
1.165
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi (ERKP) uygulanan olguların güvenli sedasyonunda kapnografinin rolü
Çalışmamızda; sedasyon altında yapılan endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi (ERKP) olgularında, rutin monitörizasyona ek olarak yapılan kapnografi monitörizasyonunun, oksijen desatürasyonuna, hipoksemiye ve diğer vital parametrelere etkisini araştırmayı hedefledik. Çalışmamıza sedasyon uygulanan, 18 yaş ve üstü 80 ERKP olgusu dahil edildi. Olgular, hasta grubu (rutin monitörizasyon ve kapnografi monitorizasyonu) ile kontrol grubu (yalnız rutin monitörizasyon) şeklinde ikiye ayrıldı. İki gruptaki desatürasyon, hipoksemi, taşikardi, bradikardi gelişimi ve havayolu yönetiminde kullanılan müdahaleler; kalitatif ve kantitatif açıdan kıyaslandı. Hasta grubunda end-tidal karbondioksit (EtCO2) yüksekliği ve düşüklüğünün, desatürasyon ve hipoksemi gelişiminin, dikkat edilmesi gereken integrated pulmonary index (IPI) düzeylerinin (5-7) ve müdahale gerektiren IPI düzeylerinin (1-4) görülme sıklığı; birbirleriyle ve diğer parametrelerle ilişkileri değerlendirildi. Hasta grubunda hiçbir olguda desatürasyon görülmedi. Kontrol grubunda desatürasyon görülme oranı, hasta grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Hasta grubunda daha yüksek oranda sözel-taktil uyarı (STU) uygulandığı görüldü (p<0,05). İki grup arasında hipoksemi, bradikardi, taşikardi ve yapılan diğer müdahaleler yönünden anlamlı fark görülmedi. Hasta grubundaki olguların %67,5'inde (27/40) düşük EtCO2, %5'inde (2/40) yüksek EtCO2, %27,5'inde (11/40) apne, %37,5'inde (15/40) dikkat edilmesi gereken IPI değeri, %32,5'inde (13/40) müdahale edilmesi gereken IPI değeri görüldü. Dikkat edilmesi gereken IPI değerleri ile STU uygulanması (p<0,05) arasında, müdahale gerektiren durum ile apne ve bradipne gelişimi, STU, jaw-thrust manevrası (JTM), head-tilt manevrası (HTM) uygulanması arasında anlamlı ilişki saptandı. Hipoksemi gelişiminin görüldüğü yalnız bir hastada IPI 1-4 aralığındaydı. Sedatize ERKP olgularında EtCO2, apne ve IPI parametrelerinin anlık takibi ile solunum depresyonu önceden tanınabilir. Rutin monitörizasyona kapnografinin eklenmesi ile sedatize ERKP olgularında oksijen desatürasyonu gelişimi azalabilir. Anahtar kelimeler: Endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi, ERKP, sedasyon, kapnografi, end-tidal karbondioksit, EtCO2.
Acil cerrahi girişim uygulanan geriatrik hastalarda preoperatif kırılganlık ve malnütrisyonun postoperatif takip, tedavi ve hastane yatış süresine etkisi
Geriatrik hastalar arasındaki fiziksel farklılıklar hastane yatış süreçlerinde de farklılıklara yol açar. Çalışmamızda; 65 yaş ve üzeri, acil cerrahi girişim uygulanan hastalarda, preoperatif kırılganlık ve malnütrisyonun; postoperatif takip, tedavi ve hastane yatış sürecine etkisini saptamayı amaçladık. Çalışma, etik kurul onayı ve hastalardan alınan yazılı onam sonrası acil cerrahi girişim uygulanacak 65 yaş ve üzeri 150 hastada gerçekleştirildi. Hastalara preoperatif dönemde FRAİL Kırılganlık Ölçeği ve Mini Nutrisyonel Değerlendirme Testi- Kısa Formu (MNA-SF) uygulandı. Postoperatif 30 günlük sürede hastane yatış süreçleri incelendi. Bu süreçte hastaların toplam yatış süreleri, tekrar opere edilme sayıları, tekrar hastaneye başvuruları, postoperatif yoğun bakım (YB) takibi gerekliliği, postoperatif komplikasyon gelişimi ve mortaliteleri incelendi. Çalışmamızda kırılganlık ve malnütrisyon düzeyleri artan hastalarda uzamış hastane yatış süresi (p<0,001, p<0,001), postoperatif YB takibi gereksinimi (p<0,001 p=0,001), tekrar opere edilme sıklığı (p=0,001, p=0,003), postoperatif komplikasyonlarda (p<0,001, p<0,001) ve mortalitede artış (p<0,001, p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı olarak fazla idi. Yeniden hastane başvuru kırılganlık düzeyiyle anlamlı artış gösterirken (p=0,002), malnütrisyon düzeyi yeniden başvuruyu etkilememişti (p=0,141). Sonuç olarak; preoperatif kırılganlık ve malnütrisyon durumlarının, acil cerrahi girişim uygulanan geriatrik hastaların hastane yatış sürecine olumsuz etkileri olabileceğini saptadık. Preoperatif kırılganlık ve malnütrisyon durumlarının rutin olarak belirlenmesinin opere edilecek geriatrik hastalarda tedavi sürecinde faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Kırılganlık, malnütrisyon, hastane yatış süreci
Erektör spina düzlem bloğu ile rektus kılıf bloğunun intraoperatif ve postoperatif etkinliklerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda göbek altı median (GAM) ve göbek üstü median (GÜM) kesi uygulanacak genel cerrahi hastalarında, erektör spina düzlem bloğu (ESDB) ve rektus kılıf bloğu (RKB)'nun intraoperatif ve postoperatif analjezik etkinliklerini prospektif ve randomize kontrollü olarak karşılaştırmayı amaçladık. Çalışma, etik kurul onayı ve hastaların yazılı onamı sonrası, GAM-GÜM kesi uygulanacak, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) sınıflaması I-III olan, 18-75 yaş aralığında 60 hastada gerçekleştirildi. Hastalar demografik verileri kaydedilerek rutin monitorizasyon ve genel anestezi indüksiyonu sonrası, grup ESDB ve grup RKB olarak ikiye ayrıldı. Hastaların hemodinamik verileri indüksiyon öncesi, indüksiyon sonrası 1. dakika ve intraoperatif 30 dakikalık periyotlarda kaydedildi. Bütün hastalara morfin ile hazırlanmış hasta kontrollü analjezi (HKA) uygulandı. Hastaların intraoperatif hemodinamik verileri ve uygulanan opioid miktarları, postoperatif istirahat ve öksürmekle görsel analog skalaları, ilk HKA dozuna gereksinim zamanı, postoperatif opioid tüketimleri, kurtarıcı analjezik gereksinimi, ilk mobilizasyona kadar geçen süreleri, opioid yan etkileri, hasta ve cerrah memnuniyeti değerlendirildi. İntraoperatif hemodinamik veriler ve uygulanan opioid miktarları iki grupta benzer bulundu. ESDB grubunda postoperatif ağrı skorlarının istirahatte (60. dakika, 2., 4. saat) ve öksürmekle (60. dakika, 2., 4., 8. saat) daha düşük (p<0,05) ve ilk HKA dozuna gereksinim zamanının daha uzun olduğu saptandı (p=0,001). Postoperatif HKA ile toplam morfin tüketimi ESDB grubunda düşük bulundu (p=0,028). Ek analjezik ihtiyacı iki grupta benzerdi (p=0,085). İlk mobilizasyona kadar geçen sürenin ESDB grubunda daha kısa olduğu (p<0,001), opioide bağlı yan etkilerin benzer olduğu (p=0,129) bulundu. Hasta memnuniyeti iki grupta benzerdi (p=0,356). Cerrah memnuniyeti ESDB grubunda yüksekti (p=0,010). Sonuç olarak GAM-GÜM kesi uygulanan hastalarda ESDB'nun RKB'na göre daha etkin postoperatif analjezi sağladığı kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: Erektör spina düzlem bloğu, rektus kılıf bloğu, ağrı yönetimi, median laparotomi.
Video yardımlı torakoskopik cerrahi hastalarında postoperatif analjezi amacıyla uygulanan serratus anterior plane blok ile erektör spina plane blok etkinliklerinin karşılaştırılması
Prospektif ve randomize planlanan çalışmamızda, video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) uygulanacak hastalarda postoperatif analjezi amacıyla uygulanan serratus anterior plan bloğu (SAPB) ve erektör spina plan bloğunun (ESPB) etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Etik kurul onayı ve hastalardan alınan yazılı onam sonrası, elektif VATS uygulanacak, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) sınıflaması I-II olan, 18-80 yaş 70 hasta çalışmaya alındı. Hastaların demografik verileri kaydedilerek rutin monitorizasyon ve standart anestezi indüksiyonu sonrası SAPB (n=35) ve ESPB (n=35) uygulanan gruplar olarak ikiye ayrıldı. Hastalara morfin içerikli hasta kontrollü analjezi (HKA) uygulandı. Hastaların hemodinamik verileri indüksiyon öncesi/sonrası ve intraoperatif 30 dakikalık periyotlarla kaydedildi. İntraoperatif opioid tüketimleri, ayılmada kalış süreleri, istirahat ve öksürmekle Vizüel Analog Skala (VAS) skorları, ilk HKA gereksinim zamanları, postoperatif opioid tüketimleri, kurtarıcı analjeziklerin ilk gereksinim zamanları ve miktarları, mobilizasyon zamanları, opioid yan etkileri, hastanede yatış süreleri, hasta ve cerrah memnuniyetleri değerlendirildi. ESPB grubunda istirahatte (0. dk, 60. dk ve 2. sa) ve öksürmekle (0. dk) VAS skorları daha düşük (her değişken için p<0,05) ve ilk HKA gereksinim zamanı daha uzun bulundu (p=0,001). Postoperatif HKA ile morfin tüketimi ESPB grubunda (2., 4., 8. ve 12. sa) daha düşük gözlendi (her değişken için p<0,005). Diğer izlem parametreleri ve opioide bağlı yan etkiler benzer bulundu. Sonuç olarak VATS girişimlerinde ESPB uygulanan grupta erken dönem postoperastif VAS skorlarının daha düşük, opioid tüketiminin daha az ve ilk analjezik gereksinim zamanının daha uzun olması nedeniyle, ESPB'nin SAPB'a göre daha etkin ve uzun süreli analjezi sağladığı kanısına varıldı.
Zor entübasyonun öngörülmesinde radyolojik belirteçlerin geleneksel yöntemlerle karşılaştırılması: Prospektif çift kör, gözlemsel çalışma
Zor havayolu ve zor entübasyon, anestezi uzmanlarının karşılaştığı en önemli sorunlardan biridir. Zor entübasyonu preoperatif olarak öngörebilmek ve önceden hazırlık yapmak, hasta sağlığı ve komplikasyonların önüne geçilebilmesi açısından vazgeçilmezdir. Mallampati ve Cormack-Lehane gibi bazı durumlarda uygulayıcıya göre değişebilen geleneksel subjektif ölçümler sensivite ve spesifitenin düşük olması sebebiyle yeterince prediktif ve güvenilir olamamaktadır. Bundan dolayı entübasyon güçlüğünü öngörmede yeni objektif parametre ve yöntem arayışları sürmektedir. Bu çalışmada, hali hazırda kullanılmakta olan Modifiye Mallampati, Cormack-Lehane skorları, tiromental mesafe, sternomental mesafe gibi geleneksel testlerin yanı sıra literatürde yeni yeni yerini almaya başlayan radyolojik belirteçlerin prediktif değerlerini araştırılması planlanmıştır. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Beyin Cerrahi Anabilim Dalı tarafından genel anestezi altında elektif cerrahi için hazırlanan ve preoperatif dönemde rutin olarak bilgisayarlı tomografi (BT) ve düz grafi görüntülemesi yapılacak 70 hastanın çalışmaya alınması planlandı. Çalışmaya alınan hastaların antropometrik ölçümler, tiromental mesafe, sternomental mesafe, Cormack-Lehane ve Mallampati skorları kayıt altına alındı. Preoperatif radyolojik görüntülemelerden, cilt-vallekular mesafe, cilt-epiglottik mesafe, cilt-glottik mesafe, dil uzunluğu ve yüksekliği, epiglottis uzunluğu ve açısı ölçüldü. Sonuçta tiromental ve sternomental mesafe ile Mallampati ve Cormack-Lehane skorları zor entübasyon ile ilişkilendirilebilirken, zor entübasyon ile kolay entübasyon grubunda radyolojik indekslerin ölçümleri arasında anlamlı fark görülemedi.
Laparaskopik sleeve gastrektomi ameliyatında recruitment manevrasının solunum mekanikleri üzerine etkisi
Giriş-Amaç: Obezitenin en etkili tedavi yöntemlerinden birisi bariyatrik cerrahidir. Laparoskopik Sleeve Gastrektomi (LSG) morbid obezitenin cerrahi tedavisinde yeni bir yaklaşımdır. Obezite ve anestezi birbirlerinden bağımsız olarak, fonksiyonel rezidüel kapasitenin azalması ve atelektaziye yatkınlık oluşturur. Laparoskopik cerrahilerde uygulanan pnömoperitonyum da akciğer kompliyansında azalma ve atelektazi ile ilişkilidir. Obez hastalarda anestezi yönetiminin en önemli amaçlarından biri, obezite ve pnömoperitonyuma karşı havayolu ve alveolleri açık tutmaktır. Alveolar ''recruitment'' manevrası havayolu basınçlarını yüksek tutarak kapanmış alveolleri açar ve arteriyal oksijenizasyonu artırır. Çalışmamızın amacı, morbid obez hastalarda uygulanan, LSG ameliyatında, yapılan "Recruitment'' manevrasının solunum mekanikleri ve arteriyal kan gazları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, elektif LSG ameliyatı planlanan 18-65 yaş arası, ASA II-III, vücut kitle indeksi 40-55 arasında olan toplam 60 hasta dahil edildi. Tüm hastalarımıza standart anestezi indüksiyonu ve idamesi uygulandı. Hastalar kura yöntemiyle iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara düzeltilmiş kilo hesabına göre tidal volüm 6 mL.kg-1, 8 cmH2O pozitif ekspirasyon-sonu basınç (PEEP), inspire edilen oksijen (FiO2) %40, taze gaz akımı 4 L.dk-1 ve end-tidal karbondioksit (EtCO2) 30-35 mmHg arasında olacak şekilde solunum frekansı ayarlandıktan sonra mekanik ventilasyon uygulandı. Recruitment grubundaki (n=30) hastalara desuflasyondan 5 dk sonra %100 oksijen altında, 40 cmH2O basınçla, 40 sn süreyle, manuel olarak "recruitment" manevrası uygulandı. Kontrol grubunda (n=30) ise mekanik ventilasyona ek bir işlem uygulanmadı. İki grubun operasyon sırasında solunum mekanikleri (kompliyans ve havayolu basınçları) ve arteriyal kan gazı değerlendirmeleri indüksiyon sonrası 10.dk, insuflasyon sonrası 10.dk, desuflasyondan sonra 5.dk, desuflasyondan sonra 15.dk'da yapıldı. Ayrıca derlenme ünitesinde ameliyat sonrası 30. dk arteriyal kan gazı değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda; recruitment grubunda, recruitment uyguladıktan sonra grup içerisinde oksijenizasyonun anlamlı olarak arttığı gösterildi. Ameliyat sonrası 30.dk 1 değerlerinde; recruitment grubunda, parsiyel oksijen basıncı (PaO2 ) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ve parsiyel karbondioksit basıncı (PaCO2) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük (normal sınırlar içinde) bulunmuştur. Kompliyansın her iki grupta da pnömoperitonyumla birlikte azaldığı ve desuflasyon sonrasında başlangıç değerlerinin üzerinde olduğu saptandı. Desuflasyon sonrası 15. dk ölçümünde kompliyansın recruitment grubunda daha yüksek olduğu belirlendi. Her iki grupta da pnömoperitonyumla birlikte PIP değerlerinde artış olduğu ve desuflasyon sonrasında pnömoperitonyum öncesindeki seviyelere döndüğü saptandı. Ameliyat sırası ve sonrası dönemde hastalarda recruitment manevrasına bağlı hemodinamik açıdan herhangi bir değişiklik, beklenmeyen etki veya komplikasyon belirlenmedi. Sonuç:LSG ameliyatı uygulanan morbid obez hastalarda, PEEP uygulamasına ''recruitment'' manevrasının eklenmesi, solunum mekaniği ve arteryel kan gazı değerlerinin iyileştirilmesinde daha etkili bir yöntem olarak güvenle kullanılabilir.
Laparoskopik sleeve gastrektomilerde ultrason eşliğinde transversus abdominis plan (TAP) bloğu uygulamasının analjezik etkinliği
AMAÇ: Transversus Abdominis Plan (TAP) bloğu abdominal cerrahilerde postoperatif ağrıyı azaltmak için kullanılan ve giderek yaygınlaşan bir karın ön duvarı blokajıdır. Çalışmamızın amacı; USG eşliğinde TAP blok uygulamasının laparoskopik sleeve gastrektomi planlanan hastalardaki postoperatif analjezik etkinliğini araştırmaktır. Hipotezimiz; TAP blok postoperatif multimodal ağrı stratejisinin bir parçası olup postoperatif dönemde hastaların analjezi tüketimini ve vizüel analog skalasını (VAS) düşürür. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya; etik kurul onayı alındıktan sonra, laparoskopik sleeve gastrektomi planlanan 18-65 yaş arası, ASA I-II, Morbid obez (VKİ>35), toplam 48 hasta dahil edildi. Bütün hastalara genel anestezi indükyonu yapıldı ve anestezi idamesi propofol ve remifentanil ile sağlandı. Operasyon bitiminden hemen sonra kura ile seçilen 24 hasta uyandırılmadan USG eşliğinde 1,5 mg kg-1 dozunda bupivakain sf ile 20 ml'ye tamamlanarak bilateral TAP blok uygulandı . Bütün hastaların trokar insüzyon hatlarına 0,5 mg kg-1 bupivakain sf ile 20 ml'ye tamamlanarak lokal anestezik enjeksiyonu yapıldı. Bütün hastalara 1 mg kg-1 tramadol yüklendikten sonra iv-PCA tramadol (5 mg ml-1 tramadol, 4 cc bolus) ile uyandırma ünitesinde en az 30 dk takip edildi. Hastaların 30.dk 2., 6., 12., 24. saat tramadol tüketimleri ve VAS skorları ve ek analjezik tüketimleri kayıt altına alındı. BULGULAR: Çalışmamız yaşları 19 ile 64 arasında değişen, 16'sı (%33.3) erkek ve 32'si (%66.7) kadın olmak üzere toplam 48 olgu üzerinde yapılmıştır. Olguların yaş ortalaması 37.54±11.30 yıldır. Olgular 24'er kişilik TAP ve nonTAP olmak üzere iki grup altında incelenmiştir. Gruplara göre olguların yaş, kilo, boy, VKİ, düzeltilmiş kilo ortalamaları ve cinsiyet dağılımları, anestezi süresi ve cerrahi süre ortalamaları, anestezi idamesinde kullanılan toplam propofol ve remifentanil ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). NonTAP grubundaki olguların 30. dk, 2. saat, 6. Saat, 12. saat ve 24. saatlerdeki total tramadol tüketim miktarları, verilen bolus sayıları, istedikleri bolus sayıları, VAS-hareket düzeyleri, VAS-dinlenme düzeyleri, TAP grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Her iki grupta da komplikasyona rastlanmamıştır. SONUÇ: Çalışmamızda TAP blok yapılan hastalarda hem VAS skorları hem de postoperatif analjezi tüketimleri anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Genel anestezi altında laparoskopik sleeve gastrektomi hastalarında USG eşliğinde TAP blok uygulaması multimodal analjezinin bir parçası olarak etkin ve güvenilir bir şekilde kullanılabileceği kanaatindeyiz.
Kalça protezlerinde postoperatif analjezi için kullanılan epidural infüzyon ve bolus tekniklerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda, kalça protezi sonrası, postoperatif ağrı tedavisinde, epidural bolus doz uygulamasının etkinliğini, devamlı Eİ ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kalça protezi operasyonu planlanmış ASA 1-3 kategorisinde, 40-70 yaş arası, kombine spinal epidural anestezi tekniği uygulanan, 60 hasta dahil edildi. Hastalara L3-L4 veya L4-L5 aralığından, 3 mL heavy bupivakain (Marcain®) ile spinal anestezi uygulandı. Daha sonra epidural boşluğa kateter yerleştirildi. Epidural kateterden 10 μg adrenalin ile 10 mg lidokain yapılarak kateterin intratekal ve intravenöz alanda olmadığı gösterildi. Hastaların vaka boyunca, spinal anestezi öncesi ve sonrası, spinal anestezinin 1, 3, 5, 10, 15, 20, 25, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90, 110, 130. dakikaların daki nabız, sistolik ve diastolik kan basınç değerleri, oksijen saturasyon değerleri, Bromage Skorları, takip edildi. Operasyon sonrası analjezi için kullanacakları %0.125 lik bupivakain içeren 330 ml solüsyon hazırlandı. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Grup B için HKA cihazı, 6 ml bolus verecek şekilde, kilitli kalma süresi ise 30 dakika olacak şekilde ayarlandı ve epidural kateterden 48 saat uygulandı. Grup İ için HKA cihazı, 6 ml/saat infüzyon ve 6 ml bolus verecek şekilde, kilitli kalma süresi ise 30 dakika olacak şekilde ayarlandı ve epidural kateterden 48 saat uygulandı. Operasyon sonrası iki grup arasında 12. 24. ve 48 saatlerde ve ilk oturma ile ilk walker kullanma zamanlarındaki KAH, OAB, SpO2 değerleri karşılaştırıldı. Ayrıca hasta ve cerrah memnuniyet düzeyleri, VAS,VAS-H değerleri, motor blok düzeyi, HKA cihazında denenen, verilen ve tüketilen toplam ilaç miktarları, ek olarak uygulanan analjezi miktarları ve gelişen yan etkiler iki grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular: VAS değerleri; 24. ve 48. saatlerde Grup B'de, Grup İ'ye göre anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05). Toplam tüketilen analjezik miktarı, Grup İ'de Grup B'ye göre; ilk oturma, walker kullanma, postoperatif 12, 24 ve 48. saatlerdeki zaman diliminde, anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.0001). Cerrah ve hasta memnuniyet düzeyleri; tüm zaman aralıklarında Grup B de Grup İ'ye göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0.05). Ek analjezik tüketim düzeyleri; Grup İ'de, Grup B'ye, göre 24 ve 48. saatlerde anlamlı düzeyde yüksek bulundu(p<0.05). Postoperatif görülen motor blok düzeyleri 12. ve 24.saatlerde Grup İ'de, Grup B'ye göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0.05). Her iki grupta da hiçbir yan etki gözlenmedi. Sonuç: Kalça protezi operasyonlarında, EI olmadan, HKA cihazı ile aralıklı bolus doz uygulamalarının; motor blok ve herhangi bir yan etki oluşturmadan, yüksek hasta ve cerrah memnuniyet düzeyi sağlanarak, daha düşük analjezik kullanarak, daha iyi postoperatif analjezi sağlandığı kanısına vardık.
Spinal anestezi altında diz protezi operasyonu yapılan hastalarda uygulanan preoperatif sedasyonun postoperatif analjezi düzeyine etkisi
Spinal anestezi altında total diz protezi operasyonu yapılan hastalarda uygulanan preoperatif sedasyonun postoperatif analjezi düzeyine etkisi Amaç: Bu çalışmada spinal anestezi uygulanan hastalarda, midazolam sedasyonuna eklenen düşük doz ketaminin, postoperatif analjezik etkinliğini araştırmak hedeflendi. Çalışmamızda araştıracağımız primer sonuç, preoperatif verilen ketaminin postoperatif ilk 24 saat içindeki analjezik tüketimine ve bulantı - kusma insidansına etkisidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, hastanemiz etik kurulundan onay alındıktan sonra erişkin yaş grubunda diz protezi operasyonu geçirecek ASA I-II risk grubundaki 48 hastada gerçekleştirildi. Hastaların preoperatif yazılı onamları alındı. Prospektif, randomize, çift-kör planladığımız bu çalışmada hastaları, Ketamin ve kontrol olmak üzere 24'er kişiden oluşan 2 gruba ayırdık. Kontrol grubu hastalara 0.03 mg/kg midazolam ile Ketamin grubu hastalara 0.01 mg/kg midazolam ve 0.3 mg/kg ketamin (10 dakikada) ile sedasyon sağlandıktan sonra; 15 mg % 0.5 hiperbarik bupivakain ile L3-4 veya L4-5 aralığından spinal anestezi uygulandı. Her iki gruba da intraoperatif sedasyon ihtiyacı durumunda (hastayı Ramsey Sedasyon Skalasına göre 3 düzeyinde tutacak şekilde) 0.5 mg'lık dozlar halinde (3 - 5 dk beklenerek) midazolam i.v uygulandı. Duyusal blok, soğuk-sıcak ayrımı; sempatik blok, pinprick testi; motor blok, bromage skalası ile değerlendirildi. Duyusal blok T10 düzeyine yükselince ameliyata izin verildi. Preoperatif, intraoperatif ve postoperatif hemodinamik parametreler izlendi, kaydedildi. Postoperatif her iki gruba da hasta kontrollü analjezi yöntemiyle i.v morfin 24 saat süreyle uygulandı. Postoperatif Visuel Analog Scala, toplam morfin tüketimi, komplikasyon, yan etkiler ve hasta memnuniyeti değerlendirildi. Bulgular: Yaş ortalaması 66 ± 7 yıl olan 45 hasta çalışmaya alındı. Üç hasta cerrahi komplikasyon nedeni ile çalışmadan çıkarıldı. Gruplar arasında demografik veriler, anestezi süresi ve cerrahi süre, duyusal blok başlangıç süresi, motor blok gerileme süresi, uyku kalitesi ve hasta memnuniyeti açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ketamin grubunda total morfin tüketimi, 2, 4, 6, 12 ve 24. saatlerdeki VAS düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p < 0.05). Sonuç: Preoperatif verilen düşük doz ketamin, VAS skorlarını, bulantı - kusma insidansını ve postoperatif morfin tüketimini anlamlı derecede azaltmıştır. Anahtar sözcükler: ketamin, spinal anestezi, morfin, hasta kontrollü analjezi.
Hasta volüm durumunun değerlendirilmesinde pleth variability index, transözofageal ekokardiyografi, transtorasik ekokardiyografi ve pulmoner arter kateteri ölçüm yöntemlerinin karşılaştırılması
Amaç: Sıvı ve elektrolit dengesizlikleri perioperatif dönemde oldukça sık karşılaşılan bir problemdir. İntraoperatif hedefe yönelik sıvı tedavisinin çeşitli majör cerrahiler sonrası mortaliteyi, yoğun bakım ihtiyacını ve hastanede kalış süresini azalttığı gösterilmiştir. Post-operatif dönemde tedaviden alınacak sonuçları iyileştirmede hedefe yönelik sıvı yönetimi kritik önem taşımaktadır. İntravasküler hacim durumunu değerlendirmek için çeşitli statik ve dinamik ölçümler kullanılmaktadır. Statik ölçümlerin sıvı cevabını öngörmede düşük prediktif değeri olduğu, dinamik ölçümlerin ise özellikle mekanik ventilasyon uygulanan hastaların sıvı cevabını öngörmede daha hassas olduğu bilinmektedir. Bu çalışmamızda intravasküler volüm durumunu öngörmede bu yöntemlerden hangisinin performansının daha üstün olduğunu tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 18-66 yaş arası, ASA 1-3, elektif koroner arter by-pass greft (CABG) ve/veya kapak ameliyatı planlanmış 20 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalarda benzer ajanlarla anestezi indüksiyon yapılıp BIS değeri 40-60 arasında tutulacak şekilde idame sağlandı. Hastalar entübasyon sonrası volüm kontrol modunda standart ayarlarla ventile edildi. Vücut sıcaklığı nazofaringeal ısı probuyla operasyon süresince 36 C üzerinde olacak şekilde standardize edildi. Anestezi indüksiyonu sonrasında (t0), her iki alt ekstremitenin 45 derece kaldırılması sonrasında (3 dk beklenerek) (t1), 250 ml kristaloid infüzyonu (5 dk'da) sonrasında (t2) olmak üzere 3 dönemdeki temel hemodinamik veriler yanında pulmoner arter kateteri yoluyla, santral venöz basınç (SVB), pulmoner arter basıncı (PAP), pulmoner kapiller tıkanma basıncı (PAKB), sistemik vasküler rezistans (SVR), kardiyak output (KD), kardiyak indeks (Kİ), Pleth Variability Index (PVI), transözefageal ekokardiyografi (TÖE) cihazı yoluyla sol ve sağ ventrikül diastol sonu hacimleri (LVEDV, RVEDV), transtorasik ekokardiyografi (TTE) ile vena kava inferior (VKİ) çapı eş zamanlı ölçülerek kayıt altına alındı. Tüm ölçümler alındıktan sonra cerahi başlatıldı. Kİ' de % 15 den fazla artış sıvı tedavisine cevap olarak tanımlandı (volüm cevaplı:∆Kİ≥ %15, volüm-cevapsız:∆Kİ <%15). Bulgular: Çalışmamıza 7'si kadın (%35), 13'ü erkek (%65) olmak üzere toplam 20 hasta dahil edildi. Hastaların yaşları 19 ile 66 yıl arasında değişmekte olup, ortalaması 53.80±10.74 yıldır. Hastaların 5'i (%25) cevapsız, 15'i (%75) cevaplı olmak üzere iki grup altında incelenmiştir. Ayak kaldırma sonrası OAB, SVB, PAB, PAKB, SVR, KD, Kİ, PI, RVEDV, LVEDV, VKİ çapı ortalaması, başlangıç (p:0.001) ve sıvı yükleme sonrasından (p:0.001) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Sıvı yükleme sonrası SVB, PAB, PAKB, SVR, KD, Kİ, PI, RVEDV, LVEDV, VKİ çapı ortalaması, başlangıçtan anlamlı şekilde yüksektir (p:0.001; p<0.01). Başlangıçtaki PVI ortalaması, ayak kaldırma sonrası (p:0.001) ve sıvı yükleme sonrasından (p:0.001) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Sıvı yükleme sonrası PVI ortalaması, ayak kaldırma sonrasından anlamlı şekilde yüksektir (p:0.015; p<0.05). Başlangıca göre ayak kaldırma sonrası OAB, SVB, PAB, PAKB, SVR, KD, Kİ, PI, RVEDV, LVEDV, VKİ çapı düzeylerinde görülen artış yüzdeleri, başlangıca göre sıvı yükleme sonrası görülen artış yüzdelerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p.0.001; p<0.01). Başlangıca göre ayak kaldırma sonrası PVI düzeylerinde görülen azalma yüzdeleri, başlangıca göre sıvı yükleme sonrası görülen azalma yüzdelerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p.0.007; p<0.01). Çalışmamızda sıvı cevabını öngörmede PVI, VKİ, LVEDV ve RVEDV için ROC eğrileri analiz edildi. Sadece PVI (p:0.045) parametresi için ROC eğrisi altında kalan alan 0.5'ten anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01; p<0.05). Cevaplı olmayı tahmin etmede PVI için en iyi kesim noktası 19 olarak tespit edildi. Sonuç: PVI gibi dinamik parametrelerin, yatak başı kolay uygulanabilir olmaları, non invaziv olmaları, sıvı cevabını öngörmede ve hedefe yönelik sıvı tedavisini yönetmede etkin yöntemler olmaları nedeniyle rutin pratikte kullanılmalarını önermekteyiz. Gündelik pratikte çok sık uygulanmayan pasif ayak kaldırma yöntemiyle yeterli miktardaki sıvı hızla ve geri dönüşümlü olarak santral kompartmana geçirilebilmektedir. Bu nedenle ilk basamak tedavi olarak düşünülen sıvı replasmanı yerine pasif ayak kaldırmanın daha sıklıkla klinik rutine alınmasını önermekteyiz. Anahtar kelimeler: PVI, Pasif Ayak Kaldırma, Hedefe Yönelik Sıvı Tedavisi
Laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatlarında düşük akımlı anestezi yönteminin hemodinami üzerine etkisi
Giriş Amaç: Obezite yaşam kalitesini ve süresini olumsuz olarak etkileyen kronik bir hastalıktır. Obezitenin en etkili tedavi yöntemlerinden birisi bariatrik cerrahidir. Bariatrik cerrahide anestezi uygulamak riskli ve komplikedir. Yıllardır kullanılan düşük akımlı anestezi tekniğine obezite cerrahisinde kullanımına rastlanmamıştır. Anestezi makinelerinin yüksek standartlara sahip olması, düşük akımlı anestezinin güvenli bir şekilde uygulanabilmesi büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. Çalışmamızda günümüzde sıklıkla kullanılan düşük akımlı anestezi tekniği, laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatlarında kullanıp hemodinamik açıdan hastaların nasıl seyrettiğini inceledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya LSG ameliyatı planlanan 18-60 yaş arası ASA II-III vücut kitle indeksi 40-55 arasında olan toplam 40 hasta dahil edildi. Hastaların düzeltilmiş kilosu hesaplandıktan sonra ilaçlar buna göre yapıldı. Endotrakeal entübasyon sonrası tüm hastalarda tidal volüm 7ml/kg, solunum frekansı 12/dk ve PEEP 5 cmH2O olacak şekilde ventilasyon başlandı. Düşük akım grubunda balangıçta 4lt/dk (denitrojenasyon amacıyla) %50 O2 - %50 hava ve %2-2,5 sevoflurane ile 10 dk devam edildikten sonra 1lt/dk %50 O2 - %50 hava ve %2-2,5 sevoflurane ile düşük akıma geçildi. Normal Akım grubunda 4lt/dk (denitrojenasyon amacıyla) %50 O2 - %50 hava ve %2-2,5 sevoflurane ile anestezi idamesi sağlandı. Hastalardan anestezi başlangıcı ve bitişinde arter kan gazı örneği alındı. Anestezi başlangıcından sonra 10dk aralıklarla, kalp atım hızı, sistolik arter basıncı, diyastolik arter basıncı, ortalama arter basıncı, periferik oksijen saturasyonu, bispektral indeks, train of four değerleri kaydedildi. Operasyon bitiminde hastanın spontan solunumu başlayınca dekürarizasyon uygulandı, spontan solunumu ve kas gücü yeterli olduğunda ekstübe edildi. Bulgular: Çalışmamızda; düşük akım grubunda ve normal akım grubunda arter kan gazı örneklerinde, pH, PaO2, PaCO2, HCO3, Laktat ve BE açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Hemodinamik verilerde SAB, DAB, OAB, KAH, SpO2 ve BİS ölçümlerinde iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ameliyat sırasında ve sonrası dönemde hastalarda düşük akımlı anestezi uygulamasına bağlı hemodinamik açıdan herhangi bir değişiklik, beklenmeyen etki veya komplikasyon belirlenmedi. Sonuç: LSG ameliyatı uygulanan morbid obez hastalarda düşük akım tekniği güvenle kullanılabilir.
Laparaskopik sleeve gastrektomi ameliyatlarında düşük akımlı, yüksek akımlı inhalasyon anestezisi ve tiva'da kas gevşetici kullanım miktarlarının karşılaştırılması
Giriş –Amaç: Morbid obezite tüm dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında sigaradan sonra ikinci sırada gelmektedir. Morbid obezitenin günümüzde etkili tedavi yöntemlerinin başında cerrahi gelmektedir. Obez hastalarda değişen yağsız vucüt ağırlığı (YVA), klirens ve dağılım hacimleri nedeniyle ilaç metabolizması değişebilmektedir. Çalışmamızda obez hastalarda uygulanan sleeve gastrektomi ameliyatlarında düşük akım- yüksek akımlı inhalasyon anestezisi ve total intravenöz anestezi (TİVA) gibi farklı genel anestezi yönetimlerinin ilave olarak olgularda kas gevşetici farmakokinetiğine etkilerinin olup olmadığını, kullanılan kas gevşetici miktarları üzerinden karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: : Çalışmamıza elektif Laparoskopik Sleeve Gastrektomi (LSG) planlanan 18-65 yaş arası, ASA II-III, vücut kitle indeksi 35-55 arasında olan toplam 60 hasta dahil edildi. Hastalar kapalı zarf yöntemi ile 3 gruba ayrıldı.Tüm hastalarımıza standart anestezi indüksiyonu uygulandı. Rutin preoperatif hazırlık sonrası oral alımı yeterli sürede kısıtlanmış olan hastalara tüm ilaç uygulamaları düzeltilmiş kiloya göre (YVA) doz hesaplamaları yapıldı. Hastalara inhalasyon anestezisi gruplarında Propofol 2 mg/kg, TİVA grubunda 1 mg/kg; her üç gruba da Fentanil 1 mcg/kg, Rokuronyum 0,6 mg/kg ile anestezi indüksiyonu yapıldı. TOF değeri % 25'in altına gerilediğinde orotrakeal olarak entübe edilen hastalar 6 mL/kg tidal volüm ve 12/ dk frekans ve PEEP:8 cmH2O parametreleri ile mekanik ventilasyon uygulanmaya başlandı. Anestezi idamesi sırasında hastaların BIS değerlerinin 40-60 arasında tutulması için inhalasyon anestezi gruplarında Sevofluran konsantrasyonu, TİVA grubunda (Grup T, n:20) infüze edilen propofol dozu ayarlandı. Düşük akım grubunda (Grup D, n:20) taze gaz akımı (TGA) 15 dakika 4L/dk şekilde uygulandıktan sonra 1L/dk'a düşürüldü. Yüksek akım grubunda (Grup Y, n:20) operasyon bitimine kadar TGA 4L/dk olacak şekilde uygulandı. TİVA grubuna Propofol 6-10 mg/kg/saat dozlarında iv infüzyon başlandı. Her 3 gruba da 15 μgr/kg/saat dozunda Remifentanil infüzyonu başlandı. Remifentanil infüzyon dozu, operasyon süresince yapılan tansiyon takibine göre düzenlendi. Operasyon boyunca olguların hemodinamik verileri ile anestezik ve kas gevşetici ajanların tüketim miktarları kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda; yüksek akımlı ve düşük akımlı inhalasyon anestezisi kullanılan gruplarda TİVA grubuna oranla daha düşük miktarlarda rokuronyum tüketildiği saptandı. Yüksek akım ve düşük akım grupları arasında anlamlı fark saptanmadı. TİVA grubunda remfentanil kullanımı da anlamlı olarak yüksek bulundu.Sonuç:. Günümüzde özellikle maliyet üzerine olumlu etkileri nedeniyle düşük akımlı anestezi uygulaması daha sık kullanılmaktadır. Çalışmamızda düşük akımlı anestezi uygulaması ile operasyon esnasında ihtiyaç duyulan kas gevşetici miktarı azalmıştır.
Bel cerrahisi uygulanmış ve uygulanmamış kronik bel ağrılı hastalarda epiduroskopik adezyolizis-nöroplasti etkinliğinin karşılaştırılması
Giriş Amaç: Kronik bel ağrısı birçok insanın yaşam kalitesini, sosyal ve psikolojik durumunu etkileyen önemli ve yaygın bir sorundur. Birçok tedavi yöntemi olmakla birlikte bu tedavilerin hastaya özgü seçimi çok önemlidir. Epiduroskopik minimal invaziv girişimler son zamanlarda yaygınlığı hızla artan yöntemlerden biridir. Teknolojik gelişmeler ile birlikte, bel kanal darlığı (lomber spinal stenoz-LSS) teşhisi radyolojik ve klinik olarak konmuş ve başarısız bel cerrahisi öyküsü (FBSS) olan kronik bel ağrısı şikayeti olan hastalarda, direkt epidural endoskopik görüntüleme eşliğinde darlığın olduğu sinir köklerini ve etkilenmiş sinirleri tespit ederek hedefe yönelik yapılan ilaç enjeksiyonları, yine bu ilaçların etkisi ve mekanik etki ile adezyonların parçalanması, konservatif tedavilere yanıtsız hastalarda cerrahi işlemlerin getirdiği komplikasyonları minimale indirerek hastanın konforunu koruması açısından ilgi çeken tedavi yöntemlerinden birisi haline gelmiştir. Çalışmamızda 'Epiduroskopik Adezyolizis-Nöroplasti' olarak adlandırılan bu işlemin, bu stenozun sık etiyolojik etkenlerden birisi olarak görülen başarısız bel cerrahisi sendromu (FBSS-failed back surgery syndrome) olan ve herhangi bir bel cerrahisi öyküsü olmayan hastalardaki etkinliğini kıyaslamayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza kronik bel ağrısı şikayeti tarifleyen, klinik ve radyolojik olarak lomber spinal stenoz tanısı kesinleştirilen ve başarısız bel cerrahisi sendromu (postoperatif laminektomi, hemilaminektomi, lomber diskektomi veya lomber spinal stabilizasyon) tanısı (FBSS) konan epiduroskopik adezyolizis-nöroplasti işlemi planlanan 18-80 yaş arası ASA I-II-III toplam 41 hasta dahil edildi. Hastalar operasyon öykülerine göre; daha önce bel cerrahisi operasyonu geçirmiş (Grup O) ve bel cerrahisi operasyonu geçirmemiş (Grup N) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Bütün hastaların işlem öncesi VAS değerleri bağımsız bir araştırmacı tarafından sorgulandı. Açlık süreleri uygun olan hastalara midazolam ile premedikasyon uygulandıktan sonra, hastalar ameliyathane masasına prone pozisyonda alındı. İşlem bölgesi uygun yöntemler ile steril edildikten sonra hastalara fentanil ve propofol ile yüzeyel-bilinçli sedasyon uygulanıp, sakral hiatus etrafına lidokain ile lokal anestezi uygulandı. Sakral hiatustan girilip iğne ucunun epidural aralıkta olduğu skopi eşliğinde doğrulandıktan sonra, seldinger tekniği ile epiduroskop yerleştirildi. Epidural alana yavaş infüzyonlar şeklinde %0,9 NaCl ortalama 20-60 cc uygulandı. Etkilenmiş olan sinir kökleri kamera görüntüsü eşliğinde tespit edildi ve sinir kökü çevresi hedef alınarak 80 mg metilprednizolon ve 60 mg lidokain kombine bir şekilde enjekte edildi, aynı zamanda adezyon alanlarına kateter ucu ile yumuşak manipülasyonlar uygulanarak mekanik adezyolizis uygulandı. İşlem sonrası epiduroskop çıkarıldıktan sonra giriş yerine pansuman yapıldı ve işlem sonlandırıldı. Hastalar 1.-2.-3. aylarda kontrole çağrılarak VAS değerleri sorgulandı ve bu değerler kayıt altına alındı. Bulgular: Çalışmamızda; hastalar arasında demografik veriler (yaş-cinsiyet) açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Her iki grupta da işlem öncesine göre 1.-2.-3. ay VAS değerlerinde anlamlı bir düşüş bulundu. İki grup kıyaslandığında ise daha önce bel cerrahisi operasyonu yapılmış ve yapılmamış hastalar arasında, 1.-2.-3. aydaki VAS değerleri düşüşü açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda 'Epiduroskopik Adezyolizis-Nöroplasti' işleminin, LSS tanısı alan hastalarda ve FBSS hastalarında görülen kronik bel ağrısında anlamlı derecede azalmalar sağladığını tespit ettik. Ancak bu prosedürün FBSS hastalarında bel cerrahisi geçirmemiş hastalara göre herhangi bir üstünlüğünün bulunmadığı sonucuna vardık.
Fasya iliaka kompartman bloğu için en uygun lokal anestezik volümü: Üç farklı volümün karşılaştırılması
AMAÇ: Fasya iliaka kompartman bloğu (FİKB) alt ekstremite cerrahilerinde postoperetif ağrıyı azaltmak için son dönemde sıkça tercih edilen bir analjezi yöntemidir. Çalışmamız da total kalça artroplastisi planlanan hastalarda postoperatif analjezi amacıyla uygulanan FİKB' de volümün etkisini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya etik kurulu onayı alındıktan sonra, total kalça artroplastisi planlanan ASA I-II-III 18-85 yaş arası 45 hasta dahil edildi. Bütün hastalara genel anestezi uygulandı ve inhalasyon anestezisi ile idame sağlandı. Hastalar kapalı zarf çekme yöntemi ile üç gruba ayrıldı. Grup 1' e 30 ml, grup 2' ye 40 ml ve grup 3' e 50 ml volüm içinde LA solusyonu hazırlandı. Operasyon bitiminde supin pozisyonda USG eşliğinde suprainguinal yaklaşımla FİKB uygulandı. Derlenme odasında hastalara tramadollü iv-HKA cihazı bağlandı. Derlenme odasında VAS≤5 oluncaya kadar hastalar takip edildi gereken hastalara ek analjezik yapıldı. Hastaların derlenme odası giriş, 1., 6., 12., 18., 24. saat VAS, tramadol tüketimi ve memnuniyet anket değerleri kayıt altına alındı. BULGULAR: Çalışmamız yaşları 18 ile 85 arasında değişen, 10' u (%22,2) erkek ve 35' i (%77,8) kadın olmak üzere toplam 45 olgu üzerinde yapılmıştır. Olguların yaş ortalaması 60.7±11.30 yıldır. Olgular 15'er kişilik üç grup altında incelenmiştir. Gruplara göre olguların yaş, kilo, boy, VKİ ve cinsiyet dağılımları ile anestezi süresi ve cerrahi süre ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Grup 2 deki olguların 1. saat, 6. Saat, 12. saat, 18. saat ve 24. saatlerdeki VAS değerleri, total tramadol tüketim miktarları, verilen bolus sayıları, istedikleri bolus sayıları grup 3' den istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Her üç grupta da komplikasyona rastlanmamıştır. SONUÇ: FİKB total kalça artroplastisisinde postoperatif analjezi sağlayan etkin bir kompartman bloğudur. Bu çalışmada en düşük ağrı skorları ve analjezik gereksinimi 2mg/kg bupivakain içeren 40 ml LA kullanılan grupta elde edilmiştir.
Hipotansif anestezinin serebral perfüzyon ve kandaki antioksidan düzeyleri ile HIF1a düzeyi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Kontrollü hipotansiyon arteryel kan basıncının istemli bir şekilde geri dönüşümlü olarak düşürülmesidir. Hipotansif anestezi özellikle bazı cerrahilerde uygulanan kan basıncının kontrollü şekilde düşürüldüğü anestezi yöntemidir. Dar alanda çalışılan cerrahiler veya kanama potansiyeli yüksek cerrahilerde intraoperetif kanama ve kan transfüzyonu ihtiyacını azaltır ayrıca temiz bir cerrahi görüş sağlar. Ortalama kan basıncı (OKB) ya da sistolik kan basıncı (SKB)'na göre hipotansif anestezi uygulanabilmektedir. Near İnfrared Spektroskopi (NIRS) serebral oksijenizasyonu devamlı ve noninvaziv olarak takip etmeyi sağlar. HIF 1a, TAS, TOS ise doku oksijenizasyonu ve perfüzyonunu ön görmeyi sağlayan labaratuvar belirteçleridir. Çalışmanın amacı standardize edilmiş anestezi derinliği altında kontrollü hipotansif anestezi uygulanan hastalarda; ameliyat öncesi ve sonrası kanda HIF 1a, TAS, TOS ölçümleri ve NIRS ile serebral perfüzyon değerlendirilmesi yapılarak hipotansif anesteziye sekonder gelişebilecek doku hipoksisi ve buna bağlı mediatörlerin doku düzeyindeki değişimlerini ve bunların hangi tansiyon parametreleri ile ilişkili olduğunun araştırılmasıdır. Gereç-Yöntem: Çalışmamıza elektif rinoplasti ve ortognatik cerrahi ameliyatı planlanan 18-75 yaş arası, ASA 1-2 olan toplam 60 hasta dâhil edildi. Tüm hastalarımıza standart anestezi indüksiyonu sonrası propofol ve remifentanil infüzyonu kullanılarak TİVA tekniği ile anestezi idamesi uygulandı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Bir gruba SKB'ye göre bir gruba OKB'ye göre hipotansif anestezi uygulandı. SKB grubu Grup 1, OKB grubu Grup 2'yi oluşturdu. İki gruba da operasyon boyunca NIRS ile devamlı rejyonel serebral oksijen saturasyonu takibi yapıldı. Tüm hastalardan anestezi indüksiyonu öncesinde ve operasyon bitiminde 2 kez kan örneği alınarak TAS, TOS, HIF1a bakılmak üzere saklandı. Opreasyon bitiminde hastalar derlenme ünitesinde 30 dk. takip edilerek ağrı ve bulantı-kusma skorları değerlendirildi. Ayrıca iki grubun da cerrahi memnuniyet ve kanama skorları ile anestezik tüketim miktarları kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda iki grubun RsO2 değerleri değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Ancak Grup 1'de serebral desaturasyon görülen hasta sayısı daha fazla idi. Grup 1 ve Grup 2'nin giriş ve çıkış TAS, TOS, HIF 1a değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1'in çıkış TOS düzeyi, Grup 2'nin çıkış HIF 1a düzeyi girişe göre anlamlı olarak düşük bulundu. Grup 2'nin cerrahi memnuniyet skoru anlamlı derecede yüksek ve kanama skoru anlamlı derecede düşük idi. Sonuç: Hipotansif anestezi uygulaması hem OKB 'ye hem de SKB'ye göre yapılabilir. Fakat biz çalışmamızda çok kuvvetli verilerle desteklenmese de OKB'ye göre takibin daha avantajlı/hastayı koruyucu olduğunu tespit ettik. Önerimiz OKB'ye göre hipotansif anestezi uygulamasıdır; ancak ileriye yönelik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Rinoplasti olgularında TİVA (total intravenöz anestezi) ve inhalasyon anestezisinin tiyol/disülfit dengesi üzerine etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Total intravenöz anestezi (TİVA) ve inhalasyon anestezisi anestezi idamesi için tercih edilebilen iki anestezi yöntemidir. Sevofluran ve propofol bu yöntemlerde sıklıkla kullanılan ilaçlardır. Bu çalışma kontrollü hipotansif anestezi uygulanan hastalarda sevofluran kullanılan inhalasyon anestezisinin ve propofol kullanılan TİVA'nın oksidatif stres üzerindeki etkilerini araştırmayı ve karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve yöntem: Çalışmamız elektif rinoplasti operasyonu geçirecek 18-55 yaş arasında, ASA skoru 1 olan hastalarda yapılacak randomize kontrollü prospektif bir çalışma olarak planlandı. Çalışmamıza 62 hasta dahil edildi. Sigara, alkol, ilaç kullanımı öyküsü bulunan, Vücut Kitle İndeksi (VKİ)>30 olan hastalar, vaka sırasında tansiyon değerleri, üst üste 3 ölçümde belirlenen hedefler dışında kalan olgular çalışma dışı bırakıldı. Standart anestezi indüksiyonu uygulanan tüm hastalarımıza Bispektral İndeks (BİS) ve Train of Four (TOF) monitörizasyonu yapıldı. Kapalı zarf yöntemiyle iki gruba ayrılan hastaların bir grubuna TİVA (Grup 1, n=30) ile anestezi idamesi sağlanırken diğer grupta inhalasyon anestezisi (Grup 2, n=32) yöntemi kullanıldı. Her iki grupta da tansiyon hedefi OAB 50-65 mmHg aralığında olacak şekilde belirlendi. Hastalardan indüksiyon öncesinde ve indüksiyon sonrası 5, 30, 60 ve 120. dakikalarda TAS, TOS, Katalaz, Myeloperoksidaz, Total Tiyol, Native Tiyol ve Disülfit parametreleri ölçülmek üzere kan alındı ve saklandı. Hastaların hemodinamik verileri (KAH, SKB, DKB, OAB, SpO2) ve BİS değerleri 5 dakika aralıklarda kaydedildi. Cerrahi bitiminden ekstübasyona kadar geçen süre ekstübasyon süresi olarak kaydedildi. Cerrahi bitiminde cerrahi alan görüşü ve memnuniyet değerlendirmesi sırasıyla Boezaart Skorlaması ve cerraha sunulan anketle yapıldı. Hastalar derlenme ünitesinde 30 dakika boyunca takip edildi; numerik ağrı skorları ve bulantı-kusma skorları kaydedildi. Bulgular: Her iki grubun demografik verileri (yaş, cinsiyet, VKİ), cerrahi ve anestezi süreleri, BİS değerleri ve indüksiyon öncesi hemodinamik ve biyokimyasal parametreleri arasında fark saptanmadı. Grup 2'nin ekstübasyon süresi ve ek opioid kullanım ihtiyacı Grup 1'den istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Grupların Boezaart Skorlaması ve cerrahi memnuniyet değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Her iki grupta da TAS, TOS, OSİ, Katalaz, Myeloperoksidaz, Total Tiyol, Native Tiyol, Disülfit, Disülfit/Total Tiyol, Disülfit/Native Tiyol değerleri başlangıç değerlerine kıyasla azaldı. Değerlendirilen parametrelerde tüm zamanlarda her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Kontrollü hipotansiyon uygulanan rinoplasti olgularında propofol kullanılan TİVA'nın ve sevofluran kullanılan inhalasyon anestezisinin, cerrahinin sebep olduğu oksidatif stresten koruyucu etkiye sahip olduğu, her iki yöntem arasında birbirine üstünlük oluşturacak anlamlı bir fark olmadığı sonucuna vardık. Ancak bu konuda daha büyük hasta gruplarında yapılacak randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: TİVA, inhalasyon, sevofluran, propofol, oksidatif stres, tiyol-disülfit
Rat hipotalamusunda deksmedetomidinin indüklediği hipertermi mekanizmasının proteomiks analizi ile araştırılması
AMAÇ: Oldukça selektif bir α2 adrenerjik reseptör agonisti olan deksmedetomidine bağlı vucut sıcaklığı yükselmesinin ayrıntılı santral mekanizmasını aydınlatmak amacıyla rat hipotalamus hücrelerinde proteomiks ve biyoinformatik analiz aracılığı ile değişen proteom profilleri gösterilmek istenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Deney Hayvanları Etik Kurulundan alınan onay sonrasında 8-10 haftalık yetişkin erkek 10 adet rat, 2 ayrı gruba ayrıldı. Deney grubuna 0,15 µg/gr deksmedetomidin ve kontrol grubuna aynı volümde serum fizyolojik 24 saatte 5 kez intraperitoneal olarak uygulandı. Sedasyon skalasına göre saatlik puanlama yapıldı, sedasyon süresince saatlik kalp atım hızı, saturasyon ve vücut sıcaklıkları kaydedildi. 24 saatin sonunda tüm denekler %70 karbondioksit inhalasyonu ve ardından giyotin ile sakrifiye edildi. Diseksiyon yapılarak hipotalamuslar -80°C'de dondurucuda saklandı. FASP (Filter-Aided Sample Preparation) protokolü ile ayrıştırılan dokuya Sıvı Kromatografi-Kütle Spektrometresi (LC-MS/MS) ile yüksek çözünürlüklü proteomiks analizi yapılmıştır. PLGS Threshold Inspector ve PLGS 3.0.1 biyoinformatik araçlar kullanılarak protein tayini yapıldı. Fazla sayıda örneğin toplu halde karşılaştırmalı analizli için Progenesis QIP yazılımı kullanıldı. Gen Seti Zenginleştirme Analizi (GSEA) ile rat dokusundan elde edilen proteinler insan ortologlarına çevirildi ve normalleştirilmiş zenginleştirme skorlarına (NES) göre ön plana çıkan yolaklar belirlendi. BULGULAR: İki grup hipotalamus örnekleri arasında proteomiks analizine göre tanımlanan 866 protein içinden toplamda 49 protein istatistiksel olarak (p ≤0,05), 9 adet protein kat değişimi açısından (≥1.4-kat değişimi) anlamlı bulunmuştur. STIP 1 (Stress-induced-phosphoprotein 1) ve MTCO2 (Sitokrom c oksidaz subunite 2) hem istatistiksel hem de kat değişimi açısından anlamlı bulunan en önemli 2 protein olarak ön plana çıkmıştır. NES'e göre up regülasyon gösteren yolaklar; biyolojik oksidasyonlar, yağ asidi metabolizması, interlökin 12 stimülasyonu sonrası jak stat sinyali ile gen ve protein ekspresyonu, proteozom, çözünür ekzojen antijen endozomlarının çapraz sunumu, poliaminlerin metabolizması, IL12 sinyali, IL12 ailesi sinyali, eksternal uyaranlara hücresel tepkiler, strese hücresel yanıt olarak belirlenmiştir. NES'e göre down regülasyon gösteren yolaklar; G alfa I sinyal olayları, insülin salgısının düzenlenmesi, iyon kanalı transportu, opioid sinyali, gpcr ile sinyal, demir uptake ve transportu, reseptör tirozin kinazlarla sinyal, nörotransmitter reseptörleri ve postsinaptik sinyal iletimi, oksidatif fosforilasyon, kimyasal sinapslardan iletim, nöronal sistem, küçük moleküllerin taşınması olarak belirlenmiştir. SONUÇ: Çalışmamızda up regülasyon ve down regülasyon gösteren yolaklar ve anlamlı proteinler ile daha önce hipertermi- hipotalamus üzerinde çalışılmış makalelerde ön plana çıkan yolaklar ve anlamlı proteinler karşılaştırılmıştır. STIP 1 (Stress-induced-phosphoprotein 1) ve MTCO2 (Sitokrom c oksidaz subunite 2), PSMC6 (26S proteosome subunite) ve temsil ettikleri Eksternal uyarlara hücresel cevap, biyolojik oksidasyo ve proteozom yolaklarının up regüle olması, oksidatif fosforilasyon yolağının down regülasyon göstermesi hipotalamusta ateş gibi fizyolojik bir stresin varlığını düşündürmektedir.
Kalça protezi operasyonlarında postoperatif analjezi amacıyla uygulanan intravenöz ve epidural hasta kontrollü analjezi yöntemlerinin karşılaştırılması
Amaç: Kalça protezi ameliyatı ortopedinin majör ameliyatları arasında yer almakta ve buna bağlı olarak hastalar ameliyat sonrasında ciddi şekilde ağrı hissetmektedirler. Bu ağrı hissi, hastaların rehabilitasyonunda olumsuz etki oluşturmaktadır. Biz çalışmamızda genel anestezi altında kalça protezi ameliyatı olan hastalarda, postoperatif epidural ve intravenöz hasta kontrollü analjezi yöntemlerinin analjezik etkinlik, yan etkiler ile hasta ve cerrah konforu açısından karşılaştırılmasını amaçladık.Yöntem: Bu çalışma BAV Üniversitesi B.30.2.BAV.0.05.05/260 sayılı, 9 / 5 karar nolu Etik Kurulu onayı alındıktan sonra Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği Ameliyathanesinde ve Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği Servisinde yapıldı. Çalışmaya tek taraflı total veya parsiyel kalça protezi yapılacak, ASA I-III sınıfı, 40-80 yaş arası 40 hasta dahil edildi. Hastalar randomize olarak 20'şer kişilik iki gruba ayrıldı. Genel Anestezi + Epidural Hasta Kontrollü Analjezi (HKA) uygulanan olgular ?Grup I? (EA n:20), İntravenöz (İV) HKA uygulanan olgular ?Grup II? (GA n:20) olarak adlandırıldı. Her iki grupta da operasyon için benzer genel anestezi protokolü uygulandı. Grup I'deki hastalara ameliyat sonrası analjezi için epidural HKA cihazı hazırlandı. İlaç olarak %0,125 Bupivakain + Fentanil 1?g/ml kullanıldı ve cihaz 8ml yükleme, 6ml/h infüzyon, 4ml bolus ve 20 dakika kilit süresi olacak şekilde ayarlandı. Grup II' deki hastalara ameliyat sonrası analjezi için İV HKA cihazı hazırlandı ve cihaz 30 ?g Fentanil yükleme, 20 ?g/h Fentanil infüzyon, 30 ?g Fentanil bolus ve 20 dakika kilit süresi olacak şekilde ayarlandı.Bulgular: Gruplar arasında demografik veriler, kalp atım hızı (KAH), ortalama arter basıncı (OAB), HKA uygulama sayısı, hasta memnuniyet skalası (HMS) açısından fark bulunmadı. Gruplar arası değerlendirmede tüm zaman aralıklarında vizüel analog skala (VAS) skoru Grup I' de daha düşük bulundu (p<0,05). Fentanil tüketimi Grup I' de tüm zaman aralıklarında anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). Cerrah memnuniyet skalası (CMS) Grup I ve Grup II arasında 24. ve 48. saatlerde anlamlı fark bulundu. (p<0,05)Sonuç: Kalça protezi operasyonu geçiren olgularda, Epidural HKA yöntemi ile verilen Bupivakain + Fentanil kombinasyonunun tek başına Fentanil İV HKA kullanımına göre daha fazla postoperatif analjezik etkinliğe sahip olduğu, daha az yan etki insidansı ve daha iyi bir CMS skoruna sahip olduğu sonucuna vardık.Anahtar kelimeler: Kalça protezi, Postoperatif ağrı, Hasta kontrollü analjezi, Postoperatif rehabilitasyon.
Majör abdominal cerrahi uygulanan çocuklarda epidural ropivakain ile ropivakain-tramadol'un postoperatif analjezi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
ÖZET Majör abdominal cerrahi uygulanan çocuklarda postoperatif ağrı tedavi yöntemi olarak epidural blok uygulaması tercih edilen bir yöntemdir(7,8,9). Yeni bir lokal anestezik olan ropivakainin kardiyak ve santral sistemine toksik etkisinin düşük olduğu bildirilmiştir(7~13). Son yıllarda sentezlenen zayıf bir opioid olan tramadolun çocuklarda kaudal blokta etkin olduğu bildirilmesine rağmen, lumbar epidural blokta uygulanmasına dair yapılan çalışmalar çok sınırlıdır. Bu nedenle çalışmamızda, çocuklarda epidural ropivakain ile ropivakain- tramadol uygulamalarının postoperatif ağrı tedavisindeki etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Etik kurul onayı alındıktan sonra majör abdominal cerrahi (ürolojik ve intestinal) uygulanan, ASA I-II grubu, 2-12 yaşlan arasındaki 44 çocuk çalışmaya dahil edildi. Anestyezi indüksiyonu ve trakeal entübasyon sonrası olgulara sol lateral dekübitis pozisyonunda Tuohy iğnesi (19-20G) kullanılarak, epidural kateter (22-24G) takıldı. Olgular rastgele iki gruba ayrılarak grup I'e ropivakain (% 0.2) 0.7 ml/kg volümde, grup İT ye ise ropivakain (%0.2) + tramadol (2mg/kg) 0.7 ml/kg volümde verilerek epidural blok uygulandı. Olguların sevofluran konsantrasyonları, SKB, DKB, KAH değerleri preoperatif ve peroperatif 5., 10,15., 20., 25., 30. ve 45. dakikalarda, SKB, DKB, KAH, solunum sayısı, CHEOPS ve sedasyon skoru ile olası yan etkiler postoperatif 5., 10., 15., 30., 45. dakikalarda, 1., 2., 3., 4., 6., 12. ve 24. saatlerde kaydedildi. Ayrıca postoperatif analjezi süresi de kaydedildi. Grupların demografik özellikleri benzerdi. Olguların postoperatif analjezi süreleri karşılaştırıldığında, grup IF de grup I'e göre anlamlı olarak daha uzun saptandı (p<0.05). CHEOPS verileri karşılaştırıldığında, postoperatif 30. dk, 45. dk ve 3. saatlerde grup H'de anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı (p<0.05). Sonuç olarak çocuklarda epidural ropivakain-tramadol kombinasyonu ile analjezi süresinin uzadığı ve daha az analjezik gereksinimine neden olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler : Çocuklar, postoperatif ağrı, epidural blok, ropivakain, tramadol. VI
Elektif sezaryen girişimlerinde sevofluran, desfluran, total intravenöz anestezinin (remifentanil+propofol) yenidoğan üzerine etkilerinin araştırılması
ÖZET Modern obstetric anestezi uygulamalarında, rejyonel yöntemler öncelikli tercihlerdir.Ancak belirli endikasyonlarla anne adaylarına genel anestezi uygulamaları gerekmektedir.Bu amaçla uygun anestezi uygulama çalışmaları sürmektedir. Çalışmamızda, elektif sezaryen ameliyatı planlanan gebelerde, inhalasyon anestezikleri sevofluran ve desfluran ile yeni bir opioid ajan olan remifentanil + propofol içeren total intravenöz anestezisinin (TİVA), yenidoğanm APGAR skoru, nöroadaptif kapasite skorları (NACS) ve umblikal kord kan gazı değerleri üzerine etkilerinin karşılaştırılması planlandı. Etik komitenin izni alınarak, elektif sezaryen operasyonu planlanan, miyadında ASA I - II grubunda 90 anne adayı çalışmaya alındı. Hastalarımız, rastgele seçimle, eşit sayıda, üç gruba ayrıldı.Her bir gruba 30 hasta dahil edildi. I.gruba; anestezi indüksiyonu amacıyla 2 mg/kg propofol intravenöz (iv.) ve 0,5 ug/kg i.v. bolus remifentanil uygulandı. Anestezi idamesinde, 0,30 ug/kg/dk remifentanil i.v. + 2,5 mg/kg/h propofol i.v. infüzyon şeklinde ve birlikte %50 N2O + %50 O2 inhalasyon şeklinde uygulandı. İL gruba, anestezi indüksiyonu amacıyla 2 mg/kg propofol i.v. uygulandı. Anestezi idamesinde, %1 sevofluran ile birlikte % 50 N2O + %50 O2 inhalasyon yoluyla uygulandı. III gruba; anestezi indüksiyonu amacıyla 2 mg/kg propofol i.v. uygulandı. Anestezi idamesinde, %3 desfluran ile birlikte % 50 N2O + %50 O2 inhalasyon yoluyla uygulandı. Hastalarımızın sistolik arter basmcı (SAB), diastolik arter basıncı (DAB) ve kalp atım hızları (KAH) preoperatif ve anestezik ajanın uygulamasını takiben l.,15.,30. dakikalarda kaydedildi. İndüksiyon- kordon klemp süresi, indüksiyon-uterus insizyonu, cilt insizyonu- kordon klemp süresi, uterus insizyonu-kordon klemp süresi, bebek çıkış süresi- kordon klemp süreleri kaydedildi. Yenidoğanm çıkımından sonra umblikal ven kangazı için örnek alındı. Yenidoğanlar aynı gözlemci tarafından 1.ve 5.dakikada APGAR skoru üe 1 5.dk 120 dk ve 24.saatteki nöroadaptif kapasite skorları (NACS) ile değerlendirildi. Ayrıca yenidoğanların umblikal ven kan gazı sonuçları kaydedildi. Sonuç olarak; desfluran ve sevofluran' in yenidoğan üzerindeki etkileri benzer olmasına karşılık, desfluran' m hemodinamik parametreler üzerindeki olumsuz etkileri (hipertansiyon, taşikardi) nedeniyle obstetrik sezaryen vakalarında iyi bir seçim olmadığı kanısına varıldı. Ayrıca; remifentanilli total intravenöz anestezi (TİVA) uygulamasının iyi bir hemodinamik stabilizasyon sağlaması yanısıra, yenidoğan üzerindeki depresif etkilerinin diğer İki gruptan belirgin bir şekilde yüksek olması nedeniyle seçilmiş vakalarda bebekte oluşabilecek depresif etkiler gözönünde bulundurularak, deneyimli bir yenidoğan hekimi bulunması kaydıyla uygulanması gerektiği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler-» Sezaryen, Genel anestezi, Sevofluran, Desfluran, Remifentanil, NACS skoru ve APGAR skoru,Umblikal ven kan gazı analizi VIII
Pediatrik olgularda intramusküler deksmetomidin uygulamasının premedikasyondaki etkinliğin midazolam ile karşılaştırılması
ÖZET Yeni bir sedatif ajan olan deksmedetomidinin yetişkinlerde premedikasyon amacıyla kullanımının uygun olduğunu belirten çalışmalar bulunmasına rağmen, pediyatrik olgularda bu konuda kullanımına ilişkin çalışmalar sık değildir.Bu nedenle, deksmedetomidin ve midazolamın, premedikasyon etkinliğini, peroperatif anestezi idamesine etkilerini ve postoperatif sedatif ve analjezik etkilerini karşılaştırmak istedik. Çalışmamıza, kısa-orta süreli cerrahi girişim uygulanacak, ASAI ve ASAH grubu( American Society of Anesthesiologists), 4-13 yaşlan arasında 60 çocuk dahil edildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldıktan sonra, birinci gruba 50 mcg/kg midazolam (grup I), ikinci gruba ise 2 mcg/kg deksmedetomidin (grup II) intramusküler olarak uygulandı. Olguların operasyon odasına alınıncaya kadar preoperatif anksiyete ve aktiviteleri, operasyon odasında maskeye yanıtlan ve peroperatif anestezi gereksinimleri değerlendirildi. Postoperatif dönemde de 2 saat takip edilen olgulann CHEOPS (Children's Hospital of Eastern Ontorio Pain Scale) ve sedasyon skorlan kaydedildi. Çalışmamızın sonucunda, pediyatrik olgularda intramusküler deksmedetomidinin etkili ve güvenli bir premedikasyon ajan olduğu, midazolama göre preoperatif anksiyete ve aktiviteyi anlamlı derecede azalttığı, hemodinamik parametreleri fazla etkilemediği kanısına vanldı. Anahtar sözcükler:Pediyatrik olgu, premedikasyon, deksmedetomidin, midazolam. VI
Septik şoktaki hastalarda sistemik vasküler direnç indeksi ile anatomik enfiye çukuru (snuff-box) resistif indeks arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Sepsis ve septik şok tüm dünyada önde gelen mortalite sebeplerinden biridir. Sepsis tedavisinde sıvı yönetimi önemli basamaklardan biri olarak yer almaktadır. Sıvı yanıtlı olmayan hastalarda, sıvı tedavisinin etkisi olumsuz olabilmektedir. Vazopressör kullanımı için, maliyet gerektiren veya invaziv olan hemodinamik monitörizasyon sistemlerine alternatif olabilecek yöntem arayışları ve mevcut monitörizasyon sistemlerini ideal hale getirme çabaları, günümüzde devam etmektedir. Bu çalışma kardiyak debi ölçüm yöntemleri ile hesaplanan sistemik vasküler direnç indeksi (SVRI) ile ultrason ile ölçülen resistif indeksin distal radiyal arter üzerindeki (anatomik enfiye çukuru, snuffbox) değerinin (SBRI) ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız yoğun bakım ünitesinde septik şok nedeniyle takip edilmekte olan, 18 yaşından büyük, invaziv mekanik ventilasyon desteği alan, vazopressör veya inotrop desteği alan hastalarda prospektif gözlemsel çalışma olarak planlandı. Her iki radiyal arterine son 12 saat içinde girişim yapılmış olan, vücut kitle indeksi >35 olan atriyal fibrilasyonu olan, sürekli renal replasman tedavisi almakta olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar baş yukarı 45 derece pozisyonda yatarken Baxter Starling monitörü elektrotları bağlandı. Hastaya ait demografik veriler cihaza girildi. Hastanın mevcut tedavisine ait bilgiler hasta dosyasından ve hasta başı ekipmanlardan kontrol edilerek not alındı. Kalibrasyon ölçümü takiben sıvı yanıtlılığı testi pasif bacak kaldırma (PBK) testi seçeneği ile başlatıldı. Hasta takip monitöründen kan basıncı, kalp hızı gibi parametreler kaydedildi. Eş zamanlı olarak arter monitörü takılmamış olan taraftan anatomik enfiye çukuru üzerinden resistif indeks ölçümü yapıldı. Testin "baseline" ölçümü tamamlanınca 3 dakika sürecek olan PBK modu başlatıldı. Bunun için hasta yatağı ile trendelenburg manevrası yapılarak baş 0 ayaklar 45 derece olacak şekilde pozisyonlandı. Testin son 30 saniyesinde aynı noktadan tekrar resistif indeks ölçümü yapıldı. İlgili hemodinamik veriler kaydedildi. Testin sonlanmasını takiben veriler kayıt altına alınıp çalışma sonlandırıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri ve çalışma ile ilgili veriler normallik analizi sonrası sıvı yanıtlılığı ve norepinefrin dozuna göre alt gruplara ayrıldı. T0 ve T1 anında ve tüm zamanlarda SBRI ve SVRI değerleri arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Ayrıca test sonucunda hesaplanan atım hacmi değişim yüzdesi (▲SVI) ile T0 ve T1 süresindeki SBRI değişim yüzdesi (▲SBRI) arasında anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Çalışmamızda septik hastalarda Doppler SBRI ile biyoreaktans ile ölçülen SVRI arasında güçlü bir korelasyon olduğunu gösterdik. Ayrıca, kişiye özel şok tedavisinin temelini oluşturan dinamik ölçümlerin yatak başı ultrason ile hızlı ve kolay uygulanabilir olduğunu gözlemledik. Anahtar Kelimeler: Sistemik vasküler direnç, resistif indeks, septik şok,
Genel anestezi ile kombine edilen epidural analjezinin elektroensefalografi temelli anestezi uygulamalarında burst supresyon oranı üzerindeki etkisinin incelenmesi
Burst supresyon (BS) serebral hipoperfüzyonda, hipotermide ve derin anestezi altında ortaya çıkmaktadır. Bu çalışma genel anestezi uygulanan hastalarda epidural analjezi kombinasyonunun BS ve deliryum üzerine etkisini incelemeyi amaçlamıştır. Randomize kontrollü çift kör olarak planlanan çalışmamıza, etik kurul onayı alındıktan sonra 02/09/2022-25/05/2023 tarihleri arasında total diz ve kalça operasyonu geçiren 60 yaş ve üzeri ASA I-III 64 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalar; çalışma hakkında bilgilendirilmiş ve yazılı onamları alınmıştır. Olgular kapalı zarf yöntemi ile iki eşit gruba ayrıldı. Çalışma grubuna (Grup A) epidural kateterden 20ml 2mcg/ml fentanil+ %0.125 bupivakain ve entübasyon sonrası 5ml/saat 2mcg/ml fentanil+%0.125 bupivakain infüzyonu, kontrol grubuna ise (Grup K) epidural kateterden 20ml %0,9 salin ve entübasyon sonrası 5ml/saat %0,9 salin infüzyonu uygulandı. Her iki gruba cerrahi bitişinden 15 dk önce 2mcg/ml fentanil+%0.125 bupivakain başlandı. Olgulara epidural kateter öncesi 5 dk, epidural ilaç uygulama ile indüksiyon arası 30 dk, postoperatif 5 dk ve intraoperatif olmak üzere 4 farklı zaman diliminde 4 kanallı elektroansefalogram (EEG) kaydı Sedline monitörü ile alındı. Bu zaman dilimlerinde 5 dk ara ile olguların ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH) ve sedline monitör, patient safety index (PSI) değerleri kaydedildi. Anestezi idamesi, total intravenöz anestezi (TİVA) (propofol:0,05-0,2mcg/kg/dk, remifentanil: 0,2 mcg/kg/dk) infüzyonu ile PSI değeri 25-50 olacak şekilde uygulandı. İntraoperatif propofol, remifentanil, sıvı, inotropik ajan ve antihipertansif ilaç tüketimi kaydedildi. Preoperatif 1. gün, postoperatif 1. gün ve 2. gün tüm olgulara konfüzyon değerlendirme ölçeği (CAM), mini mental test (MMSE) ve Montreal bilişsel değerlendirme ölçeği (MOBİD) uygulandı. Postoperatif 3. ay telefon MOBİD ve derlenme kalitesi-15 (Quality of recovery-15/QoR-15) anketi uygulandı. Kaydedilen EEG verileri Mathlab r2020 programı ile dalga formu ve BS süresi bakımından değerlendirildi. İki grup arasında BSR ve süresi arasında istatiksel anlamlı fark görülmedi. Postoperatif delirium görülme insidansı benzerdi. İki grup arasında MMSE, MOBİD ve QoR-15 skorları arasında istatistiksel anlamlı fark görülmedi. Epidural ilaç uygulaması sonrası iki grup arasında beta dalga formunun gücünde istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (p=0,036). İki grup arasında kaydedilen SPI değerleri açısından istatistiksel anlamlı fark görülmedi. Grup A'da Grup K'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az miktarda propofol (p=0,028) ve remifentanil (p<0,001) tüketimi görüldü. Epidural analjezinin azalan anestezik ajan tüketimine rağmen benzer anestezi derinliği sağladığı fakat azalan anestezik tüketiminin BS üzerine etkisi olmadığını düşünmekteyiz.
Yeni formülüze edilmiş preoperatif oral karbonhidrat solüsyonunun mide boşalması, postoperatif bulantı kusma ve stres yanıt üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Uzamış açlığın potansiyel zararlarını en aza indirmek ve hasta konforunu artırmak için kılavuzlar operasyondan 2 saat önce preoperatif karbonhidratlı solüsyonların kullanılmasını önermektedir. Ülkemizde ve tüm dünyada gece yarısından sonra aç kalma yaygın bir uygulamadır. Açlık sürelerinin aşırı uzaması ve preoperatif karbonhidrat solüsyonlarının yaygınlaşmasının önündeki en büyük engel, güvenilirliği ve etkinliği kanıtlamış ürünlerin sınırlı olması ve birçok ülkede bulunmamasıdır. Bu çalışmada amacımız yapılan hastalarda zencefil ve melisa kullanılarak hazırlanan düşük osmolariteli oral karbonhidrat solüsyonunun gastrik volüm, preoperatif anksiyete, stres yanıt, postoperatif insülin direnci ve postoperatif bulantı kusma (POBK) üzerine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya elektif laparoskopik kolesistektomi uygulanan, 18-65 yaş arası, ASA fiziksel sağlık skoru I-II olan 109 hasta dahil edildi. Hastalar operasyondan 6-8 saat önce hiçbir şey yemeyecek Grup A, operasyondan 2 saat önce 400 ml su içen Grup S ve operasyondan 2 saat önce 400 ml preoperatif oral karbonhidrat solüsyonu (PreOKH) içen Grup K olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonundan önce (T1) hastaların antral gastrik kesit alanı (GKA), gastrik volümleri (GV) mide ultrasonu ile değerlendirildi. Hastaların preoperatif anksiyete düzeyi operasyondan önce (T1) Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI) ile, preoperatif hasta konfor parametrelerini etkileyen semptomlar (susuzluk, açlık, ağız kuruluğu, yorgunluk) operasyondan 2 saat önce (T0) ve indüksiyon öncesinde (T1) Vizüel Analog Skala (VAS) ile değerlendirildi. POBK ve postoperatif ağrı seviyeleri kaydedildi. Hastaların operasyondan 2 saat önce (T0), indüksiyon öncesinde (T1) ve postoperatif 2. saatte (T3) kan glukozu, insülin ve kortizol seviyeleri ölçüldü. Bulgular: Grup K'da GKA, GV ve GV/kg değerleri Grup A'ya kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p=0,021, p=0,037, p=0,020). Grup K'nın preoperatif anksiyete skorları Grup A ve Grup S'ye göre azalmıştı (p=0,004). Grup A'nın susuzluk, açlık, ağız kuruluğu VAS skorları Grup K ve Grup S'ye göre artmıştı (p<0,001, p=0,008, p<0,001). Grup K'nın yorgunluk VAS skoru Grup A'ya göre azalmıştı (p=0,011). Grup K'da T3 zamanında postoperatif bulantı-kusma oranı diğer gruplara göre anlamlı düzeyde azalmışken, postoperatif kusma oranı Grup A'ya göre düşüktü (p<0,001, p<0,001). Grup A'da ek antiemetik ihtiyacı daha fazla gözlenmiştir (p=<0,001, p=0,010). Hastaların postoperatif ağrı değerleri Grup K'da diğer gruplara göre anlamlı düzeyde düşüktü (p=0,007). Grup K' da T3 zamanında glukoz ve insülin seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştı (p<0,001). Sonuç: İçeriği zencefil ve melisa ile zenginleştirilmiş PreOKH pulmoner aspirasyona neden olmadan ve mide boşalmasını geciktirmeden preoperatif 2 saat öncesine ve 400 ml'ye kadar güvenle kullanılabilir. PreOKH uygulamanın özellikle preoperatif anksiyete ve POBK'yı azalttığını gözlemledik. Anahtar Kelimeler: Preoperatif açlık, Preoperatif oral karbonhidrat solüsyonu, Gastrik ultrasonografi
Ratlarda ortam ses ve ışık şiddetinin nörokognitif fonksiyonlar üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Hastanelerde gece ve gündüz gürültü seviyeleri, genellikle önerilen değerleri aşmaktadır. Yoğun bakım üniteleri (YBÜ), hastanelerin en özellikli hastalarının tedavi edildiği birimler olarak gürültülü alanların başında gelir. Gürültünün oksidatif strese yol açtığı bilinmektedir ayrıca rahatsızlık yaratır ve uykuyu bozar. Bunun yanı sıra yoğun bakım ortamında doğal ışığa maruziyet azalırken sirkadiyen ritmin en büyük düzenleyicisi olan, gece-gündüz ışık döngüleri bozulur. Sözü geçen nedenlerden dolayı YBÜ'lerde gürültü ve aydınlatma şartlarının, hastalar ile çalışanlar üzerinde fizyolojik ve psikolojik olumsuz sonuçlarından endişe duyulmaktadır. Bu stresörlerin sağlık üzerine etkileri ile ilgili aydınlatılmamış pek çok nokta bulunmaktadır. Çalışmamız ratlarda bu iki önemli ana çevresel faktörün nörokognitif fonksiyonlara etkisini incelemeyi hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 28 adet Sprague Dawley rat kullanıldı ve her grupta 7 rat olacak şekilde dört gruba ayrıldı. Gruplar; kontrol grubu (Grup K), gece loş olacak şekilde ortamda sürekli ışığın olduğu grup (Grup I), normal aydınlık karanlık döngüsünde ancak ortamda sürekli gürültünün olduğu grup (Grup G) ve ortamda sürekli ışık ile gürültünün birlikte bulunduğu grup (Grup GI) olarak belirlendi. Yoğun bakım ışık ve gürültü koşulları literatür verileri incelendiğinde, gündüz ışığı seviyeleri 70-200 lüks, gece ışığı seviyeleri 1,7-20 lüks aralığında, 24 saatlik ortalama gürültü seviyesinin ise yaklaşık 64 dB(A) olarak ölçüldüğü bildirilmiştir. Ayrıca YBÜ ortalama yatış süresi literatürde 7 gün olarak yer almaktadır. Bu veriler ışığında 7 gün boyunca grup I, sessiz bir ortamda 07.00-23.00 aralığında YBÜ'deki gündüze benzer, 23.00-07.00 aralığında ise geceye benzer düzeyde aydınlatma koşullarına, grup G aralıksız yoğun bakımdaki seviyelere benzer gürültü koşullarına maruz bırakılırken grup GI ise grup I'ya benzer ışık ve grup G'ye benzer gürültü koşularının bulunduğu bir ortamda tutuldu. Deney süresi bitiminde davranış deneyleri ile hafıza ve bellek fonksiyonları incelendi. Bulgular: Yapılan istatistiksel inceleme sonucunda, 7 gün boyunca yoğun bakıma benzer ışık (grup I) veya gürültünün (grup G) bulunduğu koşullara maruz kalan gruplarda kontrol grubuna kıyasla yükseltilmiş artı labirent testinde kaygı benzeri davranışlarda anlamlı olarak artış saptandı. Ortamda olumsuz gürültü ve ışık koşulları birlikte (grup GI) bulunduğunda kontrol grubuna göre kaygı benzeri davranışlarda anlamlı farklılık görülmezken diğer iki gruba nazaran daha az kaygı benzeri davranış meydana geldi. Açık alan testinde grup GI, grup G'ye kıyasla orta alanda geçirilen süre bakımından anlamlı düzeyde artış ve kenar alanda geçirilen süre bakımından anlamlı azalma gösterdiği tespit edildi. Nörokognitif fonksiyonların değerlendirildiği öğrenme ve bellek testlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Sonuç: Çalışmamız ratlarda genel yoğun bakım ünitesinin ışık veya gürültü koşullarından herhangi birine benzer bir ortama izole olarak maruz kalmanın artmış stres ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte bu stresin nörokognitif fonksiyonlar üzerinde de olumsuz etkileri olabileceği kanaatindeyiz. Sonuçlarımız ışığında bu faktörlerin yoğun bakım ünitelerinin ortam tasarımı sırasında daha fazla göz önünde bulundurulması gerektiğini savunuyoruz.
Tekrarlayan anestezide kullanılan propofol ve ketaminin ratlarda nörokognitif fonksiyonlar üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Postoperatif kognitif disfonksiyon (POKD), ameliyat sonrası sık görülen ve özellikle yaşlı hastaların yaşam kalitesini ciddi şekilde tehdit eden bir durumdur. Postoperatif hem merkezi sinir sisteminde hem de sistemik dolaşımda proinflamatuar sitokinlerin artış düzeyi bilişsel gerilemenin derecesi ile ilişkili olabilir. Anestezik ajanlar, hem mikroglial aktivasyona hem de nöroinflamasyona yol açabilmesi nedeniyle POKD için kritik bir risk faktörü olarak görülmektedir. Tekrarlayan propofol uygulamalarının nöroinflamasyonu tetikleyerek nörobilişsel bozukluğa neden olabileceği bildirilmiştir. Ketaminin ise hipokampusta TNF-α, IL-6, IL-1β düzeylerini azalttığı ve otofajiyi engelleyerek hipokampusta nöronal kaybı koruyabileceği gösterilmiştir. Propofolün kullanımı ile ortaya çıkabilen nörokognitif disfonksiyonun ketamin ile birlikte kullanılarak azaltılabileceği düşüncesi, araştırmamızın hipotezini oluşturmaktadır. Bu çalışmada birincil amacımız tekrarlayan dozlarda propofol, ketamin ve ketamin+propofol uygulamalarının ratlarda nörokognitif fonksiyonlar, uzaysal öğrenme ve hafıza değişiklikleri üzerine etkilerini incelemektir. İkincil amacımız ise bu uygulamaların öğrenme (BDNF, NF-κB) ve inflamasyon (TNF-α, IL-1β, IL-6) belirteçleri üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda her biri 12 haftalık, ağırlıkları 410-570 gr arasında değişen 32 adet erkek Sprague Dawley cinsi rat sekizerli 4 gruba ayrıldı. Gruplar; Kontrol (K), Propofol (P), Ketamin (Ke), Ketamin+Propofol (KeP) grubu olarak adlandırıldı. Araştırmamızda ilk etapta tekrarlayan anestezi simülasyonu amacıyla gruplara 5 gün boyunca 24 saat arayla grup K 4 ml salin; grup P 150 mg/kg propofol; grup Ke 120 mg/kg; grup KeP 60 mg/kg ketamin+75 mg/kg propofol i.p. olarak uygulandı. Grup K dışındaki grupların anestezi ve derlenme süreleri kaydedildi. İki gün dinlendirilen ratlar önce pasif sakınma testine, ardından Morris su labirenti testine tabi tutuldu. Davranış deneyleri sonrasında dekapite edilen ratların hipokampus dokuları izole edilerek inflamasyon belirteçleri (TNF-a, IL-1β, IL-6) ve öğrenme belirteçleri (BDNF, NF-κB) düzeyleri biyokimyasal testler aracılığıyla ölçüldü. Bulgular: Tekrarlayan anestezi uygulanan gruplar arasında, grup P ve grup KeP'in anestezi süresi istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzun, grup Ke ve grup KeP'in derlenme süresi ise istatistiksel olarak anlamlı derecede daha kısa tespit edildi. Öğrenme ve bellek fonksiyonlarını değerlendirmek için yapılan pasif sakınma ve MSL testlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Biyokimyasal belirteçlere bakıldığında, IL-6 düzeyi grup KeP'e göre grup P (p<0,001) ve grup Ke'de (p<0,05) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az bulunurken, BDNF düzeyi tüm gruplarda grup K'ya göre daha düşük tespit edildi (p<0.05; p<0.01). TNF-α, IL-1β ve NF-κB düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada, grup Ke ve grup KeP'de grup K'ya göre öğrenme ve bellek fonksiyonlarının olumsuz etkilendiği ancak bu etkinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlemlenmiştir. Çalışmanın sonuçları, tekrarlayan sedasyon uygulamalarında sıkça kullanılan propofol ve ketaminin kombine kullanımının POKD gelişimini arttırabileceğini göstermiştir. Bu bulgular doğrultusunda, bu ilaçların kombine kullanımı sırasında daha dikkatli olunması ve tekrarlayan anestezi uygulamalarında POKD gelişimi riskinin göz önünde bulundurulması gerektiğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Postoperatif kognitif disfonksiyon, öğrenme, bellek, tekrarlayan anestezi uygulaması
Septik şok hastalarında renal resistif indeks ile doku hipoperfüzyon parametreleri ve prognoz ilişkisi
Giriş ve Amaç: Sepsis ve septik şok mikrobiyal invazyon sonrası gelişen bir inflamatuar yanıt olup doku hipoperfüzyonuna yol açan kardiyovasküler bozukluklarla ilişkili olup tüm dünyada önde gelen mortalite sebeplerindendir. Hipoperfüzyonun erken tanısı mortaliteyi azaltmada kritik öneme sahiptir. Geleneksel hipoperfüzyon belirteçleri maliyetli ve invaziv işlemler gerektirebildiği için alternatif yöntem arayışları sürmektedir. Bu çalışma ultrason temelli hızlı ve noninvaziv bir yöntem olan RRI ölçümünün septik şok hastalarında doku hipoperfüzyonunu tanımada ve prognozu öngörmede kullanılabilirliğini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız yoğun bakım ünitesinde septik şok nedeniyle izlenen invaziv mekanik ventilasyon ve vazopressör ya da inotrop desteği alan santral venöz kateter ve invaziv arter monitörizasyonu olan hastalar üzerinde prospektif gözlemsel bir çalışma olarak tasarlandı. Renal arter stenozu yapısal böbrek hasarı ve atriyal fibrilasyonu olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Septik şok tanısı ile yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastaların ölçümleri ilk 24 saat içinde yapıldı. Rutin tedavi kapsamında hastalara invaziv arteriyel kateteri ile internal juguler veya subklaviyan vene santral venöz kateter yerleştirildi. Ölçüm öncesinde hastalar supin veya sol lateral pozisyon verildi. RRI ölçümü için 2-5 MHz'lik konveks prob kullanıldı. Renkli doppler ile interlobar veya arkuat arterler belirlendi ardından pulse dalga doppler ile arter hizalandı. P-mod seçeneği ile duplex ayarda böbreğin üst, orta ve alt kısımlarından üçer defa ölçümü alındı ve bu ölçümlerin ortalaması hesaplanarak kaydedildi. RRI ölçümü esnasında eşzamanlı olarak santral venöz ve arteriyel kan gazı örnekleri alındı. Ayrıca hastanın rutin hemodinamik değişkenleri ve kapiller dolum zamanı (CRT) da kaydedildi. Santral venöz-arteriyel karbondioksit basınç farkının arteriyel-santral venöz oksijen farkına oranı (P(cv-a) CO2/C(a-cv) O2), laktat ve CRT global doku hipoperfüzyon indeksleri olarak kabul edildi. Bulgular: RRI ile kapiler dolum zamanı (CRT), (P(cv-a) CO2/C(a-cv) O2) ve laktat düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ayrıca RRI ve noradrenalin dozu ve ortalama arteriyel basınç (OAB) arasında da zayıf korelasyonlar gözlemlenmiş. Ancak anlamlılık sağlanmamıştır. RRI'nin böbrek disfonksiyonu ile ilişkisi bulunurken, 28 günlük mortaliteyi tahmin etmede yetersiz kalmıştır. Sonuç: Bu araştırma, RRI'nin böbrek perfüzyonunu değerlendirmede faydalı olabileceğini ancak tek başına yeterli prognostik değer sağlamadığını, daha kapsamlı bir yaklaşımın hasta sonuçları için kritik olduğunu göstermiştir.
Minimal akımlı anestezinin oksidatif ve nöroendokrin stres yanıta etkisi
Giriş ve Amaç: Minimal akımlı anestezi, hastaya fizyolojik fayda sağlayan, aynı zamanda ekonomik ve çevresel açıdan önemli avantajlar sunan güvenli ve etkili bir anestezi yöntemidir. Modern anestezi cihazları, bu tekniğin güvenli bir şekilde uygulanmasına olanak tanıyacak şekilde geliştirilmiştir. Cerrahi sırasında kullanılan anestezi tekniği, cerrahinin süresi ve uygulanış şekli bağışıklık fonksiyonlarını etkileyerek reaktif oksijen türlerinin artışına neden olabilir. Ayrıca cerrahi travma, sempatik sinir sistemi aracılığıyla inflamatuar belirteçlerin ve stres hormonlarının salınımını tetikleyerek postoperatif komplikasyonlara yol açabilir. Oksidatif stres ve nöroendokrin stres yanıtın azaltılması, iyileşme sürecini hızlandırabilir ve postoperatif komplikasyonları en aza indirebilir. Bu nedenle, anestezik ajanların cerrahi stres üzerindeki etkileri büyük önem taşımaktadır. Bu prospektif randomize çalışmada, septorinoplasti operasyonu geçiren hastalarda minimal akımlı (0,4-0,5 L/dk) ve yüksek akımlı (4 L/dk) anestezinin interlökin-6 (IL-6) seviyeleri, adrenokortikotropik hormon (ACTH), kortizol, total antioksidatif seviye (TAS), total oksidatif seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSI) değerleri, hemodinamik parametreler, cerrahi saha kanama düzeyi ve derlenme skorları açısından karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız elektif septorinoplasti operasyonu geçirecek 18-65 yaş arasında, American Society of Anesthesiologists (ASA) skoru 1-2 olan hastalarda yapılacak randomize kontrollü prospektif bir çalışma olarak planlandı. Çalışmamıza 35 hasta dahil edildi. Tüm hastalarımıza standart anestezi indüksiyonu uygulandı. Randomize olarak 2 gruba ayrıldı; Yüksek akım grubu (4 L/dk, Grup YA, n=18) ve minimal akım grubu (0,5 L/dk, Grup MA, n=17). Her iki grup için sevofluran anestezisi MAK 1,0-1,2 aralığında olacak şekilde ayarlandı. Tüm hastalara remifentanil infüzyonu uygulandı. Hastalardan indüksiyon sonrasında (t1), operasyon sonunda (t2), postoperatif altıncı saat (t3) ve postoperatif on sekizinci saat (t4) zaman noktalarında kan örnekleri alındı. Birincil çıktı olarak t1, t3 ve t4 zaman noktalarında IL-6 seviyeleri analiz edildi. ACTH, kortizol, TAS, TOS ve OSI değerleri, intraoperatif sevofluran kullanım miktarı, intraoperatif 30 dk aralıklarla ölçülen kalp atım hızı, ortalama arter basıncı, periferik pulse oksimetre ve vücut sıcaklığı, cerrahi saha kanama düzeyi (Boezaart Skorlaması ve cerrahi memnuniyet anketi), postoperatif bakım ünitesinde, altıncı ve on sekizinci saatlerde bakılan vizüel ağrı skorları ve bulantı-kusma şiddeti ikincil çıktı olarak değerlendirildi. Hastalar postoperatif bakım ünitesinde 30 dakika boyunca takip edildi; vizüel ağrı skorları, Aldrete skorları ve bulantı-kusma skorları kaydedildi. Bulgular: Gruplara ait demografik veriler (yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi), sigara kullanımları, yandaş hastalıklar, cerrahi ve anestezi süreleri, intraoperatif ve postoperatif hemodinamik parametreler birbirine benzerdi. İki grup IL-6, ACTH ve kortizol düzeyleri tüm zaman noktalarında istatiksel olarak benzerdi. Grup MA'da t1 TOS seviyesi (8,65), Grup YA'ya (6,18) göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,035). Her iki grupta t2 ve t3 TAS seviyeleri t1 zaman noktasına göre anlamlı olarak yüksek bulundu (Grup YA; p>0,001, p=0,008, Grup MA; p<0,001, p=0,005). Grup MA'da t3 zaman noktasında TOS seviyesi (35,5) t4'e (8,12) göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,002). YA grubunda t1 ACTH seviyesi (17,83), t3 (7,45) ve t4 (5,94) zaman noktalarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,001, p=0,004). MA grubunda t1 ACTH seviyesi (27,89), t3 (11,12) ve t4 (9,93) zaman noktalarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001, p<0,001). YA grubunda t1 (18,67) kortizol seviyesi t2 (7,13), t3 (6) ve t4 (3,06) zaman noktalarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,034, p=0,003, p<0,001). MA grubunda t1 (21,57) kortizol ortalaması, t3 (3,96) ve t4 (2,47) zaman noktalarından anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,017, p<0,001). Grupların Boezaart Skorlaması ve cerrahi memnuniyet skalası arasında anlamlı fark saptanmadı. Sevofluran tüketim miktarı Grup MA'da anlamlı şekilde düşük bulundu (Grup YA: 20,93 ml, Grup MA: 25,62 ml, p<0,001). Taze gaz oksijen yüzdesi MA grubunda anlamlı şekilde yüksek bulundu (Grup YA: 4L/dk, Grup MA: 0,41 L/dk, p<0,001). Grupların ilk 24 saatteki Aldrete skorları (p>0,05), bulantı-kusma skorları (p=0,72) ve vizüel ağrı skorları (p=0,44) arasında anlamlı fark izlenmedi. Sonuç: Minimal akımlı anestezinin nöroendokrin stres (IL-6, ACTH, kortizol) ve oksidatif stres belirteçleri (TAS, TOS ve OSI değerleri) açısından yüksek akımlı anestezi ile benzer etkilere sahip olduğu görüldü. Minimal akımlı anestezinin stres belirteçleri, hemodinamik ve solunum özellikleri, cerrahi memnuniyet ve derlenme skorları açısından güvenli olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: İnterlökin-6, Minimal akımlı anestezi, nöroendokrin stres yanıt, oksidatif stres, sevofluran
Farklı bitkisel ekstrelerin ve uçucu yağ emülsiyonlarının insan fibroblast hücrelerinin göçü üzerindeki etkilerinin in vitro yara iyileşme modelinde araştırılması
Giriş ve Amaç: Yara iyileşmesi, inflamasyon, proliferasyon ve yeniden modelleme olmak üzere üç ana fazdan oluşan dinamik bir süreçtir. Günümüzde yara tedavisinde kullanılan yöntemlerin sınırlılıkları, alternatif tedavi yaklaşımlarına olan ilgiyi artırmıştır. Bitkisel ekstreler ve uçucu yağların, yara iyileşmesi sürecinde potansiyel faydaları olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, Matricaria recutita L. çiçek, Hypericum perforatum L. toprak üstü kısmı, Calendula officinalis L. çiçek ve Plantago major L. yaprak ekstreleri ile Laurus nobilis L. yaprak, Salvia officinalis L. yaprak, Origanum onites L. toprak üstü kısmı ve Helichrysum italicum (Roth) G. Don. toprak üstü kısmı uçucu yağlarının, in vitro yara iyileşmesi modeli olan çizik testi üzerindeki etkilerinin insan dermal fibroblast hücrelerinde değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 1 kontrol ve 8 deney grubu (4 ekstre, 4 uçucu yağ emülsiyonu) oluşturulmuştur. Her madde için 8 farklı konsantrasyonda (100, 80, 60, 40, 20, 10, 5 ve 0 µg/mL) MTT sitotoksisite testi uygulanmış ve hücre canlılığı değerlendirilmiştir. Uygun konsantrasyonlar belirlendikten sonra, insan dermal fibroblast hücreleri üzerinde çizik testi uygulanmış ve yara uzunlukları 0., 24. ve 48. saatlerde mikroskobik görüntüleme yöntemiyle ölçülmüştür. Veriler SPSS yazılımında değerlendirilmiş; normallik analizleri sonrası ANOVA ve post-hoc testler (LSD, Tukey) uygulanmıştır. Bulgular: İn vitro yara iyileşmesini değerlendirmek amacıyla uygulanan çizik testi sonuçlarına göre, 24. saatte EM2 ve EX2 gruplarında yara kapanmasının kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde hızlı olduğu saptanmıştır (p<0.05). Buna karşılık, EX3 ve EX4 gruplarında yara kapanması anlamlı şekilde gecikmiştir (p<0.05). 48. saatte yalnızca EX4 grubu yara kapanmasını istatistiksel olarak anlamlı şekilde yavaşlatmaya devam etmiştir. EM2, 24. saatte etkili iken 48. saatte bu etkisini kaybetmiştir. EM3, EM4 ve EX2 gruplarında yara kapanması hücresel olarak olumlu seyretse de bu farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. EM1 ve EX1 ise her iki zaman noktasında da kontrol grubu kadar canlılık yüzdeliği göstermiştir. Sonuç: Çalışma, belirli bitkisel ekstrelerin ve uçucu yağların insan fibroblast hücrelerinde yara iyileşmesini in vitro ortamda destekleyebileceğini ortaya koymuştur. Bu sonuçlar, bitkisel ürünlerin yara bakımında potansiyel yardımcı tedavi olarak değerlendirilmesini desteklemektedir. Ancak bu verilerin klinik geçerliliği için ileri düzeyde in vivo ve klinik çalışmalar gerekmektedir.
Ortognatik cerrahide ultrason eşliğinde yapılan sfenopalatin ganglion bloğunun postoperatif ödem ve ağrıya etkisi
Giriş ve Amaç: Cerrahi sonrası hastaların günlük yaşam aktivitelerine erken kavuşması, gün geçtikçe daha fazla önem kazanmaktadır. Ortognatik cerrahi prosedürler sonrasında oluşan postoperatif ağrı ve ödem, ağız hareketlerini ciddi kısıtlamaya neden olarak beslenme, konuşma, ağız hijyeni gibi temel ihtiyaçların karşılanmasına engel oluşturmaktadır. Bu durumda hastaların iyileşme süreci ve psikososyal iyilik hali olumsuz etkilenmektedir. Sfenopalatin ganglion (SPG) bloğu, ağrı yönetiminde etkinliği bilinen ancak ortognatik cerrahide kullanımı konusunda literatürde sınırlı veri bulunan bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı, çift çene cerrahisi uygulanan hastalarda ultrasonografi (USG) eşliğinde yapılan suprazigomatik SPG bloğunun postoperatif ağrı ve ödem üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi'nde, çift çene cerrahisi planlanan, 18-45 yaş arası, ASA I-II grubundaki 50 hasta üzerinde prospektif, randomize, kontrollü ve çift kör olarak yürütülmüştür. Hastalar rastgele iki gruba ayrılarak; Grup K'ye (n=25) kontrol amacıyla 4 ml %0,9 NaCl, Grup SPG'ye (n=25) ise 4 ml %0,5 bupivakain ile USG rehberliğinde suprazigomatik yaklaşım ile SPG blok uygulanmıştır. Birincil çıktılar olarak numerik ağrı skalası (NRS) skorları ile tragus-labial comissure (Tra-Com) ve gonion-lateral kanthus (Gon-LK) mesafeleri üzerinden ödem takibi yapılmıştır. İkincil çıktılar, hemodinamik parametreler, alın ısısı, intraoperatif anestezik ve opioid ajan tüketimi, intraoperatif kanama miktarı, cerrahi alan konforu, hasta kontrollü analjezi verileri ve bulantı-kusma skorları olarak belirlendi. Bulgular: Ödem değerlendirmesinde, Tra-Com ölçümlerindeki t0'dan 1.güne ve t0'dan 2.güne artış yüzdesi SPG grubunda daha sınırlı bulunmuştur (sağ 1.gün-t0: p=0.009, 2.gün-t0: p=0.005, sol 1.gün-t0: p=0.007, 2.gün-t0: p=0.107). 1.gün ve 2.günden, 1.hafta ve 1. aya kadar ödem miktarı gruplarda azalmıştır ve bu azalma oranı K grubunda SPG grubuna göre daha fazladır (Sağ 1.ay-gün: p<0.001, 1.ay-2.gün: p<0.001, sol 1.ay-1.gün: p=0.018, 1.ay-2.gün: p=0.228). Gon-LK mesafeleri kıyaslandığında 1.ay ve 1.hafta ölçümlerinin 1.gün ve 2.gün ölçümlerine kıyasla Grup K'de Grup SPG'ye göre fark anlamlı düzeyde fazladır ancak 1.gün ve 2.günlerin t0 ile kıyaslandığında anlamlı fark bulunmamıştır (Sağ ve sol Gon-LK: 1.gün-t0: p>0.05, 2.gün-t0: p>0.05, 1.ay-1.gün: p<0.05, 1.ay-2.gün: p<0.05). Postoperatif dönemde, SPG grubunda postanestezi bakım ünitesi (PABÜ) ve 1. saat ağrı skorları kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur (PABÜ, p=0.011 ve 1.saat, p=0.016). Benzer şekilde, 1. saatte hasta kontrollü analjezi talep sayısı (p=0.016) ve kümülatif tramadol tüketimi (p=0.029) SPG grubunda anlamlı olarak daha az saptanmıştır. Ancak 6–48 saatlik takip süresinde ağrı skorları ve analjezik tüketimi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Blok uygulaması sonrası alın ısısı ölçümlerinde, SPG grubunda bazal değerlere göre anlamlı bir düşüş izlenirken (Grup SPG 0,47±0,71 °C; p=0.001), kontrol grubunda anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir. Sonuç: USG eşliğinde yapılan SPG bloğu, çift çene cerrahisi sonrası postoperatif erken dönemde ağrı ve ödemi azaltmakta etkin bir yöntemdir. Çalışmamızın sonuçlarına göre SPG bloğun parasempatik sistem üzerine etkileri ön planda olup özellikle postoperatif ödem üzerine olumlu katkıları postoperatif ağrıya kıyasla üstün bulunmuştur. Bu bulgular ışığında SPG bloğun ortognatik cerrahi prosedürlerde klinik uygulamalarda kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Çift çene cerrahisi, Sfenopalatin ganglion bloğu, Postoperatif ağrı, Ödem, Suprazigomatik teknik
Onkoloji hastalarında mukozitli olgularda intravenöz morfin infüzyonu ile transdermal fentanilin analjezik etkinliğinin karşılaştırılması
ÖZETOnkoloji Hastalarında Mukozitli Olgularda İntravenöz Morfin İnfüzyonu İleTransdermal Fentanilin Analjezik Etkinliğinin KarşılaştırılmasıÇalışmamızda, onkoloji hastalarında oral mukozitli olgularda intravenöz morfininfüzyonu ile transdermal fentanilin analjezik etkinliğinin ve yan etki potansiyellerninkarşılaştırılmasını amaçladık.Fakülte etik kurulu ve hastaların onayı alınarak, erişkin onkoloji hastalarındakemoterapi ve radyoterapi sırasında veya sonrasında oral mukozit gelişen 30 hastaçalışma kapsamına alındı. Hastalarımız rastgele iki gruba ayrıldı. Grup I'e (n=15)intravenöz morfin infüzyonu (15 µg/kg/saat), Grup II'ye kullanılan morfin dozunaeşdeğer doz fentanil dozu hesaplanarak transdermal fentanil uygulandı.Ağrı Vizüel Analog Skala (VAS), sedasyon ise sedasyon 5 puan testi iledeğerlendirildi. Yan etkiler kaydedildi.Grupların yaş, cinsiyet, ağırlık, boy ve vücut kitle indeksleri arasında farksaptanmadı (p>0,05). Grupların tanı evreleri, radyoterapi ve kemoterapi uygulananhastaların dağılımı benzerdi. Grupların VAS değerleri arasında fark saptanmadı(p>0,05). Grupların sedasyon skorları birbirine benzerdi. Sedasyon skorları iki grupta daâ¤2 idi. Hastaların hiçbirinde derin sedasyon gözlenmedi. Gözlenen yan etkiler benzerolup; bu yan etkiler bulantı, kusma, konstipasyon idi. Hiçbir olguda solunumdepresyonu, idrar retansiyonu, kaşıntı gözlenmedi.Sonuç olarak; kanser hastalarında yüksek doz kemoterapi ve radyoterapiye bağlıgelişen oral mukozit ağrısının giderilmesinde; devamlı intravenöz morfin infüzyonu vetransdermal fentanilin belirgin sedasyona ve ciddi yan etkilere neden olmaksızın eşitanaljezik etkinlik sağladığı, transdermal fentanilin infüzyon pompası ve intavenöz yolgerektirmemesi, kolay uygulanabilirliği, 72 saatte bir uygulanması nedenleriyle oralmukozit ağrısının yönetiminde ideal bir seçenek olabileceği kanısına varıldı.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kanser, oral mukozit, analjezi, morfin,transdermal fentanil.vi
Artroskopik diz cerrahisinde intraartiküler uygulanan levobupivakain morfin ve tramadolün postoperatif analjezik etkinliklerinin karşılaştırılması
ÖZETArtroskopik Diz Cerrahisinde İntraartiküler Uygulanan LevobupivakainMorfin ve Tramadol Kombinasyonlarının Postoperatif Analjezik EtkinliklerininKarşılaştırılması.Etik kurul ve hastaların onayı alındıktan sonra diz artroskopisi uygulanacak 66olgu çalışmaya alındı. Tüm olgulara standart genel anestezi indüksiyonu ve idamesiuygulanarak rastgele 3 gruba ayrıldı. Grup L de 100 mg levobupivakain, grup LM'de100mg levobupivakain+10mg morfin, grup LT'de ise 100mg levobupivakain+tramadolturnike açılmadan 10 dakika önce İA yolla uygulandı. Peroperatif dönemdehemodinamik parametreler izlendi. Postoperatif 5, 10, 30, 60. dakikalarda, 2, 6, 12, 24.saatlerde ve 3. ile 7. günlerde VAS değerlendirildi. VAS> 5 ve üzerindeki değerlerde ekanaljezik uygulandı. Analjezik uygulama saatleri ve yan etkiler kaydedildi. Ayrıcapostoperatif hemodinami ve sedasyon takibi yapıldı.Olguların demografik ve hemodinamik özellikleri karşılaştırıldığında istatistikselolarak farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplarda postoperatif analjezideğerlendirildiğinde; 3 grupta da etkin postoperatif analjezi kalitesi sağlandığı saptandı(p>0,05). Hemodinami ve sedasyon düzeyleri yönünden her üç grupta da farklılıkbulunmadı (p>0,05). Ek analjezik gereksinimi açısından gruplar arasında istatistikselolarak anlamlı derecede bir fark saptanmadı (p>0,05). Hiçbir hastada komplikasyongözlenmedi.Çalışmamızın sonuçlarına göre artroskopik diz cerrahisinde intraartikülerlevobupivakain, levobupivakain-morfin ve levobupivakain-tramadol uygulamalarınınetkin bir postoperatif analjezi sağladığı ancak tek başına levobupivakain velevobupivakain+tramadol uygulanan gruplarda istatistiksel olarak anlamlı olmamasınakarşın özellikle ilk 30 dakikada ek analjezik gereksiniminin daha fazla olduğu bunedenle erken dönemde de etkin bir analjezi sağlanabilmesi için levobupivakaine morfineklenmesinin daha faydalı olacağı düşünüldü.Anahtar Sözcükler: İntraartiküler enjeksiyon, Levobupivakain, Morfin,Postoperatif ağrı, TramadolVII
Sezaryanlarda spinal levobupivakaine ilave edilen sufentanil, fentanil ve morfinin etkileri.
ÖZETSezaryenlerde Spinal Levobupivakaine İlave Edilen Sufentanil, Fentanil VeMorfinin EtkileriProspektif, randomize, çift-kör çalışmamız sezaryen için spinal anestezideintratekal levobupivakaine ilave edilen fentanil, sufentanil ve morfinin sensoriyel v emotor blok karekteristiklerini ve yan etkilerini karşılaştırmak amacıyla yapıldı.Fakülte etik kurul ve hastaların onayları alınarak, elektif sezaryen operasyonuplanlanan ASA I-II grubu miyadında 135 anne adayı bilgisayar programlı randomizasyonprogramına göre 3 gruba ayrıldı. Grup I (n=40) hastalarına 7,5 mg levobupivakain (%0,5)+ fentanil (20 µcg), Grup II (n=40) hastalarına 7,5 mg levobupivakain (% 0,5)+sufentanil (2 µcg), Grup III (n=40) hastalarına 7,5 mg levobupivakain (% 0,5) + morfin(200 µcg) kombinasyonları toplam 2 cc olacak şeklide intratekal uygulandı. Sensoryelblok baslangıcı ve süreleri, maksimum sensoriyel bloğa ulaşma süresi ve maksimumsensoriyel blok düzeyi, motor blok düzeyi (bromage 3 ve 0), spinal analjezi süresi,hastaların ek analjezik ihtiyaci (VAS>3), spinal analjezi kalitesi, hemodinamikdeğişkenler ve yan etkiler ilk 10 dk. 1 dakika aralıklarla, daha sonra her 5 dk'da bir 30dakika süresince ve postoperatif her 15 dakikada bir hastada sensoriyel blok T10 düzeyinegerileyinceğe kadar değerlendirilerek kaydedildi. Ek olarak tüm annelerde demografikveriler (Anne yaşı, kilo, boy, gestasyon süresi, gestasyon sayısı) ve yenidoganin 1. ve 5.dakikalarda APGAR skorları degerlendirilip kaydedildi. Olgulara ait veriler istatistikselolarak Mann-Whitney U ve Ki-kare analizi ile degerlendirilerek p<0,05 degerleri anlamlıkabul edildi.Gruplar arasında demografik ve hemodinamik özellikleri yönünden istatistikselfarklılık saptanmadı. Sensoriyel blok başlama zamanının grup III de grup I ve II'ye göreanlamlı derecede uzun olduğu belirlendi (p<0,01). Ortalama ek analjezi istem süresiningrup III hastalarında diğer iki gruba göre daha uzun olduğu tespit edildi (p<0,013). GrupIII'de sensoriyel bloğun en üst seviyeden 2 segment ve T10 `a gerileme, sensoriyelbloğun en yüksek seviyeye ulaşma süresi, motor bloğun 3 olma süresi, motor bloğun tamkalkma süresi ve spinal analjezi sürelerinin grup I ve II'ye göre anlamlı derecede uzunolduğu gözlendi (p<0,01). Gruplarda en sık görülen yan etki kaşıntı olup 3 grup arasındafark belirlenmedi. Ancak bulantı-kusma sıklığının morfin grubunda önemli derecedefazla olduğu belirlendi(p<0,05).Sezaryen seksiyo için spinal anestezide intratekal % 0,5 levobupivakaine (7,5 mg)ilave edilen morfinin (200 mikrogram) intratekal levobupivakaine eklenen fentanil vesufentanil'e göre; sensoriyel bloğun başlama zamanını ve en yüksek seviyeye ulaşmasüresini ve dolayısıyla cerrahiye başlama zamanını uzattığı, sensoriyel bloğun en üstseviyeden 2 segment ve T10 `a gerileme süresini, motor bloğun gelişme (Bromage=3) vetam kalkma süresini, spinal analjezi süresini ve ek analjezi istem süresini uzattığı ancakfentanil ve sufentanil gruplarına göre daha fazla bulantı ve kusmaya neden olduğukanısına varıldı.Anahtar sözcükler: Spinal anestezi, levobupivakain, sufentanil, fentanil, morfin,sezaryen seksiyo.VI
Epidural morfin uygulamasını takiben epidural hasta kontrollü bupivakain, levobupivakain ve ropivakainin etkileri
ÖZETEpidural morfin uygulamasını takiben epidural hasta kontrollü bupivakain,levobupivakain ve ropivakainin etkileriProspektif, randomize, çift-kör, kontrollü çalışmamız 3 farklı dozda epiduralmorfin veya salin uygulamasını takiben epidural hasta kontrollü bupivakain,levobupivakain ve ropivakainin etki ve yan etkilerini araştırmak amacıyla planlandı257 ASA I-II grubu sezaryen olguları randomizasyon tablosuna görebupivakain (B), levobupivakain (L) veya ropivakain (R) grupları olmak üzere 3 anagruba ayrıldı. Her ana grup kendi içinde kullanılacak olan salin veya 1, 2, 3 mg morfinyükleme dozlarına göre B0, B1, B2, B3, L0, L1, L2, L3, R0, R1, R2 ve R3 olmaküzere toplam 12 alt gruba ayrıldı. Buna göre spinal anestezi sonrasında postoperatifdönemde sensoryel blok T10 düzeyine inince randomize olarak epidural kateterdendaha önce belirlenmiş ve yükleme amacıyla hazırlanmış olan 3 farklı dozdaki morfinveya izotonik 10 ml volümde bolus olarak uygulandı. Daha sonra olguların epiduralHKA den bolus bupivakain (20 mg), levobupivakain (20 mg) veya ropivakain (30mg) 15 dakika kilitli kalma süresi ile kullanmalarına izin verildi. Postoperatifdönemdeki epidural PCA uygulaması sonrasında sensoryal ve motor blok (bromage),verbal rating skala (VRS), sedasyon, hasta konforu, hemodinamik değişkenler ve yanetkiler 1, 2, 6, 12, ve 24, saatlerde değerlendirildi.Çalışma gruplarına göre toplam doz dağılımı incelendiğinde her üç grupta (B,L ve R grupları) morfin dozu arttıkça kullanılan lokal anestetik ajan dozunun azaldığıtespit edildi (p<0,001). Alt gruplar (B0, B1, B2, B3, L0, L1, L2, L3, R0, R1, R2 veR3) kullanılan salin veya morfin dozu açısından karşılaştırıldığında epidural salinsonrası hasta kontrollü epidural levobupivakain tüketiminin bupivakain ve ropivakainkullanılan gruplara göre istatistiksel olarak önemli derecede daha az olduğu belirlendi(p<0,05). Epidural 3 mg morfin kullanılan B, L ve R gruplarında epidural 1 ve 2 mgmorfin veya epidural salin uygulanan gruplara göre kullanılan lokal anestetik dozununise bu gruplarda en az olduğu belirlendi. B, L ve R grupları arasında ise epidural 3 mgmorfin sonrası hasta kontrollü epidural levobupivakain tüketiminin bupivakain veropivakain kullanılan gruplara göre istatistiksel olarak önemli derecede daha azolduğu belirlendi (p<0,05). Gruplar arasında sensoryal ve motor blok, VAS, sedasyonve yan etkiler açısından klinik olarak önemli farklılıklar gözlenmedi.Sezaryen sonrası analjezi için 3 mg epidural morfin uygulamasının yanetkilerde istatistiksel olarak önemli farklılık göstermeden en uzun sensoryel bloksüresi, en az lokal anestetik gerektirmesi nedeniyle tercih edilmesi gerektiği, sezaryensonrası analjezi için pür lokal anestetik kullanılacak ise daha az lokal anestetiktüketimine neden olacağından levobupivakainin bupivakain ve ropivakaine tercihedilmesi gerektiği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Kombine spinal epidural blok, epidural hasta kontrollü analjezi,levobupivakain, bupivakain, ropivakain, morfin.VI
Majör abdominal cerrahi uygulanan çocuklarda epidural levobupivakain ile levobupivakain-morfinin postoperatif analjezi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Çalısmamızda çocuklarda major abdominal cerrahide postoperatif analjezide epidural levobupivakain ile levobupivakain-morfin uygulamalarının postoperatif agrı tedavisindeki etkilerini karsılastırmayı amaçladık. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu'nun ve ebeveynlerin onayı alındıktan sonra majör ürolojik ve intestinal cerrahi uygulanan, Amerikan Anestezi Cemiyeti (ASA) I-II grubu, 1-14 yasları arasındaki 47 çocuk çalısmaya dahil edildi. Anestezi indüksiyonu ve trakeal entübasyon sonrası olgulara sol lateral dekübitis pozisyonunda Tuohy ignesi (19-20 G) kullanılarak, epidural kateter (22-24 G) yerlestirildi. Olgular rastgele iki gruba ayrılarak grup I'deki hastalara levobupivakain (% 0,125)-morfin (30 mcg/kg) 0,7 ml/kg volümde, grup II'deki hastalara levobupivakain (% 0,25) 0,7 ml/kg volümde verilerek epidural blok uygulandı. Olguların sevofluran konsantrasyonları ile sistolik kan basınçları (SKB), diyastolik kan basınçları (DKB), kalp atım hızları (KAH), preoperatif ve peroperatif 5., 10., 15., 30., 45., 60., 90., 120., 150., 180., dakikalarda kaydedildi. Postoperatif agrı ve sedasyon skorları (5 puanlı sedasyon skalası) 5., 10., 15., 30., 45., dakikalarda ve 1., 2., 4., 6., 12., 24., saatlerde degerlendirildi ve kaydedildi. Ek analjezik gereksinimi olan olgu sayısı ve yan etkiler not edildi. Grupların demografik özellikleri benzerdi. ntraoperatif 10., 30., dakikada kaydedilen sevofluran konsantrasyonu grup I'de grup II'den daha düsük olarak saptandı (p<0,05). Postoperatif ilk 24 saatte analjezik gereksinimi olan olgu sayısı, grup I'de 7 grup II'de 18 olarak belirlendi (p=0,003). Olguların postoperatif analjezi süresinin grup I'de grup II'ye oranla istatistiksel olarak uzun oldugu saptandı (p=0,002). Postoperatif 5., 10., 15., 30., 45., 60., dakikada 2., 24., saatte kaydedilen Chidren's Hospital of Eastern Ontorio Pain Scale (CHEOPS) degerleri grup I'de grup II'den daha düsük olarak saptandı (p<0,05). Sedasyon skorları ise postoperatif 10., 15., 30., 45., 60., dakikalarda grup I'de grup II'den daha yüksekti (p<0,05). Hiçbir olguda hipotansiyon, bradikardi ve solunum depresyonu gözlenmedi. Sonuç olarak; çocuklarda epidural levobupivakain-morfin kombinasyonun tek basına levobupivakaine göre intraoperatif anestezik gereksinimi azalttıgı, postoperatif analjezi süresini uzattıgı, daha az analjezik gereksinimine neden oldugu ve sedasyon düzeyini arttırdıgı kanısına varıldı.
Elektif cerrahi operasyon planlanan hastalarda preoperatif ve postoperatif anksiyetinin hasta memnuniyeti ile ilişkisi
Anesteziyoloji araştırmalarında anestezinin kalitesini belirlemek için anket araştırmalarını kullanmak yeni değildir. Buna rağmen anestezide hasta memnuniyetini değerlendiren az sayıda çalışma vardır ve çoğu günübirlik hasta çalışmaları ile sınırlandırılmıştır. Bu çalışmada; elektif cerrahi planlanan hastalarda anestezi ile ilgili endişe nedenlerini belirlemek, preoperatif ve postoperatif anksiyete düzeylerini ölçmek, anksiyetenin hasta memnuniyeti ile ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya, Nisan 2007- Temmuz 2007 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji Anabilim Dalına elektif cerrahi nedeniyle başvuran yaşları 14 ile 65 arasında değişen 120 hasta alınmıştır. Çalışma verileri; durumluluk-süreklilik kaygı ölçeği ( STAI= State- Trait Anxiety Inventory ), anestezi ile ilgili endişe nedenlerini belirlemeye yönelik hazırlanan 12 soruluk bir anket ve ameliyat sonrası iyileşme kalitesini ölçen QoR- 40 anketi kullanılarak toplanmıştır. Preoperatif ve postoperatif dönemde hastalarla görüşülmüş ve anket formlarını doldurmaları istenmiştir. Çalışmanın sonucunda; kadınların preoperatif anksiyete düzeylerinin erkeklere göre daha yüksek olduğu, anestezi ile ilgili en sık endişe nedenlerinin ameliyat sonrası uyanmamak, ameliyat sonrası ağrı, yoğun bakımda kalmak olduğu ve preoperatif anksiyetenin postoperatif hasta memnuniyeti ve ağrı kontrolü ile ilişkili olduğu belirlendi.
Konjenital kalp cerrahisi uygulanan pediyatrik olgularda deksmedetomidin infüzyonunun postoperatif ağrı tedavisi üzerine etkileri
Konjenital kalp cerrahisi uygulanan pediyatrik olgularda, operasyon odasında ekstübasyon ve etkin bir postoperatif analjezi sağlanması, maliyeti düşürme ve komplikasyonları azaltma çabasının önemli basamaklarıdır. Çalışmamızda masada ekstübe edilen konjenital kalp cerrahisi hastalarında intravenöz deksmedetomidin uygulamasının postoperatif ağrı tedavisi ve morfin tüketimi üzerine olan etkileri araştırıldı. Fakülte etik kurul ve ebeveyn onayları alınarak, konjenital kalp hastalıkları nedeniyle düzeltme cerrahi uygulanacak 1-15 yaş arası toplam 53 olgu çalışma kapsamına alındı. Operasyon öncesi ketamin (2 mg/kg, iv) ile premedike edilen olgularda, sevofluran anestezisi ile anestezi idamesi sağlandı. Cerrahi insizyon ile birlikte tüm olgulara peroperatif analjezi için morfin (0,1 mg/kg, iv) uygulandı. Olgular rasgele seçimle 3 gruba ayrıldılar. I. grup olgularda operasyon başlamadan önce deksmedetomidin yükleme dozu (1 mcg/kg, iv), uygulandı. Operasyon süresince iv 0.3 mcg/kg/saat deksmedetomidin infüzyonu sürdürüldü. II. grup olgularda ise sternum kapatılırken deksmedetomidinin yükleme dozu (1 mcg/kg, iv), uygulandı. III. grup olgularda (kontrol grubu) sternum kapatılırken postoperatif analjezi amacıyla iv. morfin (0.05 mg/kg) kullanıldı. Operasyon odasında, orofaringeal sıcaklığı 36,5°C'den yüksek olan, hemodinamik stabilitesi bulunan çocuklar basit emirlere yanıt alınması ve yeterli spontan solunum olması koşulu ile ekstübe edildiler. Olguların derlenme ve ekstübasyon süreleri kaydedildi. Olgular daha sonra yoğun bakıma transfer edildiler. Postoperatif dönemde I. ve II.grup olgularda 24 saat süreyle sürekli deksmedetomidin infüzyonu (0.3 mcg/kg/saat) kullanılırken, III. grup olgularda benzer volümde salin infüzyonu kullanıldı. Postoperatif ek analjezik ihtiyacı olması durumunda (CHEOPS > 7), üç grupta da intravenöz morfin (0.025 mg/kg, iv) uygulandı. Ağrı skorları, morfin tüketimi, kan kortizol ile glukoz düzeyleri ve hemodinamik veriler 24 saat süreyle kaydedildi. Deksmedetomidin uygulanan gruplarda uyanma ve ekstübasyon sürelerinin sadece morfin kullanılan gruba kıyasla daha uzun olduğu tespit edildi (p< 0.05). CHEOPS skorlarının, ortalama kan kortizol düzeylerinin ve günlük morfin tüketiminin grup I ve II de grup III'e göre istatistiksel olarak daha düşük olduğu (p<0.05) ancak deksmedetomidin infüzyonu uygulanan gruplar arsında bu değerlerin istatistiksel olarak fark oluşturmadığı belirlendi. Sonuç olarak konjenital kalp cerrahisi uygulanan ve operasyon masasında ekstübe edilen çocuklarda hem preoperatif hem de sternum kapatılmadan önce başlanan intravenöz deksmedetomidin uygulamasının operasyon bitiminde ekstübasyon süresini çok uzatmadan etkin bir postoperatif ağrı tedavisi sağladığı ve morfin tüketimini azalttığı kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Konjenital kalp cerrahisi, postoperatif ağrı tedavisi, erken ekstübasyon, deksmedetomidin
Anestezi indüksiyonunda farklı dozlarda kullanılan morfin hidroklorürün desfluran tüketimi ve derlenme üzerine olan etkileri
Amaç: Çalısmamız, anestezi indüksiyonunda iki farklı dozda intravenöz olarak kullanılan morfin sülfat'ın intraoperatif desfluran tüketimi, ekstübasyon ve derlenme süreleri ve postoperatif agrı ve analjezik ihtiyacı üzerine etkilerini degerlendirmek amacıyla planlandı. Gereç ve Yöntem: Plasebo kontrollü, randomize, çift kör çalısmamız, fakülte etik kurulu ve hastaların yazılı onayı alındıktan sonra total abdominal histerektomi operasyonu uygulanacak 90 hasta üzerinde yürütüldü. Anestezi indüksiyonunu (tiyopental sodyum, 5 mg/kg i.v) takiben birinci gruba 10 cc salin, ikinci gruba 0.1 mg/kg morfin sülfat, üçüncü gruba 0.2 mg/kg morfin sülfat, 10 cc volüm içerisinde i.v. olarak verildi. Anestezi idamesi için (% 33 O2+% 67 N2O) 6 L/dk akım içerisinde % 6 konsantrasyonda desfluran kullanıldı. Anestezi derinligi BIS monitörizasyonu ile izlendi. BIS degerinin 40-60 arasında tutulacak sekilde desfluran konsantrasyonları (% 1) degistirildi. Desfluran konsantrasyonu ve tüketimi, ekstübasyon ve derlenme süreleri ile postoperatif analjezi düzeyi ve ek analjezik ihtiyacı intraoperatif ve erken postoperatif dönemde kaydedildi. Bulgular: Kontrol grubu ile karsılastırıldıgında tüm ölçüm dönemlerinde BS degerlerinin, anestezi indüksiyonunda morfin uygulanan iki grupta da istatistiksel olarak daha düsük oldugu belirlendi. Çalısmamızda iki farklı dozda iv morfin kullanımının kontrol grubuna kıyasla desfluran tüketimini önemli oranda azalttıgı (sırasıyla 72,75 ml, 48,22 ml ve 15,53 ml) saptandı (p<0.001). Ekstübasyon sürelerinin benzer, derlenme sürelerinin ise morfin uygulanan her iki grupta istatistiksel olarak önemli ölçüde daha uzun oldugu görüldü (p<0.05). Postoperatif dönemde ek analjezik ihtiyacının tüm ölçüm dönemlerinde morfin uygulanmayan grupta diger iki gruba göre daha fazla oldugu (p<0.001), benzer sekilde düsük doz morfin uygulanan gruptaki postoperatif ek analjezik ihtiyacının da yüksek doz morfin uygulanan gruba kıyasla daha fazla oldugu saptandı (p<0.001). Sonuç: Çalısmamızda, total abdominal histerektomi uygulanan olgularda anestezi indüksiyonunda iki farklı dozda kullanılan intravenöz morfinin, desfluran tüketimini istatistiksel olarak önemli miktarda azalttıgı, ekstübasyon sürelerini degistirmeden derlenme sürelerini uzattıgı, daha etkin bir postoperatif analjezi sagladıgı ve ek analjezik ihtiyacını azalttıgı saptandı.
Supratentoriyal Kitle Cerrahisinde Sevofluran-Deksmedetomidin, İzofluran-Deksmedetomidin ve Desfluran-Deksmedetomidin Uygulamalarının Hemodinami ve Erken Derlenme Üzerine Etkileri
Supratentoriyal Kitle Cerrahisinde Sevofluran-Deksmedetomidin, İzofluran-Deksmedetomidin ve Desfluran-Deksmedetomidin Uygulamalarının Hemodinami ve Erken Derlenme Üzerine EtkileriAmaç: Beyin cerrahisi operasyonlarında hemodinamik stabilitenin sağlanması ve postoperatif erken derlenme son derece önem taşımaktadır. Çalışmamızda supratentoriyal kitle cerrahisi uygulanacak olgularda deksmedetomidin infüzyonu ile kombine edilen üç farklı inhalasyon ajanının hemodinamik stabilite ve derlenme üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakülte etik kurul ve hasta onayı alındıktan sonra intrakraniyal supratentoriyal kitle cerrahisi uygulanacak 90 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele üç gruba ayrılarak grup I'e % 0,7-3 konsantrasyonda sevofluran, grup II'ye % 2-6 konsantrasyonda desfluran, grup III'e % 0,5-1,5 konsantrasyonda izofluran uygulandı. Her üç gruba da preoperatif 10 dakika boyunca 0,5 mikrogr/kg dozunda uygulanan deksmedetomidin infüzyonuna operasyon boyunca 0,9 mikrogr/kg/saat olarak devam edildi. Olguların sistolik, diyastolik ve ortalama kan basıncı değerleri, kalp atım sayıları, inhalasyon konsantrasyonları preoperatif, indüksiyon sonrası, entübasyon sonrası 1., 3. ve 5. dakika, kesi öncesi, kesi sonrası 1. ve 3. dakika, dura insizyon, dura kapama ve ekstübasyon sırasında kaydedildi. Olguların beyin relaksasyon dereceleri cerrahi ekip tarafından 5 puanlı skala ile değerlendirildi. Tüm olgulara postoperatif analjezi amaçlı 2 mg/kg intravenöz tramadol ve 75 mg intramusküler diklofenak uygulandı.Operasyon bitiminden 30 dakika önce deksmedetomidin infüzyonu, operasyon bitimini takiben kullanılan inhalasyon ajanı sonlandırıldı. Olguların ekstübasyon, göz açma, uyarılara uyma ve oryantasyon süreleri ile postoperatif 1., 4., 8., 12., 16., 20. ve 24. saatlerdeki analjezi düzeyleri kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik özellikleri, operasyon süreleri, hemodinamik parametreleri, kan transfüzyon ihtiyaçları, beyin relaksasyon dereceleri, ek analjezik ihtiyaçları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Göz açma, uyarılara uyma ve oryantasyon süreleri grup II'de anlamlı olarak daha kısa bulundu. Operasyon süresince sevofluran, izofluran ve desfluran konsantrasyonlarının başlangıç değerine oranla azaldığı saptandı.Sonuç: Sonuç olarak inhalasyon ajanlarıyla kombine olarak uygulanan deksmedetomidin infüzyonunun hemodinamik yanıtı baskılamakta yetersiz kaldığı, kullanılan inhalasyon ajan konsantrasyonunu azalttığı, yeterli beyin relaksasyonu sağladığı, yan etki görülme sıklığının benzer olduğu, desfluran-deksmedetomidin grubunda derlenme süresinin daha kısa olduğu kanısına varıldı.Anahtar kelimeler: Deksmedetomidin, desfluran, izofluran, sevofluran, supratentoriyal kitle cerrahisi
Yenidoğanların anestezisinde morfin ve remifentatinilin etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda, yenidoğanların anestezisinde morfin ve remifentanilin etkilerinin karşılaştırılmasını amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu'nun ve ebeveynlerin onayı ile torakotomi veya laparatomi uygulanacak, yaşları 0-28 günlük, Amerikan Anestezi Cemiyeti Sınıflaması (ASA) I-II sınıfına giren, 43 hasta çalışma kapsamına alındı. Rastgele iki gruba ayrılan hastalarımızda anestezi indüksiyonu 1 mg/ kg ketamin ile sağlandı. Anestezi idamesinde Grup 1'de (n=20) 30 ?g/kg morfin tek doz, Grup 2'de (n=23) 0,25 ?g/kg/dk remifentanil infüzyonu uygulandı. Elektrokardiyografi, sistolik, diyastolik arter basınçları, periferik oksijen satürasyonu, end-tidal karbondioksit, operasyon sonu idrar miktarı, ekstübasyon süresi ve yoğun bakımda kalış süreleri kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik özellikleri benzerdi (p>0,05). Çalışmamızda 1 m/kg ketamin ile indüksiyon sonrası hemodinamik değişikliklerin (KAH, SAB, DAB) başlangıç değerleri ile indüksiyon ve entübasyon sonrasındaki değerlere göre farklılık göstermediği saptandı. Yenidoğanlara entübasyon sonrasında tek doz morfin 30 ?g/kg uygulandı, operasyon süresince hemodinamik stabilitenin sağlandığı ve SAB, DAB, KAH değerlerinin preoperatif değerler ile benzer olduğu saptandı. Diğer gruba ise entübasyon sonrasında 0,25 ?g/kg/dk remifentanil infüzyonu uygulandı. Bu gruptada hemodinamik stabilitenin sağlandığı ve SAB, DAB, KAH değerlerinin preoperatifdeğerler ve morfin grubundaki hemodinamik veriler ile benzerlik gösterdiği saptandı. Her iki grupta postoperatif ekstübasyon süresinin morfin grubunda 9,86±13,42 dk, remifentanil grubunda 19,95±28,83 dk olduğu ve istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığını saptandı (p>0,05). Yoğun bakımda kalış süresini morfin grubunda 165,1 saat, remifentanil grubunda ise 86,7 saat olarak saptandı. Her ne kadar remifentanil grubunda daha kısa kalış süresi saptanmış olmasına rağmen, yoğun bakımda kalış süreleri açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptandı (p>0,05).Sonuç: Torakotomi veya laparatomi operasyonu geçiren yenidoğanlarda ketamin ile indüksiyon sonrası tek doz morfin ve remifentanil infüzyonu ile sağlanan anestezi yöntemlerinin intraoperatif yeterli anestezi derinliği ve hemodinamik stabilite sağladığı, postoperatif ekstübasyon ve yoğun bakımda kalış sürelerinin benzer olduğu, ciddi yan etkilere yol açmadığı, bu nedenle yenidoğan anestezisinde genel anestezi yöntemi olarak güvenle kullanılabilecekleri kanısına varıldı. Anahtar Sözcükler: Ketamin, morfin, remifentanil.
Kalça artroplastisinde preemptif ve peroperatif uygulanan parasetamolün postoperatif morfin tüketimi üzerine etkisi
Amaç: Kalça artroplastisi uygulanacak hastalarda postoperatif ağrı ve beraberindeki emosyonel degişiklikler, hemodinamik instabilite sık karşılaşılan problemlerdir. Bu operasyonlarda postoperatif ağrı kontrolünde sık kullandığımız yöntemlerden biride hasta kontrollü analjezi uygulamasıdır. Biz bu çalışmada preemptif ve peroperatif i.v. yoldan tek doz parasetamol uygulamasının postoperatif morfin tüketimi üzerine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık. .Gereç ve Yöntem: Fakültemiz Etik Kurul onayı ve olguların yazılı onayları alındıktan sonra kalça artroplastisi uygulanacak toplam 60 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele üç gruba ayrıldı. Grup I'e; preemptif 30 mg/kg parasetamol 15 dk. i.v. infüzyon şeklinde verilip, operasyon bitiminden 30 dk. önce 0,2 mg/kg morfin i.v. bolus yapıldı. Grup II'ye; peroperatif operasyon bitiminden 45 dk. önce 30mg/kg parasetamol i.v. infüzyonu verilip, takibinde 0,2 mg/kg morfin i.v. bolus yapıldı. Grup III'e; operasyon bitiminden 30 dk. önce 0,2 mg/kg morfin i.v. bolus yapıldı. . Her üç gruba da postoperatif hasta kontrollü analjezi (HKA) uygulaması ile morfin (100cc SF içine 40 mg konulup, 0,02 mg/kg HKA doz,15 dk kilitli kalma süresi) infüzyonuna başlandı ve antiemetik olarak ondansetron i.v. (4 mg) yapıldı.Postoperatif sistolik ve diastolik kan basınçları, kalp hızı, O2 saturasyon değerleri, VAS skorları, HKA morfin total dozu ve oluşabilecek yan etkiler not edilerek değerlendirildi.Bulgular: Gruplarin demografik özellikleri, operasyon süreleri, hemodinamik parametreleri birbirine benzerdi. İlk 24 saatteki total morfin tüketimi grup I'de 11,8±8,6 mg, grup II'de 18,20±10,9 mg, grup III'de 23,40±11,2 mg olarak saptandı. Grup III'deki morfin tüketimi, grupI'den istatistiksel olarak daha yüksekti. Yan etkiler açısından, gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Sonuç:Total kalça artroplastisinde, postoperatif ağrı yönetiminde, tek doz preemptif olarak uygulanan parasetamolün yan etkilere yol açmaksızın postoperatif morfin tüketimini azalttığı kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler:Hasta Kontrollü Analjezi, Morfin, Preemptif Analjezi, Parasetamol,Total Kalça Artroplastisi.
Artroskopik diz cerrahisinde intraartiküler uygulanan levobupivakain ve levobupivakaine eklenen ketaminin postoperatif analjezik etkinliklerinin karşılaştırılması
Artroskopik Diz Cerrahisinde İntraartiküler Uygulanan Levobupivakain ve Levobupivakaine Eklenen Ketaminin Postoperatif Analjezik Etkinliklerinin KarşılaştırılmasıAmaç: Artroskopik diz cerrahisinde bir lokal anestezik olan levobupivakain ile levobupivakaine eklenen ketaminin intraartiküler uygulamasının postoperatif analjezik etkinliklerinin karşılaştırılmasını amaçladık.Gereç ve Yöntem: Klinik İlaç Araştırmaları ve Yerel Etik Kurulunun ve hastaların yazılı onayı alındıktan sonra diz artroskopisi uygulanacak 50 olgu çalışmaya alındı.Tüm olgulara standart genel anestezi indüksiyonu ve idamesi uygulanarak rastgele iki grup oluşturuldu. Grup I'de 50 mg levobupivakain, grup II' de 50 mg levobupivakain+0,7 mg/kg ketamin turnike açılmadan 10 dakika önce intraartiküler yolla uygulandı. Preoperatif dönemde hemodinamik parametreler izlendi.Postoperatif 5, 15, 30, 60, 120. dakikalarda, 4, 5, 6, 12. saatlerde ve 1. ile 3. günlerde VAS değerlendirildi.VAS 5 ve üzerindeki değerlerde ek analjezik uygulandı. Analjezik uygulama saatleri kaydedildi. Ayrıca postoperatif hemodinami ve sedasyon takibi yapıldı.Bulgular: Grupların demografik özellikleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak fark saptanmadı (p>0,05). Hemodinamik veriler karşılaştırıldığında parametreler grup II' de daha düşük olmak üzere istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p<0,05). Gruplarda postoperatif analjezi değerlendirildiğinde; grup II' de grup I' den daha düşük olmak üzere postoperatif 5. sa., 6. sa., 12. sa., 1. gün ve 3. günlerde kaydedilen vizüel analog skala değerlerinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p=0,048, p=0,012, p=0,002, p=0,010, p=0,039 ). Sedasyon düzeyleri ve ek analjezik gereksinimi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Sonuç: Artroskopik diz cerrahisinde intrartiküler levobupivakain, levobupivakain-ketamin uygulamalarının etkin bir postoperatif analjezi sağladığı ancak her iki grup arasında istatistiksel olarak postoperatif 5. saatten sonra anlamlı bir fark saptandığı ve VAS değerlerinin sadece levobupivakain uygulanan grupta daha yüksek olması nedeni ile bu dönemde de etkin bir analjezi sağlanabilmesi amacıyla levobupivakaine ketamin eklenmesinin yararlı olacağı düşünüldüAnahtar Sözcükler: İntraartiküler enjeksiyon, Ketamin, Levobupivakain, Postoperatif ağrı
Laminektomi sonrası ağrıda morfin ve morfin + preemptif lumbar paravertebral somatik blok uygulaması
Amaç: Laminektomilerde postoperatif ağrı kontrolünde rutin uygulanan yöntemlerden birisi intravenöz yoldan HKA ile morfin uygulamasıdır. Bu çalışmamızda preemptif levobupivakain ile paravertebral somatik blok uygulamasının postoperatif morfin tüketimine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem : Etik Kurul onayı ve olguların yazılı onayları alındıktan sonra çalışmaya laminektomi yapılacak, yaşları 20-70 arasında, ASA I-II grubu 100 hasta alındı. Hastalar rastgele 2 gruba ayrıldı:I. gruba, operasyon bitiminden 20 dakika önce 0,1 mg/kg iv. morfin yapıldı. Operasyon bitiminde iv. HKA morfin (100 cc izotonik içinde 40 mg morfin, HKA bolus dozu 0,02 mg / kg , kilitli kalma süresi 20 dk) başlandı.II. gruba; entübasyon sonrası prone pozisyonuna alınan hastalara laminektomi yapılacak seviyenin bir üst dermatomuna her bir sinir için 5 cc levobupivakain % 0.5 ile bilateral olarak paravertebral somatik blok uygulandı. Operasyon bitiminde iv. HKA morfin başlandı. Tüm olgulara antiemetik 8 mg ondansetron yapıldı.Grupların postoperatif sistolik ve diastolik kan basınçları, kalp hızı, SpO2 değerleri, ağrı (VAS) skorları, total morfin tüketimi ve yan etkiler not edildi.Bulgular: Gruplarin demografik özellikleri, operasyon süreleri, hemodinamik parametreleri birbirine benzerdi. VAS skorları postoperatif 4., 6. ve 12. saatte grup I'de grup II'den daha yüksekti (p<0.05). 24 saatlik total morfin tüketimleri grup I' de 29,46±9,34 mg, grup II' de 11,88±7,28 mg olarak saptandı. İki grup karşılaştırıldığında grup II'de total morfin tüketimi grup I'e oranla anlamlı derecede düşüktü (p<0,05).Sonuç: Levobupivakain ile yapılan preemptif lumbar paravertebral somatik blok uygulamasının morfin gereksinimini azalttığı, daha etkin bir analjezi sağladığı, hemodinamik parametreleri etkilemediği ve ciddi yan etkilere yol açmadığı kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Hasta Kontrollü Analjezi, Laminektomi, Morfin, Lumbar Paravertebral Somatik Blok, Preemptif Analjezi.
Postoperatif hasta kontrollü morfin uygulanan hastalarda peroperatif uygulanan deksmedetomidin, midazolam ve ondansetronun etkilerinin karşılaştırması
Amaç: Bu çalışma postoperatif hasta kontrollü morfin uygulanan hastalarda anestezi indüksiyonundan önce başlanan ve postoperatif 24 saat süreyle infüzyon şeklinde uygulanan deksmedetomidin, midazolam ve ondansetronun analjezik ve antiemetik etkilerinin karşılaştırması amacıyla planlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız klinik ilaç araştırmaları yerel etik kurulu ve hastaların yazılı onayı alındıktan sonra elektif laparotomi operasyonu uygulanacak 120 hasta üzerinde yürütüldü. Anestezi indüksiyonundan 10 dakika önce yükleme dozlarının ardından birinci gruba 0,2 µg/kg/saat deksmedetomidin; ikinci gruba ise 0,02 mg/kg/saat midazolam; üçüncü gruba ondansetron (0,5 mg/saat); dördüncü gruba ise % 0,9 saline (4 cc/saat) 24 saat süreyle uygulandı. Postoperatif analjezi i.v bolus morfin (0,1 mg/kg) ve hasta kontrollü morfin uygulaması ile sağlandı.Bulgular: Deksmedetomidin uygulanan grupta ondansetron ve kontrol grubuna kıyasla derlenme sürelerinin uzun olduğu belirlendi. VRS değerleri ve hasta konforunun gruplar arasında fark göstermediği belirlendi. Deksmedetomidin uygulanan grupta ondansetron ve kontrol grubuna göre sedasyon skorlarının istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu belirlendi. Ondansetron uygulamasının postoperatif 6., 12. ve 24. saatlerde; deksmedetomidin uygulamasının ise sadece 12. saatte morfin tüketimini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalttığı saptandı. Postoperatif ilk 24 saatteki bulantı sıklığının Grup IV'de Grup I, II ve III'e göre istatistiksel olarak yüksek olduğu belirlendi.Sonuç: Elektif laparotomi sonrası hasta kontrollü morfin kullanan hastalarda, anestezi indüksiyonu öncesi, anestezi sırasında ve postoperatif 24 saat süre ile intravenöz olarak deksmedetomidin, midazolam veya ondansetron uygulamasının postoperatif bulantı ve kusma sıklığını salin grubuna göre ilk 2 saatte azalttığı belirlendi. Entübasyon kalitesi, sevofluran tüketimi, ekstübasyon süresi, postoperatif VRS skorları gruplar arasında benzer olmasına karşın 24 saat sonra morfin tüketiminin dekmedetomidin ve ondansetron gruplarında saline ve midazolam gruplarına göre daha az olduğu kanısına varıldı.
Major abdominal cerrahi uygulanacak çocuklarda intravenöz parasetamol'ün tramadol tüketimi üzerine etkisi
Amaç: Major abdominal cerrahi uygulanacak hastalarda postoperatif ağrı ve buna bağlı hemodinamik instabilite sık karşılaşılan problemlerdir.Bu operasyonlarda sık kullanılan yöntemlerden biri de hasta kontrollü analjezi uygulamasıdır.Biz bu çalışmada peroperatif intravenöz yoldan tek doz parasetamol uygulamasının analjezik etkinliğini ve postoperatif tramadol tüketimi üzerine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakültemiz Etik Kurul onayı ve ebeveynlerinin yazılı onayları alındıktan sonra major abdominal cerrahi uygulanacak 3 - 14 yaşlarındaki 91 çocuk çalışma kapsamına alındı. Hastalar rasgele iki gruba ayrıldı. Grup I'e; peroperatif operasyon bitiminden 45 dakika önce parasetamol (15 mg / kg) 15 dakika intravenöz infüzyonu verildi. Grup II'ye; operasyon bitiminden 30 dakika önce tramadol (1 mg / kg) intravenöz bolus yapıldı. Her iki gruba da postoperatif hasta kontrollü analjezi (HKA) uygulaması ile tramadol (0,2 mg / kg HKA doz, 20 dakika kilitli kalma süresi) infüzyonuna başlandı. Postoperatif sistolik ve diastolik arter basınçları, kalp hızı, oksijen saturasyon değerleri, ağrı skorları (Children's Hospital of Eastern Ontorio Pain Scale =CHEOPS), toplam tramadol tüketimi ve yan etkiler kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik özellikleri, operasyon süreleri, hemodinamik parametreleri birbirine benzerdi. İlk 24 saatteki toplam tramadol tüketimi grup I'de 76,11 ± 105,65 mg, grup II'de 83,50 ± 97,35 mg olarak saptandı. Yan etkiler, analjezik etkinlik ve postoperatif tramadol tüketimi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (p > 0,05).Sonuç: Çalışmamızda major abdominal cerrahi geçiren çocuklarda HKA yöntemi ile uygulanan tramadol ile birlikte intravenöz parasetamolün, postoperatif etkin bir analjezi oluşturduğu ancak intravenöz tramadol uygulamasına üstün olmadığı ve benzer postoperatif analjezi sağladığı kanısına varılmıştır.
Etomidat öncesi uygulanan Midazolam ve Deksmedetomidinin induksiyon üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda etomidat öncesi salin, midazolam ve deksmedetomidin uygulanarak indüksiyon sırasında oluşabilecek hemodinamik yanıt, enjeksiyon ağrısı ve miyoklonus insidansının yanısıra kirpik refleksi kaybolma zamanı ve etomidat tüketimi üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmamız elektif operasyon planlanan ASA I-III grubu 15-70 yaş arası 152 hastada gerçekleştirildi. Olgular rutin monitörize edildi. Ayrıca anestezi derinliği BİS ile takip edildi. Hastalar rastgele 3 gruba ayrılarak grup I'e etomidattan önce salin, grup II'ye midazolam (100µg/kg), grup III'e ise deksmedetomidin (1µg/kg 10 dk içinde i.v) verildi. Ardından kirpik refleksi kaybolana kadar etomidat ile indüksiyon gerçekleştirildi. İndüksiyon esnasında el sırtında ağrı, yanma, soğukluk ve kasılma olup olmadığı ve miyoklonik aktivite gelişip gelişmediği izlendi. Kirpik refleksi kaybolma zamanı ve indüksiyonda gereken etomidat miktarı kaydedildi. Anestezi idamesinde sevofluran (%2) ve N20/02 karışımı kullanıldı.. Hastaların sistolik (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), kalp atım hızları (KAH) ve oksijen satürasyonu, BİS değerleri ve sedasyon düzeyleri preoperatif, ilaç uygulaması sonrası 1. ve 3. dakikada, etomidat ile indüksiyonu takiben 1. ve 3. dakikada ölçülerek kaydedildi. Çalışmamızda grupların demografik verileri birbirine benzerdi (p>0.05). Midazolam grubundaki BİS değerinin deksmedetomidin grubundan daha düşük olduğu, sedasyon skorlarının daha yüksek olduğu gözlendi (p<0.05). Etomidat uygulamasını takiben 1. ve 3. dakikada ise grupların BİS değerlerinin 39-41 arasında seyrettiği belirlendi. (p>0.05). Midazolam grubunda kirpik refleksi kaybolma zamanı salin ve deksmedetomidin grubuna oranla daha kısa idi. ( sırasıyla p=0.000 ve p=0.029). Midazolam ve deksmedetomidin grubunda etomidatın indüksiyon dozu salin grubuna göre daha düşüktü (p=0.000). Miyoklonus ve enjeksiyon ağrısı insidansı tek başına etomidat grubunda diğer iki gruba göre daha yüksek bulundu (p=0,000). Etomidat sonrası 1.ve 3. dakikalarda SAB ve DAB'ları deksmedetomidin grubunda midazolam ve salin grubuna oranla daha düşük saptandı. (p<0.05). KAH değerleri preoperatif değerler hariç tüm ölçüm zamanlarında deksmedetomidin grubunda diğer gruplara oranla daha düşüktü (p<0.05). Etomidat öncesi uygulanan midazolam ve deksmedetomidinin etomidatın indüklediği miyoklonus ve enjeksiyon ağrısının insidansını düşürdüğü, kirpik refleksi kaybolma zamanını ve indüksiyonda kullanılan etomidat dozunu azalttığı, deksmedetomidinin uygulamasının daha iyi bir hemodinamik stabilite sağladığı kanısına varıldı.Anahtar kelimeler: Etomidat, deksmedetomidin, midazolam, miyoklonus, enjeksiyon ağrısı,
Hasta kontrollü analjezi ile tramadol kullanılan olgularda haloperidol, deksametazon ve ondansetronun etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Abdominal laparatomi cerrahisinde postoperatif ağrı tedavisi için hasta kontrollü analjezi yöntemi ile tramadol uygulanan hastalarda antiemetik profilaksi amacıyla kullanılan haloperidol, deksametazon ve ondansetronun bulantı ve kusma sıklığı ile tramadol tüketimi üzerine etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlandıGereç ve Yöntem: Prospektif, çift kör planlanan çalışmamız Klinik İlaç Araştırmaları Yerel Etik Kurulu ve hastaların yazılı onayı alındıktan sonra elektif laparotomi operasyonu uygulanacak 100 hasta üzerinde yürütüldü. Hastalar rastgele seçimle 25'er kişilik dört gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonundan sonra Grup H'ye 1,25 mg haloperidol, Grup D'ye 4 mg deksametazon, Grup O'ya 4 mg ondansetron, Grup S'ye (kontrol grubu) 2 ml % 0,9 serum fizyolojik intravenöz verildi. Genel anestezi, sevofluran ve azot protoksit ile sağlandı. Postoperatif analjezi tüm gruplarda 1,5 mg/kg iv tramadol yükleme dozundan sonra hasta kontrollü analjezi pompası ile bolus doz 0,2 mg/kg, kilitli kalma süresi 10 dakika olacak şekilde sağlandı. Antiemetik ilaç dozları 8 saat aralıklarla tekrarlandıTüm gruplarda kalp atım hızları, sistolik ve diyastolik arter basınçları, bulantı, kusma, ağrı ve sedasyon skorları, tramadol tüketimleri postoperatif ilk 24 saat süresince değerlendirildiBulgular: Haloperidol, deksametazon ve ondansetronun bulantı sıklığını kontrol grubuna kıyasla azalttıkları ancak birbirlerine üstünlük sağlamadıkları saptandı. Kusma sıklığının ise sadece ekstübasyon aşamasında kontrol grubunda daha yüksek olduğu bulundu. Postoperatif 24 saatlik tüketilen tramadol miktarının gruplar arasında fark göstermediği ve kontrol grubu ile benzer olduğu, ağrı skorlarının yalnız 12. saatte haloperidol uygulanan grupta kontrol grubuna göre daha düşük olduğu, sedasyon skorunun ise 60. dakikada haloperidol grubunda kontrol grubuna göre yüksek olduğu bulunduSonuç: Abdominal laparatomi cerrahisinde postoperatif ağrı tedavisi için hasta kontrollü analjezi yöntemi ile tramadol uygulanan hastalarda antiemetik profilaksi amacıyla kullanılan haloperidol, deksametazon ve ondansetronun postoperatif bulantı ve kusma sıklığını azalttığı, antiemetik etkinliklerinin birbirine benzer olduğu, postoperatif tramadol tüketimi üzerine etkilerinin olmadığı sonucuna varıldı.
Supraklavikular brakiyal pleksus bloğunda levobupivacaine eklenen tramadol hidroklorür'ün farklı dozlarının postoperatif analjezi üzerine etkileri
Amaç: Çalışmamızda supraklavikuler brakiyal pleksus bloğunda levobupivakaine eklenen tramadol hidroklorür (HCl)'ün farklı dozlarının, postoperatif analjezi üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakültemiz Etik Kurul onayı ve olguların yazılı onayları alındıktan sonra, arteriyo-venöz fistül (A-V) açılacak üroloji hastaları ile üst ekstremite cerrahisi uygulanacak ortopedi hastaları çalışma kapsamına alınarak, toplam 60 hastaya supraklavikuler brakiyal pleksus bloğu uygulandı.Hastalar rastgele üç gruba ayrılarak; Grup I'de 40 ml volüm içinde % 0.5'lik levobupivakain kullanıldı. Grup II'de aynı doz ve volümdeki levobupivakaine 0,5 mg/kg tramadol HCl ve Grup III'de ise 1 mg/kg tramadol HCl eklendi. Blok supraklavikuler teknik ile periferik sinir stimülatörü yönlendiriciliğinde uygulandı. Uygulamanın başlamasını takiben cerrahi başlama süresi, sedasyon ve analjezi düzeyleri Vizüel Analog Skala ve Verbal Rating Scala (VAS, VRS) ile değerlendirilerek, hemodinamik parametreler blok öncesi ve blok sonrası 5.,10., 15., 30., 45., 60., 90., 120. dakikalarda ölçümleri yapılarak kaydedildi. Operasyon esnasında ve postoperatif derlenme odasında hastalarda; bulantı, kusma, kaşıntı, solunum depresyonu, ağrı ve horner sendromu gelişip gelişmediği izlendi. Bulantı ve kusması olan hastalarda 4 mg Ondansetron IV (intravenöz) yapılması planlandı. Hastaların ağrı başlama süreleri postoperatif ikinci gün ziyaret edildiklerinde sorularak öğrenildi ve kaydedildi. Ağrıları başladığında oral tramadol HCl kullanmaları önerildi. Postoperatif 48. saatte hastaların ağrılarının ne zaman başladığı sorularak kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik verileri ve hemodinamik parametrelerinin benzer olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı belirlendi. Cerrahi başlama süresi Grup I'de 30.5 ± 4.1, Grup II'de 20.5 ± 2.2 ve Grup III'de ise 17.4 ± 2.6 dakika olup istatistiksel olarak üç grup arasında anlamlı fark saptanırken (p < 0.05), Grup II ile Grup III arasında ise istatistiksel olarak bir fark bulunmadı (p > 0.05). Peroperatif ve postoperatif dönemde her üç grupta da VAS, VRS ve sedasyon değerleri arasında istatistiksel olarak farklılık saptanmadı (p > 0.05). Postoperatif ağrı başlama süreleri; Grup I'de 8.7 ± 1.4, Grup II'de 12.2 ± 0.5 ve Grup III'de 16.3 ± 2.1 saat olup istatistiksel olarak Grup I ile Grup II ve Grup III arasında anlamlı farklılık bulunurken (p < 0.05), Grup II ile Grup III arasında ise istatistiksel olarak bir fark saptanmadı (p > 0.05).Çalışmamızda Grup II ve Grup III' ün Grup I'e göre cerrahi başlama süresinin daha kısa ve postoperatif analjezi süresinin de daha uzun olduğu saptandı (p < 0.05). Grup II ve grup III arasında ise cerrahi başlama ve postoperatif analjezi süreleri açısından bir farkın olmadığı belirlendi (p > 0.05).Sonuç: Supraklavikuler brakiyal pleksus bloklarında % 0.5 levobupivacaine eklenen tramadol HCl 0.5 mg/kg ve tramadol HCl 1mg/kg ile daha erken cerrahi başlama süresi ve daha uzun postoperatif analjezi sağlanabildiğini, ancak tramadol HCl 0.5 mg/kg ve 1mg/kg dozları arasında cerrahi başlama ve postoperatif analjezi süreleri arasında bir farklılık olmadığı belirlendi.Anahtar kelimeler: Levobupivakain, Postoperatif analjezi, Supraklavikuler brakiyal pleksus bloğu, Tramadol HCI.
Kronik özofagial striktür gelişen çocuklarda oral midazolam, deksmedetomidin ve melatonin premedikasyonunun karşılaştırılması
Amaç: Kronik özofagus striktürü nedeniyle endoskopik dilatasyon planlanan çocukların premedikasyonu için kullanılan melatonin, deksmedetomidin, midazolamın plasebo ile karşılaştırılarak preoperatif aktivite, anksiyete, sedasyon ve maskeye yanıt skorlarına etkilerinin karşılaştırılması amaçlandıGereç ve Yöntem: Çift-kör plasebo kontrollü bir yöntemle planlanan çalışmamız Klinik İlaç Araştırmaları Yerel Etik Kurulu ve hasta yakınlarının yazılı onayı alındıktan sonra ASA I-II grubu, 2-12 yaş arası 100 çocuk çalışmaya alındı. Hastalar rastgele seçimle 25'er kişilik dört gruba ayrıldı. Preoperatif hazırlık odasına ebeveynleri ile birlikte alınan çocuklarda rutin nabız ve periferik oksijen satürasyonu monitorize edildi. Burada hastalara standart bir anestetik yöntemle genel anestezi indüksiyonuna başlanmadan 40 dk önce premedikasyon olarak 0,25mg veya maksimum 3 mg melatonin (1 ml parasetamol şurup içerisinde), 2,5µg/kg deksmedetomidin (1 ml parasetamol şurup içerisinde), 5 mg/kg midazolam (1 ml parasetamol şurup içerisinde) ve plasebo (1 ml parasetamol şurup) randomize bir şekilde verildi. Çocukların aktivite, anksiyete, sedasyon ve maskeye yanıt skorları premedikasyon verildikten sonra 10, 20, 30, 40 dk'larda değerlendirildi ve anestezi indüksiyonu sonrasında maskeye yanıt skorları kaydedildiBulgular: Çocuklarda oral yoldan verilen midazolam, deksmedetomidin ve melatoninin uygulanan dozlarda plaseboya göre; preoperatif aktivite ve anksiyete skorlarını azalttığı, sedasyon skorlarının arttığı, daha rahat maskeye uyum sağladıkları, daha stabil bir hemodinami sağlandığı saptandı. Aktivite, anksiyete ve sedasyon skorleri gözönüne alındığında en iyi grubun melatonin grubu, maskeye yanıtta en iyi grubun ise deksmedetomidin grubu olduğu belirlendi. Plasebo dahil tüm gruplarda uygulanan dozlarda ciddi bir yan etki ile karşılaşılmadığı ve taburcu olma sürelerinin etkilenmediği saptandıSonuç: Pediyatrik olgularda oral deksmedetomidin, midazolam ve melatoninin preoperatif anksiyeteyi azalttığı, oral melatoninin güvenli bir şekilde kullanılabileceği, deksmedetomidin ve midazolama iyi bir alternatif olduğu kanısına varıldı.
Bel ağrısında pulse ve konvansiyonel radyofrekans termokoagulasyon uygulamaları
Amaç: Kronik bel ağrısı tedavisinde algoritmaya uygun olarak çeşitli yöntemler uygulanmaktadır. Radyofrekans termokoagulasyon yöntemi bunlardan biridir. Bu yöntemin temeli, elektod ucundaki ısı ile hasar oluşturmaktır. Bu çalışmamızda pulse ve konvansiyonel radyofrekans termokoagulasyon uygulamalarının, tedavi açısından bel ağrılarındaki etkinliğini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Fakültemiz Etik Kurul onayı ve olguların yazılı onayları alındıktan sonra radyofrekans uygulanacak toplam 30 hasta çalışma kapsamına alındı. Randomize çift kör olarak planlanan çalışmamız, her biri 15 hastadan oluşan 2 gruba ayrıldı. Grup I'e 4 dk. 420C pulse radyofrekans, Grup II'e 2dk. 650C konvansiyonel radyofrekans uygulandı. Her iki gruptaki hastalara işlem bitiminde toplam 3ml volum içinde Metilprednisolon ve Levobupivakain uygulandı. Her iki grupta da işlem öncesi ile işlem sonrası 1. ve 3. aylarda Vizuel Analog Skala değerleri (VAS), Modifiye Oswetry İndeks (MOI), motor kayıp, duyu kaybı, refleks kaybı değerlendirildi. Bulgular: Grupların demografik verilerinin benzer olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığı belirlendi. Girişim öncesi uygulanan tedaviler değerlendirildiğinde, olguların % 43,3'ünün daha önce bel cerrahisi işlemi gördüğü, % 37,9'unda fizik tedavi uygulandığı, % 55,2'sinde ise nonsteroid antiinflamatuar analjezik (NSAID) kullanımı saptandı. Olguların tümünde işlem öncesi VAS ve MOI değerleri ile işlem sonrası 1. ve 3. ay değerleri karşılaştırıldığında anlamlı fark olduğu saptanmışken, Grup I ve Grup II karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. İşlem öncesi ile işlem sonrası 1. ve 3. ay yapılan duyusal ve motor kayıp değerlendirilmesinde Grup I ve Grup II arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Hiçbir hastada refleks kayba rastlanmadı. Sonuç: Bel ağrısı olan olgularda her iki radyofrekans uygulamasının da etkin olduğu, iki uygulama arasında klinik ve istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmadığı saptandı.