Myocardial infarction
118 theses under this subject heading
ST elevasyonu olmayan akut koroner sendrom hastalarında elektriksel risk skorunun hastane içi ve hastane sonrası mortaliteyi öngörmedeki etkinliği
Giriş ve Amaç: Akut koroner sendrom (AKS), miyokardiyal dolaşımın kısmi azalması veya tamamen bozulması sonucunda gelişen klinik olayların tanımıdır. Elektriksel risk skoru (ERS); kalp hızı, sol ventrikül hipertrofisi (Sokolow-Lyon kriterleri), QRS transizyon zonu, frontal QRS-T açısı, düzeltilmiş QT intervali (QTc) ve T peak to T end (Tp-e) intervalinden oluşan yeni bir risk skorlama sistemidir. Daha önceki çalışmalarda ST segment elevasyonsuz miyokart enfarktüsü (NSTEMI) hastalarında bu parametreler, ayrı ayrı olarak çalışılmıştır. Ancak, NSTEMI hastalarında ERS'nin değerlendirildiği bir çalışma yoktur. Bu çalışmadanın amacı, NSTEMI hastalarında ERS'nin hastane içi ve hastane sonrası komplikasyonları öngörmedeki yerini incelemektir. Yöntem ve gereç: Çalışmamıza Ocak 2020 - Kasım 2021 tarihleri arasında Şanlıurfa Harran Üniversitesi Hastanesi koroner yoğun bakım ünitesinde yatırılarak tedavi edilmiş 427 ardışık NSTEMI hastası geriye dönük olarak planlanan çalışmaya dâhil edildi. Hastaların demografik, ekokardiyografik ve laboratuvar verilerine hastane arşiv kayıtlarından ulaşıldı. Tüm hastaların elektrokardiyografileri (EKG) ayrıntılı olarak değerlendirildi. ERS parametreleri: Kalp >hı7z5ı , Sokolow-Lyon kriterlerine göre sol ventrikül hipertrofisi varlığı, QRS geçiş zonu ≥ V4, frontal QRS-T açısı >90o, QTc intervali erkekte >450ms, kadında >460 ms olması ve Tp-e intervali >89 ms. EKG'deki anormal bulgu sayısına göre tüm hastaların ERS'leri hesaplandı. Hastalar ERS < 3 ve ERS≥ 3 olarak 2 gruba ayrıldı ve karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda ERS'nin ≥ 3 ve < 3 olduğu hastalarda demografik özellikler açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Ancak, ERS'nin <3 olduğu hastalar ile karşılaştırıldıklarında; ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda glukoz (p = 0.001), üre (p = 0.006), kreatin (p = 0.008), lökosit (p = 0.011), maksimum troponin (p < 0.001) ile TIMI (p = 0.002) ve GRACE (p < 0.001) risk skorları anlamlı olarak daha yüksek iken, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) (p < 0.001) ise anlamlı olarak daha düşük idi. Anjiyografik bulgular açısından değerlendirildiğindeyse; ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda 3-damar hastalığı sıklığının (p = 0.001) ve SYNTAX skorunun (p < 0.001) anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. Hastane içi ve sonrası kötü olaylara bakıldığında, ERS'nin ≥ 3 olduğu hastalarda inotrop ihtiyacının (p < 0.001), mekanik ventilasyon desteğinin (p < 0.001), ventriküler aritmi sıklığının (p < 0.001), akut böbrek yetmezliğinin (p < 0.001), hastane içi ölümün (p < 0.001) ve 6. ay ölümün (p = 0.002) anlamlı olarak daha fazla olduğu tespit edildi. Yapılan analizde; EKG'deki anormal bulgu sayısı arttıkça, bu kötü sonlanımların sıklığının da kademeli olarak arttığı tespit edildi. Korelasyon analizinde ERS ile maksimum CK-MB (r= 0.258; p < 0.001 ), maksimum troponin (r= 0.410; p < 0.001 ), TIMI (r = 0.171; p = 0.002 ), GRACE(r = 0.243; p < 0.001 ) ve SYNTAX skorları (r = 0.427; p < 0.001) arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanırken; ERS ile LVEF (r = -0.363; p < 0.001) arasında negatif yönde bir korelasyon tespit edildi. Yapılan ROC curve ERS'nin ≥ 2.5 olmasının %69.2 sensitivite ve %77.1 spesifite ile hastane içi ölümü öngördüğü tespit edildi (Eğri altında kalan alan: 0.798, 95% güven aralığı: 0.675-0.921, p < 0.001). Lojistik regresyon analizinde, ERS (Odds ratio [OR]: 1.790, 95% güven aralığı [GA]: 1.036- 3.095, p = 0.037), ventriküler aritmi (OR: 7.057, 95% CI: 1.755-28.378, p = 0.006) ve GRACE (OR: 1.030, 95% CI: 1.010-1.051, p = 0.004) risk skoru hastane içi ölümün bağımsız öngördürücüleri olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmada, başvuru sırasında ERS'nin ≥ 3 olduğu NSTEMI hastalarında hastane içi ve hastane sonrası kötü olay sıklığının anlamlı olarak daha fazlaydı. Bu basit elektrokardiyografik risk belirteci, NSTEMI ile başvuran hastalarda daha yüksek kardiyak risk altındaki hastaları tanımlamaya ve erken müdahale gereksinimine ihtiyaç duyabilecek hastaları belirlemeye yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: Elektrokardiyografi, Elektriksel risk skoru, ST elevasyonu olmayan miyokard infaktüsü
ST segment yükselmesiz akut miyokard enfarktüsü tanısı ile yatırılan hastalarda klinik syntax skorunun yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyonu öngördürmede ve uzun dönem prognoz tayininde yerinin değerlendirilmesi
AMAÇ:Akut koroner sendrom hastalarında hastane içi yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyon(AF) en sık görülen supraventriküler aritmidir. NSTEMI (ST Segment Elevasyonsuz Miyokard İnfarktüsü) hastalarında hastane içi mortalite ve uzun dönem prognoz üzerine etkili olduğu yönünde çalışmalar mevcuttur ancak çalışmalar PKG (perkütan koroner girişim), KABG (koroner arter bypass greft) cerrahisi, 2 ve 3 damar hastaları gibi hasta popülasyonlarına indirgenmiştir. Klinik SYNTAX skoru SYNTAX skoru ile kıyaslandığında sadece anatomik anjiyografik veriler değil yaş, böbrek fonksiyonu ve ejeksiyon fraksiyonu gibi hastaların sonlanımları ile ilişkili parametreleri de içermektedir. Çalışmada amaçlarımızı sıralayacak olursak 1) Tüm NSTEMI popülasyonunda (PKG, KABG, Medikal takip, anlamlı darlık olmayan, tek damar hastalığı, 2-3 damar hastalığı ) hastane içi yeni başlangıçlı AF öngördüren parametrelerin değerlendirilmesi 2) Daha önceleri yapılan çalışmalarda tüm popülasyonda değerlendirilmemiş olan klinik SYNTAX skorunun SYNTAX skoruna göre öngördürmede yerinin değerlendirilmesi 3) Hastane içi yeni başlangıçlı AF, SYNTAX, klinik SYNTAX başta olmak üzeri uzun dönem tüm nedenlere bağlı mortalite ve MACE(Ölüm/MI/SVO) üzerine olan etkilerinin değerlendirilmesi olacaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma tek merkezli, retrospektif bir kohort çalışması olarak dizayn edilmiştir. Çalışma protokolü, Helsinki Bildirgesine uygun olarak hazırlandı.Çalışmaya İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Kardiyoloji Enstitüsü'nde 2011-2019 tarihleri arasında NSTEMI tanısı alan ve yatışı sırasında koroner anjiyografi yapılan hastalar dahil edildi. Hastaların koroner anjiyografi öncesi yaşamsal bulguları, laboratuvar parametreleri, hastane yatışı boyunca yapılan TTE (Transtorasik eko) parametreleri kaydedilmiştir. Hastane yatışı boyunca yoğun bakım monitörizasyonu sırasında, servis yatışı sırasında rutin ya da semptom tariflemesi sırasında alınan ve EKG ile doğrulanmış daha önce bilinen AF tanısı olmayan hastalar hastane içi yeni başlangıçlı AF olarak tanımlandı. Koroner anjiyografi sonrası SYNTAX skoru web bazlı online olarak hesaplandı. Hastalar indeks yatış zamanından itibaren çalışma süresi bitimine kadar takip edildi. BULGULAR: Çalışma popülasyonu hastane içi yeni başlangıçlı af açısından anlamlı parametreler regresyon analizi ile bağımsız öngördürücüleri saptamak amacıyla değerlendirildi. SYNTAX skoru ve klinik SYNTAX skoru güçlü korelasyon göstermesi sebebiyle iki ayrı modelde değerlendirildi. LA (sol atriyum) çapı(p<0.001), yaş(p<0.001), kadın cinsiyet (p:0.007), LVDD (sol ventrikül diyastolik disfonksiyonu) (p:0.012) ile beraber klinik SYNTAX skoru(p:0.014) bağımsız öngördürücü parametreler olarak gözlenirken, SYNTAX skorunun tek başına öngördürmede kullanılamayacağı gözlenmiştir(p:0.059). Skorlama sistemleri ile yapılan ROC-curve analizinde Klinik SYNTAX skorunun SYNTAX skoru dahil diğer risk skorlarına göre öngördürmede daha yüksek duyarlılıkta olduğu gözlendi (SYNTAX AUC %95 CI 0,644 (0,588-0,699) p<0.001, klinik SYNTAX skoru AUC %95 CI 0,724 (0,673-0,775) P<0.001). Klinik SYNTAX skoru ile hastane içi yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyonu tespit etmede kullanılabilecek kestirim değeri analizinde klinik SYNTAX ≥17,77 değerinin %75 sensitivite ve %65 spesifite ile hastane içi atriyal fibrilasyonu öngördürdüğü gözlenmiştir. Medyan 86 ay takip süresince uzun dönem mortalite açısından hastalar değerlendirildiğinde hastane içi AF (p:0.023), Hipertansiyon (HT)(p:0.013), yaş(p<0.001), EF<%60(p:0.009) olması ve GFR düşüşü(p:0.021) ile beraber klinik SYNTAX skorunun(p:0.013) bağımsız öngördürücü parametreler olduğu. SYNTAX skoru ile ayrı olarak yapılan analizde etkili olmadığı ancak hasta popülasyonu heterojen olmasından dolayı SYNTAX>22 olması olarak alınan kestirim değerinin öngördürücü parametre olduğu gözlenmiştir (p:0.059, p:0.018 sırasıyla). MACE (Ölüm/MI/SVO) açısından yapılan cox regresyon modelinde hastane içi AF(p:0.034), HT (p:0.019), yaş(p:0.002), EF<%60 olması(p:0.032), ve klinik SYNTAX skoru (p:0.026) anlamlı saptanırken SYNTAX skoru ile yapılan ayrı bir modelde GFR düşüşü(p:0.033) anlamlı bulunurken SYNTAX skoru(p:0.178) anlamlı olarak saptanmamıştır. SONUÇ: NSTEMI hastalarında beklenen yaşam süresinin uzaması ve eşlik eden komorbiditelerin artması sebebiyle hastane içi AF modern PKG çağında ve erken revaskülarizasyon olanaklarına rağmen hala yüksek oranda gözlenmektedir. Çalışmamızda hastane içi yeni tanı AF NSTEMI hastalarında uzun dönem mortalite üzerinde etkili bir parametre olarak bulunmuştur. Sadece anatomik anjiyografi verilerine dayalı olarak hesaplanan SYNTAX skoru yerine klinik parametrelerle kombine edilmiş klinik SYNTAX skoru hem hastane sonlanımı üzerinde etkili olabilen hastane içi AF hem de bağımsız olarak tüm nedenlere bağlı mortalite ve Ölüm/MI/SVO olarak alınan MACE sonlanımı üzerine daha etkili bir parametre olarak gözükmektedir bu sebeple hastane içi AF açısından riskli hastaların tespiti ve uzun dönem mortalite ve MACE açısından riskli hasta popülasyonun yakın takibi açısından SYNTAX skoru yerine klinik SYNTAX skorunun kullanılması daha faydalı olabilir.
Akut miyokard infarktüsü sonrası uygulanan bilinçli farkındalık temelli gevşeme uygulamasının yaşam kalitesi, yorgunluk ve hareket korkusuna etkisi: randomize kontrollü çalışma
Bu randomize kontrollü çalışmada, akut miyokard infarktüsü (Mİ) geçirmiş bireylerde bilinçli farkındalık (BF) uygulamasının yaşam kalitesi, yorgunluk ve hareket korkusuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma; Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Koroner Yoğun Bakım Ünitesi'nde 20 Kasım 2018 – 11 Haziran 2020 tarihleri arasında toplam 56 hasta ile tamamlanmıştır. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalar Android telefonlarla uyumlu randomizasyon programı ile 1:1 oranıyla müdahale ve kontrol gruplarına atanmıştır. Müdahale grubundaki (n=28) hastalara sekiz hafta boyunca günlük 15 dk süre ile nefes ve oturma farkındalığını içeren BF uygulaması yaptırılmış, kontrol grubundaki (n=28) hastalara ise araştırmanın başında bir defaya mahsus kalbin yapısı ve işleyişine yönelik yüz-yüze eğitim verilmiştir. Araştırmanın başlangıcında, 4., 8., ve 12. haftalarında hem müdahale hem de kontrol grubundaki hastalara MacNew Yaşam Kalitesi Ölçeği, Piper Yorgunluk Ölçeği ve Tampa Kinezyofobi Ölçeği-Kalp yüz-yüze uygulanmıştır. Araştırmanın 8. haftasında müdahale grubundaki hastaların yaşam kalitesi ve alt boyut puanlarının kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Yaşam kalitesinin duygusal fonksiyon alt boyutundaki bu anlamlı değişim 12. haftada da devam etmiştir (p<0,05). Ayrıca müdahale grubundaki hastaların hareket korkusu puanları araştırmanın 4., 8. ve 12. haftalarında kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0,05). Diğer yandan müdahale ve kontrol grubundaki hastaların yorgunluk puanları arasında çalışma boyunca anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Elde edilen bulgular doğrultusunda; akut Mİ sonrası uygulanan BF girişiminin, hastaların yaşam kalitesinin geliştirilmesinde ve hareket korkularının azaltılmasında etkili bir yöntem olduğu sonucuna varılmıştır. Zihin beden temelli tamamlayıcı yaklaşımlardan biri olan BF girişiminin, Mİ sonrası sekonder koruma kapsamında kullanımının yaygınlaştırılması önerilmektedir.
ST yükselmeli miyokard infarktüsü hastalarında bakılan trombosit fonksiyonunun altı aylık mortalite ve mordidite üzerine olan etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: STYME, tedavi sürecinin hastane öncesine taşınmasına, müdahale sürelerinin kısaltılmasına ve kılavuzlarca önerilen tedavi seçenekleri uygulanmasına rağmen ilk sıradaki hastane içi ölüm nedenidir. Çalışmamızda uygulanan reperfüzyon stratejisi, klopidogrel yükleme dozları ve yardımcı tedavinin trombosit agregasyonu üzerine etkisinin mortalite ve morbiditeye olan katkısı araştırılmıştır. Yöntem: EÜTF Kardiyoloji Anabilim Dalında Nisan 2015- Temmuz 2016 tarihleri arasında STYME tanısı ile yatırılan ve tedavi uygulanan 18-80 yaş arası 58 hasta çalışmaya alınmıştır. Antiagregan tedavi sonrası 2. 4. ve 24. saat periferik venöz tam kan örnekleri alınarak trombosit fonksiyonlarını değerlendirmek üzere multiplate cihazı ile çalışılmıştır. Hastalar 4. saat rezidü trombosit agregasyonu yüksek olup tromboz risk artışına neden olabilecek 47U'ye göre gruplandırılmıştır. Trombosit agregasyon ünitesi 4. saatte ≥47U olanlar GRUP A( n:28) ve <47U olanlar ise GRUP B (n:30) olarak sınıflandırıldılar. Yüksek trombosit reaktivitesi nedenlerinin yaklaşık %80'ini morfin kullanımının oluşturduğu saptanarak ayrıca morfin kullanımına göre subgrup analizi yapılmıştır. Klinik sonlanımlara yüksek trombosit reaktivitesinin, morfin kullanımının, reperfüzyon stratejisinin katkısı değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızın sonucunda 4.saat rezidüel trombosit agregasyonu yüksek olanların fibrinolitik tedavi alıp 300 mg klopidogrel yüklemesi yapılan ve ağrının devam etmesi nedeniyle morfin kullanılan hastalar olduğu saptanmıştır (p:0.003, p:0.036, p<0.001). Hastane içi olayların fibrinolitik kullanılanlarda kullanılmayanlara göre 6.637 kat arttığı saptanmıştır [OR (%95 GA): 6.637 (1.391, 31.658), p:0.018]. Bu sonuçlar uygulanan medikal reperfüzyonun yetersiz olduğunu ve birincil KG'in önceliğini kanıtlar niteliktedir. Morfinin tek başına trombosit agregasyonu üzerine etkinliğine bakıldığında 2. ve 4. saatte yüksek rezidüel trombosit agregasyonu ile anlamlı olarak ilişkili olduğu ve 24. saatte bu etkinin azaldığı saptanmıştır (p<0.001, p:0.070). Bu sonuç morfinin klopidogrelin etkisini geciktirdiğini göstermektedir. Morfin kullanımı birinci ay morbidite ile ilişkili bulunmuştur (p:0.030) ancak morbidite artışı ile direk ilişkisi saptanmamıştır. Yüksek trombosit reaktivitesi ile klinik sonlanımlar açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Sonuç: Mevcut bulgularla medikal reperfüzyon stratejisinin yetersizliği, morfin kullanımı ile klopigorel etkisinin geciktiği saptanmıştır. Bu gecikme klinik olarak anlamı olmasa da üç aylık takipte göğüs ağrısı ile hastaneye başvuru ve tekrarlayan revaskülarizasyon ihtiyacının belirgin artmasına neden olmuştur. Uzun dönem takip sonuçları gerekmektedir
Kalp krizi geçirmiş bireylerde travma sonrası gelişim ile öz duyarlık arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada yaşları 35 ile 85 arasında değişen toplam 60 kalp krizi geçirmiş bireyde travma sonrası gelişim ile öz duyarlık boyutları arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini yaşamlarında en az 1 kez kalp krizi geçirmiş, 35-85 yaşları arasında 18?i kadın, 42?si erkek toplam 60 yetişkin birey oluşturmaktadır. Verilerin toplanması aşamasında katılımcıları tanıma amacıyla araştırmacı tarafından oluşturulan ?Kişisel Bilgi Formu? yanında ?Travma Sonrası Gelişim Ölçeği? ve ?Öz Duyarlık Ölçeği? kullanılmıştır. Bu ölçekler gönüllülük esas alınarak uygulanmıştır. Araştırma kapsamında belirlenen araştırma sorularını test etmek için toplanan veriler SPSS 17.0 paketi ile analiz edilmiştir. Toplanan verilerin dağılımlarına uygun olarak Pearson İlişki Testi, Kruskal Wallis H Testi, Spearman Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) uygulanmış, sonuçlar p<.05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Yapılan bu araştırmanın sonucunda öz sevecenlik ile kişinin kendisinde yaşanan değişimler, diğer kişilerle ilişkilerde yaşanan değişimler ve yaşam felsefesinde yaşanan değişimler arasında; paylaşımların bilincinde olma ile kişinin kendisinde yaşanan değişimler ve diğer kişilerle ilişkilerde yaşanan değişimler arasında ve son olarak bilinçlilik ile kişinin kendisinde yaşanan değişimler ve diğer kişilerle ilişkilerdeki değişimler arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif bir ilişki olduğu bulunmuştur. Bulgular ilgili alan yazın çerçevesinde tartışılmıştır.
İzoprotenol ile deneysel miyokard infarktüs (MI) oluşturulan sıçanlarda Dimetil fumarat'ın (DMF) kardiyak rejenerasyon üzerine etkinliğinin NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 yolağı üzerinden incelenmesi
Miyokard infarktüsü (MI), yüksek morbidite ve mortaliteye sahip, kardiyomiyosit (KM) kaybı ve fibrozis gelişimi ile karakterize edilen ciddi bir kardiyovasküler hastalıktır. Kalp dokusunun sınırlı rejenerasyon kapasitesi nedeniyle, mevcut tedavi yöntemleri genellikle hastalığın ilerleyişini yavaşlatmaya ve semptomları yönetmeye yönelik olup, doku yenilenmesini teşvik edecek farmakolojik ajanlara duyulan ihtiyaç devam etmektedir. Dimetil fumarat (DMF), antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri ile bilinen, hücresel savunma mekanizmalarını aktive edebilen bir bileşiktir. Ancak DMF'nin MI sonrası kardiyak rejenerasyonu nasıl desteklediği ve NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 sinyal yolu üzerindeki etkileri tam olarak aydınlatılmamıştır. Çalışmamızın birincil amacı, DMF'nin MI sonrası kardiyak rejenerasyon kapasitesini artırma ve kardiyak koruma sağlama potansiyelini ortaya koymaktır. İkincil olarak, DMF'nin NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 sinyal yolağı üzerinden kardiyak rejenerasyonu nasıl desteklediğini anlamak hedeflenmiştir. Bu amaçla, izoproterenol (ISO) ile deneysel MI modeli oluşturulan sıçanlar dört gruba ayrılmıştır: Kontrol, MI, MI+Tween 80 ve MI+DMF. DMF'nin kısa ve uzun dönem etkilerini incelemek için analizler 7. ve 21. günlerde gerçekleştirilmiştir. MI sonrası DMF'nin kardiyak hücreler üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla antioksidan kapasite, inflamatuar belirteçler ve oksidatif stres seviyeleri ölçülmüş, ayrıca kardiyak hücre proliferasyonu ve sağkalımı moleküler biyoloji teknikleri ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, MI sonrası NRG-1, ErbB2 ve Akt-1 seviyelerinin azaldığını, ancak DMF'nin bu sinyal yolaklarını aktive ederek miyokardiyal rejenerasyonu desteklediğini göstermiştir. DMF tedavisinin, oksidatif stres belirteçlerini (TOS, OSİ) azalttığı, antioksidan kapasiteyi (TAS) artırdığı ve inflamatuar yanıtları baskıladığı belirlenmiştir. Histolojik analizlerde, 7. günde KM proliferasyonunun arttığı, 21. günde ise fibrozis oluşumunun azaldığı ve rejenerasyonun ilerlediği tespit edilmiştir. Sonuç olarak, DMF'nin NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 sinyal yolağını aktive ederek kardiyak rejenerasyonu artırdığı, oksidatif stres ve inflamasyonu baskılayarak KM sağkalımını ve fonksiyonunu iyileştirdiği belirlenmiştir. 7. ve 21. gün verileri birlikte değerlendirildiğinde, DMF'nin erken dönemde rejeneratif süreci başlattığı, uzun vadede ise fibrozisi azalttığı ve doku iyileşmesini desteklediği gösterilmiştir. Bu bulgular, DMF'nin miyokard infarktüsü sonrası kardiyak rejenerasyonu destekleyen potansiyel bir terapötik ajan olabileceğini ve yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabileceğini göstermektedir.
Akut miyokard infarktüsü nedeniyle perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda infarkt ilişkili arterin tam tıkalı olup olmamasının kontrast nefropati gelişimine etkisi
Amaç: Bu çalışmada akut miyokard infarktüsü (AMI) nedeniyle perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan hastalarda başlangıçtaki infarkt ile ilişkili arterin TIMI Trombüs Grade sınıfının kontrast madde nefropatisi (KMN) gelişimi üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız tek merkezli prospektif olarak planlanmıştır. Çalışmaya Mayıs 2019 ile Nisan 2022 tarihleri arasında kurumumuzda AMI tanısı ile acil PKG yapılan 389 hasta dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Serum kreatinin düzeyleri işlem öncesi ve işlemden 48-72 saat sonra çalışıldı. Hastalar kreatinin düzeylerindeki artışa göre KMN gelişen ve KMN gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı ve KMN gelişimine neden olabilecek risk faktörleri değerlendirildi. HastalarTIMI trombüs grade skoruna göreTIMI (0-4) ve TIMI (5) olmak üzere iki gruba ayrıldı. TIMI trombüs grade skorlarına göre ayrılan grupların klinik, demografik ve laboratuvar özellikleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 59'unda (%15,2) KMN geliştiği saptandı. Acil PKG uygulanan AMI hastalarında KMN gelişimi açısından; hastanın yaşı (p<0,001), daha öncesinde ACE inhibitörü (p=0,018) ve betabloker kullanımı (p=0,017), işlem öncesi bazal GFH düşüklüğü (p<0,001), hemoglobin düşüklüğü (p=0,001) ve kontrast madde miktarı (p=0,005) anlamlı bulundu. İşlem öncesi bazal GFH (p=0,005) ve kullanılan kontrast madde miktarının (p=0,007) KMN gelişiminde bağımsız etkili faktörler olduğu bulundu. PKG uygulanan hastaların %31,9'unun infarktla ilişkili arterinin tromboz ile tam tıkalı olduğu bulundu. İnfarktla ilişkili arterin tam tıkalı olması ile KMN arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0,203). İnfarktla ilişkili arterin tam tıkalı olmasını öngören parametreler platelet sayısı, AST ve ALT yüksekliği olarak saptandı (sırasıyla p=0,019, p=0,002, p=0,001). Sonuç: AMI nedeniyle PKG yapılan hastaların %31,9'unun infarktla ilişkili arterinin tromboz ile tam tıkalı olduğu bulundu. İnfarktla ilişkili arterin tam tıkalı olması ile KMN gelişme riski arasında anlamlı ilişki bulunamadı. İnfarktla ilişkili arterin tam tıkalı olması açısından; platelet, AST ve ALT yüksekliği anlamlı bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut miyokard infarktüsü, perkütan koroner girişim, kontrast madde nefropatisi, trombos yükü, TIMI trombüs derecesi
Isoproterenol ile deneysel miyokard enfarktüsü oluşturulan sıçanlarda Nerolidol ve vitamin D' nin etkilerinin araştırılması
Kardiyovasküler hastalıklar küresel olarak önde gelen ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Akut miyokard enfarktüsü (MI) geçiren hastaların mortalite ve morbidite oranları genel popülasyona oranla 1.5 kat yüksektir. Nerolidol(NRD), çiçek kokulu çeşitli bitkilerin uçucu yağında bulunan doğal olarak oluşan bir seskiterpen alkoldür. Vitamin D(VİT D), metabolizmada başta kemik ve iskelet sistemi olmak üzere birçok önemli fonksiyona sahiptir. Yapılan araştırmalar NRD ve VİT D' nin hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği yönündedir. Çalışmamıza 42 adet 8-10 haftalık Wistar Albino erkek sıçanlar dahil edildi ve her grupta 7 sıçan olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Gruplar; kontrol, MI, NRD, MI+NRD, VİT D, MI+VİT D şeklinde oluşturuldu. Akut MI oluşturmak için 200 mg/kg Isoproterenol kullanıldı. Tedavi için sıçanlara mısırözü yağında çözdürülen NRD(100 mg/kg/gün) ve VİT D (50 IU/gün) 14 gün boyunca uygulandı. NRDve VİT D' nin terapötik etkileri kardiyak belirteçler, anti-oksidan, biyokimyasal parametreler, histopatolojik ve immünohistokimyasal yöntemler kullanılarak incelendi. Çalışma sonucunda MI grubuna kıyasla MI+NRD ve MI+VİT D gruplarında total antioksidan seviyelerinde(TAS) artma ve total oksidan seviyelerinde(TOS) anlamlı bir azalma olduğu görüldü (p<0,05). Asprosin düzeylerinde, MI grubuna kıyasla MI+NRD ve MI+VİT D gruplarında anlamlı bir azalma tespit edildi (p<0,05). Yine MI grubu ile kıyaslandığında MI+NRD ve MI+VİT D gruplarında Meteorin Like Protein (METRNL) düzeylerinin ise anlamlı şekilde arttığı gözlendi (p<0,05). Histopatolojik incelemelerde MI+NRD ve MI+VİT D gruplarında MI grubuna oranla eritrosit ekstravazasyonu ve fibrozisin anlamlı düzeyde azaldığı ve nekrotik kas liflerinde anlamlı derecede iyileşme olduğu görüldü (sırası ile p<0,001, p=0,002). Nerolidol ve Vitamin D' nin MI tedavisinde etkili olduğu ve bu etkinin METRNL'e bağımlı ancak asprosinden bağımsız olduğu görüldü.
Akut koroner sendrom ve normal koroner arter hastalarında s-nitrozotiyol ve tiyol/disülfit düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş: Akut koroner sendrom (AKS) kalbe kan sağlayan koroner arterlerin plak ve trombüs oluşumu ile enfarktüse uğraması durumudur. AKS patogenezinde oksidatif stres çok önemlidir. AKS hastalarında kalbi iskemik hasardan korumak için antioksidan bir molekül olan nitrik oksit (NO) seviyesi önem arz eder. S-nitrozotiyoller (SNO) vasküler yapı içinde NO depolanmasının ana biçimini temsil eden moleküllerdir. Bunlar, NO biyoyararlanımını geri kazanma potansiyeline sahip, gelişmekte olan bir NO donörü sınıfıdır. Buna ek olarak, dinamik tiyol/disülfit homeostazının da oksidan-antioksidan dengenin korunmasında önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada amacımız, ST yükselmeli miyokard enfarktüsü ve ST yükselmesiz miyokard enfarktüsü hastalarını içeren AKS'li hastalarda oksidatif/nitrozatif stres durumunu, SNO düzeyi ve tiyol/disülfit homeostazına göre değerlendirmektir. Metot: Çalışmaya Eylül- Aralık 2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi erişkin acil servisine başvuran ve yapılan tetkikler sonucu AKS tanısı ile hastaneye yatırılıp koroner anjiyografi (KAG) yapılan 124 hasta alındı. Kontrol grubu olarak bu tarihler arasında kardiyoloji polikliniğine kardiyak yakınmalarla başvurup KAG yapılan ve KAG sonucu normal koroner arterler ya da non-kritik koroner arter darlığı saptanan ardışık 124 birey dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılardan KAG sonrası 4-8 saat içinde SNO, nitrit, toplam tiyol, doğal tiyol ve disülfit seviyelerini belirlemek için kan alındı. Ayrıca hasta ve kontrol grubunun rutin kan testleri yanında kontrol grubundaki bireylerin de yüksek duyarlıklı troponin I değerleri ölçüldü. Bunun yanında tüm katılımcılara bir kardiyoloji uzmanı tarafından ayrıntılı transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Bulgular: Çalışma popülasyonunun ortalama yaşı 60.2 ± 11.8 yıl ve bunların %34.3'ü erkek idi. Hasta grubunun ortalama yaşı kontrol grubundaki bireylere göre daha yüksekti (62.9 ± 13.8'e karşı 57.6 ± 8.7, p<0.001). AKS hastalarında serum SNO düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (sırasıyla 0.3 ± iii 0.08'e karşı 0.4 ± 0.10 μmol/L, p< 0.001). Ayrıca, hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla toplam tiyol, doğal tiyol, doğal tiyol/toplam tiyol düzeyleri daha düşük iken, nitrit, disülfit/doğal tiyol ve disülfit/toplam tiyol düzeyleri daha yüksekti. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda AKS hastalarını öngörmede SNO, yaş, cinsiyet, sigara, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve HbA1c'nin bağımsız öngördürücüler olduğu belirlendi. Bu 6 bağımsız değişkenden bir hastanın AKS olasılığını öngörmek için bir nomogram oluşturuldu. Nomogramda alınan toplam skor ne kadar yüksekse hastanın AKS olma ihtimalinin de o kadar yüksek olduğu görüldü. Nihai modelin AKS'yi öngörmedeki performansını gösteren alıcı çalışma karakteristiği (ROC) eğrisinin analizinde tüm bu değişkenlerin AKS'yi öngörmedeki doğruluk payı %85 olarak belirlendi. (eğri altındaki alan 0.855; %95 CI 0.839-0.953; p< 0.001). Sonuç: Bu çalışma sonucunda AKS hastalarında SNO ve tiyol düzeylerinin anlamlı derecede daha düşük saptanmasının nedeni artan oksidatif stres ve inflamasyona ikincil ortaya çıkan NO aşırı salınımına bağlı olabilir. Ayrıca, AKS tanısının bağımsız öngördürücüsü olduğu gösterilen SNO molekülü gelecekte AKS hastalarının tanı ve tedavi algoritmalarının geliştirilmesi konusunda ilham verici olabilir. Fakat bunun için daha geniş ölçekli ve randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, ST eleve miyokard enfarktüsü, non-ST eleve miyokard enfarktüsü, S-nitrozotiyol, tiyol, disülfit, NO
Acil serviste akut koroner sendromlu hastalarda nötrofil / lenfosit oranı, monosit sayımının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut koroner sendromlar, dünyada ve ülkemizde tüm ölüm sebepleri içersinde en üst sırada yer almaktadır. Akut koroner sendromların teşhisinde rutin olarak kullanılan bazı tetkikler mevcuttur. Aynı zamanda bu hastalarda kullanılan bazı risk skorlamaları da bulunmaktadır. Ancak bu risk skorlamaları oldukça değişkenlik gösteren parametrelere sahiptir. Bu çalışmada tam kan sayımı parametrelerinin akut koroner sendromların klinik seyrinde prediktif açıdan değerli olup olmadığını araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine başvuran 330 akut koroner sendromlu hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, tam kan parametreleri, nötrofil / lenfosit oranı (NLR), TIMI ve GRACE risk skorları, EKG bulguları kayıt altına alındı. Hastaların hastanede kalış süreleri, hastane içi mortaliteleri ve 6 aylık mortaliteleri takip edildi. Bulgular: Çalışmadaki hastaların % 77,3'ü erkek, % 22,7'si kadındı. Yaş ortalaması 61±12 idi. Tüm gruplar içerisinde NLR değerleri (p=0,009), monosit sayıları (p<0,001) arasında hastane içi mortalite açısından anlamlı fark saptandı. Tüm gruplar içerisinde NLR değerleri (p=0,045), monosit sayıları (p=0,026) arasında 6 aylık mortalite açısından anlamlı fark saptandı. NLR alt grupları arasında hastane içi mortalite açısından NLR 1 ile diğer gruplar arasında anlamlı fark saptanmıştır (p=0,006), NLR 2 ve 3 arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,248). Bu çalışmada NLR alt grupları arasında 6 aylık mortalite açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,131). GRACE skoru ve troponin arasında orta derecede (p<0,001; rho=0,482), GRACE skoru ve NLR arasında zayıf (p<0,001; rho=0,393), troponin ve NLR arasında da zayıf (p<0,001; rho=0,348) korelasyon saptandı. Sonuç: Akut koroner sendrom nedeniyle acil servislerde takip edilen hastalarda ucuz ve hızlı sonuç veren tam kan sayımlarından elde edilen beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı, monosit sayısı, NLR gibi bazı parametreler klinik karar verme sürecinde ve hastaların prognozunu ve mortalitelerini öngörmede yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, nötrofil, lenfosit, oran, monosit
COVID-19 pandemisinin tromboz kaynaklı hastalıklar (pulmoner emboli, iskemik inme, miyokard enfarktüsü ve derin ven trombozu) ile ilişkisi
2019 sonlarında Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan yeni bir koronavirüs türü COVID-19 pandemisine yol açmıştır. Milyonlarca insan enfekte olmuş bununla beraber çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkmıştır. Ağır solunum yetmezlikleri dışında hayatı tehdit eden bir diğer önemli komplikasyon ise venöz tromboembolik olaylardır. Bununla ilgili çeşitli literatür çalışmaları vardır. Bu çalışma ile pandemi öncesi ve sonrası birer yıllık dönemlerde acil tıp kliniğimize başvuran hastaların derin ven trombozu, pulmoner tromboemboli, akut koroner sendrom ve iskemik inme başlıkları altında tromboembolik olaya sahip olanları incelenmiş olup her iki dönem arasındaki istatistiksel farklara bakılmıştır. Pandemi öncesi ve sonrası birer yıllık dönemde Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliğimize başvuran hastaların yaş, cinsiyet, tromboemboli tanısı, laboratuvar ve radyolojik verileri, konsültasyon notları retrospektif olarak incelenmiştir. Veriler toplanarak SPSS 22.0 ve MedCalc programı ile istatistiksel analizleri yapılmıştır. Çalışma dahil edilme kriterlerini karşılayan pandemi öncesi 853, pandemi sonrası 880 olmak üzere toplam 1733 hasta ile gerçekleştirilmiştir. COVID sonrası dönemde tromboembolik olayların arttığı ve her bir tromboembolik başlık altında toplanan hastaların başvurusunun istatistiksel olarak arttığı saptanmıştır. Bu çalışma COVID pandemisiyle beraber tromboembolik olaylarda artış olduğunu göstermektedir. Elde edilen bulgular klinisyenlerin bu konuda daha dikkatli olmalarını sağlayıp, tedavi protokollerini düzenlemelerine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: COVID-19; Venöz tromboembolizm; Acil Servis
SARS-COV-2 pandemisinin miyokardiyal enfarktüs hastalarının sayı ve sonlanım noktaları üzerine etkisi
Avrupa'daki en yüksek hasta kapasitesine sahip hastane olan Ankara Şehir Hastanesi'nde pandemi döneminde akut miyokardiyal enfarktüs hastalarının sayıları başta olmak üzere mortalite ve morbiditelerinin pandemi öncesi döneme göre nasıl etkilendiğini tespit etmek amaçlanmıştır. Böylece akut miyokardiyal enfarktüs gibi mortalitesi tedavi edilmediği zaman oldukça yüksek olan bir hastalığın, başlıca pandemi dönemlerinde tedavilerinin aksamaması için ne gibi önlemler alınması gerektiği ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Miyokard enfarktüsü geçiren hastalarda problem çözme becerisi ve psikiyatrik belirtiler arasındaki ilişki
Bu araştırma, miyokard enfarktüsü geçiren hastalarda problem çözme becerisi ve psikiyatrik belirtiler arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacı ile tanımlayıcı tipte yapılan bir çalışmadır. Araştırma Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji Polikliniğinde MI nedeniyle takip edilen hastalarla yapılmıştır. Çalışmada veri toplama aracı olarak; "Birey Tanıtım Formu", "Kısa Semptom Envanteri", "Problem Çözme Envanteri" kullanılmıştır. Verilerin analizi SPSS' de sıklık, t- testi, Anova, kruskall wallis testi, korelasyon analizi kullanılarak yapılmıştır. MI sonrası hastalarda en sık görülen psikiyatrik belirtilerin, somatizasyon (7.0±5.1), anksiyete (5.1±4.2), hostilite (5.7±3.8), depresyon (10.6±7.1) olduğu belirlenmiştir. Problem çözme becerisindeki yetersizliğin en fazla aceleci yaklaşım (39.4±9.4), kendine güvenli yaklaşım (23.5±6.4), düşünen yaklaşım (13.8±6.1), planlı yaklaşım (9.4±3.2), kaçıngan yaklaşım (18.4±6.4) alanlarında olduğu saptanmıştır. Ayrıca; yaş ile değerlendirici yaklaşım ve kendine güvenli yaklaşım arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu; somatizasyon ile kendine güvenli yaklaşım arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu; depresyon ile değerlendirici yaklaşım arasında negatif yönde anlamlı ilişki olduğu; rahatsızlık ciddiyeti indeksi ile değerlendirici yaklaşım arasında negatif yönde anlamlı ilişki olduğu; hostilite ile değerlendirici yaklaşım ve toplam PÇE puan ortalaması arasında negatif yönde anlamlı ilişki olduğu; olumsuz benlik ile değerlendirici yaklaşım arasında negatif yönde anlamlı ilişki olduğu bulunmuştur (p<0.05). Çalışmada MI hastalarının problem çözme becerileri ile psikiyatrik belirtileri arasında anlamlı ilişkinin olduğu belirlenmiştir. MI sonrası hastaların sorun çözme becerilerinin ve eşlik eden psikiyatrik belirtiler açısından incelenmesi hastalığın seyri açısından ele alınması gereken konulardandır. Anahtar Kelime: Miyokard İnfarktüsü, Problem Çözme, Psikiyatrik Belirti.
Deneysel miyokard infarktüsü oluşturulmuş ratlarda visfatinin kardiyak belirteçlerle ilişkisi
Amaç: Miyokard infarktüsü (MI), dünya çapında mortalitenin en önemli nedenlerinden biridir. Yeni tanımlanan bir adipokin olan visfatinin obezite ve metabolik sendromda kandaki düzeylerinin yükseldiği gösterilmiştir. Ayrıca visfatinin aterosklerotik endotelyal disfonksiyonda arttığı bilinmektedir. Çalışmamızda visfatin düzeylerinin deneysel MI modellerindeki değişimlerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda her grupta 6 rat olmak üzere 4 deney grubu oluşturuldu. Kontrol dışındaki gruplara 200 mg/kg isoproterenol (ISO) uygulanarak MI oluşturuldu. I. ve II. gruptaki ratlar 6.saatte, III. gruptaki ratlar 24.saatte, IV. gruptaki ratlar 7.günde dekapite edildi. Her gruptan alınan kalp dokularından immunohistokimyasal olarak visfatin bakıldı. Serum örneklerinden visfatin ve kardiyak belirteç düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Serum visfatin seviyelerinin 6.ve 24.saatte giderek arttığını bulduk. 7.günde ise kontrol seviyelerine indi. Bu değişimler troponin T düzeyleriyle pozitif korelasyon içerisindeydi. Bu bulgular kalp dokusunda visfatinin immunohistokimyasal olarak gösterilmesiyle desteklendi. Tartışma: Visfatinin troponinler gibi MI da hem kalp dokusunda hem de dolaşımda artması MI tanısında faydalı olabileceğini ve kalp iskemisinin bir belirteçi olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Miyokard infarktüsü, visfatin, kardiyak belirteç.
Unstable angina pectoris hastalarında signal peptide complement C1R/C1S, UEGF, ve BMP1 epıdermal growth factor-like domain-containiing protein 1' in tanısal değerinin araştırılması
Amaç: Sıgnal peptıde complement c1r/c1s, uegf, and bmp1 - epıdermal growth factor - lıke domaın - contaınıng protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda Akut koroner sendromun tanısında biyobelirteç olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı unstable angına pectorıs (USAP) kliniği ile başvuran hastaların; ST elevasyonu olmayan miyokart enfarktüsü (NSTEMI) ve kardiyak dışı göğüs ağrılı (NCCP) hastalardan ayrımında SCUBE1‗in etkili olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışma grubumuz, acil servis ve kardiyoloji polikliniğine göğüs ağrısı ve akut koroner sendrom düşündüren şikayet ile başvuran hastalardan oluşmuştur. Hastalar anamnez, fizik muayene, laboratuar tetkikleri ve EKG bulguları ile değerlendirilerek Amerika Kardiyoloji Derneği (AHA) kılavuzlarına göre USAP, NSTEMI, ST elevasyonlu miyokart enfarktüsü (STEMI) ve NCCP olarak toplamda 185 hasta ve 45 sağlıklı olarak 5 gruba ayrıldı. Tüm gruplardan başvuru esnasında alınan kan örneklerinden SCUBE1 değerleri çalışıldı. Bulgular: SCUBE1 değerleri açısından hasta grupları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p = 0.630). Troponin değerleri hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p < 0.001). USAP grubunda SCUBE1 degerleri, GENSİNİ Skorlama ve Global Registry of Acute Coronary Events (GRACE) risk skorlaması açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p = (0.485), (0.932), (0.585)). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1 değerleri ile biyokimyasal parametreler ve klinik skorlamalar arasında hasta kliniğine yön verecek anlamlı bir korelasyon oluşmadı. Gruplar arasında da SCUBE1 değerleri' nin göğüs ağrılı hastalarda akut koroner sendromu (AKS) öngördürecek bir parametre olmadığını saptadık. SCUBE1' in AKS' lerde kullanılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut Koroner Sendrom, SCUBE1, GENSİNİ Skorlaması, GRACE Skorlaması.
Akut miyokard infarktüsünde tanı koydurucu enzimlerin belirlenmesi ve genetik varyasyonların analizi
Akut miyokard infarktüsü (AMİ), olguların %20'sine tanı konulamayan ve %25'lik mortalite oranına sahip multifaktöryel etyolojili bir hastalıktır. AMİ tanısı klinik bulgular, EKG ve biyokimyasal testlerden yararlanılarak konulur. Biz, bu çalışmamızda acil bölümüne göğüs ağrısı ile getirilen ve AMİ tanısı konulan 27 hastanın tanı koydurucu enzim ve marker düzeylerini, Mi sonrası altı günlük periyotta takip ettik. Ayrıca hastalarımızın Faktör V Leiden ve Protrombin 2021 OG/A genetik varyasyonlarını da analiz ettik. Mİ sonrası periyotta yaşayan 24 hastanın 0 ve 5. saatler arasında CKMB, ctnT, ctnl ile LDH izoenzim seviyelerinin yükseldiğini, AST ve total LDH seviyelerinin ise değişmediğini tespit ettik. Mİ sonrası periyotta total CKMB aktivitesinin başlangıç düzeyine göre dokuz kat artarak (126+149 Ü/L) 12. saatte, ctnT'nin yedi kat artış yaparak (3.3 + 1.2 ng/mL) 24. saatte, ctnl otuzüç kat artış yaparak (629+676 ng/mL) 12. saatte ve LDH1/2 oranının ise iki kat artış yaparak (3.1+1.0) 24. saatte pik yaptıklarını tespit ettik. CKMB aktivitesinin 3. günden sonra normal seviyelerine düştüğünü oysa ctnT ve ctnl seviyeleri ile LDH1/LDH2 oranlarının ise 6. günde halen yüksek kaldıklarını tespit ettik. Eksitus olan 3 hastamızın (%11) ALT (2200 + 800 Ü/L), AST (1234+1418 Ü/L) ve LDH (8905+11774 Ü/L) seviyelerini çok yüksek olarak saptadık. 1 hastamızda (%3.7) heterozigot Protrombin 2021 0G/A varyasyonu ve 1 hastamızda da (%3.7) heterozigot Faktör V Leiden varyasyonu tespit ettik. Bir serbest oksijen radikal metaboliti olan malondialdehitin, hastalarımızda Mİ sonrası 12 saatlik bir periyotta anlamlı olarak arttığını (5.9+1.5 nmol/mL, p<0.05) tespit ettik.Anahtar Kelimeler: AMİ, diyagnostik testler, faktör varyasyonları
Akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü geçiren hastalarda müracaat ve altı aylık takipte serum intermedin seviyelerinin sol ventrikül fonksiyonları ve kardiyovasküler istenmeyen olaylar ile ilişkisi
ÖZET Giriş: İntermedin (İMD), kardiyovasküler ve renal sistemde hemostazı düzenleyen yeni keşfedilmiş bir hormondur. Kardiyak hipertrofi, fibroz ve iskemi-reperfüzyon hasarından korucu etkilerinin yanısıra aterosklerotik plak gelişimini önlediği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, akut yükselmeli miyokard infarktüsü (STYMİ) nedeni ile primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan hastalarda müracaat, taburculuk ve 6. ay serum İMD seviyesinin ölçülmesi ve transtorasik ekokardiyografik (TTE) ölçümlerdeki değişiklikler ve hastaların 6 aylık takibinde gelişen kardiyovasküler olaylar ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif klinik çalışmaya akut STYMİ tanısı ile başarılı primer PKG ile revaskülarize edilen ardışık 75 hasta (63 erkek, 12 kadın) alındı. Hastaların demografik özellikleri ve aterosklerotik risk faktörleri kaydedildi. Hastalardan hastaneye müracaatta, taburculukta ve 6. ay kontrolünde olmak üzere serum İMD ölçümü için kan numunesi alındı. Hastaneye yatışının ilk 48 saatinde (revaskülarizasyondan önce) ve 6. ay poliklinik kontrollerinde TTE yapıldı. İstenmeyen kardiyovasküler olaylar (tekrar hastaneye yatış, re-Mİ, planlanmamış PKG, yeni kalp yetersizliği gelişimi, kardiyovasküler nedenli mortalite) kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların büyük bölümü (%84) orta yaşlı (56.3 ± 9.6) erkeklerdi. Kadınların, hipertansif ve diyabetik hastaların müracaat serum İMD seviyeleri daha düşüktü (97.6 ± 19.7 pg/mL'ye karşın, 139.0 ± 69.2 pg/mL, p=0.04; 109.9 ± 38.7'ye karşın 143.6 ± 73.3 pg/mL, p=0.03; 103.6 ± 28.2'ye karşın 143.6 ± 72.5 pg/mL, p=0.02). Hastaların müracaat serum İMD seviyeleri (132.4 ± 65.6 pg/mL), taburculuk ve altıncı ay kontrolde ölçülenlere göre yüksek saptandı (sırasıyla 129.4 ± 73.1 pg/mL ve 119.0 ± 84.5 pg/mL). Sol ventrikül dilatasyonunu ve remodeling göstergesi olarak sol ventrikül diyastol sonu çapı (SVDSÇ) azalan hastaların serum İMD değerlerinde takip süresince çok fazla değişiklik olmazken SVDSÇ artan/değişmeyen hastaların 6.ay serum İMD seviyelerinin müracaat/taburculuktaki değerlere göre belirgin olarak düştüğü görüldü. Hastaların yaklaşık 1/3'ünde en az bir defa MACE (29 hasta, %38.7) gelişti. Her ne kadar MACE gelişen hastaların serum 6.ay serum IMD seviyeleri belirgin olarak daha düşük olsa da MACE gelişmeyenlerin İMD düzeylerine göre bu fark istatiksel anlamlı değildi (106.3 ± 30.4'ye karşın 126.3 ± 103.1 pg/mL, p>0.05). Serum İMD seviyeleri ile MACE arasındaki tek anlamlı ilişki, müracaat İMD düzeyi düşük hastaların tekrar hastaneye yatış oranının daha yüksek olmasıydı (102.6 ± 20.0 pg/mL'ye karşın 141.2 ± 74.1 pg/mL, p=0.04). Sonuç: Akut STYMİ geçiren hastaların, hastaneye müracaatından itibaren taburculuk ve altı aylık takip sırasında ölçülen serum İMD seviyelerinin, TTE ile değerlendirilen SV boyut ve sistolik fonksiyonlarındaki değişiklikler ve kardiyovasküler nedenli tekrar hastane yatış gibi klinik olaylar ile yakın ilişkili olduğunu tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: akut ST yükselmeli miyokard infarktüsü, intermedin, koroner arter hastalığı
Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili akut miyokard enfarktüsü vakalarında karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Akut miyokard enfarktüsü (AMI) dünyada önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. Göğüs ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran hastaların hızlı tanı almaları ve tedaviye başlanması önem arz etmektedir. Acil miyokard infarktüsü ile etkilenen damar sayısı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, hastalığın yaygınlığını ve tedavi stratejilerini anlamak için önemlidir. Çalışmalar, tek damar koroner arter hastalığına sahip hastaların, özellikle anterior olmayan miyokard enfarktüsü olanların, daha yüksek bir prevalansa ve daha düşük troponin değerlerine sahip olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, akut miyokard infarktüsü vakalarında biyokimyasal belirteçlerin performansını karşılaştırmak, klinik sonuçları değerlendirmek için büyük bir değere sahiptir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi acil servisine Ocak 2022 – Aralık 2022 tarihleri arasında başvurup akut miyokard enfarktüsü tanısı alan daha sonra aynı merkezde koroner anjiyografi uygulanıp bir veya birden fazla damarda %50 üzerinde darlık saptanan 18 yaş üzeri hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak taranan veriler ile 171 hastanın verileri acil servisteki süreçte doldurulan formlardan elde edilen demografik verileri ve elektronik bilgi yönetim sisteminden elde edilen tetkik sonuçları kayıt altına alındı. Hastalar bir veya birden çok damar ile ilişkili akut miyokard infarktüsü olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Elde edilen veriler bu 2 grup arasında karşılaştırıldı. Bütün verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, Chicago, IL, USA) programının 21.0 versiyonu kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık sınırı p < 0.05 olarak belirlendi. Bulgular: Acil servise başvurduktan sonra AMI tanısı alıp hastanemizde koroner anjiografi uygulanan ve bir veya birden fazla koroner damarda %50 üzeri darlık saptanan 171 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Hastaların yaş ortalamalası 60,4±12 olarak hesaplandı. Hastaların 125'i (%73,1) erkek, 46'sı (%26,9) kadındı. Hastaların 50(%29,2)'sinin hiçbir kronik hastalık tanısı olmadığı, 11(%6,4)'ünün DM, 37(%21,6)'sinin HT ve 67(%39,2)'sinin birden çok kronik hastalık tanısı olduğu saptandı. İncelenen koroner anjiografi sonuçlarına göre katılımcıların 31 (%18,1)'inde RCA, 40 (%23,4)'ında LAD, 22 (%12,9)'sinde CX, 2 (%1,2)'sinde LMCA, 16 (%9,4)'sında RCA ve LAD, 12(%7)'sinde RCA ve CX, 1(%0,6)'inde RCA ve LMCA, 16(%9,4)'sında LAD ve CX, 30(%17,5)'unda RCA, LAD ve CX ve 1(%0,6)'inde RCA, LAD, CX ve LMCA damarlarının tıkalı olduğu saptanmıştır. Katılımcılardan tek damarı tıkalı olanların sayısının 95 (%55,6), birden çok damarı tıkalı olanların sayısının ise 76 (%44,4) olduğu hesaplanmıştır. Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde LDL/HDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p=0,025). Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde yaş, cinsiyet, kronik hastalık, sigara, tanı, hemoglobin, nötrofil/lenfosit, AST, troponin, CK-MB, trigliserid, kreatinin, HDL ve LDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili miyokard enfarktüsü hastalarında ilişkilerini incelediğimiz çalışmamızda LDL/HDL oran yüksekliği birden fazla damar ile ilişkili AMI ile ilişkili olduğu sonucuna vardık. İncelenen diğer biyokimyasal belirteçler katılımcı grupları arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı başka bir sonuca ulaşılmamıştır.
Medikolegal otopsilerde erken miyokart enfarktüsünün triphenyl tetrazolium chloride, immünohistokimya ve histokimya yöntemleri ile değerlendirilmesi
ÖZET Adli tahkikat ve dış muayenede ölüm nedeni hakkında fikir verecek bulgu saptanamayan ve ölüm nedeninin bu aşamada anlaşılamadığı ölümler "Ani Beklenmedik Şüpheli Ölüm" olarak tanımlanmaktadır. Ani ölüm genellikle kardiyak kaynaklı akut bir olaym başlamasından saniyeler, dakikalar veya saatler sonra ortaya çıkan bir ölümdür. Akut miyokart enfarktüsü; koroner kan akımında azalma ya da tamamen kesilmeye bağlı olarak miyositlerde meydana gelen nekroz olarak tanımlanmaktadır. Nekrozu tanımaya yarayan morfolojik yöntemlerin gerçekleşmesi için bireyin yaşaması gerekmektedir. Doku preparatlannın optimal düzeyde sağlandığı çalışmalarda bu sürenin 4-6 saat olduğu belirtilmektedir. Miyokart enfarktüsünün postmortem tanımlanabilmesi için ile histokimyasal, immünoenzimatik ve makroskobik olarak enfarktüs alanının gösterilebilmesi amacı ile TTC, NBT gibi solüsyonların kullanıldığı bildirilmektedir. Bu çalışmada, Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde otopsileri yapılan, makroskobik olarak eski veya yeni enfarktüs alanı saptanan veya şüphelenilen 30 olgudan örnekler alındı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Patoloji laboratuarında erken miyokart enfarktüsünün; TTC morfolojik tanı yöntemi, histokimyasal ve immünoenzimatik yöntemler kullanarak postmortem tanısı araştırıldı. Sonuç olarak TTC morfolojik tanı yöntemi ile yeni olarak şüphelenip örneklediğimiz 23 olgunun 16'sında ve yeni enfarktüs görmediğimiz 7 olgunun 3'ünde toplam 19 olguda, yapılan H+E, histokimyasal ve immünoenzimatik boyalar ile TTC sonuçlarının paralellik gösterdiğim saptadık. Bu çalışmanın amacı; Adli Tıp günlük uğraşısında sorun oluşturan "Ani Beklenmedik Şüpheli Ölümlerde" erken miyokart enfarktüsü'nün tanımlanması ve böylece ölüm nedenin belirlenmesini sağlayarak, adli olgulara açıklık getirmek, erken miyokart enfarktüsü mekanizması hakkında bilgi edinmek ve halk sağlığına yönelik veri tabanı oluşturmaktır. Anahtar sözcükler: Ani Ölüm, Miyokart Enfarktüsü, İmmünohistokimya, Otopsi, TTC. vn
Assessment of Nurses' knowledge and attitudes about pain management at Al-Diwaniyah Teaching Hospital, Iraq
Background: Pain is one of the most important vital signs that need experience in nursing work, as only the patient can accurately express the intensity of his pain. Pain impacts the patient's lifestyle and recovery from illness, as well as feelings and reactions. Because they spend more time with patients the nurse must be familiar with pain management, pain physiology, and the physiological implications of acute and chronic pain. Objectives: The aim of the study was to assess nurses' knowledge and attitudes about pain management at Al-Diwaniyah teaching hospital. Methodology: A descriptive design study was conducted at Al-Diwaniyah Teaching Hospital (Surgery Department, Emergency Department, Oncology Department, Coronary Care Unit). Research tool A face-to-face questionnaire was used. The questionnaire consists of the following parts: demographic information (6 questions), nurses' attitudes toward pain management (22 questions), and knowledge about Pain. Management (14 questions) A non-probability (objective) sample was used to test (200 nurses working in the above units, the sample was collected during the period from April 1, 2022) to July 1, 2022. Results: The study shows The level of Assessment of knowledge and attitudes about Pain and its management is a fair average (90%); the characteristics of the current study showed that the highest percentage of females was (108) females at the age of (20-29) years. In addition, the highest percentage had nursing experience (1-5 years), and the highest percentage of nurses had a bachelor's degree. The highest percentage had not received training courses on Pain in the past, and There was no statistically significant association between nurses' knowledge, attitude, and socio-demographic characteristics. Conclusion: The study results show that the knowledge and attitude about pain management are fair. Recommendations: Conducting activities to develop the knowledge and trends of pain management among nurses; educational lectures must be published to communicate updates from the latest studies regarding pain management and treatment, and continuing education systems must be activated in hospitals.
Irak'in Al-Diwaniyah şehrinde akut miyokard enfarktüsü için trombolitik tedavi gören hastaların hemşirelik yönetimine ilişkin hemşirelerin bilgilerinin değerlendirilmesi
Background: Coronary artery disease (CAD) occurs in the coronary arteries surrounding and supplying the heart muscles, leading to a lack of perfusion and necrosis in these areas. This blockage is caused by the accumulation of fat or fibrous tissue on the vessels and, thus, a partial or complete blockage of these arteries. CAD consists of three types {Stable angina (or chronic coronary syndromes CCS newly), acute coronary syndrome (ACS), and Prinzmetal angina}.ACS is the most common worldwide disease that affects people and has caused mortality and morbidity in recent years. ACS is a subtype of CAD that consists of two types {: Myocardial infarction (MI) and unstable angina} that need dual therapy to reduce the event of its progression by aspirin and P2Y12 inhibitors. Myocardial infarction (MI), or what has been called a heart attack, is a CAD resulting in complete blockage of the coronary arteries which surround and supply the muscles of the heart. MI consists of two types {S.T. elevation MI (STEMI) and non-ST elevation MI (NSTEMI)}. Objectives: Assessment of nurses' knowledge about the nursing management of AMI patients receiving thrombolytic therapy in Al-Diwaniyah city, Iraq. Methods: A descriptive design study was conducted at Al-Diwaniyah Teaching Hospital (CCU and cardiac catheterization center). Face-to-face questionnaire was used. The questionnaire consists of the following parts: demographic information (8 questions), Nurses knowledge about heart and acute myocardial infarction (7 questions), Nurses' knowledge of the management of acute myocardial infarction (7 questions), Knowledge of nurses about thrombolytic therapy (8 questions) and Nurses' knowledge about nursing management in AMI patients receiving thrombolytic therapy (8 questions). 133 nurses working in the above units was choosen, the sample was collected during the period from April 1, 2022 to August 1, 2022. Results: The study showed that the females were more than half of the nurses (20-29) years of age, (1 to 5 years) of experience in nursing, Bachelor in Nursing, and (1 to 5 years) of experience in CCU and Cardiac centers. Three-quarters of nurses have not participated in previous courses related to patient care in the case of AMI, and (62.4%) of the sample educated themselves about thrombolytic therapy by using the Internet as a self-education tool. The overall assessment show fair assessment. In addition, the study illustrated that there was a statistically significant in participants' knowledge of their socio-demographic data in gender and educational level with (p < 0.05). While no significant differences in participants' knowledge in Age, participation in educational / training courses related to acute myocardial infarction, years of experience in nursing, Self-education about thrombolytic therapy, years of experience in CCU or Cardiac centers, and Self-education tools with (p > 0.05). Conclusion: The researcher concludes that the overall assessment, which represents the assessment of nurses' knowledge about the nursing management of AMI patients receiving thrombolytic therapy in Al-Diwaniyah city, shows a fair overall assessment. Recommendations: The study suggests to increase the programs related to self-education and thrombolytic therapy by using scientific resources in hospitals and continuing education centers in order to fulfill the requirements of the nursing profession with the participation of nurses in training courses or programs for thrombolytic therapy.
Irak Basra şehrinde miyokard enfarktüslü hastaların yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Araştırma; miyokard infarktüsü (MI) geçiren hastaların, yaşam kalitesi ölçeklerinden MacNew Kalp Hastalığı Sağlıkla İlgili Yaşam kalitesi (MacNew) anketi dikkate alınarak yaşam kaliteleri hakkında bilgi sahibi olmak için gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veri toplama aracı olarak sosyodemografik bilgileri içeren anket ve MacNew anketi kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 26 sürümü kullanılımıştır. MacNew anketinin her sorusu için frekans dağılım tabloları oluşturulmuş ve değerlendirilmiştir. Macnew anket ortalamasının 93,5797±11,10390 olduğu görülmüştür. MacNew ölçek düzeyi ile yaş arasında negatif yönlü anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). MacNew anketi medeni durum, meslek, çalışma durumuna koroner arter hastalığı nedeniyle hastanede yatma sayısına, fiziksel aktivite/egzersiz yapıp yapmamaya, fiziksel aktivite/egzersiz sıklığına, fiziksel aktivite/egzersiz süresine, diyet yapıp yapmamaya, diyet programına uyuma, ilaç tedavisine uyuma, son 2 hafta boyunca özel yaşantı ile ilgili olarak mutlu, hoşnut ve memnun olma durumuna, son 2 hafta boyunca günlük fiziksel aktivite yaparken çekilen nefes darlığına, son 2 hafta boyunca kalp problemlerinizin sonucu olarak egzersiz ve spor yaparken limitlere göre farklılık göstermektedir (p<0,05); cinsiyet, eğitim, gelir durumu, yaşantının çoğunlukta geçirildiği yere, kalp hastalığı nedeniyle hastanede yatmaya, sigara kullanımına, alkol kullanımına göre farklılık göstermemektedir (p>0,05). Araştırma güvenilirliği %79,5 olarak bulunmuştur. Konu İle ilgili daha çok çalışma yapılması önerilmektedir.
Comparison of the quality of life of patients with myocardial infarction and angina pectoris
The number of patients with myocardial infarction and angina pectoris and the burden of disease is increasing in both developed and developing countries, depending on the comparison of the quality of life of the societies and the healthier aging, and the increase in life expectancy. Myocardial Infarct and Angina Pectoris affect individuals' physical and mental health in many ways due to the limitations it brings to human life. These patients apply to health institutions more frequently, have repeated hospitalizations, and start the struggle for life with this disease. It is an essential step in treating individuals subject to this disease to make lifestyle changes and practice healthy lifestyle behaviors. WHO states that more than three-quarters of all deaths from myocardial infarct and angina pectoris can be prevented, and healthy lifestyle behaviors can improve quality of life. It can be prevented by reducing factors. Unhealthy lifestyle behaviors; It causes metabolic and physiological changes such as hypertension, overweight or obesity, diabetes, and elevation in blood two lipids and causes damage to the cardiovascular system. According to the results of our study, we presented the results of comparing the quality of life of individuals with this disease according to different categories.
Assessment of nurses' knowledge regarding the nursing management of patients with acute myocardial infarction at Al-Diwaniyah city ,Iraq
Acute myocardial infarction is the death of heart muscle tissue due toprolonged lack of blood and oxygen without medical intervention. It is a critical health condition requiring standardized nursing care and a qualified nurse ready. The study aims to assess nurses' knowledge regarding the nursing management of patients with acute myocardial infarction in Al-Diwaniyah city, Iraq. Moreover, finding the relationship between nurses' knowledge and demographic characteristics. A descriptive study was conducted on a nonprobability, purposive sample in Al-Diwaniyah city, which included 141 nurses working in Al-Diwaniyah Teaching Hospital and the Specialized Center for Catheterization and Cardiothoracic Surgery for the period between April 1- 2022 and July 1- 2022. The majority, 60.3%, are of the age group 22-27 years; the most sample, 61.7%, were female, and 38.3% were from nursing institutes, compared to 31.9% from the College of Nursing and 27% of nursingschool , in addition to 2.8% of the Postgraduate in nursing, and 62.4%of the nurses had less than five years of experience in nursing, only 13.5% of them obtained a training course. The results of the present study showed that the nurses knowledge regarding the nursing management of patients with acute myocardial infarction was fair, with an average score of 1.56.The nurses' intervention is better whenever the nurse has a higher educational level, experience in nursing, and training courses, while there was no difference in providing nursing care by the nurse, whether male or female