
199
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Siirt yöresinde neonatal kuzu ishallerinde D-dimer, NT-proBNP ve kardiyak enzimlerin ölçülmesi ve aralarındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, neonatal dönemdeki kuzularda ishalin, kardiyak enzimler, bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Yeni doğan ishalli kuzuların kalp parameterlerini değerlendirmek için ELISA yöntemiyle kardiyak biyobelirteçlerden olan serum DD, NT-proBNP, cTn-I, CK, CK-MB, AST ve CRP konsantrasyonları ölçüldü. Bu araştırmanın hayvan materyalini, Siirt Hayvan Sağlığı Uygulama ve Araştırma Hastanesine getirilen 0-28 gün aralığındaki ishalli 50 kuzu hasta grubu, aynı yaş aralığındaki klinik olarak sağlıklı ve hızlı ishal test kitleriyle etken yönünden negatif olan 20 kuzu kontrol grubu olmak üzere toplam 70 adet kuzu oluşturdu. Hızlı test kitleriyle dışkıda belirlenen etkenlerden Clostridium perfringens %38, Clostridium perfringens ve Epsilon birlikte %22, Cryptosporidium parvum %16, Clostridium perfringens ve Cryptosporidium parvum birlikte %14, Epsilon toksini ise %6 oranında bulundu. Ayrıca 3 etkenin birlikte seyrettiği iki hasta kuzunun birinde Clostridium perfringens, Cryptosporidium parvum ve Epsilon toksini bulunurken diğerinde ise Clostridium perfringens, E. coli ve Rotavirüs miks olarak seyrettiği görüldü. Hematolojik muayene yönünden kontrol ve hasta grubu arasında yapılan karşılaştırmada kontrol grubuna kıyasla hasta grubundaki WBC ve MCHC değerlerinde önemli (p<0,01, p<0,001) derecede artış saptandı. Buna karşılık RBC, HGB, HCT, MCV, PLT ve PCT değerlerinde kontrol ve hasta grupları arasındaki farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Kontrol ve hasta grupları arasında serum AST, CK, CK-MB, cTn-I, D-Dimer ve NT-proBNP düzeyleri bakımından önemli bir fark tespit edilmedi. Ancak CRP aktivitelerinde kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda önemli (p<0,05) derecede yüksek olduğu görüldü. Sonuç olarak, hasta kuzularda biyokimyasal parametreler, CRP dışında her ne kadar istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da sağlıklı kuzulara kıyasla hasta kuzularda gözle görülebilir bir artış olması kalp hasarının varlığının ortaya konulması açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Ayrıca ishalli neonatal kuzularda yapılan bu çalışma, literatür taraması neticesinde, bu anlamda bir ilk olma niteliğinde olması ve daha sonraki yapılacak çalışmalara ışık tutması yönünden önemli olabileceği kanısına varılmıştır.
Endotoksemide tedavi araştırmaları: Marbofloksasin, fluniksin meglumin, pentoksifilin ve metotreksat etkinliğinin karşılaştırılması
Endotoksemi, çiftlik hayvanlarında yüksek morbidite ve mortalite ile seyreden, ciddi ekonomik kayıplara yol açan önemli bir klinik tablodur. Rutin tedavide sıvı-elektrolit desteği, antimikrobiyal ve antiinflamatuvar ajanların birlikte kullanımının başarıyı artırdığı belirtilmiş olmasına rağmen, hâlâ standart bir tedavi protokolü bulunmamaktadır. Bu araştırmada, koyunlarda LPS ile oluşturulan endotoksemi modelinde, sıvı-elektrolit ve marbofloksasin tedavisine ek olarak fluniksin meglumin (FM), pentoksifilin (PTX) ve metotreksatın (METO) tedavi etkinliğine etkileri değerlendirildi. Aynı zamanda, farklı tedavi protokollerine bağlı hematolojik, biyokimyasal, akut faz, oksidatif stres ve kan gazı parametrelerindeki değişimler araştırıldı, marbofloksasinin farmakokinetik (PK) ve farmakodinamik (PD) parametreleri ölçülerek kombinasyonların etkisi karşılaştırıldı. Çalışmada 2-4 yaş aralığında Romanov ırkı 30 baş koyun beş eşit gruba (n=6) ayrıldı: endotoksemi kontrol, marbofloksasin, fluniksin, pentoksifilin ve metotreksat grupları. Tüm gruplara 20 µg/kg dozda LPS damar içi infüzyon şekilde uygulandı, ardından marbofloksasin (10 mg/kg), FM (2,2 mg/kg), PTX (40 mg/kg), METO (5 mg/kg) ile 20 mL/kg dozunda sıvı-elektrolit tedavi damar içi yolla yapıldı. Tedavi şeçeneklerinin etkinliğinin değerlendirilmesi için klinik semptomlar, hematolojik, biyokimyasal, oksidatif stres, akut faz proteinleri, sitokinler ve kan gazı parametreleri ayrıntılı olarak değerlendirildi. Farklı tedavi şeçeneklerin marbofloksasinin farmakokinetiği üzerine oluşturduğu değişimler HPLC ile analiz edildi. Sonuçlar, FM ve PTX uygulamaları ile total antioksidan kapasitenin anlamlı derecede arttığını ve proinflamatuvar belirteçlerin azaldığını görüldü. METO ise erken inflamatuvar yanıtı baskılamış, ancak antioksidan sistem üzerinde olumsuz etkilere yol açabileceği saptandı. Buna ek olarak bu ajanların marbofloksasinin PK ve PK/PD ilişkileri üzerinde anlamlı değişikliklere neden olduğu tespit edildi. Marbofloksasinin yüksek oranda plazma proteinlerine bağlandığı, serbest ilaç fraksiyonunun düşük olduğu ve bu nedenle etkinliğin eğri altında kalan alan/minimum inhibitör konsantrasyon (EAA/MİK) ve Maksimum konsatrasyon/minimum inhibitör konsantrasyon (Cdoruk/MİK) oranlarına göre değerlendirilmesi kullanılmaktadır. Monte Carlo simülasyonlarına göre, MARBO grubu 0,125 µg/mL MİK'e kadar etkili bulunurken, FM, PTX ve METO gruplarında etkinlik 0,0625 µg/mL MİK'e etkili bulundu. Bu durum, 10 mg/kg dozun her durumda yeterli olmayabileceğini ve dozun artırılması gerekebilir. Ancak elde edilen bulguların klinik geçerliliği ve güvenilirliği için daha büyük popülasyonlarla yapılacak klinik araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Batman ili sığırlarında theileriosis yaygınlığının araştırılması
Theileriosis, özellikle Theileria annulata türünün etken olduğu Tropikal Theileriosis (özellikle Akdeniz Havzası, Orta Doğu ve Asya'da yaygındır) şeklinde seyreden, Theileria cinsine ait protozoon parazitlerin neden olduğu önemli bir sığır hastalığıdır. Bu hastalık, özellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde sığır sağlığı ve hayvancılık verimliliği üzerinde önemli olumsuz etkiler oluşturduğundan, veteriner hekimlik ve hayvancılık açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu çalışmada Batman ili ve ilçelerinde yetiştirilen sığırlarda T. annnulata ve T. orientalis'in yaygınlığının moleküler yöntemle belirlenmesi amaçlanmıştır. çalışma kapsamında, Batman il merkezi ve beş ilçesindeki çeşitli hayvancılık işletmelerinden en az 200 sığıra ait kan örnekleri toplanacaktır. Hayvanlardan, vena jugularis yoluyla steril vacutainer tüpler kullanılarak ve EDTA içeren tüplere olmak üzere kan örnekleri alınacak, her tüpe hayvanların ırk, yaş, cinsiyet ve lokasyon bilgileri not edilecektir. Laboratuvara getirilen EDTA'lı tam kan örneklerinden, üretici firmanın talimatlarına uygun olarak genomik DNA izolasyonu yapılacaktır. DNA izolasyonunun ardından, konvansiyonel PCR çalışmaları gerçekleştirilecektir. Elde edilen tüm veriler, çalışmanın amacına uygun şekilde uygun istatistik yazılımı kullanılarak analiz edilecektir.
Feline enfeksiyöz peritonitisli kedilerde glikokaliks hasarının belirlenmesinde spesifik biyobelirteçlerin kan serum ve effüzyon sıvılarında değerlendirilmesi
Bu çalışmada, muhtemel efüziv FİP hastası kedilerde glikokaliks hasarının kan serumu ve effüzyon sıvısında bazı spesifik endotelyal glikokaliks biyobelirteçleri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın hayvan materyalini, Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine tanı, tedavi ve kontrol amacıyla getirilen farklı ırk, yaş ve cinsiyette, muhtemel FİP tanısı konulan 40 kedi (FİP grubu) ve 10 adet sağlıklı (kontrol grubu) olmak üzere toplam 50 kedi oluşturdu. Kedilerin yaşları 3 aylık ile 4 yıl arasında değişmekteydi. Muhtemel FİP tanısı, efüziv FİP (plevral/peritoneal effüzyon) ile uyumlu belirtiler gösteren, feline coronavirüs Ag testi pozitif olan, A:G oranı 0,45, effüzyon sıvısı total protein (TP) konsantrasyonu > 3.5 g/dL, milimetreye <1000 çekirdekli hücre sayısına sahip ve Rivalta test sonucu pozitif olan kediden oluşturuldu. Kedilerin kan serumu ve effüzyon (FİP grubu) örneklerinden Alfa-1 Asit Glikoprotein (AGP), Sindekan-1 (Syn-1) ve Kondroitin Sülfat (CS) konsantrasyonları kedi spesifik ve claudin-5 (CL-5) konsantrasyonları ise universal ticari ELISA kitleri ile ölçüldü. Muhtemel efüziv FİP hastası kedilerin kan serumu AGP, Syn-1 ve CS konsantrasyonlarının sağlıklı kedilere kıyasla önemli oranda yüksek (p=0,000), CL-5 konsantrasyonun ise önemli oranda düşük olduğu belirlendi (p=0,005). Muhtemel efüziv FİP hastası kedilerin kan serumlarında olduğu gibi effüzyon AGP, Syn-1 ve CS konsantrasyonlarının da yüksek olduğu belirlendi. Endotelyal glikokaliks biyobelirteçleri hem kendi aralarında hem de hematolojik parametreler ile önemli korelasyonlar gösterdi. Muhtemel efüziv FİP hastası kedilerin Albumin düzeyi ile Syn-1ve CS konsantrasyonları arasında, A:G oranı ile AGP, Syn-1 ve CS konsantrasyonları arasında negatif korelasyon tespit edildi. Muhtemel efüziv FİP hastası kedilerde WBC cut-off 12,40 (cells/mL) düzeyinde, Syn-1 cut-off 2,11 ng/mL düzeyinde CS cut-off 29,14 düzeyinde prognoz ve mortalite tahmininde önemli göstergeler olarak bulundu. Sonuç olarak, muhtemel efüziv FİP hastası kedilerde endoteliyal glikokaliks katmanı bileşenlerinden Syn-1 ve CS konsantrasyonlarında çok önemli artışın endoteliyal glikokaliks hasarı ile ilişkili olabileceği ve FİP hastalığının patogenezisindeki effüzyonlar ile bağlantılı olabileceği değerlendirildi.
Köpeklerde bilişsel işlev bozukluğu sendromu tanısında bazı biyobelirteçlerin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, geriatrik köpeklerde Bilişsel Disfonksiyon Sendromu'nun (CCDS) farklı klinik evrelerinde serum Nörofilament Light Chain (NFL), Fosforile Tau (pTau), Beyin Türevli Nörotrofik Faktör (BDNF) ve Beta-Sekretaz 1 (BACE1) düzeylerinin değişimini incelemek ve bu biyobelirteçlerin erken tanıdaki kullanılabilirliğini araştırmaktır. Araştırmanın materyalini, 7 yaş ve üzeri, farklı ırk ve cinsiyette toplam 75 adet köpek oluşturdu. Köpekler CADES (Canine Dementia Scale) skorlama sistemine göre; Sağlıklı Kontrol (n=15), Normal Yaşlanma, Hafif Bilişsel Bozukluk, Orta Dereceli Bilişsel Bozukluk ve Şiddetli Bilişsel Bozukluk olmak üzere gruplandırıldı. Tüm köpeklerden alınan serum örneklerinde NFL, p-Tau, BDNF ve BACE1 konsantrasyonları köpek spesifik ELISA kitleri kullanılarak; hemogram ve kan gazı parametreleri ise otoanalizörde ölçüldü. Çalışma sonucunda, değerlendirilen tüm biyobelirteçlerin (NFL, p-Tau, BDNF, BACE1) özellikle hastalığın erken dönemini temsil eden "Hafif Bilişsel Bozukluk" grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli oranda yükseldiği belirlendi (p<0,05). Ancak hastalığın en ileri evresi olan "Şiddetli Bilişsel Bozukluk" grubunda, bu biyobelirteçlerin (özellikle BDNF ve NFL) düzeylerinin düşüş göstererek kontrol grubu seviyelerine yaklaştığı tespit edildi. Biyobelirteçlerin kendi aralarında güçlü pozitif korelasyon gösterdiği (p<0.01), ancak klinik skor (Total Skor) ile lineer bir ilişki sergilemediği saptandı. Ayrıca CADES ölçeğindeki uykuuyanıklık döngüsü ve amaçsız gezinme sorularının tanıda yüksek ayırt ediciliğe sahip olduğu belirlendi. Sonuç olarak; serum NFL, p-Tau, BDNF ve BACE1 düzeylerinin CCDS'nin erken evrelerinde (hafif bozukluk) nöronal hasarı ve amiloidojenik süreci yansıtan güçlü birer "durum belirteci" olduğu; ileri evrelerde görülen düşüşün ise nöronal rezervin tükenmesi ve beyin atrofisi ile ilişkili olabileceği kanaatine varıldı. Bu biyobelirteçlerin, klinik skorlama ile birlikte kullanıldığında CCDS'nin erken teşhisinde değerli bilgiler sunduğu ortaya kondu.
Acil kliniğine getirilen hasta kedilerde vena cava caudalis çapının değerlendirilmesi ve prognozdaki önemi
Bu tez çalışması, çeşitli sağlık sorunları nedeniyle Selçuk Üniversitesi Hayvan Hastenesi Acil Kliniğine başvuran kedilerde klinik bulgular yanında, stabilizasyon amacıyla sıvı ikamesinden önce ve sonra vena cava caudalis (kaudal vena cava) çapının ölçülerek kollapsibilite (kaval) indeksinin hesaplanması ve intravasküler volüm durumunun tahmini amacıyla yapıldı. İnsanlarda ve diğer hayvan türlerinde kaudal vena cava çapının daralması genellikle hipovolemiye ve genişlemesi ise hipervolemiye işaret eder. Kollapsibilite indeksi ise sıvı yanıtlılığının değerlendirilmesinde önemli bilgiler verir. Bu çalışma, çeşitli sağlık sorunları nedeniyle Selçuk Üniversitesi Hayvan Hastanesi Acil Kliniği'ne başvuran, sahibinden onaylı toplam 50 adet hasta kedi (n=50) ve İç hastalıkları kliniğine genel sağlık kontrolü veya aşı amaçlı başvuran sağlıklı 20 (n=20) kedi üzerinde yürütüldü. Hastaların stabilizasyonu amacıyla sıvı ikamesine karar verilmesinde öncelikle anamnez, fiziksel klinik muayene ve laboratuvar bulguları ile ultrasonografik olarak vena cava caudalis çap ölçümleri yapıldı ve kollapsibilite indeksi hesaplandı. Çalışmanın kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kediler ile hasta grubunu oluşturan kedilerde, stabilizasyon amacıyla sıvı ikamesi öncesi (SİÖ) ve sıvı ikamesi sonrası (SİS) verileri, sağlıklı grup ile karşılaştırıldığında, bazı klinik ve laboratuvar parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler saptandı. Araştırmada kullanılan hasta kedilerin yaş, vücut ısısı, kapiller dolum zamanı (KDZ), deri turgoru, pH, pCO₂, HCO₃⁻, baz fazlalığı (BE), iyonize kalsiyum (Ca) konsantrasyonu, hemoglobin (HGB) konsantrasyonu, ekspirasyon ve inspirasyon sırasında ölçülen kaudal vena cava (CVCmax ve CVCmin) çapı ve kaval indeks (KI) değerleri, sağlıklı kontrol grup ile istatiksel olarak anlamlı değişiklikler gösterdi (p< 0.05). Ayrıca, deneme grubunda sıvı ikamesi öncesi ve sonrası verileri karşılaştırıldığında, deri turgoru, pH, pCO₂, HCO₃⁻, baz fazlalığı (BE), laktat konsantrasyonu, CVCmax ve CVCmin değişkenlerinde sıvı ikamesine bağlı anlamlı iyileşmeler kaydedildi (p < 0.05). Kaval indeks, sağlıklı gruba göre sıvı ikamesi öncesi dönemde anlamlı şekilde daha yüksekti (p < 0.05), ancak sıvı ikamesi öncesi ve sonrası değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p > 0.05). Sonuç olarak sağlıklı ve hasta kedilerde rutin fiziksel klinik muayeneler yanında, ultrasonografik olarak kaudal vena cava çap ölçümleri ve kaval indeksin hesaplanmasının intravasküler volümün tahmini ve sıvı tedavisinin izlenmesinde faydalı olabileceği belirlendi. Ancak, kedilerin boyutu ve hassasiyetleri dikkate alındığında henüz ultrason kullanımındaki bazı teknik zorluklar ve sonuçların yorumlanma güçlükleri olabileceği görüşündeyiz.
Respiratorik distresli prematüre buzağılarda arteriyel kan gazları, laminin ve desmosin seviyelerinin değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı, önemli bir prematüre buzağı mortalite nedeni olan akut respiratorik distres sendromunda (ARDS) hasarlı akciğerin laminin ve desmosin gibi ekstraselüler matriks bileşenlerini hem serum hem de idrar örneklerinde arteriyel kan gazları ile birlikte değerlendirmek, olası korelasyonları ortaya koymak ve bahsedilen parametrelerin diagnostik/prognostik performanslarını araştırıp hastalığın tanı ve takibine yardımcı olmaktır. Bu tez çalışmasının hasta grubunu, Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne tanı ve tedavi amacı ile getirilmiş yapılan klinik ve laboratuvar muayeneleri doğrultusunda hem prematüre hem de ARDS varlığı doğrulanan 22 adet hasta Simental buzağı oluşturmuştur. Hasta grubuna dahil etme kriterleri kapsamında, prematüre doğum için; gebelik süresi<255 gün, klinik muayene sırasında buzağılarda dişlerin sıyrılmamış olması ve tırnakların yumuşak oluşu kabul edilmiştir. ARDS varlığı için; hipoksi (PaO2<60 mm Hg), hiperkapni (PaCO2>45 mm Hg), takipne (solunum sayısı>45/dakika) ve hırıltı ile birlikte abdominal solunum varlığı incelenmiş ve ARDS varlığını doğrulamak için PaO2<60 mm Hg ile birlikte yukarıda açıklanmış klinik kriterlerin en az ikisinin varlığı kabul edilmiştir. Sağlıklı grubunu ise Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne genel muayene ve/veya kontrol amacı ile getirilmiş prematüre olmayan (gebelik süresi 279-293 gün) , yapılan klinik ve laboratuvar muayeneleri sonucunda sağlıklı olduğu belirlenen 10 adet Simental buzağı oluşturmuştur. Tüm buzağıların fiziksel muayeneleri arteriyel kan gazı, venöz metabolik ve elektrolit parametreleri ile birlikte ticari ELISA kitleri kullanılarak serum/idrar desmosin ve laminin düzeyleri ölçülmüştür. Geleneksel arteriyel kan gazı ve venöz elektrolit parametreleri prematüre ARDS'li buzağılarda önceki çalışmalarla uyumlu (arteriyel PaCO2 düzeyi hasta grupta sağlıklı grubuna göre daha yüksek, arteriyel PaO2 ve satO2 düzeyleri sağlıklı grupta hasta grubuna göre daha yüksek, hasta grubunun venöz HCO3 ve laktat düzeyi sağlıklı grubuna göre daha yüksek, venöz Na ve Cl düzeyleri sağlıklı grubuna göre hasta grupta daha düşük) bulunmuştur. İdrar laminin ve desmosin düzeylerinin karşılaştırılmasında gruplar arasında herhangi bir istatistiksel fark bulunmamıştır. Fakat serum desmosin seviyesi, sağlıklı grubu ile karşılaştırıldığında hasta grupta daha yüksek serum laminin düzeyi ise sağlıklı grubu ile karşılaştırıldığında hasta grupta daha düşük olarak belirlenmiştir (p<0.05). Tespit edilen bulgular kapsamında ARDS'li prematüre buzağıların yüksek serum desmosin seviyesi hipoksiye bağlı gelişen elastin katabolizması ile, düşük serum laminin düzeyi ise akciğerde oluşan bu hasara vücudun verdiği onarım cevabının yetersiz olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. Sonuç olarak; serum desmosin seviyesi akciğer hasar varlığının değerlendirmesinde, serum laminin düzeyinin ise oluşan hasara verilen onarım cevabının şiddetini ölçmede faydalı olabileceği kanısına varılmıştır. Ayrıca bahsedilen bu iki biyobelirteç ARDS'li prematüre buzağılarda diagnostik (desmosin) ve prognostik (laminin) amaçlı kullanılabilir ve bunun için en uygun vücut sıvısı serumdur.
Şanlıurfa ili yöresinde bulunan koyunlarda subklinikketozis prevalansının belirlenmesi
Ketozis, yüksek verimli süt hayvancılığı işletmelerinden önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Kandaki ana keton cisimciği Beta Hidroksi Bütürik Asittir (BHBA). Kan BHBA seviyeleri süt hayvanlarında Negatif enerji balası(NEB) ve lipid mobilizasyonunun derecesini yansıtır, bu nedenle Subklinik ketozis (SKK) ve Klinik ketozis (KK) için tanısal belirteçlerdir. Bu çalışmada, Şanlıurfa yöresindeki ivesi cinsi koyunların SKK prevalansının ortaya konulması amaçlandı. Hayvan materyali, Şanlıurfa ilindeki 7 farklı işletmeden sürü örnekleme yöntemine göre 122 adet ivesi cinsi koyun arasından seçilmiştir. Klinik muayeneleri ve vücut kondisyon skorlaması yapılıp, kayıt altına alındıktan sonrakan BHBA ölçümü yapılarak hastalığın teşhişi konulmuştur. Alınan örneklerin BHBA değeri 0,5 mmol/L ile 1,6 mmol/L arasında olanlar SKK, 1,6 mmol/L ile 7 mmol/L arasında olanlar KK, <0,5 mmol/L olanlar ise sağlıklı kabul edilmiştir. Yapılan muayene ve analizler neticesinde %82,8 subklinik ketozis prevalansı belirlenmiştir. Sonuç olarak, yapılan bu çalışmada Şanlıurfa'da bulunan koyunlarda subklinik ketozis görülme oranının diğer araştırmalara göre ciddi derecede daha yüksek seyretmesi, koyun yetiştiricilerinin subklinik ketozis hastalığının varlığını ve bu hastalığa yakalanma riskinin saha testleri sayesinde erken tanı ile konulabileceği, bu sayede ölüm, yavru kaybı ve ekonomik maliyetlerin önüne geçilebileceği düşünülmektedir.
Feline interstisyel sistitisli kedilerde idrar örneklerinin kütle spektrometrisi ile değerlendirilmesi
Sunulan bu tez çalışmasında Feline interstisyel sistitisli kedilerin idrar örneklerinin likit kromatografi kütle spektrometre (LC-MS) bazlı metabolitleri değerlendirip FIC etiyopatofizyolojisini aydınlatılmasına yardımcı olmak ve olası potansiyel biyobelirteç varlığının değerlendirilmesi amaçlanıp tedavi protokollerinin güncellenmesi hedeflenmiştir. Bu kapsamda hayvan materyali, Haziran 2024-Mart 2025 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine non-spesifik kedi alt üriner sistem hastalık bulgularına sahip 134 kedi ile aşılama/check up için başvuran klinik olarak sağlıklı 292 kedi arasından seçilmiştir. Tüm kedilerin detaylı anamnez, klinik ve laboratuvar muayeneleri ile birlikte MS-bazlı idrar metabolit değerlendirmeleri gerçekleştirilmiştir. Anamnez, demografik bilgiler, MEMO değerlendirmesi, fiziksel ve hematokimyasal muayeneler ile birlikte yapılan ultrasonografik (idrar kesesi duvar kalınlıkları 0.22[0.14-0.33 cm]) ve radyografik bulgular, önceden bildirilen non-obstrüktif FLUTD bulguları ile uyumlu bulunmuştur. Fiziksel muayene ve çok yönlü çevresel düzenleme (MEMO) değerlendirmeleri neticesinde, FIC'li kedilerin solunum sayısı (p<0.001), sistolik kan basıncı (p<0.013), vücut sıcaklığı (p<0.037), idrar kesesi duvar kalınlığı (p<0.000) ve MEMO skorları (p<0.000) sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. İdrar dipstick ve sediment analizi sonucunda, idrar eritrosit (RBC) düzeyinin sağlıklı kedilerden daha yüksek olduğu (p<0.000) tespit edilmiştir. FIC'li kedilerin 9'unda strüvit, 3'ünde kalsiyum oksalat, 4'ünde ürik asit kristalleri belirlenmiştir. Tam kan sayımı (CBC) ve serum biyokimyası profilireferans aralıklarındaydı. MS-bazlı metabolit analizinde, sağlıklı grup ile karşılaştırıldığında, FIC'li kedilerde malik asit, N-İzovalerilglisin, Sebasik asit, 2-Hidroksibutirik asit, 3-Hidroksi-2-metilbütanoik asit, 3-Hidroksi-3-metilglutarik asit ve 3-Hidroksibutirik asit düzeyleri daha yüksekti (p<0.05). FIC olgularında yapılan MEMO değerlendirmeleri ve hastalığın gelişiminde stres, ağrı ile birlikte hiporeksi/anoreksi gibi faktörler dikkate alındığında, sunulan bu tez çalışmasında elde edilen MS-bazlı metabolit analizleri, iştah kaybına bağlı lipoliz ve katabolizmanın yanı sıra ketotik durum ve reaktif oksijen türlerinin (ROS) FIC patofizyolojisinde önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Bu kapsamda: İdrarda ekspresyonu artmış malik asit, uzun süreli strese karşı verilen antioksidan, antienflamatuar ve antidepresan bir yanıtı, 2-hidroksibutirik asit, idrar kesesinde gözlemlenen hipoperfüzyon ve iskemiye karşı gelişen bir yanıtı, 3-hidroksibutirik asit, 3-hidroksimetilbutanoik asit,3-hidroksimetilglutarik asit, oksidatif stres yanıtlarını, Sebasik asit ve N-izovalerilglisin düzeylerindeki artış ise potansiyel bir antinosiseptif ve antienflamatuar yanıtı temsil etmektedir. Sonuç olarak, FIC olgularında yararlı klinik bilgilerin ultrasonografi ve idrar analizi/sediment muayeneleri ile elde edilebileceği ve FIC olgularında stres/ağrı nedeniyle enerji metabolizmasının aksayarak ketotik durumların gelişebileceği, ayrıca FIC patogenezinde ROS'un önemli bir rol oynayarak vücudun bu sürece bir tamir/koruma cevabı verdiği gözlemlenmiştir. Ek olarak, farklı biyobelirteç tespit yöntemleri (nükleer manyetik rezonans gibi) ile idrar biyobelirteçlerinin araştırılması, FIC olgularının etiyopatogenezini aydınlatma ve tedavi protokollerini güncelleme açısından önemli katkılar sağlayabilir. ANAHTAR KELİMELER: Biyobelirteç, Diagnoz, Kedi, Metabolit, İdrar
Kanin distemper virus ile enfekte köpeklerde klinik skor ile elektrokardiyografi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Kanin Distemper, köpeklerde mortalite ve morbiditesi yüksek seyreden multisistemik viral bir hastalıktır. Hastalıktan en fazla etkilenen sistem ve organlar; solunum sistemi, gastrointestinal sistem, deri ve merkezi sinir sistemidir. Bunlarla birlikte kardiyomiyopati vakaları da bilimsel literatürde bildirilmiştir. Bu araştırma da kanin distemper virus ile enfekte köpeklerde klinik skor ile elektrokardiyografi bulguları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın hayvan materyalini, her iki cinsiyete ait, 3 ila 12 aylık yaş aralığındaki toplam 20 köpek oluşturdu. Kanin distemper virüs (CDV) ile enfekte grup, hayvan hastanesine CDV ile uyumlu klinik bulgularla başvuran ve dahil etme- dışlama kriterlerine göre CDV hızlı tanı testi pozitif olan 10 köpekten oluşturmuştur. Kontrol grubunu ise rutin aşılama ve genel muayene amacıyla getirilen, klinik ve laboratuvar muayenelerini sonucunda sağlıklı olduğu belirlenen 10 köpek oluşturmuştur. Her iki gruptaki köpeklere klinik skorlama ve elektrokardiyografik değerlendirme yapıldı. Kanin distemper virüs ile enfekte grup, sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında EKG bulguları açısından P (mV)( 0,019) ve Pd (0,023) değerinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulunurken, P (atım/dk) değerinde önemli derecede azalma tespit edilmiştir (p<0.05). Klinik skorlama ile elektrokardiyografik değişimlerin arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen pearson korelasyon analizi sonucuna göre, P (mV) ile nörolojik bulgu skoru arasında orta düzeyde negatif korelasyon (R=-0,484) tespit edilmiştir. ST (ms) ile kusma skoru arasına güçlü pozitif korelasyon (R=0,626), nörolojik bulgu ile orta düzeyde pozitif korelasyon (R=0,471) tespit edilmiştir. QT (ms) ile oküler akıntı ve kusma skoru arasında güçlü pozitif korelasyon (sırasıyla R=0,583, R=0,589) tespit edilmiştir. Sonuç olarak CDV ile enfekte köpeklerde aritmi ve kalp frekansında farklılıklar ortaya çıktığı ve kardiyak impuls iletim bozukluğu ile beraber otonomik disfonksiyon geliştiği düşünülmektedir.
Basit indigesyonlu sığırlarda serum metilmalonik asit ve b12 vitamini düzeylerinin tanısal önemi
Basit indigesyonlu sığırlarda metilmalonik asit ve B12 vitamininin tanısal açıdan öneminin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaçla 10 sağlıklı (kontrol grubu) ve 40 basit indigesyonlu olmak üzere toplam 50 farklı ırk ve yaşta sığır kullanıldı. Sığırların indigesyonlu oldukları anamnez, klinik muayenesi ve rumen içerik muayenesi ile tespit edildi. Her sığırdan MMA ve B12 vitamin düzeylerini saptamak için kan serum örnekleri ve rumen içerikleri alındı. İştahsızlık, kilo kaybı, süt veriminde düşüş ve ön mide atonisi olan indigesyonlu grupta sağlıklı kontrol grubuna göre metilmalonik asit arttığı (P<0.05) belirlendi. Vitamin B12 düzeyi indigesyon grubunda kontrol grubuna göre azaldığı tespit edildi, fakat bu azalma istatistiki olarak (P>0.05) anlamlı bulunmadı. Hem indigesyonlu grupta hem de kontrol grubunda MMA ve Vitamin B12 arasında negatif bir korelasyon olduğu saptandı. Sonuç olarak; indigesyonlu sığırlarda Metilmalonik asit ve Vitamin B12 düzeylerinin belirlenmesi tanısal açıdan önemli olduğu belirlendi.
Van ili Gevaş ilçesinde atık yapan koyunlarda neospora caninum'un seroprevalansı
Bu çalışmada Van ili Gevaş ilçesinde koyunlarda abort etkenlerinden Neospora caninum'a karşı oluşan antikorlar varlığının serolojik olarak belirlenmesi hedeflendi. Bu amaçla Van ili Gevaş ilçesinde atık şikayeti ile başvuran hayvan sahiplerinin işletmesine gidilerek atık sonrası 16. güne kadar olan 80 adet koyundan usulüne uygun olarak V. jugularisten kan örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinden RBC, HCT, HB, RDW, PLT, WBC Nötrofil, Lenfosit ve Eozonofil düzeyleri belirlendi. Biyokimya tüpüne alınan kan örneklerinden de serum elde edilerek Neospora caninum' a karşı oluşmuş antikorların varlığı tür spesifik ELISA test kiti ile belirlendi. Elde edilen absorbans değerler neticesinde 72 tane negatif, 8 tanesinde de şüpheli değer belirlenirken, pozitif değere ise hiç rastlanmadı. Sonuç olarak; elde edilen bulgular ışığında Van ili Gevaş ilçesinde abort yapan 80 koyunda her ne kadar pozitif değer görülmese de 8 adet şüpheli sonucun olması Neospora caninum' un bölgede olabileceği, konuyla ilgili bölgede koruma ve kontrol uygulamalarının yapılması gerektiği kanaatine varıldı.
Solunum sistemi hastalıklı buzağılarda farklı oksijen uygulama yöntemlerinin arteriyel ve venöz kan gazları üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, solunum sistemi hastalıklı ve yapılan kan gazları analizlerine göre oksijen tedavisi ihtiyacı olan buzağılarda, rutin solunum sistemi tedavisine ilave olarak maske ve intranazal kateter ile oksijen uygulamalarının, klinik ve hematolojik bulgular ile arteriyel ve venöz kan gazları üzerine etkilerini belirlemektir. Bu çalışmanın hayvan materyalini; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine getirilen, farklı yaş (1 gün-3 aylık), ırk ve cinsiyete sahip 18 adet buzağı oluşturdu. Hayvanların yapılan klinik muayeneleri sonucu solunum sistemi problemi olan ve yapılan kan gazları analizleri sonuçlarına göre oksijen tedavisine ihtiyaç duyan buzağılar çalışmaya dâhil edildi. Buzağılar kendi aralarında eşit sayıda (n=6) 3 ayrı gruba ayrıldı. 1. grup (kontrol), 2. grup (Maske) ve 3. grup (İntranazal kateter) grubu olarak belirlendi. 1. grup hayvanlara rutin solunum sistemi hastalığı tedavisi, 2. grup hayvanlara rutin solunum sistemi hastalığı tedavisinin yanı sıra maske ile oksijen tedavisi, 3. grup hayvanlara ise rutin solunum sistemi tedavisine ilave olarak intranazal kateter ile oksijen verildi. Çalışma süresince tüm gruplardaki buzağıların klinik muayeneleri yapıldı ve kayıtlar tutuldu. Ayrıca kan gazları ölçümleri için çalışmanın 0., 3., 5. ve 24. saatlerinde arteriol ve venöz, hematolojik analizler için ise 0. ve 24. saatlerde venöz kan örnekleri alındı. Klinik olarak hayvanlarda solunum güçlüğü olduğu, ağızdan solunum yaptıkları, burun akıntısı, emme refleklerinde azalma, depresyon, beden ısısında artış, mukozalarda siyanotik tablo ve bazı hayvanlarda ise öksürük gibi klinik semptomlar olduğu tespit edildi. Oksijen verilen 2. ve 3. grup hayvanlarda oksijen uygulamasına paralel olarak tespit edilen klinik semptomların hafiflediği ve normale döndüğü belirlendi. Hematolojik parametrelerden 1. grup buzağıların % monosit değerlerinin, 2. grup buzağıların monosit sayılarının, 3. grup buzağıların ise yüzde eozinofil ve eozinofil sayıları ile RBC değerlerinde istatistiksel olarak önemli değişimler belirlendi. Solunum güçlüğü bulunan buzağılarda, venöz ve arter pH, pCO2, pO2, laktat, sO2 ve solunum sayılarında genel olarak grup içi karşılaştırmalarında istatistiksel bazı farklılıklar gözlendi. Genel olarak bakıldığında rutin tedavi uygulanan 1 grup hayvanlarda bu parametrelerde pek bir değişim görülmezken, rutin tedaviye ilave olarak oksijen tedavisi yapılan 2. ve 3. grup hayvanlarda, özellikle pCO2 seviyelerinin zamanla normale döndüğü, laktat değerlerinin azaldığı ve sO2 ile pO2 değerlerinin ise artış gösterdiği belirlendi. Oksijen uygulaması yapılan buzağıların klinik ve laboratuar bulgularındaki iyileşmenin daha belirgin olduğu tespit edildi. Oksijen uygulaması yapılan yöntemlerden intranazal kateter ile uygulamanın maske ile uygulamaya göre kan gazları üzerinde daha belirgin değişimler yaptığı ve klinik olarak daha etkili olduğu belirlendi. Sonuç olarak buzağılarda solunum sistemi hastalıklarında rutin tedaviyle birlikte oksijen tedavisi uygulanmasının arteriyel ve venöz kan gazları üzerine etkili olduğu ve solunum güçlüğü olan buzağıların klinik iyileşmesinde faydalı olduğu kanısına varıldı
Enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stres parametreleri ve serum immunglobülin düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stres parametreleri [total oksidan seviyesi (TOS), nitrik oksit (NO), malondialdehit (MDA), sialik asit (SA), total antioksidan seviyesi (TAS), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), katalaz (CAT), oksidatif stres indeksi (OSI)] ve immunglobülin [immunglobülin A (IgA), immunglobülin G (IgG), immunglobülin M (IgM)] düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Bu çalışmanın hayvan materyalini Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniklerine getirilen, 2-6 aylık, farklı ırk ve cinsiyetlerde, hayvan sahibinden alınan anamnez bilgileri ve yapılan klinik muayeneler neticesinde "enzootik pnömoni" teşhisi konulan 80 adet buzağı ile kontrol grubu olarak aynı yaş grubunda, farklı ırk ve cinsiyetlere sahip, klinik muayeneleri sonucunda herhangi bir hastalığı bulunmayan 10 adet sağlıklı buzağı oluşturdu. Klinik muayeneleri yapılan bu buzağıların klinik bulguları kayıt altına alındı. Hematolojik ve biyokimyasal ölçümler amacıyla bu buzağılardan kan örnekleri elde edildi. Hematolojik parametrelerden RBC, Hct, MCV ve THR değerleri enzootik pnömonili buzağılarda kontrol grubu buzağılara göre düşük tespit edildi. Enzootik pnömonili buzağılarda Hb, WBC, MCH ve MCHC değerlerinin ise kontrol grubu buzağılara göre yüksek olduğu gözlendi. Ancak, hematolojik parametrelerdeki bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Biyokimyasal analizler sonucunda oksidatif stres parametrelerinden TOS, NO, MDA, SA, OSI düzeyleri enzootik pnömonili hayvanlarda kontrol grubu hayvanlara göre yüksek tespit edildi. Bu parametrelerden NO ve OSI düzeylerinde gözlenen artışlar anlamlı değilken, MDA, SA ve TOS düzeylerindeki artışların istatistiksel olarak önemli olduğu gözlendi. Çalışmada ölçümü yapılan diğer oksidatif stres parametrelerinden TAS, SOD, GPx ve CAT düzeyleri enzootik pnömonili buzağılarda, kontrol grubu buzağılara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük tespit edildi. İmmunglobülinlerden IgA, IgG ve IgM seviyeleri ise istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, enzootik pnömonili buzağılarda kontrol grubu buzağılara göre düşük tespit edildi. Sonuç olarak, enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stresin önemli ölçülerde geliştiği ve hastalığın oluşumunda katkısının olabileceği, hastalığın ortaya çıkmasında ise immunglobülin seviyelerindeki azalmanın önemli etkilerinin olabileceği kanısına varıldı. Ayrıca enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stresin ortadan kaldırılması amacıyla antioksidan uygulamalarının yapılmasının ve buzağıların bağışıklık sistemlerinin güçlendirilmesinin hastalığın oluşma riskini azaltabileceği düşünülmektedir.
Van kedisi'nde görülen sağırlığın insidansı ve göz renklerine göre dağılımı üzerine araştırmalar
Bu çalışmada Van kedisinde görülen sağırlığın insidansı ve göz rengine göre dağılımının ortaya konulması amaçlandı. Bu amaçla Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van Kedisi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü ve Van İli sınırları içinde bulunan 2 ay ile 8 yaş arası her biri eşit sayıda olan 3 (üç) ayrı grup olmak üzere toplam 300 (üç yüz) adet Van kedisine Otometrics ICS Chartr Ep 200 Klinik ABR cihazı ile işitme testi yapılmıştır. Çalışma sonucunda Van kedileri'nde sağırlık oranı %14.33 olarak belirlenmiştir. Sağırlığın cinsiyet, tüy uzunluğu ile bir ilişkisinin olmadığı, kafasında benek bulunan Van Kedilerinde sağırlığın bulunmadığı görülmüştür. Van kedilerinin duyma eşikleri baz alınarak yapılan değerlendirme sonucunda Van Kedilerinin çoğunluğunun çok iyi işittiği (0-10 dB nHL) ortaya konulmuştur. Van kedilerinde tek taraflı sağırlığın diğer beyaz kedi ırklarına göre çok daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak Van kedilerinde görülen sağırlık oranının diğer beyaz kedi ırkları ile kıyaslandığında daha düşük olduğu ortaya konulmuştur. Yapılan bu çalışma ile Van Kedisi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Van ve çevresinde ABR test sonuçlarına göre sağır olduğu tespit edilen kedilerin çiftleştirilmesinin önüne geçilecektir. İleride yapılacak çalışmalarla Van kedilerindeki sağırlığın insidansının düşeceği düşünülmektedir. Bu çalışma Van kedilerinde yapılan ilk sağırlık çalışması olduğundan ve ileride yapılacak olan çalışmalara ışık tutacağından sunulmaya değer bulundu. Anahtar Kelimeler: Van kedisi, sağırlık, insidans
Koyunlarda çiçek aşısı uygulaması ile birlikte Corynebacterium cutis lizatının immünglobulin düzeyleri üzerinde etkisi
Bu çalışmanın amacı koyunlarda çiçek aşısı ile birlikte Corynebacterium cutis lizatının kullanılmasının immünoglobulin (IgG, IgM, IgA, IgE) seviyeleri üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla 10 koyuna sadece koyun çiçek aşısı ve 10 koyuna çiçek aşısı ile birlikte 20 mg Corynebacterium cutis lizatı yapıldı. Çalışmada toplam 20 koyun kullanıldı. Tüm hayvanlardan çalışmanın 0. 21 ve 35. günlerde serum immunglobülin, biyokimyasal ve hematolojik parametreler için usulune uygun olarak V. jugularisten kan örnekleri alındı. Serum Ig seviyeleri ELISA cıhazında hazır ticari test kitleri ile bakıldı. Bakılan biyokimyasal ve hematolojik parametrelerde çalışmanın 0. 21 ve 35. günlerinde her iki grupta ve grup içinde istatistiki farklılıklar belirlenmedi. İmmunglobulin seviyeleri açısından her iki grupta IgA seviyelerinde 0. ile 35. günler arasında istatistiki (P<0,05) olarak artış belirlendi. IgG ve IgM seviyelerinde istatistiki olmayan artışlar ve IgE'de ise istatistiki olmayan azalma görüldü. Sonuç olarak koyunlarda çiçek aşısı ile birlikte Corynebacterium cutis lizatının kullanımının Ig seviyelerine etkisinin sınırlı olduğu sonucuna varıldı.
İshalli buzağılarda sistatin C'nin bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle ilişkisi
Bu çalışmada yenidoğan ishalli buzağılarda sistatin C'nin (Cys-C) bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlandı. Van YUHADYEK tarafından 28.03.2019 tarih ve 2019/03 sayılı etik kurul izni ile çalışma onayı alındı. Araştırmanın hayvan materyalini farklı ırk, cinsiyet ve yaşlarda (0-30 günlük) 10 adet sağlıklı ve daha önce herhangi bir tedavi almamış 22 adet ishalli buzağı oluşturdu. Buzağıların genel muayeneleri yapıldı. Yapılan etiyolojik muayenede ishalli buzağılarda 3 adet Giardia, 5 adet E. coli K99, 8 adet Coronavirus, 7 adet Rotavirus ve 1 adet Cryptosporidium etkileri tespit edildi. Hem konrol grubu sağlıklı buzağıların hem de tedavi öncesi ishalli buzağıların hematolojik (WBC, Neu, Lym, Eo, Mo, RBC, MCV, MCHC, Hct, Hb), biyokimyasal (glikoz, TP, Alb, BUN, Cr, CK ) ve kan gazı (pH, pO2, pCO2, HCO3-, baz, Na+, K+ ve Cl-) düzeyleri belirlendi. İshalli buzağıların kontrol grubuna göre hematolojik parametrelerden WBC, Neu, Hct, Hb düzeylerinde (p<0.05) ve biyokimysal parametrelerden BUN (p<0.01) ve Cr (p<0.05) düzeylerinde istatistiksel olarak önemli artış tespit edildi. Alb (p<0,05) ve glikoz düzeyinde ise (p<0.01) azalma görüldü. Kan gazı analizleri açısından kontrol grubuna göre K+ (p<0.05) düzeyinde artış, pH, pO2 ve baz düzeylerinde (p<0.05) azalma tespit edildi. İshalli buzağılarda Cys-C düzeyi değerlendirildiğinde ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli artış tespit edildi (p<0.01). Sonuç olarak; bu çalışmada elde edilen Cys-C düzeyinin buzağılar için referans oluşturabileceği; bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle Cys-C arasında istatistiksel açıdan önemli bir ilişkinin olmadığı, ishalli buzağılarda Cys-C düzeyinin belirlenmesinin hastalığın teşhis, tedavi ve prognozu açısından önemli bir parametre olabileceği; ancak konuyla ilgili olarak daha fazla araştırma yapılması gerektiği kanaati oluştu. Anahtar Kelimeler:Yenidoğan buzağı, İshal, Sistatin C
Koksidiyozisle doğal enfekte buzağılarda immünoglobulin (IGA, IGE, IGG, IGM) konsantrasyonlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada koksidiyozisle doğal enfekte olan buzağıların IgA, IgE, IgG, IgM düzeylerinin belirlenmesi ve enfeksiyona yakalanma ile buzağı immünitesi arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlandı. Çalışmanın materyalini; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi Kliniği'ne gelen ishal veya kanlı ishal bulgularına sahip buzağılardan alınan dışkı örneklerinin natif muayene yöntemi ile Eimeria spp ookisti tespit edilen ve yaşları 21- 44 günlük olan 20 koksidiyozisli ve 10 sağlıklı olmak üzere toplam 30 buzağı oluşturdu. Hematolojik ve biyokimyasal parametrelerin analizi için ttüm buzağılardan V. jugularis' den tedavi öncesi kan örnekleri alındı. İstatistiksel analizde; koksidiyozisli buzağıların kontrol grubuna göre hematolojik parametrelerden WBC, Hct, Mon, MCV (p<0.05) ve Neu (%) (p<0.01) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanırken, Lym ve MCHC (p<0.05) seviyelerinde düşüş tespit edildi. Koksidiyozisli buzağıların üre ve kreatinin (p<0.05) düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi. Koksidiyozisli buzağıların IgA, IgE, IgG ve IgM konsantrasyon düzeyleri kontrol grubuna göre önemli düzeyde düşük bulundu (p<0.001). Sonuç olarak; koksidiyozisli buzağıların enfeksiyona yakalanma riski ile buzağının immünitesi arasında bir ilişki olduğu ortaya konuldu. Yenidoğan buzağıların koksidiyozis enfeksiyonuna yakalanmaması için pasif transfer yetmezlik düzeyinin belirlenmesi ve yetmezlik görülen buzağıların oral immunoglobulinlerle desteklenmesinin koksidiyal enfeksiyonlara yakalanma riskini azaltacağı kanısına varılmıştır.
Evaluation of kallistatin and some biochemical parameters in rat with experimental liver injury
Kallistatin acts as a negative acute phase protein that reduces expression after lipopolysaccharide-induced inflammation in the liver. In this study, it was aimed to determine whether there is a relationship between the levels of Kallistatin and liver damage in rats with different degrees of liver failure. The material of this study consisted of 32 Wister Albino male rats obtained from Van Yüzüncü Yıl University Experimental Animals Production and Research Center and weighing between 200-400 gr were used. Thirty-two rats were included in 8 rats in each group as to group 1 (control, n=8), group 2 (mild, n=8), group 3 (moderate, n = 8), group 4 (severe, n=8). In order to cause experimental liver damage in rats, carbon tetrachloride (CCl4) solutions of different percentages dissolved in paraffin oil were applied subcutaneously. Group 1: Healthy rats will not be treated with anything other than the normal diet. Rats in this group were named as control (n=8 male rats). Group 2: In this group (n=8 male rats), 25% CCI4 (dissolved in paraffin liquid) solution was applied to each rat at a dose of 2 ml / kg twice a week subcutaneously for 4 weeks. The rats in this group were named as mild group because of mild liver impairment. Group 3: 25% CCI4 (dissolved in paraffin liquid) solution was administered to rats in this group for 4 weeks in 2 ml / kg subcutaneously twice a week (as same as group 2) and the remaining 2 weeks were treated with 2 ml/kg of 50% CCl4 (dissolved in paraffin liquid) solution (for a total of 6 weeks) and the rats in the group were named as the middle group (n=8 male rats) (Table 6). Group 4: the same procedure of group 3 had been applied for this group then proceed with injected subcutaneously of 2 ml/kg of 62.5% CCl4 in paraffin oil treatment for the 2 weeks (on the whole 8 weeks) and this group was named as the severe group (n=8 male rats). Xylazine 60 mg / kg and Ketamine 7.5 mg / kg combinations were administered intramuscularly to rats in group 2 at the 4th week of the study, group 3 at in the sixth week of study, group 4 in the eighth week of the study and control group rats and 20-30 minutes from these applications. Then the rats were sacrificed. Blood samples were taken into anticogulant and non-anticogulant tubes for immediate hematological and biochemical analyzes in the heart of sacrified rats. Hematological parameters, hemoglobin concentration, leukocyte count, platelet count and MCHC values were measured on the same day with the Veterinary Hemogram Device (Veterinary MS4-s-Melet Schloesing Laboratories in France). Blood samples were taken into antiquagulant-free tubes for centrifugation at 3000 rpm for 15 minutes. The sera obtained were stored at - 20 ° C until measurements were made. Serum AST, ALT, LDH and GGT levels were measured by autoanalyser (BS-120 Vet-Mindray) using commercial kits. Serum Rat Kallistatin (Rat Kallistan, Catalog NO: YLA1624RA SERINA4, ELISA kit Ylbiont), Rat collagen typeⅠ(Col I, Catalog NO: YLA0195RA, ELISA kit Ylbiont) and Rat collagen type III (Col III , Catalog NO: YLA0605RA ELISA kit Ylbiont ) levels were measured using commercial ELISA test kits and with the ELISA instrument as specified in the procedure of the test kits. In the statistical analysis of hematological parameters, WBC, Neu, LYM, Mon, PCT levels in liver damage groups were significantly higher than the control group (p<0.05), while MCH and MCHC levels were lower (p<0.05). Although, RBC, Hct and MPV values were found to be mathematically high, and MCV and Hb values were mathematically low, they were not statistically significant (p<0.05). In the statistical analysis of biochemical parameters, in the analysis of serum ALT levels; serum ALT levels of rats with severe liver injury were found to be significantly higher than those of mild and moderate liver injury, whereas ALT levels of mild and moderate liver injury were compared with ALT levels of control group and no significant difference was found. In the analysis of serum AST levels; serum AST levels of rats with severe liver injury were significantly higher than those of rats with mild and moderate liver injury, but there was no significant difference between AST levels of mild liver injury and AST levels of control group. In the analysis of serum GGT levels; Serum GGT levels of rats with severe liver injury were found to be significantly higher than the GGT levels of mild and moderate liver injury rats, whereas there was no significant difference between liver injury groups (mild and moderate) and control group. In the analysis of serum LDH levels; serum LDH levels of rats with severe liver injury; was significantly higher than the LDH levels of rats with mild to moderate liver injury and control group, and also there were no significant difference between mild and moderate in rats belonging to liver injury groups. In the analysis of serum Collagen-I levels; Serum Collagen-I levels of rats with liver injury were significantly higher than those of the control group. Similarly, serum Collagen-III levels of rats with liver injury were significantly higher than those of the control group. The comparison between the groups was statistically exposed a significant difference between the kallistatin levels of mild liver injury and the kallistatin levels of severe liver injury, however there was no difference was found between the kal levels 71 of moderate and severe liver injury groups. Histopathological examination of the liver organ of the liver and control group rats revealed that the liver tissue had normal histological appearance, while the liver tissue of carbontetra chloride (in rats belonging to liver injury groups) showed severe morphological changes. These findings were hydropic degeneration and coagulation necrosis was detected in hepatocytes, especially in the vena centralis and mid-zone regions. Fibrosis was present in some vena centralis (Periacinary fibrosis) and portal areas. The spread of thin collagen bundles from the portal marks to the parenchyma was observed only. Activation was also observed in pericinusoidal myofibroblastic cells. Lymphoid cells mixed with several macrophages were observed to accumulate occasionally in portal scars and liver parenchyma. These changes resulted in cell dissociation and disruption of the liver lobe architecture in the liver parenchyma of heavy CCl4 treatment group rats. When the histopathological examination of the hematological, biochemical parameters and liver tissue of rats with different degrees of liver damage were made with carbontetra chloride, significant changes were found in the control group. The relationship between the severity of liver tissue damage and the Kallistatin levels of the liver tissue of rats with carbontetra chloride (liver injury groups) was demonstrated by both biochemical and hematological parameters. As a result; Changes in the Kallistatin levels of rats with liver injury were found to be significantly low in parallel with the damage to the liver tissue. It was concluded that changes in serum kallistatin levels are an important parameter in determining liver tissue damage levels and evaluating treatment prognosis in the treatment of liver diseases. Key Words: Kallistatin, Liver injury, CCl4, Biochemical parameters
Van kedilerinde ultrasonografi ile böbrek boyutlarının ölçümü ve polikistik böbrek hastalığının insidansının araştırılması
Bu çalışma van kedilerinde ultrasonugrafi ile böbrek boyutlarının ölçümü ve polikistik böbrek hastalığının insidansının araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmanın hayvan materyalini, farklı yaş, farklı cinsiyet ve farklı göz renklerine sahip 80 adet Van kedisi oluşturdu. Hayvanların genel klinik muayeneleri yapıldıktan sonra, ultrasonografi cihazı ile sağ ve sol böbrek ölçümleri (böbrek uzunluğu, böbrek yüksekliği, böbrek genişliği, böbrek hacmi, böbrek korteks uzunluğu, böbrek medulla uzunluğu, abdominal aort ve resitive indeks) yapıldı. Elde edilen bulgular değerlendirilmek üzere kaydedildi. Kedilerde sağ ve sol böbrek USG ile muayene edilerek, polikistik böbrek hastalığı olup olmadığı araştırıldı. Farklı yaş gruplarına ait kedilerin yapılan böbrek ölçümlerinde, hem sağ hem de sol böbrekte ölçümlerin gruplar arası istatistiksel açıdan farklılıklar gösterdiği belirlendi. Bu değerlerin genelde 1. gruptan 4. gruba doğru gidildikçe artış gösterdiği ve yaşa göre böbrek boyutlarında değişiklik olduğu görüldü. Aort çapı ve böbrek resistive indeks değerlerinin ise gruplar arası karşılaştırmalarında istatistiki açıdan önemli değişimlerin olmadığı gözlendi. Ayrıca farklı yaş gruplarında cinsiyet ve göz renklerine göre yapılan ölçümlerin istatistiksel olarak farklılık göstermediği tespit edildi. Bu çalışmada Van kedilerde sağ ve sol böbrek USG ile incelenmiş, hiçbir kedide Polikistik böbrek hastalığı varlığı tespit edilmemiştir. Sonuç olarak; bu çalışmada ilk defa Van kedilerinde ultrasonografi ile polikistik böbrek hastalığının varlığı araştırıldı, çalışmaya dâhil edilen Van kedilerinde hastalığa rastlanmadığı, Van kedilerinde hastalık insidansının çok düşük olduğu belirlendi. Ayrıca bu çalışma ile Van kedilerinde, farklı yaş, cinsiyet ve göz renklerine göre ultrasonografik muayene ile normal böbrek boyutlarının ölçümü tespit edildi. Yaş gruplarına göre böbrek boyutlarının değiştiği, ancak cinsiyet ve göz renklerinin böbrek boyutlarına etkisinin olmadığı sonucuna varıldı
Bronkopnömonili buzağılarda retinol, kolekalsiferol, α-tokoferol ve filokinon düzeylerinin değerlendirilmesi
ASLAN G, Bronkopnömonili Buzağılarda Retinol, Kolekalsiferol, α-Tokoferol ve Filokinon Düzeylerinin Değerlendirilmesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2025. Bu çalışmada, bronkopnömonili buzağılarda Retinol, Kolekalsiferol, α-Tokoferol ve Filokinon konsantrasyon düzeylerinin belirlenmesi amaçlandı. Bu araştırmanın hayvan materyali; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Polikliniğine gelen bronkopnömoni şikayeti olan, 0-6 ay yaşta, farklı ırk ve cinsiyetlere sahip 40 adet bronkopnömoni teşhisi konulan buzağı ile 10 adet sağlıklı olmak üzere toplam 50 baş buzağı üzerinde yürütüldü. Çalışmaya alınan bronkopnömonili buzağıların klinik muayenelerinden sonra biyokimyasal parametrelerin analizi için vena jugularisten kan örnekleri alındı. Antikoagulantsız (biyokimyasal) tüplere alınan kan numuneleri 3000 RPM/10 dakika santrifüj edilerek ve elde edilen serum örneklerinden A, D, E ve K vitamin konsantrasyonları belirtilen prosedürlere göre analiz edildi. Elde edilen biyokimyasal parametrelerin istatistiksel analizleri, SPSS paket programı kullanılarak değerlendirildi. Elde edilen istatistiksel verilerin analizine göre bronkopnömonili buzağıların Retinol, Kolekalsiferol, α-Tokoferol düzeyleri kontrol grubunun aynı parametrelerine göre önemli düşük tespit edilirken, bronkopnömonili buzağıların Filokinon düzeyleri ise kontrol grubuna göre anlamlı tespit edilmedi. Sonuç olarak; bronkopnomönili buzağıların vitamin konsantrasyonları, sağlıklı buzağılara göre düşük olduğu tespit edildi. Bronkopnömonili buzağılar tedavi edilirken, rutin uygulanan antibakteriyel uygulamalara ek olarak A, D, E ve K vitaminleri içeren vitamin preparatların düzeylerindeki değişimler dikkate alınarak A, E, D ve K vitaminlerini içeren preparatların uygulanmasının tedaviye katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Köpeklerdeki kalp ritim bozukluklarının holter EKG tekniği ile saptanması ve bunların miksomatöz mitral kapak hastalığının farklı seviyeleri ile olan ilişkilerinin araştırılması
Miksomatöz mitral kapak hastalığı (MMVD) köpeklerde en sık rastlanılan ve konjestif kalp yetmezliğine neden olan edinsel kalp hastalığıdır. Ritim bozuklukları, MMVD'li köpeklerde sık rastlanılan bir bulgudur ve bu ritim bozukluklarının görülme sıklığı ve şiddetinin klinik hastalığa sahip hayvanlarda daha yüksek olduğu bilinmektedir. Holter elektrokardiyografi (Holter EKG) kardiyak aritmilerin sıklığını ve frekansını tespit etmek amacıyla, beşeri hekimlikte ve son yıllarda veteriner hekimlik alanında sıklıkla kullanılmaya başlanan bir yöntemdir. Bu tanı yöntemi, hayati tehlike yaratan ciddi aritmilerin saptanmasında, standart EKG yönteminden çok daha hassas ve güvenilirdir. Aynı zamanda ekokardiyografiye ek olarak elde edilen elektrokardiyografik ölçümlerin ve çeşitli ventriküler repolarizasyon belirteçlerinin MMVD'nin tanısal ve prognostik değerlendirmesinde faydalı olacağı düşünülmektedir. Prospektif tez çalışmamızla; preklinik ve klinik MMVD hastalığı olan köpeklerde gelişen ve Standart EKG uygulamalarıyla tespit edilemeyen ritim bozukluklarının ve Holter EKG ile analizi yapılabilecek belirteç parametrelerin, hastalığın farklı seviyelerine göre dağılım ve değişimi ile bunların hastalığın ilerlemesi ile olan ilişkilerini araştırmayı ve hastalığın tanısal ve prognostik metodolojisine katkıda bulunmayı amaçladık. Aynı zamanda bu tez çalışması ile Holter EKG uygulamasını İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı'nda ilk kez gerçekleştirmiş olduk. Bu amaçla çalışmamıza ACVIM sınıflandırmasına göre B1 seviye (n=9), B2 seviye (n=8), C seviye (n=8), D seviye (n=8) ve Sağlıklı (n=8) köpekler dâhil edildi. Tüm köpeklerin hemogram, biyokimyasal kan parametreleri, toraks radyografileri, ekokardiyografileri, NT-ProBNP ve cTnI değerleri, Standart EKG verileri ve Holter EKG kayıtlarının uyku, uyanıklık ve egzersiz dilimleri değerlendirildi. Ayrıca MMVD şiddet sınıflandırması için kullanılan MINE puanlama sisteminin elektrokardiyografik parametrelerle ilişkisi ilk defa değerlendirildi. Çalışmamızda kardiyak remodeling ve konjestif kalp yetmezliği yönünden öngörme yüzdeleri belirlenen parametrelerden en yüksek tanısal başarıya sahip olanı II. derivasyon ve aVF derivasyonundan alınan T dalgası piki ile T dalgasının sonu intervalini gösteren Tpte değeri olarak tespit edildi. Tpte II ve Tpte aVF değerinin kardiyak remodelingi öngörme yüzdeleri sırasıyla; Standart EKG'de %78,1 ve %73,8 (p<0,01 ve p=0,01), Holter EKG uyku diliminde %74,4 ve %76,3 (p<0,01), uyanıklık diliminde %71,2 ve %72,3 (p<0,05), egzersiz diliminde %76,5 ve %74 (p<0,01 ve p=0,01) olarak tespit edildi. Konjestif kalp yetmezliğini öngörme yüzdeleri ise Standart EKG'de %92,1 ve %89,9 (p<0,01), Holter EKG uyku diliminde %82,8 ve %84,9 (p<0,01), uyanıklık diliminde %85,4 ve %87,4 (p<0,01), egzersiz diliminde %85,5 ve %87,3 (p<0,01) olarak tespit edildi. Çalışmamızda Sağlıklı grupta Standart ve Holter EKG'de ritim bozukluğu tespit edilmedi. B1 grubunda Standart EKG'de ritim bozukluğu tespit edilmezken Holter EKG'de %44 oranında supraventriküler ritim bozukluğu tespit edildi. B2 grubunda Standart EKG'de %25 ve Holter EKG'de %50 oranında, C grubunda Standart EKG'de %25 ve Holter EKG'de %87,5 oranında, D grubunda ise Standart EKG'de %75 ve Holter EKG'de %100 oranında ritim bozukluğu saptandı. Sonuç olarak; insanlarda yapılan çalışmaların da gösterdiği gibi ventriküler repolarizasyon belirteçlerinden Tpte'nin kalp ritminden etkilenen QT süresi ve QTc gibi repolarizasyon belirteçlerine göre MMVD hastalığında kardiyak remodeling ve konjestif kalp yetmezliğini öngörmede daha üstün olduğu tespit edildi. Ventriküler repolarizasyon belirteçlerinin ve özellikle Tpte II ve Tpte aVF değerinin MMVD'li hastalarda tanısal ve prognostik değerlendirme ile kardiyak remodeling ve konjestif kalp yetmezliği riskini belirleme açısından klinik pratikte kullanılabileceği görüşündeyiz.
Miksomatöz mitral kapak hastalıklı köpeklerde kardiyak iskeminin kardiyogoniometri ile teşhisi
Bu tez çalışmasının amacı, miksomatöz mitral kapak hastalığı (MMKH) olan köpeklerde kardiyak iskemiyi kardiyogoniometri ile saptamaktır. Çalışmada toplam 46 köpek kullanılmış köpekler sağlıklı, B1, B2 ve konjestif kalp yetmezliği (KKY) olarak dört gruba ayrılmıştır. Tüm köpeklerde hematolojik ve biyokimyasal analizler, kalbin radyografik incelemesi, ekokardiyografik, elektrokardiyografik ve kardiyogoniometrik incelemeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler, monosit oranının B1 ve KKY grubundaki köpeklerde sağlıklılara göre arttığını göstermektedir (p = 0,048). Ayrıca, KKY grubundaki köpeklerde BUN/Kreatin oranının B2 grubuna göre arttığı (p = 0,028) ve serum ALP düzeyinin sağlıklı olanlara göre artma eğiliminde olduğu belirlenmiştir (p = 0,096). Sağlıklı ve B1 grubundaki serum TT4 düzeyinin B2 grubuna göre yüksek olduğu da saptanmıştır (p = 0,046). KKY grubunda VKS değerlerinin diğer gruplardan yüksek olduğu saptanmış ve testin MMKH olanları sağlıklılardan ayırma yeteneğinin "mükemmel" düzeyde olduğu belirlenmiştir (p = 0,001). Ekokardiyografik veriler, KKY grubunda MV E Velositesinin ve LVIDDn değerlerinin diğer gruplara göre arttığını, MV E/A oranının ise artma eğiliminde olduğunu göstermiştir (p = 0,002, p = 0,012, p = 0,001 ve p = 0,079). Ayrıca, LA/Ao oranının ve LVIDDn değerinin MMKH olanları sağlıklılardan ayırma yeteneğinin "orta" düzeyde olduğu belirlenmiştir. KKY grubundaki köpeklerde II nolu derivasyonda T amplitüdü ve süresinin sağlıklı ve B1 grubundaki köpeklere göre, PR intervalinin ise tüm gruplara göre arttığı saptanmıştır (p = 0,014, p = 0,031, p = 0,003). Kardiyogoniometrik incelemelerde, KKY grubundaki köpeklerde SKOR'un sağlıklı köpeklere göre, R- değerinin ise tüm gruplara göre yüksek olduğu belirlenmiştir (p = 0,040 ve p = 0,015). B2 grubu köpeklerde ST değerinin diğer gruplara göre yüksek olduğu saptanmıştır (p = 0,016). Ayrıca, SKOR'un MMKH olanları sağlıklılardan ayırma yeteneğinin "orta" düzeyde olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, MMKH olan köpeklerde ilk kez incelenen kardiyogoniometrik verilerin, kalbin elektriksel aktivitesini üç boyutlu olarak değerlendirerek iskemi ve diğer kardiyak anormallikleri tespit edebileceği görülmüştür.
Hepatit ve kolanjiyohepatitli kedilerde melatonin hormonun antioksıdan etkisinin incelenmesi
Bu tez çalışmasının amacı, veteriner hekimlikte kedilerde sıkça görülen hepatit ve kolangiohepatit hastalıklarına yönelik tedaviye ek olarak, 7 gün boyunca melatonin kullanımının tedavi sürecine ve oksidatif stres biyobelirteçlerine etkilerini incelemektir. Karaciğer hastalıkları kedi ve köpeklerde sık karşımıza çıkar. Bu hastalıklar hayvanların yaşam kaliteleri ile ilgili çeşitli sorunlar çıkarabilir ve tedavi edilmedikleri durumlarda hastaların ölümüne yol açabilir. Antioksidanlar, vücutta doğal olarak üretilebildiği gibi ekzojen olarak besinlerden de sağlanabilmektedir. Karaciğer hastalıklarının tedavisinde C vitamini (askorbik asid), E vitamini (a-tokoferol), selenyum, beta karoten, L-karnitin gibi maddeler antioksidan olarak kullanılmaktadır. Bunlardan biri olan melatonin, pineal bezin ana salgı ürünüdür ve hücrelerdeki oksidatif strese karşı işbirliği yaptığı bilinmektedir. Melatonin, sağlıklı bireylerde ve hastalıkların oluşturduğu oksidatif streste önemli antioksidan ve hepatoprotektif etkilere sahiptir. İnsanlarda yapılan çalışmalarda, melatoninin antioksidan etkinliği sayesinde karaciğer hastalıklarının tedavisinde özellikle oksidatif stresi azaltmak suretiyle tedaviye yardımcı olabileceği düşünülmüştür. Bu amaçla son yıllarda insanlarda karaciğer hastalıklarının tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Karaciğer hastalığı olan kedi ve köpeklerdeki araştırmalar incelendiğinde bu konuda herhangi bir makale olmadığı görüldüğü için bu çalışma planlanmıştır. Bu amaçla 4 ayrı grup oluşturulmuştur, 1. gruptaki 20 hepatitli hastaya 7 gün boyunca normal karaciğer tedavisi ve Melatonin tedavisi, 2. gruptaki 20 kolangiohepatitli hastaya ise 7 gün boyunca normal karaciğer tedavisi ve Melatonin tedavisi oral olarak uygulanmıştır. 3. gruptaki 10 hepatitli hastaya 7 gün boyunca normal karaciğer tedavisi, 4. gruptaki 10 kolangiohepatitli hastaya ise 7 gün boyunca normal karaciğer tedavisiuygulandı. Hastaların ilk geldikleri gün ile 7. gün sonunda hemogram, biyokimya ve oksidatif stres biyobelirteç ölçümü için kanları alınmıştır. Hemogram tahlilinde MON1 açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptandı (p<0,005). Biyokimya tahlilinde ise hasta grupları arasında ALB 2 (p<0,005), GGT1 (p<0,05) ve T. BİL1 (p<0,05) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklar tespit edildi. Ayrıca, SOD2 değeri, dördüncü grupta ikinci gruba göre, birinci grupta ise ikinci gruba göre daha yüksek bulundu (p<0,05). Melatonin tabletlerinin karaciğer hastalığı olan kedilerdeki antioksidan etkileri, ilaç formu, tedavi süresi ve dozaj gibi faktörler nedeniyle bu çalışmada belirgin olmamıştır. Daha etkili sonuçlar için bu faktörlerin gözden geçirilmesi, melatoninin farklı formlarının kullanılması, tedavi süresinin uzatılması ve dozajın kedilerin ihtiyaçlarına göre ayarlanması önerilmektedir. Bu düzenlemeler, melatoninin antioksidan etkisini artırabilir.
Farklı titrelerde kedi koronavirüs seropozitifliği olan kedilerde akut faz proteinleri ve bazı immun parametrelerin birlikte araştırılması
Feline infeksiyöz peritonitis (FIP), kedilerde Feline koronavirüs (FCoV) enfeksiyonuna bağlı olarak gelişen, çoğunlukla ölümle sonuçlanan sistemik ve progresif bir hastalıktır. Klinik ve laboratuvar bulgularının non-spesifik olması tanıyı karmaşık hale getirmekte ve hastalığın geç dönemde fark edilmesine neden olmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, FCoV antikor titresinin akut faz proteinleri (Alfa-1 Asit Glikoprotein (AGP), Serum Amiloid A (SAA), C-Reaktif Protein (CRP), Haptoglobulin (Hp)) ve Feline interferon gamma (IFN-γ) düzeyleriyle birlikte değerlendirerek, FIP'in erken tanısında önemli olası biyobelirteçleri saptayabilmek ve yüksek antikor titresine sahip asemptomatik kedilerde subklinik FIP riskini ortaya koymaktır. 2021-2024 yılları arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne iştahsızlık, halsizlik, ishal, kusma, sarılık ve/veya genel durum bozukluğu şikayetleriyle getirilen ırk, cinsiyet fark etmeksizin 1 yaş üzerindeki 84 adet kedi çalışmaya dahil edilmiştir. Kediler, Immunocomb® ELISA yöntemiyle belirlenen FCoV antikor titrelerine göre yedi gruba (S0, S1, S2, S3, S4, S5 ve S6) ayrılarak tüm gruplardaki klinik, hematolojik, biyokimyasal ve immünolojik parametreler detaylı olarak değerlendirilmiştir. Yaş, ırk ve cinsiyetin FCoV enfeksiyonu ve FIP gelişimine etkisi detaylı olarak incelenmiştir. Özellikle 2 yaş altı kediler ile British Shorthair ve Scottish Fold ırklarında FIP gelişim riskinin artabileceği, erkek kedilerde daha yüksek feline coronavirus antikor titresine ve FIP'e özgü klinik semptomlara daha sık rastlandığı belirlenmiştir. Yüksek antikor titreleri, AGP ve SAA düzeylerindeki artışla ilişkili bulunurken, IFN-γ düzeylerinin negatif ve düşük pozitif titre gruplarında daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu durum, FIP'in gelişiminde hücresel immün yanıtın rolünün önemli olduğunu desteklemektedir. Sonuç olarak, bu çalışmada incelenen tüm parametreler FIP'in ayırıcı tanısına, veteriner klinik pratiğine özellikle feline coronavirüsle enfekte kedilerin yaşam süresi ve yaşam kalitesine önemli katkılar sağlayabileceğini göstermektedir.
Sığırlarda brix refraktometre kullanılarak kolostrum kalitesinin belirlenmesi üzerine santrifüj uygulamasının etkisi
Bu çalışmada, ham kolostrum brix değerleri ile santrifüj sonrası yağı arındırılmış kolostrumların brix değerleri arasındaki farkın ortaya konulması amaçlanmıştır. Araştırma farklı ırktan ve yaştan 60 sığır kolostrumu üzerinde gerçekleştirildi. Sığırlardan doğum sonrası steril falkon tüplere 15 ml kolostrum örneği alındı. Alınan kolostrumlar analiz edilinceye kadar -20 ℃'de depolandı. Oda sıcaklığına ulaşması beklenen kolostrumların analizleri 6 farklı kişi tarafından santrüfij öncesi ve santrifüj sonrası yağı arındırılarak optik refraktometrede gerçekleştirildi. Ayrıca tüm kolostrumların santrifüj öncesi ve sonrası dijital refraktometre ile de analizleri yapıldı. Altı farklı kişiden ikisi haricinde (E ve B) ve dijital refraktometrede santrifüj öncesine göre santrifüj sonrası brix yüzdelerinin önemli düzeyde azaldığı tespit edildi. Santrifüj öncesi ve santrifüj sonrası tüm kişilerin optik refraktometre brix yüzdeleri ve dijital refraktometre brix yüzdeleri pozitif yönde önemli düzeyde korele oldukları tespit edildi. Korelasyon katsayısı en düşük F kişisinde (r=0.717) iken, en yüksek değer ise dijital refraktometrede (r=0.972) elde edildi. Sonuç olarak, Brix yüzdelerinin santrifüj sonrası önemli düzeyde azalabilmesine karşın bu azalmanın küçük düzeylerde olduğu belirlendi. Yağı arındırılmış kolostrumların optik refraktometre okumalarının ham kolostrumlara göre çok daha net bir şekilde görüntü elde edilmesi nedeniyle şüpheye düşülen kolostrumlarda santrifüj ile yağın arındırılması sonrası analizlerin tekrarlanmasının yararlı olacağı değerlendirildi.
Parvoviral enteritisli köpeklerde serum zonulin seviyesinin belirlenmesi ve klinik öneminin değerlendirilmesi
PARVOVİRAL ENTERİTİSLİ KÖPEKLERDE SERUM ZONULİN SEVİYESİNİN BELİRLENMESİ VE KLİNİK ÖNEMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Canine parvoviral enteritis (CPVe) köpekler arasında oldukça yaygın ve çok bulaşıcı bir hastalık olmakla birlikte sağaltımı hala oldukça zordur. Köpeklerdeki CPVe'nin olumlu prognozu için hastalığın erken teşhisi ve tedaviye olabildiğince erken başlanması önem teşkil etmektedir. Yapılan bu çalışmada CPVe'li köpeklerde serum zonulin seviyesinin belirlenmesi ve klinik/prognostik öneminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada ishal şikayetiyle kliniğe getirilen ve hızlı test kitiyle CPVe tanısı konulan farklı ırk ve cinsiyetteki 10 adet köpek ile klinik ve hematolojik muayene sonucu sağlıklı olduğu belirlenen 10 adet köpek değerlendirilmiştir. Bu amaçla köpeklerin vena cephalica antebrachii'sinden 2'şer ml kan alınıp gerekli incelemeler için antikoagülanlı ve antikoagülansız tüplere konulmuştur. Antikoagülanlı tüplere konulan kan bekletilmeden hemogram analizi gerçekleştirilmiştir. Antikoagülansız tüpe konulan kanın, santrifüj işleminin ardından zonulin testi için örnekler uygun şartlarda saklanmış ve akabinde zonulin testi yapılmıştır. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı köpeklerin en az 1 ay öncesine kadar olan süreçte antibiyotik kullanılmamış olmasına dikkat edilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular istatistiksel olarak incelendiğinde (ortalama±standart sapma) zonulin seviyelerinde kontrol grubu (1,41±0,54) ile CPVe grubu (15,05±4,15) arasında oldukça önemli ve anlamlı bir istatistiksel farkın (p (p<0,000) olduğu belirlenmiştir. Hematolojik bulguların değerlendirildiğinde; lökosit seviyelerinde kontrol grubu (9,34±2,56) ile CPVe grubu (2,84±1,48) arasında (p<0,000), lenfosit seviyelerinde kontrol grubu (1,7±0,43) ile CPVe grubu (0,83±0,39) arasında (p<0,002), nötrofil seviyelerinde kontrol grubu (6,77±2,53) ile CPVe grubu (1,09±0,57) arasında (p<0,000), eozinofil seviyelerinde kontrol grubu (0,31±0,14) ile CPVe grubu (0,02±0,01) arasında (p<0,000), bazofil seviyelerinde kontrol grubu (0,07±0,04) ile CPVe grubu (0,01±0) arasında (p<0,007), eritrosit seviyelerinde kontrol grubu (7,76±0,36) ile CPVe grubu (6,63±0,52) arasında (p<0,000), hemoglobin seviyelerinde kontrol grubu (17,29±1,24) ile CPVe grubu (13,78±2,24) arasında (p<0,003), hematokrit seviyelerinde kontrol grubu (49,66±2,20) ile CPVe grubu (43,19±7,66) arasında (p<0,014) seviyelerinde istatistiksel farklar bulunmuştur. Grupları oluşturan köpeklerden elde edilen vital bulgulardan kalp vurum sayısı üzerinde yapılan değerlendirmede kontrol grubu (122,28±16,52) ile CPVe (158,6±24,64) grubu arasındaki istatistiksel fark (p<0,003) olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak etiyolojisi farklı olsa da hayvanlarda meydana gelen ishallerde önemli bir travma noktası olan bağırsak mukoza hasarının tespiti için bir biyobelirteç olarak zonulinin kullanılmasının, bağırsak hastalıklarında mukozalardaki mevcut durumun doğru anlaşılarak prognozun olumlu yönde değişmesi, tedavi süresinin kısalması ve yapılacak daha kapsamlı çalışmalarla bağırsak hastalıklarının erken teşhisine olası katkıları gibi hedefleri önemli ölçüde etkileyebileceği görülmektedir. Bu tez çalışmasında elde ettiğimiz veriler sonucunda ise zonulinin CPVe sonucu oluşan bağırsak hasarının ve olası bağırsak geçirgenliğinin tespitinde önemli bir biyobelirteç olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: İshal, kanin parvoviral enteritis, köpek, zonulin,
Hernia diyaframatikalı kedilerde kardiyak biyobelirteçlerin değerlendirilmesi
Bu çalışma, hernia diyaframatikalı kedilerde kardiyak biyobelirteçlerin (NT-proBNP, Troponin I, Troponin T ve H-FABP) konsantrasyonları değerlendirerek tanı açısından önemini araştırmak amacıyla yürütülmüştür. Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Kliniği ve özel veteriner kliniklerine getirilen, radyolojik olarak hernia diyaframatika tanısı konulan 11 kedi ile herhangi bir sistemik ya da kardiyak hastalık belirtisi bulunmayan 9 sağlıklı kedi çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm olguların anamnez, klinik muayene ve radyolojik bulguları kaydedilmiş; kardiyak biyobelirteç konsantrasyonları kediye özgü ticari kitler kullanılarak hormon analiz cihazı ve ELISA yöntemiyle belirlenmiştir. Hernia diyaframatikalı kedilerin çoğunluğunda yüksekten düşme travma nedeni olarak saptanmış; klinik olarak taşipne, dispne ve taşikardi belirgin bulgular olarak gözlenmiştir. Solunum sayısı hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). NT-proBNP ve cTnI konsantrasyonları çoğunlukla referans aralığında kalırken, cTnT ve H-FABP konsantrasyonlarında hasta grubunda önemli oranda yüksek bulunmuştur (p<0,001). Sonuç olarak, cTnT ve H-FABP'nin kedilerde hernia diyaframatika olgularında kardiyak hasarın değerlendirilmesinde yararlı biyobelirteçler olabileceği belirlenmiştir.
Abdominal ultrasonografi uygulanan kedilerde safra kesesi çamuru ve hastalıklarının prevelansı
Bu çalışmada, kedilerde safra kesesi çamuru ve hastalıklarının prevalansının belirlenmesi amaçlandı. Tez çalışması kapsamında, farklı nedenlerle özel bir kliniğe başvuran farklı ırk, cinsiyet ve yaĢ grubundan 100 kedinin abdominal ultrasonografik muayene kayıtları incelendi. Ultrasonografik muayene öncesinde abdominal bölge tıraşlanıp alkol ile dezenfekte edildikten sonra prob ile deri arasında hava kalmasını önlemek amacıyla ultrason jeli uygulandı. Kedilere ait anamnez bilgileri de kaydedildi. Elde edilen ultrasonografik görüntüler üzerinden safra kesesi çamuru, safra kesesi duvar kalınlığı, safra kesesi dilatasyonu vesafra kesesine ait morfolojik anormallikler ile karaciğer boyutları belirlendi. Sunulan tez çalışmasında incelenen 100 kedinin ultrasonografik görüntüleri değerlendirildiğinde, 6 kedide safra mukoseli, 25 kedide kolesistit, 2 kedide kolanjit/kolanjiohepatit, 8 kedide safra kesesi morfolojik anormallikleri ve 5 kedide hepatik lipidozile uyumlu görüntüler elde edildi. Sonuç olarak, kedilerde safra kesesi çamuru prevalansının %6 olduğu ve safra kesesi hastalıklarının tespitinde ultrasonografik muayenenin değerli bir araç olduğu kanaatine varıldı.
Anemili kedilerde tiyol disülfit dengesinin ve iskemi modifiye albümin (İMA) seviyelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada anemili kedilerde tiyol disülfit dengesi ve İMA seviyesinin değerlendirilmesi bu değerlerin oksidatif stres ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı.Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniklerine genel muayene amacıyla getirilen sahipli kedilerde yapılan bu araştırmada 20'si anemili 20'si sağlıklı olmak üzere toplam 40 kediden numune toplandı. Çalışmaya katılan kedilerde ırk ve cinsiyet farklılığı gözetilmeksizin yaşları 2-6 ay arasında olanlar dahil edildi. Çıkan sonuçlara göre hematokrit≤27%, eritrosit sayısı≤5.5×10⁶/L ve Hemoglobin≤9 g/dL aralığında olan kediler anemili grupta incelendi. Serum örneklerinden tiyol disülfit dengesi parametreleri (nativ tiyol, total tiyol, disülfit, % disülfit/total tiyol ve % disülfit/nativ tiyol)IMA değeri ölçüldü.Çıkan sonuçlar sağlıklı grup ve anemili grup olarak kendi arasında karşılaştırıldı.2 grup arasında yaş değişkeni baz alındığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı (p= 0,0969) görüldü. Tiyol disülfit dengesi ile ilgili parametrelerinin incelenmesi sonucunda ise nativ tiyol (p=0,2920), total tiyol (p=0,5066), disülfit (p=0,1560), %nativ tiyol/total tiyol (p=0,0154), %disülfit/nativ tiyol (p=0,4697), %disülfit/total tiyol (p=0,0951), istatistiksel açıdan anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Karşılaştırılan İMA seviyelerinde de (p=0,4132) de istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç olarak; anemili ve sağlıklı yavru kedilerde oksidatif stres parametrelerinde tiyol, nativ tiyol, total tiyol, disülfit ve İMA değerlerinde istatistiksel olarak farklılığın tespit edilememesi, bu yaş grubundaki kedilerde demir eksikliğinden kaynaklı geçici neonatal aneminin olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Ayrıca yapılacak çalışmalarda aneminin tipi ve şiddeti dikkate alınarak yapılması, tedavi aşamasında da bu hususlara dikkat edilmesi önerilmektedir.
Parvoviral enteritisli köpeklerde kalp kası fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Kanin Parvovirus (CPV) köpeklerde dünya çapında etkili olan önemli bir patojendir. Hastalık yavru köpeklerde sepsis ve sistemik inflamatuvar yanıt sendromuna (SİYS) neden olmaktadır. Sepsis ve SİYS çeşitli mekanizmalarla kalp kası fonksiyonlarını etkilemektedir. Bu çalışmada parvoviral enteritisli yavru köpeklerde önemli ölüm nedenlerinden olan myokardiyal hasarı belirlemek için kalp kası fonksiyonlarının ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniği'ne getirilen sahipli CPV pozitif 16 yavru köpek (Grup A) ve herhangi bir şikâyeti bulunmayan, klinik ve hematolojik bulguları normal 16 sağlıklı sahipli yavru köpek (Grup B) dâhil edildi. Hasta olan yavrular semptomatik olarak tedavi edildi. Grup A ve Grup B'de bulunan köpeklerden bir kez kan alınarak hematolojik muayene gerçekleştirildi. Grup A'da bulunan köpeklerde SİYS kriterleri (beden ısısı (ºC), kalp ve solunum frekansları (dk), total lökosit sayısı (x109/l) ve nötrofilik lökosit (%)) değerlendirildi. Her iki gruptaki yavru köpeklere standart ekokardiyografi ve iki boyutlu benek takibi ekokardiyografi (2DBTE) uygulandı. 2DBTE ile sol ventrikül radyal gerilimi ve gerilim hızını belirlemek için görüntüler kaydedildi ve çevrimdışı olarak analiz edildi. Grup A ve Grup B'nin radyal gerilim ve gerilim hızları kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farka rastlanmadı. Ancak Grup A'da ölen hayvanların sağlıklı hayvanlara kıyasla daha düşük radyal gerilim değerlerine sahip olduğu belirlendi. Standart ekokardiyografi ile belirlenen ejeksiyon fraksiyonunun (EF) ve fraksiyonel kısalmanın (FS) gruplar arasında fark oluşturmadığı görüldü. Sepsis ve SİYS görülen parvoviral enteritisli yavru köpeklerde sol ventrikül fonksiyonlarının etkilendiği ve bu fonksiyonların değerlendirilmesinde standart ekokardiyografi ile beraber 2DBTE metodunun da kullanılması gerektiği kanısına varıldı.
Deneysel sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve deksametazon'un TNF-α, interlökin (IL)-1β, IL-2, IL-6, IL-8, IL-10 ve Maresin -1'e etkileri
Sepsis, ölüm nedenleri arasında önde gelen bir konumda bulunmaktadır. Ancak sepsisin etiyopatolojisi henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışma; çekal ligasyon ve delinme (CLP) yöntemi ile sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve dekzametazonun MaR-1, TNF-α, IFN-γ, IL-1, IL-2, IL-6, IL-8 ve IL-10 düzeylerine etkinliğinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada 8-10 haftalık Sprague Dawley cinsi erkek ratlar kullanıldı. Bu ratlar rastgele olarak her bir grupta 7 rat olacak şekilde 7 deney grubuna (grup 1: kontrol, grup 2: sham, grup 3: sepsis, grup 4: sepsis + salin, grup 5: sepsis + setirizin, grup 6: sepsis + deksametazon, grup 7: sepsis + deksametazon + setirizin) ayrıldı. Grup 1 (kontrol) ve grup 2 (sham) dışındaki diğer gruplarda sepsis CLP yöntemiyle oluşturuldu. Grup 4' sadece salin, grup 5'e setirizin, grup 6'ya deksametazon, grup 7'ye setirizin ve deksametazon birlikte uygulandı. Deney başlatılmadan önce tüm ratların fiziksel bulguları ve vücut ısıları kaydedildi. Deneyin 4. saatinde kuyruk venlerinden ve deneyin 16. saatinde vücut ısıları tekrar ölçülerek tüm ratlar sakrifiye edilirken kan örnekleri alındı. Ayrıca deneyin 16. saatinde karaciğer, akciğer, kalp ve böbrek dokuları alınarak histopatolojileri yapıldı. Sepsis gelişen hayvanlarda vücut sıcaklıklarının belirgin şekilde yükseldiği, genel halsizlik, çevresel uyaranlara karşı duyarsızlık ve hareketsizlik gözlemlendi. Sepsis grubundaki (G3, 4, 5, 6, 7) hayvanlarda nötrofil ve beyaz küre sayısının arttığı, lenfosit sayısının azaldığı tespit edildi. Setirizin ve deksametazon uygulanan (G5, 6, 7) gruplarda nötrofil sayılarında anlamlı azalma gözlemlenirken lenfosit sayılarında ise artış gözlemlenmiştir. Sepsise bağlı olarak, diğer (G3, 4, 5, 6, 7) gruplarda kayda değer şekilde artan interlökin miktarlarına karşılık MaR-1 miktarlarının anlamlı (p<0,05) olarak azaldığı görüldü. Setirizin ve deksametazon uygulamasının MaR-1 miktarlarını belirgin şekilde arttırdığı interlökin miktarlarını ise anlamlı (p<0,05) bir şekilde azalttığı belirlendi. Setirizin ve deksametazonun kombine olarak uygulanmasının daha etkili olduğu belirlendi. Bu çalışma sepsisin tanısı ve izlenmesinde MaR-1'in potansiyel bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, setirizin ile deksametazonun, özellikle de kombinasyonunun sepsis tedavisinde önemli bir seçenek olabileceğini gösterdi.
Sabouraud dekstroz agarda koloni oluşturan dermatofitli kedilerde oksidatif stresin rolü ve temel kan tablosunun değerlendirilmesi
Bu çalışmada Kedilerde Dermatofit etkenlerinin Oksidatif stres üzerine etkilerinin değerlendirilmesinin araştırılması amaçlandı. Çalışma kapsamında hayvan materyalini; farklı yaş, cinsiyet ve ırklarda, Cat Hospital Hayvan Hastanesine getirilen Dermatofitoz tanısı konulan deney grubundaki 20 hasta kedi ve kontrol grubunu oluşturan 20 sağlıklı kedi olmak üzere toplamda 40 kedi oluşturmuştur. Deney grubundaki kedilerden kan örnekleri alındı. Kontrol grubundaki kedilerin halihazırda alınmış serumları kullanıldı. Diagnostik değerlendirme amacıyla tüm hasta kedilerin wood lambasıyla muayeneleri yapıldı. Pozitif ışıma verenler ve şüpheli negatif örneklerden tüy örnekleri alınarak SDA agarda kültür analizleri gerçekleştirildi. Serum örneklerinden oksidatif stresin gözlemlenmesi amacıyla: antioksidan olarak total tiyol, native tiyol, disulfide ve iskemik modifiye albumin (IMA) değerleri belirlendi. Yapılan değerlendirmelerde; deney grubu kedilerde total tiyol, native tiyol, disulfide ve iskemik modifiye albumin (IMA) değerlerinin kontrol grubundakilere göre oksidatif stres değerleri için yapılan istatistiksel analizlerinde anlamlı fark saptanmamıştır. İncelemeler sonrasında kedilerde dermatofitozun oksidatif stresi teşhis aracı olarak kullanılacak seviyede etkilemediği sonucuna varılmıştır.
Kronik enteropatili kedilerde FCEAI skorlaması, mikrobiyota ve IL-17A, IL-17F ve IL-10 ekspresyonu değişimleri analizi
Kedilerde yangısal bağırsak hastalığı, kronik gastrointestinal bulgularına yol açan bir hastalıktır. Etiyopatogenezi tam olarak çözülememiş olsa da altında yatan sebepler olarak; mikrobiyotaya ve luminal antijenlere şekillenen anormal immun yanıt, genetik ve immunoregülatör faktörler olduğu düşünülmektedir. Bu bilgiler ışığında, n=5 sağlıklı kontrol grubu, n=10 kronik enteropatili kediye klinik testler yapılarak olası diğer hastalıklar elendi ve yangısal bağırsak hastalığı teşhisi kolonoskopi ile alınan biyopsi ile histopatolojik olarak yapıldı. Teşhisi yapılan n=10 kronik enteropatili kedilerde FCEAI skorlaması yapıldı. Ardından örneklem gruplarından dışkı ve duodenal biyopsi alındı. Dışkıdan mikrobiyota kompozisyonuna, kolonik biyopsiden ise IL-17A, IL-17F ve IL-10 ekspresyon düzeylerine bakıldı. Bu ikisi arasında ilişki ve yangısal bağırsak hastalığının etiyopatogenezindeki rolü araştırıldı. Gruplar arasında, FCEAI klinik skorlamasında önemli farklar görüldü. Laboratuvar analizinde hastalık ile direkt ilişkili bir bulguya rastlanılmadı. Ultrasonografi, hastalığın en azından orta şiddetli olduğu hastalarda yönlendirici veriler verdiği gözlendi. Kolonoskopi ve kolondan alınacak biyopsinin hastalığın teşhisi ve ayırıcı tanılar için önemli özellikler barındırdığı gözlendi. Mikrobiyota analizinde, operasyonel taksonomik üniteler açısından gruplar arasında toplam değerler arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Araştırılan interlökinler açısından IL-17A ve IL-10, gruplar arasında anlamlı farklar gösterdi (p<0,05). IL-17F açısından ise anlamlı fark bulunamadı (p>0,05).
Kedilerde hipertiroidizm prevalansı ve tiroid bezinin ultrasonografik muayenesi
Amaç: Bu çalışmada kedilerde T4 ölçümü ile hipertiroidizm prevalansının belirlenmesi ve tiroid bezinin ultarasonografik muayenesinin önemi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın hayvan materyalini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniği ve İzmir ili veteriner klinik ve polikliniklerine getirilen, yapılan klinik muayene ve kan testleri değerlendirmeleri sonucu serum total T4 seviyeleri yüksek olan ve semptom gösteren hipertirodizm tanısı koyulan kediler oluşturdu. Çalışmada vakalar ırk, her iki cinsiyet ve yaş farklılıklarına göre ayırt edilmedi. Anamnez alınıp fiziksel muayene sonrası özellikle sabah saatleri tercih edilerek kan örnekleri alınıp ardından boyun bölgesi tıraşlanarak tiroid bezinin ultrasonografik muayenesi gerçekleştirildi. Dağılımların normalite testleri shapiro wilk analizine göre gerçekleştirip verilerin normal dağılım göstermemesi üzerine Mann Whitney U testi ile gruplar arası karşılaştırmalar yapıldı. Tüm analizlerde SPSS 25 programından yararlanılıp p değerinin 0.05 den küçük olduğu durumlar istatistiksel anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan kediler normotiroidili ve hipertiroidili olarak gruplandı. Çalışmaya dahil edilen kedilerde hipertiroidizm prevalansı %8,6 olarak bulundu. Hipertiroidizm tanısı koyulan kedilerde tiroid bezinin ultrasonografik muayenesinde normotiroidili kedilere göre hacim ve ekojenitelerde anlamlı farklılıklar görüldü. T4 değeri yüksek bulunan kedilerin yaygın olarak 10 yaş ve üzeri olduğu belirlendi. Sonuç: Yapılan çalışma sonucu elde edilen verilere göre hipertiroidizmin şimdiye kadar yapılan çalışmalarla uyumlu olarak özellikle yaşlı kedilerde yaygın bir endokrin hastalık olduğu görülmüştür, tanı aşamasında ultrason muayenesinin bezin değerlendirilmesinde ve hastalığın prognozunun belirlenmesinde yardımcı olacağı düşünülmektedir. Hipertiroidizm şüpheli hastalarda hormonun sirkadiyen ritmi ve etkilendiği diğer şartlar dolayısı ile tanı amaçlı yapılan testlerin belirli aralıklarla tekrar edilmesi önerilmektedir.
Kanin atopik dermatitte zonulin, diamin oksidaz aktiviteleri, bağırsak ultrasonografisi ile klinik skorlamalar
Amaç: Bu çalışmada kanin atopik dermatit tanısı konulan köpeklerde zonulin ve diamin oksidaz (DAO) düzeyleri, abdominal ultrasonografi ile belirlenen bağırsak duvar kalınlıkları (duodenum, jejenum, kolon), epidermal bariyer fonksiyon parametreleri (derinin pH ve hidrasyon düzeyleri) korneometri cihazı ile ölçülerek ve CADESI-04 klinik skorlama sistemine göre değerlendirerek bağırsak-beyin-deri ekseni kapsamında hastalığın sistemik etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın hayvan materyalini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Hayvan Hastanesi Küçük Hayvan İç Hastalıkları Polikliniklerine getirilen, farklı ırk, yaş, cinsiyetten; Favrot (2010) kriterlerine göre atopik dermatit tanısı konulan (n=20) köpekler ile bu kriterlere uymayan ve herhangi bir dermatolojik lezyonu bulunmayan sağlıklı kontrol grubunu oluşturan (n=20) köpekler oluşturdu. Çalışma kapsamına alınan köpekler zonulin ve DAO düzeyleri, bağırsak duvar kalınlığı, epidermal bariyer parametreleri yönünden değerlendirildi. Verilerin analizinde Shapiro-Wilk, Mann-Whitney U ve Ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan kanin atopik dermatit grubu ve sağlıklı kontrol grubu köpekler karşılaştırıldı. Zonulin (p=0,001) ve DAO (p=0,001) düzeylerinde kanin atopik dermatit grubunda anlamlı değişiklikler bulundu. Epidermal bariyer parametreleri verilerine göre pH (p=0,001) ve hidrasyon (p=0,001) açısından anlamlı değişiklikler bulundu. Ultrasonografik verilere göre kolon duvar kalınlığında (p=0,001) anlamlı değişiklikler bulundu. CADESI-04 klinik skorlaması 88,65 ± 5,63 olarak bulunmuş olup, bu değer yüksek düzeyde lezyon varlığına işaret etmektedir. Sonuç: Yapılan araştırma sonucu elde edilen verilere göre, 'beyin-bağırsak-deri ekseninde' atopik dermatitli köpeklerde intestinal permeabilite artışına eşlik eden intestinal mukozal hasarlanma dermatoloji yerine gastroentero-dermatoloji tanımının kullanımının daha doğru olduğunun bir göstergesidir. Bu yönüyle kanin atopik dermatit de dahil olmak üzere farklı birçok gastroentero-dermatolojik bozukluklarda zonulin ve DAO'nun 'beyin-bağırsak-deri ekseninde' biyobelirteç olarak kullanımının doğru olabileceği söylenebilinir. Yine intestinal permeabilite artışına yönelik sağaltım planlaması bu istikamette gerçekleştirilmeli klinik bulgular ve hastalık aktivite değişimi ilgili biyobelirteçlerle takip edilmelidir. Anahtar kelimeler: Atopi, Bağırsak, Diamin-oksidaz, ultrasonografi, Zonulin.
Isı stresi altındaki Saanen keçilerinde vitamin E ve Selenyum kullanımının antioksidan parametreler üzerine etkileri
Amaç: Çalışma, Isı Stresi Altındaki Saanen ırkı keçilerde Vitamin E ve Selenyum Kullanımının Antioksidan Parametreler Üzerine Etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada klinik ve laboratuvar muayene (tam kan sayımı ve serum biyokimyasal bulgularına) sonuçlarına göre 1 yaş ve üzeri yaşta saanen ırkı 14 adet sağlıklı dişi keçi seçilmiştir. Seçilen bu keçiler gruplara rastgele dağıtılarak Grup 1 (n=7) ve Grup 2 (n=7) olmak üzere iki guruba ayrılmıştır. Hayvan grupları ayrı padoklara alınarak çalışma süresince besleneme rejimleri değiştirilmeden toplam karışım rasyonu ve adlibitum su ile bakım-yönetimleri sağlanmıştır. Çalışma kapsamında oluşturulan Grup 1'deki keçilere Vitamin E-Selenyum (Se) (Yeldif, Ceva, Türkiye) 2 ml yeldif / 50 kg canlı ağırlık dozunda, grup 2'deki keçilere ise 2 ml %0,9'luk NaCI her ayın ilk haftası tek doz subkutan olarak uygulanmıştır. Her iki gruptaki hayvanlardan toplam oksidan seviyesi (TOS), toplam antioksidan seviyesi (TAS) ve tiyol disülfit (total tiyol (TTL), nativ tiyol (NTL), disülfid (DS) düzeylerinin belirlenmesi için vena jugularistüren lityum heparinli tüplere 4' er ml kan örnekleri alınmıştır. Örnekleme ve uygulamaların tamamı 12 ay boyunca (mevsimsel) ayda bir kez olacak şekilde takip edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada, 12 ay boyunca takip edilen saanen ırkı keçilerde çevresel sıcaklık-nem indeksi (SNİ) ile antioksidan parametreler (TTL, NTL, DS, TAS, TOS) arasındaki değişimlere Vitamin E ve Selenyumun uygulamasının anlamlı bir etkisinin olup olmadığı incelenmiştir. Bu çalışmada SNİ değerlerinin arttığı yaz mevsiminde sıcaklık stresinin oluştuğu tespir edilmiştir. Zaman içerisinde dalgalanma gösteren TTL düzeyleri kontrol gurubuna nazaran çalışma grubunda özellikle Mart ve Ekim aylarında daha yüksek bulunmuştur. Şubat ayında özellikle kontrol grubunda belirgin bir artış gösteren NTL seviyesi diğer aylarda anlamlı bir değişiklik göstermemiştir. Vitamin E ve Selenyum uygulamasının antioksidan etkisi yıl sonunda DS seviyesindeki anlamlı düşüş ile ortaya konmuştur. Çalışmada TAS ve TOS düzeyleri her iki gruptada yıl içerisinde dalgalanmalar gösterse bile anlamlı bir değişiklik şekillenmemiş ve benzer bir seyir göstermişlerdir. SNİ ile antioksidan parametreler arasında yapılan regresyon analizinde, sadece TTL ile SNİ arasında pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişki (p = 0.048) tespit edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmada; tüm oksidatif stres parametreleri kapsamında çalışma ve kontrol grupları arasında değişimler gerçekleşmiş olsada bu değişimlerin önem arz etmediği tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Vitamin E, Selenyum, sıcaklık stresi, TAS, TOS, tiyol disülfit, keçi
Beyaz kan hücre (WBC) sayısı yüksek (lökositozis) kedilerde serum amiloid A ve D vitamini düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu tez çalışmasında lökositozlu kedilerde Serum Amiloid A ve D Vitamini düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamına Lökositozlu (n=20) ve sağlıklı (n=10) kedi olmak üzere toplamda 30 kedi dahil edildi. Tüm hayvanlarda, klinik skorlamalar ve serum amiloid A düzeyleri belirlendi. Bulgular: Çalışma grubundaki kedilerde, kontrol grubuna kıyasla fSAA düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Buna karşın, D vitamini düzeyleri bakımından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Elde edilen bulgular doğrultusunda, fSAA düzeylerinin inflamatuvar süreçlerin varlığını ortaya koymada ve lökositozun altında yatan nedenin değerlendirilmesinde güvenilir bir biyobelirteç olduğu sonucuna varılmıştır. D vitamini düzeylerinin ise inflamasyonla olan ilişkisini daha doğru değerlendirebilmek için daha geniş vaka grupları ve kontrol edilen değişkenler ile yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: kedi, lökositoz, serum amiloid A, D vitamini, inflamasyon
Konjestif kalp yetmezliği bulunan köpeklerde intestinal morfolojik değişikliklerin görüntülenmesi: Kalp-bağırsak ekseninde ultrasonografik yaklaşım
Amaç: Bu tez çalışmasında KKY mevcudiyeti olan köpeklerde kardiyovasküler (cTnI, Nt-proBNP, CK-MB, Miyoglobin ve D-dimer) ve intestinal (Zonulin ve DAO) biyobelirteçler ile ekokardiyografik ve intestinal ultrasonografik değişimlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Küçük Hayvan Polikliniği'ne başvuran KKY'li köpekler (n=25) ile sağlıklı köpekler (n=10) dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen köpekler, radyografik, ekokardiyografik, intestinal ultrasonografik bulgular ile kardiyovasküler ve bağırsak geçirgenliğine ilişkin biyobelirteçler yönünden değerlendirildi. Verilerin analizinde SPSS programı kullanılarak, Mann-Whitney U, Ki-kare ve Spearman's rho testleri gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışma kapsamında KKY grubu köpekler kendi içerisinde ve sağlıklı grup köpekler ile karşılaştırıldı. Ekokardiyografik verilerin değerlendirilmesi ile KKY grubunda sağlıklı gruba kıyasla daha yüksek sol atriyum/aort LA/Ao (p=0,000), EDV (p=0,045), SV (p=0,019), E/A (p=0,001) ve E/IVRT (p=0,001) değerleri; daha düşük IVSd (p=0,001), IVRT (p=0,000) ve IVRT/(E/A) (p=0,000) değerleri saptandı. Değerlendirilen kardiyovasküler ve bağırsak geçirgenliğine ilişkin biyobelirteçlerden her biri KKY grubunda sağlıklı gruba oranla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek belirlendi. İntestinal ultrasonografi ile belirlenen kolon duvar kalınlığı, KKY' köpeklerde sağlıklılara göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,000), ancak duodenum ve jejunum duvar kalınlıklarında anlamlı bir fark gözlenmedi. KKY'li köpeklerde bağırsak duvar kalınlığının, duodenum ve jejunum kalınlığı ile diyastolik fonksiyon indeksleri arasında zayıf ila orta düzeyde ilişki ve kolon kalınlığı ile E dalgası hızı arasında orta düzeyde pozitif ilişki dahil olmak üzere çeşitli ekokardiyografik parametrelerle anlamlı korelasyonlar gösterdiği görüldü. KKY'li köpeklerde bağırsak duvar kalınlığı ile çeşitli ekokardiyografik parametreler arasında anlamlı korelasyonlar saptandı. Duodenum duvar kalınlığı E, E/A, DT, E/IVRT (zayıf negatif) ve IVRT/(E/A) (orta pozitif) ile korelasyon gösterdi. Jejunum duvar kalınlığı LA/Ao, E/A, DT, E/IVRT (negatif); A, IVRT/(E/A), LVIDs, EF (pozitif) ile koreleydi. Kolon duvar kalınlığı ise E (orta pozitif), IVRT ve E/IVRT (zayıf) ile korelasyon gösterdi. Duodenum ve kolon duvar kalınlığı ile kardiyovasküler ve bağırsak geçirgenliğine yönelik biyobelirteçlerden herhangi biri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki saptanmadı. Jejunum duvar kalınlığı ile cTnI düşük pozitif, miyoglobin ve DAO düşük negatif korelasyon gösterdi. Sonuç: KKY grubu köpeklerde belirgin ve güçlü istatistiksel düzeyde kardiyovasküler ve bağırsak geçirgenliğine ilişkin biyobelirteçlerin sağlıklılara göre yüksek değerleri eşliğinde, kolon duvar kalınlığı artışı belirlenmesi ve bu artışla birlikte ekokardiyografik parametrelerden E dalgası hızının orta düzeyde artışı, IVRT ve E/IVRT değerinin zayıf düzeyde azalışı; düşük örneklem havuzu ile ilişkilendirilmekle birlikte diyastolik disfonksiyon ile kolon disfonksiyonu arasındaki ilişkinin varlığına işaret etmektedir. Kalp-bağırsak eksenine yönelik söz konusu bulgulara yönelik daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak ileri düzey araştırmalar, bu eksen içerisindeki çift yönlü etkileşimlerin patofizyolojik mekanizmalarının aydınlatılmasına ve KY'de GİS değişimlerin potansiyel tanısal ve prognostik değerinin belirlenmesine katkı sağlayacaktır.
Parvoviral enteritis'li köpeklerde idrar karaciğer tipi yağ asidi bağlayıcı protein ( uL-FABP)düzeylerinin değerlendirilmesi
PARVOVİRAL ENTERİTİS'Lİ KÖPEKLERDE İDRAR KARACİĞER TİPİ YAĞ ASİDİ BAĞLAYICI PROTEİN (uL-FABP) DÜZEYLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Sağlam Y. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veterinerlik İç Hastalıkları Programı, Yüksek Lisans Tezi, Aydın, 2025. Amaç: Bu çalışmada, CPE'li köpeklerde idrar L-FABP (uL-FABP) düzeylerinin değerlendirilmesi ve SIRS ve hipovoleminin tek ya da birlikte varlığının uL-FABP'yi nasıl etkilediğinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın materyalini 28 CPE'li (ENF) ve 10 sağlıklı (KON) köpek olmak üzere toplam 38 köpek oluşturdu. ENF grubundaki köpekler SIRS (S+/-) ve hipovolemi (H+/-) varlığına ve yokluğuna göre dört alt gruba ayrıldı. Bu alt gruplar; S-H- (n=6), S-H+ (n=6), S+H- (n= 6) ve S+H+ (n=10) idi. Çalışmaya dahil edilen köpeklerin tanımlayıcı özellikleri ve detaylı fiziki muayene bulguları hasta kabulde kaydedildi. Kan örneklerinden TLS, HCT, serum Cr ve üre konsantrasyonları ölçüldü. İdrar süpernatantından uL-FABP, uCr ve uALB konsantrasyonları ölçüldü ve uL-FABP ve uALB konsantrasyonları uCr konsantrasyonuna bölünerek uL-FABP/Cr ve uALB/Cr indeksi hesaplandı. Bulgular: TLS'nin ana gruplar ve alt gruplar arası istatistiksel değerlendirmesinde anlamlı fark bulunmadı. ENF grubunun ortalama HCT değeri KON grubuna göre yüksek bulundu. Buna karşın alt grupların istatistiksel değerlendirmesinde HCT değerleri anlamlı değildi. Serum üre ve sCr konsantrasyonları arasındaki farklar çalışma ana grup ya da alt grupları arasında anlamlı bir fark yoktu. Üriner biyobelirteçler uL-FABP/Cr ve uALB/Cr düzeyleri gruplar ve alt gruplar arasında anlamlı farklılıklar belirlendi. ENF grubun uL-FABP/Cr ve uALB/Cr oranları KON grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Alt gruplar arası değerlendirmede de bu yüksekliklerin büyük oranda SIRS ve hipovoleminin birlikte bulunduğu S+H+ grubundaki köpeklerden kaynaklandığı dikkati çekti. Sonuç: Bu çalışmada, CPE'li köpeklerde uL-FABP/Cr oranları ilk kez değerlendirildi. CPE'li ve sağlıklı KON grubu arasında geleneksel renal belirteçler olan sCr ve üre konsantrasyonlarında anlamlı bir farklılık gözlenmemekle birlikte özellikle SIRS ve hipovoleminin birlikte bulunduğu olgularda uL-FABP/Cr ve uALB/Cr oranları yüksek bulundu. Bu bulgular, üriner biyobelirteçlerden uL-FABP ve uALB'nin CPE'ye sekonder gelişebilecek akut böbrek hasarının erken dönemde tanımlanmasında potansiyel role sahip olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Akut Böbrek Hasarı, Canine Parvoviral Enteritis, Karaciğer Tipi Yağ Asidi Bağlayıcı Protein, Köpek
Köpeklerde hipotiroid ve hipertiroid insidensinin araştırılması
daha sonra doldurulacaktır
Köpeklerde demodikozun tanısında fekal flotasyon yönteminin incelenmesi
Amaç: Demodikoz; Demodex spp.'nin aşırı çoğalmasından kaynaklanan, köpeklerde yaygın görülen paraziter dermatozdur. Kesin tanı, altın standart tanı yöntemi sayılan derin deri kazıntısı ile konur. Tanıda ayrıca trikogram ve asetat bant teknikleri gibi daha az travmatik yöntemler de kullanılabilmektedir. Son yıllarda köpek demodikozunun hızlı tanısı için non-invaziv, duyarlı ve kolay uygulanabilir tanı yöntemleri araştırılmaktadır. Köpeklerde demodikozun tanısında fekal flotasyon yönteminin araştırıldığı kısıtlı çalışma bulunmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada demodikozlu köpeklerin tanısında, fekal flotasyon yönteminin kullanılabilirliği ve piyoderma varlığının buna etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne getirilen dermatolojik sorunlu köpeklere derin deri kazıntısı ile demodikoz tanısı konulanlar lezyon yaygınlıklarına göre iki gruba ayrılıp piyoderma varlığına göre alt gruplarda değerlendirildi. Demodikoz tanısı konulan köpeklerden alınan taze dışkı örneklerine çinko sülfat flotasyon tekniği uygulanılarak mikroskopta Demodex spp. varlığı araştırıldı. Çalışmada elde edilen veriler SPSS 20.0 paket programı ile değerlendirildi. Gruplar arasındaki bu oranlar Ki-kare (χ 2) testi aracılığıyla saptandı. Bulgular: Demodikozlu 36 köpeğin 15'i (%41,7) lokalize demodikozlu, 21'i (%58,3) generalize demodikozlu olarak belirlendi. Demodikoz tanılı 36 köpeğin 19'unun (%52,8) dışkısında Demodex akarı belirlendi. Dışkıda Demodex akarı tespit edilen 19 köpeğin 14'ü (%73,7) komplike, 5'i (%26,3) non-komplike olarak tanılandı. Sonuç: Çalışma, köpeklerde demodikozun tanısında fekal flotasyon yönteminin tamamlayıcı bir yöntem olarak kullanılabileceği ortaya kondu. Anahtar Kelimeler: Demodikoz, Fekal Flotasyon, Köpek, Tanı
Cryptosporodiosisli buzağılarda oral yolla uygulanan silikon dioksitin sağaltım etkinliğinin araştırılması
Amaç: Neonatal ishalli buzağılarda cryptosporodiosis'in sağaltımına yönelik sınırlı sayıda literatürün bulunduğu göze çarpmaktadır. Söz konusu araştırmalarda etiyolojik nedenlere bakılmaksızın ve hastalık etkenleri belirlenmeden yalnızca ishal baz alınarak değerlendirmeler yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Literatürdeki eksikliği gidermeye yönelik olarak ve bu amaçla fakülte kliniğimizde bulunan neonatal ishale ait klinik bulguları mevcut buzağılara (n=20) katı fazlı immunokromatografi yöntemi ile çalışan hızlı test kitleri aracılığıyla ön tanı konuldu. Örnek toplanması ve laboratuvar analizlerinde uygulanacak algoritma: 1) her buzağıda rektumdan direkt taze dışkı toplanması, 2) demografik veri kaydı ve hızlı test kiti ile antijen tayini, 3) laboratuvara numune aktarımı, 4) Sheather's şekerli solüsyonu ile fekal flotasyon, 5) dışkı smear'inin hazırlanarak modifiye Ziehl–Neelsen boya ile muamelesi sonrası mikroskobik muayene olmak üzere teşkil edildi. Bulgular: Olgular öncelikli olarak mono-infeksiyona ilişkin gruplandırılarak, ko-infeksiyon durumundaki buzağılar ise çalışma dışı bırakıldı. İlgili ana gruplar (her grupta n=10'ar) I. grup (Cryptosporidium sp. ile infekte ve silikon dioksit (Zoosorb oral toz) uygulamasında bulunulacak), II. grup (Cryptosporidium sp. ile infekte ve herhangi bir moleküler ajan uygulanmayacak sağaltım grubu) olarak belirlendi. Silikon dioksit uygulanan cryptosporodiosisli buzağılarda 0., 3., 7. ve 10. günlerde ookist sayılarına ait geometrik ortalama ve standard deviasyon değerleri sırası ile 34079,86±101438,4, 0,000±34351,76, 0,000±3738,58, 0,000±5059,64 (p=0,000) olarak saptandı. Sonuç: Ookist sayılarında bu değişim silikon dioksit preparatının (Zoosorb oral toz) anti-cryptospodial etkinliğine yorumlanabilir. Yine 3. ve 7. günlerde silikon dioksit preparatının (Zoosorb toz) uygulandığı buzağılarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede (p=0,001) değişen ookist atılımı sağaltım etkinliğine ilişkindi. Bu noktadan sonra silikon dioksitin etkinliği daha detaylı tartışılabilinir. Anahtar kelimeler: Buzağı,crytosporidium, silikon dioksit
Köpeklerde vücut sıcaklığı ölçümünde kızılötesi termometrenin kullanılabilirliği
Amaç: Vücut sıcaklığının doğru ölçümü, bir hastanın gerek incelenmesi gerekse de tanı açısından önemlidir. Günümüzde insanlar için çeşitli non-invaziv termometreler mevcuttur, ancak bunların köpeklerde kullanışlılığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Bu çalışmada, köpeklerde iki temassız kızılötesi termometrenin KÖT: VisioFocus PRO 06480 (VKÖT)-İtalya ve Weewell WTN 570 (WKÖT)-Çin vücut sıcaklığının aksiller (A) bölge ve korneadan (K) ölçümleri, KÖT'lerin klinik kullanılabilirliğini değerlendirmek için dijital rektal termometre DRT: Kruuse Digital Thermometer, Katalog No.: 291126 (KDRT)-Danimarka ile karşılaştırıldı. Gereç ve Yöntem: Hastanemize getirilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 150 köpek değerlendirildi. Her bir köpekte vücut sıcaklığı ölçümleri, sırasıyla DRT ile rektumdan ve iki temassız kızılötesi termometreler ile aksiller bölgeden ve korneadan gerçekleştirildi. DRT okumaları referans değer olarak kabul edilerek her iki KÖT'nin hem aksiller bölge hem de korneadaki sıcaklık okumaları bu referans değer (farklılıklar) ile karşılaştırıldı. Ölçüm yöntemleri arasındaki korelasyonlar Spearman, uyumlulukları da Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Bulgular: Kızılötesi termometreler VKÖT ve WKÖT ile aksiller bölgeden ölçülen medyan vücut sıcaklıkları sırasıyla 38,30 °C ve 37,90 °C olup, bu değerler DRT ölçümünden (38,70 °C) önemli düzeyde (p<0,001) düşük bulundu. Medyan DRT (38,70 °C) ile karşılaştırıldığında, vücut sıcaklığının iki KÖT (VKÖT: 37,50 °C; WKÖT: 37,00 °C) ile kornea ölçümleri de önemli düzeyde (p<0,001) düşüktü. İki KÖT ile aksiller bölgeden ve korneadan ölçülen sıcaklıklar ve DRT arasındaki korelasyonlar zayıftı. Passing Bablok regresyonunda iki ölçüm metodu arasında önemli sabit ve/veya orantısal yanlılık belirlendi. Bland-Altman test, vücut sıcaklığı ölçüm yöntemleri arasında önemli yanlılıklar ve klinik kullanım için kabul edilemeyecek uyum sınırları olduğunu ortaya koydu. Sonuç: Bu çalışmada köpeklerde aksiller bölge ve korneadan vücut sıcaklığı ölçümünde performansı değerlendirilen iki temassız KÖT kolay ve hızlı ölçüm sunmakla birlikte, klinik olarak dijital rektal termometre yerine kullanılabilir değildir.
Buzağılarda klinoptilolit (zeolit) uygulamasının abomazal boşalma oranına etkisi
Amaç: Planlanan araştırma ile buzağılarda ishale karşı koruyucu ve tedavi edici etkinliği bilinen klinoptilolitin (zeolit) 'in abomazal boşalma oranına etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu kapsamda yapılan çalışmada eşit sayıda (n=7) 2 grup olarak belirlenen holstein ırkı, her iki cinsiyetten, süt emme dönemindeki buzağılardan oluştu. Zeolit grubunda bulunan buzağılara süt içerisine zeolit (1 gr/kg) ve asitaminofen (50 mg/kg) ilavesi, kontrol grubuna ise yalnızca asetaminofen ilavesi yapıldı. Kan örnekleri uygulama öncesi 0. dk ve uygulama sonrası 30., 60., 90., 120., 180., 240., 300., dakikalarda olacak şekilde alındı. Bulgular: Plazma asetaminofen konsantrasyonlarının zamana bağlı plazma seviyelerinde değişimler göz önüne alındığında, zeolit ve kontrol grubu buzağıları arasında çalışma sonunda anlamlı değişimlerin bulunmadığı belirlendi. Diğer taraftan her iki grubun maksimum konsantrasyona ulaşma süreleri incelendiğinde Tmax süresinin kontrol grubunda bulunan buzağılarına göre anlamlı derecede düşük olduğu ve zeolit uygulanan buzağılarda asetaminofen emilimin daha yüksek olduğu gözlemlendi. Sonuç: Zeolit uygulanan buzağılarda abomazal boşalma zamanı kontrol grubu buzağılarına göre daha kısa sürede gerçekleşmiştir. İshale karşı profilaktik ve terapötik etkisi bulunan zeolitin, abomazal boşalma üzerine olumsuz bir etki oluşturmadığı ve güvenle kullanılabilecek bir ajan olduğu belirlendi.
Akut renal hasarlı köpeklerde bağırsak ultrasonografisi: Bağırsak-renal ekseni odaklı prospektif değerlendirmeler
Amaç: İntestinal disbiyozis ile renal hastalıkların patofizyolojileri arasında, gastrointestinal sistem ve renal arasındaki bağlantıdan dolayı bir ilişkili bulunmaktadır. Bu kapsamda belirtilen tez projesi ile akut renal hasarı bulunan köpeklerde renal ve intestinal ilişkinin ultrasonografik olarak belirlenmesi ve ultrasonografik intestinal verilerin akut renal hasarın erken belirteci olup olmayacağının ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Doğal yolla oluşan akut renal hasar tanısı konulan ve herhangi bir şikayeti bulunmayan sağlıklı olmak üzere her iki cinsiyetten ve farklı yaşlardaki (yaş aralığı 1-13) toplamda 64 köpek çalışmaya dahil edildi. Birinci grubu (n=24), kliniğe aşı veya sağlık kontrolü amacıyla getirilen, klinik ve laboratuvar değerlendirilmelerinde herhangi bir anormallik saptanmayan sağlıklı köpekler, ikinci grubu subklinik akut renal hasar (ARH)'lı kreatin değerleri normal sınırlar içerisinde olup Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) değerleri yüksek olan köpekler (n=33), üçüncü grubu tübüler zararla ilişkili ARH bulunan kreatin ve NGAL değerleri yüksek (n=7) köpekler oluşturdu. Bulgular: Gerek tübüler zararla ilişkili ARH tanısı grubunda gerekse de subklinik ARH tanısı konulan gruplarda meydana gelen NGAL değişimleri ile yapılan sol böbrek /Aort ölçümleri arasında anlamlı düzeyde bir artış eğiliminin bulunmadığı belirlendi. Subklinik ARH ile, tübüler zararla ilişkili ARH kreatinin düzeyleri ve tübüler zararla ilişkili ARH bulunan hastalarla, sağlıklı grup arasında güçlü anlamlı (p<0,001) bir farklılık tespit edilmiştir. Tübüler zararla ilişkili ARH bulunan hastalarda kolon 3.3±0.1 mm, duodenum 5.1±0.4 mm, jejenum 4.4±0.3 mm olarak bulunurken, subklinik ARH grubuna dahil edilen hastalarda duvar kalınlıkları kolon 3.8±0.2 mm, duodenum 5.5±0.2 mm, jejenum 4.6±10.8 mm olarak tespit edilmiştir. Renal intestinal ilişki değerlendirildiğinde yanlızca subklinik ARH'li köpeklerdeki intestinal değişimler sağlıklılara kıyasla anlamlı olarak kolon p<0.001, duodenum p<0.01 ve jejenum p<0.05 bulunmuştur. Sonuç: ARH mevcut olan köpeklerde intestinal duvar kalınlıklarında artış görülmüştür. Elde edilen bu sonuçlar köpeklerde böbrek bağırsak iletişimini desteklemektedir.
Canine visceral leishmaniasis ile doğal enfekte köpeklerde abdominal aort elastikiyeti değişimlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Kanin Visceral Leishmaniasis'li (KVL) köpeklerde gelişen hipertansiyonun erken evrede belirlenebilmesi ve değerlendirilmesinde osilometrik ölçümlerin yanında abdominal aorta üzerinde meydana gelen elastikiyet değişimlerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: KVL ile enfekte olduğu tespit edilen 32 hayvan ve 12 sağlıklı köpek olmak üzere toplamda 44 hayvan değerlendirildi. Hasta hayvanlar KVL yönü ile evrelendirilerek 4 farklı gruba ayrıldı. Evrelerine göre gruplandırılan KVL'li ve sağlıklı köpekler doppler ultrasonografi ile değerlendirmeye alınarak abdominal aorta elastikiyetindeki değişimler belirlendi. Bulgular: KVL enfekte hayvanların gruplara dağılımda Evre I, II ve III düzeyinde olgular tespit edildi. Hastaların osilometrik yöntemle ölçülen tansiyon değerlerinin abdominal aorta elastikiyeti sonuçlarına göre anlamlı düzeyde değişimlerin oluşmadığı belirlendi. Hastalığın klinik evrelendirmesine bağlı olarak sağlıklı hayvanlar ile Evre III grubu arasında ve Evre II ile III grupları arasında abdominal aorta elastikiyetinin anlamlı derecede azaldığı (p<0,05) belirlendi. Sonuç: KVL ile enfekte hayvanların abdominal aorta elastikiyetlerinin hastalığın evresi ilerledikçe azalma eğilimde olduğu ve sistemik dolaşımı doğrudan etkileyebilecek değişimler meydana getirdiği kanaatine varıldı.
Baş ve boyun dermatitisi bulunan kedilerde feline dermatit yaygınlık ve şiddet indeksi (FEDESI) ile görsel analog skorlaması'nın gözlemciler arası güvenirliğinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada kedilerde dermatolojik lezyonların sınıflandırılmasında ve kaşıntının değerlendirilmesinde kullanılan skorlamaların gözlemciler arasındaki uyumluluğunun belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Kaşıntı şikayetinin yanında baş ve boyun dermatiti de bulunan farklı yaş aralıkta, her iki cinsiyette ve farklı ırkta 40 tane kedi değerlendirildi. Hasta sahibi ve veteriner hekim tarafından görsel analog skorlama, veteriner hekimler tarafından ise FEDESI skorlamaları gerçekleştirildi. Bulgular: FEDESI skorlamaraının gözlemciler arası uyumunun r=0,98, GAS nın ise r=0,41 düzeyinde korelasyon gösterdiği belirlendi. Sınıf içi korelasyon katsayısının ise FEDESI skorlamasında 0,97 düzeyinde GAS skorlamasında ise 0,93 düzeyinde uyum gösterdiği belirlendi. Sonuç: FEDESI ve GAS skorlama yöntemlerinin gözlemciler arasında gerçekleştirilen değerlendirmesinde her iki skorlamanın farklı gözlemciler tarafından gerçekleştirildiğinde birbiri ile yüksek korelasyonda uyum içerisinde olduğu belirlendi.
Köpeklerde idrar özgül ağırlık ölçümünde bir dijital refraktometrenin kullanılabilirliği
Amaç: İdrar özgül ağırlığı (İÖA), klinik olarak idrar konsantrasyonunu değerlendirmek için kullanılır ve rutin olarak refraktometre ile ölçülür. Köpeklerde İÖA'nın değerlendirilmesinde optik ve dijital refraktometrelerin karşılaştırıldığı çalışmaların sınırlı olması yanında sonuçlarıda bir örneklilik göstermemektedir. Bu nedenle, bu çalışmada İÖA ölçümünde el tipi dijital bir refraktometrenin (EDR) (Atago Pal-Usg Dog) klinikte rutin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Haziran 2022 - Mayıs 2023 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine farklı nedenlerle getirilen 100 köpekten idrar örnekleri alındı. EDR ve referans yöntem olarak optik el tipi refraktometre (OER) (Atago URC-NE) sonuçları bağımlı t testi, Pearson korelasyon analizi, Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Ayrıca, EDR için varyasyon katsayısı (VK) ve total analitik hata (TAH) oranları belirlendi. Bulgular: OER ve EDR ile ölçülen ortalama İÖA arasındaki istatiksel olarak anlamlı bir fark (p = 000) belirlenmekle birlikte, iki refraktometre arasında pozitif mükemmel (r = 0,996) bir korelasyon bulundu. Passing - Bablok regresyon analiz; iki refraktometrenin sonuçları arasında sistematik ve orantısal yanlılık olmadığını gösterdi. Bland-Altman testinde OER ve EDR ile elde edilen ölçüm değerlerinin farklarına ilişkin ortalama değeri -0,9 olarak hesaplandı ve EDR ile ölçülen İÖA'nın OER ile ölçülen değerden 1,3 birim büyük, 3 birim küçük bulunabileceği belirlendi. VK değerlendirildiğinde, EDR'nin tekrarlanabilirliğinin oldukça iyi olduğu; TAH değerlendirildiğinde ise bu değerin İÖA için istenen sınırlarda olduğu gözlemlendi. Sonuç: Bu çalışma, köpeklerde EDR (Atago Pal-Usg Dog) ile İÖA'nın güvenli, kolay ve hızlı ölçülebileceğini ve EDR'nin klinik kullanım için uygun olduğunu gösterdi.
Sağlıklı ve akut ishalli neonatal buzağılarda trombosit indekslerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada sağlıklı buzağılarda neonatal dönem süresince trombosit indekslerinin [trombosit sayısı (PLT), trombosit yüzdesi (PCT), ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDWc)] izlenmesi ve akut ishalli neonatal buzağıların trombosit indekslerindeki değişimlerin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 10 sağlıklı, 50 akut ishalli olmak üzere toplamda 60 neonatal buzağı (<28 gün) kullanıldı. Örneklemeler sağlıklı buzağılarda neonatal dönemde gerçekleşen değişiklikleri yansıtması amacıyla 2., 7., 14., 21. ve 28. günlerde, ishalli buzağılarda ise tek sefer yapıldı. İshalli buzağılarda etiyolojik değerlendirme hızlı ticari test kiti (Bovid-5 Ag, Bionote, Kore) ile immunokromatografik yöntemle Cryptosporidium parvum, Rotavirus, Coronavirus, E. coli K99 ve Giardia duodenalis olmak üzere beş farklı etken antijenine yönelik gerçekleştirildi. Rutin klinik muayenede vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansı değerlendirildi. Laboratuvar analizleri kapsamında tam kan sayımı [lökosit sayısı (WBC), eritrosit sayısı (RBC), hematokrit (HCT), trombosit sayısı (PLT), trombosit yüzdesi (PCT), ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDWc)] ve kan gazları (pH, PCO2, PO2, Na, K, HCO3, BE) analizleri gerçekleştirildi. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Sağlıklı buzağılarda neonatal dönem süresince trombosit indekslerindeki değişimlerin anlamlı olmadığı belirlendi. Akut ishalli neonatal buzağılarda hematolojik değerlendirmede WBC ve PLT sayıları ile PCT, MPV ve PDWc değerleri yüksek bulunurken, RBC sayısı ve HCT değeri düşük bulundu. Kan gazları analizinde ise pH ve BE değerleri ile Na konsantrasyonu düşük; pCO2 düzeyi ve K konsantrasyonu yüksek belirlendi. Sonuç: Araştırma sonuçları ile rutin hematolojik değerlendirme kapsamında analizi yapılan fakat klinik önemi yeterince değerlendirilmeyen trombosit indeks parametrelerinin akut ishalli buzağılarda önemli değişiklikler gösterebileceği ortaya konuldu. Bu kapsamda, trombosit indekslerinin akut ishalli durumda izlenmesi, buzağıların klinik yönetimi ve tedavisinde değerli bir bilgi kaynağı olabilir. Akut ishalli buzağılarda tedavi ve monitörizasyon sürecini de içeren daha kapsamlı çalışmaların yapılması fayda sağlayabilir.