Lung neoplasms
254 theses under this subject heading
Akciğer kanserli hastalarda metabolik durumun immün sistem üzerine etkileri
bu çalışma akciğer kanserli hastaların metabolik durumlarının immün sistem üzerine etkisini görmek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Çalışma, Mayıs 2017- Şubat 2018 tarihleri arasında Tekirdağ ilinde bulunan üniversite hastanesinde akciğer kanseri tanısı ile başvuran 57 hasta ile yürütülmüştür. Veriler Hasta Tanılama Formu, Antropometrik Ölçümler, Nutritional Screening-2002 (NRS-2002) Tarama Aracı kullanılarak ve hasta dosyasından biyokimyasal belirteçlere, flow sitometrilerine bakılarak elde edilmiştir.. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, ortalama, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis, ANOVA, ki-kare, kullanılmıştır. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 61,3±7,95 yıl olup, %75,4'ü erkekti. Hastaların %71,9'unda istemsiz kilo kaybı vardı. Son üç aydaki kilo kaybı ortalaması 3,47±5,03 kg, son altı aydaki kilo kaybı ortalaması 3,63±5,79 kg , %12,3'ün iştahı kötüydü. Hastaların % 8,8'inin BKİ ≤ 20 kg/m²'in altındaydı. NRS 2002 skor ortalamaları 2,35±1,12 idi ve %45,6'sında malnütrisyon riski mevcuttu. Erkek cinsiyette olma, sukamöz tip akciğer kanseri tanısı olma, sosyal güvencenin bulunmaması ve her gün et balık tüketme durumunun IgG düzeyini etkilediği ve daha yüksek olduğu görülmüştür (p˂0,05). Ayrıca sosyal güvencesi olmayan hastaların son altı aydaki kilo kaybının daha fazla olduğu, BKİ'nin ve kol çevresinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir (p˂0,05). İştahı kötü olan hastaların NRS 2002 skorunun anlamlı derecede yüksek olduğu (p˂0,05); her gün sebze/meyve tüketenlerin albümin düzeyini ve lenfosit alt tiplerinden T helper ( cd3/cd4), T sitotoksik (cd3/cd8), doğal öldürücü lenfositleri (cd3-/cd56) etkilediği (p˂0,05); her gün et/balık tüketenlerin son üç aydaki kilo kaybını anlamlı fark yarattığı ve kilo kaybının daha az olduğu bulunmuştur (p˂0,05). Kemoterapi sayısının sağ el ikinci ölçüm ile sol elin birinci ve ikinci ölçümlerini etkilediği görülmüştür (p˂0,05). Anahtar Kelimeler: Kanser, akciğer kanseri, immün sistem, malnütrisyon.
Yaygın evreli küçük hücreli akciğer kanseri hastalarında tanı anında bakılan prognostik nütrisyonel indeks ve immünonütrisyonel indekslerin prognostik değeri ve genel sağkalım üzerine etkileri
Çeşitli parametrelerin çeşitli kanser türlerinde prognozu gösterdiği ve genel sağkalım tahmininde bulunduğu gösterilmiştir. Yaygın evreli küçük hücreli akciğer kanseri son derece düşük sağkalıma sahip bir malignite olup, sağkalım ve prognoz göstergesi olan parametrelerde yapılmış az çalışma bulunmaktadır. mGPS ve GPS, serum albümin düzeyine ve CRP'ye dayalıdır. PNI, serum albümin seviyesi ile mutlak lenfosit sayısının bir kombinasyonudur. CAR ise CRP ve serum albümin oranı ile hesaplanır ve birçok çalışmada çeşitli kanser türlerinde prognostik faktör olarak bulunmuştur. Bu çalışmaya 01 Ocak 2011 - 1 Haziran 2022 tarihleri arasında patolojik olarak KHAK tanısı alan ve yaygın evreye sahip olan 144 hasta dahil edilmiştir. Hastaların tanı anındaki boy, kilo, biyokimyasal parametreleri ve tam kan sayımı not edilerek skorlamalar hesaplanmıştır. PNİ ve CAR için roc curve analizi yapılarak cut-off belirlenmiştir. Yapılan sağkalım analizinde mGPS 0-1,GPS 0-1 ve daha yüksek PNI'lı hastaların genel sağkalım süresi mGPS 2,GPS 2 ve daha düşük PNI'ya sahip olanlardan önemli ölçüde daha uzun bulunmuştur. CAR değeri ise sağkalım süresi açısından anlamlı olarak bulunamadı. Tek değişkenli analizlerde yüksek PNI (p=0,018), mGPS 0-1 (p=0,007) ve GPS 0-1 (p=0,007) iyi prognostik faktörler olarak tespit edildi. Çok değişkenli modellemelerde ise yüksek PNI (p=0,015), mGPS 0-1 (p=0,026) ve GPS 0-1 (p=0,026) bağımsız prognostik faktörler olarak tespit edildi. Çalışmamız tek merkezli bir retrospektif çalışma olmakla birlikte veriler, tedavi öncesi mGPS, GPS ve PNI'nın yaygın evreli KHAK hastalarında genel sağkalımın bağımsız belirteçleri olduğunu göstermiştir ve bulgularımız literatürle uyumludur. mGPS, GPS ve PNI'nın tedavi öncesi değerlendirmesi, kötü prognozlu hastaların belirlenmesine katkı sağlayabilir.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde hafıza CD8 T hücre fonksiyonunun rolü
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) en ölümcül tümörlerden biridir. Geleneksel terapötik stratejilerin başarısızlığı göz önüne alındığında, immünoterapi, ameliyat edilebilir ve ilerlemiş hastalığı olan hastaların hayatta kalma oranını artırabilecek umut verici bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Tez çalışmamız kapsamında, metastatik evrede birinci basamak tedavide, kemoterapi planlanan akciğer kanseri tanısı almış hastalarımızda başlangıç T lenfosit alt tiplerinin tedavi yanıtı üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. KHDAK tanısı almış 44 hastaya ait periferik kan örneklerindeki T lenfositlerinin akım sitometri ile immünfenotiplemesinde işaretlenmiş monoklonal antikor paneli kullanılarak incelendi. Çalışmamızda, en çok gözlenen alt tipi %80'den fazla ortanca değer olan CD28(+) CD27(+) alt tipi iken CD28(+) CD27(-) alt tipi %6 ve daha az oranda CD28(-) CD27(+) ve CD28(-) CD27(-) alt tipleri gözlendi. KT yanıtı olan ve olmayan gruplar arasında hastaların tedavi öncesi NLR (p=0,033) ve TLO (p=0,036) değerleri arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi. Tek değişkenli modelde genel sağkalım süresini öngörmede CD4 hücrelerinde PD1 ve CD28(+) CD27(+), CD8 hücrelerinde PD1, CD28(+) CD27(+), CD28(-) CD27(-), LDH ve Hemoglobin parametrelerinde istatistiksel anlamlılık gözlenmiştir (p<0,05). Çok değişkenli indirgenmiş modelde genel sağkalım süresini öngörmede CD4 hücrelerinde PD1'in etkisi gözlenmiştir (p<0,05). Progresyonsuz sağkalım süresini öngörmede CD4 hücrelerinde CD28(+) CD27(+) ve CD28(-) CD27(+), CD8 hücrelerinde CD28(+) CD27(+), LDH ve mutlak lenfosit değerleri arasında ilişki tespit edilmiştir (p<0,05). Multivariant analiz neticesinde de progresyonsuz sağkalım süresini öngörmede CD4 hücrelerinde PD1, CD8 hücrelerinde CD28(+) CD27(+) ve mutlak lenfosit sayısı arasında anlamlılık gözlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, özellikle CD28(-) olan hastaların daha kısa sağkalım oranına sahip olması ve hedef belirteçlerdeki azalmanın/yok olmanın spesifik olarak malignitenin agresifliğini artırmaya yatkın olduğu düşünülmektedir.
Akciğer kanserinin tanı ve tedavisinde hastaların psikososyal deneyimlerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, akciğer kanseri tanısı almış bireylerin teşhis ve tedavi süreçlerindeki psikososyal deneyimlerini, yaşam kalitelerini ve algıladıkları sosyal destek düzeylerini incelemek; bu faktörler ile sosyal maliyetleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve bireysel yaşantılarını derinlemesine analiz etmektir. Araştırma açıklayıcı sıralı karma desen yöntemi çerçevesinde Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'nde yürütülmüştür. Çalışmanın nicel bölümünde, araştırmaya katılmayı kabul eden 101 hastaya Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği (DASS-21), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS), EORTC QLQ-C30 ve LC13 yaşam kalitesi ölçekleri ve Görsel Analog Skala (VAS) uygulanmıştır. Çalışmanın nitel kısmında ise 19 hasta ile derinlemesine yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Ayrıca hasta yakınları ve sağlık profesyonellerinin katkılarıyla veriler çeşitlendirilmiş ve uzman görüşleriyle desteklenmiştir. Nicel bulgular, yapılan hiyerarşik regresyon analizlerinde yaşam kalitesi, maddi zorluk, sosyal destek ve semptom değişkenlerinin depresyon, anksiyete ve stres düzeylerini anlamlı biçimde açıkladığını; ayrıca yapılan fark testlerinde ölçek puanlarının bazı sosyodemografik ve klinik değişkenlere göre farklılaştığını göstermiştir. Nitel veri analizinde, hastaların deneyimlerini açıklayan 7 ana tema ve 37 alt kod ortaya çıkarılmıştır. Bulgular, akciğer kanseri teşhisi konan hastaların önemli düzeyde psikolojik sıkıntı yaşadıklarını, sosyal desteğe ihtiyaç duyduklarını, yaşam kalitelerinde belirgin bozulmalar olduğunu ve sürecin beraberinde ciddi bir ekonomik yük getirdiğini ortaya koymuştur. Karma yöntem yaklaşımının kullanılması, nicel bulguların bireysel hasta anlatılarıyla tamamlanmasına hizmet etmiş ve böylece daha bütüncül bir çerçeve sunulmasını sağlamıştır. Sonuç olarak, bu çalışma akciğer kanseri hastalarının sadece tıbbi açıdan değil aynı zamanda psikososyal ve ekonomik düzeylerde de derin etkiler yaşadığını göstermektedir. Elde edilen bulgular hasta merkezli, sürdürülebilir ve multidisipliner sağlık politikalarının geliştirilmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Psikososyal destek hizmetlerinin sağlık sistemine entegrasyonu ve maliyet yükünü azaltmaya yönelik politikaların önemi araştırmanın sağladığı en temel katkılar arasındadır.
Küçük hücreli akciğer kanserinde sistemik immun-inflamatuar indeks (Sİİ), prognostik nutrisyonel indeks (PNİ) ve Hemoglobin/RDW oranının prognoz ile ilişkisi
Amaç: Küçük hücreli akciğer kanserinde sistemik immun-inflamatuar indeks (Sİİ), prognostik nutrisyonel indeks (PNİ), nötrofil/lenfosit oranı (NLO) ve Hemoglobin/kırmızıkan hücresi dağılım genişliği oranının (Hgb/RDW ) prognoz ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde Ocak 2014–Mart 2021 tarihleri arasında takip edilmiş ve tanısı kliniğimizce konulup cisplatin + etoposid tedavisi başlanmış olan, 18 yaş üzeri küçük hücreli akciğer kanseri tanılı 132 hasta retrospektif olarak taranmıştır. Dahil edilme kriterlerine uyan 105 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ait yaş, cinsiyet, yaşam sürelerine ek olarak kemoterapi öncesi ilk değerlendirmede elde edilmiş olan tam kan sayımı, glukoz, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), üre, kreatinin, laktik dehidrojenaz, albümin değerleri, boy, vücut ağırlığı hasta dosyalarından elde edilerek kayıt altına alındı. İlk değerlendirme esnasında elde edilen bu veriler kullanılarak Sİİ, PNİ ve Hgb/RDW oranı hesaplandı. Çalışmada kullanılan prognostik indekslerin hesaplanması; Sİİ [(trombosit×nötrofiller)/lenfosit], PNİ [10 x serum albümini (g/dl) + 0,005 x toplam lenfosit sayısı (mm3 başına)], Hgb / RDW 'dur. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 105 hastaya ait ortanca genel sağkalım süresi 10,93 (0,4–41,10) ay olarak saptandı. Elde edilen bu ortanca genel sağkalım süresine göre hastalar yüksek genel sağkalım (>10,93 ay) ve düşük düşük genel sağkalım (≤10,3 ay) olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. İki grup arasında çalışma ana parametrelerin karşılaştırmasında ise NLO ve Hgb/RDW oranının her ikisinin de yüksek genel sağkalım grubunda istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha düşük olduğu gözlendi. PNİ ve Sİİ değerlerinin ise her iki grup arasında istatistiksel açıdan benzer oldukları saptandı. ROC eğri analizi sonucu elde edilen kesme değerlerinde hiçbir parametrenin sağkalım üzerine istatistiksel açıdan anlamlı bir etkisinin olmadığı saptanmıştır. Sonuçlar: PNİ, Hgb/RDW , NLO ve Sİİ değerlerinin ROC analizi ile eşik değerleri hesaplandığında yüksek ve düşük değerler olarak gruplara ayrıldığında sağkalım sonuçlarına anlamlı etkisinin olmadığı saptanmıştır. Analiz ettiğimiz faktörlerin anlamlı prognostik etkisinin olmadığı sonucuna varıldı.
Albumin-alkalen fosfataz oranının (AAPR) küçük hücreli dışı akciğer kanserinde prognoza etkisi
Akciğer kanseri solunum yollarından veya akciğer parankiminden kaynaklanan ve dünyada en sık teşhis edilen solid organ kanseridir. Gelişen tedavi modalitelerinin yanı sıra hastalık prognozu ve tedavi yanıtı ile ilişkili faktör arayışları devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda serum albumini ve serum alkalen fosfatazını (ALP) birleştiren yeni bir belirteç olan albumin-alkalen fosfataz oranının (AAPR) hepatoselüler karsinom başta olmak üzere çeşitli kanser türlerinde önemli prognostik değere sahip olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanılı hastalarda AAPR`nin prognostik parametreler üzerinde etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya Ocak 2012- Mayıs 2022 tarihleri arasında merkezimizde KHDAK tanısı ile takip edilen erişkin hastalar dahil edildi. Hastalara ait temel demografik ve klinik veriler, laboratuvar sonuçları, akciğer kanserine ait radyolojik, histopatolojik ve moleküler-genetik bulgular ve uygulanan tedaviler hastane elektronik veritabanından retrospektif olarak incelendi. AAPR nin genel sağ kalımı öngördürücü prognostik özelliği Receiver Operating Characteristics (ROC) analizi ile incelendi. Genel (OS) ve progresyonsuz sağ kalıma (PFS) etki eden faktörler çoklu Cox regresyon analizi ile araştırıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 306 hastanın [219 (%71,6) erkek ve 87 (%28,4) kadın] yaş ortalaması 64,7±10, 2 yıl, ortalama tanı yaşı ise 61±10,3 yıl idi. ROC analizinde AAPR`nin genel sağ kalım için anlamlı prediktif özelliğe sahip olduğu gösterildi (EAA: 0,622; %95 GA:0,558-0,687; p<0,001). Cut-off değeri ≤0,44 alındığında testin mortaliteyi öngörmede duyarlılığı %60,6; özgüllüğü %60,2; pozitif prediktif değeri %75; negatif prediktif değeri ise %43,7 bulundu. Tanıdaki AAPR 164 (%53,6) hastada düşüktü. Düşük AAPR`ye sahip hastalarda normal olanlara göre ileri evre kanser oranı (p=0,003) ve ortanca CRP düzeyleri daha yüksekti (p<0,001). Ortanca 2,98 (0,1-10 yıl) yıllık takip süresinde 5 yıllık OS %36,2 (%95 GA: 30,5-41,9), 5 yıllık PFS ise %22,2 (%95 GA: 17,5-26,9) idi. Tanıda semptom varlığı ve santral tümör yerleşiminin (periferik yerleşime göre) de dahil edildiği çok değişkenli Cox regresyon modelinde ≥65 tanı yaşı (HR: 1,409, %95GA: 1,047-1,895, p=0,024), erkek cinsiyet (HR: 1,405, %95 GA: 1,013-1,950, p=0,042), ECOG 2-3 (0-1`e göre, HR: 3,955, %95 GA: 1,565-9,994, p=0,004), AAPR ≤0.44 (HR: 1,374, %95GA: 1,023-1,847, p=0,035), klinik evre 3-4 hastalık (HR: 2,771, %95 GA: 1,844-4,164, p<0,001) ve birinci basamak tedaviye yanıtsızlık (HR: 3,614, %95 GA: 2,630-4,966, p<0,001) genel sağ kalım için bağımsız risk faktörü olarak görüldü. Diğer yandan ECOG 2-3 (0-1`e göre, HR: 2,697, %95 GA: 1,068-6,811, p=0,036), klinik evre 3-4 hastalık (HR: 2,584, %95 GA: 1,813-3,682, p<0,001) ve birinci basamak tedaviye yanıtsızlığın (HR: 5,181, %95 GA: 3,694-7,264, p<0,001) progresyonsuz sağ kalım için bağımsız prediktörler olduğu ortaya konuldu. Çalışmamızda çok değişkenli analizde KHDAK tanılı hastalarda AAPR`nin genel sağ kalımı öngörmede bağımsız risk faktörü olduğu gösterildi. Bu grupta düşük AAPR; ileri evre kanser ve artmış inflamasyon ilişkili serum albumin düşüklüğü ve uzak organ metastazlarına bağlı ALP yüksekliği nedeniyle meydana gelebilir. Anahtar Kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, albümin-alkalin fosfataz oranı, sağ kalım, progresyonsuz sağ kalım.
Akciğer kanserli hastalarda ikili görev performansı ve solunum kas enduransının değerlendirilmesi
Kanser ve kanser tedavilerinin sonucunda, ciddi semptom ve yan etkiler ortaya çıkmaktadır. Çalışmamızda amacımız, akciğer kanserli hastalarda ikili görev performansı, solunum kas kuvveti ve enduransı, interkostal kas oksijenizasyonu, yorgunluğu, kognitif durumu, dispne ve fiziksel aktivite seviyelerini değerlendirmektir. Çalışmaya 25 akciğer kanserli hasta (64.00 yıl (58.50-64.00)) ve 25 kontrol grubu birey (60.00 yıl (55.00-63.00)) dahil edildi. Bireylerin değerlendirmesinde solunum kas kuvveti testi, solunum kas enduransı testi ve ikili görev performansı testi uygulandı. Kas oksijenizasyonu yakın kızılötesi spektroskopi (NIRS) cihazı ile değerlendirildi. Kognitif durum Montreal Bilişsel Değerlendirme (MOBİD) Ölçeği, fiziksel aktivite seviyesi Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ), yorgunluk şiddeti Yorgunluk Şiddet Ölçeği, dispne Modifiye Medical Research Council (MMRC) Dispne Skalası ve yaşam kalitesi Avrupa Kanser Araştırmaları ve Tedavileri Organizasyonu (EORTC) QLQ-C30 Anketi ile değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda akciğer kanserli bireylerin solunum kas kuvvet ile endurası değerleri ve ikili görevin bilişsel parametresi kontrol grubu bireylere göre düşüktü (p<0,05). Kas oksijenizasyonu değerlerinden test boyunca total hemoglobin değişimi arasında anlamlı fark vardı (p<0,05). Akciğer kanserli bireylerin MMRC dispne skalası puanları daha yüksekti (p<0,001). MOBİD, yorgunluk şiddet ölçeği skorları ve IPAQ toplam puanı arasında fark yoktu (p>0,05). IPAQ yürüme puanı ve QLQ-C30 anketinin semptom skorlarında kontrol grubu lehine anlamlı fark vardı (p<0,05). Akciğer kanserli bireylerin bilişsel görev performansları, solunum kas kuvvetleri ile enduransları, yaşam kaliteleri ve dispne seviyeleri olumsuz etkilenmiştir. Akciğer kanserli bireylerin rehabilitasyonunda bu parametrelerin rehabilitasyon programına eklenmesi akılda tutulmalıdır.
15 mm'den küçük akciğer nodüllerinde perkütan transtorasik biyopsi sonuçları
Amaç: Bu çalışmada, uzun aksı 15 mm'den küçük akciğer nodüllerinde, perkütan transtorasik akciğer biyopsi işleminin etkinliğinin ve güvenirliliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Giriş: Bilgisayarlı tomografi (BT) eşliğinde perkütan transtorasik akciğer biyopsi (PTB), akciğer lezyonlarının tanısında önemli yere sahiptir. İşlem sonrası düşük sıklıkla da olsa pnömotoraks, kanama veya nadiren hava embolisi gibi komplikasyonlar görülebilir. Akciğerdeki lezyonun küçük boyutlu oluşu, santral yerleşimli olması, ana bronş veya vasküler yapılara yakın olması ve altta yata parankim hastalıkları, komplikasyon riskini arttıran esas etkenlerdir. Literatürde küçük boyutlu akciğer lezyonlarında PTB sonuçlarını bildiren yeterli sayıda yazı bulunmamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2005 ve Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Nonvasküler Girişimsel Radyoloji ünitesinde BT eşliğinde PTB yapılan erişkin hastalar dahil edilmiştir. Hastalara ait demografik veriler, altta yatan akciğer hastalığı, lezyon boyutu, yerleşimi, lezyondan plevraya kadar iğne mesafesi, işlem sonrası komplikasyonlar ve histopatolojik tanılar retrospektif olarak incelenmiştir. Komplikasyonlarla ilişkili olabilecek faktörler istatistiksel yöntemlerle araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 97 hastanın (%56 erkek) yaş ortalaması 63±9,9 yıl idi. Biyopsi yapılan nodüllerin ortalama uzun aksı 12±2,3 mm idi. Nodüllerin %15'i (n=15) 1-9 mm, %41'i (n=40) 10-12 mm, ve %44'ü (n=42) ise 13-15 mm aralığında idi. Biyopsi yapılan hastalarda %94,8 oranında örnek tanısal değerlendirme için yeterli bulunmuştur. Toplam 5 (%5) hastada ise biyopsi ile tanı alınamamıştır. Lezyondan plevraya kadar iğne mesafesi 3 cm'den az olan hastalarda yetersiz örnekleme oranı, diğer gruplara (3-4,9 cm ve 5 cm üzeri) göre daha fazla görülmüştür (p=0,026). Komplikasyonların büyük çoğunluğu (%84) klinik önemi olmayan hemorajiler (51 hasta) ve tedavi gerektirmeyen pnömotorakslardı (14 hasta). 2 hastada pnömotoraks sonrası drenaj kateteri gerekmiştir. Grade 2 ve üzeri hemoraji 19 hastada (%19,6) görülmüştür. Hemoraji izlenen hastaların hiç birinde kan transfüzyonu veya kanama nedeni ile ek girişimsel müdahaleye gerek duyulmamıştır. Hemoptizi olan 2 hastada, ek müdahaleye gerek kalmadan spontan düzelme aynı gün içerisinde görülmüştür. Hastanede kalış süresinde uzamaya neden olan parankimal hemoraji ve hemoptizi olgusu izlenmemiştir. 61 hastaya (%63) işlem günübirlik yatış yapılarak yapılmış olup hastalar aynı gün taburcu edilmiştir. 36 hastaya ( %37) ise hastaneye yatışını takiben işlem yapılmıştır. Bu 36 hastanın 2'sinde drenaj gerektiren pnömotoraks olması nedeniyle yatışı takiben taburculuk 3. ve 5. günlerde olmuştur. Diğer 34 hastada ise taburculuk işlemi yatışı takiben ertesi gün olmuştur. Lezyon-plevra iğne mesafesi arttıkça parankimal hemoraji görülme sıklığının istatiksel olarak anlamlı derecede arttığı görülmüştür (p=0,008). Benzer şekilde, lezyon ile en yakın pulmoner fissür arası mesafe <1 cm olan hastalarda hemoraji gelişimi diğer grupa göre daha yüksek görülmüştür ( p=0,019). Sonuç: Çalışmamızda 15 mm altındaki akciğer nodüllerinde, PTB'nin etkin, güvenilir ve yüksek tanısal doğruluğa sahip bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Küçük boyutlu nodüllerde, özellikle plevraya yakın yerleşimin veya geçilen akciğer parankim mesafesinin az olmasının, iğne manüplasyonunu kısıtlaması sonucu, yetersiz örnekleme ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızın bir sonucu olarak, hedeflenen nodüle ulaşmak için en kısa mesafenin değil, en uygun iğne manüplasyonu sağlayacak akciğer parankim trasesinin tercih edilmesini önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Akciğer, nodül, BT, perkütan transtorasik biyopsi.
İrinotekan ve STAT3 inhibitörü yüklü PLGA-PEG nanopartiküllerinin küçük hücreli akciğer kanserine aktif hedeflendirilmesi ve In vivo-In vitro değerlendirilmesi
Akciğer kanseri(AK) kansere bağlı ölümlerde ilk sırada, görülme sıklığı açısından ise her iki cinsiyette de ikinci sırada yer almaktadır. Tüm AK vakalarının %13-15'ini oluşturan küçük hücreli akciğer kanseri(KHAK), tedavisinin zorluğunun yanında, çok hızlı ilerlemektedir. Teşhis öncesi metastaz oluşturmuş olma oranı yüksektir.İrinotekan; meme, akciğer kanseri gibi kanser türlerinde yüksek miktarda eksprese edilen topoizomeraz I enzimini inhibe ederek, DNA zincirlerinin kırılmasını indükleyip DNA replikasyonunu bozan bir antikanser moleküldür. Karaciğer ve tümörde, temelde karboksilesteraz enzimiyle, 100-1000 kat daha aktif formu olan SN-38'e dönüşmektedir. İrinotekanın tümöre ulaşmadan SN-38'e dönüşmesi, toksisitesi ve etkinliğinde heterojenliğe neden olmaktadır. Araştırmalar, Sinyal İletici ve Transkripsiyon Aktivatörü-3(STAT3) isimli transkripsiyon faktörünün bir çok insan kanser hücre hattında sürekli aktivasyon gösterdiği, kanserin gelişme ve ilerleme aşamalarında etkili olmakla kalmayıp; kanser hücrelerinin canlılığını sürdürmesi, immün sistem baskılanması ve anjiyogeneze de katkıda bulunduğunu göstermiştir.Bu nedenle, STAT3 inhibisyonu güncel bir kanser tedavisi yaklaşımı olarak araştırılmaktadır. Gerçekleştirdiğimiz ön çalışmalarda KHAK hücrelerinde STAT3 yolağının oldukça aktif olduğu gösterilmiştir. Tez kapsamında,Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu(FDA) tarafından onaylı poli(laktik-ko-glikolik asit)(PLGA) polimerinin, poli(etilen glikol)(PEG) ile modifiye edilmiş formuyla nanopartiküllerin hazırlanması ve yüzeylerinin anti-CD56 monoklonal antikoruyla konjuge edilerek tümöre hedeflendirme amaçlanmaktadır. CD56, KHAK hücrelerinin yüzeyinde yüksek düzeyde bulunan bir membran molekülüdür. Nanopartiküllere irinotekan ve uygun bir STAT3 inhibitörü enkapsüle edilerek; irinotekanın farmakokinetik özellikleri geliştirilecek, sağlıklı dokularda toksik/yan etki oluşumu engellenecek, irinotekan-SN38 dönüşümü hedeflendirme ve kontrollü salım sayesinde büyük ölçüde tümör dokusunda gerçekleşecektir. Nanopartiküllerin in vitro-in vivo karakterizasyonu gerçekleştirilecektir. En agresif klinik tabloya sahip akciğer kanseri KHAK tedavisinde; klinik uygulamada kabul görebilecek bir nanopartiküler sistemle, kemoterapötik madde-inhibitör kombinasyonunun tümöre hedeflendirilmesinin etkinliği araştırılacaktır.
Akciğer kanseri hastalarında ameliyat öncesi ve sonrası besin desteğinin inflamasyon göstergelerine ve yaşam kalitesine etkisi
Kanserden ölümlerin en sık görüldüğü kanser türü akciğer kanseridir. Randomize kontrollü olarak planlanan bu müdahale çalışmasında, akciğer kanseri cerrahisi geçiren hastalarda glutamin, arjinin ve hidroksi metil bütiratın beslenme durumuna, inflamasyon göstergelerine ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisi araştırılmıştır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı konan ve ameliyatı planlanan 27-77 yaş aralığındaki 70 hastaya sağlıklı beslenme programı yapıldıktan sonra randomizasyonla iki gruba ayrılarak, müdahale (n=35) grubuna ameliyat öncesi 10 gün, ameliyat sonrası 5 gün olmak üzere günde 2 adet şase formda glutamin (7,4 g/şase), arjinin (7,4 g/şase) ve hidroksi metil bütirat (1,3 g/şase) içeren besin desteği verilmiştir. Kontrol grubuna (n=35) herhangi bir besin desteği verilmemiştir. Katılımcıların başlangıçta, ameliyattan önce (besin desteğinin 10. günü) ve ameliyattan sonra (besin desteğinin 15. günü) olmak üzere üç kez izlemi yapılmıştır. Hasta odaklı subjektif global değerlendirme (PG-SGA) ile beslenme durumu izlemi, doğu kooperatif onkoloji grubu performans durumu ölçeği (ECOG-PS) ile fiziksel performans durumu izlemi yapılmıştır. Antropometrik ölçümleri, biyoelektrik empedans analizi (BİA) sonuçları ve biyokimyasal bulguları kayıt edilmiştir. Elde edilen biyokimyasal parametreler ile CRP/albumin oranı (CAR), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), platelet/lenfosit oranı (PLR) ve prognostik beslenme indeksi (PNI) hesaplanmıştır. Hastalardan alınan serum örneklerinde ELISA yöntemi ile TNF-α, IL-6 parametreleri analiz edilmiştir. Ayrıca hastalardan pre-op ve post-op süreçte üç günlük besin tüketim kaydı alınarak enerji ve besin ögesi alımları değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, post-op süreçte müdahale grubunda PG-SGA ve ECOG-PS skoru kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Post-op dönemde, müdahale ve kontrol grubu arasında hemoglobin, hematokrit, total protein, albumin, lenfosit, nötrofil ve lökosit sayısı ile PNI düzeyleri bakımından fark saptanmamıştır (p>0,05). İnflamatuar belirteçlerden olan CRP, CAR, NLR, PLR, TNF-α, IL-6 düzeylerinde her iki grupta da post-op dönemde, pre-op döneme göre artış tespit edilmiş olup (p<0,001), gruplar arasında inflamatuar belirteçlerdeki değişim bakımından fark yoktur (p>0,05). Post-op dönemde müdahale grubunda post-op yaşam kalitesi ve fiziksel işlev skoru daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Post-op süreçte ağrı, halsizlik ve uykusuzluk skorunun kontrol grubunda daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Post-op dönemde kontrol grubundaki erkek bireylerde baldır çevresi, kadın bireylerde ise el kavrama gücü müdahale grubuna göre daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Her iki grupta da pre-op ve post-op süreçte vücut kompozisyonu bakımından fark yoktur (p>0,05). Müdahale grubunda yara yeri iyileşme süresi 18 gün, kontrol grubunda ise 20 gün olarak elde edilmiştir (p=0,015). Post-op süreçte müdahale ve kontrol grubundaki bireylerin enerji, makro ve mikro besin ögesi alımlarında azalma saptanmış olup (p<0,05), müdahale ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu çalışma ile immünonütrisyonel besin desteği kullanımının post-op süreçte hastaların beslenme ve fiziksel performans durumuna, antropometrik ölçümlerine, yaşam kalitesi ve yara iyileşme sürecine olumlu yönde etki yapabileceği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri cerrahisi, glutamin, arjinin, hidroksimetilbütirat, yaşam kalitesi
Akciğer kanseri ve sol meme radyoterapisinde kardiyak altyapı marjlarının oluşturulması ve tedavi planı optimizasyonu
Torasik ışınlamalarda koroner arterler (CA) istemsiz olarak radyasyona maruz kalır ve akabinde kardiyovasküler toksisiteler oluşabilir. Bunu önlemek için CA'nın güvenlik marjları (SM)'nı doğru bir şekilde oluşturmanın ve aldıkları dozları belirlemenin önemi son yıllarda anlaşılmıştır. Bu nedenle çalışmanın ilk kısmında; kanser olmayan hastalardan alınan elektrokardiyografi kapılı intravenöz kontrastlı bilgisayarlı tomografi (CT) çekilerek oluşturulan kardiyak CT'ler üzerinden, CA (sol koroner arter; LCA, sol anterior desendan arter; LAD, sirkumfleks arter; Cx, sağ koroner arter; RCA) bölümlere ayrılarak, çapları ve yer değiştirmeleri (d) ölçülmek suretiyle SM elde edilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmında ise; hesaplanan bu SM kullanılarak önceden tedavileri yapılmış olan akciğer kanseri (LC) ve sol meme kanseri (LBC) hastalarının tedavi planlarına, LAD'ın konturu eklenerek optimizasyon (Op)'a dahil edilmesi sonucunda ortaya çıkan yeni tedavi planları (NTP), standart tedavi planları (STP) ile karşılaştırılmıştır. LCA, LAD1 ve RCA2'nın maksimum d radyal, Cx2 ve LAD2'nin maksimum d kranyokaudal yönde olurken, diğer kısımlarda bir genelleme yapılamamıştır. SM (mm), sagittal, transversal ve vertikal eksenlerde; nefes tutturularak oluşturulan planlama CT'lerde, LAD1 (üst bölüm) 10, 6, 4; LAD2 (orta bölüm) 2, 2, 5; LAD3 (alt bölüm) 4, 8, 6; internal hedef hacimli veya serbest nefeste oluşturulan planlama CT'lerde, LAD1 9, 5, 4; LAD2 2, 1, 4; LAD3 3, 7, 5 olarak bulunmuştur. NTP'de; hedeflerin ve diğer kritik organların aldıkları dozlarda anlamlı bir fark gözlenemezken, LC vakalarında; LAD V15 Gy, kalp ortalama doz, LBC vakalarında LAD V15 Gy, kalp V25 Gy, kalp V10 Gy anlamlı bir şekilde düşmüştür. Dolayısıyla, LAD'ın SM verilerek Op'a dahil edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Akciğer kanseri tedavisinde kullanılmak üzere nanopartikül içeren kuru toz inhaler formülasyonu hazırlanması, karakterizasyonu ve in vitro değerlendirilmesi
Bu tezde küçük hücreli dışı akciğer kanseri tedavisinde kullanılmak üzere gefitinib nanopartikülleri içeren kuru toz inhaler formülasyonu geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 130 nm'nin altında albümine bağlı gefitinib nanopartikülleri yüksek basınçlı homojenizasyon yöntemi ile hazırlanmış ve tümöre aktif hedefleme amacıyla hyaluronik asit (HA) kaplaması yapılmıştır. Formülasyonlarda hedeflenen boyutlarda tekdüze nanopartiküllerin eldesi için akciğerin yüzeyinde doğal yüzey aktif madde olarak bulunan Dipalmitoil fosfatidilkolin (DPPC) kullanılmıştır. Nanopartiküllerin inhale edilebilir boyutlara ve toz özelliklerine sahip olabilmesi için formülasyonlara taşıyıcılar eklenmiş ve liyofilize edilmiştir. Kuru toz inhaler (KTİ) formülasyonlarının aerosolize olarak akciğerin derinliklerine ulaşabilmesi için partiküllerin 1-5 μm aerodinamik çapa sahip olması amaçlanmıştır. Farklı taşıyıcılar içeren kuru toz inhaler formülasyonlarının aerodinamik özellikleri Andersen Kademeli Ayrıştırıcı (ACI) ile analiz edilmiştir. Taşıyıcı olarak fenilalanin-mannitol kombinasyonu ile en iyi aerodinamik özellikler ve in-vitro salım davranışı sağlanmıştır. Suda çözünmeyen kristal yapılı gefitinibin nanopartikülleri oluşturularak yüzey alanı geniş, inhale edilebilir amorf yapılı liyofilize toz hale getirilmesi ile sudaki çözünürlüğü artırılmıştır. Simüle akciğer sıvısı ortamında yapılan in vitro salım deneylerinde geliştirilen KTİ formülasyonunun 72 saat boyunca etkin madde salımına devam ettiği görülmüştür. Lewis Lung Carcinoma-1(LLC1) hücre hattında yapılan 3(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difeniltetrazolyumbromür (MTT) testleri ile KTİ formülasyonun 72 saatte gefitinib etkin maddesine göre çok daha düşük dozlarda kanser hücrelerinin canlılığını azalttığı görülmüştür. Nil kırmızısı yüklenen KTİ formülasyonlarının LLC1 hücrelerine alımı floresans mikroskobu ile görüntülenmiştir.
Nivolumab tedavisi uygulanan ileri evre ve metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarının klinik, radyolojik özelliklerinin ve LAG-3 ve CD-155 ekspresyonlarının tedavi yanıtı ve sağkalım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
İmmün kontrol noktası inhibitörleri (İKNİ) küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) yaygın şekilde kullanılmaktadır. Tedavi sonuçlarını öngörmede en yaygın kullanılan biyobelirteç Programlı Hücre Ölümü Ligandı-1 (PD-L1) olsa da, tek başına yetersiz kaldığı bilinmekte, yeni biyobelirteçler için arayışlar sürmektedir. LAG-3 (Lenfosit Aktivasyon Geni-3) ve CD-155 (Farklılaşma Kümesi-55) çeşitli reseptörlerle olan etkileşimleri aracılığıyla anti tümör immüniteyi inhibe eden moleküllerdir. Kemoterapi sonrasında progresyon nedeniyle nivolumab kullanan 78 metastatik KHDAK hastasının klinik verileri toplanmıştır. Tümörü infiltre eden lenfositlerde (TİL) ve stromadaki lenfositlerdeki LAG-3 (33 hasta) ve tümör hücrelerindeki sitoplazmik ve membranöz CD-155 ekspresyon düzeyleri (61 hasta) immünohistokimya (İHK) ile değerlendirilmiş, bu ekspresyonların genel sağkalım (GS) ve tedavi yanıtıyla olan ilişkisi incelenmiştir. Bütün hastaların ortanca GS 8,7 ay (%95 GA: 5,1-12,3) olarak bulunmuştur. CD-155 ve LAG-3 ekspresyonu ile GS, progresyonsuz sağkalım ve tedavi yanıt oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır [GS CD-155 ekspresyonu yüksek olan grupta 6,4 ay (%95 GA: 4,9-7,8), yüksek olmayan grupta 11,3 ay (%95 GA: 6,9-15,8), (p=0,53); TİL'deki LAG-3 ekspresyonu pozitif olan grupta 6,8 ay (%95 GA: 5,1-8,6), negatif olan grupta 6,9 ay (%95 GA: 2,3-11,5), (p=0,8)]. Çok değişkenli analizlerde ECOG performans skoru, skuamöz histoloji, anemi, hipoalbuminemi, yüksek pan immün inflamasyon değeri (PIV), düşük albumin-globulin oranı, nivolumab tedavisi öncesinde akciğer bölgesine radyoterapi alma, lenf nodu harici iki veya daha fazla bölgede metastaz varlığı GS için bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur. Çalışmamızda LAG-3 ve CD-155 ekspresyonlarının nivolumab tedavisinin sonuçlarını öngörmedeki katkısı gösterilememiştir. Çeşitli klinik ölçütlerin prognostik önemi tekrar ortaya konulmuş ise de, bu aşamadaki KHDAK hastalarının tedavisini yönlendirecek bir biyobelirteç halen mevcut değildir. Anahtar kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanser", nivolumab, LAG-3, CD-155, biyobelirteç
Akciğer kanserli hastalarda asprosin ve klotho seviyelerinin incelenmesi
Akciğer kanseri, küresel çapta kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenlerinden biri olarak devam etmektedir. Akciğer kanseri gelişiminin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Son yıllarda akciğer kanserinin tanı ve tedavisine yönelik çok sayıda moleküler ve biyokimyasal çalışma yapılmasına rağmen, akciğer kanseri kaynaklı ölümler artarak devam etmektedir. Akciğer kanserinin erken dönem tanının tedavi şanısını artırdığından dolayı, tanı ve tedavide yeni biyobelirteçlerin araştırılması büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle bu çalışma; akciğer kanseri hastalarında asprosin ve klotho'nun akciğer kanseri hastalığının tanısında yeni bir biyobelirteç olabilme potansiyelini tespit etmek amacıyla yapıldı. Çalışma akciğer kanseri teşhisi PET CT ile konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı bireyden kan örnekleri alınarak serumları elde edildi. Alınan serum örneklerindeki asprosin ve klotho seviyesi ELISA kit yöntemiyle analiz edildi. Biyokimyasal analizler (ALT,AST,CRP vb) otoanalizör ile yapıldı. Elde edilen dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışma sonucunda asprosin seviyesi akciğer kanser gurubunda kontrol gurubuna göre anlamlı bir şekilde azalırken, klotho seviyesinn anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler asprosin ve klotho'nun hastalığa özgü bulgular çıkartıp, akciğer kanserinin erken tanısında kullanılma potansiyeli olduğu, bu nedenle farklı kanser evrelerinde fazla sayıda örnekle yeni çalışmların yapılması sonucunda akciğer kanserinin tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.
Akciğer kanseri olan ve kemoterapi alan hastalarda uygulanan pulmoner rehabilitasyonun solunum fonksiyon testine, egzersiz kapasitesine ve yaşam kalitesine etkisi
Son yıllarda yapılan çalışmalarda pulmoner rehabilitasyonun hem solunum yolu hastalıklarında, akciğer kapasitesini geliştirmesinde hem de akciğer kanseri hastalarında genel sağlık durumunu olumlu yönde etkilediği saptanmıştır. Literatürde kemoterapi alan akciğer kanseri hastalarının pulmoner rehabilitasyonun iyileşmeye ve genel sağlık durumunu olumlu yönde etkilediğini gösteren sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda kemoterapi gören akciğer kanseri hastalarına uygulanan pulmoner rehabilitasyonun solunum fonksiyonlarına , egzersiz kapasitesine ve yaşam kalitesine etkisi araştırıldı. Akciğer kanseri olan 30 hasta randomize olarak 15'er kişiden oluşan iki gruba ayrılmıştır. Her iki gruba da pulmoner rehabilitasyon öncesi ve sonrasında solunum fonksiyonlarını ölçmek için Solunum Fonksiyon Testi (SFT) , egzersiz kapasitesini ölçmek için 6 Dakikalık Yürüme Testi (6 DYT) , akciğer kanserinde yaşam kalitesini ölçmek için Lung Cancer Symtom Scale (LCSS) anketi uygulamıştır. Tedavi grubu olan 15 hastaya fizyoterapist eşliğinde 8 hafta boyunca günde 2 kez 20 tekrarlı solunum egzersizi, bronşiyal temizleme teknikleri, öksürme egzersizleri ve aktif solunum döngüsü uygulandı. Kontrol grubuna ise sadece ev programı verilerek solunum egzersizleri ve öksürme egzersizleri öğretildi. Tedavi öncesi ve sonrasında bağımsız iki grubun parametrelerini değerlendirmek için Independent Samples Test, grubun kendi içinde tedavi öncesi ve sonrası bağımlı olduğu değişkenler için ise Paired Samples Testi ile analiz yapıldı. Kontrol grubu ve tedavi grubu arasında cinsiyet, yaş ortalaması beden kütle indeksinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmayıp demografik veri açısından 30 bireyin de benzer olgular oldukları saptandı. Tedavi sonrasında tedavi grubunda solunum fonksiyon testinde zorlu vital kapasite (FVC), birinci saniye zorlu ekspirasyon volümü (FEV1), tepe akım hızı (PEF) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken (p<0,05), FEV1/FVC ve maksimal ekspirasyon ortası akım hızı (FEF 2575%)'te istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). Kontrol grubunda sadece FEV1 ve PEF değerlerinde istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0,05). Her iki grupta da FEV1 ve PEF değeri istatistiksel olarak anlamlı sonuçlandı (p<0,05). 6 DYT ve LCSS anketinde fizyoterapist eşliğinde olan tedavi grubu pulmoner rehabilitasyon sonrası kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı sonuçlandı (p<0,05). Sonuç olarak; Fizyoterapist eşliğinde 8 hafta pulmoner rehabilitasyon uygulanan tedavi grubunun, evde egzersiz programı uygulanan kontrol grubuna göre istatiksel olarak daha anlamlı sonuçlar elde ettiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, pulmoner rehabilitasyon, egzersiz kapasitesi, yaşam kalitesi
Akciğer kanserli hastalarda preoperatif dönem nütrisyon desteğinin postoperatif dönem üzerine etkisi
Bu çalışma Küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK) nedeniyle operasyon planlanan hastalarda preoperatif dönem nütrisyonel desteğin postoperatif morbidite, mortalite, yatış süresi üzerine etkisini incelemek amacıyla planlanmıştır. Araştırma Yedikule Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 1Ocak- 31Aralık 2017 tarihleri arasında 181 hasta üzerinde yapılmıştır. Hastaların %81,2'si erkek, %18,8'i kadın; yaş ortalamaları 59,74±8,9 idi. Hastaların BKİ ortalaması 25,33±3,87 kg/m², yağsız doku kütlesi ortalaması 56,86±8,2 kgdı. Hastaların %52,5'inin NRS 2002 skoru 2 iken; %30,4'ünün 3, %12,7'sinin 4, %4,4'ünün 5 idi. Hastaların %38,1'inde komplikasyon gelişirken; majör komplikasyon görülme oranı %18,8 idi. Ortalama yatış süresi 7,67±5,87 gündü. NRS 2002 skorlamasına göre 5 alanların %62,5'inde (n=5) komplikasyon gözlenirken, bu oran 4, 3, 2 puan alanlarda sırası ile %39,1'inde (n=9), %21,8 (n=12), %45,3 (n=43) idi(p=0,016). Komplikasyon gelişimini DM'nin 7,2 kat(p=0,001), göğüs duvarı rezeksiyonu 5,1 kat(p=0,029), NRS 2002 skorlamasında 2 alarak nütrisyonel destek almamak 2,7(p=0,02), 5 almanın ise 8,7 kat(p=0,02) arttırdığı saptandı. Pnömonektomi 4,6 kat(p=0,001), göğüs duvarı rezeksiyonu 7,8 kat(p=0,003), destek tedavisi almamak ise 10,1 kat(P=0,003) majör komplikasyon gelişimini arttırmaktaydı.Sonuç olarak; nütrisyonel destek alan hastalarda komplikasyon görülme sıklığı anlamlı olarak azalmakta, hastane yatış süresi kısalmakta, postoperatif 1. ayda albumin kaybı daha az olmaktadır. Major kompikasyon gelişimini etkileyen göğüs duvarı rezeksiyonu, pnömonektomi ve destek tedavisi alma durumlarından sadece destek tedavisi alma klinisyen tarafınca düzenlebilmektedir. Bu nedenle genişletilmiş akciğer rezeksiyonu uygulanacak hastaların, ön değerlendirme testleri ile beslenme düzeyi yeterli bulunmasına rağmen, destek tedavisine alınmasını önerilmektedir.
Akciğer kanseri hastalarında görülen umutsuzluk düzeyleri ve değer algılarının hastalık ile başa çıkabilmeleri ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı, akciğer kanseri hastalarının umutsuzluk düzeyleri ve hastalık algılarının hastalıkla başa çıkma üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğunun tespit edilmesidir. Araştırmada veri toplama yöntemi olarak anket tekniği kullanılmıştır. Anket çalışması İstanbul ilinde ve İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümündeki akciğer kanseri hastalarına uygulanmıştır. Araştırmada katılımcıların umutsuzluk düzeyleri ve değer algılarını ortaya koyan ifadelerin Cronbach Alpha iç tutarlılık katsayısı 0.88 olarak tespit edilmiştir. Bunun yanında Başa Çıkma Stratejileri ölçeği içerisinde yer alan ifadelerin 0.78'lik düzeyde bir güvenirliğe sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Uygulama sonucunda elde edilen verilerin çözümlenmesinde, bağımsız değişkenlerin bağımlı değişken üzerindeki etkilerini ortaya koyan; bunun yanında farklı grupların ölçeklerden aldıkları puanların ortalamaları açısından karşılaştırılması için Bağımsız Örneklem T-Testi ve Tek Yönlü Varyans (ANOVA) Analizi testi kullanılmıştır. Farklılığın kaynağının hangi gruplar arasında olduğunun belirlenmesi için ise Post Hoc testlerinden Tukey testi kullanılmıştır. Yine araştırmada, boyutların birbirleri ile olan ilişkilerinin yönünü ortaya koyan korelasyon analizine yer verilmiştir. Bunun yanında araştırmada yer alan bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkenler üzerindeki etkisini ortaya koyan regresyon analizine yer verilmiştir. Araştırma sonucunda, BUÖ ile yadsıma ve kendini sınırlandırma puanı arasında anlamlı düzeyde bir ilişki olmadığı ortaya çıktı. Yine BUÖ ile BÇSÖ alt ölçeklerinden olan dine yönelme ve kabullenme puanı arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğu ortaya çıktı. Araştırmada ayrıca BÇSÖ toplam puanının BUÖ ve değerler ölçeği toplam puanı tarafından negatif yönde yordandığı tespit edildi. Son olarak katılımcıların BUÖ toplam puanı ile cinsiyet, kardeş sayısı ve medeni durum değişkenleri arasında anlamlı bir farklılık olmadığı görülmüştür.
Havacıva otu (Alcanna tinctoria L.) etanol ve su özütlerinin akciğer kanseri üzerine etkisinin in vıtro araştırılması
Polifenoller açısından zengin gıdalar ve bu gıdalardan elde edilen ürünler, sağlık açısından pek çok faydası bulunması sebebiyle tüketiciler tarafından ilgi görmektedir. Bu ilgi her geçen gün artmakta, bilimsel çalışmalar ile elde edilen veriler bu artışı desteklemektedir. Günlük diyette polifenollere yer vermenin organizmaya pek çok faydası bulunmaktadır. Nörodejeneratif hastalıklara, kansere ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu rol oynaması, bağışıklık sistemini güçlendirmesi ve sindirim sistemini düzenlemesi gibi özellikler bu faydalardan birkaçıdır. Hücrelerin normal davranışlarını düzenleme fonksiyonuna sahip olan mekanizmalar bulunmaktadır. Kanser bu mekanizmaların bozulması sonucunda meydana gelmektedir. Hücreler kanser sebebiyle kontrolsüz bir şekilde çoğalmaktadır. Bu çalışmada halk arasında yara iyileşme, anti inflamatuvar ve anti mikrobiyal amaçlarla kullanılan havacıva otu köklerinin etanol ve su özütlerinin akciğer kanseri üzerindeki koruyucu ve tedavi edici özelliklerinin araştırılması amaçlanmaktadır. Bunun için in-vitro hücre kültürü çalışma tipi kullanılmıştır. Analiz yöntemi standardize olup moleküler çalışmalardaki temel yöntemlerdir. Çalışmamızda PPARgamma gen ifade değişim analizinde Beas2B (CRL-9609) sağlıklı akciğer kültürü ve A549 (CCL-185) akciğer kanser hücre hatları sırasıyla kontrol ve deney grubu olarak planlanmıştır. Hava cıva otunun akciğer kanseri hücre hattı üzerindeki etkisi ise özüt uygulanan dozlar deney grubu, herhangi bir madde uygulanmayan hücre kontrol grubu olacak şekilde düzenlenmiştir. Çalışmanın tüm aşamaları Haliç Üniversitesi Moleküler Araştırma Laboratuvarı'nda, Kasım 2021-Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışma örneklemi kanser hücre hattı olarak planlanmış ve hücre hattı olarak akciğer seçilmiştir. Hava cıva otu etanol ve su özütlerinin akciğer kanseri hücrelerinin canlılığı üzerindeki etkisi MTT testi ile analiz edilmiştir. (4,5-Dimetiltiyazol-2-yl)-2,5-difeniltetrazolium bromid, sarı tetrazol olarak bilinen MTT analizi, formazon boyalarının ya da MTT azalmasına bağlı olarak enzimatik aktivitenin kolorimetrik ölçümüne dayanan hücre çoğalma miktarının tespit edildiği yöntemdir. Ayrıca PPARgama gen ifade düzeyine bakılmıştır. Havacıva özütlerinin akciğer kanseri hücrelerinin metastatik davranışına etkisine yara iyileşme deneyi ile bakılmıştır. Veri toplama aracı olarak deneysel parametreler kullanılmıştır ve elde edilen sayısal veriler istatistiki olarak değerlendirilmiştir. Hücre canlılığı analizi sonucunda hem etanol hem de su özütlerinin 50, 100 ve 200 µg/ml konsantrasyonlarda hücre canlılığını azaltan etki gösterdiği bulunmuştur. PPARgama gen ifadesi ise kontrolle kıyaslandığında bu konsantrasyonlarda anlamlı bir değişim göstermemiştir. Yine bu konsantrasyonlarda yara iyileşme deneyinin sonucu olarak etanol özütlerinin etkisiz, su özütünün ise metastazı tetiklediği tespit edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda havacıva bitkisinin akciğer kanser hücrelerinde daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerekliliğine ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Havacıva otu, Metastaz
Single source dual-enerjili bilgisayarlı tomografinin twinbeam tekniği ile bening ve malign akciğer nodüllerini ayırdedebilmedeki etkinliği
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Dual Enerjili Bilgisayarlı Tomografide tek kaynaklı twinbeam tekniği ile benign akciğer nodüllerinin malign akciğer nodüllerden ayırmada nodülün renk haritalama ile görsel değerlendirme, nodülde ölçülen kontrast yükü ve iyot konsantrasyonunun tanıdaki etkinliğini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Elli üç hastaya (ortalama yaş, 62 yaş) intravenöz kontrast uygulamasından 40sn sonra twinbeam özelliği olan tek kaynaklı çift enerjili göğüs bilgisayarlı tomografi yapıldı. Eş zamanlı tarama 120kV Split Filtre (120AuSn) tüp gerilimi ile görüntüler elde edildi. 120kVSplit Filtre (120AuSn) veri seti ve ağırlıklı ortalama görüntü veri seti verileri, çift enerjili bir iş istasyonuna aktarıldı. Ağırlıklı ortalama görüntü, 140-kV ve 80-kV verilerinin bir kombinasyonundan otomatik olarak üretilen yaklaşık 120-kV'lık bir görüntü elde edildi. Görüntüler 3 mm kalınlığında eksenel bir veri setinde yapılandırıldı. 53 soliter pulmoner nodülün her biri, ayrı ayrı değerlendirildi; 140-kV ve 80-kV verilerinin bir kombinasyonundan otomatik olarak üretilen yaklaşık 120-kV'lık veri setleri özel çift enerjili bir iş istasyonunda manipüle edildi. Kontrastlanma varlığınının değerlendirilmesinde üreticinin varsaydığı değeri %50 iyot tutulumu olarak belirlenmiş olan nitel bir görsel değerlendirmedir. Eğer nodül içerisinde herhangi bir miktarda renk (turuncu veya kırmızı) varsa, kontrastlanma olarak değerlendirildi. Diğer bir yöntem, iyot konsantrasyonunun ölçümünden oluştu. İyot konsantrasyonunu mg / ml cinsinden hesaplandı. Bulgular: 53 pulmoner nodülün 36 sı benign (%67,9), 17 si malign(%32,1) akciğer nodülü idi. Kontrast madde iyileştirmenin görsel değerlendirmesi sırasıyla % 100 duyarlılık ve % 67 özgüllüğe sahipti. Ölçülen nodül kontrast yükü açısından benign nodüllerde ortalama kontrast yükü 56±152,8(0-773), malign nodüllerde 174,3±237,8(22,5-834,0) olarak saptandı. Cut-off değer olarak 19,25 HU dansite alındığında sensitivite değeri %100 spesivite değeri %66,7 olup istatistiksel olarak anlamlıydı(p=0,034). Nodülün iyot yükü açısından benign nodüllerde ortalama iyot yükü 3,6±8,9(0-49,9) mg/ml , malign nodüllerde ort. 10,3±13(1,4-51) mg/ml olarak saptandı. Cut-off değer olarak 1,35 mg/ml alındığında sensitivite değeri %100 spesivite değeri %69,4 olup istatistiksel olarak anlamlıydı(p=0,031). İyot yükü açısından Pozitif Prediktif Değeri(PPD) %60 Negatif Prediktif Değer ise %100 olarak hesaplandı. Kontrast yükü PPD %58 , NPD %96 olarak hesaplandı. Sonuç: Akciğerde saptanan nodüler lezyonların malign ve benign olarak tanımlanmasında DEBT önemli katkılar sağlayacağı sonucuna varıldı.
Torakotomi ve VATS ile gerçekleştirilen lobektomi cerrahilerinde solunum kas kuvveti, diyafragma kalınlığı ve fonksiyonel egzersiz kapasitesinin değerlendirilmesi
Erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK)'nin en sık kullanılan tedavisi lobektomidir. Lobektomi uygulanırken yapılan farklı cerrahi girişimlerin solunum fonksiyonları ve egzersiz kapasiteleri üzerine farklı etkileri olduğu düşünülmektedir. Çalışmanın amacı; standart torakotomi, kas koruyucu torakotomi ve video yardımlı torasik cerrahi (VATS) girişim yöntemleriyle lobektomi uygulanan gruplarda solunum kas kuvveti, fonksiyonel egzersiz kapasitesi ve diyafragma kalınlığını değerlendirmekti. Çalışmaya 18-72 yaş arası %57'si erkek 42 birey dahil edilmiştir. Solunum kas kuvveti, ağız içi basınç ölçümü ile maksimal inspirasyon basınç (MIP) ve maksimal ekspiratuar basınç (MEP) değerleri ile kaydedilmiştir. Fonksiyonel egzersiz kapasitesini değerlendirmek için 6 dakika yürüme testi (6DYT) yapılmıştır. Diyafragma kalınlığını ölçmek için ultrason kullanılmıştır. Değerlendirmeler cerrahiden bir gün önce ve taburculuk sonrası 15-20. günde yapılmıştır. 6DYT mesafeleri, MIP ve MEP değerleri ve cerrahi taraf inspiryum sonu diyafragma kalınlıkları cerrahi sonrası cerrahi öncesine göre anlamlı olarak daha düşüktür (p<0,05). VATS grubunun 6DYT mesafesi ve MIP-MEP değerleri değişim yüzdeleri, standart torakotomi grubundan anlamlı olarak daha yüksektir (p<0,017). Akciğer kanserli hastalarda yapılan lobektomilerde VATS cerrahi yaklaşımı, standart torakotomi yaklaşımına göre solunum kas kuvveti ve fonksiyonel egzersiz kapasitelerini korumak bakımından daha üstün bir yöntemdir. Lobektomi geçirecek hastalarda egzersiz kapasitesinin ve solunum kas kuvveti parametrelerinin öneminin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Çalışmamız cerrahi öncesi ve sonrası planlanacak olan pulmoner rehabilitasyon programları için yol gösterici olacaktır.
Prostat ve akciğer kanserlerinin VMAT (Volumetrik ayarlı radyoterapi) ve YART (Yoğunluk ayarlı radyoterapi) tabanlı tedavilerinde termal fotonötron kontaminasyonunun incelenmesi
Hızlandırıcı tabanlı radyoterapide alan dışı nötron dozlarının belirlenmesi ve anlaşılması önemli bir konudur çünkü yüksek enerjilerde (> 6 MV) çalışan lineer hızlandırıcılar, hastanın anatomisinin hedef bölgeye uzak kısımlarını ışınlayan ikincil radyasyonlar üretir, potansiyel olarak zararlı sağlık etkilerine neden olabilir. Çalısmanın amacı ise şu sekilde sıralanabilir; -Akciğer vs Prostat uygulamasında (Hava vs Yumuşak Doku), -YART(Yoğunluk ayarlı radyoterapi) vs VMAT(Volumetrik ark tedavi) için, -Farlı üç enerji için (6 MV-10 MV-15 MV), -Alan içinde vs Alan dışında (Kritik organ ve normal doku için), Termal fotonötronların eşdeğer doz katkılarını incelemektir.
Akciğer kanserine yönelik siRNA taşıyıcı polimerik nanopartiküllerin geliştirilmesi ve etkinliklerinin in vitro değerlendirilmesi
En yaygın kanser türü olarak bilinen akciğer kanseri aynı zamanda tüm kanser türleri arasında en yüksek ölüm oranına sahiptir. Tedavide kullanılan mevcut yöntemlerin düşük etkinliği ve ciddi yan ve toksik etkiler araştırmacıları istenmeyen sistemik etkileri azaltılmış, hedeflendirilmiş ve özgül etkisi arttırılmış tedavi yaklaşımları geliştirmeye yönlendirmektedir. Kirsten Rat Sarkom Viral Onkogen (Kras) proteininin akciğer kanserlerinde önemli bir role sahip olduğu ve akciğer adenokarsinom olgularının çoğunda bu yolağın etkinleştiği bilinmektedir. Bu tez kapsamında, alışılagelmiş yöntemlerle hedeflenemeyen mutant KRAS onkogenini hedeflemek üzere siRNA yüklü poli (laktik asit-ko-glikolik asit) (PLGA) nanopartiküllerin hazırlanması, tümör bölgesine seçici ve etkin olarak taşıma sağlamak üzere optimize edilmesi (aktif ve/veya pasif hedeflendirme ile) ve akciğer kanseri tedavisindeki etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çift emülsiyon oluşturma-çözücü buharlaştırma yöntemi ile hazırlanan nanopartiküller katyonik özellik kazandırılmak üzere dioleil-3-trimetilamonyum propan (DOTAP) ve polietilenimin (PEI) ile, aktif hedeflendirme amacıyla da hiyalüronik asit ile modifiye edilmiştir. 190-245 nm aralığında partikül büyüklüğü, (-12) - (+14) mV aralığında zeta potansiyele sahip, polidispersite-indeksi 0,1 civarında siRNA yüklü nanopartiküller elde edilmiş, siRNA %80-100 enkapsülasyon etkinliği ile nanopartiküllere yüklenmiştir. In vitro çalışmalar ile nanopartiküllerin A549 kanser hücrelerinde ve sağlıklı BEAS-2B akciğer hücrelerinde 72 saatin sonunda hücre canlılığını etkilemediği, A549 hücrelerine özgül etkinlik göstererek hedef genin ekspresyonunda %50'ye kadar azalma, protein düzeyinde ise bazı formülasyonlar ile %90'ın üzerinde azalma sağlandığı gösterilmiştir. Ayrıca nanopartikül uygulaması sonrası hücrelerin metabolik profillerindeki değişiklikleri değerlendirmek için metabolomik analizler gerçekleştirilmiştir. Formüle edilen nanopartiküllerin akciğer kanserinde etkin bir tedavi yöntemi olabileceği değerlendirilmektedir.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olgularında insan epididim proteini 4 (HE4) serum düzeyleri ile lenf nodu tutulumu ve pozitron emisyon tomografisi'ndeki (PET) standart tutulum değeri (SUV) arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
Akciğer kanseri erkek ve kadınlarda, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Çoğu ileri evrelerde tanı alan akciğer kanseri hastalarının, beş yıllık sağkalımı, tüm hasta popülasyonda %15 civarında seyretmektedir. En efektif tedavi yöntemi olan anatomik cerrahi rezeksiyonlar, yalnızca erken evrelerde tanı alan olgularda mümkün olmaktadır. Bu nedenlerden dolayı akciğer kanserinin tanı ve takibinde kullanılabilecek biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalarda öne çıkan moleküllerden biri İnsan Epididim Proteini (HE4)'dir. FDA tarafından, over kanserleri için tanıda, tedavi yanıtının değerlendirilmesinde ve hastalığın takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliği onaylanan HE4'ün, akciğer kanserlerinde tanı, tedavi yanıtının değerlendirilmesi ve takipte kullanılabilirliği üzerine yapılan çalışmalar devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda, KHDAK tanılı hastalarda, serum HE4 düzeylerinin, sağlıklı popülasyon ve benign akciğer patolojisi olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gösterilmiş, hastalığın evresiyle serum HE4 düzeylerinin korele şekilde artış gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışmada, HÜTF Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı ve Onkoloji Bilim Dalı'nda, Şubat 2019 ve Ocak 2020 tarihleri arasında KHDAK tanısı alan 60 olgunun verilerine yer verildi. Olguların demografik bilgileri, ek hastalıkları, sigara kullanım öyküsü, tanı anındaki CEA düzeyleri, histolojik tanıları, hastalığın sekizinci TNM evreleme sistemine göre evresi, PET neticesinde ortaya çıkan SUV, MTV, TLG değerleri ve tanı anındaki serum HE4 düzeyleri değerlendirmeye alındı. Sekizinci TNM evreleme sistemine göre farklı evrelerdeki olguların serum HE4 düzeyleri arasında, literatürün aksine, anlamlı fark izlenmedi (p = 0,232). Evre gruplarındaki histolojik tanı dağılımının heterojen olması ve evrenin birden fazla etken tarafından belirlenmesinin, sonuçların literatürle uyumsuz çıkmasına neden olmuş olabileceği düşünüldü. Skuamöz hücreli karsinom olgularının serum HE4 düzeyi adenokarsinom olgularına göre anlamlı yüksek bulundu. Adenokarsinomlarda sık karşılaşılan lepidik patern ve buzlu cam lezyonlarında canlı hücre sayısının az olması ve SCC'da glukoz transport proteinlerinin aşırı ekspresyonuna bağlı hücre içine glukoz akışının ve hücresel metabolizmanın yüksek olması bu sonucun çıkmasının nedenleri olarak görüldü. Olguların serum HE4 düzeyinin, yaş (p = 0,022; r = 0,295), sigara tüketimi (p = 0,040; r = 0,294) ve SUVmaks (p = 0,007; r = 0,347) ile zayıf kuvvette korele olduğı bulundu. Serum HE4 düzeyinin, MTV (p = 0,047 r = 0,400) ve TLG değeri (p = 0,032; r = 0,430) ile orta kuvvette korele olduğu bulundu. Regresyon analizi sonucunda tümör histolojisi (p = 0,017), hastanın yaşı (p = 0,021), SUVmaks değeri (p = 0,017), sigara tüketim miktarı (p = 0,001) ve T evresi (p = 0,041), serum HE4 düzeyini etkileyen faktörler olarak bulundu. Serum HE4 düzeyinin, KHDAK olgularında, evre ile korele olmaması nedeniyle prognostik kullanımının kısıtlı olacağı kanaatine varıldı. Öte yandan, SUVmaks, MTV, TLG gibi metabolik parametreler ile gösterdiği korelasyon, skuamöz hücreli karsinom olgularında adenokarsinom olgularına göre daha yüksek bulunması ve hastalığın T evresinden etkileniyor olması nedeniyle tümör yükü ve metabolizması ile ilgili bilgi sağladığı; tedavi yanıtı ve nüks hastalık ya da ikinci primer malignite gelişimi olasılığının izlenmesinde yol gösterici rol oynayabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: İnsan Epididim Proteini (HE4), Akciğer Kanseri, Pozitron Emisyon Tomografisi (PET), Standart Tutulum Değeri (SUV), Lenf Nodu.
Erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum SPD-1 ve SPD-l1 düzeylerinin klinik, patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile korelasyonu
Kanser; insidansı ve mortalitesi dünya çapında hızla artmakta olan önemli bir sağlık sorunudur. İmmün sistem tarafından kanser hücrelerinin tanınmasını, kanser hücreleri ile normal hücrelerin ayırt edilmesini sağlayan antijenlerin bulunması ile kanser immünoterapisinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Tümör hücreleri ve tümör mikroçevresindeki hücreler, yüksek miktarlarda Programlanmış Hücre Ölümü Ligandı 1 (PD-L1) eksprese etmektedirler. Bu PD-L1'ler; Programlanmış Hücre Ölümü Proteini 1 (PD-1) ile etkileşerek immünsupresyona neden olurlar. Günümüzde; çözünebilir formda olan soluble PD-1 (sPD-1) ve soluble PD-L1'in (sPD-L1) serum düzeylerinin, tanıda kolaylık sağlayabilecek biyobelirteçler olabileceğini ve tümörlerde prognoz tahmininde kullanılabileceğini gösteren çalışmalar yapılmaya başlanmıştır ve sayıları hızla artmaktadır. Akciğer kanseri; en sık tanı konulan ve en yüksek mortaliteye sahip olan kanser türüdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde tümör hücreleri ve tümör mikroçevresindeki hücreler, yüksek miktarlarda PD-L1 eksprese etmektedirler. Çalışmamızda; erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerini ölçerek, klinik ve patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile ilişkisini göstermek ve preoperatif serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerini rezeksiyon sonrası değerleri ile karşılaştırmak amaçlandı. Ayrıca küçük hücreli dışı akciğer kanseri olan ve kanser olmayan hastalar arasındaki serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeyleri arasında anlamlı fark olup olmadığına bakıldı. Çalışmamıza 37 küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgusu hasta grubu olarak ve 15 benign akciğer hastası kontrol grubu olarak dahil edildi. Hasta grubunda preoperatif sPD-1 (p=0,001) ve preoperatif sPD-L1 (p=0,001) değerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu. Cerrahi rezeksiyon yapıldıktan sonra bir aylık takibi esnasında alınan postoperatif 1.gün, postoperatif 7.gün ve postoperatif 30. gün serum sPD-1 (p=0,007) ve sPD-L1 (p=0,001) düzeylerinin istatistiksel anlamlı olarak düştüğü görüldü. Ameliyat öncesi ve postoperatif 30. gün serum sPD-1 değeri ile tümör boyutu arasında aynı yönlü anlamlı korelasyon olduğu görüldü. T2 tümörlerde T1 tümörlere göre preoperatif sPD-1 düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,025). T kategorisi büyüdükçe preoperatif sPD-L1 düzeyinin de arttığı görüldü (p=0,035). Plevra invazyonu olanların cerrahi rezeksiyon öncesi sPD-L1 değerinin, invazyon olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,001). Plevral invazyon olanlarda sPD-1 değerleri ise olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlıya yakın olarak yüksek bulundu (p=0.088). N kategorisi arttıkça preoperatif sPD-L1 değerlerinin de arttığı görüldü (p=0.043). T2 kategorisinde T1'ye göre postoperatif 30. gün PD-1 düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,024). Plevra invazyonu olanlar ile olmayanlar arasında postoperatif 30. gün sPD-L1 değerinin, invazyon olmayanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p=0,001). N kategorisi arttıkça postoperatif 30. gün sPD-L1 değerlerinin de arttığı görüldü (p=0.034) . Literatürde erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerinin klinik ve patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile ilişkisini gösteren ve cerrahi rezeksiyon öncesi ve sonrası değerlerini karşılaştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Her ne kadar çalışmamız kısıtlı sayıda vaka içermekte ise de, bu bulgular ışığında sPD-1 ve sPD-L1'in akciğer kanseri taraması, evresinin tahmini ve postoperatif lokal nüks veya metastaz açısından takibinde biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, ekonomik açıdan da ülkemize katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.