15 ±2.09. BMI in control group is 23.99 ±1.76 and in diabetes (type I and II) group is 28.72 ±1.12 and 27.05 ±0.87 respectively. Lipid profile showed significant (P<0.05) increased and decreased in between studied groups. Patients with diabetes types I and II had significantly higher levels of uric acid, LDH, and insulin than those in the control group (P 0.05). Patients with diabetes type I and type II exhibited a substantial (P 0.05) drop in serum salt and magnesium levels compared to the control group. It's concluded that the both types of diabetes mellitus lead to significant (P <0.05) differences in the studied parameters.

Biochemical propertiesDiabetes mellitusDiabetes mellitus-type 1+5
Rojyan Dawood Obaıd Obaıd
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Romatoid artritte antioksidanlar ve inflamatuar biyobelirteçler

In curent study which aimed to determine if individuals with rheumatoid arthritis (RA) have elevated inflammatory or antioxidant markers. The study was carried out between January to April 2021 in teaching hospitals and private clinics in Iraq. The study included 81 patients previously diagnosed with RA and 50 healthy controls (HCS). All participants underwent tests for the Biochemical Parameters which are: Adiponectin (ADP), Malondialdehyde (MDA), Protein carbonyls (PC), Catalase (CAT), and Superoxide dismutase (SOD). The results showed that there were significant increased in comparison between RA patients and HCS in ADP, MDA, and PC. while there were significant decreased in CAT and SOD concentrations. The ROC curve showed that the area under the curve (AUC) of ADP and MDA was very high. while the AUC of PC and SOD was fair and the AUC of CAT was poor. The study concluded that there were no effects of age, gender, and BMI on the studied parameters. Low levels of antioxidants can lead to elevate the levels of oxidative stress and this elevated may be related to an increase in the production of reactive oxygen species (ROS). ADP and MDA is an excellent prognostic indicator for RA. PC and SOD can considered a fair prognostic indicator. CAT is a poor prognostic indicator for RA.

AdiponectinAntioxidantsArthritis-rheumatoid+6
Ahmed Fadhıl Yasır Al-zaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The study of deficiency of vitamin B12, magnesium and some biochemical markers in patients with diabetes mellitus

The goal of the present study is to identify the link between the deficiency in B12, magnesium deficiency, and several biochemical markers in diabetes mellitus people, testosterone changes, B12, and glucose in men with testosterone disorders. According to the results of the present study, it has been found that age is of great importance, as age increased, the incidence of diabetes increases. As for magnesium, it is significantly affected and had a link with diabetes, as well as vitamin B12. At the same time, there was a correlation between the diabetes test and changes in the lipid profile, but the most correlation was with total lipids. Adjustment for BMI at 45 years of age and average BMI significantly reduced the association between having a high body mass index (BMI) at age 25 and an increased risk of developing diabetes.

Biochemical propertiesDiabetes mellitusDiabetes mellitus-type 1+3
Abdulrahman Saleh Ibrahım Ibrahım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Tip II Irak diyabetik hastalarda rs7903146 ve rs12255372 gibi transkripsiyon faktörü 7'nin rolü ve seçici biyokimyasal testler

Recent studies have related to see whether the TCF7L2 gene polymorphisms rs7903146 (C/T) and rs12255372 (G/T) are linked to the risk of developing T2DM in the Iraqi population. In this study, biochemical and genetic parameters. Real-time PCR was used to genotype the samples. In both patients and controls, the frequency of genotypes, alleles, anthropometric measurements, glycemia, and glycated hemoglobin (HbA1c) was measured. As result, The TCF7L2 SNPs rs7903146 and rs12255372 had genotyping success rates of 98.55 and 97.42 percent, respectively. For both SNPs, the allele and genotype frequencies were in Hardy-Weinberg equilibrium. Between patients and controls, the genotype and allele frequencies for (TCF7L2 SNP rs7903146) allele were not substantially different. The frequency of the (rs7903146 T) allele in the controls was 29 percent, whereas it was 28 percent in the patients (P = 0.61). The TCF7L2 SNP rs12255372 genotypic and allelic frequencies did not vary substantially between patients and controls. In controls, (rs12255372 T) allele frequency was 21%, but in patients, it was 27% (P = 0.42).

Biochemical testsDiabetes mellitusDiabetes mellitus-type 2+3
Hayder Dheyaa Khaleel Alhwaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of thyroid function, vitamin D and some biochemical variables in hemodialysis patients

Vitamin D binds to the intracellular nuclear receptor VDR, which is expressed in macrophages, monocytes, dendritic cells, T and B lymphocytes, and others. These cells produce the enzymes needed to metabolise vitamin D. Vitamin D receptors interact with 1,25(OH)2D3, generated by 25(OH)D-1-hydroxylase. Vitamin D3 has extensive impacts on numerous lines of defence cells, indicating its importance in immune- mediated changes and autoimmunity. It controls CD4+ T cell differentiation and activation. It suppresses the activation of TCD4+ Th1 cells, lowering the production of IFN-γ, IL-2, and TNF-α, resulting in enhanced CD4+ Th2 T cell proliferation and production of IL-4, IL-5, and IL-10. Multiple sclerosis symptoms worsen in winter and spring when vitamin D levels are low, according to research. Vitamin D pills reduce these symptoms in women, according to studies. Clinical investigations using vitamin D analogues in individuals with DM1 showed that the condition was managed, with a drop in glycated haemoglobin and an increase in plasma C-peptide levels, indicating the prospective relevance of this therapy. Further research is needed.

Biochemical propertiesDialysis patientsRenal dialysis+3
Ahmed Qasım Shakır Shakır
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Implciating of serum iron, ferritin, tibc on patients developed hypothyroidism

Recent research has focused on hypothyroidism, which is a prevalent medical disease caused by thyroid hormone insufficiency. If left untreated, it may cause major health problems and even death. Overt or clinical primary hypothyroidism is defined as thyroid-stimulating hormone (TSH) values above the standard range and free thyroxine concentrations below the reference range due to the wide variety of clinical presentation and overall lack of symptom specificity. TSH values that are above the reference range but free thyroxine concentrations that are within the normal range are what constitute mild or subclinical hypothyroidism. Mild or subclinical hypothyroidism is generally considered to be an early symptom of thyroid failure. The study was conducted in the Al-Kindi Teaching Hospital and in the period from February 2022 to April 2022. The clinical study included 100 patients divided two groups 50 patients primary hypothyroidism, and 50 patients with subclinical hypothyroidism. In addition to fifty volunteers from the control group. The three groups of the study were divided into two groups, 35 adults and 15 children The results indicated a significant increase in all levels of thyroid hormones, Anti- TPO, Iron, Ferritin, TIBC, Iodine, and Urea in both groups, adults and children. While FBS, creatinine showed a significant increase in the adult group, the children groups showed a significant decrease compared with control

IronFerritinHypothyroidism+2
Sazan Ferman Agha Kalwls
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Study the relation of some biochemical parameters with a vitamin d deficiency in cardiovascular disease patient in Kirkuk city

As in any research work, this work also identified some limitations. One of the limitations was the fact that the groups were not homogeneous in terms of the proportion of men and women. The results were not treated according to gender for all variables because, for most of them, we would be working with a very small sample. If we had more women, we could have treated all the data according to gender and verified whether the variables studied had different behaviours between men and women. The differences between controls and patients could have been even greater. However, this is what has been done in most studies published to date. Perhaps this is a gap and studies should be developed in patients monitored over several years to, in a way, assess the role of vitamin D in the evolution and prognosis of these individuals. In the patient group, there were only 16 individuals with vitamin D sufficiency. If the sample had been larger, it is possible that we would have had a greater number of individuals with vitamin D sufficiency in this group and it would have been possible to make comparisons with a greater degree of reliability

Heart diseasesVitamin D
Zaınab Yalmas Shawkat Shawkat
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The correlation between catalase enzyme activity and ferroptosis in patients with β-thalassemia major aged (5-15 years)

Worldwide, the thalassemia gene mutation is the most common. Patients with b- thalassemia major who have prolonged anemia and severe iron overload may benefit from blood transfusion therapy, particularly those who have undergone just blood transfusion therapy. The formation of lipid peroxidation products caused by iron- catalyzed oxidation of polyunsaturated fatty acids is known as ferroptosis, and it may be treated pharmacologically using iron chelators and lipid peroxidation inhibitors. This research comprised 150 male children with beta- thalassemia major. Malondialdehyde, hemoglobin, ferritin, catalase activity, ROS, protein-carbon group, total antioxidant capacity, total thiols, and glutathione peroxidase 4 levels were tested in the serum. The findings were compared to 150 healthy male youngsters (males). When compared to the control group, there was a significant increase in the levels of Malondialdehyde (3.7844), ferritin (3337.0±1475), hemoglobin (7.5 ±1.0), catalase activity (0.2716), ROS (5.5559), protein carbonyl group (1.3975), and a significant decrease in the levels of glutathione peroxidase 4 (5.3741), total antioxidant capacity (700.9567), and total thiols This suggests that oxidative stress and a reduction in the antioxidant defense system play a key role in the etiology of beta-thalassemia major.

AntioxidantsEnzymesFerroptosis+6
Omer Ghenı Abbood Al-janabı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The study of fertility hormones like AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad, Iraq

The study aimed to investigate the relationship between fertility hormones such as AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad/Iraq and the changes in AMH, FSH, vitamin E and some biochemical tests with vitamin E disorders in the adult female diet. 140 subjects were evaluated divided into 80 patients, 60 people without diet AMH, FSH and vitamin E were evaluated as control group, while the patient group included 80 subjects. AMH and FSH were measured with vitamin E and some biochemical markers in patients with AMH, FSH and vitamin E disorders in an adult female diet in Baghdad/Iraq. The results of the study were according to the following result: The study concluded that there is a statistically significant relationship in life expectancy. There was also statistical significance for weight. As for AMH, the diet of adult females significantly and significantly affected AMH levels. Vitamin E levels were affected but not significantly high because the diet did not include seizures significantly. Total cholesterol levels were also affected. We reached these results and interpretations when comparing them with females who did not follow the diet program, which was considered a control group.

Antimullerian hormoneDietFollicle stimulating hormone+6
Mustafa Jabbar Flayyıh Al-obaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation angiotensin converting enzyme (Ace), interleukin-6, urea, creatinine, lactate dehydrogenase (Ldh) and other parameters in patients with COVID-19

Angiotensin (Ang) II pathway plays important regulatory effects on both the hemostasis of the circulatory system and the immunological responses. This pathway plays a significant part in the pathophysiology that underlies both acute lung damage and acute respiratory distress syndrome. The purpose of this study included: determining ACE and interleukin-6 and other parameters in patients with Covid-19. The purpose of this research was to analyze the relationship between illness severity and ACE activity, as well as to evaluate the level of ACE activity present in COVID-19 by comparing them to healthy persons. It is essential to the effective care of COVID-19 patients that risk factors for early development toward severe illness and/or death be identified. In this study, 90 subjects (45 women and 45 men) with varying degrees of disease activity and a control group consisting of 90 healthy individuals matched for age, gender and body mass index will be evaluate (ACE), IL-6, urea, creatinine, lactate dehydrogenase and other parameters in patients with covid-19). The study found clinical significance age, weight and body mass(P<0.05). They were also of great importance to ACE and LDH(P<0.05), and their impact was evident in Covid 19 patients. While there was no clear importance for fats. The study concluded that the factors of age, weight, ACE and LDH have the greatest role in the development and severity of Covid-19 disease.

Angiotensin converting enzymeCOVID 19Creatinine+3
Nooruldeen Najm Abdllah Al-magsoosı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Konya bölgesinin anormal hemoglobin ve talasemi mutasyon tiplerinin belirlenmesi

Anormal hemoglobinler globin zincirleri üzerindeki aminoasitlerin değişikliği sonucu oluşmaktadır. Ülkemizde ve dünyada en yaygın olarak gözlenen anormal hemoglobinler Hb S, Hb D, Hb E ve Hb C'dir. Bugüne kadar ß talasemiye neden olan 200'den fazla beta globin geni mutasyonu tanımlanmış olup ülkemizde 30'dan fazla tipine rastlanmıştır. Türkiye'de en sık rastlanan ß talasemi mutasyonu lVS-l-110'dur. Türk populasyonunda beta talasemi taşıyıcı sıklığı % 2,1'dir. Bu çalışmada başlıca amaçlarımız; 1) kalıtsal kan hastalıklarına neden olan çeşitli mutasyonlar için hızlı ve güvenilir bir tanımlama yöntemi olan mikroarray cihazına tanımlayıcı tasarımı yapmak, 2) olası risk bölgelerini belirlemek ve 3) doğum öncesi tanı çalışmalarına katkı sağlamaktır. Konya bölgesinden toplanan tam kan örneklerinin geleneksel yöntemler ve yeni tasarlanan 29 adet mikroarray tanımlayıcısı ile anormal hemoglobin ve talasemi tipleri belirlenmiştir. Toplam 164 olgunun 84'ünde ? talasemi mutasyonu taşıyıcılığı, birinde ? 3,7 talasemi mutasyonu taşıyıcılığı ve birinde Hb S mutasyonu taşıyıcılığı belirlenmiştir. Mutasyon taraması yapılan olgulardan 3 tanesi IVS I-110/ IVS I-110 homozigot mutant, 3 tanesi IVS II-745/ IVS I-110 ve 1 tanesi D/ IVS I-110 çifte heterozigot olarak belirlenmiştir. ? talasemi taşıyıcılığı belirlenen olguların %74'ü IVS I-110, % 9'u Cd 8, % 5'i Cd 39, % 4'ü Cd 5, % 4'ü IVS I-1, % 2'si IVS II-745, % 1'i Cd 44 ve -87 mutasyonu taşıyıcısı olduğu belirlenmiştir.

Sedefgül Yüzbaşıoğlu Arıyürek
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik laboratuvarlarda kalite yönetimi: Altı sigma protokolünün uygulanması

Klinik laboratuvarların hastalıkların tanı ve tadavisinde önemli rolleri bulunmaktadır. Bu nedenle laboratuvar test sonuçları, insan sağlığını direk olarak etkilemektedir. Laboratuvar test sonuçlarının doğruluğu, testlerin belirtilen sürede sonuçlandırılarak raporlanması kalite standartları açısından oldukça önemlidir. Laboratuvarın bu standart hedeflerine ulaşmasına engel olan, laboratuvar içinde ve dışında çeşitli faktörler bulunmaktadır. Bu faktörler laboratuvar için hata kaynaklarını oluşturmaktadır. Laboratuvar hataları preanalitik, analitik ve postanalitik evrelere ayrılarak incelenmektedir. En çok preanalitik evre hataları klinik laboratuvarın verdiği hizmetleri etkileme potansiyeline sahiptir. Bunu postanalitik ve analitik evre hataları izlemektedirAltı sigma uygulaması ile herhangi bir süreçte hedeflenen değerlerden sapmanın derecesi sayısal olarak ölçülebilir hale getirilmektedir. Hata görülme sıklığı ?milyondaki hata sayısı? olarak ifade edilmektedir. Sigma değeri arttıkça hata sayısı azalır, azaldığında ise hata sayısı artmaktadır.Gereç ve Yöntemler: Bu tez çalışmasında; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Merkez Laboratuvarı'nda oluşan hataların sınıflandırılması, nedenlerinin araştırılması ve yöntem performanslarının değerlendirilmesi için ?Altı Sigma Protokolü? uygulanmıştır. Evrensel standartlarda çalışabilmek için hataların kaynağı ve sıklığının analizi yapılarak öncelikle mevcut durum tespit edilmiştir. Oluşan hataların saptanması ve sınıflandırılması sonucunda, en çok etkilenen süreçlerden başlanarak, düzeltici faaliyetler planlanmıştır.Bulgular: Bu çalışma, hasta sağlığına olumsuz yansıyabilecek hataların giderilmesine, uygun internal kalite kontrol kurallarının seçilmesine olanak sağlamıştır. Tekrar örneklerin azaltılmasına bağlı olarak hastane bütçesine sağlanan katkı ortaya konulmuştur. Ayrıca 2006-2007 yılları laboratuvar bütçesinde, genel bütçe uygulama talimatında gerçekleşen düşüşe rağmen, laboratuvar karlılığının 2,5 kattan 3,09 kata ulaştığı hasaplanmıştır.Sonuç: Böylece, düzeltici faaliyetler ve alınan önlemler doğrultusunda kaliteli hizmetin bir maliyeti olmasına karşın kalitesizlik maliyetleri azaltılarak hastane bütçesine pozitif katkı sağlandığı gösterilmiştir. Laboratuvar performansının evrensel ölçütlerde hesaplanarak, dünyadaki diğer klinik laboratuvarlar ile performans karşılaştırması da yapılmıştır.

Altı sigma yöntemiKaliteKalite yönetimi+3
Gülçin Dağlıoğlu
Çukurova University
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Tiopürin S-Metil Transferaz (TMBT) genotiplerinin belirlenmesi

Tiopürin S-Metil Transferaz (TPMT) aromatik ve heterosiklik sülfidril bileşiklerin S-metilasyonunu katalizleyen sitoplazmik bir enzimdir. TPMT enzim aktivitesi bir erişkinden diğerine önemli değişiklikler göstermektedir. Bu farklılık genetik olarak belirlenmektedir. Toplumun yaklaşık %89'u yüksek TPMT aktivitesine sahiptir. Geri kalan yaklaşık %11'i kısmi veya tümden TPMT eksikliği vardır. TPMT eksikliği olan bireyler 6-merkaptopürin veya azatiopürin gibi tiopürin grubu ilaçlara tölerans gösterememekte olup hematopoeitik toksisite veya bazen ölüme neden olmaktadır. Farklı popülasyonlarda yapılan birçok çalışmada TPMT enzim aktivitesi ve genotipi arasında >%98 ilişki olduğu gösterilmiştir. TPMT geninde 3 nokta mutasyonu düşük TPMT aktivitesinden sorumludur. Wild-tip allel TPMT*1 olarak adlandırılmakta ve yaygın mutant alleler TPMT*2 (G238C), TPMT*3A (G460A ve A719G), TPMT*3B (G460A) ve TPMT*3C'den (A719G) oluşmaktadır. Bu çalışmada, beyaz kan hücrelerinden DNA izole edildi. TPMT*2, TPMT*3B ve TPMT*3C nokta mutasyonları PCR'a dayalı ARMS ve RFLP ile analiz edildi. DNA dizi analizi G460A ve A719G mutasyonlarını doğrulamak için kullanıldı. Toplam 64 Pemfigus hastası analiz edildi ve iki farklı mutant TPMT alleli tanımlandı. Hastalardan biri TPMT*3A için heterozigot olup, tüm aile bireyleri TPMT*3A taraması yapıldı. Proband annesinden mutant alleli almış ve iki kızına kalıtım yoluyla aktarmıştır. Diğer hasta TPMT*2 için heterozigot olarak tanımlandı.

Ahmet Genç
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

SS-glukozidaz enziminin kayısı (Prunus armenıaca) çekirdeklerinden saflaştırılması ve karakterizasyonu

Bu çalışmada, Malatya ili ve çevresinde bol miktarda yetiştirilen ve şimdiye kadar ß-glukozidaz kaynağı olarak kullanılmamış olan Prunus armeniaca (kayısı) çekirdeklerinden ß-glukozidaz enziminin saflaştırılması, kinetik özellikleri (Km, Vmax), termal ve depolama kararlılıklarının araştırılması amaçlanmıştır. Saflaştırılan ß-glukozidaz?ın molekül ağırlığının 107 kDa olduğu ve herbiri birbirinin aynı 23 kDa kütleli 5 alt birimden oluştuğu belirlenmiştir. Prunus armeniaca ß-glukozidaz?ının optimum pH değeri 5,0 ve optimum sıcaklığı 45°C?dir. ß-glukozidaz?ın 5°C?deki termal kararlılığı ve 5°C?deki depolama kararlılığı denenen diğer sıcaklıklara (25 ve 50°C) göre daha yüksek bulunmuştur. Km ve Vmax kinetik parametreleri p-nitrofenil-ß-D-glukopiranozit substratı için sırasıyla 1,95 mM ve 77,5 U/mg prot. bulunmuştur.

Gözde Ergöçen
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Lipaz enziminin magnetik nanopartiküllere farklı ara kollar üzerinden immobilizasyonu ve karakterizasyonu

Son yıllarda, enzim immobilizasyonu için manyetik nanopartiküllerin kullanılmasına olan ilgi oldukça artmıştır.Bu çalışmada lipaz enziminin immobilizasyonu için yeni bir destek materyali olarak manyetik özellikte ve nanoboyutta Fe3O4 tanecikleri sentezlenmiş ve lipaz enziminin Fe3O4 manteyik nanopartiküllere farklı arakollar üzerinden(GA ve ECH) immobilizasyonu ve karakterizasyonu araştırılmıştır. Fe3O4 nanopartikülünün karakterizasyonu için SEM, FTIR, XRD kullanılmıştır. Sentezlenen nanopartiküllerin yaklaşık 158,2 nm çapında olduğu gözlemlenmiştir. Serbest ve immobilize lipazların ortam koşullarına göre aktivite ölçümleri yapılarak, optimum sıcaklık, optimum pH, depolama kararlılığı, termal kararlılığı ve tekrar kullanım kararlılığı incelenmiş ve kinetik sabitler belirlenmiştir.Serbest ve immobilize lipazlar için optimum pH 7,0 olarak bulunmuştur. Serbest ve immobilize lipazlar için optimum sıcaklık 40 0C olarak belirlenmiştir. Serbest ve immobilize lipazların farklı sıcaklıklarda belirlenen termal kararlılıkları karşılaştırılmış ve immobilize enzimlerin dayanıklılığının serbest haline göre daha fazla olduğu gözlenmiştir. Belirlenen optimum koşullarda serbest lipaz için Km, Vmax, Kcat, Kcat/Km değerleri sırasıyla 0,48 mM, 420,7 U/mg protein, 2,82x104 dk-1, 58,8x103 dk-1 mM-1, immobilize lipaz (GA) için sırasıyla 1,3 mM, 33,6 U/mg protein, 2,25x103 dk-1, 1,73x103 dk-1 mM-1, immobilize lipaz (ECH) için sırasıyla 9,4 mM, 51,7 U/mg protein, 3,47x103 dk-1, 0,37x103 dk-1 m M-1 olarak hesaplanmıştır. İmmobilize lipazın tekrar kullanılabilirliği kesikli reactor modelinde araştırılmıştır ve 20 kullanım sonrası immobilize lipazların başlangıç aktivitelerini sırasıyla % 71 (GA) ve % 63 (ECH) ` ünü koruduğu belirlenmiştir. Serbest lipazın 50C ve 250C? de 30 gün depolama süresi sonunda kalan aktivitesi sırasıyla başlangıç aktivitesin %37 ve %23? üdür. Bununla birlikte immobilize lipazların 50C ve 250C?de 30 gün depolama süresi sonunda sırasıyla başlangıç aktivitelerinin %50 (GA), %44 (ECH) ve %44 (GA), %28 (ECH)? ini korumuştur.

Müge Şengül
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2013
00
Master'sOpen AccessEN

Effect on levels of plasma paraoxonase activity, high density lipoprotein and malondialdehide of bellis in cyprinus carpio

One of the most important causes of environmental pollution is pesticides widely used in agriculture . In this study, 24 fish (200-300 g) Cyprinus carpio from Islahiye Tahtakopru Dam were used. The fish were transported to the laboratory in polyethylene tanks for a period of 5 days (22–25 °C and normal photoperiod). Then they were divided into 3 groups of 24 fishes: A control group, 0.025 mg/L Bellis I and 0.050 mg/L Bellis II. After the end of 14 days of application, blood samples were taken from the fishes and the plasma were separated . Paraoxonase (PON1) activity, high density lipoprotein (HDL) and Malondialdehide (MDA) were analyzed in the obtained plasma samples. PON1 and HDL levels in control group was found statistically significantly higher than Bellis I and Bellis II group (p<0.001) While MDA level in control group was found Statistically significant lower than Bellis I and Bellis II group (p<0.05). In conclusion, it is thought that Bellis may causes changes in PON1 enzyme activity, HDL and malondialdehyde levels which are involved in the detoxification of pesticides in fish. Keywords: Paraoxonase, Malondialdehide, High density lipoprotein, Bellis, Cyprinus carpio

Akram Mudher Kareem Aljborı
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Master'sOpen AccessEN

Roles of human urotensin-ii, creatine kinase-mb, and uric acid serum levels in hypertrophic cardiomyopathy patients

Background: Hypertrophic cardiomyopathy (HCM) is a genetic condition with the hallmark feature of left ventricular hypertrophy. Human UT-II is regarded as a cardiovascular autacoid/hormone, and its roles in cardiac inotropic and hypertrophic properties. Objective: Aims of this study were to elucidate the clinical significance of serum hUT-II levels as a potential new biomarker in patients with HCM and also to evaluate Serum levels CK-MB and UA in HCM. Patients and Methods: This study included 40 HCM patients (60% males and 40% females) and were compared to 30 healthy control subjects (47% males and 53% females. All patients underwent extensive clinical, laboratory, and echocardiographic. Blood samples were taken to test for serum hUT-II levels by commercial ELISA Kit and Serum CK-MB, UA levels were measured by a photometric enzymatic method. Results: Serum hUT-II was significantly higher (p<0.01) in patients with HCM (15.8±2.1 pmol/L) compared with healthy controls (3.3±1.7 pmol/L). With regard to HCM patient, Serum hUT-II levels were significantly higher in the female with (16.3±1.9 pmol/L) than the male with (15.4±2.2 pmol/L) (p<0.05). Besides, abnormal elevation of serum CK-MB was observed in the HCM patients (39.7±8.0 U/L). Serum UA was significantly elevated in HCM patients (7.7±0.7 mg/dL) than in the control group (3.7±0.6 mg/dL) (p<0.01). Among echocardiographic parameters, hUT-II was negatively associated with ejection fraction (r = -0.160, p=0.324). Conclusion: Results of the first study indicated that serum hUT-II levels were markedly elevated in patients with HCM. Serum hUT-II is a novel biomarker parameter that has clinical use in patients with the severity of LVH. Elevation of serum CK-MB cardiac enzyme in HCM patients indicated to ongoing myocardial injury. In addition, SUA values are significantly increased and independently related with HCM patients.

Echocardiography
Saman Jumaah Shukur Shukur
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Master'sOpen AccessEN

Relationship between serum magnesium level and insulin resistance in obese non-diabetic subjects and obese type2 diabetic patients

Background and Aim: Type2 diabetes mellitus (T2DM) and obesity are multifactorial diseases including interactions between hereditary and environmental factors. A common feature shared between these two diseases is the existence of insulin resistance. Magnesium (Mg2+) plays an important role in glucose homeostasis. Our study aimed to evaluate the relationship between serum Mg level and insulin resistance in obese non-diabetic subjects and obese T2DM patients then compared them with controls. Patients and Methods: The present study consist of 120 subjects of both genders and aged range between (20-70) years. The subjects were divided into four groups: Group I including 30 healthy subjects as a control. Group II consisted of 30 obese non-diabetic subjects. Group III included 30 obese T2DM patients with disease history less than 1 year and group IV included 30 obese T2DM with disease history more than 5 years. Serum Mg, fasting lipids, glucose, insulin and creatinine were measured. BMI and HOMA-IR were calculated. Results: Serum Mg level was significantly decreased in group IV (1.72±0.1 mg/dl) as compared to groups I (2.07±0.1 mg/dl) (p<0.05), while serum Mg level was slightly decreased in group II and group III (1.98±0.2 mg/dl) as compared to group I. The HOMA-IR was significantly increased in group IV (7.9±7.0) as compared to group I (1.03±0.3) (p<0.05), also a significant difference was found between group III (4.99±4.1) and group II (2.82±2.3) in compared to group I (p<0.05). Conclusions: Low serum Mg level was found in obese T2DM patients and obese non-diabetic subjects. We suggest measuring serum Mg level regularly in obese T2DM patients especially in older age patients, and patients who require supplementation should consider.

Endocrinology
Rahmah Kassar Alfalahı
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Derin ven trombozu olan hastalarda paraoksonaz 1 aktivitesi ve qr192 polimorfizminin değerlendirilmesi

daha QQ, QR ve RR polimorfizmlerine göre istatistiksel olarak benzerlik göstermekteydi. Hasta grubunda polimorfizm dağılımları cinsiyete göre farklılık göstermekteydi. Sonuç: DVT hastalarında sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında PON1 ve ARES aktivitelerinde anlamlı bir fark bulunmamıştır. PON1 QR 192 polimorfizminin DVT 'li hastalar ile DVT'li olmayan sağlıklı kontrol grubu arasında genotip dağılım ve allel sıklığı bakımından önemli bir fark saptanmadı. PON1 genotip ve allel dağılımının kontrol ve DVT gruplarında farklı olmaması PON1 Q/R192 genotiplerinin DVT'ye yatkınlık için bağımsız bir risk faktör olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak DVT ile PON1 aktivitesi ve QR192 gen polimorfizmi arasında anlamlı ilişki bulunamasa da mevcut literatür bilgilerimize göre çalışmamız DVT ile PON1 aktivitesi, ARES aktivitesi ve paraoksonaz QR 192 gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştıran ilk çalışma olması bakımından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Derin Ven Trombozu, Gen Polimorfizmi(Q/R 192 ), Paraoksonaz Aktivitesi

ParaoksonazPolimorfizm-genetikTromboz+1
Haşim Akbalık
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2020
00