Gaziantep University
Discipline

Anesthesiology and Reanimation

Gaziantep University

866

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rejyonel intravenöz anestezi yapılan hastalarda uygulanan farklı tekniklerin elektrokardiyogram üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması

Rejyonel İntravenöz Anestezi (RİVA) ön kol ve eldeki cerrahi operasyonlarda sıklıkla kullanılan bir tekniktir. Lidokain RİVA'da kullanılan bir lokal anestetik ajandır. RİVA'da aynı zamanda lokal anestetik ajanlarla birlikte adjuvan ilaçlardan da yararlanılabilinir. Adjuvan ilaçların en büyük rolü anestezi süresinin uzatılması, etkinliğin artırılması ve postoperatif analjezinin sağlanmasıdır. Kullanılabilen adjuvan ajanlar opioidler, klonidin, neostigmin, baklofen, ketamin, kas gevşeticiler, parasetamol, magnezyum ve ketorolağı içermektedir. Geçen on yıl boyunca rejyonel anestetik işlemlerin yer aldığı riskler ve yararlar eleştirel olarak değerlendirilmiştir. Bazı makalelerde bu prosedürün uygulanması esnasındaki potansiyel ani elektrokardiyografik değişiklikler, bradikardi ve kardiyak arrest bile gelişebileceği vurgulanmıştır. Bizim çalışmamızda rejyonel intravenöz anestezi uygulamalarında lidokain ve lidokain + ketamin'in kardiyovasküler sistem üzerine olan etkilerini değerlendirmeyi planladık. Anahtar Kelimeler: RİVA, Ketamin, Lidokain, EKG

AnesteziAnestezi-intravenözAnestezi-kondüksiyon+3
Gökçe Akman Köse
Düzce University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Morbid obez hastalarda ultrason kullanılarak zor havayolu tahmini

Obezite günümüzde sık karşılaşılan bir sağlık sorunudur. Obezitenin artmasıyla birlikte cerrahi sırasında bu hastalarla karşılaşma sıklığı da her geçen gün artmaktadır. Obez hastalarda boyun, yüz çevresi, dil, damak ve farinkste aşırı adipoz doku birikimi ve boyun çevresi genişliği gibi faktörlerden dolayı anestezi sırasında havayolu sağlamada zorlukla karşılabilmektedir. Günümüzde ultrasonografi (USG) zor hava yolu için potansiyel bir tarama aracı olarak kullanılabilmektedir. Bu çalışmanın amacı; morbid obez hastalarda ultrasonografi ile bakılan ön boyun yumuşak doku (ANS) kalınlığı, dil hacmi (DH), hyomental mesafe (HMD) ve hyomental mesafe oranı (HMDR), pre-epiglottik mesafe ve epiglottis ile vokal kordların orta noktası arasındaki mesafe (PE/E-VC) oranının zor havayolu tahminine katkısının ve kullanılabilirliğinin araştırılmasıdır. Etik Kurul onayı ve hastalardan yazılı onam alındıktan sonra, genel anestezi altında, sniffing pozisyonunda endotrakeal entübasyon uygulanan, elektif cerrahi geçirecek, ≥18 yaş, vücut kitle indeksi (VKİ) ≥40 kg/m2, ASA III-IV risk sınıfında olan obez hastalar değerlendirmeye alındı. Hastaların preoperatif değerlendirmesinde demografik özellikleri, Mallampati sınıflaması, VKİ, ağız açıklığı, tiromental ve sternomental mesafe, boyun çevresi, boyunda hareket kısıtlılığı varlığı ve USG ile hastaların DH, ANS kalınlığı, HMD ve HMDR, PE/E-VC oranı ölçülerek kaydedildi. Tüm hastaların endotrakeal entübasyon sonrası maske ile havalandırmada zorluk yaşanma durumu, Cormack-Lehane (C-L) derecesi ve entübasyon zorluk skalası (EZS) kaydedildi. Zor entübasyon değerlendirmesi Cormack-Lehane sınıflandırma sistemi kullanılarak yapıldı. Alıcı işletim karakteristik (ROC) analizinde zor maske ventilasyonu ile DH (>85203,67 ml3, p<0,001), ANS-tirohyoid (>22,6 mm, p<0,001), ANS-tiroid isthmus (>9,8 mm, p=0,002) ve ANS-suprasternal çentik (>9,9 mm, p=0,004) kalınlığı ve PE/E-VC (>1,86, p=0,005) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi. ROC analizinde zor entübasyon ile tirohyoid membran seviyesinde ANS kalınlığı (>19,9 mm, p<0,001) ve PE/E-VC (>2, p<0,001) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi. Sonuç olarak zor maske ventilasyonunda ultrasonografi ile bakılan DH, tirohyoid membran seviyesi, tiroid isthmus seviyesi ve suprasternal çentik seviyesinde ölçülen ANS kalınlığı ve PE/E-VC oranı; zor entübasyon tahmininde ise tirohyoid membran seviyesinde ANS kalınlığı ve PE/E-VC oranının başarılı olduğunu bulduk. Morbid obez hastalarda ultrasonografi ile ölçülen tirohyoid membran seviyesinde ANS kalınlığı ve PE/E-VC parametrelerinin zor havayolunu öngörmede kriter olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Morbid obezite, zor havayolu, ultrasonografi

EntübasyonEntübasyon-intratrakealObezite+3
Sevim Akın
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

APACHE II, APACHE IV, SAPS II ve SAPS III skorlarının yoğun bakım ünitesindeki kritik hastalarda mortalite öngörme güçlerinin karşılaştırılması

Yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda mortalite ve morbiditeyi önceden öngörmek ve tedavilerini yönlendirmek amacıyla hastalık şiddeti göstergeleri kullanılmaktadır. Bu nedenle yıllardır çeşitli skorlama sistemleri üzerinde çalışılmaktadır. Acute Physiology and Chronic Health Evaluation (APACHE) ve Simplified Acute Physiology Score (SAPS) geliştirilen mortalite tahmin skorlarından en sık kullanılanlarındandır. Bu araştırmada Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği Yoğun Bakım Ünitesine kabul edilen kritik hastaların mortalitesini öngörmede, APACHE II, APACHE IV, SAPS II ve SAPS III skorlama sistemlerinin mortalite tahmin güçleri araştırıldı. Araştırma için örneklem büyüklüğü belirlendi ve Etik kurul onayı alındı. Geriye dönük 1183 hasta dosyası incelendi ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 825 dosya araştırmaya dahil edildi. Hastaların mortalite ilişkileri ile demografik verileri, geliş klinik durumları ve kabul yerleri değerlendirildi. Hastalar kabul anında sistemik tanı gruplarına ayrıldı. Bu grupların mortaliteye olan etkisi istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bilgisayar programı ile hasta verilerinin ilk 24 saatteki en kötü değerleri APACHE II, APACHE IV, SAPS II ve SAPS III skorlama sistemleri ile değerlendirildi. APACHE II, APACHE IV, SAPS II ve SAPS III skorlarının öngörülen mortalite oranları ile gerçekleşen mortalite oranları karşılaştırıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem P=0.05 anlamlılık düzeyinde ve P=0,01 ileri anlamlılık düzeyinde çift yönlü olarak değerlendirildi. Erkek cinsiyet, ileri yaş, fazla yatış gün sayısı, fazla mekanik ventilatörlü gün sayısı, düşük Glaskow koma skalası skoru, inotropik ajan ihtiyacı ve hastane içi kliniklerden gelmiş olma paremetreleri, mortalite ile ilişki açısından İstatistiksel olarak anlamlı bulundu. Ölen hastalarda her dört skorlama sisteminin toplam puanları daha yüksek olması, mortaliteyi öngörebilme açısından belirgin anlamlı bulundu (p<0,001). ROC analizine göre mortalite tahmin başarı sıralaması SAPS III> SAPS II > APACHE II > APACHE IV olarak belirlendi. En yüksek spesivite değeri APACHE II skorlama sisteminde saptandı. En yüksek sensitivite değeri SAPS II skorlama sisteminde saptandı. Sistemik tanı gruplarının mortaliteye olan etkisi istatiksel açıdan anlamlı bulundu. Mortalite oranları yüksek olan ilk üç grup sırasıyla respiratuar sistem, kardiyovasküler sistem ve santral sinir sistemi olarak belirlendi. Yoğun bakım hastalarında mortaliteyi öngörme için kullanılan skorlama sistemleri altın standardı bulma noktasında sürekli güncellenmektedir. Biz bu araştırmanın sonuçlarının skorlama sistemlerinin güncellenmesine önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Ayrıca bu araştırma yoğun bakım ünitesine yatırılan hastaların alt gruplarına ayrılarak yeni kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu da göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Yoğun bakım ünitesi, Mortalite, APACHE skoru, SAPS skoru

APACHE skorlama sistemiKritik hastalıkMortalite+3
Hüseyin Kaya
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde sepsis tanısı ile takip edilen hastalarda parenteral glutamin desteğinin endocan düzeyleri üzerine etkisi

Çalışmamızda,parenteral nütrisyon (PN) alan sepsisli hastalarda parenteral Glutamin (Gln) destekli beslenmenin Endocan düzeyleri üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim Araştırma ve Uygulama Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Yoğun Bakım Kliniğinde, Sepsis-3 konsensus kriterlerine göre sepsis tanısı ile takip edilen veya takipleri sırasında sepsis tanısı gelişen ve parenteral beslenme solüsyonu başlanmış, 18-70 yaş arası toplam 60 hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastalar randomize olarak standart PN solüsyonu (Grup K, n=30) ve standart PN yanında parenteral dipeptid Gln-Ala (Grup G,n=30) verilmesine göre iki gruba ayrıldı. Gln-Ala dipeptid dozajı 0,35 mg/kg olarak hesap edildi. Hastaların yoğun bakıma kabulünde APACHE II skorları ve takiplerde 0. ,3. ve 7. günlerde SOFA skorları kaydedildi. Demografik verileri ve 0. ,3. ve 7.günlerde Endocan, WBC, ESR, CRP değerleri kaydedildi. Çalışmaya dâhil edilen hastalar için 28 günlük takipler öngörüldü, eksitus olan yada taburcu olan hastalar ve YBÜ takipleri sırasında septik şok gelişen hastalar kaydedildi. Çalışmamızda, standart PN alan ve standart PN yanında parenteral dipeptid Gln-Ala alan hastaların Endocan değerleri arasında istatistiksel bir fark saptanmadı (p>0,05). Her iki grup arasında mortalite ve septik şok gelişim oranları açısından anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak;elde ettiğimiz veriler PN alan septik hastalarda parenteral Gln takviyesinin Endocan düzeylerine ve mortalite ile septik şok gelişim oranlarına katkısı olmadığı yönündedir.

ENDOKANGlutaminParenteral beslenme+3
Başak Kılıç
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eksternal oblik fasiyal plan bloğu ile subkostal transversus abdominis plan bloğunun postoperatif pulmoner fonksiyonlar üzerine etkileri

Zeynep Gürbüz, Eksternal Oblik Fasiyal Plan Bloğu ile Subkostal Transversus Abdominis Plan Bloğunun Postoperatif Pulmoner Fonksiyonlar Üzerine Etkileri, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, 2025 Amaç: Primer amaç laparoskopik kolesistektomi cerrahisi geçiren hastalarda eksternal oblik fasiyal plan bloğu (EOİPB) ile subkostal transversus abdominis plan (TAP) bloğunun postoperatif pulmoner fonksiyonlar üzerindeki etkisini araştırmaktır. Sekonder amaçlar ise postoperatif ağrı skorları, opioid tüketimleri ve iyileşme kalitesini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Elektif laparoskopik kolesistektomi planlanan, 18-65 yaş arası, ASA PS I-III risk grubunda 102 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar Grup Subkostal (n=34), Grup EOİPB (n=34) ve Grup Kontrol (n=34) olarak rastgele ayrıldı. Takiplerdeki kayıplar sonrası her gruptan 30'ar kişi olmak üzere toplam 90 hasta analiz edildi. Preoperatif SFT yapıldıktan ve genel anestezi altında blok uygulandıktan sonra intraoperatif hemodinamik verileri ve opioid tüketimleri, postoperatif SFT sonuçları, postoperatif opioid tüketimleri, ağrı skorları ve QoR-15 anket sonuçları kaydedildi. Bulgular: Postoperatif 1. saatte FVC, FEV1, beklenen FEV1 ve PEF değerleri Grup Kontrol'de anlamlı şekilde en düşük bulundu. Grup EOİPB'de bu değerler daha yüksek olup, 6. ve 24. saatlerde de FVC ve FEV1 değerleri Grup EOİPB'de Grup Kontrol'e göre anlamlı olarak daha iyi korundu. Postoperatif 1. saatte beklenen FEV1 Grup EOİPB'de daha yüksek olmakla birlikte Grup EOİPB ve Grup Subkostal arasında çoğu parametrede anlamlı fark yoktu. Postoperatif istirahat ve dinamik NRS skorları Grup Kontrol'de bloklu gruplara göre anlamlı şekilde yüksek iken, bloklu gruplar arasında istatistiksel farklılık yoktu. Opioid tüketimi Grup Subkostal ve Grup EOİPB'de Grup Kontrol'e göre düşük bulunmuşken, Grup Subkostal ve Grup EOİPB arasında fark yoktu. Postoperatif QoR-15 skorları bloklu gruplarda Grup Kontrol'e göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Sonuç: Subkostal TAP bloğu ve EOİPB'nin her ikisi de postoperatif pulmoner fonksiyonun korunmasında, ağrı kontrolünün sağlanmasında ve opioid tüketiminin azaltılmasında etkili ve güvenli bulunmuştur. Her iki blok da laparoskopik kolesistektomi sonrası erken dönem iyileşme kalitesini artırmıştır. Anahtar Kelimeler: Eksternal Oblik Fasiyal Plan Bloğu, Subkostal Transversus Abdominis Plan Bloğu, Postoperatif Pulmoner Fonksiyon, Opioid Tüketimi, İyileşme Kalitesi

Zeynep Gürbüz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genel anestezi idame yöntemlerinde peroperatif gelişen atelektazinin akciğer ultrason skoru ile değerlendirilmesi

Oğuzhan Karayaka, Genel Anestezi İdame Yöntemlerinde Peroperatif Gelişen Atelektazinin Akciğer Ultrason Skoru ile Değerlendirilmesi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2025. Amaç: Çalışmamızda, farklı genel anestezi idame yöntemlerinin peroperatif dönemde gelişen atelektazi üzerine etkilerinin akciğer ultrason skoru (LUSS) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Genel anestezi altında septoplasti ve rinoplasti operasyonu uygulanacak, 18-65 yaş arası, ASA I-II risk grubunda 97 hasta çalışmaya dahil edildi. Rutin hemodinamik monitörizasyon ve anestezi indüksiyonunu takiben hastalar anestezi idamesi için sevofluran (Grup S, n=30), desfluran (Grup D, n=30) ve propofol bazlı total intravenöz anestezi (Grup P, n=30) gruplarına ayrıldı. Hastaların demografik ve hemodinamik verileri, sayısal değerlendirme ölçeği (NRS) ile analjezik ihtiyacı, sigara kullanımı ve miktarı, en son sigara içme saati ve preoperatif (T0), entübasyon sonrası 10. dk (T1), cerrahi bitiminde (T2), ekstübasyon sonrası 20. dk (T3) zaman aralıklarında LUSS değerleri kaydedildi. Bulgular: Toplam LUSS değerleri, bazal ölçümlerle karşılaştırıldığında T2 (p<0.001) ve T3 (p<0.001) ölçümlerinde tüm gruplarda artış göstermiştir. T3 ölçümlerinde gruplar arasında toplam LUSS ve ΔLUSS değerleri açısından fark saptanmamıştır (p>0.05). Toplam LUSS değerleri Grup D'de Grup S'den T1 (p=0.002) ve T2'de (p=0.007), Grup P'den ise T2'de (p=0.008) yüksek bulunmuştur. Toplam LUSS değerleri sigara içen hastalarda T0 (p<0.001) ve T1'de (p=0.002), sigara içmeyenlere kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Sigara içen hastalarda T0'da Grup S (p=0.027) ve Grup D'de (p=0.004), içmeyenlere göre daha yüksek LUSS değerleri izlenmiştir. T1'de ise bu fark yalnızca Grup D'de anlamlı bulunmuştur (p=0.001). Toplam LUSS değerleri T1'de sigara içen hastalarda Grup D'de Grup S'ye oranla daha yüksek bulunmuştur (p=0.009). Sigara içmeyen hastalarda toplam LUSS değerleri Grup D'de; T2'de Grup S (p=0.005) ve Grup P'ye (p=0.010) göre daha yüksek, T3'te ise yalnızca Grup S'ye göre yüksek bulunmuştur (p=0.012). Entübasyon süresi en uzun Grup P'de saptanmışken (p=0.002), derlenme süresi en kısa Grup D'de izlenmiştir (p=0.001). NRS skorları T3'te Grup D'de, Grup P'ye oranla daha yüksek bulunmuştur (p=0.015). Sonuç: Çalışmamızda, her üç genel anestezi idame yöntemin peroperatif dönemde LUSS değerlerinde benzer artışa neden olduğu saptanmıştır. İntraoperatif süreçte desfluran kullanımına bağlı LUSS artışı daha belirgin görülmekle birlikte zaman içinde LUSS değişimi açısından yöntemler arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Bu durum, farklı anestezi idame yöntemlerinin peroperatif dönemde atelektazi gelişimine etkilerinin benzer düzeyde olabileceğini düşündürmektedir. Ancak gruplar arasında sigara içme durumuna göre toplam LUSS değerleri karşılaştırıldığında desfluran kullananlarda sigara içenlerde entübasyon sonrası 10. dk'da içmeyenlerde ise cerrahi sonu değerlerinin sevofluran kullananlara oranla daha yüksek olduğu bu nedenle intraoperatif atelektazi gelişimi açısından desfluran kullanımı sırasında dikkat edilmesi gerektiği düşünüldü. Anahtartar Kelimeler: Atelektazi, Akciğer ultrason skoru, Desfluran, Sevofluran, Propofol, Total intravenöz anestezi

Oğuzhan Karayaka
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sitoredüktif cerrahi sonrası hipertermik intraperitoneal kemoterapi uygulanan hastalarda postoperatif yoğun bakımda kalış morbidite ve mortalitenin araştırılması

Sitoredüktif cerrahi (SRC) ve Hipertermik intraperitoneal kemoterapi (HİPEK) kavramlarını 1995 yılında ilk olarak tanımlayan kişi Sugarbaker'dir. SRC ve HİPEK son 20 yıllık dönem içinde seçilmiş peritoneal karsinomatozis (PK) vakalarında bilinirliği her geçen yıl artış gösteren, sıkça başvurulan etkin multimodal tedavi seçenekleri içinde görülmektedir. Bu tekniğin morbidite oranları % 12 ile % 67.6 arasında değişiklik gösterirken, mortalitesi % 0 ile % 9 arasında değişmektedir. Bu çalışmada hastanemizde SRC ve HİPEK uygulanan hastalarda demografik özelliklerin, komorbitenin, primer kanserin, operasyon prosedürlerinin (rezeksiyon, anastomoz, ostomi) ameliyat süresinin, kemoterapötik ajanların, intraoperatif ve postoperatif vazopressör-inotrop ilaç kullanımının, intraoperatif ve postoperatif kan/kan ürünü ve kolloid replasmanı ihtiyacının, entübasyon durumu ve invaziv/non-invaziv solunum desteği ihtiyacının, perioperatif hematolojik ve metabolik değişikliklerin, akut böbrek hasarının, yoğun bakım ünitesine yatış ve morbidite-mortalite oranlarına olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Etik Kurul onayı alındıktan sonra 01.01.2018 ve 30.09.2020 tarihleri arasında SRC uygulanmış 53 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Yapılan incelemede SRC yapılmış 12 hastaya HİPEK yapılmadığı tesbit edildi ve bu hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya 41 hasta dahil edildi. Preoperatif dönemde hastaların tanımlayıcı verileri (yaş, boy, ağırlık, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ)), ASA (American Society of Anesthesiologists) skorları, eşlik eden sistemik hastalıkları, preoperatif laboratuvar değerleri ve primer kanseri kaydedildi. İntraoperatif dönemde uygulanan operasyon prosedürleri (rezaksiyon, anastamoz, ostomi), ameliyat süresi (SRC+HİPEK), kan ve kan ürünü replasmanı ihtiyaçları, vazopressör ve inotrop kullanımı, verilen sıvılar (kolloid) ve HİPEK fazında kullanılan kemoterapötik ajanlar kaydedildi. Postoperatif dönemde ise hastaların ekstübe olma durumları, YBÜ ihtiyaçları ve YBÜ'de kalış süreleri, YBÜ'de vazopressör ve inotrop kullanımı, invaziv mekanik ventilasyon (re-entübasyon durumu) desteği, non-invaziv mekanik ventilasyon desteği, kan ve kan ürünü replasmanı ihtiyaçları, albumin replasmanı ve postoperatif 24.saat laboratuvar değerleri kaydedildi. Akut böbrek hasarı (ABH) değerlendirilmesinde AKIN (Acute kidney injury network) kriterleri kullanıldı. Hastalarımızın ilk bir aylık mortalite oranları literatürle uyumlu olarak % 12,2 olarak saptandı. Postoperatif vazopressör-inotrop kullanımı ve artmış re-entübasyonun oranlarını, bir aylık mortalite açısından litaretürle benzer şekilde anlamlı bulduk. Preoperatif ve postoperatif koagülasyon, tam kan sayımı ve biyokimya parametrelerinde ki değiklikler literatürle uyumluydu ve istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu tespit edildi. Sonuç olarak SRC ve HİPEK, perioperatif hemodinamik, hematolojik ve metabolik değişiklere neden olmakta ve dolayısıyla anestezi uzmanları ve cerrahlar için yönetilmesi zor bir prosedürdür. Primer kanser ile birlikte cerrahinin büyüklüğü ve anestezi yönetimi sonuçları etkileyebilir. SRC ve HİPEK yüksek morbidite ve mortalitesi olan bir cerrahi süreç olması sebebiyle hasta seçimi ve perioperatif yönetim için geniş kılavuzlara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Sitoredüktif cerrahi (SRC), Hipertermik intraperitoneal kemoterapi (HİPEK), morbidite, mortalite

CerrahiMortaliteNeoplazmlar+3
Rüstem Payam
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber disk cerrahisinde erektör spina plan bloğu ile quadratus lumborum bloğunun postoperatif etkinliğinin karşılaştırılması

Spinal cerrahi tipik olarak şiddetli postoperatif ağrıyla karakterizedir. Spinal cerrahi artmaya devam etmesine rağmen postoperatif analjezi yaklaşımları sınırlı kalmıştır. Bu çalışmanın amacı lomber diskektomi operasyonu geçiren hastalarda preemptif uygulanan iv ibuprofen ile Erektör Spina Plan Bloğu (ESP) ve Quadratus Lumborum Bloğu-2 (QLB-2)'nin postoperatif analjezik etkisini karşılaştırmaktır. Tek seviye lomber diskektomi operasyonu geçiren, 18-65 yaş arası, ASA I-III olan 60 hasta postoperatif analjezi tekniğine göre 3 gruba ayrılarak incelendi. Hastaların postoperatif 0.dk, 15.dk, 1.st, 4., 6., 12. ve 24. saatteki VAS değerleri, ilk analjezik gereksinim zamanı, 24 saatte kullanılan analjezik miktarı, bulantı-kusma skorları ve hastanede yatış süresi değerlendirildi. ESP ve QLB-2 gruplarında postoperatif tüm zamanlardaki VAS değerleri ibuprofen grubuna göre daha düşük olmasına rağmen sadece postoperatif 24. saatteki VAS skoru istatistiksel olarak anlamlı tespit edildi (24. saat VAS; Grup ESP:0.75 ± 0.716, Grup QLB-2:0.85 ± 1.04, Grup İbuprofen: 1.80 ± 1.36, p<0.05). Postoperatif bulantı ve kusma ise İbuprofen grubuyla karşılaştırıldığında QLB-2 ve ESP grubunda daha az görülmekle beraber, sadece ESP grubuyla İbuprofen grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. (ESP grubu ile İbuprofen grubu karşılaştırıldığında p<0,05). İlk analjezik gereksinim zamanı, 24 saatte kullanılan analjezik miktarı ve hastanede yatış süresi değerlendirildiğinde gruplar arasında bir farklılık tespit edilmedi. Lomber disk cerrahisinde postoperatif ağrı yönetiminde Erektör Spina Plan Bloğu ve Quadratus Lumborum Bloğunun birbirlerine üstünlüğü olmamasına rağmen, preemptif verilen iv ibuprofenden daha etkili olduğu sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: ESP, QLB, ibuprofen, postoperatif ağrı

AnestetiklerAnesteziAnestezi-spinal+7
Mehmet Fatih Polat
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif sezaryen uygulanan hastalarda kardiyak parametreleri etkileyen faktörlerin araştırılması

Sezaryen seksiyon(C/S); fetal distres, distosi, maternal hastalıklar, kanama, anormal prezentasyon, geçirilmiş C/S operasyonu ve vajinal doğumun mümkün olmadığı durumlarda sıklıkla uygulanmaktadır. Hem gebelik sürecinde meydana gelen fizyolojik değişikliklerin, hem de uygulanan anestezi yönteminin kardiyak elektriksel aktivite ve hemodinami üzerine bir takım etkileri olmaktadır. Bu çalışmada, sezaryen operasyonu geçiren gebelerde, genel, spinal ve epidural anestezinin kardiyak etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamızda, elektif C/S operasyonu geçiren, 18-45 yaş arası, Amerikan Anesteziyologlar Derneği (American Society of Anesthesiologists; ASA) fiziksel durumu II olan 60 gebe, uygulanan anestezi tekniğine göre 4 gruba ayrıldı: Desfluran grubu (Grup D), Sevofluran grubu (Grup G), Spinal grubu (Grup S) ve Epidural grubu (Gup E). Gebelerin preoperatif, intraoperatif ve postoperatif holter kayıtları ile intraoperatif hemodinamik verileri değerlendirildi. Grupların ortalama arter basınçları (OAB) karşılaştırıldığında, gruplar arasında farklı zaman dilimlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklar olmakla birlikte, OAB Grup S ve Grup E'de Grup D ve Grup G'ye göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha düşük tespit edildi. Gebelerin intraoperatif oksijen satürasyonu (SpO2) değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar mevcuttu, fakat normal sınırların altında herhangi bir değer ölçülmedi. Tüm gruplarda QTc intervali farklı zaman dilimlerinde artmıştı. En fazla artış Grup D'de, en az artış ise Grup E'de gözlendi. Gerek hemodinamik stabilite, gerekse QTc değişiklikleri göz önüne alındığında, QTc intervalindeki uzama sağlıklı insanlarda bile ciddi aritmiler yapabileceğinden, aritmi yönünden riskli gebelerde epidural anestezinin iyi bir tercih olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Sevofluran, desfluran, spinal, epidural, QTc.

Anestezi-epiduralDesfluranKalp hastalıkları+3
Serhat Taşkın
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik bariatrik cerrahi geçiren hastaların yab-7 skorlarına göre postoperatif derlenme sürecinin araştırılması

Obezite, vücudun enerji düzenlemesinin bozulmasıyla, vücut yağ kütlesinin yağsız kütleye oranının aşırı arttığı metabolik, endokrin, davranışsal değişikliklerle ortaya çıkan ve birden fazla faktörle ilişkili bir hastalıktır. Morbid Obezite ise kişinin Vücut Kitle İndeksi'nin 40 veya daha fazla olmasıyla tanımlanır. Morbid Obezite sorunu için Laparoskopik Bariatrik Cerrahi (LBC) yöntemi tercih edilen tedavi yöntemlerinden biridir. Anksiyete bozukluğu ve cerrahi operasyon sonrası derlenme süreçleri arasındaki ilişki farklı alanlardaki empirik çalışmalarla test edilmiştir. Bu çalışmada, laparoskopik bariatrik cerrahi operasyonu geçiren obezite sorunu olan hastaların, YAB-7 skorlarına göre postoperatif dönemdeki derlenme kaliteleri, bulantı kusma, ağrı skorları, hasta memnuniyeti değerlerinin karşılaştırılması hedeflendi. Operasyon geçiren 113 hasta YAB-7 skorlarına göre kontrol, hafif, orta ve yüksek anksiyete gruplarına ayrıldı ve ölçülen değerler karşılaştırıldı. Yapılan çalışmanın bulgularına göre YAB-7 skorları ile derlenme kalitesi, hasta memnuniyeti, ağrı skorları, bulantı – kusma oranları gibi parametrelerde kontrol, hafif, orta ve yüksek anksiyete grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Elde edilen bulgular, LBC uygulanan morbid obez hastalarda anestezi sonrası derlenme süreçlerinin YAB derecesi ile tek başına ilişkili olmayabileceğini gösterdi.

AnesteziAnksiyeteHasta memnuniyeti+2
Alev Coşkun
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genel anestezi uygulamalarında farklı taze gaz akımlarında oksijenizasyonun oksijen rezerv indeksi ile değerlendilmesi

Amaç: Çalışmamızda; timpanomastoidektomi cerrahilerinde düşük ve yüksek taze gaz akımlı desfluran anestezisi uygulamalarında oksijenizasyonunun Oksijen rezerv indeksi (ORİ) ile değerlendirilmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Etik onayı alınan prospektif randomize çalışmaya timpanomastoidektomi operasyonu planlanan, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) I-II risk sınıfı, 18-65 yaş arası 70 hasta dahil edildi. Rutin hemodinamik monitorizasyon ve ORİ monitörizasyonu yapıldı. Preoksijenizasyon öncesi (preop) hemodinamik parametreler [kalp atım hızı (KAH), ortalama arter basıncı (OAB), periferik oksijen satürasyonu (SpO2)], ORİ ve arteriyel kan gazı (AKG)'ndan bakılan parsiyel oksijen basıncı (PaO2) değerleri kaydedildi. Rutin anestezi indüksiyonu yapılan tüm hastalar tidal volüm 8 ml/kg ve end-tidal karbondioksit basıncı (EtCO2) 35-45 mmHg olacak şekilde ventile edildi. Anestezi idamesinde hastalar, Yüksek (Grup Y, n:35) ve Düşük (Grup D, n:35) Akımlı anestezi olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tüm hastalara taze gaz akımı, entübasyon sonrası ilk 10 dk boyunca % 50 O2 / % 50 Hava (3/3lt/dk) ve % 6 desfluran ile sağlandı. Sonrasında akım hızı; Grup Y'de 4 lt/dk ve Grup D'de 1 lt/dk olacak şekilde devam ettirildi. Hemodinamik veriler ve ORİ değerleri; preop ve entübasyon sonrası (ES) cerrahi bitimine kadar aralıklarla kaydedildi. Tüm hastalardan preop, ES 60. dk ve cerrahi sonunda tekrar 6 lt/dk % 100 O2 ile ventilasyona başlanılmadan hemen önce olmak üzere üç defa AKG alınarak PaO2 ile eş zamanlı ORİ ve SpO2 değerleri kaydedildi. Bulgular: Gruplar arasında demografik özellikler, ASA risk sınıfları ve cerrahi süreleri açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). KAH açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmazken, her iki grupta da preop değerine göre ES 30 dk.'dan itibaren anlamlı bir düşme gözlendi (p<0.001). Gruplar arası OAB ES 30. ve 45. dk'larda Grup D'de Grup Y'den daha yüksekti (p<0.05) ve her iki grupta da preop değerine göre ES 15 dk.'dan itibaren anlamlı bir düşme olduğu gözlendi (p<0.001). Gruplar arasında SpO2 değerleri açısından ES 120.dk hariç diğer tüm ölçüm zamanlarında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Ortalama PaO2 değerlerinin preop hariç, diğer zamanlarda Grup Y'de daha yüksek olduğu gözlenirken (p<0.05), her iki gruptaki grup içi tüm ölçüm zamanları arasında da istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptandı (p<0.001). Ortalama ORİ değerlerinin preop ve ES 10.dk'daki ölçümler hariç diğer zamanlarda gruplar arasında anlamlı farklılıklar gösterdiği saptandı (p<0.05). ES 15. dk'dan itibaren cerrahi sonuna kadar ölçülen tüm ORİ değerlerinin Grup Y'de daha yüksek olduğu saptandı (p<0.001). Grup içi ortalama ORİ değerleri karşılaştırıldığında ise; her iki gruptada tüm ölçüm zamanlarında ortalamaları ORİ değerlerinin arasında fark vardı (p<0.001). ORİ ve PaO2 değerleri arasında yapılan korelasyon analizinde istatistiksel açıdan anlamlı, pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu saptandı. PaO2'nin bağımsız değişken, ORİ'nin ise bağımlı değişken olarak belirlendiği lineer regresyon analizine göre ES 60. dk ve cerrahi sonunda PaO2'nin 100 mmHg olması durumunda ORİ değerinin yaklaşık 0.2 olduğu saptanırken, aynı zamanlarda PaO2'nin 150 mmHg olması durumunda ise ORİ değerinin yaklaşık 0.3 olduğu saptandı. Sonuçlar: Farklı taze gaz akımları ile desfluran anestezisi uyguladığımız çalışmamızda, intraoperatif süreçte her iki akımda da hiperoksi saptanmıştır. Preoksijenizasyondan itibaren oksijenizasyonun izlenmesinin her aşamasında faydalı olabilecek olan ORİ'nin, PaO2 ile ilişkisinin uzun süren operasyonlarda O2 düzeylerinin titre edilmesi konusunda yol gösterici olabileceği düşüncesindeyiz.

AnesteziAnestezi ve analjeziAnestezi-genel+2
Hüseyin Öztoprak
Zonguldak Bülent Ecevit University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite cerrahisinde turnike uygulamasının optik sinir kılıfı çapı ve serebral oksijenizasyon üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda alt ekstremite cerrahisinde turnike uygulamasının optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ve serebral oksijenizasyon üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Genel anestezi altında turnike uygulanarak alt ekstremite cerrahisi geçirecek 18 yaş üzeri, ASA I-II risk grubu 43 hasta çalışmaya dahil edildi. Rutin hemodinamik monitörizasyona ilaveten near infrared spektroskopi monitörizasyonu ile serebral oksijen saturasyonları (rSO2) ölçüldü. Bilateral bazal OSKÇ'leri ultrasonografi ile ölçüldü. Rutin anestezi indüksiyonu sonrası idame sevofluran ve remifentanil ile sağlandı. Cerrahiye başlamadan önce turnike 300 mmHg basınçta şişirildi. İntraoperatif monitörize edilen parametreler ve OSKÇ ölçümleri düzenli aralıklarla kaydedildi. Turnike süresi kaydedildi. Tüm hastaların monitörize edilen verileri zaman aralıklarına göre değerlendirildi. Hastalara ayrıca pre ve postoperatif standardize mini mental test (SMMT) uygulandı. Hastalar OSKÇ'lerine göre (≥5 mm ve <5mm) ve öykülerinde hipertansiyon (HT) olup olmamasına göre gruplara ayrılarak rSO2, end-tidal karbon dioksit (EtCO2), turnike süresi, SMMT skorları açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastaların tüm zamanlarda kalp atım hızı ve ortalama arteriyel basınç (OAB) değerleri indüksiyon öncesine göre düşük bulundu (p<0,001).Turnike şişirildikten sonra ölçülen OAB değerleri, turnike uygulaması öncesine göre yüksek saptandı (p<0,05). Turnike indirilmesini takiben OAB değerlerinde düşüş görüldü (p<0,001). Turnike indirildikten 5 ve 15 dk sonra ölçülen EtCO2 ve OSKÇ değerlerinin, indirilmeden önceki değerlerine göre yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Hastaların intraoperatif tüm OSKÇ değerleri indüksiyon öncesi değerlere göre yüksek bulundu (p<0,001). Turnike indirildikten sonraki bilateral rSO2 değerlerinin; indüksiyon öncesi, turnike şişirilmeden ve indirilmeden önceki değerlerine göre yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Turnike indirildikten 5 dk. sonra (T9) OSKÇ≥5 mm olan grupta OSKÇ<5 mm gruba göre EtCO2 değerleri ve turnike süresi yüksek bulundu (p<0,05). OSKÇ<5 mm olan grubun postoperatif 1. ay SMMT skorunun preoperatif ve postoperatif 1.günden yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Hipertansiyonu olan hastaların HT'si olmayanlara göre bazal OAB değerleri yüksek; T9'da sağ rSO2 ve OAB değerleri düşük, OSKÇ değerleri ise yüksek bulundu (p<0,05). T9'da EtCO2 ile hem OSKÇ hem de sağ/sol rSO2 değerleri arasında orta düzeyde, pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,05) T9'daki OSKÇ ve turnike süresi arasında orta düzeyde, pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p:0,038). Sonuç: Alt ekstremite cerrahisinde turnike uygulamasının OSKÇ ve serebral oksijenizasyon üzerine etkisini değerlendirdiğimiz çalışmamızda turnike indirilmesi ile OSKÇ ve rSO2 değerlerinde anlamlı artış olduğu, bu artışların EtCO2 değeri ve turnike süresinin uzunluğu ile ilişkili olduğu gözlendi. Turnike indirilmesini takiben HT öyküsü olan hastalarda OAB ve rSO2 değerlerinin daha düşük ve OSKÇ değerlerinin ise daha yüksek olduğu saptandı. Turnike uygulamasına bağlı kognitif disfonksiyon düşündürecek SMMT skor düşüşü saptanmadı. Turnike kullanılan cerrahilerde turnike süresinin kısa tutulması, turnike indirildikten sonra EtCO2 yükselmesinin önlenmesi, serebral oksijenizasyon ve OSKÇ takibi ile gelişebilecek olası komplikasyonların önüne geçilebileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Turnike, Optik Sinir Kılıf Çapı, Serebral Oksijenizasyon

Alt ekstremiteOksijen satürasyonlarıOptik sinir+1
Bahar Say
Zonguldak Bülent Ecevit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidektomi sırasındaki baş pozisyonunun serebral oksijenizasyon ve postoperatif kognitif fonksiyonlar üzerine etkisi

Amaç: Çalışmamızda tiroidektomi cerrahisi planlanan hastalarda baş-boyun pozisyonunun karotis arter kan akımı, near infrared spektroskopi (NIRS) teknolojisi ile ölçülen rejyonel serebral oksijen satürasyonu (rSO2) ve postoperatif kognitif disfonksiyon (POKD) üzerine etkisini gözlemlemeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya total tiroidektomi cerrahisi planlanan Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) I-II risk grubunda 30 hasta dahil edildi. ASA rutin monitorizasyonu takiben kommon karotis arterin ortalama akım hızı (time average velocity-TAV), peak systolic velocity (PSV), end diastolic velocity (EDV), akım hacmi (AH), çap ve rezistans indeksi (RI) değerleri doppler ultrasonografi ile preoperatif supin pozisyonda, cerrahi pozisyon verildikten sonra ve cerrahi bitiminde ölçüldü. Hastalar baş ve boynun 30° ekstansiyonunu içeren semi fowler pozisyonunda cerrahiye alındı. Bilateral rSO2 değerleri preopratif ve operasyonun belirli aşamalarında kaydedildi. Kognitif fonksiyonlar preoperatif bir gün önce, postoperatif 24. saatte ve 3. ayda standardize minimental test (SMMT) ile değerlendirildi. Bulgular: Ameliyatın sonunda kommon karotis arter AH, PSV, EDV ve arter çapı başlangıç değerlerine göre azalırken, RI değerinin ise arttığı tespit edildi (p<0.05). Bilateral rSO2 değerlerinde düşüş gözlendi (p<0.05). Erken dönem POKD %47.5, geç dönem POKD ise %32.5 olarak bulundu. Serebral desatürasyon ile POKD arasında ilişki saptanmadı. Akım hacmindeki azalmanın erken dönem POKD ile ilişkili olabileceği gözlendi (p<0.05). Anestezi ve cerrahi sürenin POKD ile ilişkili olmadığı bulundu. Sonuç: Tiroidektomi ameliyatı için verilen baş boyun pozisyonu karotis arter kan akımını ve serebral oksijen satürasyonunu olumsuz etkilemektedir ve bu durum ameliyatın sonuna doğru daha belirgin hale gelmektedir. Postoperatif kognitif disfonksiyon erken ve geç dönemlerde görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Serebral Oksijenizasyon, Tiroidektomi, Semi Fowler Pozisyon, Genel Anestezi

Anestezi-genelBilişBilişsel işlev+7
Necla Gülçek
Zonguldak Bülent Ecevit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalça cerrahilerinde non-invaziv hemoglobin ölçümünün kan transfüzyonu ve mortalite üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmada; kalça operasyonu geçirecek hastalarda non-invaziv hemoglobin (SpHb) ölçümünün kan transfüzyonu kararına etkisi, ikincil olarak da bu kararın mortalite üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Kalça cerrahisi geçirecek ASA I-III risk grubunda, 60 yaş ve üzeri 52 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara rutin hemodinamik monitörizasyona ek olarak intraarteriyel kanülasyon ile basınç monitörizasyonu uygulandı. Tüm hastaların indüksiyon öncesi tam kan sayımı tetkikleri yapıldı ve bazal Hb değerleri kayıt altına alındı. Hastalar kan transfüzyonu kararında, SpHb verileri ve konvansiyonel yöntemlere göre olmak üzere iki gruba ayrıldı. Rutin anestezi indüksiyonu sonrası idame sevofluran ve remifentanil ile sağlandı. Her iki grupta hastaların intraoperatif sıvı takibi Pleth Variablty Index (PVI) ile yapıldı. Kan gazı analizi ve tam kan sayımı ölçümleri anestezi indüksiyonu öncesi (bazal), 1. transfüzyon karar anında, 1. transfüzyondan hemen sonra, kanama durumuna göre 2.,3. transfüzyon karar anı, replasmanın hemen sonrası ve uyanma sonrası yapılarak kayıt edildi. SpHb, PVI ve hemodinamik veriler düzenli aralıklar ile kayıt altına alındı. Tüm hastalara uyanmadan önce postoperatif analjezi amacıyla multimodal analjezi uygulandı. Postoperatif sağ kalım 1. ve 3. aylarda takip edildi. Bulgular: Grup I'deki olguların 1. transfüzyon karar anında, 1. transfüzyon sonrası ve uyanma sonrası Hb ölçümleri Grup II'deki olgulara göre yüksek bulundu (sırasıyla P = 0.001; P = 0.012; P = 0.001). Olguların ilk kan transfüzyonu sonrası, 2. transfüzyon karar anında ve 2. transfüzyon sonrası PO2 ölçümleri Grup I'de yüksek bulundu (sırasıyla P = 0.015; P = 0.027; P = 0.015). Grup II'deki olguların toplam kan transfüzyon sayısı Grup I'e göre yüksek bulundu (P = 0.025). Grup II'deki olguların hastanede kalış süreleri Grup I'e göre yüksek bulundu (P = 0.043). 1. ve 3. ay mortalite oranları her iki grup arasında benzerdi (P > 0.05). Sonuç: Kalça cerrahisi sırasında, non-invaziv SpHb monitörizasyonu ve konvansiyonel yöntemlerle verilen kan transfüzyon kararlarını ve bunların mortalite üzerine etkisini araştırdığımız çalışmamızda; SpHb verileri ile kanamayı daha erken farkedip Hb değerinin düşmesine izin vermeden, kan transfüzyonuna erken başladığımızı ve daha az transfüzyon yaptığımızı saptadık. SpHb verileri ile takip edilen hastalarda perioperatif oksijenizasyonda artış olduğunu saptadık. 1. ve 3. ay mortalite skorları açısından gruplar arasında farklılık saptamadık. SpHb ile kan yönetimi uyguladığımız grupta hastanede kalış süresini daha kısa bulduk. Non-invaziv SpHb probunun operasyon esnasında kan transfüzyonu ihtiyacını erken dönemde belirleyip, klinisyeni zamanında uyarabileceği, gösterdiği sürekli Hb trendi sayesinde gereksiz kan transfüzyonunun önüne geçebileceği ve hastanede yatış süresini kısaltabileceği kanaatindeyiz.

HemoglobinlerKalçaKalça eklemi+3
Merve Ezgi Dinçer
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genel anestezi uygulanan sezaryen ameliyatlarında farklı preoksijenizasyon yöntemlerinin oksijen rezerv indeksi ile değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda; gebelerde farklı preoksijenasyon yöntemlerini (3 dk süre ile tidal volüm ve 4 derin nefes) oksijen rezerv indeksi (ORİ) ile değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı alınan prospektif randomize çalışmaya sezaryen operasyonu planlanan, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) II risk sınıfı, 18-45 yaş arası 66 hasta dahil edildi. Rutin hemodinamik ve ORİ monitörizasyonları yapıldı. Preoksijenasyon öncesi hemodinamik parametreler [kalp atım hızı (KAH), ortalama arter basıncı (OAB), periferik oksijen satürasyonu (SpO2)] kaydedildi. Anestezi indüksiyonu öncesi hastalar, 10 L/dk % 100 O2 ile 3 dk normal tidal volüm (Grup 1, n:33) ve 30 sn 4 derin vital kapasite (Grup 2, n:33) ile preoksijenasyon uygulanmak üzere 2 gruba ayrıldı. Preoksijenasyon sonrası hızlı seri indüksiyon uygulanan hastalarda 60 sn apneik oksijenizasyon yapıldı. McGrath MAC videolaringoskop ile entübe edilen tüm hastaların Cormack Lehane derecesi, entübasyon sırasında kolaylaştırıcı manevraların varlığı (dışardan laringeal bası), entübasyon süresi ve deneme sayısı kaydedildi. Tüm hastaların anestezi idamesi 4 L/dk % 50/50 : O2/hava ve % 2 sevofluran karışımı içinde 8 mL/kg tidal volüm ve 12/dk solunum sayısı olacak şekilde sağlandı. Hemodinamik veriler, inspire edilen O2 fraksiyonu (FiO2), ekspire edilen O2 fraksiyonu (FeO2) ve ORİ değerleri preoksijenasyon sonrası (T1), entübasyondan hemen sonra (T2), entübasyon sonrası 3. (T3) ve 7. (T4) dakikalarda kaydedildi. Bulgular: Gruplar arası KAH değerleri T1 ölçüm zamanında Grup 2'de daha düşük bulundu (p=0.047), diğer zamanlar arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Grup 1'deki T1 ölçüm zamanı FiO2 değerlerinin Grup 2'den daha düşük olduğu (p=0.012), diğer tüm zamanlarda ise gruplar arası anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı (p>0.05). Gruplar arası FeO2 değerleri Grup 2'de T1 ve T2 ölçüm zamanlarında yüksek bulundu (sırasıyla p=0.025, 0.009) diğer zamanlarda anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). End-tidal karbondioksit değerleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Gruplar arası ORİ değerleri açısından tüm ölçüm zamanları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı, ancak Grup 1'de entübasyon sonrası ORİ değerleri preoksijenasyon sonrası ORİ değerlerine göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.001). Hastaların ortalama ORİ değerleri ile FeO2 ve FiO2 değerleri arasında yapılan korelasyon analizinde T3 ve T4'te elde edilen değerler arasında istatistiksel açıdan anlamlı, pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu saptandı (p<0.05). Sonuçlar: Sezaryen ameliyatlarında 3 dk tidal volüm ve 30 sn 4 derin nefes ile yapılan preoksijenasyon yöntemlerini ORİ ile değerlendirdiğimiz çalışmamızda her iki preoksijenasyon yönteminde ORİ değerleri arasında tüm zamanlarda anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Ancak 3 dk tidal volüm uygulanan grupta entübasyon sonrası ORİ değerlerinde anlamlı düşme bulunmuştur. 30 sn 4 derin vital kapasite ile preoksijenasyon uygulamasında daha yüksek FiO2 ve FeO2 değerleri elde etmiş olmamız ve entübasyon sonrası ORİ değerlerinde anlamlı düşüşe neden olmaması sebebiyle özellikle acil sezaryen operasyonlarında kullanılmasının uygun olabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Oksijen Rezerv İndeksi, Preoksijenasyon, Genel Anestezi, Sezaryen

AnesteziAnestezi-genelOksijen satürasyonları+2
Duygu Kocakulak
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minimal, düşük ve orta akım hızlı anestezi uygulamalarında peroperatif gelişen atelektazinin akciğer ultrason skoru kullanılarak değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda minimal, düşük ve orta akım hızlı anestezi uygulamalarında peroperatif gelişen atelektazinin akciğer ultrason skoru (LUSS) kullanılarak değerlendirilmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Genel anestezi altında septoplasti ve rinoplasti operasyonu uygulanacak, 18-55 yaş arası, ASA I-II risk grubunda 60 hasta dahil edildi. Rutin hemodinamik monitörizasyon ve anestezi indüksiyonunu takiben 10 dk boyunca taze gaz akımı 6 L/dk %50 O2 / %50 Hava (3/3 L/dk) ve %2 sevofluran ile sağlandı. Daha sonra hastalar minimal (Grup 1, 0.5 mL/dk, n=20), düşük (Grup 2, 1 L/dk, n=20) ve orta akım (Grup 3, 2 L/dk, n=20) hızlı olarak 3 gruba ayrıldı. Anestezi idamesi sevofluran ve remifentanil ile sağlandı.Tüm hastalara ait demografik ve hemodinamik veriler, sayısal değerlendirme ölçeği (NRS) ile analjezik ihtiyacı, sigara kullanımı, tüketilen sevofluran miktarı ile preoperatif (T0), entübasyon sonrası 10.dk'da (T1), cerrahi bitiminde son süturdan sonra akım hızları 4 L/dk ayarlanmadan önce (T2), ekstübasyon sonrası 30.dk'da (T3) zaman aralıklarındaki LUSS değerleri kaydedildi. Bulgular: Grup 1'de tüm ölçüm zamanlarında total LUSS değerlerinin bazal değerlere göre değişmediği (p>0.05) saptanmıştır. Total LUSS değerleri bazal değerleri ile karşılaştırıldığında Grup 2'de T2 (p<0.001) ve T3 (p=0.020), Grup 3'de T2 (p<0.001) ve T3 (p<0.001) zamanında anlamlı yüksek bulunmuştur. Grup 3'teki LUSS değerlerindeki artış Grup 2'ye oranla istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek olarak gözlenmiştir. T2 anında total LUSS değerlerinin, Grup 1'de Grup 3'e göre düşük olduğu gözlenmiştir (p=0.036). Total LUSS değerlerinin ek analjezik ihtiyacı olan hastalarda T3 anında (p=0.024) ve sigara içen hastalarda T0 (p=0.011) anında Grup 2'de, T1 (p=0.024) anında Grup 1'de yüksek olduğu bulunmuştur. Grup 1'de derlenme süresinin Grup 3'e göre düşük olduğu saptanmıştır (p=0.001). T0 (p=0.035) ve T1 (p=0.024) zamanında total LUSS ile VKİ arasında korelasyonlara bakıldığında negatif yönde zayıf, T0 (p=0.039) zamanında en son sigara içme süresi ile pozitif yönde zayıf ilişki olduğu saptanmıştır. T2 (p=0.008) ve T3 (p=0.038) anında total LUSS değerleri ile tüketilen gaz miktarı arasında korelasyonlara bakıldığında istatiksel açıdan anlamlı, pozitif yönde zayıf bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Minimal akımlı anestezinin kullanılmasının peroperatif atelektazi gelişimine olan eğilimi önlemede daha etkili olacağını düşünmekteyiz. Düşük akım uygulaması orta akıma göre atelektazi gelişimi açısından daha iyi sonuçlar sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Atelektazi, Akciğer ultrason skoru, Minimal akım, Düşük akım

AkciğerAkciğer hastalıklarıAnestezi+4
Tuğçe Öztürk
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme cerrahilerinde otomatik gaz kontrol modu ile minimal akımın karşılaştırılması

Amaç: Otomatik gaz kontrol (AGC) modu, düşük akımlı anestezi yönetiminde hedeflenen end-tidal anestezik ajan (EtAA) ve oksijen (O2) konsantrasyonlarının anestezi cihazı tarafından otomatik olarak sağlanması ile uygulanır. Çalışmamızda; meme cerrahilerinde AGC modu ve manuel gaz kontrolünün yapıldığı minimal akım tekniğinin inhaler anestezik ajan tüketimi-maliyet, hemodinami ve derlenme üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı alınan prospektif randomize çalışmaya elektif şartlarda genel anestezi altında meme cerrahisi planlanan, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) I-II risk grubunda ve 18-65 yaş aralığında olan 90 hasta dahil edildi. Hastalar; AGC modu uygulananlar (Grup 1, n:30), manuel gaz kontrol modu ile minimal akım uygulananlar (Grup 2, n:30) ve manuel gaz kontrol modu ile orta akım uygulananlar (Grup 3, n:30) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Rutin hemodinamik monitörizasyon, vücut sıcaklığı ve bispektral indeks (BİS) monitörizasyonu yapıldı. Preoksijenasyon sonrası tüm hastalara rutin anestezi indüksiyonu uygulandı. İdame sevofluran ve intravenöz (i.v) remifentanil infüzyonu ile sağlandı. Taşıyıcı gaz olarak medikal hava kullanıldı. Her üç grupta, 1.0 minimum alveolar konsantrasyon (MAK) değerine ulaşıldıktan sonra idamede sevofluran düzeyi BİS 40-60 arasında olacak şekilde ayarlandı. Hastaların indüksiyon öncesi ve ameliyat esnasında belirlenen zaman aralıklarında ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), periferik oksijen satürasyonu (SpO2), BİS, inspire edilen sevofluran fraksiyonu (FiSEVO), ekspire edilen sevofluran fraksiyonu (FeSEVO), end-tidal karbondioksit (EtCO2), vücut sıcaklığı ve anlık tüketilen inhaler anestezik ajan miktarı kaydedildi. Ekstübasyon, derlenme, toplam cerrahi ve anestezi süreleri kayıt altına alındı. Her vaka sonunda toplam tüketilen inhaler anestezik ajan miktarı belirlendi ve maliyet analizi yapıldı. Bulgular: Grup 1'de saatlik sevofluran tüketiminin Grup 2 ve Grup 3'ten az olduğu (sırasıyla p<0.001, p<0.001), Grup 2 tüketiminin de Grup 3'ten az olduğu (p<0.001) gözlendi. Sevofluran tüketimine bağlı oluşan maliyet hesabında Grup 1 değerlerinin Grup 2 ve Grup 3 değerlerine göre anlamlı düşük olduğu (sırasıyla p<0.001, p<0.001), Grup 2 değerlerinin de Grup 3 değerlerine göre düşük olduğu (p<0.001) görüldü. OAB değerleri gruplar arası benzer bulundu (p>0.05). Ekstübasyon öncesi vücut sıcaklığı ölçümlerinde Grup 1 değerlerinin Grup 2 ve Grup 3 değerlerinden yüksek olduğu (sırasıyla p=0.014, p=0.002), Grup 2 ve Grup 3 değerlerinin ise benzer olduğu saptandı. Ekstübasyon süresinin Grup 2'de Grup 1 ve Grup 3'ten daha uzun olduğu (sırasıyla p<0.001, p<0.001), Grup 1 ve Grup 3 değerlerinin ise benzer olduğu saptandı. Gruplar arasında derlenme süreleri açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Sonuçlar: Hemodinami ve derlenme üzerine olumsuz bir etki göstermeyip inhaler anestezik ajan tüketimini azaltması nedeniyle AGC modu kullanımının manuel gaz kontrolünün yapıldığı minimal akım tekniğine göre daha üstün olduğu kanaatindeyiz.

AnestetiklerAnesteziAnestezi ve analjezi+3
Gökhan Çeviker
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stop-bang skoru ile oksijen rezerv indeksi ve zor havayolu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada; genel anestezi altında opere edilecek olan hastaların STOP-BANG skoruna göre iki gruba ayrılarak oksijen rezerv indeksi (ORİ) ile değerlendirilmesi, ikincil olarak da bu hastalarda olası zor hava yolunun belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı ve hasta onamları alındıktan sonra prospektif planlanan çalışmaya; elektif cerrahi nedeniyle endotrakeal entübasyon uygulanan, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) I-III risk grubunda, 18-65 yaş arası 72 hasta alındı. STOP-BANG anketi yapılan hastalar Grup D düşük risk (0-2 puan) ve Grup Y yüksek risk (3-8 puan) olarak iki gruba ayrıldı. Rutin monitörizasyona ek olarak ORİ ve serebrel oksimetre (NIRS) ile monitörizasyon yapıldı. Tüm hastalara 6 lt/dk %100 oksijen ile preoksijenasyon uygulandı, bu sürede ulaşılan en yüksek ORİ değeri ve bu değere ulaşma süresi kaydedildi. Preoksijenasyon öncesi (T1), preoksijenasyon sonu (T2), maske ventilasyonu sonu (T3) ve entübasyon sonunda (T4) tüm veriler kaydedildi. Arter kanülasyonu yapılarak preoksijenasyon öncesinde, preoksijenasyon sonunda ve entübasyon sonunda kan gazı çalışıldı. Hastaların maske ventilasyon sınıfı, Cormack-Lehane (CML) skoru ve tonsil boyutları kaydedildi. Entübasyon sırasında stile kullanımı, Burp manevrası uygulanması ve videolaringoskop ihtiyacı kaydedildi. Bulgular: Grupların hemodinamik verileri, sağ ve sol NIRS ölçümleri ile PaO2 değerleri benzer bulundu. Grup Y'de preoperatif periferik oksijen satürasyonü değerleri ve preoksijenasyonda ulaşılan en yüksek ORİ değeri daha düşük, en yüksek ORİ değerine ulaşma süresi daha uzundu (p<0.05). T1 ve T2 zamanlarında ölçülen ORİ değerlerinde fark gözlenmezken T3 ve T4 zamanlarında ölçülen değerler Grup Y'de daha düşüktü (p<0.05). Grupların mallampati ve CML sınıfları benzerdi. Grup Y'de tonsil boyutları daha büyük; zor maske ventilasyonu ile stile kullanımı ve Burp manevrası ihtiyacı daha fazlaydı (p<0.05). Videolaringoskop kullanımı açısından gruplar arasında fark saptanmadı (p=0.505). Sonuçlar: STOP-BANG skoruna göre yüksek riskli olarak değerlendirilen obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında ORİ kullanımının oksijenasyonu değerlendirmede faydalı olabileceğini, zor hava yolunun daha sık görüldüğü bu hastalarda preoperatif süreçte uygun hazırlık yapılması ve ORİ monitörizasyonu ile olası hipoksik durumların daha iyi yönetileceğini düşünmekteyiz.

AnesteziEntübasyonHipoksi+3
Ilka Dilay Alp
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrasonografi rehberliğinde yapılan femoral santral venöz kateterizasyonun santral kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu üzerine etkisi

Santral venöz kateterizasyonun enfeksiyon, hematom, tromboz, hava embolisi, pnömotoraks, hemotoraks, perikard tamponadı, brakial pleksus yaralanması gibi birçok komplikasyonu vardır. Çalışmamızda ultrasonografi (USG) rehberliğinde yapılan femoral ven kateterizasyonunun santral kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu (SKİ-KDE) ve olası komplikasyonların gelişim oranlarına etkisini retrospektif olarak araştırmayı amaçladık. Etik kurul onayı alındıktan sonra, son bir yıl içinde (1 Eylül 2020 –1 Eylül 2021) yatışı yapılan 927 erişkin yoğun bakım hastasının verileri taranıp, hastaların demografik verileri; işlem öncesi en yakın tarihli koagülasyon parametreleri; kateterin takılma tekniği (Landmark veya USG) ve kateteri takan hekimin deneyimi; takılan kateterin boyutu; takıldığı santral ven ve takılma amacı; hastaların komorbiditeleri ve medikasyonları kaydedildi. Bu hastalardan femoral ven kateterizasyonu uygulanan 109 hasta çalışmaya dahil edildi. USG rehberliğinde katater takılan 53 hasta (USG grubu) ile landmark tekniğiyle katater takılan 56 hasta (landmark grubu) karşılaştırıldı. Rutin olarak AYBÜ'ye yatışı yapılan hastalardan kültür örnekleri alınmaktadır. Kateterizasyon uygulanan hastaların kateter uygulanmadan önce alınan kan kültüründe mikroorganizma ürememesi ve kateter uygulanmasından 48 saat sonrasında kateterden veya periferik yoldan alınan kan kültüründe >103 CFU mikroorganizma üremesi SKİ-KDE olarak kabul edildi. Elde edilen verilerden landmark ve USG teknikleri ile SKİ-KDE ve olası komplikasyonlar arasındaki ilişki karşılaştırılarak araştırıldı. Gruplar arasında hastaların demografik verileri, girişim tarafı, önceki kateterizasyon öyküsü, koagülasyon parametreleri, ponksiyon sayısı, kateter uygulayıcı doktor deneyimi, uygulanan kateterin türü ve boyutu açısından anlamlı fark bulunmadı. Landmark grubunda 1 (%1.8) olguda, USG grubunda ise 2 (%3.8) olguda SKİ-KDE tespit edilmesine rağmen gruplar arasında SKİ-KDE varlığı açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.611). Hastaların mekanik komplikasyon gelişme durumları değerlendirildiğinde toplam komplikasyon oranı landmark grubunda %32.1, USG grubunda %17 olarak bulunmasına rağmen, gruplar arasında toplam komplikasyon varlığı, girişim yeri değişimi, uygulayıcı değişimi, hematom açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Landmark grubunda istemsiz arteriyel ponksiyon görülme oranı (%26.8) USG grubunda görülme oranından (%9.4) istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0.019). Sonuç olarak, çalışmamızda femoral ven kateterizasyonunda USG rehberliğinin klasik landmark tekniğine göre olası komplikasyon oranında (özellikle istemsiz arteriyal ponksiyon) düşüş sağlamasına karşın, santral kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu gelişim oranını değiştirmediği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Femoral santral venöz kateter, Ultrasonografi, Landmark, Santral kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu

EnfeksiyonlarKan dolaşımıKateterizasyon+3
Özkan Atay
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakımda takip edilen COVID-19 tanılı hastaların retrospektif incelenmesi

Coronavirus Disease-19 (COVID-19), Akut Solunum Sıkıntısı Sendromu (ARDS), sepsis, septik şok, miyokardit, aritmi, kardiyojenik şok veya çoklu organ yetmezliği tablolarına sebep olan multisistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada yoğun bakımda takip edilen hastaları retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. COVD 19 tanısı ile yoğun bakımda takip edilen 200 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Yoğun bakım kabulünde temel özellikler, komorbiditeler, yoğun bakım sürecindeki klinik durumlar, solunum desteği tedavileri ve laboratuvar bulguları analiz edildi. Hastaların 124'ü erkek, 76'sı kadındı. 200 hastanın 143'ünde mortalite gerçekleşti. Ölen hastaların yaş ortalaması (70.5 ± 14.02) yaşayanlara göre daha yüksekti (64.3±16.25). Hastaların 154'ünde akciğer tomografisinde COVID 19 ile uyumlu bulgular vardı. Yoğun bakıma yatışta SOFA skoru 5 (0-17), APACHE II skoru 16 (5-37) idi. Hastaların yoğun bakımda yatış süresi 10 (1-64) gün idi. Ölen hastaların yoğun bakıma yatıştaki APACHE II skoru ve SOFA skoru yaşayan hastalardan anlamlı olarak daha yüksekti. ARDS gelişen 180 hastanın 141'inde mortalite gerçekleşti. ARDS gelişmeyen hastalarda mortalite oranı %10'du. Mortalite oranı ARDS gelişen hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. Hastaların yoğun bakıma kabulde laktat değerleri ölen hastalarda ortanca 2,30 (1,80-3,60) iken yaşayan hastalarda 2(1,50-2,50) ve geliş saturasyon değerleri ölen hastalarda 85(82-90) yaşayanlar hastalarda ise 89 (94-92) idi. Ölen hastalarda lenfosit değerinin yoğun bakıma kabuldeki değere göre 14. günde yüzde değişimi %27 azalma şeklinde iken yaşayanlar grubunda %15 artış şeklindeydi. PaO2 /FiO2 oranının 14. Gün yüzde değişimi ölenler grubunda %29 artış yaşayanlar grubunda ise %115 artış şeklindeydi. Yoğun bakıma kabulde LDH değeri ölenler grubunda 630 (37-6517) iken yaşayanlar grubunda 511(216-1434) idi. LDH değerinin 7. gün yüzde değişimi ölenler grubunda %6 artış iken yaşayanlar grubunda %16 azalma şeklindeydi. COVID-19 hastalarında gelişen sepsis, ARDS, MAS, koagülasyon bozukluğu ve böbrek yetmezliği gibi klinik durumların mortalite oranları oldukça yüksektir. Mortalitenin ön görülmesinde yoğun bakıma yatıştaki LDH, SpO2, PaO2 /FiO2 oranı ve laktat değerleri yararlı tetkikler olarak saptanmıştır. Bu hastaların takibinde, lenfosit sayısı, CRP, AST, D-dimer ve ferritin değerleri yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Yoğun Bakım Ünitesi, Mortalite

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+4
Derya Sezen Akel
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalça cerrahisinde perikapsüler sinir grubu blok'a (PENG) lateral femoral kütanöz sinir bloğu eklenmesinin postoperatif opioid tüketimine etkisi

Amaç: Spinal anestezi altında kalça kırığı operasyonlarında yapılan Perikapsüler Sinir Grubu (PENG) bloğa eklenen lateral femoral kutanöz sinir (LFCN) bloğunun ağrı skorlarına ve opioid tüketimine etkisini karşılaştırmak. Gereç ve yöntem: Spinal anestezi altında kalça kırığı cerrahisi geçirecek 18 yaş üstü ASA I-III olan 60 hasta dahil edildi. Hastalar bilgisayar destekli randomizasyon yapılarak Grup PENG (n=20), Grup PENG+LFCN (n=20) ve Grup KONTROL (n=20) olarak ayrıldı. Preoperatif blok uyulandıktan 20 dk sonra hastalara spinal anestezi uygulandı. Hastaların spinal anestezi pozisyonu esnasındaki ağrı skorları, intraoperatif hemodinamik verileri, ilk analjezik gereksinim zamanı, postoperatif opioid tüketimleri ve ağrı skorları, ilk mobilizasyon süresi, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar, hastanede kalış süresi ile hasta ve cerrah memnuniyetleri kaydedildi. Bulgular: Postoperatif opioid tüketimi PENG ve PENG+LFCN gruplarında KONTROL grubuna göre düşük bulunmuşken (p<0.001), PENG ve PENG+LFCN grupları arasında fark yoktu (p=1). Spinal anestezi pozisyonu verilirken ve postoperatif bakılan tüm zaman dilimlerinde PENG+LFCN grubunda KONTROL grubuna göre ağrı skorları daha düşük bulundu (p<0.05). Hasta ve cerrah memnuniyetleri blok yapılan gruplarda KONTROL grubuna göre daha yüksek bulundu. Postoperatif ilk analjezik gereksinim süresi KONTROL grubunda PENG ve PENG+LFCN grubuna göre daha kısa bulunmuştur (p<0.001). Sonuçlar: Spinal anestezi altında kalça kırığı cerrahisi geçirecek hastalarda uygulanan PENG bloğa LFCN bloğu eklenmesinin postoperatif opioid tüketimine ek bir katkı sağlamadığını belirledik. Preoperatif uygulanan PENG bloğun ve PENG+LFCN bloğun kombine uygulanmasının hem spinal anestezi için pozisyon verilmesi esnasında hem de postoperatif dönemde analjezi yönetiminde önemli bir yere sahip olduğu kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Perikapsüler Sinir Grubu Bloğu, Lateral Femoral Kutanöz Sinir Bloğu, Hasta Kontrollü Analjezi, Opioid Tüketimi

Dinçer Fırat Şeker
Zonguldak Bülent Ecevit University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Femoral sinir bloğu uygulanmış total diz artroplasti cerrahilerinde peroperatif analjezi yönetimi

Şule Altuncu, Femoral Sinir Bloğu Uygulanmış Total Diz Artroplasti Cerrahilerinde Peroperatif Analjezi Yönetimi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, 2024. Amaç: Çalışmamızın amacı, genel anestezi altında total diz artroplastisi geçiren preoperatif femoral sinir bloğu (FNB) uygulanmış hastalarda uygulanan Analjezi Nosisepsiyon İndeksi (ANİ) monitörizasyonunun intraoperatif opioid tüketimi, postoperatif analjezi ve derlenme ünitesinde kalış süresi üzerine etkilerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Genel anestezi altında total diz artroplastisi planlanan Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) I-III risk grubunda 74 hasta çalışmaya alındı. Preoperatif ultrasonografi ve periferik sinir stimülatörü eşlinde femoral sinir bloğu uygulaması sonrası hastalar iki gruba (Grup Kontrol (n=35) - Grup ANİ (n=35)) ayrıldı. ANİ grubuna intraoperatif ANİ monitörizasyonu yapıldı. Her iki grupta da standart anestezi indüksiyonu sonrası BIS 40-60 arasında olacak şekilde anestezi idamesi sevofluran ve remifentanil infüzyonu ile sağlandı. Kontrol grubunda intraoperatif remifentanil infüzyon dozu konvansiyonel yöntemlerle, ANİ grubunda ise ANİ değerleri 50-70 arasında olacak şekilde ayarlandı. Operasyon süresi, cerrahi süre, ekstübasyon süresi, turnike basıncı ve süresi, intraoperatif tüketilen remifentanil miktarı kayıt altına alındı. Postoperatif derlenme ünitesinde Modifiye Aldrete skoru ≥ 9 ulaşma süresi, derlenme ünitesinde ve postoperatif 4, 8, 12 ve 24. saatlerinde sayısal ağrı değerlendirme skorları (NRS), bulantı-kusma ve diğer komplikasyonların varlığı, analjezik ilaç tüketimi ve hastanede kalış süreleri kaydedildi. Bulgular: İntraoperatif remifentanil tüketimi ANİ grubunda, Kontrol grubuna göre düşüktü (p=0.001). Hastaların postoperatif derlenme ünitesine geliş anında NRS skorlarının ANİ grubunda daha düşük olduğu (p=0.006) görüldü. Gruplara göre Modifiye Aldrete Skoru ≥ 9 ulaşma süresi ANİ grubunda daha kısa idi (p<0.001). ANİ grubundaki hastalarda postoperatif 4, 8, 12 ve 24. saatlerde NRS skorları Kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur (p<0.05). Ekstübasyon öncesinde ölçülen son ANİ değerleri ile postoperatif derlenme ünitesindeki NRS skorları arasında ters yönde zayıf anlamlı bir ilişki bulundu (r:-0,070-0.079, p:0.698–0.661). Diğer verilerde gruplar arasında fark gözlenmedi. Sonuçlar: Genel anestezi altında femoral sinir bloğu uygulanmış total diz artroplastisi cerrahisi geçiren hastalarda ANİ monitörizasyonunun intraoperatif tüketilen opioid miktarını ve postoperatif ağrı skorlarını azalttığı, derlenme ünitesindeki kalış süresini kısalttığı görüldü. Bu nedenle femoral sinir bloğu uygulanan total diz artroplastisi cerrahilerinde intraoperatif analjezi yönetiminde ANİ monitörizasyonunun, hastanın ihtiyacı olan opioid miktarının dozunu belirlemede, bireyselleştirilmiş analjezi yönetiminde rehber olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Analjezi Nosisepsiyon İndeksi, Femoral Sinir Bloğu, Remifentanil, Nosisepsiyon Monitörizasyonu

Şule Altuncu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik sleeve gastrektomi operasyonu geçiren hastalarda perioperatif bulantı kusma üzerine etkili etmenler

Cerrahi sonrası bulantı ve kusma (PONV), hem açık hem de laparoskopik ameliyatlardan sonra anesteziye bağlı olarak ve genellikle operasyon sonrası 24 saat içinde görülebilen rahatsız edici bir komplikasyondur. Bu çalışmada Laparoskopik Sleeve Gastrektomi uygulanan ve %0,9 sodyum klorür (Grup S) verilen grup ile %0,9 Sodyum klorür+%5 dextroz (Grup D) verilen grubun PONV açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Prospektif, randomize kontrollü olarak gerçekleştirilen klinik çalışmamıza dahil edilen hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, VKİ, ASA skoru, eşlik eden komorbit durumları ve hastalara uygulanan hedefe yönelik sıvı yönetim metoduyla ilgili bilgiler kayıt altına alınmıştır. Hastalar, uygulanan hedefe yönelik sıvı yönetim tekniği baz alınarak %0,9 sodyum klorür +%5 dekstroz (n=100) ve %0,9 sodyum klorür (n=101) olmak üzere randomize biçimde iki gruba ayrılmıştır. Preoperatif ve postoperatif dönemde bakılan laboratuvar değerleri incelenip, açlık kan şekerleri kaydedilmiştir. Ayrıca hastaların, postoperatif 0.dakika, 30. dakika, 6 saat ile 24. Saatteki postoperatif bulantı-kusma skorları, antiemetik ve analjezik tüketimi ve ilk mobilizasyon zamanı kayıt altına alınmıştır. Çalışmaya 100'ü (%49,8) Grup D ve 101'i (%50,2) Grup S olan toplam 201 hasta dahil edilmiştir. Gruplar arasında demografik veriler (cinsiyet, yaş, kilo, boy, VKİ), ek hastalık varlığı, ASA, ameliyat süresi, indüksiyon öncesi kan şekeri, intraoperatif opioid tüketimi, postoperatif analjezi ihtiyacı ve total sıvı miktarı açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Grup D'nin ekstübasyon kan şekeri düzeyi Grup S'nin değerinden anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Grup D'de PONV görülme oranı (%48) Grup S'nin oranından (%25,7) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,001). Sonuç olarak çalışmamızda Grup D'de post operatif bulantı-kusma görülme sıklığı Grup S'den anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Bu tür morbid obezlere yapılan operasyonlarda dekstroz içeren sıvılardan kaçınılması ameliyat sonrası bulantı-kusma oranında azalmaya yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Sleeve Gasterktomi, Dekstroz, PONV

BulantıCerrahiGastrektomi+4
Ahmet Demirdağ
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deksmedotimidinin sıçan böbreğinde iskemi reperfüzyon hasarı sonrası TRPM2, TRPA1 kanalları ve oksidan, antioksidan sistem üzerine etkisinin incelenmesi

Böbrek iskemi ve reperfüzyon(İ/R) hasarı renal arterlerde tromboz sonrası trombolitik tedavi, organ nakli, total sirkülatuar arrest ve kardiyopulmoner bypass gibi çeşitli tıbbi ve cerrahi girişimler sırasında görülen potansiyel olarak ciddi bir sorundur. İ/R hasarında temel patofizyoloji, iskemik dokuların reperfüzyonu sonrası gelişen mikrovasküler disfonksiyona bağlı oksidatif bir süreçtir. Bu durum sık görülmesi ve yüksek mortalite oranına sahip olması açısından klinik öneme sahiptir. Bu çalışmada böbrek İ/R modeli oluşturulmuş ratlarda dexmedotimidin(DEX) kullanılarak oksidatif stresle aktive edilen TRPM2, TRPA1 kanaların ekspresyonu, oksidan, antioksidan sistem üzerine etkisini ve TUNEL yöntem kullanılarak hesaplanan apoptotik indeksi üzerinden etkileri incelemek amaçlanmıştır. Çalışmada, 35 adet 8-10 haftalık Wistar Albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Denekler her grupta 7 hayvan olacak biçimde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna deney süresince bir uygulama yapılmadı. Sham grubunda genel anestezi eşliğinde batın açıldı, sağ böbrek alınarak sol böbrek pedikülü açığa çıkarıldı; ancak renal klemp uygulanmadı. Deksmedetomidin alan grup(DEX), Grup 2'deki ile aynı cerrahi prosedürle deksmedetomidin (100 μg/kg) genel anestezi başlangıç zamanında uygulandı. İ/R gruplarında ise sıçanlar, yukarda açıklanan cerrahi prosedürlere tabi tutularak sol böbrek pedinkülüne renal klemp uygulanarak 30 dakika süreyle sol böbrek iskemisine, ardından 45 dakika süreyle reperfüzyona tabi tutuldu. İ/R4 grubuna deksmedetomidin verilmeyip İ/R5 grubuna reperfüzyon başlangıcında deksmedetomidin hidroklorür verildi. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında serum numuneleri ve böbrek dokuları alınarak dekapite edildi. Sıçanlardan alınan hem serum hemde böbrek dokusundan TAS ve TOS değerleri, TRPM2, TRPA1 ekspresyonu çalışıldı. Alınan böbrek dokusundan immünohistokimyasal yöntemle TRPM2, TRPA1 ekspresyonu ve TUNEL yöntem çalışıldı. İ/R uygulanan grupta uygulanmayan gruplara göre alınan tüm serum ve dokularda TRPM2, TRPA1 ekspresyonunda ve TOS değerlerinde istatiksel olarak anlamlı artış gözlenirken, TAS değerinde ise azalma gözlendi. İ/R5 gubunda İ/R4 grubuna göre alınan tüm serum ve dokularda TRPM2, TRPA1 ekspresyonunda ve TOS değerlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma gözlenirken, TAS değerinde ise artış gözlendi. İ/R5 grubu ile iskemi reperfüzyon uygulanmayan gruplar arasında çalışılan tüm değerlerde istatiksel açıdan anlamlı bir fark görülmedi. Anahtar kelimeler: İskemi/reperfüzyon, Dexmedotimidin, Böbrek, TRPM2, TRPA1,

AntioksidanlarBöbrekDeksmedetomidin+5
Abdulkadir Uzunboy
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda nöromüsküler bloğun geri çevrilmesinde neostigmin ile sugammadeksin karşılaştırılması

Çalışmamızda tonsillektomi/adenotonsillektomi uygulanan 60 çocuk hastada, rokuronyum ile sağlanan nöromüsküler bloğun geri çevrilmesinde neostigmin ve sugammadeksin etkinliği TOF monitorizasyonu yapılarak karşılaştırıldı.Prospektif, randomize, çift kör olarak tasarlanan çalışma bilgilendirilmiş gönüllü onayı alınarak, tonsillektomi/ adenotonsillektomi planlanan ASA I-II risk grubunda, 2-12 yaş aralığında 60 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastalara TOF Watch SX cihazı ile nöromüsküler monitorizasyon ve ASA standartlarına uygun monitorizasyon yapıldı. Hastalar kapalı zarf yöntemi ile rastgele Neostigmin grubu (GrupN, n=30) ve Sugammadeks grubu (GrupS, n=30) olarak 2 gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonunda %8 sevofluran verildi. Her iki gruba 0.6 mg.kg-1 rokuronyum verildi. Nöromüsküler blok % 100 olduğu zaman (T0) endotrakeal entübasyon uygulandı. Anestezi idamesi; 0.05-0.2 µg.kg.-1dk.-1remifentanil ve % 1-2 sevofluran ile sağlandı. Olguların hemodinamik parametreleri ve TOF % değerleri kaydedildi. TOF % 75 olduğunda ve klinik olarak kas gevşetici ihtiyacı görüldüğünde 0.15 mg/kg rokuronyum verildi. Kanama kontrolünde remifentanil infuzyonu dozu kademeli olarak azaltılarak durduruldu ve sevofluran %1-0.8 değerine düşüldü. Operasyon sonunda yardımcı anestezist tarafından [Grup S' ye 2mg.kg-1 sugammadeks, Grup N' ye 50 µg.kg-1 neostigmin (1mg neostigmin içine 0.4 mg atropin ilave edildi.)] hazılanan ajanlar verildi. TOF %90 olduğunda ekstübasyon planlandı.Sugammadeks verilen grup S'de TOF ekstübasyon süresi ortalama 96.8±20.8 sn, neostigmin verilen grup N'de ortalama 200±61.7 sn bulundu. TOF %100 oluncaya kadar geçen zaman Grup N'de ortalama 219.4±60.7 sn ,Grup S de ise 96.8 ±20.8 sn. olarak bulundu. Çalışmamızda operasyonun sonunda nöromüsküler bloğun geri döndürülmesinde neostigmine göre ekstübasyon süresi ve TOF %100'e ulaşıncaya kadar geçen süre açısından sugammadeksin üstün olduğu bulundu. Hemodinamik parametreler açısından neostigmin ?atropin verilen grupta KAH ve SAB anlamlı yükselmeler görülmüş olup sugammadeks verilen grupta fazla etkilenme olmadı.Tonsillektomi/adenotonsillektomi uygulanan çocuk hastalarda orta etkili kas gevşetici ajan olan rokuronyumun kullanımına bağlı nöromüsküler blokajın geri döndürülmesinde 2 mg.kg-1 sugammadeksin 50 µg.kg-1 neostigmine göre daha hızlı ve etkili olduğu kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Nöromüsküler blok-Sugammadeks-Neostigmin

NeostigminNöromusküler blok ajanlarıNöromusküler kavşak+3
Feray Gümüş
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif sezaryenlerde anesteziden doğuma kadar geçen sürelerin yenidoğana etkilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi.

Spinal anestezi altında elektif sezaryenle doğum yapan gebelerin anestezi kayıtları incelenerek cilt insizyonundan uterus insizyonu ve doğuma (umbilikal kord klemplenmesi) kadar geçen süreler ile umbilikal kan gazları ve yenidoğanın Apgar skorları arasında bir ilişki olup olmadığının retrospektif olarak araştırılması amaçlandı. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda bir yıllık sürede elektif sezaryen operasyonu geçiren ASA I veya II risk grubundaki 203 gebenin anestezi kayıtları retrospektif olarak incelenerek gerçekleştirildi.Gebeye ve yenidoğana ait demografik veriler (gebenin yaşı, vücut ağırlığı, boy, vücut kitle indeksi, gravide ve parite, gestasyonel hafta), sezaryen endikasyonu, cilt insizyon zamanı, uterus insizyon zamanı, kord klemplenme zamanı, Apgar 1 ve 5 dk skorları, umbilikal arter ve ven kan gazı sonuçları (UApH, UAO2, UACO2, UVpH, UVCO2, UVO2), anestezi ve cerrahi süreler ile anestezi yöntemine (genel ve spinal) ait veriler kaydedildi.Anesteziden doğuma kadar geçen sürelerin uzaması asidoza ve 1.dk Apgara skorlarında hafif düşmeye neden olurken 5. dk Apgar skorlarını etkilemediği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Sezaryen, spinal anestezi, yenidoğan, Apgar skoru

AnesteziAnestezi-spinalApgar puanı+2
Nejla Mendil Erdoğan
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda kardiyak iskemi/reperfüzyon hasarında deksmedetomidin ve ketaminin etkilerinin karşılaştırılması

Herhangi bir sebeple iskemi (MI, perkütan koroner girişim sonrası, kardiyak cerrahi sırasında) ve ardından reperfüzyon olduğunda genelde iskeminin süresine bağlı olarak antioksidan savunma mekanizmaları yetersiz kalır ve hücrelerde artan SOR' lar hasar meydana getirir. İskemik dokuların reperfüzyonu sırasında doku hasarına neden olan ve inflamatuar reaksiyonlar zincirini aktifleştiren sitokinler salınmaktadır. Bu çalışmada ratlarda kardiyak iskemi/reperfüzyon hasarında deksmedetomidin ve ketaminin etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.Çalışmada deney hayvanı olarak kullanılan 18 rat; Grup I/R (n=6): kontrol, Grup I/R-K (n=6): ketamin, Grup I/R-D (n=6): deksmedetomidin olarak rastgele üç gruba ayrıldı. Kalpte 45 dk iskemi sonrası 120 dk reperfüzyon uygulanan ratların kalplerinden alınan doku örneklerinde, MDA, SOD, GSH-Px, IL-1ß, TNF-? düzeyleri ve hemodinamik parametreleri karşılaştırıldı.MDA ve GSH-Px düzeyleri; kontrol grubunda ketamin ve deksmedetomidin gruplarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Ketamin ve deksmedetomidin gruplarında ise benzer bulundu. SOD düzeyleri; ketamin ve deksmedetomidin grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Ketamin ve deksmedetomidin grubunda benzer bulundu. IL-1ß sonuçları bütün gruplarda benzer bulundu.TNF-? seviyeleri; deksmedetomidin ve ketamin grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu. Deksmedetomidin ve ketamin gruplarında benzer bulundu.Deksmedetomidinin daha iyi kalp hızı kontrolü sağladığı ancak hipotansiyona neden olduğu, dolayısıyla kardiyak depresif etkisi nedeniyle klinik kullanımında dikkatli olunması gerektiği kanısına varıldı. Deksmedetomidin ve ketaminin miyokardiyal iskemi reperfüzyon hasarını azaltıcı etkilerinin benzer olduğunu gösteren sonuçlara ulaşıldı.

Cerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovaskülerDeksmedetomidin+5
Leyla Güler
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik sleeve gastrektomi uygulanan hastalarda PVI (pleth variability index) kontrollü hedefe yönelik sıvı tedavisinin organ perfüzyonuna etkisinin araştırılması

ÖZET Bu çalışmada, laparoskopik sleeve gastrektomi uygulanan hastalarda PVI kontrollü hedefe yönelik sıvı tedaivisinin doku perfüzyonuna etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Uygulanan sıvı tedavileri ve bu sıvı tedavilerinin doku perfüzyonuna etkisini değerlendirmek için plazma laktat düzeyleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda PVI kontrollü hedefe yönelik sıvı tedavisi uygulanan grup Grup I olarak ve standart sıvı tedavisi uygulanan grup Grup II olarak belirlendi. Grup I'de sıvı tedavisi PVI oranı 14 olacak şekilde uygulanmıştı. Grup II'de sıvı tedavisi standart olarak 4-6 mL/kg/sa olacak şekilde uygulanmıştı. Her iki grupta da hipotansiyon (<65 mmHg) ya da kanama olması durumunda bolus kolloid uygulanmıştı. Her iki grupta arteriyel kan örnekleri cilt insizyonu, cerrahi boyunca her saat ve post-operatif 6, 12, 18, 24, 36, 48. saatlerde alınmıştı. Grup I'de intra-operatif 60. dakika (1,25±0,48-1,57±0,51) ve post-operatif 48. saatte (0,73±0,27-0,91±0,36) laktat düzeyleri anlamlı olarak daha düşük bulundu. Grup I'e uygulanan kristalloid hacmi ortalama 734,33±85,20 mL iken Grup II'ye uygulanan 1214,7±231,43 mL'dir ve bu fark anlamlı bulundu. Grup I'e uygulanan toplam sıvı hacmi 1242,667±283,073 mL iken Grup II'ye 1739;667±303,888 mL'dir ve bu fark anlamlı bulundu. Sonuç olarak çalışmamızda hedefe yönelik sıvı tedavisi uygulamasının doku perfüzyonunu iyileştirdiğini bununla birlikte, aynı operasyonu geçirecek hastalarda PVI ile hedefe yönelik sıvı tedavisi uygulamasının doku perfüzyonuna etkilerini inceleyecek daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Peri-operatif hedefe yönelik sıvı tedavisi, PVI, Bariyatrik cerrahi, Laktat

GastrektomiLaktatlarLaparoskopi+3
Mustafa Özdemir
Fırat University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anestezi yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda anemi gelişimi ve kan transfüzyonlarının retrospektif değerlendirilmesi

ÖZET Yoğun bakım (YB) hastalarında anemi gelişimi sık karşılaşılan bir problemdir. Çalışmamızda, Anestezi Yoğun Bakım Ünitesi (AYBÜ)'nde izlenen hastalarda anemi ve transfüzyon insidansını, tanısal amaçlı alınan kan miktarının anemi gelişimine katkısını, transfüzyon için kullanılan eşik hemoglobin (Hb) değerini ve transfüzyonun klinik sonuçlarla olan ilişkisini retrospektif olarak araştırmayı amaçladık. Araştırmamızda, 01.01.2015 – 31.12.2015 tarihleri arasında AYBÜ'nde 24 saatten daha uzun sürede takipleri yapılan erişkin hastaların verileri incelendi. Hastaların yaş, Glasgow Koma Skalası (GKS) skorları, yatış tanıları ve ek hastalık varlığı, APACHE II skorları, Hb değerleri, tanısal kan kayıpları ve sıvı dengesi, transfüzyon öncesi Hb değerleri, transfüzyon endikasyonları, transfüzyon ile ilişkili komplikasyonlar kaydedildi. Erkek (Grup E) ve kadın (Grup K) hastaların verileri ayrı ayrı değerlendirilerek karşılaştırıldı. Toplam 229 hastanın (Grup E, n = 119; Grup K, n = 110) özellikleri araştırmaya uygun bulundu. Bunların %90'ının YBÜ'nde kalış süreleri 30 günden kısa olduğu için, yatışın ilk 30 günündeki verileri değerlendirildi. Grupların yatış süreleri, YB'a kabul nedenleri, ek hastalıkları, APACHE II skorları (Grup E'de 20.93 ± 6.68, Grup K'da 21.50 ± 7.33) ve GKS değerleri (ortanca 9) benzerdi (p >0.05). Hastaların %60.7'si (Grup E'de %62.2, Grup K'da %59.1) YBÜ'ne kabul edildikleri gün anemikti. Tüm hastalarda zaman içinde Hb değerlerinde düşüşler olduğu, anemik olmayanların da %55.6'sında yatışlarının 3. gününden itibaren anemi geliştiği saptandı (p <0.001). Kadınlar tüm dönemlerde daha düşük Hb değerlerine sahipti (p <0.05). Hastalardan tanı ve tetkik amacıyla kişi başına günlük ortalama 23.48 ± 11.68 mL kan örneği alınmıştı. Hastaların %25.3'ne anemi (%41.4), akut kanama (%24.1), cerrahi girişim (%12.1) veya hemodinamik instabilite (%22.4) endikasyonlarıyla eritrosit süspansiyonu verilmişti. Anemik hastalarda transfüzyon öncesi ortalama Hb değerleri 6.9 ± 1.1 g/dL'ydi. Hastaların %15.5'inde (n = 9) transfüzyon ile ilişkili febril reaksiyon ve bir hastada alerjik reaksiyon gelişmişti. Anemi insidansı, transfüzyon oranları ve komplikasyonlar açısında gruplar arasında fark yoktu. Sonuç olarak, AYBÜ'mize kabul edilen hastaların çoğunun anemik oldukları; zaman içinde Hb değerlerinde düşüşlerin devam ettiği; tekrarlayan kan örneklemlerinin anemi gelişimine katkısı olduğu; transfüzyon ilişkili komplikasyon olarak en sık febril reaksiyon görüldüğü tespit edildi ve mevcut evrensel transfüzyon rehberlerine uygun uygulamalar yapıldığı görüşüne varıldı. Anahtar Kelimeler: Yoğun Bakım Ünitesi, Anemi, Kan Transfüzyonu

AnemiAnesteziKan transfüzyonu+3
Oğuz Kağan Bulut
Fırat University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Izofluran ve remifentanil ile genel anestezi uygulanan açik ve laparoskopik nefrektomilerde akciğer fonksiyonlari ve kan gazlarinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, izofluran ve remifentanil ile genel anestezi uygulanan açık veya laparoskopik nefrektomi yapılan hastalarda postoperatif erken dönem spirometrik ölçümler ve kan gazları değerlerini karşılaştırarak bu iki yöntemin akciğer fonksiyonlar üzerindeki etkilerini araştırılması amaçlandı.Çalışma 18-65 yaş arası ASA I-II risk sınıfında laparoskopik nefrektomi yapılacak 20 olgu (Grup LN) ve açık nefrektomi yapılacak 20 olgu (Grup AN) olmak üzere toplam 40 olgu dahil edildi. Her iki grubun operasyondan bir gün önce FEV1, FVK, FEF25, FEF50, FEF25-75, FIV1, PEF değerleri ve oda havasındaki arteriyel kan gazı pH, PaCO2, PaO2, SaO2 ve BE değerleri kayıt edildi. Solunum fonksiyonlarına etkileri ortadan kaldırabilmek için her iki guruba da standart genel anestezi, ventilasyon ve standart postoperatif ağrı tedavisi uygulandı. Perioperatif dönemde hastaların hemodinamik verileri, arteriyel kan gazı analizi sonuçları kayıt edildi. Cerrahinin bitimi ile anestezi sonlandırılarak derlenme odasına alınan hastaların 1 saatlik derlenme odası takibi sonunda oda havasındaki arteriyel kan gazı analizleri tekrarlandı. Hastaların ağrıları postoperatif ilk 24 saatte belirli aralıklarla Vizüel Analog Skala (VAS) ile değerlendirilerek tedavi edildi. Hastalar servisten taburculuk öncesi tekrar değerlendirildi ve her iki gurubun postoperatif 24. saat solunum fonksiyon testi ölçümleri ve oda havasındaki arteriyel kan gazı analizleri tekrarlandı.Postoperatif 24.saatte hem açık hem de laparoskopik nefrektomilerde tüm solunum fonksiyon testlerinde düşme varken FEV1, FVK, FEF25 ve FEF25-75 değerlerinin açık cerrahi sonrası sırası ile % 39.7, % 37.4, % 27.7, % 51.8 laparoskopik cerrahi sonrası ise sırası ile % 29.9, % 32.5, % 23.2, % 44.5 oranında düşme ile açık cerrahide laparoskopik cerrahiye göre istatistiksel olarak anlamlı düşme olduğu, arteriyel kan gazı değerlendirilmesinde ise hem açık hem de laparoskopik cerrahide postoperatif 24.saatte SaO2 ve PaO2 değerlerinde azalma; postoperatif 1.saatte düşmüş olan pH ve yükselmiş olan PaCO2'nin postoperatif 24.saatte normal değerlere döndüğü ve her iki grupta gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü.Sonuç olarak laparoskopik nefrektomi sonrası erken dönem akciğer fonksiyonlarının açık nefrektomilere oranla daha iyi korunduğu ancak arteriyel kan gazlarının her iki cerrahi yöntemde de aynı oranda etkilendiği ancak klinik olarak anlamlı olmadığı, ve laparoskopik nefrektominin akciğer fonksiyonları açısından açık nefrektomiye üstün olabileceği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Laparoskopik nefrektomi, açık nefrektomi, solunum fonksiyon testleri

AkciğerAnestetiklerAnestezi+6
Ayfer Koç
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda kardiyak toksisite oluşturan levobupivakain plazma düzeyine propofol %1 ve intralipid %20 ön tedavisinin etkilerinin karşılaştırılması

Çalışmamızda sıçanlarda, propofol %1 veya İntralipid %20 ile ön tedavi uygulamasının, levobupivakain kardiyotoksisitesine ve plazma düzeylerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Bu kontrollü, deneysel çalışmada on sekiz adet erişkin Spraque-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her grupta altı sıçan olacak şekilde, kontrol (Grup K), Propofol %1 (Grup P) ve %20 İntralipid (Grup I) olmak üzere, rastgele üç grup oluşturuldu. Anestezisi im ketamin ile sağlanan sıçanların kontrol KAH değerleri kaydedildi. Mekanik ventilasyon amacıyla cerrahi trakeostomi açıldı. İnvazif monitörizasyon için abdominal aortadan kanülasyon yapıldı ve KAH, OAB bazal değerleri kaydedildi. Bazal sıvı ihtiyacı için kuyruk veni, ön tedavi ilaçlarının ve levobupivakainin infüzyonu için femoral ven kanüle edildi. Kontrol grubu dışındaki gruplara ön tedavi ilaçları 20 dakika içinde infüze edilirken, tüm gruplarda OAB ve KAH verileri her 5 dakikada bir kaydedildi. 20. dakikadan sonra, 2 mg/kg/dk levobupivakain infüzyonu asistol gelişene kadar uygulandı. Sıçanlarda levobupivakain infüzyonu öncesi kaydedilen değerlere göre KAH ile OAB'de %25 ve %50 azalmaya kadar geçen süreler, ilk disritmi süresi, asistol gelişme süresi ve eşzamanlı kullanılan levobupivakain dozları kaydedildi. Asistol sonrası intrakardiyak kan alınarak santrifüj edildi, ayrılan süpernatantdan levobupivakain düzeyi ölçüldü.Çalışmaya alınan sıçanların bazal değerleri arasında anlamlı fark yoktu. İlk disritmi, KAH ve OAB'de %50 düşüş sürelerinin kontrol ve Propofol %1 göre, İntralipid %20 ile uzadığı, paralel olarak disritmi ve bradikardi gelişimine neden olan levobupivakain dozunun arttığı görüldü. Asistol gelişme süresinin İntralipid %20 ve Propofol %1 grubunda kontrole göre anlamlı olarak uzadığı, tüm gruplarda kullanılan dozlar arasında fark olmadığı saptandı. Ön tedavi sonrası plazma levobupivakain düzeyinin ise hem propofol grubunda hem de İntralipid %20 grubunda kontrole göre düşük olduğu görüldü.Sonuç olarak bu çalışmada; İntralipid %20 kadar güçlü olmasa da %10 intralipid içeren propofolün de levobupivakainin kardiyodepressif etkilerini geciktirdiği gösterildi. Bu nedenle lokal anestezik sistemik toksisitesi riskinin yüksek olduğu rejyonel anestezi uygulamalarında propofolün anestezik etkileri yanında koruyucu etkilerinden de yararlanılabileceği kanısındayız.Anahtar kelimeler: levobupivakain, İntralipid %20, propofol %1, öntedavi, kardiyotoksisite

Kardiyovasküler fizyolojik fenomenLevobupivakainLipidler+3
Burcu Kadriye Akbaş
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Propofol ve desfluranın tek akciğer ventilasyonu yapılan hastalarda oksidatif stres ve iskemi üzerine etkisinin karşılaştırılması

GirişÇift lümenli bronş içi tüp kullanılarak tek akciğer ventilasyonu uygulaması akciğer ve toraks ameliyatlarında yaygın olarak kullanılan bir tekniktir. Tek akciğer ventilasyonu, ameliyat sırasında ventile edilmeyen üst akciğerdeki şant miktarının artarak ventilasyon/perfüzyon dengesinin büyük ölçüde değişmesine ve arteriyel hipoksemiye neden olabilir. Uzamış iskemi dönemlerinden sonra doku reperfüzyonu ve oksijenin iskemik alana hızlı girişi, hücrelerde serbest oksijen radikalleri (SOR)'nin üretimine neden olur. SOR, Malondialdehit (MDA) gibi lipid peroksidasyon ürünlerinin oluşmasına neden olabilir. Bu çalışmada desfluran ve propofolün tek akciğer ventilasyonu yapılan hastalarda oksidatif stres üzerine etkisini antioksidan enzimlerden süperoksit dismutaz (SOD), Glutatyon S Transferaz (GST), Katalaz (KAT) ve lipit peroksidasyon ürünlerinden MDA ile ve iskemi üzerine etkisini de iskemi modifiye albümin (İMA) ile göstermeyi amaçladık.Gereç ve YöntemElektif AC cerrahisi uygulanacak yaşları 19-55 arası olan ve ASA I-II risk grubunda bulunan 40 hastanın çalışmaya alındı. Propofol grubuna hemodinamik durumuna göre değiştirilerek propofol infüzyonu uygulandı. Desfluran grubunda %6 dan başlanarak anestezi idame ettirildi. Her iki grupta da analjezi torakal epidural kataterden bupivakain infüzyonu yapılarak sağlandı ve posoperatif analjezi için de kullanıldı. TAV'ın 0.,5., 30. dk'sı ile 4. saatinde alınan kan örnekleri SOD, CAT, GST, MDA ve İMA enzimleri çalışılmak üzere santrifüj edilip -80°C'de saklandı.BulgularİMA verileri kontrol değere göre zaman içerisindeki grup içi farklılıklar araştırıldığında ise, Grup P' de 4. saat ölçüm değeri belirgin azalmış olarak bulundu (p<0.05). MDA enzim aktivite ortalamaları karşılaştırıldığında gruplar arası ve grup içi enzim aktivite ortalamaları benzer bulundu. SOD Grup D' de 4. saat ölçüm değeri belirgin artmış olarak bulundu (p<0.05). GST, Grup D' de 5. dk ölçüm değeri belirgin artmış olarak bulundu (p<0.05). KAT, Grup P' de 5. dk ve 4. saat ölçüm değerleri belirgin azalmış olarak bulundu (p<0.05). Grup D'de ise sadece 4. saat KAT ortanca değeri, kontrol GST ortanca değerinden istatistiksel olarak azalmış bulundu.SonuçBu çalışmaya göre desfluranın antioksidan enzimlerden SOD ve GST'yi arttırdığı ancak KAT'ı azalttığı ve oksidatf stresi azalttığını, propofolün ise antioksidan enzimlerden KAT'ı azalttığı, SOD ve GST üzerine etkisi olmamakla beraber iskeminin ortadan kaldırılmasında olumlu etkileri olduğunu düşündüren bulgular elde edildi. Ancak verilerimizi doğrulamak için daha fazla çalışmaya gereksinim olduğunu düşünmekteyiz.

AkciğerDesfluranGlütatyon transferaz+6
Özden Daş
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total abdominal histerektomi olgularında quadratus lumborum bloğunun postoperatif analjezi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, total abdominal histerektomi uygulanan hastalarda quadratus lumborum bloğunun (QLB) postoperatif analjezi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Genel anestezi altında abdominal histerektomi operasyonu yapılan ve postoperatif analjezi amacıyla QLB uygulanan ve uygulanmayan toplam 50 hasta çalışmaya alındı. Her iki grupta hastaların yaşı, ağırlık, boy, ASA skorları, operasyon süresi, postoperatif derlenme ünitesindeki kalp atım hızı, sistolik ve diyastolik kan basınçları,1., 2., 6., 12 ve 24. Saat Visüel Analog Skala (VAS) değerleri, ek analjezi gereksinimleri, herhangi bir komplikasyon veya yan etki olup olmadığı, hasta ve cerrah memnuniyeti değerleri karşılaştırıldı. Postoperatif 1., 2., 4., 12., 24. saat VAS değerleri ve postoperatif ilk 24 saat opioid kullanımı grup k (kontrol) da istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Hasta ve cerrah memnuniyeti grup blok da istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Her iki grubun postoperatif kan basınçları, kalp atım hızı, ameliyat süresi, ASA skorları, operasyon süreleri benzerdi. Çalışmamızda QLB uygulanan hastalarda postoperatif ilk 24 saatte tüketilen analjezik miktarının azaldığı, VAS skorlarının düştüğü, hasta ve cerrah memnuniyetinin arttığı saptandı. Ultrason eşliğindeki QLB yapılmış abdominal cerrahi uygulanan hastalarda, postoperatif dönemde ağrıyı gidermek ve opioid gereksinimini azaltmak için alternatif, güvenli ve etkili bir yöntem olduğu dolayısıyla QLB uygulamasının geleneksel analjezik yöntemlere alternatif olduğu düşüncesindeyiz. Ancak literatürde sınırlı hasta ve çalışma olmasi nedeniyle hasta ve çalışma sayısı artması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Quadratus Lumborum Blok (QLB), Visüel Analog Skala (VAS)

AnaljeziAğrıAğrı ölçümü+6
Fatma Karabulut
Fırat University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lipozomal bupivakain

Analjezik etki sürelerini uzatmak, toksisitelerini azaltmak amacıyla lokal anestezikler lipozomlarla enkapsüle edilmektedir. Bu çalışmada multilameller lipozomal bupivakainin farklı formlarını hazırlayarak yapay beyin omurilik sıvısı (BOS) içerisindeki kontrollü salınım özelliğini değerlendirmeyi amaçladık. Öncelikle bupivakain HCl ve baz bupivakain ile kolesterol, dipalmitoil fosfatidil kolin, metanol kullanılarak rotavapor cihazında vakumlu distilasyon yapıldı, ultrasonik banyoda tutularak homojen dağılım sağlanarak baz bupivakain ile lipozomal baz bupivakain ve bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl elde edildi. Oluşturulan baz bupivakain ile lipozomal baz bupivakain ve bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl santrifüj edilerek lipozomal baz bupivakain ve lipozomal bupivakain HCl elde edildi. Yapay BOS tampon çözelti hazırlandı. Bupivakain HCl, baz bupivakain ile lipozomal baz bupivakain, bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl ile ilk deney yapıldı. Baz bupivakain ile lipozomal baz bupivakain, bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl, bupivakain HCl difüzyon franz hücresine konularak 24 saat boyunca sıcak su banyosunda takip edildi. İlk yarım saatte, 1., 3., 6., 12. ve 24. saatlerde numuneler alındı (1. deney). Lipozomal baz bupivakain, lipozomal bupivakain HCl difüzyon franz hücresine konularak 24 saat boyunca sıcak su banyosunda takip edildi. İlk yarım saatte, 1., 3., 6., 12. ve 24. saatlerde numuneler alındı (2. deney).İlk deneyden elde edilen 54 numune HPLC'de, ikinci deneyden elde edilen 36 numune UPLC'de analiz edilmeden önce baz bupivakain ve bupivakain HCl için ayrı ayrı kalibrasyon grafikleri elde edildi. Daha sonra numuneler analiz edilerek kromatogramları elde edildi. Sonuç olarak multilameller lipozomal bupivakaininin, bupivakain HCl'ye göre yapay BOS içerisinde yavaş salınımı gösterilmiştir. Lipozomal formülasyonlar içinde de bupivakain HCl ve baz bupivakainin salınımları birbirinden farklıdır.Anahtar Kelimeler: Lipozom, bupivakain, BOS

AnestetiklerBupivakainLipozomlar+1
Ayşe Düzlü
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan karaciğer iskemi ve reperfüzyon modelinde epidural bupivakainin karaciğer hasarına olan etkilerininin karşılaştırılması

Yüksek riskli cerrahi operasyonlarda gastrointestinal perfüzyon önemli bir yere sahiptir. Çünkü splanknik hipoperfüzyon, endotoksemi, mukazal geçirgenlik artışı hatta organ yetmezliğine neden olabilir. İskemi sonrası reperfüzyon ise kısa süreli iskeminin tek başına oluşturduğu hasardan daha fazlasına neden olabilir. Hepatik iskemi reperfüzyon hasarı, geniş veya radikal hepatobiliyer cerrahi girişimlerine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Geçici iskemi sonrası oluşan reperfüzyon, hepatositlerde letal hasar veya postoperatif karaciğer disfonksiyonuna neden olur.Rejyonel anestezi yöntemlerinden biri olan TEA'nin splanknik kan akımı üzerindeki etkilerinin mekanizması net olarak aydınlatılamamış olmasına rağmen, splanknik hipoperfüzyona karşı koruyucu olabileceği bilinmektedir. Ancak bu etkilerinin oluşmasında kullanılacak olan lokal anestezik ajanların da etkileri gözardı edilmemelidir.Araştırmada denek olarak kullanılan 18 rat Grup K (n=6)=Sham (laparotomi), Grup S (n=6)=Kontrol (laparotomi, İR epidural kateter, 20 mcg/kg/st % 0,9 NaCl), Grup B (n=6)=Bupivakain (Laparotomi, İR epidural kateter, 20 mcg/kg/st bupivakain) şeklinde rastgele 3 gruba ayrıldı. Hepatik iskemi süresi 60 dakika reperfüzyon ise 360 dakika olarak uygulandıktan sonra karaciğer dokusu örneklerinden MDA, apoptozis ve histopatolojik inceleme yapıldı. Kan örneğinden TNF-?, IL-1ß, AST ve ALT düzeyleri ölçüldü.İskemi reperfüzyona maruz kalan ve TEA amacıyla sadece serum fizyolojik uygulanan ratlarda karaciğer fonksiyon testleri dikkate alındığında, AST ve ALT düzeyleri sadece sham operasyonu yapılan iskemi reperfüzyon uygulanmamış gruba göre arttığı gözlendi. İskemi reperfüzyona maruz kalan ve TEA amacıyla bupivakain uygulanan ratlarda ise IL-1 düzeylerinin hem TEA amacıyla serum fizyolojik uygulanan gruba hem de sham grubuna göre anlamlı bir artış gösterdiği tespit edildi. İskemi reperfüzyona maruz kalan ve TEA amacıyla hem SF hem de bupivakain uygulanan ratlarda TNF-? düzeyleri sham grubundan daha yüksek olduğu saptandı. Ayrıca TEA amacıyla bupivakain uygulaması tüm ratlarda apoptozise neden olduğu olduğu görülmüştür.Gruplar arasında MDA düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı.Bu sonuçlara dayanarak, sistemik inflamatuar cevabı ve lipid peroksidasyonunu önlemede epidural bupivakainin yetersiz kaldığı ve karaciğer hücrelerinde apoptozise neden olduğu ortaya çıkmıştır.Ancak benzer İR hasarı modellerinde epidural bupivakain uygulanmasına karşın, hepatik İR hasarında epidural bupivakain kullanımına ait çalışmalara ratlanılmadığından konu ile ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Karaciğer iskemi reperfüzyon, Torakal Epidural, Bupivakain

Anestezi-epiduralBupivakainKaraciğer+3
Zehra Sarıkuş
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Morbid obezlerde intraoperatif farklı oksijen konsantrasyonlarının bulantı-kusma üzerine etkisi

Postoperatif bulantı ve kusma (POBK) birçok sebebe bağlı, sık karşılaşılan ve özellikle operasyondan sonraki ilk iki saatte görülen bir problemdir. Bu çalışmada morbid obez hastalarda intraoperatif farklı oksijen konsantrasyonlarının bulantı-kusma üzerine etkisi retrospektif olarak araştırılmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra, 2018 yılı içerisinde bariatrik laparoskopik cerrahi geçiren, verilerine ulaşabildiğimiz 206 hasta dosyası incelenerek çalışmaya alındı. Hastalar kullanılan O₂ konsantrasyonlarına göre iki gruba ayrıldılar. %30 oksijen (n=87) verilenler Grup 30, %70 oksijen (n=119) verilenler ise Grup 70 olarak belirlendi. Hastaların demografik verileri, Vücut kitle indeksi, ASA skoru, hemodinamik parametreler ve kullanılan anestezik ajanlar, Apfel skoru, visual analog skala (VAS) skoru, POBK skoru, erken (ilk 2 saat) ve geç dönem (2-24 saat) yapılan antiemetik miktarı ve taburculuk süresi kaydedildi. Hastaların demografik verilerinde ve kullanılan anestezik ilaçlar açısından gruplar arasında fark yoktu. Hastaların POBK skoru iki grup arasında yapılan karşılaştırmada Grup 30 ve Grup 70'de sırasıyla 29/66 hastada bulantı-kusma saptanmadı, 37/34 hastada bulantı vardı, 17/18 hastada öğürme var, 4/1 hastada kusma gerçekleşmiştir. Gruplar arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Grup 30 ve Grup 70'te erken dönemde (ilk 2 Saat) yapılan metoklopramid miktarı arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. İlk 2-24 saatte yapılan kurtarma antiemetiği bakımından iki grup arasında fark yoktu. Grup 70'te taburculuk süresi daha kısaydı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Laparoskopik bariyatrik cerrahiler; postoperatif bulantı-kusma açısından yüksek riskli girişimlerdir. Oksijen tedavisinin barsak perfüzyonunu iyileştirerek postoperatif bulantı-kusmayı azaltabileceği düşünülmektedir. Araştırmamızda laparoskopik bariyatrik cerrahi geçiren morbid obez hastalarda intraoperatif yüksek oksijen konsantrasyonunun erken dönemde (ilk 2 saat) bulantı-kusma oranını azalttığını bulduk. Oksijenin ucuz ve bu konsantrasyonlarda olası yan etkilerinin klinik olarak önemsiz olması, postoperatif bulantı-kusma risk faktörleri yüksek olan laparoskopik bariyatrik cerrahi geçirecek morbid obez hastalara uygun antiemetik profilaksi ile kombine edilerek kullanılması POBK insidansını azaltıp, bu durumda erken taburculuk sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Morbid obezite, intraoperatif oksijen konsantrasyonu, postoperatif bulantı-kusma

BulantıKusmaObezite+3
Ramazan Akel
Fırat University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner baypas sırasında kullanılan farklı prime solüsyonlarının serebral etkileri

Amaç: Çalışmamızda kardiyopulmoner baypas (KPB) uygulaması ile koroner arter baypas greft (KABG) operasyonu planlanan hastalara, priming amacı ile farklı içerikte hazırlanan prime solüsyonları kullanarak, prime solüsyonu içeriğinin serebral etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntemler: Etik kurul onayı alınarak, Acıbadem Sağlık Grubu Kadıköy Hastanesi'nde gerçekleştirilen prospektif çalışmaya, bilgilendirilerek yazılı onamları alınan, KPB ile elektif izole KABG operasyonu yapılacak 30 hasta dahil edildi. Hastalar, prime solüsyonu içerikleri farklı olan üç gruba dağıtıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif ölçüm dönemlerinde serum nöron spesifik enolaz (NSE) enzimi ve S-100 β proteini düzeyleri, Standardize Mini Mental Test (SMMT) skorları ile intraoperatif serebral rejiyonel oksijen saturasyon değerleri takip edildi. Bulgular: Demografik verileri benzer olan hastaların tümünde postoperatif NSE enzimi ve S-100 β proteini düzeyleri fizyolojik sınırlar içerisinde seyretti. Hiçbir hastada serebral hasarı düşündürecek klinik bulgular ile SMMT skoru değişiklikleri saptanmadı. Hastaların serebral rejiyonel oksijen saturasyonu değerleri tüm hastalarda benzer seyretti, intraoperatif dönemde yalnızca dört hastada klinik olarak anlamlı kabul edilen bazal değerden % 20'den fazla düşüş yaşandı ve bu hastalara gerekli müdahalelerde bulunularak değerlerin normal aralığa yükselmesi sağlandı. Hastaların yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süreleri ile postoperatif kanama miktarları ve komplikasyon gelişimi gibi sonuç parametreleri, tüm gruplarda benzer bulundu. Sonuç: Koroner arter baypas greftleme cerrahisi uygulanan hastalarda, farklı prime solüsyonu kullanılmasının, postoperatif serum NSE enzimi ve S-100 β proteini düzeyleri ile postoperatif SMMT test skorlarında farklılık oluşturmadığı ve serebral hasarı düşündürecek klinik bulgulara yol açmadığı kanısına varıldı.

Kardiyopulmoner bypassKoroner arter bypassNöron spesifik enolaz+2
Jülide Sayın Kart
Acıbadem University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan pençe ödeminde ozon ve indometazinin antiinflamatuvar ve analjezik etkilerinin karşılaştırılması

Akut inflamasyon; sistemik veya lokal olarak ortaya çıkabilen, doku hasarı, ödem, hiperemi, ağrı ve fonksiyon kaybının olduğu bir durumdur. Mevcut tedavi yaklaşımları bugün için yeterli olmamaktadır. İnflamasyonun önlenmesi için günümüzde pek çok ajan kullanılmaktadır. Ancak sepsis gibi yaygın ve mortalitesi yüksek inflamasyonlarda ve diğer inflamatuvar hastalıklarda halen etkili ve kesin tedavi edici ajan arayışları sürmektedir.Geçmiş yıllarda dezenfeksiyon ve sterilizasyon amacıyla kullanılan bir ajan olan ozon, günümüzde medikal tedavinin yetersiz kaldığı birçok hastalıkta kullanılmakta ve etkin sonuçlar gözlenmektedir. Medikal ozon tedavisi ile dekonjesyonun hızlandığı ve ödem reabsorpsiyonun oluştuğu saptanmıştır. Medikal ozon uygulanmasının bu etkileri ozon tedavisinin analjezik ve anttinflamatuvar etkilerini ortaya koymaktadır.Bu tez çalışmasında ozonun sıçan pençesinde karajenan ile oluşturulan pençe ödemi inflamasyon modelinde anttinflamatuvar ve antinosiseptif etkinliği araştırılmıştır. Elde edilen bulgular incelendiğinde; literatüre uygun şekilde akut inflamasyonun zaman içerisinde oluştuğu ve ödem şekillenmesinin 270. dakikadan sonra platoya ulaştığı gözlenmiştir. Referans antiinflamatuvar madde olarak kullanılan indometazinin ödem oluşumunu engellediği gösterilmiştir. Daha sonra ozonun çeşitli dozlarda lokal inflamasyonda oluşan ödem üzerine etkisi (Şekil 2) ve ağrı algılamasında yaptığı değişiklikler (Şekil 3, 4) incelenmiştir.Çalışmada ozonun CG ile oluşturulan pençe ödemi üzerine etkileri doza bağımlı şekilde değişiklik gösterdiği bulunmuştur. 1 µg/pençe dozunda ozon uygulaması referans madde indometazine benzer şekilde antiödematöz etki oluşturduğu gözlenirken 0,5 ve 1,5 µg/pençe dozlarında antiödematöz etki göstermemiştir. Ayrıca tek başına 1 µg/pençe ozon uygulamasının pençelerde SF uygulamasına benzer etkiler ortaya çıkardığı gözlenmiştir.Çalışmamızda inflamasyonla birlikte ortaya çıkan nosiseptif süreçte ağrı yanıtlarındaki değişiklikler de incelenmiştir. Sıcak plak testinde 1 µg/pençe dozunda ozonun antinosiseptif etkisi indometzine benzer bulunmuştur. Yine antiödematöz etkide olduğu gibi ağrı algılamasında da ozonun diğer dozlarında anlamlı bir antinosisepsiyon gözlenmemiştir. Kuyruk çekme testinde ise ozonun hiçbir dozunda analjezik etki gözlenmemiştir. Bu durum sıcak plak testinin direk olarak pençede oluşturulan inflamasyondaki lokal hiperaljezisi ile açıklanabilir. Zira kuyruk çekme testinde ozonun olası analjezik etkisi ancak sistemik bir ozon uygulaması ile elde edilebilir. Ayrıca inflamasyonun olmadığı sıçanlarda ozonun tek başına analjezik bir etki göstermemesi ortaya çıkan analjezik etkinin periferik hiperaljeziden kaynaklandığını düşündürebilir. Bu konuda sistemik ozon verilerek ağrı algılamalarındaki etkilerinin incelenmesi konunun aydınlatılmasına katkıda bulunacaktır.Klinikte pekçok alanda kullanılmakta olan medikal ozonun lokal inflamasyonun tedavisinde ve ağrının giderilmesinde etkinliğinin gösterilmesinin yeni ve alternatif tedavi protokollerinin oluşturulmasında literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

AnaljeziAnaljeziklerAntiinflamatuar ajanlar+5
Gökçe Cinli
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Memantinin propofol anestezisi sonrası derlenme, kognitif fonksiyon ve ağrı düzeyine etkisi

Postoperatif kognitif disfonksiyon anestezi sonrasında sıklıkla görülen bir durumdur. Anestezik ajanlardan propofol, postoperatif kognitif disfonksiyon yaptığı kanıtlanmış bir ajandır. Memantinin ise hafıza ve öğrenmeye olumlu katkıları olmasının yanında; nöroprotektif olduğu bilinen ve kronik ağrı tedavisinde kullanılan bir ajandır. Bu çalışmada memantinin, propofol anestezisi sonrasında derlenme, kognitif disfonksiyon ve ağrı düzeyine etkilerinin araştırılması amaçlandı.24 adet Wistar cinsi ratlar rastgele 4 gruba ayrıldı. İlk gruba % 0,9 NaCl 1mL (Grup K) , ikinci gruba memantin 1mg/kg 1 mL SF içinde (Grup-M), üçüncü gruba 150 mg/kg propofol (Grup-P), dördüncü gruba 1mg/kg memantin 1mL SF ve propofol 150mg/kg (Grup-MP) uygulandı. Ratların derlenmesi `tail pinch', kognitif fonksiyonları `radial arm maze' ve ağrı düzeyleri `hot-plate' ile değerlendirildi. Ratlarda derlenme Grup-MP'de Grup-P'ye göre anlamlı süresi kısa idi ( p< 0,05). Radial arm maze üzerinde Grup-MP' de Grup-P'ye göre kollara giriş-çıkış sayısı 1. Saatte anlamlı yüksek idi (p<0,05). Hot-plate değerleri ise Grup-K hariç bütün gruplarda, grup içi karşılaştırıldığında, kontrol değerlerine göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05).Sonuçta ise memantin propofol anestezisi sonrası derlenme, kognitif fonksiyonlar ve ağrı düzeyine olumlu etkileri olduğu kanaatindeyiz.

AnesteziAnesteziden ayılma dönemiAğrı+4
Ülkü Sabuncu (emik)
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlı ratlarda memantinin propofol anestezisinden derlenme, kognitif fonksiyon ve ağrı üzerine etkileri

Postoperatif kognitif disfonksiyon anestezi sonrasında sıklıkla görülen bir durumdur. Nedeni tam olarak belirlenememesine karşı postoperatif dönemde kognitif disfonksiyonu artıran pek çok risk faktörü vardır. İleri yaşta bu risk faktörleri arasındadır. Anestezik ajanlardan propofol, postoperatif kognitif disfonksiyon yaptığı kanıtlanmış bir ajandır. Memantinin ise hafıza ve öğrenmeye olumlu katkıları olmasının yanında; nörorotektif olduğu bilinen ve kronik ağrı tedavisinde kullanılan bir ajandır. Bu çalışmada memantinin, propofol anestezisi sonrasında derlenme, kognitif disfonksiyon ve ağrı düzeyine etkilerinin araştırılması amaçlandı.30 adet Wistar cinsi yaşlı ratlar rastgele 5 gruba ayrıldı. Grup K 20 gün normal beslendikten sonra 21. gün % 0,9 NaCl (1 ml i.p.) verildi. Grup P ikinci gruba 20 gün normal beslendikten sonra 21. gün propofol (100 mg/kg i.p.) verildi. Grup OMP 20 gün boyunca memantin (20 mg/kg/gün oral) tedavisi sonrasında 21. gün propofol (100 mg/kg i.p.) verildi. Grup OM 20 gün boyunca oral memantin (20 mg/kg/gün) tedavisi sonrasında değerleri ölçüldü. Grup İPMP'ye 21. gün memantin (1 mg/kg 1 ml SF içerisinde i.p.) uygulamasından 30 dk sonra 100 mg/kg/gün i.p. propofol uygulandı. Ratların derlenmesi ?tail pinch?, kognitif fonksiyonları ?Radial Arm Maze? ve serum biyolojik markerları olan S100ß ve NSE ile ağrı düzeyleri ise ?hot-plate? ile değerlendirildi. Ratlarda derlenme Grup OMP' de ve Grup İPMP' de Grup P' ye göre anlamlı süresi kısa idi (p=0.016). Radial arm maze üzerinde Grup OMP' de ve Grup İPMP' de Grup P' ye göre kollara giriş-çıkış sayısı daha erken olarak 0. saatte (p<0,05) anlamlı belirgin olmasına rağmen 1. saatte değerleri birbirine yakındı. Hot-plate değerleri ise Grup K hariç bütün gruplarda, grup içi karşılaştırıldığında, kontrol değerlerine göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). NSE ve S100ß değerleri sadece Grup P' de Grup K' ye göre yüksek bulundu. Memantin alan gruplarda ise kontrol grubu ile benzer bulundu.Sonuçta ise memantin propofol anestezisi sonrası derlenme, kognitiffonksiyonlar ve ağrı düzeyine olumlu etkileri olduğu kanaatindeyiz.

Anestezi ve analjeziAnesteziden ayılma dönemiAğrı+5
Büşra Sözen
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sleeve gastrektomi geçiren ve hedefe yönelik sıvı yönetimi uygulanan hastalarda postoperatif derlenme sürecinin araştırılması

Obezite eşlik ettiği ek hastalıklar nedeniyle erken ölümlere sebep olmaktadır. Hedefe yönelik sıvı tedavi yönetiminin hasta prognozundaki başarısı aşikardır. Bu çalışmada, laparoskopik sleeve gastrektomi geçiren hastalarda kullanılan Pleth Değişkenlik İndeksi (PVI), Sistolik Basınç Değişimi (SPV) ve Nabız Basınç Değişimi (PPV) kontrollü hedefe yönelik sıvı tedavi uygulamalarının; doku perfüzyonunu sürdürmekteki ve böbrek fonksiyonunun devamlılığını sağlamaktaki yerini araştırmak amaçlandı. Prospektif, randomize kontrollü olan klinik çalışmamıza; etik kurul onayı alındıktan sonra 01/02/2019 – 01/08/2019 tarihleri arasında yazılı onamları alınan toplam 210 hasta dahil edildi. Demografik veriler, hemodinamik parametreler, verilen kolloid ve kristaloid miktarı, uygulanan hedefe yönelik sıvı yönetim tekniği kayıt altına alındı. Hastalar, uygulanan hedefe yönelik sıvı yönetim tekniğine göre PVI(n=70), PPV(n=70) ve SPV(n=70) olmak üzere randomize üç gruba ayrıldı. Doku perfüzyonu için plazma laktat düzeyleri, böbrek fonksiyonu için üre ve kreatinin değerleri prospektif olarak değerlendirildi. Hastalara rutin olarak yapılan preoperatif anestezik değerlendirme, genel anestezi uygulaması ve derlenme protokolleri uygulanmıştır. Verilen kolloid miktarı SPV grubunda, PVI grubuna göre anlamlı derecede düşük olup verilen kolloid miktarı açısından diğer ikili grup karşılaştırmalarında ise anlamlı bir fark saptanmadı. Verilen kristaloid miktarının, laktat, üre ve kreatinin değerlerinin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı. Laparoskopik sleeve gastrektomi cerrahisinde PVI, SPV ve PPV ölçüm teknikleriyle intraoperatif yapılan hedefe yönelik sıvı tedavi yönetimleri; doku perfüzyonu, böbrek fonksiyonu, barsak hareketlerinin geri dönüş zamanı ve hastane kalış süresi açısından araştırılarak postoperatif derlenme sürecinde üç grubun birbirlerine üstün olmadığı görüldü. Sonuç olarak, hedefe yönelik sıvı tedavi protokollerinin, bariatrik cerrahilerde intraoperatif aşırı sıvı yüklemesinin önüne geçtiğinden uygulanan tekniklerin optimizasyonu için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: PVI, SPV, PPV, Bariatrik Cerrahi, Laktat

Anestezi ve analjeziAnesteziden ayılma dönemiGastrektomi+5
Gökhan Urhan
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geriyatrik hastalarda kalça cerrahisinde uygulanan anestezi yönteminin hasta kliniği ile morbidite ve mortalite ilişkisinin değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma

Bu çalışmada geriyatrik hastalarda kalça cerrahisinde uygulanan anestezi yönteminin hasta kliniği ile morbidite ve mortalite ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi'nde 2009-2013 yılları arasında kalça cerrahisi uygulanmış 700 hasta dosyası tarandı. Hasta dosyalarından 586'sı veri eksikliği, kodlama yanlışlığı ve 65 yaş altı hasta profili nedeniyle çalışma dışı bırakıldı Böylece hasta dosyalarından 114 tanesinde tüm verilere ulaşıldığından çalışmaya 114 hasta dâhil edildi. Altmışbeş yaş üstü 114 hasta'nın etik kurul onayı alındıktan sonra hastalar genel anestezi ve Rejyonel anestezi uygulananlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Genel anestezi uygulanmış grupta 76 hasta, rejyonel anestezi uygulanmış grupta ise 38 hasta mevcuttu. Gruplarda yaş, cinsiyet, yapılan volüm replasmanı, kan transfüzyonu, postoperatif yoğun bakım ihtiyacı olup olmaması, hastanede kalış süresi, komplikasyonlar, hemodinamik değişiklikler, yapılan ameliyat, yandaş hastalıklar, ASA, anestezi süresi ve ameliyat süresi açısından karşılaştırma yapıldı. Çalışmamızdaki hastaların gruplarına göre yaş, ASA, cinsiyet, anestezi süresi, giriş-çıkış hemoglobin, komplikasyon, postoperatif yoğun bakım ihtiyacı, yandaş hastalık, volüm replasmanı, mortalite, kan ve kan ürünleri transfüzyonu açısından gruplar arasında fark bulunmadı. Ancak ameliyat süresinin (113,68±34,732 dak) ve hastanede kalış süresinin (11,4211±4,03117 gün) rejyonel anestezi uygulanan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kısa olduğu gözlendi. Sonuç olarak; geriyatrik hastalarda kalça cerrahisinde uygulanan anestezi yöntemlerinden rejyonel anestezi yöntemi hastanede kalış süresi, ameliyat süresi ve istatistiksel açıdan anlamlı fark olmamakla birlikte verilen kan miktarının az oluşu nedeniyle genel anestezi yönteminden daha üstün olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Rejyonel anestezi, genel anestezi, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi

Anestezi-genelAnestezi-kondüksiyonCerrahi+5
Tuba Gökdemir
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek akciğer ventilasyonunda uygulanan süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun oksijenasyon üzerine etkileri

Tek Akciğer Ventilasyonunda Uygulanan Süperempoze Yüksek Frekanslı Jet Ventilasyonun Oksijenasyon Üzerine EtkileriNormal ve yüksek frekanslı ventilasyon üniteleri birlikte uygulandığından CO2 retansiyonu önlenebildiği için süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon uzun süre uygulanabilir. Bu çalışmanın amacı, toraks cerrahisinde TAV uygulanması gereken durumlarda süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun oksijenasyonda, hemodinami ve havayolu basınçlarına etkilerini araştırmak ve konvansiyonel ventilasyon ile karşılaştırmaktır. ASA I-II 40 hasta randomize olarak iki eşit gruba ayrıldı. Hastalar 2-2.5 mg propofol, 0.6 mg/kg roküronyum, 0.2 µg/kg/dk remifentanil indüksiyonundan sonra, anestezi propofol ve remifentanil sağlanan total intravenöz anestezi ile sürdürüldü. Anestezi her iki grupta tek akciğer ventilasyonu 15. dk'ya kadar konvansiyonel ventilasyonla sürdürüldü. Ventilasyon Vt:8 ml/kg, f: 12/dk, İ:E=1:2, FiO2: 0.6 olarak ayarlandı. Tek akciğer ventilasyonu 15. dk'da Grup I konvansiyonel ventilasyonla ventile edilirken Grup II süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon ile ventile edildi. Süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun normal frekanslı birimi f: 12/dk, İ:E=1:2 ve yüksek frekanslı birimi ise f: 600/dk, İ:E=1:2 olarak ayarlandı. Kalp atım hızı (KAH), sistolik erter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arteriyel basınç (OAB), periferik oksijen satürasyonu (SpO2) ve end tidal karbondioksit (ETCO2) düzeyleri, PaO2, PaCO2, pH, SO2, HCO3 ve pik inspiratuar basınç (PIP) değerleri başlangıç, indüksiyon, entübasyon sonrası, tek akciğer ventilasyonu süresince ve çift akciğer ventilasyonunda, ekstübasyon sonrası ve postoperatif 1. saatte kayıt edildi. İki grup arasında PaO2 için önemli farklılık gözlenmedi. Süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon grubundaki her kayıtta yüksek değerler gözlendi. ETCO2 ve PaCO2 değerleri süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon tek akciğer ventilasyonun 30. dk ve 90. dk arasında yüksekti. PIP süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon tek akciğer ventilasyonun süresince anlamlı derecede düşüktü. Tek akciğer ventilasyonunda süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon uygulamasıyla yeterli oksijenasyon sağlanabilir ve istatistiksel farklılık olmakla birlikte klinik olarak önemli bir CO2 retansiyonuna neden olmadığından dolayı uzun süre uygulanabilir. Ayrıca hava yolu basıncını düşürmesi akciğer hasarını önlemede önemli bir avantajdır.Anahtar Kelimeler: Toraks cerrahisi, tek akciğer ventilasyonu, süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon, oksijenasyon.

AkciğerAnesteziCerrahi-akciğer+5
Emine Altınay
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronkoskopilerde tüpsüz süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun hemodinami ve oksijenasyon üzerine etkileri

Bronkoskopilerde tüpsüz süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun hemodinami ve oksijenasyon üzerine etkileriBu çalışmanın amacı, rijit bronkoskopi girişimlerinde uygulanan tüpsüz süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon (SYFJV) un oksijenasyon ve hemodinami üzerindeki etkilerini araştırmak ve konvansiyonel ventilasyonla karşılaştırmaktır. ASA I-II 40 hasta randomize olarak iki eşit gruba ayrıldı. Hastalar 1 mg/kg iv lidokain, 2-2.5 mg propofol, 0.6 mg/kg roküronyum, 0.2 µg/kg/dk remifentanil indüksiyonundan sonra, anestezi idamesi propofol (4-10 mg/kg/sa) ve remifentanil (0.05-0.2 µg/kg/dk) infüzyonuyla sağlanan total intravenöz anestezi uygulanarak sürdürüldü. Grup I konvansiyonel ventilasyonla ventile edilirken Grup II ye süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon uygulandı. SYFJV nin normal frekanslı birimi f: 12/dk, İ:E=1:2 ve yüksek frekanslı birimi ise f: 600/dk, İ:E=1:2 olarak ayarlandı. Kalp atım hızı (KAH), sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), periferik oksijen satürasyonu (SpO2) ve end tidal karbondioksit (ETCO2) düzeyleri, PaO2, PaCO2, pH, SaO2, HCO3, en yüksek inspiratuar basınç (PIP), MAP ve PEEP değerleri; başlangıç (kontrol), indüksiyon, bronkoskopi öncesi, süresi, sonrası ve postoperatif 1. saatte kaydedildi. SAB bronkoskopinin 10. dk sında SYFJV grubunda anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.05). İki grup arasında SpO2 ve PaO2 değerlerinde önemli farklılık gözlenmedi. SYFJV grubunda ETCO2 ve PaCO2 değerleri daha düşük bulundu (p<0.05). SYFJV uygulananlarda PEEP ve MAP daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, SYFJV uygulaması PEEP ve MAP yi yükseltebilir. Hemodinamik stabilite ve yeterli oksijenasyonun yanısıra daha etkin CO2 eliminasyonu sağlama avantajı nedeniyle bronkoskopilerde tercih edilmelidir.

BronkoskopiHemodinamiHiperbarik oksijenasyon+2
Tevfik Özgün Babuş
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal anestezi ile yapılan transüretral rezeksiyonlarda farklı dozlarda uygulanan izobarik bupivakain ile morfin kombinasyonlarının karşılaştırılması

Transüretral rezeksiyon geçirecek hastalara spinal anestezi uygulamasında üç farklı dozda bupivakainin opioid ile kombinasyonunda hemodinamik parametreler, anestezi kalitesi, motor ve duyusal blok oluşturma özellikleri ve postoperatif analjezik etkinliklerini değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmamızda TUR operasyonu geçirecek 55 yaş ve üzeri, 60 hasta 5.0 mg (Grup I, n=20), 7,5 mg (Grup II, n=20), 10 mg (Grup III, n=20) bupivakain grupları olarak rastgele 3 gruba ayrıldı. Gruplara toplam volüm 3 mL olacak şekilde 100 µg morfin eklendi. Hemodinamik parametreler, duyusal ve motor blok özellikleri, ilk analjezik ihtiyacı, spinal anestezi uygulamasında gözlenen intraoperatif ve postoperatif yan etkiler kaydedildi.Maksimum duyusal blok seviyesi gruplarda sırayla T10, T8 ve T6 olarak bulundu. Ancak duyusal blok seviyesinin zaman içerisindeki seyri izlendiğinde Grup I ve Grup II'de stabil seyrettiği fakat Grup III'te zamanla yükseldiği görüldü ve buna bağlı gelişen hemodinamik değişikliklerinde bununla orantılı olduğu saptandı.Gruplar arasında hipotansiyon yönünden anlamlı farklılık olup Grup I'e göre Grup II ve Grup III'te hipotansiyon daha sık görüldü (p=0,047 ve p<0,001). Grup II ile Grup III arasında hipotansiyon sıklığında fark saptanmadı (p=0,102).Bradikardi Grup I'de sadece 1 hastada (%5), Grup II'de 4 hastada (%20), Grup III'te 10 hastada (%50) gözlendi.T10'a ulaşma süresi grup Grup I'e göre Grup II ve Grup III'te daha kısa süredeydi. Grup II ve Grup III'e göre Grup I'de iki segment gerileme zamanı daha kısa idi. Ayrıca, Grup III'e göre Grup II'de de iki segment gerileme zamanı daha kısa idi.Her üç grupta demografik özellikler, duyusal bloğun maksimum düzeye ulaşma zamanı, maksimum motor blok oluşma zamanları benzerdi.Gruplar arasında cerrahi memnuniyet yönünden anlamlı fark olup Grup I ve Grup II'ye göre Grup III'te cerrahi memnuniyet daha yüksekti. Gruplar arasında hasta memnuniyeti yönünden de fark olup Grup I ve Grup II'ye göre Grup III'te hasta memnuniyeti daha yüksekti.İleri yaş ve yandaş hastalıkları olan hastaların spinal anestezisinde düşük dozda lokal anesteziğin eklenen intratekal morfin ile birlikte kullanımının transüretral rezeksiyon operasyonlarında uygun bir seçenek olduğu sonucuna varıldı.

Anestetikler-lokalAnesteziAnestezi-spinal+4
Aysun Yıldız Altun
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asetaminofen ile hasar oluşturulmuş rat karaciğeri ve oksidatif stres üzerine desfluran ve propofol etkilerinin karşılaştırılması

Propofolün kalp, karaciğer, böbrek, akciğer ve beyin dokusunu peroksidasyona karşı koruduğu, antioksidan etkili olduğu gösterilmiştir. Desfluran da hepatik kan akımını korur ve daha az toksiktir; hepatobilier cerrahilerde öncelikli tercih edilmektedir.Çalışmamızda asetaminofen ile hasar oluşturulan rat karaciğer dokusu ve oksidatif stres üzerine propofol ve desfluranın etkileri karşılaştırıldı. 80 adet wistar erkek rat rastgele dört gruba ayrılarak ilk gruba asetaminofen+desfluran (Grup D), ikinci gruba asetaminofen+propofol (Grup P), üçüncü gruba asetaminofen (Grup A) verildi. Dördüncü gruba (Grup K) ilaç verilmedi. Gruplardan rastgele 5'er adet rat 6,12,24,48. saatlerde (T1,T2,T3,T4) sakrifiye edildi. Kan ve karaciğer doku örnekleri alınarak ALT, AST, GST, total CL/ HDL kolesterol, MDA analizleri ve histopatolojik hasar derecelendirilmesi yapıldı. Histopatolojik olarak Grup A'da T1,T2,T3, Grup D'de T1,T3,T4 ve Grup P'de T1,T2 uygulama zamanlarında grup K'ya göre grade artışları anlamlı bulundu. AST değerlerinde Grup P'de T2,T4; Grup D'de T4 uygulama zamanında Grup A ve Grup K'ya göre artma; ALT'de Grup D, Grup P, Grup A'da tüm zamanlarda Grup K'ya göre artma görüldü. Tüm gruplarda PNL sayısı, GST, total kolesterol/ HDL kolesterol, MDA düzeyleri benzerdi.Propofol ve desfluran ile aminotransferazlar ve histopatolojik gradein yüksek bulunması her iki ajanla da karaciğer hasarı oluştuğunu göstermiştir. Anestezi pratiğinde yaygın kullanılan bu anestezik ajanların karaciğer üzerine olan etkilerini değerlendirmek için daha fazla deneysel çalışmaya ihtiyaç olduğu kanısına varıldı.

AsetaminofenDesfluranKaraciğer+5
Rabia Özdemir
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların yakınlarının anksiyete ve depresyon açısından değerlendirilmesi

Çalışmamızda, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği'ni (HADS: Hospital Anxiety and Depression Scale) kullanarak yoğun bakım hastalarının yakınlarında görülen anksiyete ve depresyon semptomları ile ilişkili olan faktörleri ve görülme sıklıklarını belirlemeyi amaçladık.Anestezi ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesinde 48 saatten daha fazla süredir tedavi gören hastası olan, 18 yaş ve üzerinde 150 hasta yakını çalışmaya dahil edildi. Hastaların sosyodemografik bilgileri (yaş, cinsiyet, medeni durum, öğrenim durumu), YBÜ'e yatış sebepleri, hemodinamik parametreleri, GKS, APACHE II ve MODS değerleri kaydedildi. Hasta yakınlarının sosyodemografik bilgileri (yaş, cinsiyet, medeni durumu, eğitim ve iş durumu) ile hastası hakkında verilen bilginin verimliliğini sorgulayan ve HADS'ı içeren anket formunu doldurmaları sağlandı.Sınırda ve klinik anksiyete ya da depresyon toplam olarak alındığında hasta yakınlarının % 76'sında anksiyete ve % 72,6'sında depresyon semptomları tespit edildi. Kadınların erkeklere oranla daha fazla anksiyete ve depresyon semptomları gösterdiği saptandı. Kadınların % 67,8'inde anksiyete, % 66,7'sinde depresyon semptomları olduğu görüldü. Eş, anne-baba, evlat ve kardeşlerde diğer hasta yakınlarına göre daha yüksek anksiyete ve depresyon semptomları olduğu bulundu. Yüksek APACHE II değerine sahip hastaların yakınlarında anksiyete ve depresyon semptomlarının daha fazla olduğu tespit edildi. Ayrıca, yüksek MODS ve düşük GKS olan hastaların yakınlarının daha fazla depresyon semptomları gösterdiği görüldü. Yeterli bilgi alan hasta yakınlarının yeterli bilgi almayan hasta yakınlarına göre daha fazla sınırda anksiyete semptomları gösterdikleri tespit edildi.Hasta yakınlarının eğitim düzeyi, daha önceki YBÜ deneyimi, bilgi alma sıklığı ve aynı kişiden bilgi almanın anksiyete ve depresyon semptomları ile ilişkisi olmadığı görüldü. Herhangi bir işte çalışmayan hasta yakınlarında çalışan hasta yakınlarına göre daha fazla anksiyete semptomları gösterdikleri bulunurken depresyon sıklığında anlamlı fark bulunmadı.Anahtar kelimeler: Anksiyete ve depresyon, Yoğun Bakım Ünitesi, Hasta yakını

AnksiyeteDepresyonHasta bakımı+4
Zeynep Karaman
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber disk hernisinde radyoopak jel etanol kullandığımız hastalarda sonuçlar: Retrospektif çalışma

Lomber disk hernisi medikal ve sosyoekonomik problemlere yol açan bir sorundur. Lomber disk hernisi tedavisinde uygulanan lomber Radyoopak Jel Etanol (RGE) işlemi, minimal invazif bir yöntem olup; bu çalışmada amacımız, cerrahi tedaviyi istemeyen lomber disk hernisi tanısı koyulan hastalara, kısıtlı literatür bilgisi olan RGE kullanımı sonrası kliniğimizdeki sonuçlarını değerlendirmektir. Ocak 2013- Ocak 2014 tarihleri arasındaki bir yıllık süre içerisinde lomber diskopati tanısıyla yatırılan klinik ve radyolojik açıdan uygulama endikasyonu olan 41 hastaya uygulanan 44 intradiskal RGE retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular demografik karakteristikleri, daha önce uygulanılan tedaviler, en erken 6 ay sonraki kontrol Magnetik rezonans görüntüleme, RGE verilmeden önce ve verildikten 6 ay sonraki Visuel analog skala (VAS), komplikasyonlar, yan etkiler ve işlem sonrası hasta memnuniyeti açısından incelendi. Hastaların ağrıları işlem öncesi ve işlemden 6 ay sonra VAS ağrı skalası ile değerlendirildi. VAS ağrı skalasında azalmalar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hastaların demografik özellikleri değerlendirilirken yaş, cinsiyet durumları göz önünde bulunduruldu. Buna göre, 14'ü erkek (%34.1), 27'si kadın (%65.9) olmak üzere 41 hastaya işlem yapıldı. Erkeklerin yaş ortalaması 51,2  17,1, kadınların yaş ortalaması 47,7  13,8 idi . Çalışmamızda MRI değerlendirmelerinde hastalarda lomber disk hernisinin seviyesi açısından; L3-L4 disk herniasyonu 7 olguda (%17.1), L4-L5 disk herniasyonu 19 olguda (%46.3), L5-S1 disk herniasyonu 10 olguda (%24.1) mevcuttu. Hastaların MRI bulguları ve öyküsünde lomber disk hernisi nedeni ile daha önce tedavi alıp almadığına göre değerlendirildiğinde ise 19 hastada diffüz bulging, 22 hastada protrüzyon tespit edildi. 41 hastanın 6'sı daha önce hiç tedavi almamıştı, 20'si Trans Foraminal Steroid tedavisi aldığı, 15 hastanın ise sadece ilaç tedavisi ( non-steroid antiinflamatuar, myorelaksan, steroid vb.) aldığı tespit edildi . Hastalarda RGE uygulandıktan sonra sözel olarak hasta memnuniyeti değerlendirildiğinde memnun olmayan hasta sayısı dört, orta derecede memnun kalan hasta sayısı 13, iyi derecede memnun olan hasta sayısı 13, mükemmel derecede tedaviden memnun olan hasta sayısı ise 11 idi, başka bir ifadeyle bu işlemden memnun olmayan hasta oranı, bütün hastaların sadece %9.8 idi. Onbir hastanın işlem sonrası kontrol MRI'ları çekildi. Protrüzyonu olan yedi hastada kontrol MRI'da düzelme tespit edilirken üç hastada değişiklik izlenmedi. Diffüz bulging olduğu bilinen bir hastada MRI 'da değişiklik izlenmediği tespit edildi. MRI patolojilerine ve yaşa göre memnuniyet değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç olarak, disk patolojilerine bağlı olarak meydana gelen ve konservatif yaklaşımlarla tedavi edilemeyen, lomber radikülopatiye bağlı ağrıların tedavisinde RGE cerrahiye alternatif olarak güvenle kullanılabilecek, hastalarda fonksiyonel iyileşme sağlayan, analjezik tüketimini azaltan, yaşam kalitesini yükselten minimal invazif bir yöntem olduğu kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Lomber disk hernisi, Trans Foraminal Steroid, Radyoopak Jel Etanol , Visuel analog skala

EtanolJellerKontrast maddeler+4
Oğuz Gürbüz
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeniden yapılandırılan anestezi yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon oranlarındaki değişimlerin incelenmesi: Retrospektif çalışma

Bu retrospektif çalışmada yeniden yapılandırılan Fırat Üniversitesi Anestezi Yoğun Bakım Ünitesinde enfeksiyon oranlarındaki değişimlerinin incelenmesi ve bu yapılandırmanın yoğun bakım enfeksiyonları üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi Anestezi Yoğun Bakım Mart 2012'de yerinin tamamen değiştirilmesi ile yeniden yapılandırıldı. Bu çalışmayı, bu tarihten önceki ve sonraki bir yıl içinde görülen enfeksiyon oranları karşılaştırılarak yeniden yapılandırmanın enfeksiyon oranları üzerine olan etkisini görmek amacıyla planladık. Elde edilen verilerden hastaların günlük fizik muayene ve laboratuvar sonuçları kayıt edildi. Yatan hastaların kan, endotrakeal aspirat, yara, idrar kültür sonuçları fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleriyle birlikte değerlendirildi. Toplam 1101 hastanın değerlendirilmeye alındığı çalışmaya 18 yaşın üzerinde olup yoğun bakım ünitemize kabul edilen, 48 saatten daha uzun süre kalan ve kabul sırasında fizik muayene, kültür ve laboratuvar sonuçları sonrası enfeksiyonu olmayan 406 hasta dahil edildi. Bu hastalar Mart 2012 tarihi esas alınarak , A ve B olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup A'da 214, Grup B'de ise 192 hastanın verileri incelendi. Çalışmada iki grup arasındaki enfeksiyon oranları karşılaştırıldı. Sonuçlarımıza göre yaş, cinsiyet, primer yatış tanısı, gelişteki ortalama GKS, ortalama yatış süresi, ek hastalıklar gibi parametreler bu enfeksiyon oranlarını etkilemezken, her iki gruptaki hastalar arasında; gruplara göre (A/B) sırasıyla enfeksiyon oranları (%41.1/%25), üriner enfeksiyon (%18.7/%10.4), VİP (%32.7/%14.6) etken patojenlerden; Pseudomonas (%15.4/%6.8), Acinetobacter (%18.2/%12) ve Escherichiacoli (%8.9/%2.1) oranları, ortalama mekanik ventilatörde kalış süresi (15,0116,681/12,2217,595), trakeostomi açılan (%43/%31.3) ve salah ile taburcu olan hasta oranı (%31.8/%44.3) istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak, yeniden yapılandırmanın birçok değişikliği beraberinde getirerek, enfeksiyon oranlarında anlamlı bir düşüşe neden olduğu kanaatine vardık. Özellikle yoğun bakımda görev alan personelin bu enfeksiyonların en büyük nedeni olabileceği gibi bu personele verilecek sürekli bir eğitimin etkin sürveyans çalışmaları ile enfeksiyonları azaltmada da en büyük etken olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Yoğun bakım ünitesi, hastane enfeksiyonu, sürveyans

AnesteziEnfeksiyonRetrospektif çalışmalar+3
Ahmet Deniz
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda izofluranın apoptotik etkisine dantrolen ve ketaminin rolü

Sıçanlarda izofluranla indüklenen apoptozis üzerine ketamin ve/veya dantrolenin etkilerinin araştırılması amacıyla 30 adet Wistar tipi erkek sıçan n=6 olacak şekilde rastgele 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubunda kapalı kafeste 2 saat sadece % 100 O2, diğer dört grupta ise 2 saat % 100 O2 içinde % 1,4 izofluran uygulandı. Grup İzo+Dant'ta dantrolen ip 10 mg/kg, grup İzo+Ket ketamin sc 40 mg/kg, grup İzo+Ket+Dant dantrolen 10 mg/kg ve ketamin 40 mg/kg verildikten 6 saat sonra sakrifiye edildi. Hipokampus CA-1'de kaspaz 3 grup İzo ve İzo+Ket'te, kaspaz 8 ve 9 içinse grup İzo, İzo+Ket ve İzo+Ket+Dant'ta immün tutulum gösteren hücreler kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksekken, grup İzo+Dant'ta kaspaz 3, 8 ve 9 için kontrole göre anlamlı farka rastlanmadı. Hipokampus CA-1'de kaspaz 3, 8 ve 9 grup İzo+Ket'te immun tutulum gösteren hücreler tüm gruplardan daha fazlayken, grup İzo'da sadece İzo+Dant'tan daha yüksekti. Grup İzo+Ket+Dant'ta ise sadece İzo+Dant'tan fazlaydı. Dentat girusta kaspaz 3 ve 8 için grup İzo ve İzo+Ket'te; kaspaz 9 içinse grup İzo, İzo+Ket ve İzo+Ket+Dant'ta kontrole göre yüksekti ancak grup İzo+Dant'ta kaspaz 3,8 ve 9 sonuçlarında fark bulunmadı. Ayrıca kaspaz 3 ve 8 grup İzo+Ket'te tüm diğer gruplardan daha fazlaydı. Oysa grup İzo+Ket'te kaspaz 9 sonuçları grup İzo'ya benzer fakat grup İzo+Dant ve grup İzo+Ket+Dant'ta daha çoktu. Grup İzo+Ket+Dant'ta kaspaz 3 ve 9 sadece grup İzo'dan düşüktü. Ancak grup İzo+Ket+Dant ile grup İzo+Dant benzerdi. Sonuç olarak izofluranla indüklenen apoptozisin ketaminle arttığı, dantrolenle azaldığı saptanmıştır.

AnestetiklerApoptozisDantrolen+2
Seyfi Kartal
Gazi University
2011
00