Çukurova University
Anabilim Dalı

Fransız Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı

Çukurova University

34

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

34 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Alain Robbe-Grillet ve nesnel edebiyat: Silgiler (1953), Gözetleyici (1955), Kıskançlık/perde (1957)

Yazınbilimsel bir yöntemle yürütülen bu çalışmada "Yeni Roman"ın kuramcısı olarak kabul edilen Alain Robbe-Grillet'nin Silgiler (Les Gommes,1953), Gözetleyici (Le Voyeur,1955) ve Kıskançlık/Perde (La Jalousie, 1957) adlı romanlarının yine yazarın ve diğer "Yeni Romancılar"ın görüşleri ve "Yeni Roman"ın özellikleri bağlamında çözümlenmesi amaçlandı. Söz konusu bu çalışmanın konusu ve kapsamım daha ayrıntılı bir biçimde ifade etmek gerekirse, herkes tarafından kabul edilen genel-geçer bir tanımı bulunmayan roman çeşitli tanım ve yaklaşımlarla sınırları belirlenmeye çalışılarak Fransız yazınbilimi tarihi içerisindeki gelişimi araştırıldı. Geleneksel roman diye adlandırılan 19.yüzyıl romanı ile 1950 ve 60'lı yıllar arasındaki süreci kapsayan "Yeni Roman" karşılaştırmalı bir yaklaşımla ele alındı. Yukarda anılan romanlardan hareketle metin odaklı bir çalışma olarak yürütülen bu çalışmada zaman-uzam, olay örgüsü, anlatıcı, kahraman, betimleme gibi roman öğeleri ele alınarak, nesnelerin ön plana geçmesi, geometri tutkusu, öykü içinde öykü, yineleme gibi özgünlükleri, ortaya konuldu.Ill Anlatı teknikleri kapsamında, üç roman metni, metnin sunum, oluşum ve ifade teknikleri açısından incelendi. Bunu yaparken sunu tekniklerinden görüş açısı ve roman öğelerinin yinelenmesi tekniği ile romanda gerçekliğin titreşimler halinde çoklu görünümler olarak algılanmasına neden olan daha aşağıdaki tekniklere inildi. Metin oluşturma tekniği ve yapı tekniği ile metinde kullanılan sessel, görsel ve mitolojik imgeler araştırıldı ve örneklerle çözümlendi. Sonuç olarak bu Yüksek Lisans Tezi, "Yeni Roman" örneği olan ve geleneksel romana göre daha zengin bir algılama ve kavrama gerektiren, daha derin yazınbilimsel çözümlemelere olanak veren, okunabilirlik ve anlaşılabilirlikleri bakımından okuyucunun kendini sorgulamasını gerektiren, söz konusu romanların eğitbilimde de kullanılabilme olanaklarının araştırılmasına bir katkı olarak kabul edilmeli.Anahtar kelimeler: geleneksel roman, "Yeni Roman", "öykü içinde öykü", "optik bakış", yineleme

Nazik Gülbeyaz
Çukurova University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2000
00
DoktoraAçık ErişimFR

Türk ve Fransız televizyon programlarında beden dilinin karşılaştırmalı olarak göstege bilimsel incelenmesi

Dil denince öncelikle akla iletişim geldiğinden, bu çalışmamızda genel olarak sözel iletişimden başlayarak sözel iletişimin tanımları verilmiş ve bunun ayrılmaz bir parçası ve tamamlayıcısı olan ve geçmişi insanlık tarihine kadar uzanan ancak bilimsel incelenmesinin çok eskilere dayanmadığı sözsüz iletişim kısmı yani bedensel hareketlerle yapılan iletişim diğer bir ifade ile bedensel göstergeler ele alınarak bunun önemi, çalışma sistemi, öğeleri, nasıl oluştuğu, tarihsel gelişimi, bu alanda yapılan çalışmalar, ve sözel iletişimle sözel olmayan iletişim arasında bulunan farklar incelenmiş, sözel olmayan iletişimin ortalama toplam iletişimdeki payının % 60 olduğu görülmüş ve daha sonra hayvan ve insanların bilinçsiz olarak yaptıkları ve iletişimsel rol oynayan beden davranışları karşılaştırmıştır. Diğer taraftan beden dilinin yanında dilbilimsel değer taşıyan diğer sözel olmayan işaretlerden söz edilerek sözel olmayan iletişim kategorilerinden bedensel hareketlerin temelini oluşturan jest ve mimiklerden ve bunların oluşmasında katkısı olan tüm beden organlarından bedenin salt duruşları etraflıca incelenerek beden dilinin iletişimdeki önemi ve kişinin sosyal statüsü, ekonomik durumu, eğitim düzeyi, başarı, kişinin geçmişi, bulunduğu ortam, kişisel ruh hali, yaşı, cinsiyeti, içinde bulunduğu kültürü ve diğer kişilerle olan ilişkileri, hisleri, doğuştan ve sonradan içinde yaşadığı toplumun kültüründen edindiği ifade şekilleri gibi hareketlerini etkileyen faktörleri üzerinde durulmuştur. Daha sonra beden dili iletişim modellerinden Jacobson'un iletişim şeması örnek alınarak beden diliyle yapılan iletişimin sözel iletişim modellerine uyarlanabilirliği gösterilmiş ve konumuzla ilgili olarak ünlü dilbilimci ve göstergebilimci Greimas'ın görüşlerine.farklı göstergebilimsel kuramlara vebeden dili konusunda farktı yönlerde çalışma yapan ve bedenin duygusal yönünü ele alan afektif teorilerin savunucularından Lipps.Fieldman, Wilson, Schleidt,ve Tınbergen'in çalışmalarına, muhatabını yargılama ve onu kendi düşüncesi ve algılaması yoluyla iletişim kurma fikrini destekleyen cognitiviste teorilere ve mantık kullanmadan doğrudan beden bedene iletişimin kurulduğunu savunan corporeiste teorilere yer verilmiştir. Beden dilindeki hareket sayısının 700.000 civarında olması ve bunun bir dilin sözlüğündeki kelime sayısının katlarına eşit olması iletişim açısından beden dilinin yazınsal ve sözel dile üstünlüğünden ve etkililiğinden söz edilmiştir. Daha sonra teorik bilgilerin uygulaması için hangi kriterlere göre nasıl ve hangi metotla bir uygulama yapılacağı ve ne gibi bir materyal kullanılacağı anlatılmış ve söz konusu iki kültür için aynı özellikleri taşıması açısından birer televizyon programı olan Loft ve Otel yarışma programları seçilerek kategorik olarak bunlardan elde edilen görüntüsel örneklerle ve beden dili uzmanlarının da görüşleri ve teorik bilgiler ışığında uygulamalı bir şekilde hem Türk hem de Fransız toplumunda her beden organıyla yapılan bilinçli yada bilinçsiz anlamlı her hareket karşılaştırmalı olarak göstergebilimsel açıdan ayrı ayrı incelenmiş, böylelikle benzerlikler ve ayrılıklar belirlenmiş ve bunlardan çıkarılan sonuçlar değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler : Langage corporel Kinesique Signe non linguistique Communication non verbale Semiologie Gestes Posture Expression corporelle Gestualite Samiotique corporelle

Mehmet Kurt
Çukurova University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2002
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La femme et l’amour dans les romans de “therese raquin” d’Emile Zola et “eugenie grandet” de Balzac

Bu tez Emile Zola'nın Therese Raquin ve Balzac'ın Eugenie Grandet adlıromanlarındaki iki kadın kahramanın aşk yaşantılarının irdelenmesi üzerinekurulmuştur. İncelenen romanlarda iki kadının aşk yaşantısı ve bunun doğurduğusonuçların bu kadınlar üzerindeki olumsuz etkileri incelenmiştir.Yaptığim çalışmanın amacı,kadınların aşk yaşantıları,aşkın Therese Raquin veEugenie Grandet üzerindeki etkileri,aşklarına sebeb olan ortak geçmişleri ikisidemutsuz bir yaşantı içerisindedir,Eugenie zengin ama cimri bir babayasahiptir.Therese'in ailesi yoktur.Teyzesi ve hastalıklı kuzeniyleyaşamaktadır.Sonunda hastalıklı kuzeniyle evlenmek zorunda kalır.Ve bu hayatınıdaha tahammül edilmez bir hale getirir.Bu ortak mutsuz yaşantı iki kadını yanlışaşklara sürüklemiştir.İki kadında aşık olur fakat aşk onları cansıkıcı ve monotonhayatlarından kurtarmaz.Bu kadınların aşk karşısındaki psikolojik durumu,aynızamanda incelenmiştir.Eugenie çevresindeki insanlardan farklı gördüğü kuzeniCharles'a aşık olur.Çünkü Charles iyi giyimlidir,diğerleri gibi babasının parasındagözü yoktur.Kibar bir adamdır.Therese bir ressam olan Laurent'e aşık olur.Oyakışılıdır. ve en önemlisi sağlıklı bir insandır.Bu çalışma giriş kısmı,dört ana bölüm ve bir sonuç bölümünden oluşmuştur.oluşmuştur.Giriş bölümünde yazarlar hakkında genel bilgi verilmiştir. 1.bölümdeçalışmanın konusu üzerinde durulmuştur.İkinci bölümde Eugenie Grandet'nin aşkyaşantısından söz edilmiştir.3.bölümde Therese Raquin'in aşk yaşantısından sözedilmiştir.Sonuç bölümü olan dördüncü bölümde ise genel bir değerlendirme yapılarakiki roman kahramanı karşılaştırılmıştır.Çalışmamamız bir kaynakça ile sonaerdirilmiştir.Anahtar sözcükler: Emile Zola, Balzac, Eugenie Grandet, Therese Raquin, aşk

Serpil Nacar
Çukurova University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Latinceden Fransızcaya ad durum ekleri ve Türkçeyle bir karşılaştırma

Fransızca, tüm diger roman dilleri gibi latinceden geldigi için, latincenin bazı gramer kurallarını bünyesinde barındırması beklenir. Fakat latinceden fransızcaya geçis asamasında, bu kuralların bazılarının kademeli olarak yok oldugunu görmekteyiz. Latincede isim, zamir ve sıfatlar çekiliyordu ve 6 çekim hali vardı: yalın hal, hitap hali, isim tamlaması hali, e hali, i hali ve den hali. Almanca ve diger slav dillerinde de oldugu gibi, latince degisik bir cümle yapısına sahiptir. smin cümle içindeki fonksiyonunu belirleyen, bulundugu yer degil, sahip oldugu çekim halidir. Klasik latincenin altı halli çekim durumu, eski fransızca döneminde iki halli çekim durumuna indirgenmistir. sim çekimlerinin, daha ziyade özne çekiminin tamamen yok olması, orta fransızca döneminin en karakteristik olayıdır. XIVncü yüzyıldan sonra isim çekimini artık fransızcada görmemekteyiz. sim çekimleri üzerine kurulu bu sistem çöktügünden dolayı, biz de bu durumda fransız dilinin hangi elemanlarının bu sistemin yerini doldurdugunu ve günümüz fransızcasında kalıntılarının neler oldugunu arastırdık. Türk diline gelince, Türkçe de Latince gibi, cümle içinde ismin fonksiyonunu belirleyen isim çekimlerini kullanmaktadır. sim çekimleri hususunda türkçeyle latince arasında bazı benzer özellikler tespit ettik. Bu durumda, türkçe isim çekimlerinin fransızcada tekabül edebilecekleri fonksiyonları arastırmaya karar verdik. Bu, bize fransızca cümle yapısını kavramakta bir sadelik ve kolaylık saglayacaktır. Zira, isim çekimleri sayesinde serbestçe ve esnek bir biçimde cümle kurmaya alısmıs olan biz türkler, isim çekim ekleri bulunmayan ve bu yüzden de dizilisi esnek olmayan fransızcanın cümle yapısını anlamakta çogunlukla güçlüklerle karsılasmaktayız.

Alparslan Eyüpoğlu
Gazi University · Eğitim Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Le Français en Turquie situation actu elle et perspectives d'avenir

Günümüzde uluslarası ilişkilerin siyaset, ekonomi, turizm, yatırımlar ve teknolojik açılardan giderek yoğunlaştığı bilinen bir gerçektir. Öte yandan iletişim araçlarının tüm dünya insanlarını biribirine daha da yaklaştırdığı gözönüne alınacak olursa, çağdaş ülke olma yolunda hızla bu gidişe ayak uydurma çabası içinde olan ülkeler arası yarışa Türkiye'nin de katılımı kaçınılmazdır. Kalkınmış ülkeler arasında Türkiye'nin de, hakettiği yerini alması en büyük temennimizdir. Konu bu doğrultuda ele alındığında, yukarıda sözünü ettiğimiz tüm uluslarası ilişkiler çerçevesinde yabancı dil öğrenimi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye'de son zamanlarda yabancı dil öğrenimine duyulan ihtiyaç gittikçe artmakta ve artık bir değil ikinci bir yabancı dili de öğrenme gereksinimi duyulmaktadır. Ancak şurası da bir gerçektir ki, günümüzde Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ortaokul ve liselerde yabancı dil Öğretimi yetersiz kalmaktadır. Biz bu tezde, fransızcanın yabancı dil olarak ortaokul ve liselerdeki eğitim ve öğretimindeki bu başarısızlığın nedenlerini irdelemeye çalıştık. Sorunun temeline inip konuya günümüzdeki çağdaş eğitim anlayışıyla yeni bakış açıları getirmeye çalıştık. Bu etapta Milli Eğitim Bakanlığına bağlı YADEM bünyesinde, fransızca komisyonu tarafından hazırlanan ve 1992-93 eğitim öğretim yılında bazı ortokul birinci sınıflarda uygulamaya konulan "Je Voyage en Français,l" kitabını kuramsal olarak ele aldık. Yeni eğitimsel yaklaşımlar doğrultusunda hazırlanan bu kitabın, fransızca öğretimine büyük katkıları olacağı ve iyileştirmeler getireceği kuşku götürmez bir 64gerçektir. Ancak şunu da eklemek gerekir ki, sorun tek başına metot olmayıp yeni bir eğitim anlayışımda beraberinde getirmektedir. Bu durumda, hazırlanan yeni yöntemin uygulamada başarılı olması için öğretmenlere düşen görev çok büyüktür. Bu nedenle, onlara gereken eğitim formasyonunun sağlanması ve hizmetiçi eğitim programlarıyla bu yeni yönteme hazırlanmaları gerekmektedir.

Nurhayat Atan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
1993
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Les enjeux de la créativité dans l'activité traduisante

Çağdaş çeviribilim çalışmaları gün geçtikçe çeviri işleminin yeni bir boyutuna yoğunlaşıyor ve bu işlemin yeni bir sorunsalına dikkat çekmektedir. Geçen son yıllar zarfında çeviri her ne kadar itibar kazanmış olsa da çevirmenin değeri henüz tam olarak kabul görmüş bir olgu değildir. Bu çalışmanın amacı, çeviri işleminde yaratıcılığın gerekliliğini göstermek ve bu yaratıcılığın sınırlarını belirlemektir, çeviri işleminin başkahramanı olan lakin uzun yıllar kaynak metnin ve yazarının gölgesinde kalan çevirmene dikkat çekmenin yanı sıra, doğru ve yaratıcı çevirinin kriterlerine uygun bir çeviriye ulaşmak için gerekli olan dil içi ve dil dışı bilgilerin öneminin altını çizmektir. Bu çalışma, çeviri işleminde yaratıcılığın geçmişini göz önünde bulundurarak genel hatlarıyla çevirinin tarihçesini sunar ve doğru bir çeviriye ulaşmak için eşdeğer biçimde aktarılması gereken, metnin dilsel, kültürel ve sanatsal değerleri gibi metin içi ve metin dışı ögeleri sıralar. Aynı zamanda, çeviri işlemi sırasında karşılaşılan çeşitli sorunları çözmek için çeviribilim düşünürlerinin önerdikleri yöntemleri sunuyor. Fransızcadan Türkçeye ve Türkçeden Fransızcaya yapılmış bazı edebi çeviri örnekleriyle, genellikle dilsel ve kültürel derin farklılıklardan kaynaklanan çeviri sorunlarına, henüz gelişmekte olan bir bilim olan çeviribilimin öğretilerinin gerekli çözümleri sunmadığında, çevirmenin ne ölçüde yaratıcılığına başvurması gerektiğini göreceğiz ve bu örneklerle izlediğimiz yol çeviri işleminde yaratıcılığın sınırlarını belirmemizi sağlayacaktır.

Sultan Dilek Güler
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La quête d'identité dans Un homme qui dort de Georges Perec

1936 yılında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, İkinci Dünya Savaşı sırasında hem annesini hem de babasını kaybetmiş olan Georges Perec çocukluğunun ilk döneminde yaşamış olduğu bu sıkıntıları yaratıcılığının özüne yerleştirerek yirminci yüzyıl yazarları arasında edebi üslubunun farklılığıyla öne çıkmıştır. 1967 yılında "yeni biçimler, yeni yapılar arayışını" kendilerine amaç edinen Oulipo (Potansiyel Edebiyat İşbirliği)'ya katılarak dil ve biçim yönünden eserlerini zenginleştirse de eserleri arasında bir köprü özelliğine sahip olan ortak bir tema dikkat çekmektedir: bazı eserlerinde doğrudan bazılarında ise dolaylı olarak anlatmaya giriştiği özyaşamöyküsü. Hayatına dair pek çok öğeyi barındıran Uyuyan Adam (1967) adlı çalışmamıza konu olan eseri parçalanmış birey kavramını temel bir sorun olarak ele alır. Bu yaklaşımla, giderek içine kapanarak yoğun bir iletişimsizlik duygusu içine giren bireyin geçirdiği kişilik parçalanmasını inceleyeceğiz.

Damla Filizdal
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La traduction intersémiotique de l'expérience féminine de l'avortement: De L'événement d'Annie Ernaux à L'événement d'Audrey Diwan

Bu yüksek lisans tezi, Annie Ernaux'nun Olay (L'événement) (2000) adlı romanında anlatılan bir kadının kürtaj deneyiminin temsiline odaklanmaktadır. Bu anlatı iki analizin karşılaştırmalı çalışması yoluyla incelenir : Ernaux'nun otobiyografik eserinin edebi göstergebilimsel analizi ve romanın Audrey Diwan tarafından Kürtaj (L'Événement) (2021) adıyla filme aktarılan göstergeler arası çevirisinin analizi. Filmin çıkış metni olarak işlev gören romanda, 1963 yılında yaşanmış olan bir yasadışı kürtaj deneyimi, olaydan otuz yıl sonra yazarın kişisel belgelerine dayanılarak anlatılır. Annie Ernaux'nun bu romanı Siren İdemen tarafından önce 2000 yılında Kürtaj adıyla (İletişim Yayınları) daha sonra 2023 yılında Olay adıyla (Can Yayınları) Türkçeye çevrilmiştir. Roman, 1963 yılında Fransa'da önce fabrika işçisi olan daha sonra bir kafe-bakkal işleten iki ebeveynin çocuğu olan Annie Duchesne'nin üniversitede edebiyat bölümünde okurken hamile kalmasını ve kürtajın yasaklanmış olduğu o yıllarda eğitimine devam etmek için yasa dışı kürtaj yaptırma çabasını anlatır. Ailesinde üniversite eğitimine ulaşan ilk kişi olan Annie, sınıfsal yükselmesine ket vuran bu durumu çözmek için hüküm giymeyi ve hatta ölmeyi göze alır. Annie Ernaux'nun otobiyografik yazınının en çarpıcı örneklerinden birisi olan bu roman gelecek nesiller üzerinde etkisini sürdürebilmiştir; öyle ki yayımlanmasından yirmi yıl sonra, 2021 yılında yönetmen Audrey Diwan, Annie Ernaux'nun eserlerini çok seven bir okur olarak Olay romanını aynı adla sinemaya uyarlamıştır. 2022 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen Annie Ernaux'nun Olay romanının film uyarlaması da, BAFTA En İyi Yönetmen Ödülü ve Altın Aslan gibi çok sayıda ödül kazanmıştır. Romanla aynı adı taşıyan film ilk bakışta romandan çok farklı özellikler göstermektedir. Romanda adı geçmeyen karakterler filmin ilk dakikalarından itibaren ekranda yer almakta ve romanda yer almayan birçok sahneye rastlanmaktadır. Bununla birlikte film kapanış sahnesinden sonra Olay başlıklı romanın bir uyarlaması olduğunu anons eder. Audrey Diwan'ın filmi göstergeler arası çeviri çalışmaları için dikkate değer bir örnek teşkil etmektedir. Bu çalışmadaki ilk analiz Olay (L'événement) romanını konu alır. Bu inceleme metodunun temeli Paris Göstergebilim Okulu (l'École sémiotique de Paris) tarafından oluşturulan göstergebilim kuramına dayanmaktadır. Dilbilimin kurucusu kabul edilen Ferdinand de Saussure'ün gösterge teorisine dayanan Paris Göstergebilim Okulu'nun edebi göstergebilim yaklaşımı, 1960'lardaki kuruluşundan bu yana, başta kurucuları Algirdas Julien Greimas ve Jean-Claude Coquet olmak üzere birçok üyesinin katkıları sayesinde gelişmiştir. Sündüz Öztürk Kasar göstergebilimi yazınsal çeviri etkinliğine uygulamayı önerir. Önerilen model, Algirdas Julien Greimas'ın Eyleyenler Şeması (le schéma actantiel) ve Jean-Claude Coquet'nin Söyleyenler Tipolojisinin (la typologie des instances énonçantes) yanı sıra Roland Barthes'ın göstergebilim anlayışı ve Gérard Genette'in anlatıbilimsel kuramı gibi çeşitli kuramlara dayanmaktadır. Sündüz Öztürk Kasar'ın yazınsal metne ve onun çevirisine uygulamayı önerdiği göstergebilimsel çözümleme modeli edebi eserlerin anlam evreninin sınırlarının çizilmesinde yol gösterici birçok aşama önerir. Bu çalışmada modelin on iki aşaması esas alınmış, romanın edebi göstergebilimsel analizi on iki aşamada tamamlanmıştır. İlk aşamada roman kendi içinde anlamlı olan kesitlere ve alt kesitlere ayrıştırılmış ve bölümlerin kendi içindeki ve olay örgüsünde aldığı roller belirlenmeye çalışılmıştır. İkinci aşamada kitabın başlığı incelenmiş ve anlam evreni hakkında verdiği ipuçları araştırılmıştır. Üçüncü aşamada romanın içindeki söyleyenler ve olay örgüsündeki işlevleri araştırılmıştır. Dördüncü aşamada anlatıcının bakış açısı belirlendikten sonra beşinci aşamada öykü zamanı ve söylem zamanı arasındaki bağlar incelenmiştir. Altıncı aşamada hikâyenin içindeki anlatı izlenceleri ve eyleyenler saptanarak bir sonraki yedinci aşamada öznelerin geçirdiği öznelik durumundaki değişimler göz önüne alınmıştır. Sekizinci aşamada anlatının anlam evrenini oluşturan yerdeşlikler saptanmaya çalışılmıştır. Dokuzuncu aşamada metnin taşıdığı semboller sorgulanmış, onuncu aşamada ise epigraflar incelenmiştir. On birinci aşamada metni çevreleyen yanmetin unsurlarının anlam evrenine katkısı gözlemlenmiştir. On ikinci ve sonuncu aşamada anlatıdaki metinler arası ve metin ötesi göndermeler belirlenmiş ve anlatıya sundukları katkılar incelenmiştir. Bahsedilen bu birincil incelemenin üzerine kurulan ikinci analiz, Audrey Diwan'ın Olay (L'Événement) filmini, Uyarlama Çalışmaları ve Çeviribilimin kesiştiği bir alan olan göstergeler arası çeviri perspektifinden ele almaktadır. Göstergeler arası çözümleme modeli, kuram ve terminolojisini Uyarlama Çalışmaları ve Çeviribilimden alan, ancak temel çıkış noktası Kitty van Leuven Zwart'ın göstergeler arası çeviri modeli olan Katerina Perdikaki tarafından önerilmiştir. Perdikaki, van Leuven-Zwart'ın modelinin bazı yönlerini benimser ve buna görsel-işitsel bir iletişim aracı olarak sinemanın kendine özgü özelliklerini ekler. Perdikaki'nin modelinde iki temel kategori söz konusudur: Betimsel Kategori (Descriptive Category) ve Yorumsal Kategori (Interpretive Category). İlk kategori olan Betimsel Kategori 'de Perdikaki'nin çeviri kaymaları (adaptation shifts) adını verdiği ve kitaptan filme uyarlama sırasında gerçekleşen değişimler saptanır. Bu değişimlerin sınıflandırılması için Perdikaki, görsel işitsel medyanın anlam sistemini göz önüne alarak dört kategori belirlemiştir (Plot Structure, Narrative Techniques, Characterisation and Setting) : "Karakter Kaymaları, Olay Örgüsü Kaymaları, Diyalog Kaymaları, Mekân Kaymaları" (Öner, Okyayuz & Sancaktaroğlu-Bozkurt, 2024, s. 106) Bu kategorilerin her birindeki çeviri kaymaları diğer üç alt kategoride sınıflandırılmıştır: Kısmi Değiştirme (Modulation), Değiştirme (Modification) ve Dönüştürme (Mutation) . Çeviri kaymaları Perdikaki'nin öne sürdüğü dört kategori altında sınıflandırılarak saptandıktan sonra elde edilen verilerde birtakım yatkınlıklar gözlenmiş ve bu yatkınlıklar Perdikaki modelinin ikinci ana kategorisi olan Yorumsal Kategori ışığında incelenmiş, çeviri kaymalarının arkasındaki nedenler araştırılmıştır. Bu iki analiz sonucunda edinilen veriler sonuç kısmında karşılaştırılarak giriş kısmında sorulmuş olan sorular cevaplandırılmaya çalışılmıştır. Bu çalışma, bir kadın deneyimi olarak kürtaj olayının temsilinin, farklı medyalar arasında dolaşan ve gerçekten yaşanmış bir olaya dayanan bir anlatı biçimindeki evrimini gözlemlemeyi amaçlamaktadır. Kürtaj anlatısının farklı medyalar arasında dolaşımı sırasında geçirdiği değişimler ve bu değişimlerin arkasındaki nedenlerin gözlenmesi öngörülmüştür. Bununla birlikte, bu çalışmanın, göstergeler arası çeviri eyleminin yöntem ve araçları hakkında önemli bilgileri gözler önüne serebileceği ve yazınsal metnin anlam sistemi ile filmin görsel işitsel anlam sistemi arasındaki farkları ve bu iki sistem arası geçişler sırasında meydana gelen değişimleri ortaya koyabileceği düşünülmektedir.

Elif İklim Rençper
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
31
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La motivation du signe dans l'analyse sémiotique des poèmes : Recueillement de Baudelaire, La Cravate et la montre d'Apollinaire, L'Huître de Ponge

Bu yüksek lisans tezi, şiir göstergebilimi bağlamında göstergenin nedenliliği kavramını ve bu ilkeden doğabilecek metin çözümlemesi olanaklarını konu edinmektedir. Modern dilbilimin kurucusu Ferdinand de Saussure tarafından dilin temel prensiplerinden biri olarak öne sürülen göstergenin nedensizliği (l'arbitraire du signe), gösteren (le signifiant) ile gösterilen (le signifié) arasındaki ilişkiyi gerekçelendirecek mantıksal bir nedenin olmayışına dayanır. Dilbilimi ve göstergebilimi şekillendirmiş bu anlayışa göre; gösteren ve gösterilen arasında kurulan rastlantısal ve özgür bağlantı, sosyal bir uzlaşmanın sonucudur ve nedenlilikten (motivation) yoksundur. Paris Göstergebilim Okulu'nun (École sémiotique de Paris) geliştirdiği kuramsal yaklaşım ve metodoloji, Saussure'ün başlattığı kabul edilen yapısalcı gelenekten beslenmiştir. Ekolün kurucuları Algirdas Julien Greimas ve Jean-Claude Coquet'nin eserleriyle şekillenen kavramlar ve metin çözümlemesi yöntemleri; aynı zamanda Louis Hjelmslev, Roland Barthes, Gérard Genette gibi kuramcıların çalışmalarına dayanır. Temelleri 1960'lı yıllarda atılan yazınsal göstergebilim; roman ve öykü gibi anlatısal (narratif) metin türlerinin analizine odaklanırken, şiirsel (poétique) metinlerin göstergebilimsel çözümlemesi için de adaptasyona açık bir çerçeve sunar. Jean-Claude Coquet, Jacques Geninasca, François Rastier, Julia Kristeva gibi çeşitli göstergebilimcilerin analizlerini içeren ve Greimas'ın editörlüğünde derlenen Essais de sémiotique poétique başlıklı Şiir Göstergebilimi Denemeleri, bu çalışmada izlenen metodolojinin birincil kaynağını oluşturmaktadır. Greimas'ın « Pour une théorie du discours poétique » başlıklı giriş yazısından çıkarılabilecek çerçeveye göre; göstergenin nedenli hâle gelmesi, şiirsel söylemin (discours poétique) karakteristik özelliklerinden biridir. Göstergenin ayrılamaz iki yüzünü oluşturan anlatım düzlemi (plan de l'expression) ve içerik düzlemi (plan du contenu), birbirini tamamlayarak şiirsel söylemi meydana getirir. Şiirsel nedenlilik (motivation poétique) kavramı, bu bağlamda, dilin iki düzlemi arasında anlamlı bağlılaşım (corrélation) ilişkileri kuran paralel ve karşılaştırılabilir yapıların gerçekleşmesi olarak tanımlanmıştır. Greimas, Du Sens adlı derlemenin birinci cildinde yer alan « La linguistique structurale et la poétique » adlı makalesinde ise, şiirsel söylemin nedenliliği sorunsalını eşgerçekleşme (co-occurence) kavramı üzerinden detaylandırmış ve örneklendirmiştir. Göstergenin nedensizliğini yitirmesine sebep olan eşgerçekleşme, şiirsel söylemin tanımı için gerekli bir unsur olmakla birlikte, şiirle sınırlandırılamaz. Aksine, tıpkı Jakobson'un şiirsel işlevi gibi, dilin birçok farklı kullanım alanında görülebilir. Birincil örnekler arasında bulunan yansıma sesleri (onomatopées), Saussure tarafından da nedensizlik ilkesinin istisnaları arasında kabul edilmiştir. Greimas'a göre; ünlemler, ses benzerliğine dayanan kelime oyunları, halk etimolojileri gibi dilbilimsel olguların tümünde bulunan ortak örüntü, gösteren ile gösterilen arasındaki mesafenin kısalmasıdır. Şiirsel söylem, nedensizliğin baskın olduğu günlük dilden ayrışır. Buna karşın; nedensizlikten tamamen arınmış bir gösterge, dil olma özelliğini kaybedecektir. Greimas'a göre şiir, bu iki kutup arasında konumlanır. Dolayısıyla; anlatım ve içerik düzlemleri arasındaki söz konusu paralellik, şiirsel söylemin mükemmel bir eşbiçimlilik (isomorphisme) gösterdiği anlamına gelmez. Bir metinde nedenliliğin hangi derecede bulunduğunun saptanması, iki düzlem arasındaki benzerlik ve karşıtlık ilişkilerini ortaya çıkaracak karşılaştırmalı bir çözümlemeyi gerektirir. Anlatım düzlemi, Greimas tarafından « Pour une théorie du discours poétique » başlıklı metinde önerilen üç farklı kategori altında ele alınmıştır. Dize, uyak, ölçü gibi yerleşik ve uzlaşımsal kalıplar (matrices conventionnelles); şiirsel söylemin tekrarla birlikte ikonikleşen dizisel (paradigmatique) yönünü açığa çıkarır. Buna karşın; özellikle uzlaşımsal kalıpların terk edilmesiyle belirgin hâle gelerek ritmi düzenleme işlevini üstlenen parçaüstü ögeler (modulations suprasegmentales normales), dilin doğal akışından kaynaklanan bürünsel (prosodique) unsurların çözümlenmesine olanak sağlar. Son olarak, görsel biçim (forme graphique) de anlatım düzlemi kapsamında değerlendirilebilir. Tipografi, sayfa boşlukları ve noktalama işaretleri; bürünsel işlevlerinin yanı sıra, aynı zamanda bağımsız bir görsel düzlem olarak metnin anlamına katkıda bulunma potansiyeline sahiptir. İçerik düzleminin çözümlenmesinde ise, yazınsal göstergebilimin sunduğu başlıca çözümleme araçlarından olan anlatı izlencesi (programme narratif) ve yerdeşlik (isotopie) kavramları kullanılmıştır. Greimas; içerik düzlemi ayrı değerlendirildiğinde, şiirsel söylemin diğer söylem türlerinden ayırt edilemeyeceğini savunur. Bu bağlamda, içerik düzleminin anlatım düzlemiyle nasıl ilişkilendiğini iki ayrı kategori altında incelemeyi önermiştir. Tümcelerin dize veya kıta gibi biçimsel sınırları aştığı tümceötesi sözdizimde (syntaxe transphrastique); metnin farklı konumlarındaki sözdizimsel ögeler, anlam yoluyla birbirlerine bağlanırlar. İçerik düzlemi, anlatım düzlemine baskındır. Buna karşın; dilbilimsel ögelerin biçim tarafından dayatılan sınırlara uyduğu tümcesel sözdizimde (syntaxe phrastique) ise, kelimelerin konumları şiirin iç düzeni tarafından belirlenir. Anlatım düzleminin kuralları, içerik düzlemi üzerinde baskın hâle gelir. Söz konusu metodolojinin sınanması için seçilen Recueillement, La Cravate et la montre ve L'Huître başlıklı üç metin; çalışmanın bütüncesini (corpus) oluşturmaktadır. Farklı göstergebilimsel statülere sahip bu üç şiirden her biri, ortak ve homojen bir düzleme indirgenemeyecek özellikler sergilemekte ve dolayısıyla, çözümleme yönteminin eldeki vakaya özgü bir adaptasyonunu gerektirmektedir. Bu bağlamda; dilbilim ve göstergebilim disiplinlerinin temel kavramlarından faydalanıldığı gibi, aynı zamanda metinler ve şairleri hakkında daha önce yapılmış akademik çalışmalara başvurulmuştur. Analizlerden ilki, Charles Baudelaire tarafından kaleme alınan Recueillement isimli şiiri konu edinir. Sone nazım biçiminin ortaya koyduğu yapının göstergebilimsel tanımı ve içerik düzlemiyle olan ilişkisi bağlamında değerlendirilmesi, bu çözümlemenin birincil izleğini oluşturmuştur. Aynı zamanda, metnin görsel biçimi de; içerik düzlemi altında incelediğimiz anlatı izlencelerini ve yerdeşlikleri tekrarlayan, dolayısıyla, şiirsel nedenliliğe katkıda bulunan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. İkinci analiz, Guillaume Apollinaire'in La Cravate et la montre başlıklı görsel şiir deneyi hakkındadır. Dilsel ve görsel göstergeleri aynı anda barındıran metin, nedenlilik olgusu bağlamında çeşitli çözümleme yöntemlerine açıktır. Dize, kıta ve hatta izometri gibi kalıplaşmış unsurlar terk edilirken; görsel biçim, anlatım düzleminin birincil ögesi hâline gelmiştir. Saussure tarafından dilin ilkelerinden bir diğeri olarak kabul edilen göstergenin çizgiselliği (linéarité du signe); "Kravat" kesitinde kısmen varlığını korusa da, "Saat" kesitinde yerini süremdeşliğe (simultanéité) bırakır. Üçüncü ve sonuncu analiz, Francis Ponge'un L'Huître adlı mensur şiirini ele almaktadır. Anlatım düzlemi altında incelediğimiz ritim, ses olayları ve görsel biçim gibi unsurların söz konusu metnin sözdizimiyle, anlatısal yapısıyla ve yerdeşlikleriyle olan ilişkisi; şiirsel nedenlilik olgusuna örnek teşkil eder. Bununla birlikte; hece, dize, kıta gibi birimlerin düz yazı formuna aktarıldıklarında geçirdikleri dönüşüm, bu çözümlemenin temel izleklerinden biri olmuştur. Çalışmamıza konu olan bu üç şiirdeki anlatım ve içerik düzlemlerinin birbiriyle nasıl etkileşime geçtiğinin incelenmesi, her bir metnin şiirsel nedenliliğe kendine özgü bir yolla ulaştığını göstermiştir. Metinlerden her biri nedenliliğe dair çeşitli örnekler barındırsa da, hiçbiri bu kavrama tümüyle indirgenemez. Göstergenin nedensizliği, şiirsel söylem bünyesinde de varlığını sürdürmeye devam eder. Bu bağlamda, çözümlemelerden elde ettiğimiz sonuçlar ışığında, nedenliliğin söz konusu metinlerin belli noktalarında kümelendiğini gözlemleyebiliriz. Anlatısal, bürünsel ve görsel unsurların kesiştiği bu tür noktalar; sergiledikleri eşgerçekleşme ilişkisiyle metnin geri kalanından ayrışır. Göstergenin nedenli hâle gelmesi, şiirsel söylemin sınırlarını aşan bir olgudur ve bu kavram etrafında şekillenen metin çözümlemesi olanakları, daha geniş bir uygulama alanı bulabilir. Dolayısıyla, yalnızca roman ve öykü gibi anlatısal metinler değil; sinema filmleri, reklamlar veya politik sloganlar gibi çeşitli söylem türleri hakkında da şiirsel nedenlilik merkezli çözümlemeler yapılması mümkündür. Şiirsel nedenlilik, aynı zamanda, çeviri göstergebilimi kapsamında ele alınabilecek sonuçlara sahiptir. Şiirsel özellikler taşıyan bir metnin çevirisi, gösteren ve gösterilen arasındaki nedenli ilişkilerin başka bir dilde tekrar kurulmasını gerektirmektedir. Söz konusu gereksinim, şiir çevirisini diğer çeviri türlerinden ayırır. Bu bağlamda; nedenlilik kavramı, çeviri göstergebilimine uyarlandığında, farklı şiir çevirilerinin değerlendirilmesini mümkün kılan ve nedenli göstergelerin çevirmen için ne tür zorluklar doğurduğunu açıklayan kuramsal bir bakış açısı sunabilir. Anahtar Kelimeler: şiir göstergebilimi, şiirsel nedenlilik, göstergenin nedensizliği, Ferdinand de Saussure, Paris Göstergebilim Okulu, Algirdas Julien Greimas, Jean-Claude Coquet, Charles Baudelaire, Recueillement, Guillaume Apollinaire, La Cravate et la montre, Francis Ponge, L'Huître

Ömer Faruk Karaşahan
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La problématique de l'espace et du temps dans l'écriture d'Assia Djebar et de Nedim Gürsel

Zaman ve mekan sorunsalı yüzyıllar boyunca tek boyutlu olarak ele alınmıştır. 20. yy.'dan itibaren, sosyo-ekonomik ve politik gelişmelerin etkisiyle zamana ve mekana bakış açısı değişmiştir. Ve böylelikle, bu bakış açısı çok boyutlu hale gelirken, kimi araştırmacılar zamana kimileri de mekana yönelmişlerdir. Ancak, zaman ve mekana katılan yeni anlam nedir? Onları anlamlı kılan bileşenler nelerdir? Zaman ve mekana kadın ve erkek bakış açısı nedir? Bireysel, toplumsal ve evrensel zaman ve mekandan bahsetmek mümkün müdür? Bu kavramları oluşturan bileşenler nelerdir? Aralarında nasıl bir ilişki söz konusudur? Bu kavramların kültür içerisindeki görevi nedir? Zaman ve mekan, tarihsel romanın somutlaştırılması için yeterli kavramlar mıdır? Zaman, doğrusal, döngüsel ve noktasal bir kavram mıdır? Bu sorunsalları, Assia Djebar'ın "Medine'den Uzaklarda" ve Nedim Gürsel'in "Allah'ın kızları" adlı eserlerinde incelemek için, zaman ve mekan sorunsalı üzerine yeterli çalışma olmaması sebebiyle, çalışma sürecinde Mikhaϊl Bakthine'nin kronotop, Bertrand Westphal'in jeokritik, Georg Lukács'ın tarihsel roman, Gérard Genette ve Philippe Gasparini'nin otobiyografi kuramlarına başvuruldu. Çalışma üç ana başlıktan oluşturuldu. Birinci bölümde, ilk olarak Mikhaϊl Bakthine'in kronotop bakış açısına yer verildi. Bu bakış açısı, zaman ve mekanı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak değerlendirir. Buna rağmen, kuramın esas çıkış noktası zamandır. Bakthine, zaman ve mekanı heterojen, aynı zamanda birbirini tamamlayan, göreceli ve buna karşın da mutlak kavramlar olarak görür. Ona göre, zaman, mekan aracılığıyla daha görünür hale gelir. Öyle ki; Assia Djebar, eserinde, Medine'deki dört halife dönemini, Cezayir'in 1990'lı yıllarını yansıtmak için yeniden kurgulamıştır ve Medine aracılığıyla, anlatılmak istenen dönem daha belirgin ve somut hale getirilmiştir. Assia Djebar, yazınında Medine ile Cezayir, dört halife dönemi ile Cezayir'in 1990'lı yılları arasında benzerlik kurarak eserinde onları, birbirini tamamlayan ve mesajını okuyucuya aktarmak için mutlak kavramlar olarak ortaya koymuştur. Nedim Gürsel ise; yazınında Cahiliye dönemi, İslamiyet'in kabul edildiği dönem, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi, Cumhuriyet'in ilk yılları ve Türkiye'nin 1950'li yılları olmak üzere birçok zamana yer vermiştir. Bu dönemler, Manisa, İstanbul, Mekke ve Fransa aracılığıyla okuyucuya yansıtılmıştır. Başlangıçta, bunlar birbiriyle bağdaşmayan unsurlar olarak gözükse de, yazarın kurgusunda kendi hayat hikayesi ile Türkiye tarihi arasında yaptığı benzeşim sayesinde, bu unsurlar gitgide birbirini bütünler hale gelir. Buradan yola çıkarak söylenebilir ki; Nedim Gürsel, kendi tarihini toplumsal tarihe bağlı olarak yeniden kurgulamıştır. Ve böylelikle, bireysel ve toplumsal tarih yazarın hayal gücünde mutlak ve birbirini bütünleyen iki olgu haline gelmiştir. Kronotop bakış açısı, her alanda sonu gelmeyen bir başkalaşımın söz konusu olduğunun altını çizer. Fakat bu durum hep temel kriz anları ile ifade edilir. Bu sebeple, Assia Djebar, yazınına, İslam dünyasının temel kriz anını oluşturan Hz. Muhammed'in ölümü ile başlar. Bu ona göre öyle bir andır ki; sosyo-politik ve ekonomik dönüşümün temelini atar. "Allah'ın kızları"nda ise; Nedim Gürsel otobiyografisini, hayatının ve Türkiye'nin temel kriz anlarıyla (kendi yorumunu katarak), gözler önüne sermiştir. Onun hikayesi annesinin rahimine düşmesiyle başlar. Doğumuyla birlikte ilk terk edilmişlik duygusunu yaşar. Artık, o tek başına kaotik bir dünyanın ortasındadır. Mikhaϊl Bakthine, çalışmalarında, karşılaşma, yol ve eşik kronotopu olmak üzere üç tip kronotop saptamıştır. Assia Djebar'ın eserinde, birbirinden farklı kadınların ortak kaderinin iç içe geçmesi, aynı dönem üzerine kadın (Assia Djebar) ve erkek (özellikle Tabari) tarih bakış açısının karşılaşması ve birbirinden farklı iki zamandaki benzer olguların örtüşmesi karşılaşma kronotopuna örnektir. Nedim Gürsel'in yazınında ise; bu kronotop tipi, yazarın kendi kişisel özelliklerinin kitabındaki tarihi şahsiyetlerin nitelikleri ile örtüşmesi ve yazarın kurgusal zamanında, birbirinden farklı gözüken zamanların birleşmesi olarak gözükür. Yol kronotopu ise; "Medine'den Uzaklarda" adlı eserde, kadının hayat yolu olarak vücut bulmuştur. "Allah'ın kızları'nda" ise; yazarın Manisa'dan başlayıp, İstanbul'dan geçerek Fransa'ya giden kendi hayat yolu şeklinde kurgulanmıştır. Son olarak, Assia Djebar'ın yazınına bir eşik kronotopu ile başladığı söylenebilir. Hz. Muhammed'in ölümünü, kadınların kaderinde bir dönüm noktası olarak görür. Bu durum, eserinin bölümlerinin adlarına da "Özgürlük ve Başkaldırı", "Boyun eğen ve Eğmeyen kadınlar", "Muhacir Kadınlar", "Yaşayan Sözler" olarak yansır. Eserdeki bu dört eşik kronotopu, bizi yazarın asıl amacı olan temel eşik kronotopuna ulaştıracaktır ki bu kadının özgürleşmesidir. Bu özgürleşme süreci, erkeğin kamusal alanda var olan üstünlüğünü zayıflatmayı da barındırır. Nedim Gürsel ise; eserinde kendi hayatındaki ve Türklerin tarihindeki temel eşik kronotoplarını kendi yorumunu katarak kaleme almıştır. Kronotop bakış açısıyla birlikte ele alınan geçmiş, günümüz ve gelecek arasındaki ilişki ile Nedim Gürsel kendini eski hikayeler aracılığıyla şimdiki zamanın baskısından kurtarmıştır. Zamansal, dolayısıyla tarihsel git-geller yapmaktaki asıl amacı geleceğini aydınlatmaktır. Assia Djebar ise; Cezayirli kadınları günün baskısından kurtarmak ve geleceklerine ışık tutmak için, davasını dört halife dönemine taşımıştır. Sonuç olarak denilebilir ki; kronotoplar romandaki olay örgüsünün düzenleyicileridir. Onlar sayesinde, zaman daha somut ve görünür hale gelir. Zaman, yazarın önceden belirlediği tarih aralığında sabitlenerek, mekanın incelenmesi sağlanır. Assia Djebar, Medine'ye Cezayir ve Cezayir'li kadınlar için bakarken, Nedim Gürsel Mekke, Manisa ve İstanbul'a kendi hayatı için bakar. Çalışmanın ikinci bölümünde, Bertrand Westphal'in jeokritik, ve Georg Lukács'ın tarihsel roman bakış açısına yer verildi. Jeokritik, benzeşmeyen kavramlar arasında bağlantının mümkün olabileceğini ortaya koyarak mekana yeni bir bakış açısı getirmiştir. Bu bakış açısı ve bu bakış açısının öğeleri kaynağını coğrafya, mimarlık ve şehircilikten alırken, mekanın yeniden anlamlandırılmasında bireyin öneminin altını çizer. Jeokritik, zaman-uzam bağıntısı, transgresyon ve göndergesellik üzerine kurulan bir edebi eleştiri türüdür. Bertrand Westphal mekanın incelenmesi için zamanın yavaşlatılması gerekliliği üzerinde durur. Bu bakış açısıyla, Assia Djebar, Cezayir'in 1990'lı yıllarını Medine'de okuyucuya yansıtabilmek için zaman aralığını dört halife dönemine sabitler. Buna karşın, Nedim Gürsel'in zamanı sabitleme gibi bir kaygısı yoktur. Farklı zaman ve mekan(lar)da freni boşalmışçasına düşünsel bir yolculuk yapar : Bu yolculuk Manisa, İstanbul, Mekke, Cahiliye dönemi, İslamiyet'in kabul edildiği dönem, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi, Cumhuriyet'in ilk yılları, Türkiye'nin 1950'li yılları ve günümüz (Günümüz Fransa ve Türkiye'si) arasında geçer. Bu sebeple, Nedim Gürsel'in yazınında derinlemesine bir mekan incelemesi söz konusu değildir. Jeokritik, mekan ve edebiyat arasındaki karşılıklı ilişkiyi ortaya koymayı amaçlar. Mekanı detaylandırarak, aslında zamanın betimlenebileceğini savunur. Zira, zaman ve mekan edebi eser içerisinde yeniden yapılandırılır. O halde denilebilir ki; jeokritik, mekana insani değer(ler) katarak, onu yeniden yapılandırır. Assia Djebar 1990'lı yılların Cezayir'ini, dört halife döneminin Medine'sinde kadınların sesiyle yeniden canlandırır. Nedim Gürsel ise; Manisa, Mekke ve Fransa coğrafi mekanlarını, çocukluğunun cenneti, arafı ve cehennemi olarak yeniden tanımlayarak kendi kişisel alanını gözler önüne serer. Jeokritik mekanın içiyle-dışıyla, genel algısıyla-kurgusuyla, gerçeğiyle-hayaliyle çok yönlü bir bakış açısı benimser. Bu bakış açısı, mekanın zaman üzerindeki dolayısıyla da coğrafyanın tarih üzerindeki zaferine dönüşür. Özellikle, Assia Djebar dört halife döneminin Medine'sini, o dönemin gerçek tarihi olgularıyla değil de, bugüne kadar göz ardı edilen kadın sesiyle ve eylemleriyle, okuyucuya yansıtır. Lakin, Nedim Gürsel, eserinde, ele aldığı dönemlerdeki sadece kendi hayatıyla örtüşen tarihi olgulara yer verir. Sonuç olarak, kurgu sayesinde mekanlar artık yazarın hizmetindedir. Bu kurgulama işlemi transgresyon sayesinde gerçekleştirilir. Transgresyon, bir mekandan çıkıp, başka bir mekana geçme işlemidir. Bertrand Westphal'e göre bu işlem iki alt işlemi gerektirir : Mekansızlaştırma, Yeniden mekana büründürme. Assia Djebar, yazınında Cezayir ve Fransa'yı var olan coğrafyasından kopararak, onları Medine'de yeniden mekana kavuşturmuştur. Nedim Gürsel de, Manisa ve Fransa'da yaşadıklarını Mekke'de yeniden mekansallaştırmıştır. Yapılan bu işlemin, bu işlemi gerçekleştiren kişi, ele alınan mekan(lar) ve bahsi geçen kişilerin üzerinde yadsınamaz bir etkisi vardır. Transgresyon, Nedim Gürsel'in eserinde açık bir şekilde günümüz ve geçmiş arasında gidip gelmesiyle gerçekleştirilirken, Assia Djebar'ın eserinde bu süreç gizli bir şekilde yürütülür. Her roman, bireysel ya da toplumsal söylemin kurgusal yansımasıdır. Kurgu gerçekle bağını koparmaz, bu nedenle gerçek ile hayalin birlikteliğinin ürünüdür. Ve içinde, ortak, kişisel, aktarılmış kişisel, güncel, kurgusal, yeniden adlandırılmış mekanları barındırır. Bertrand Westphal ise; kurgunun mekansallaştırılmasını, eşleşen mekanların uzlaşması, aykırı mekanların karıştırılması (aykırı mekanları yan yana koyma, aykırı mekanın kişisel mekan(lar)ı içine alması, üstizlenim, yanlış niteleme), konu dışı ütopya oluşturulması ile ortaya koyar. Assia Djebar, yazınında 1990'lı yılların Cezayir'ini, dört halife döneminin Medine'si ile uzlaştırır. Nedim Gürsel ise; bunu kendi hayatı ve Türkiye tarihi açısından gerçekleştirir. Aykırı mekan(lar)ın karıştırılması ise; "Medine'den Uzaklarda"da Cezayir ve Paris, "Allah'ın kızları"nda Manisa ve Paris'in yan yana koyulması olarak yer bulur. Assia Djebar içinde Cezayir, Medine ve Paris sentezini barındıran ideal dünyasını, aykırı mekan olan Medine'den Uzaklarda'da kurgulamıştır. Nedim Gürsel'in kişisel alanını yansıtan dünyevi cennet, cehennem ve araf aykırı mekanları Manisa, Paris ve Mekke'yle eşleşir. Ayrıca, iki bilindik mekandan yola çıkarak, bilinmeyen bir mekan üzerine üstizlenim oluşturma, Assia Djebar'ın yazınında, Cezayir ve Paris aracılığıyla Medine'yi, Nedim Gürsel'in eserinde ise; Türkiye ve Paris'in sentezinden yola çıkarak Mekke'yi deneyimleme şeklinde olur. Aynı zamanda, Assia Djebar'ın ideal dünyasını "Medine'den Uzaklarda", Nedim Gürsel'in Manisa'yı, çocukluğunun cenneti olarak nitelemesi yanlış nitelemeye örnek olur. Konu dışı ütopya, hayali bir mekanı gündeme getirir. Umberto Eco'ya göre, bu bakış açısı içinde allotopya, ütopya, ükronya, metatopya ve metakronyayı barındırır. "Medine'den Uzaklarda"da, yazar ükronyaya yaklaşır. Aynı zamanda hayali ideal dünyasının kurgusu ile metatopyaya yönelirken, yazın ötopyaya dönüşür. "Allah'ın kızları"nda ise; Nedim Gürsel allotopya ve metakronyaya yer vermiştir. Aynı zamanda hiç tükenmeyen anne ve vatan özlemiyle metatopyaya da yaklaşır. Sonuç olarak, jeokritik, yermerkezci, çokkuramlı, çok yönlü bakış açısına sahip, çokduyulu, çok katmanlı, metinlerarası bir edebi görüştür. Yazar, yazınında mekana doğru hareket etmelidir, mekanı kendine çekmemelidir. Assia Djebar'ın, yazınında, kadın bakış açısıyla jeokritik yaptığı söylenebilirken, bu durum Nedim Gürsel için geçerli değildir. Onun, yazınında İslami coğrafyaya jeokritik gibi gözüken bakış açısı, aslında bir otokritiktir. Mekanın edebi temsilinin, eserde tarihe yer vermeden yapılması olanaksızdır. Bu sebeple, çalışmada, jeokritiğin devamında, tarihsel romana yer verildi. Tarihsel roman, belirli bir dönemin yeniden kurgulanarak kaleme alınmasıdır. Mekanı incelemek için zaman sabitlenir. Seçilen mekan(lar)la, dönemin atmosferi yansıtılır. Bu yazın tipinde, temel amaç, geçmişte dönüşüm yaparak, geleceğe atılım yapmaktır. Sonuç olarak, tarih geçmiş ve şimdiki zamandaki anlardan oluşan zamansal ve uzamsal bir kavramdır. Nedim Gürsel'in eserinde, geçmiş (tarih), ve şimdiki zaman (özkurgu) olmak üzere iki bölüm vardır. Buna karşın, Assia Djebar'ın eserinde, içinde Cezayir'in bugününü gizli bir şekilde barındıran geçmiş anlatılır. Bunun sonucunda, geçmişin değerlendirilmesi, günümüze ve geçmişi deneyimleyen bireyin birikimine sıkı sıkıya bağlıdır. Her iki romanda da, yazarlar dünyaca tanınan tarihi kişiliklere yer vermişlerdir, bununla birlikte, Nedim Gürsel eserinde, ailesine de yer vermiştir. Assia Djebar, dört halife dönemini, halkın alışılagelmiş yaşam biçimi olarak okuyucuya yansıtır. Onun için önemli olan, kadın ve erkeğin eylemleridir. Fakat, Nedim Gürsel, kendi özelliklerini yansıtmak için, tarihi kişilikler üzerinde oynamalar yapar. Tarihsel roman, duygu ve ideoloji içeren anların bir araya getirilmesiyle oluşur. Burada iki tip roman gündeme gelir : Tarihsel roman ve çağdaş roman. Assia Djebar, eserinde belirli bir dönemin üzerine eğilir, bu sebeple de yazın stili tarihseldir. Nedim Gürsel'in yazınında ise; tarihsel temalardan yola çıkarak bir içe bakış söz konusudur. Böylelikle de, Nedim Gürsel'in tarihsel bakış açısı çağdaş romana dönüşür. Belirli bir dönemin yeniden kurgulanması için gündeme getirilen çeşitli mekanlar, bir taraftan dönemin atmosferini trajik, epik ya da dramatik olmak üzere okuyucuya yansıtırken, diğer taraftan da yazarın duygularını ve psikolojik durumunu ele verir. Buradan yola çıkarak söylenebilir ki; Assia Djebar'ın amacı, yazınında kadının yüzyıllardır süregelen trajedisini yansıtmaktır. Geleneksel trajedi öğeleri üzerinde yaptığı oynamalarla, yazını post-modern trajediye dönüşür. Kadının post-modern trajedisi, erkeğin post-modern trajikomedisini de doğuracaktır. Aynı zamanda, okuyucu kuşaklararası ve cinsiyetler arası dramatik çatışmaya da şahit olur. Bu dram, bir oda tiyatrosuyla son bulur. "Allah'ın kızları"nda, Nedim Gürsel'in dramı, kişisel istekleri ile toplumsal örf ve adetler arasındaki çatışmadan doğar. Aynı zamanda o, kendi hikayesini dramatik bir şekilde ortaya koyduğu gibi, Türkiye tarihi için de okuyucuya dramatik bir tablo çizer. Yazınında, vatanının tarihinde, kendi kendini arar. Bu destansı bir arayışa dönüşür. Tüm tarihi olgular onun etrafında döner. Yazınında hem anlatıcı olarak konuşur, hem de tarihi kişilikler aracılığıyla da yine o konuşur. Milli bir mücadeleye girişir ve kendini Doğu ve Batı dünyasının arasındaki çatışmanın ortasında kalan tüm Türklerin temsilcisi olarak görür. Buna karşın, Assia Djebar'ın yazınında, kadınların kimliği, özgürleşmeye giden bu yolda destansı bir şekilde bir bir yok olur. Çeşitli zaman ve mekanların aynı düzlem üzerinde birlikte var olması çoksesliliğe yol açar. Çokseslilik ve karşılıklı söyleşim, çift sözcelemden doğar. Böylelikle, bu söylem tipi, o konuyla ilgili daha önceden yazılmış olan metinler arasına katılır. Bunlar arasında karşılıklı bir ilişki söz konusudur. Daha önceki eserlerde ele alınan zaman ve mekan(lar)ın kaleme alınmasıyla onlara katılan her değerin, aynı zaman ve mekan(lar) üzerine kurgulanan yeni yapıtlar üzerinde yadsınamaz bir etkisi vardır. Aynı şekilde bunun tersinin de geçerli olduğu göz ardı edilmemelidir. Öyle ki, Assia Djebar'ın eserinde, kadın sesi çoksesliliği doğurur. Seslerin çokluğu, zaman-uzam bağlamında çift anlama gelir. Aynı zamanda, yazar bu çift anlamlılığı, noktalama işaretlerini sıra dışı kullanarak ve belirli kelimeleri ya da bölümleri italik yazarak, tarihsel ve kurgusal boyutta okuyucuya yansıtır. İlaveten, yazında eski hikayelerden de etkilenme söz konusudur. Nedim Gürsel'in kitabında ise; çocuk Nedim ile Piç İsmail'in arasındaki iletişim çoksesliliğin ve karşılıklı söyleşimin en belirgin örneğidir. Eserinde, Assia Djebar'ın yazınında olduğu gibi tarihsel ve kurgusal boyutta çift anlamlılık söz konusudur. Kendi hikayesi ve toplumsal tarih arasındaki git-gelleri ve toplumsal tarihe getirdiği bireysel yorum eserinde çoksesliliği hakim kılar. Bu bölümde, son olarak grotesk tarzdan ve karnaval güldürüsünden bahsedildi. Güldürünün aslında, toplumsal olana katılan bireysel değerden doğduğu ortaya konuldu. Mikhaϊl Bakthine de çalışmalarında töre komedyası, sözel komedya ve farklı üslup ve edebi tür komedyası olmak üzere üç tip karnaval güldürüsüne yer vermiştir. Töre komedyasında, belirli bir zaman aralığında gerçekleşen olay(lar) için ikinci bir seçeneğin olabileceğinin altı çizilir. Assia Djebar da kitabında sahneye koyduğu İslami tiyatroyu bu amaç uğruna kurgulamıştır. Her bir sahnede tarihsel olaylar gözden geçirilerek, kadın kaderini değiştirecek ikinci bir şans aranır. Nedim Gürsel ise; tarihsel ve zihinsel yolculuğunda kendisi için bir çıkış yolu arar. Bu komedya türünde, evrensel boyutta bir yenilenme ve gerçeği dönüştürme amaçlanır. Bu yenilenme, "Medine'den Uzaklarda"da güruha mal olan bir bayrama dönüşürken, "Allah'ın kızları"nda, yerini hicivli bir gülüşe bırakır. Çünkü; Assia Djebar davası için sürecin henüz tamamlanmadığını düşünürken, Nedim Gürsel tamamlanmış bir süreci gözden geçirir. Sözel komedya ise; bünyesinde zıt kavramları aynı anda barındırırken, dil ve dil yetilerine büyük önem verir. Eserlerde Fransızca ve Arapça'ya (Nedim Gürsel için Kuran Arapçası) yer verilmiştir. "Medine'den Uzaklarda"da, Assia Djebar eğlence ve trajediyi aynı anda okuyucuya yansıtırken, Nedim Gürsel, "Allah'ın kızları"nda, dram ve güldürüyü iç içe kurgulamıştır. Üçüncü komedya türünde ise; toplumsal tabulara karşı eleştiri söz konusudur. Ayrıca, Bakthine çalışmalarında üç komedya tipine yer vermiştir : soytarı komedyası, burlesk komedya ve grotesk komedya. İlkinde, tatminsizlikten doğan, hakaret içermeyen saf bir gülme söz konusudur. Assia Djebar, İslamiyet'in getirdiği ataerkil düzeni, kadının özgürleşmesi için tatmin edici bulmaz. Nedim Gürsel ise; yaşadıklarına dönüp baktığında kendinden tatmin olmaz. Burlesk komedyada, gerçekte var olan değerin ve önemin azaltılması söz konusudur. Assia Djebar, erkeğin kamusal alandaki hakim gücünü azaltırken, Nedim Gürsel ise; zaman ve mekanın, insan üzerindeki hakimiyetini elinden alır. Grotesk komedya, ciddi sosyal olguların gülünçleştirilmesini içerir. Yalnızca, Nedim Gürsel yazınında bazı sosyal olguları bu şekilde ele alır. Çalışmanın üçüncü bölümünde, otobiyografik kuramlar üzerinde duruldu. Otobiyografi, tarihsel ve psikolojik açıdan kişisel hayatın yeniden kurgulanmasıdır. Tabi ki, bu bakış açısı toplumsal tarihten etkilenecektir. "Allah'ın kızları"nda Nedim Gürsel, çocukluğunu ve ailesini, İslam ve Türkiye tarihi etkisinde kendi kendini sorgulayarak kaleme alır. Yazını, aynı zamanda dedesinin ve Hz. Muhammed'in biyografisini de içerir. "Medine'den Uzaklarda"da ise; Assia Djebar, toplumsal tarih ve ataerkil düzenin etkisi altında kadın biyografisini ortaya koymuştur. Assia Djebar'ın kendi hayatı da bu biyografinin ardında yatmaktadır. Biyografi de otobiyografi de göndergesel metinlerdir. Assia Djebar'da, Müslüman kadınlar arasındaki benzerlik, kadın kimliğini oluştururken, Nedim Gürsel'de, yazarın kendi kişiliği, kahramanlar arasında benzerliğe sebebiyet verir. Kendi hikayeni yansıtmanın dört yolu mevcuttur. Bunlar otobiyografik roman, özkurgu, kurgusal otobiyografi ve klasik otobiyografidir. Bunların tümü biyografi için de geçerlidir. Özkurgu ve kurgusal otobiyografi, mecaz-ı mürsel'e olanak tanıması sayesinde, yazarı toplumsal ve psikolojik engellerden kurtarır. Nedim Gürsel, romanını, otobiyografik roman (şimdiki zaman) ve özkurgu (geçmiş zaman) olmak üzere iki yöntemle oluşturmuştur. Otobiyografi bölümünde, yazar hikayesini "sen" kişisinde, mektup tarzında kaleme alırken, aynı zamanda "sen" ile okuyucusuna seslenir ki bu, yazınının, aynı duyguları ve çelişkileri paylaşan tüm insanların ortak biyografisiymiş gibi de yansımasına sebep olur. Böylelikle, Nedim Gürsel, tüm yurttaşları için bir modele dönüşecektir. Aynı zamanda, yazını bir günlük havasındadır zira eserinin her bir bölümü gerçek hayatında yaşadığı bir güne karşılık gelir. Günlük ve mektup türlerini karıştırarak, radyo diliyle, fikirlerini tüm yurttaşlara ulaştırmaya çalışır. Assia Djebar ise; yazınında kadınların ortak biyografisini vurgular. Onun için önemli olan tek şey, kadınların yaşadıklarıdır. Bu sebeple de, eserinde sadece özkurgu vardır. Yazınında, olayları yansıtırken olasılıklar üzerinde durması sebebiyle de yazını bio(öz)kurguya dönüşür.

Cansu Gümüştaş Şen
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2014
10
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Le nouveau roman: claude simon et william faulkner

Bu iki romancı her bakımdan ayrı gibi görünür: Kıtaları, milliyetleri ve çağları birbirinden farklıdır. Tecrübeleri ve ele aldıkları konular bakımından da farklılık gösterirler. Fakat biz bu çalışmada, Fransız yazar Claude Simon'un (1913 – 2005) kullandığı yazım tekniklerinin Amerikalı yazar William Faulkner'ın (1897 – 1962) kullandıklarına dayandığını göstereceğiz. İlk bölümde modern roman ve « yenilik » yaratan yazım tekniklerini belirlemek amacıyla Yeni Romanın tanımı, postmodernizmin sınırları da göz önüne alınarak bu romanların « yaratım » değerleri incelenmiştir. İkinci bölümde ise yanlış anlaşılmış bir Fransız yazar olan Claude Simon ve onun üretken romanı Akasya'yı ele alacak ve romanın neden « Yeni Roman » olarak değerlendirildiğinden bahsedeceğiz. Üçüncü bölümü ise, zamanı için oldukça tartışmalı bir yazar olan William Faulkner ve eseri Ses ve Öfke'nin analizine ayıracağız. Yazarın bu « Yeni Roman »'daki öncülüğünden ve Claude Simon üzerindeki etkisinden bahsedeceğiz. Sonuç olarak, bu iki yazar ve eserlerini karşılaştırıp farklılıklarına dikkat çekerek William Faulkner'ın Claude Simon'un edebî yaratımını nasıl etkilediğini göstereceğiz. Romanın modern romana doğru olan evrimi, yazarın eserde tam güç sahibi olması döneminin sonunu işaret eder. Çünkü karmaşık, kesinliği olmayan, hızlı bir dünyaya adım atılmıştır. Yirminci yüzyıl tarihinde parçalanma, endüstriyel gelişim, savaşlar ve küresel ekonomi gibi unsurlar varken, yazının tamamen farklı bir hâl alması gerekiyordu. Yazarlar, dünyanın gerçeklerini yansıtmakta artık başarılı olamayan bu miras kalmış biçemsel geleneklerden tatmin olmamaya başladılar. Dünya artık zıtlıklar ve ikilemlerin sabit ve net olduğu bir şekilde anlatılamazdı. Yirminci yüzyılın sonunda Nietzsche ve Bergson gibi ünlü filozoflar insan algısı ve bilinciyle ilgilenmeye başladılar. Onlar, deneyimlerin değişmez bir duygu ve hafıza akışı olduğu konusunda hemfikirler. Onlar için bu « bilinç akışı »dır. Marcel Proust ve James XIV Joyce gibi yirminci yüzyılın başındaki yazarlar bu yeni ve açık yolu edebî olarak deneyimler. 1920'li yıllarda William Faulkner, Virginia Woolf ve Franz Kafka gibi farklı kültür ve milletlerden yazarlar için gerçeklik: Bozulmuş, anlaşılmaz ve ironik bir kavramdır. Zaman unsuru hikâyenin içine nüfuz eder. Aynı zamanda akıl ve delilik, mantık ve duygu, öznel ve nesnel arasında iç içe geçme ve birleşme durumu yaşanır. Modernistlerin hedefi çözülme değil, tam olarak birleşmedir, tüm parçalar birleşerek bütünü oluşturur. Açıkça görülüyor ki bu yazarlar Yeni Romanın öncüleridir. 1950'lerin sonlarında eleştirmenler, noktalama işaretleri hiç olmadığı için ya da çok fazla kullanıldığı için ve metinlerin zamansal sıralaması olmadığından o zamanın edebiyatını güçlü bir şekilde eleştiriyorlardı. Yeni Roman, saydam olmayan bu dünyaya karşı verilen biçimsel bir cevaptır. Bir grup katı ve teorik ölçüt gibi değil, bir araştırma olarak tanımlanmıştır. Bu hareket, edebi tarz sürecinin kalıcı ve gerekli evrimi olarak romanın devamında doğmuştur. Dönemin ihtiyaç ve keşiflerine göre yeniden tanımlanması gerekir. Yeni Roman bariz bir edebî hareket olarak tanımlanamazdı. Edebiyat eleştirmenleri Yeni Romanı homojen bir hareket olarak kabul eder. Yeni Roman yazarları bu edebi gruplamayı, çağdaş yazının karmaşasına düzen getirme amacı taşıyan eleştirmenlerin bir buluşu olarak görürler. Bu hareketin özellikle bir parçası olan Alain Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute, Claude Simon ve Michel Butor gibi Yeni Romancıların bu hareketi kalıplaşmış kurallara karşı druran görüşlerin birleşme noktası olarak tanımlanabilir. Gerçeklik ve nesnellik birbirleriyle ilintili kavramlar haline geldiği için okuyucuya aktif ve yaratıcı bir rol verilmiştir. Son dönemlerdeki romanlar okuyucuya yazarın öznelliği içerisinde kendini koyuverme isteği vermektedir. Okuyucu olayları bir mantık çerçevesine ya da zamana ait doğrusal bir silsileye oturtmaya çalışmadan bu bilinç akışını takip eder. Bu, her okuyucunun bir duyguyu, kendine ait bir anlam ve yorumu bulması içindir. Kavramları ifade şekli nedeniyle, insan Yeni Roman'ın merkezinde yer alır; hiçbir şey gözlemci ve aktörleri olmadan kendi kendine var olamaz. Mutlak gerçek mevcut olmadığından, ortada tam bir öznellik var olduğundan, « gerçeği » anlatacak olan şey, mutlak öznellikten doğan yazarın zayıf ve güçlü yönleridir. Son dönemlerdeki romanlar estetik kaygılar doğrultusunda yazılıyor. Sanat sanat içindir. Ve sanat her açıdan baktığınız, gizli güzelliğine ait her türlü bakış açısını gördüğünüz soyut bir sanat eserine de, bizlerdeki karmaşık duyguları tetikleyen bir müzik eserine de hitap edebilmelidir. Yeni romancılar için dil, romanın temeli, hatta varoluş sebebidir. İki dünya savaşı ve yaşanan zulümlerden sonra, dünyanın anlaşılabilirliği tartışılır hale geldi. Basit ve naif anlatımın temeli bozuldu. XV Dilbilimsel kurallar altüst oldu, sözdizimi, anlambilim, yazım kuralları harap oldu ya da görmezden gelindi. Yazar düşünmekten kendini alıkoyamadığı için geleneksel imla kuralları kullanılamadı. Okuyucunun geriye dönüşleri, eksik anlatımları, içsel monologları anlayabilmesi için noktalama işaretleri yerine yazarın kendisi (ya da yazarın yokluğu) kullanıldı. Yeni Romanda « karakterler » vardır fakat isimleri dillendirilmemiştir. Romanlardaki bilinen karakterler gibi değillerdir. Başka bir deyişle, yazarın samimi kaygılarının yansımalarıdır. Bununla birlikte bu edebî hareket sosyal, psikolojik ve politik konulardan uzak durur. Sartre'ın sosyal realizme adanmış edebiyatından ve savaş öncesi dönemin sürrealizminden uzaktır. Yeni Romanı bir reddetme olarak tanımlayabiliriz: İnsanbiçimciliği ve varoluşçuluğu reddetme, gerçekçi yanılsamalara ve ruhbilime karşı çıkma, karakter kavramı ve zaman dizinini reddetme. Yeni Romanın çerçevesini, maksadını ve yazım tekniğini tanımlayıp açıkladıktan sonra bu tezin ikinci bölümü, Fransız Yeni Romancı yazarlardan biri olan ve İkinci Dünya Savaşı nedeniyle yaşanan bu çalkantılı döneme bizzat damgasını vuran Claude Simon'u analiz eder. Bu Nobel ödülü bize hayli biyografik bir karakteri olan üretken bir çalışmayı ve daha sonra Akasya'da işleyeceğimiz belirli bir tarz içerisindeki zamansallık arayışını beraberinde getirir. Claude Simon'un diğer Yeni Roman yazarlarıyla karmaşık bir ilişkisi vardır. Kendisininkine benzer fikirleri olan yazarlar arasında karşılıklı bir hayranlık vardır. Yine de Claude Simon kendinin mutlak sanatsal özgürlüğünü ortaya koyar ve Yeni Romanın natüralisti olarak kendini gösterir. Claude Simon, iki dünya savaşının etkisindeki otobiyografik romanını tecrübelerini yaşadığı gibi aktarmakta kullanır. Fakat yine de William Faulkner'da olduğu gibi Claude Simon için de, dil yetersizdir ve savaşın psikolojik gerçeğini ve absürtlüğünü canlandıramaz. Nitekim Claude Simon biçemsel usuller yaratmıştır; parantez içinde parantez kullanımı, geniş zamanı o anki tecrübeyi ve karmaşayı yaratabilmek için resimsel ve musiki şeklinde kullanımı gibi. Şüphesiz Claude Simon yeni bir tarzın yaratıcısıdır. Etkileyici olansa, ülke ve zaman kavramlarını aşan örnek bir edebi etkileşim süreci olarak onun ilham kaynaklarını analiz etmektir. Yazarın özellikle geniş zaman kullanımı Ses ve Öfke okumasına dayanmaktadır. Bu eserin yazarı William Faulkner, çocukluğuna damgasını vuran Viktorya Döneminin güçlü etkisine rağmen, modern bir yazar olabilmek için zor bir yoldan geçmiştir. Başyapıtlarından biri olan Ses ve Öfke'de kendisine « en muhteşem başarısızlık » demektedir. Kurgusal bir dünya olan Yoknapatawpha'nın yaratıcısı William Faulkner, Caddy'nin hikâyesini anlatırken dört kez başarısız olduğunu söylemiştir. Bu hikâye sadece iç savaş sonrası Birleşik Amerika'nın güney eyaletlerinin çöküşünü değil aynı zamanda evrensel bir gerilemeyi yansıtmaktadır. XVI Romanın zihinsel olarak kısıtlı ve çocukla yetişkin arası bir birey olan Benjy karakterinin bakış açısıyla başlaması okuyucunun takibini zorlaştırmaktadır. Bunun sebebi ise Benjy'nin belirtilmiş bir kişilik özelliğinin olmamasıdır. O yüzden olayları birbirinden ayırmaya ihtiyaç duymaz ve Caddy'nin hikâyesini bütün vahşetiyle ortaya koyar. Romanın başından itibaren okuyucu, rahatsız edici bir metne dalar çünkü bu deneyim daha önceki hiçbir okuma tecrübesine uymamaktadır. Dil yapısı ve dilbilgisi kuralları fazlasıyla sade ve az kullanılmıştır. William Faulkner, okuyucuyu romanın tanıdık kurgu dünyasında rahat bir şekilde oturtmak yerine, onun yaratımındaki belirli prensipleri buldurmaya zorlar. William Faulkner bilinç akışı şeklindeki yazımı kullanır. Bu sayede bizlere kavramları ifade ederken kullanılan kelimelerin yetersizliğini gösterir. İçsel monologlar için özellikle italik harf kullanır. Böylece, William Faulkner gerçeğin insan algılayışındaki var olan büyük farklılıkları gösterir. Claude Simon ve William Faulkner'ı karşılaştırırken kıtalar ve çağlar arası güzel bir edebi esinlenmeyi görüyoruz; başyapıtların ortaya çıkmasını sağlayan bir edebi süreç. Bu romanlar anlaşılamaz oldukları için bazen eleştirilir çünkü bazı deneyimsiz okuyucular, okuma sürecinde zorluk çekerler. Fakat bunlar, edebi şaheserler, ustalık içeren gerçek yaratımlardır. Umuyoruz ki, bu çalışma Yeni Roman üzerine çalışmak isteyenlere, Türkiye'deki Yeni Roman çevirisi yapan kimselere bir ilham kaynağı olur. Gelecekte yapılacak olan yazar karşılaştırmalarının, geçmişteki yazarlar olsun, postmodern varisler olsun, bu edebi harekete ışık tutacağını düşünüyoruz

Remziye Nur Şenyüz
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2014
50
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Utilisation de l'anglais et du Français dans les publicités de mode : Analyse sociolinguistique

Bu tez, İngilizce ve Fransızca dil kullanımlarını reklamlar üzerinden inceleyen toplumdilbilimsel bir çalışmayı ele almaktadır. Globalleşen dünyada, sosyo-ekonomik durumlar sektörün dinamiklerini hiç olmadığı kadar değiştirmektedir. Küreselleşmeden en çok etkilenen sektörlerden biri de modadır. Küreselleşmenin ve yarattığı konseptlerin de etkisiyle, Fransız olmalarıyla tanınan markalar bile kendilerini genellikle İngilizce ifade etmektedirler. Ancak, Fransızcayı korumak ve geliştirmek için, Fransız Hükümeti dil politikaları kapsamında birkaç müdahalede bulunmaktadır. Fransız dil politikaları tarihindeki çok önemli bir yasa olan « Toubon yasası »1994 yılında yürürlüğe girmiştir. Buna karşılık, yürürlüğe girmesinden yirmi yıl sonra Toubon yasası işlevini kaybetmiş görünmektedir. Bu savımızı, yaptığımız anket ve L'Officel dergisinde yayımlanan reklamları analiz ederek somutlaştırmaktayız.

Irmak Yılmaz
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

L'identité de l'auteur vue à travers le personnage-autrui dans Le fanatisme ou Mahomet le prophète de Voltaire et Les aventures du dernier Abencerage de Chateaubriand

Tez giriş de dahil olmak üzere üç bölümden oluşmaktır. Giriş bölümünde konu ayrıntılı olarak açıklanmış, ele alınırken hangi noktaların hangi sebeple üzerinde durulduğuna değinilmiştir. Diğer iki bölümden her biri seçilen yazarların birine ayrılmıştır. Yazarların yapıtlarındaki ortak nokta ikisinin de doğulu karakterlere sahip olmasıdır ve bu özellik tezin çıkış noktasını teşkil etmektedir. Tez konusu, bu karakterlerin betimlemelerinin yazarın karakterin mensup olduğu ırk, din ya da kültürle ilgili görüşlerinden ziyade kendi kimliklerinin bir parçasını yansıtmasıdır. Bu noktada seçilen yazarların farklı dünya görüşlerine ve inançlara sahip olması önemli bir rol oynamaktadır, zira söz konusu farklılıkların gerçek yaşama dair fikir ve izlenimlere etkisi karakterlerin ele alınış biçimlerine etkisiyle paralel değildir. Chateaubriand Müslümanlara karşı önyargılı ve küçümseyici tutumuna karşın anılarında saygıyla bahsettiği tek Müslüman topluluk olan Endülüs Araplarının soyundan gelen idealize edilmiş bir kahraman yaratmış, Voltaire ise sadece İslam'a değil bütün dinlere eleştirel bir gözle bakmasına ve temel olarak İslam'ı veya Müslümanları yerme amacıyla yola çıkmamasına karşın dinsel bağnazlık ve dogmatizme karşı tutumunu olumsuz bir Hz. Muhammed imajı aracılığıyla aktarmıştır. Özetlemek gerekirse, izlenen yollar arasındaki benzerlik dünya görüşü ya da karakter bazlı değildir; iki yazarın da farklı kültürden bir karakteri kendine ait bir ideali, bir söylemi, bir duruşu dile getirmek için aracı olarak seçmesi üzerine kuruludur. Yazar-karakter bağlamının net çizgilerle ortaya konabilmesi için gerek birinci, gerekse ikinci bölümde yazarın yaşam öyküsüne ve yapıtların ayrıntılı çözümlemesine yer verilmiş, sonuç kısmında ise varılmak istenen nokta yeniden, can alıcı noktalarıyla vurgulanarak benzer özellikte bir başka yapıta kısaca değinilmiştir.

Ceren Onay
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

L'univers romanesque de La statue de sel d'Albert Memmi

Bu çalışma, toplum içinde farklı etnik kökenlerden gelen ancak aynı dilde eserler üretebilen bireylerin kültürel olarak kaynaşmalarını konu edinmektedir. Bu anlamda, sömürgeleştirilmiş toplumlarda dilin ve bireyin kimliksel etkileşiminin izlenmesi amacıyla Tunus kökenli, Fransız bir yazar olan Albert Memmi'nin kendi özgeçmişinden hareketle kaleme aldığı La statue de sel adlı eser incelenmiştir. XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Tunuslu Musevi azınlık topluluğun, egemen Fransız kültüre kaynaştırılması süreci, yazarın eserde yansıttığı tarihsel doku içinde ele alınmıştır. Baskı altındaki azınlık kimliğinin çelişkili bir şekilde geliştiği Denys Cuches ve Jean-Claude Kaufmann'ın kimlik oluşumunu irdeleyen çalışmalarına göre izlenmiştir. Yazarın, Dhimmi statüsünden kurtulan Musevi azınlığın özellikle kültürel ve dilsel bağlamda kendine yabancılaşmasını, döneme damgasını vuran varoluşçuluk akımının etkisiyle yeniden yapılandırdığı açıklanmaya çalışılmıştır. Albert Memmi, yazın dünyasını özgürleşmek amacıyla bir araç olarak kullanan ve eski sömürge ülkelerde hayat bulan frankofon edebiyatların öncülerinden biri olarak tanımlanmaktadır. Yapılan bu inceleme sonucunda zedelenmiş azınlık kimliğinin eğitim yoluyla gelişebileceği fikri önerilebilir.

Armen Tanikyan
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Analyse du syntagme nominal de la langue adyghé - une langue du Caucase du nord-ouest

Bu tez, Adiğe dilinin, başka bir deyişle Çerkes dilinin, batı diyalektlerinde ad diziminin sözdizimsel analizini konu edinmiştir. Araştırmalarımızın odak noktası olan bu diyalektler Abzeh, Çemguy, Bjeduğ ve Şapsığ diyalektleridir. Bu diyalektlerin her biri Kuzey Kafkasya'nın belirli bölgelerinde yaşayan ve aynı isimle anılan Çerkes kabilelerinde konuşulur. 1864 yılındaki sürgün sonrasında farklı bölgelerde yaşamak zorunda kalan Çerkesler, gittikleri yerlerde kendi kabilelerinin dillerini korumaya özen göstermiş olsalar da yerleşilen yeni bölgelerdeki halklar tek bir kabilenin üyesi olmadıkları için, diasporadaki Çerkeslerin yoğun yaşadığı bölgelerde nüfus olarak daha üstün olan kabilelerin dili ağır basmaktadır. Genellikle bu diyalektlerde eğitim ve öğretim mümkün olmadığı için diyalektler bölgelere göre farklılık göstermekle beraber, temelde aynıdır. Diyalektlerin birbirlerinden ayrıldıkları noktalar ses ve telaffuz düzeyinde kalmaktadır. Bu sebepten dolayı bu diyalektlerden herhangi ikisini konuşan herhangi iki kişinin birbirini anlamasını engelleyecek düzeyde bir farklılık söz konusu değildir. Çalışmalarımızda göz önünde bulundurduğumuz dilbilim teorisi André MARTINET'in geliştirdiği işlevsel teoridir (Théorie de la linguistique fonctionnelle). Bu anlamda esas göz önünde tuttuğumuz prensip, karşıtlık ve tutarlılık prensipleridir (Principe d'opposition et principe de pertinence). Tezimizin konusu bu dildeki ad diziminin incelenmesi olduğundan araştırmamızın odak noktası ad dizimini oluşturan biçimbirimler, başka bir deyişle en küçük anlamlı dilsel birim ve bu ögelerin birbirleri ile olan ilişkileridir. Bu ilişkilerin incelenmesinde belirtme prensibi esas alınmakla kalmayıp, bu ögeleri belirten çoğul ekleri, durum ekleri, bağlaçlar vb. de aynı prensip doğrultusunda incelenmiştir. Bu incelemeler, farklı diyalektleri konuşan, farklı yaş gruplarına mensup dört farklı kişinin yaptığı Türkçe-Adigece çeviriler üzerinden yapılmıştır.

Nimet Mezane Konuk
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Représentations linguistiques des belges Francophones sur l'allemand et le Francique carolingien

Bu yüksek lisans tezi, Almanca ile ve Cermen dil ailesine mensup yerel bir dil olan Karolenj Frankçası ile günlük etkileşim halinde yaşayan Belçikalı Frankofon nüfusun dil temsillerini -diller, söylemler, dil kullanımları, konuşucular hakkındaki toplumsal temsilleri- konu edinmektedir. Saha çalışması için Belçika'nın güneydoğusundaki Liège bölgesinde, Almanya, Belçika ve Hollanda sınırlarının kesişim noktasında, yer alan iki kasaba, Plombières ve Welkenraedt seçilmiştir. Anadil olarak Fransızca konuşan topluluk her iki kasabada da nüfusun çoğunluğunu teşkil etmekte ve bir yandan azınlık durumundaki Almanca konuşan toplulukla, diğer yandan da Karolenj Frankçası konuşan toplulukla bir arada ve temas halinde yaşamaktadır. Bu çalışma, anadilleri Fransızca olan konuşucuların başkasının başkalığına, başkasının diline; yaşadıkları alanın arz ettiği dil çeşitliliğine ve mevcut diller arasındaki güç ilişkileriyle bağıntılı meselelere dair nasıl bir zihinsel temsile sahip olduklarını ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Bunun için tezin veri çözümlemesine ayrılan bölümünde Almanca, Frankça ve bu dillerin konuşucularının dil pratiklerini konu alan kategorileştirme, adlandırma, değerlendirme ve hiyerarşileştirme edimleri vasıtasıyla Fransızca konuşucuları tarafından dolaşıma sokulan söylemler çözümlenecektir. Söylemi, toplumsal gerçekliğin toplumsal aktörler tarafından durmaksızın (yeniden)inşa edildiği, müzakereye açıldığı yer olarak kabul eden bu çalışma, tıpkı inceleme nesnesi olan dil temsillerini ödünç aldığı sosyal psikoloji disiplini çerçevesinde gerçekleştirilen öncü çalışmalar gibi, toplumsal inşacı (sosyokonstrüktivist) epistemolojiyi benimsemektedir. Çalışmanın üzerine oturduğu bu biri teorik diğeri epistemolojik iki temel, sahadan toplanan verilerin işlenmesinde doğal olarak nitel bir yaklaşımı öncelemeyi gerektirmektedir. Bu doğrultuda, konuşucuların kendi dil temsillerini söylem içinde ve söylem aracılığıyla nasıl inşa ettiklerini göz önüne sermek amacıyla dört anket görüşmesinden oluşan bir mini bütünce geliştirilmiştir. Konuşucuların kendi dil temsillerini söze dökerken işe koştukları tartışmacı ve söylemsel dil varlıklarına odaklanan bu tez, bir yandan çokdilli bir bağlamda dil temsillerinin söylem içerisinde ve söylem tarafından inşa edilişinin her şeyden önce başkasının temsil edilen başkalığının söylemsel inşasını gerektirdiğini; diğer yandan da bu inşanın, kendi diliyle başkalarının dilleri arasında birtakım benzeşmeler, ayrışmalar, benzerlikler ve ayrılıklar saptayan konuşmacılar tarafından belli söylem ve tartışma stratejileri işe koşularak gerçekleştirildiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Toplumdilbilim, Söylem Çözümlemesi, Çokdillilik, Frankofoni, Dil Temsilleri, Sosyokonstrüktivizm

Mustafa Gökberk Çapraz
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Créativité musico-littéraire chez Pascal Quignard : Tous les matins du monde et la leçon de musique

Bu çalışma, Pascal Quignard'ın Dünyanın Tüm Sabahları ve Müzik Dersi adlı iki yapıtını, müzik ve edebiyat ilişkisi bağlamında ele almaktadır. Çalışmada Frédéric Sounac'ın 'Müzikal Model ve Roman Düzeni" adlı eserinde ve eserde aynı adla yer alan teorisinde ortaya koyduğu üç ana yönteme atıfta bulunulmuştur: Sounac'a göre müzik edebi bir eserde tematik, sessel ve şekilsel müdahalelerde bulunabilir. Çalışmanın ilk bölümü, müziğin edebiyatın etki alanına nasıl girebileceğini çeşitli teoriler aracılığıyla ortaya koymaya çalışmıştır. İkinci bölümde Dünyanın Tüm Sabahları adlı romanda Sounac'ın ortaya koyduğu müzik, tematik, sessel ve şekilsel düzlemlerde 'roman kişisi' üzerinden incelenirken, üçüncü bölümde Müzik Dersi adlı eserde müziğin edebiyat düzlemine müdahalesi "fragmanter –parçalı- yazım tekniği" aracılığıyla ele alınmıştır.

Simay Turan
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

L'univers romanesque de Tahar Ben Jelloun: Le réalisme magique

Tahar Ben Jelloun L'Enfant de Sable(Kum Çocuk) ve La Nuit Sacrée(Kutsal Gece) romanlarında androjin bir ana kahraman üzerinden sömürgecilik sonrası dönemde kimlik oluşumunu inceler. Bu iki yapıtta, olaylar büyülü gerçekçi bir ortamda örülmüş olarak karşımıza çıkmaktadır. Postmodern dönemde Latin Amerika'da edebiyat dünyasına girmiş olan ,gerçekle gerçeküstünü bir arada ele alan bu anlatı türü, ezilmiş ve özünden koparılmış toplumların kendini gerçekleştirmeleri yolunda bir yöntem sağlamaktadır. Fas asıllı Fransız yazar Tahar Ben Jelloun, bu iki yapıtında doğu toplumuna ait kültür mirasını batı dünyasının mitik geçmişiyle harmanlayarak fantastik öğeler açısından zengin bir yazın evreni yaratmaktadır. Bu çalışma, frankofon edebiyatlar çerçevesinde ele aldığımız iki yapıt üzerinden büyülü gerçekçi üslubun, sömürge sonrası dönemde nasıl işlendiğini irdelemektedir.

Müge Özuğurlu
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

L'identité masculine dans l'œuvre de Drieu La Rochelle

Bu tezde erkek kimliği, 1893-1945 yılları arasında yaşamış bir Fransız yazar olan Drieu la Rochelle'in çalışmalarında ele alınmaktadır. Birinci Dünya Savaşı'nda savaşmış olan bu yazar, İkinci Dünya Savaşı'nda Fransa'nın işgali sırasında Almanya'yla işbirliği yapan 'Collaboration' ile yakın bağları sebebiyle tanınmaktadır. Ayrıca, kentsoyluluğun çöküşü, toplumsal değerler ve savaş edebiyatı gibi ögeleri ele alması sebebiyle kendi kuşağı çerçevesinde sözcü kabul edilen Drieu La Rochelle, eril tüm özelliklere sahip kabul edilmesi sebebiyle 'sert erkek' (homme dur) olarak nitelendirilmiştir. Bu bilgiler ışığında ve sosyal bilimlerin var olan sorunsalı olan "erkek kimliği, krizde mi?" üzerine, Drieu la Rochelle ve onun roman karakterleriyle ilgili sorunsala şu şekilde yaklaşmak uygun olacaktır: La Rochelle'in eserlerinde erkek kimliği nasıl tasvir edilmektedir ve yazarın gerçek yaşamıyla arasında bir bağlantı gözlenmekte midir? Romandaki erkek kahramanların kimliğini belirlemek mümkün müdür ve bu roman dünyasındaki erkeklere atfedilmiş özellikler nelerdir? Sonuç olarak ise, La Rochelle'in erkek kimliğini araştıran psiko-sosyolojik çalışmalara, tarihinden çok daha önce, teorik edinim bağlamında yardımcı olduğu söylenebilir mi? Bu soruları yanıtlamak için, tezin ilk bölümünün konusu, çalışmanın devamında katkı sağlaması, yönlendirmesi ve yardımcı olması için La Rochelle'in biyografisine adanmıştır. Kentsoylu bir ailenin oğlu olan La Rochelle, küçük yaşından itibaren Napolyon destanlarıyla büyür. Annesi Eugénie Lefèvre, ekonomik refaha sahip olan bir mimarın kızıdır. Başarısız bir işadamı olan babası Emmanuel Drieu La Rochelle, ekonomik durumunu iyileştirmek için sevmeden annesiyle Eugénie ile evlenir. Büyük dedesi Jacques Drieu, 1791 - 1814 yılları arasında Devrim ve İmparatorluğun tüm kampanyalarında görev almış bir asker olarak, verdiği hizmetlerin neticesinde bu dönemde "La Rochelle" takma adını alır. Bundan sonraki bölümde ise biyografisinde kadınlarla olan ilişkileri üstünde durulmaktadır. Politik görüşleriyle de şekillenen ve değişen yazar, verdiği eserlerde kadın-erkek ilişkilerine hatırı sayılır derecede önem vermektedir. La Rochelle'in kimliğini psikanalitik bağlamda incelediğimizde, çocukluğunda ve ergenliğinde, annesiyle kopma sorununa neden olan ve hayatındaki diğer kadınlarla yüzeysel ilişkiler yaratan birçok problemi olduğu gözlemlenmektedir. Hayat hikâyesinde özellikle eşi Colette Jeramec ve sevgilisi Victoria Ocampo ile bağlantılı birçok örneğe rastlamak mümkündür. İkinci kısım olan teorik kısımda, erkeklik kavramına odaklanmadan önce, en genel anlamda kimliğin teorik temelleri üzerinde ana hatlar çizilmektedir. Bu nedenle sosyal bilimlerde kimlik sorununu analiz ederek başlamak uygun görünmektedir. Aslında, birbirinden tek başına oldukça farklı olan ve neticesinde kavramsal bir bütünlük oluşturan 'kimlik' ve 'erkeklik' mefhumlarıyla anlambilimsel ve epistemolojik düzlemde ayrı ayrı ilgilenen bir araştırma yapmak mümkündür. Bu yüzden ilk önce kimlik kavramının epistemolojik tanımıyla başlayan bölüm; akabininde sosyal bilimlerdeki uygulamaların eksenine odaklanmaktadır ve son olarak, çeşitli "toplumsal cinsiyet çalışmaları" ve bu çalışmaların geçirdiği evrimleri ele almaktadır. Bu teorik yapı çalışması, tezin açıklamayı öngördüğü Drieu La Rochelle'de karşılaşılan erkeklik unsurlarının psikokritik analizini incelemeye olanak sağlamaktadır. Tezin amacı, Drieu la Rochelle ve roman karakterlerini, kimlik yönüne dayanarak incelemektir. Bununla birlikte, paylaştığı kuşağın erkeklerinin ahlak anlayışını yansıtan biri olarak düşünülmesine ve çağdaşları üzerinde etkisi olan bir yazar olarak değerlendirilmesine rağmen, bu çalışmayı bireysel bir kimlik analizi olarak dikkate almak özellikle önemlidir çünkü sosyolojik bir analiz yapmak, istediğimiz araştırmanın sınırlarını aşacaktır. Yazar ve kahramanlarındaki bu çok sayıdaki kimliği belirlemek için öncelikle yazarın özönerme (auto-énoncée) mi yoksa başka bir sosyal bireyin hakkında önerme (énoncée) mi yaptığının bilinmesi gerekir. Her iki durumda da, bireyin bilinçsiz bir şekilde kendi kimliğini ve diğerinin kimliğini önerdiği durumlarda, incelenmeyi bekleyen farklı veriler vardır. Mucchielli'ye göre, oyuncunun kimliğinin önermesiyle bağlantılı çeşitli yapılandırmalar mevcuttur. Yukarıda belirtilen konular bağlamında, Drieu la Rochelle'i, duygusal eğitimi ve olgunlaşması açısından bir sürem üstünde gözlemlemek ilginç olacaktır. Dahası, bu gözlem doğrusal bir zaman düzleminde maruz kaldığı değişikliklerin varlığını veya yokluğunu daha iyi belirlemek için elzemdir. Ayrıca, başkalarının gözünde onun değer duygusunu keşfederek, onun kadınlarla ilişkisel gelişiminde toplumsal ve kişisel arzulara ilişkin değerini belirlemeye çalışmak tezin ayrı bir inceleme alanıdır. Bu noktaların haricinde, kendisiyle ailesi arasındaki ilişkisini belirlemek için, Erikson'un kavramlaştırdığı kimlik unsurlarını, babasıyla kendisi arasındaki ortak yaşamayı anlamak için ve kendisini annesine bağlayan karşılıklı bağımlılığı anlamak için kullanılması mümkündür. Analizi daha da genişletmek, Drieu La Rochelle'in kimliğinin unsurlarını içeren ögeler ve çalışılan kimliğin özgünlüğü ve nasıl adlanlandırılması gerektiğini incelemenin yanı sıra, mevzubahis kimliğin dural (statique) veya devimsel (dynamique) olup olmadığını belirleyebilmek için Ricœur ve Mucchielli gibi teorisyenlerin ve filozofların belirttiği diğer kavramları da kullanmak uygun olacaktır. Takibi olarak yine aynı bölümde, bu kez erkeklik konusu ele alınmaktadır. Konunun özüne ulaşmak için araştırmada, kadın çalışmalarıyla başlayan toplumsal cinsiyet çalışmalarının evriminin zaman çizelgesine sadık kalınmasına bir önem atfedilmiştir. Tarihsel bir bakış açısından, kadınların nasıl oy kullanma hakkına sahip olduğunu ve bu özgürleşme ve hak elde etme sürecinde yaşanan olayların, zorlukların ve yaşadıkları olası baskıların neler olduğunun açıklanması öngörülmüştür. Öte yandan, zaman içinde kaçınılmaz olarak erkek çalışmalarının oluşmasına konu olan örkekler de dahil olmak üzere bir cinsiyet çalışmasının ortaya çıkmasına duyulan ihtiyaçların nedenleri hakkındaki bilgiler açıklanmıştır- erkeklerin, varsayılan cinsiyet olarak uzun süredir kabul edilmesi onları yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar derinlemesine çalışmaya tabi tutulmamasına sebep olmuştur. Erkeklerin yaşadığı tüm sıkıntıların bireysel olarak kabul edilmesi ve böylece psikanalizin alanına dahil edilmesi araştırmaları kolektif düzeyden uzaklaştırıp bireysele dahil ediyor, bu ayrıcalıklı cinsiyetin toplu yapıda acı çekmediğini öne sürüyordu. 1960'lı yıllardan itibaren araştırmacılar, erkekleri toplu halde sosyo-psikolojik eğilimlerine göre tanımlamaya başladılar. Bu çalışmada altmışlardan seksenli yıllara kadar oluşturulan "sert erkek" (homme dur), "zarif erkek" (homme doux) ve "zayıf erkek" (homme mou) gibi yeni kavramlar üreten erkek teorileri tercih edilmektedir. Teorik kısmın son bölümünde amaç, çalışmayı psikolojik unsurlara dayandırarak, kimlik ve erkeklik kavramlarının daha iyi tanınabilinmesi, onları aynı anda eril kimliğe ilişkin belirli bir kavramla ilişkilendirmek için kümeler halinde gruplandırılmasıdır. Drieu La Rochelle'deki psikolojik unsurları gözlemlemek için psikokritik araçlar özellikle pratik görünmektedir, ancak Freud'un psikanalitik analizinden ödünç alınan etmenlerin yardımı olmadan bu analizin yapılması mümkün görünmemektedir. Buna rağmen, her ne kadar Freud'un psikanalizinden yardım alınsa bile bu çalışmanın psikolojik ya da psikiyatrik bir iyileştirme gayesinin bulunmadığının altını çizmek gereklidir. Başlangıç olarak, psikokritik analizine hizmet eden psikanalitik temelleri ele almak gerekir. Freud'un temel fikri, bilinç çalışması bölümünde bulunur ve üç temel kavramla şekillenir: bilinçdışı (Id), bilinçaltı (Ego) ve bilinç (Superego). Bu araştırma için, yazarın bilinçaltının (Id) ele alınması gerekmektedir. Bunların haricinde tezde bahsedilen anneyle kopuş olgusunun üstüne eğilmek için, hadım kompleksi ve Œdipus kompleksi de bu bölümde ele alınmış, psikolojinin alanına geçmeksizin ana hatlarıyla anlatılmaya çalışılmıştır. Sonrasında, Charles Mauron'un tezin üçüncü bölümünün yöntemsel altyapısını oluşturan psikokritik teorisine göre, çalışmanın operasyonu dört aşamadan oluşur. Çeşitli metinlerin benzerlik durumuna göre bir araya kümelendirilmesi, saplantı ağlarının (réseaux obsédants) izlenmesi, kişisel mitlerin (mythes personnelles) elde edilmesi ve yorumlanması ve son olarak ortaya çıkan bilinçdışı mitler ile yazarın otobiyografik yakınlığının kontrolü. Üçüncü bölümde, Drieu la Rochelle'in eserleri, onun erkek kimliğini ve karakterlerini belirleyebilmek için ele alınmaktadır. İlk olarak, Mauron'un "sosyal ben" (moi social) ve "yaratıcı ben" (moi créateur) terimlerini inceleyerek, kurgusal eserde biyografinin nasıl bulunduğu analiz edilmektedir. Bu analizi takiben otobiyografide varolan cinsel itirafın nedenlerinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Philippe Lejeune'ün belirttiği gibi, bir yazarın cinselliğini telaffuz etmek için bu arzuyu otobiyografi şeklinde açık veya örtük bir şekilde dile getirme eğiliminde olmasının çeşitli nedenleri vardır. Drieu la Rochelle, Gilles ve Rêveuse bourgeoisie romanlarında, otobiyografik unsurların bulunmadığını belirttiğinden, yazarın saplantı ağlarını ve kişisel mitlerini ve mevcut tekrarları belirlemek için bu iki romanın seçilmesi öngörülmüştür. Amaç, kendinden etmenlerin romanlarında olmadığını bildirmesinin bilinçaltı düzeyde daha çok tekrarla karşılaşabilme potansiyelidir. Bu belirlenmiş romanların incelenmesinden sonra, seçilen mitlerin sonucu şu şekildedir: sadizm, faşizm, kadın ve para, savaş ve fiziksel görünüm, cinsellik ve eşcinsellik ve son olarak ebeveynler. Bu mitlerin incelenmesinde ise onları destekleyen diğer her türlü eserinden faydalanılması gerektiği düşünülmektedir. Bu bağlamda, eserlerinde bu konuları destekleyen olaylara ve ifadelere yer verilmiştir. Özellikle romanın kahramanı veya yan karakterlerinde Drieu La Rochelle'in kendi hayatını destekleyecek ögeler aranmış ve ilk bölümde ele alınan otobiyografi bağlamında bu ortaya çıkan mitlerin hangi oranda kendi hayatıyla bağlantıda olduğu ortaya konmak istenmiştir. Bu araştırmanın sonucunda Drieu La Rochelle'in romanlarında kendi karakterlerinde gömük bir yapıda bulunduğu gözlemlenebilmektedir. Bu gözlemin sebebi, romanlarında bulunan ve çıkarılan her mitin Drieu La Rochelle'in hayatıyla doğrudan bir ilişkide olmasıyla alakalıdır. Sonuç olarak, çalışmadan şu hükümlere ulaşılabilir: Drieu la Rochelle, karakterlerinin kimliğini önerdiği durumda bile aslında romanlarında bulunan kahraman ve karakterlerde bulunarak bir özönerme yapmaktadır. Önerme ve özönermenin çeşitlerini incelemek gerekirse uyum ve ayrılıklardan yola çıkarak şunu ifade etmek doğru olacaktır: yazın dünyasında La Rochelle'in karakterleri hiçbir cinsel sorun izine sahip değildir. Bu yüzden romanlarında sunulan kimlik (identité présentée) bulunduğundan bahsedilebilmektedir. Ayrıca, Erikson tarafından sunulan ve kimlik çalışması doğrultusunda kişinin kendini belirli bir kimliğe ait hissetmesinden bahsedebileceğimiz kategorilerin tamamının noksanlığı gözlemlenmiştir. Bu eksiklik, kimliğin Drieu la Rochelle için tanımlanmış bir unsur olmadığını göstermektedir. Kendisi için bu denli bulanık görünen bir sınıflandırmada, kendini konumlandıramadığı için intihar ettiğini düşünmek muhtemeldir. Ek olarak, erkek çalışmalarına göre, 80'lerde o zamanın erkeklerini tanımlamak için Danimarka'da tanımlanmış bir teori olan 'zayıf erkek' (homme mou) in, Drieu La Rochelle'de de bu bozuk kimliği çerçevesinde bulunduğu söylenebilir. Dahası, sözü geçen erkek çalışmalarının kuramsallaşmasından çok daha önce bile, bu "zayıf erkek" in iki savaş arasındaki dönemde La Rochelle'de mevcut olduğundan bahsedilebilmektedir. Her ne kadar iki dünya savaşı ile birlikte, kadınların haklar kazanması üstüne hegemonik tahtı sarsılan erkek, savaşçı kimliğiyle yerine tekrar oturduğu ve sağlamlaştırdığı konumu ile dönemin "sert erkek" teorisiyle birlikte anılsa bile, mevcut durumun her zaman böyle olmadığı ve iki dünya savaşı arası süreçte, ne zaman başladığı çalışmanın konusunu aşmakla birlikte, 'zayıf erkek' kavramının mevcut olduğu sonucuna varılabilmektedir. Bununla birlikte, gelecekteki çalışmalar, erkeklerin 21. Yüzyıl kimlik kriziyle yüz yüze bırakan kronolojik, tarihsel ve evrimsel süreçlerin daha iyi anlaşılması için faydalı olacaktır.

Beren Şimşek
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Analyse sémantique et phonétique des emprunts du Français AU Trc

Bu çalışmada Fransızcadan Türkçeye aktarma sözcükler derlenerek tespit edilmeye çalışılmıştır.İlk bölümde aktarma sözcük tanımını ve bu kavramın, Emile Benveniste, Antoine Meillet, Joseph Vendryes, Charles Barbier, Arsène Darmesteter ve Albert Dauzat gibi dilbilimcilerin bulgularına dayanan sınıflandırmalarını vurgulanmış, ardından çalışmanın konusu olan iki dilin, Fransızca ve Türkçenin tarihsel süreçteki ilişkileri incelenmiştir. Bu süreçte aktarma sözcüklerin Türkçede alanlara dağılımı da gösterilmiştir. İkinci bölüm günlük dilde sıkça kullanılan aktarma sözcüklerdeki anlamsal değişimleri göstermeyi amaçlamıştır. Bu değişimlerin sınıflandırılmasının yanı sıra, Fransızca kurallarla türetilen fakat Fransızcada olmayan sözcükler de gösterilmiş, ödünç çevirilerden örnekler verilmiş, Fransızca ve başka dillerin birleşimiyle yapılan melez kelimelere de değinilmiştir. Son bölümde Fransızcadan Türkçeye geçen aktarma sözcüklerdeki fonetik değişimler incelenmiştir. Sözlüklerden alınan örneklerden yola çıkarak aktarma kelimeler fonetik değişikliklerine göre sınıflandırılmıştır.

Zeynep Seza Yılmaz
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
10
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La vie quotidienne dans la vie mode d'emploi de Perec du point de vue de la polyphonie dans la theorie critique de Mikhaïl Bakhtine

Bakhtinci yaklaşımla Georges Perec'in "Yaşam Kullanma Kılavuzu" romanında günlük yaşamdaki çokseslilikten harekete geçen tez, hem eserin bu edebi özelliği nasıl kullandığı, hem de Bakhtin'in tezleri için elverişli bir uygulama ortamı sunmasıyla bu tezlerin nasıl çağdaş bir romanda kullanılabileceğini inceliyor. Çözümleme için Bakhtin ve arkadaşlarının eleştirdiği formalist edebiyat eleştirisi ve dilbilimden yola çıkan yapısalcı ve anlatımbilimci edebiyat teorisi okullarından faydalanarak aynı zamanda bu yaklaşımı Bakhtinci diyalojizm kavramı ile karşı karşıya getiriyor. Perec'in eserinin Kristeva'nın da işaret ettiği gibi, formalistlerin "edebilik" kavramının ötesinde, Bakhtinci kavramlarla nasıl ifade edilebildiği ve özellikle bu teorisyenin Rabelais eserinde kullandığı karnavalsı, kronotop gibi buluşları ile nasıl sonuçlar verdiği gösteriliyor. Tez bu sonuçların romanın dilbilimden ödünç alınan "sinekdok" figürü ile ifade edilen bir yapı sunduğu sonucu ve bu sonucun da, Bakhtinci teorilerin uygulanmaya devam etmesiyle farklı bir poetikaya yol gösterebileceği düşüncesi ile tamamlanıyor.

Kağan Yazıcıoğlu
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

L'Univers de l'écriture de Claude Simon : La Chevelure de Bérénice

20.yüzyılda yaşanılan Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonucunda sanatın tüm alanlarında radikal değişimler yaşandı. Bütün sanatçıların ortak noktası, savaşlar sebebiyle oluşan katı ve kaotik duruma karşı olarak, eserleri aracılığıyla kendilerini özgürce ifade etme isteğiydi. Edebiyat alanında, bu ifade özgürlüğüne en önemli örnek şüphesiz Yeni Roman'dı. 1950'li yıllarla birlikte, Alain Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Robert Pinget, Michel Butor, Claude Ollier ve Jean Ricardou gibi bazı Fransız yazarlar alışılagelmiş roman özelliklerini yazı stilleriyle altüst ettiler. Daha önce, romanın en önemli unsurları olarak düşünülen kişi, kurgu, zamanın akışı ve dilin kullanımı gibi unsurlar temelden değişmeye başladı. Resim alanında da bu değişim, empresyonist akım ile birlikte başlayarak fovizm, kübizm gibi farklı akımların ortaya çıkmasına sebep oldu. Paul Cézanne, Pablo Picasso, Joan Miró gibi ressamlar gerek renk kullanımı gerek farklı materyal kullanımları, soyut figürler gibi yeni tekniklerle resim dünyasında çığır açtılar. Bu çalışmanın amacı, Claude Simon'un kullandığı teknikler başta olmak üzere, yeni romancılar tarafından kullanılan yenilikleri, Claude Simon'un resim sanatına olan ilgisini ve resmin Claude Simon'un yazı stiline olan etkisini göstermektir. Çalışmamızda, Claude Simon'un yazın tekniklerini, İspanyol ressam Joan Miró'nun resimlerinden esinlenerek yazmış olduğu La Chevelure de Bérénice adlı eseri üzerinden incelemeye çalıştık.

Gizem Ayşe Akan
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Les principes et les problèmes d'integration de l'Approche actionnelle dans "Nouveau Rond-Point 1"

Çalışmamız, yöntem kitabımız olan Nouveau Rond-Point 1" aracılığıyla Fransızca öğreniminde kullanılan eylemsel yaklaşımın sınıfta uygulanmasında karşılaşılan sorunları incelemeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda eylemsel yaklaşımın temel özelliklerini ortaya koyduk. Bu yaklaşım sosyal eylem üzerinde durmaktadır. Bir başka deyişle, öğrenme ve uygulama arasında karşılıklı ilişki bulunmaktadır. Diğer bir deyişle, iletişim, etkileşim ve birlikte hareket etmeyle daha etkin bir öğrenme ortamı yaratabiliyoruz. Yani, artık belirli kurallara göre öğrenmiyoruz, bu dili nasıl öğrenebileceğimizi keşfediyoruz. Kısacası, bir yabancı dili öğrenmenin en etkili yolu onu yaşamaktan geçer. Eylemsel yaklaşımı baz alarak hazırlanmış olan yöntem kitabımız Nouveau Rond-Point 1 de gerçekleştirilmesi beklenen proje esaslarını, Avrupa ortak başvuru metni ilkeleri ışığında analiz ettik. Genel anlamda, görevlerin, başvuru metninin önerdiği eylem odaklı yaklaşımın ilkelerini benimsediğini söyleyebiliriz.

Ayla Yalçınkaya
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La décadence humaine en littérature contemporaine: Soumission de Michel Houellebecq

Michel Houellebecq Çağdaş Fransız Edebiyatı'nın önemli temsilcilerinden biridir. Eserlerinin orijinalliği ele aldığı konuların tabularını yıkmak adına sınırları zorlamasından ileri gelmektedir. Soğuk Savaş'ın bitiminin hemen ertesinde Batı dünyası nihai zaferini ilan ederken, Houellebecq tam tersine Batı'nın içerden çürüdüğünü iddia ederek edebiyat dünyasında kendine yer edinmiştir. Batı'nın klasik aydınlanmış bireyinin işlevini yitirdiğini ve sonsuz bir iç sıkıntısıyla karşı karşıya kaldığını savunmaktadır. Modern edebiyatın temsilcilerinin aksine, insanın sorunlarına reçete önermemekte, tarihi döngüsel bir bakış açısıyla ele almaktadır. Ona göre her medeniyet tıpkı canlı organizmalar gibi doğmakta, büyümekte ve ölmektedir. Bu sebeple eserlerinde sıklıkla Aydınlanma Çağı filozoflarını yermekte, tarihe ilerlemeci bir bakışla bakmanın yersiz olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda Soumission yazarın dünya görüşünün zirve yaptığı eseri olarak ele alınabilir. Eserde Houellebecq, Batı'nın bilinçaltı korkularını hikayeleştirerek toplumda infial yaratacak tartışmalara yol açmaktadır. Romanın kahramanı François konformist ancak monoton bir hayat sürmekteyken, Fransa'da köklü bir değişiklik yaşanır. Bir siyasi parti çatısı altında örgütlenmiş olan islamcılar sosyal demokratların aşırı sağ ulusalcı cepheyi engellemek adına kendileriyle işbirliği yapması sonucunda iktidara gelirler. Fransa tarihinde bir ilk olan bu siyasal değişim birçok toplumsal dönüşümü de beraberinde getirir. Kamusal alanı düzenleme konusunda oldukça detaylı bir doktrine sahip olan İslam, geniş ölçekte Avrupa kültürünü tehdit ederken, bireysel ölçekte de birçok fırsat sunmaktadır. Bunlardan en çekicisi çok eşliliktir. Mutsuz ve yalnız bir hayat yaşayan François açısından çok eşlilik oldukça caziptir. Konforundan çok da ödün vermeden kabul edeceği bu din François için denemeye değerdir. Toplumsal açıdan bir distopya gibi gözüken bu gelişmeler bize François'nın gözünden aktarıldığında bir ütopyayı andırmaktadır. Bu bağlamda romanda ele alınan boyun eğme olgusu çift anlamlıdır. Roman günümüz postmodern edebiyatının en dikkat çekici örneklerinden biridir. Bu bakımdan ele alınması için postmodernizmin tanımının yapılması ve tarihçesinin gözden geçirilmesi gerekmektedir. Nihayet romanda işlenen temel konular üç ana başlıkta toparlanarak okura tanıtılacaktır. İlk bölümde daha teorik bir çerçevede ilerleyerek modernizm ve postmodernizm arasındaki ilişkiyi inceleyeceğiz. Bu ilişkinin ihtiva ettiği süreklilik ve kopuşları ele alarak postmodernizmin günümüz düşünce dünyasına ve edebiyatına olan etkisini göstermeye çalışacağız. Çalışmamızın bu kısmı, ilerleyen bölümlerde Houellebecq ve eserleri üzerinde yapacağımız analizleri daha anlaşılır hale getirecek olması bakımından faydalı olacaktır. Geçmişten günümüze postmodernizmin ortaya çıkışı ve oluşumu, ana inceleme konumuza ışık tutacaktır. İkinci bölüme Soumission'un tanıtımı yaparak başlayacağız ve hemen akabinde Michel Houellebecq'in edebi kişiliğini oluşturan faktörleri anlayabilmek adına hayatındaki dönüm noktalarına kısaca değineceğiz. Akabinde Soumission'un detaylı bir analizini yapmak adına konuyu birkaç alt başlıkta ele alacağız. Edebiyat teorisini kapsamında bir bakıma Soumission'un otopsisini yapacağız. Romandaki karakterleri ve ifade ettikleri kavramları önem sıralarına göre vurgulayıp, son olarak metinlerarasılık üzerinden bir Houellebecq-Huysmans analizi yapacağız. Edebiyatta çöküş temasının derinliğini bu şekilde ifade ederek üçüncü bölüme geçeceğiz. Çalışmamızın üçüncü ve son bölümünde ise Soumission'da yer alan temaları daha sosyolojik ve politik bir bakış açısıyla ele alacağız. Günümüz batı dünyasının sorunlarını ortaya koyarken, İslam'ın bu kaotik ortamda neler önerebileceğini örneklendireceğiz. İlk bakışta bir distopya gibi görünen romanın, Avrupalı erkek birey açısından bir fırsatçılık ve ütopya ifade ettiğini göstereceğiz. Bu bakımdan kitabın iki anlamlı içeriğini daha detaylı bir şekilde ele almış olacağız.

Barış Erdem
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La place et la fonction de la chanson Française dans l'enseignement du FLE

Bu çalışmada, yabancı dil öğretiminde metodolojik bir araç olarak kullanılan fransızca şarkıların yeri ve işlevi incelenmiştir. Mevcut öğretim uygulamalarının araştırılmasının yanı sıra yapılan anketler derinlemesine analiz edilerek, derslerde şarkıların kullanılmasının önemi ve etkinliğinin anlaşılması hedeflenmiştir. Bu bilgiler doğrultusunda amaç, öğretmenlere ve araştırmacılara yeni bakış açıları sunarak yabancı dil öğreniminde daha etkili bir şekilde kullanılabilecek araçlar ve yöntemler hakkında yeni bakış açıları ve fikirler sunmaktır. İlk bölüm, Fransız şarkısının tanımı, tarihi panoraması, bu türün farklı yönleri ve onu oluşturan birbiriyle ilişkili farklı bileşenler ve başarılı bir şarkı oluşturmak için etkileşime girme şekilleri ile ilgilidir. Bu bölümde, teknolojik ilerlemelerin müziğin üretimi ve dağıtımı üzerindeki etkisini inceleyeceğiz. İkinci bölüm, Fransızca'nın yabancı dil olarak öğretiminde bir eğitim aracı olarak otantik belgelerin, özellikle Fransızca şarkıların kullanılmasına odaklanmaktadır. FLE sınıfında Fransızca şarkı ve çevrimiçi materyallerin kullanımı ve iletişimsel yaklaşımın temel ilkeleri ele alınacak ve yabancı dillerin öğretimindeki önemi vurgulanacaktır. Üçüncü bölüm, Fransız şarkısı aracılığıyla kültürlerin tanınması ve şarkıların Fransızcayı tanıtmadaki rolü üzerine odaklanmaktadır. Verlan ve bölgesel aksanlar gibi dil çeşitlerinin öğretiminin, öğrencilerin dilin dilsel ve kültürel çeşitliliğini daha iyi anlamalarına nasıl yardımcı olabileceğini gösterecektir. Dördüncü bölüm müziğin faydaları ile ilgilidir. Öğrenmeyi kolaylaştıran bir faktör olduğunu göstermek için müziğin beyin ve hafıza üzerindeki etkileri hakkında kısaca konuşacağız. Beşinci bölüm, bir şarkıyı seçmek, tanımlamak ve sınıfta kullanmak için çeşitli yöntemler sunar. Bu sayede öğretmenler bir şarkının pedagojik uygunluğunu, özellikle kelime, gramer, yapı, kültür ve pedagojik hedefler açısından değerlendirebileceklerdir. Son olarak, bir grup öğrenci ve öğretmenle yapılan anketlerin sonuçları, konuyla ilgili algılarını değerlendirmek için analiz edilecektir. Kısacası, bu tez, Fransızca şarkıların Türkiye'de sınıfta kullanılması için didaktik yollar önererek FLE öğretimi alanında önemli bir katkı sağlamayı amaçlamaktadır.

Naz Kibaroğlu
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
10
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Les traces de la traduction et de la ville dans Aziyadé de Pierre Loti: Un exemple de 'traduction en filigrane' dans le cadre de la sémiotique de la traduction et de la sémiotique de la ville

Bu araştırmada, özde çeviri kavramı Pierre Loti'nin Aziyade eseri üzerinden çeviri göstergebilimi ve kent göstergebilimi bağlamında ele alınmıştır. Göstergebilimci, çeviribilimci ve çevirmen Sündüz Öztürk Kasar'ın çeviri göstergebilimi ve kent göstergebilimi üzerine yaptığı çalışmalar çerçevesinde çeviribilime kazandırdığı özde çeviri kavramı ya varış yeri ya da çıkış yeri olarak sunulan başka yerlerin anlatısındaki dilsel, kültürel, toplumsal ve tarihi göstergelerin varış bağlamına aktarımında yazarın giriştiği zihinsel çeviri işlemini içeren bir metne işaret eder. Bu tezde, Aziyade romanının özde çeviri metin tanımına uygun olduğu ve özde çeviri eserlere örnek olarak gösterilebileceği fikri savunulmuştur. Özde çeviri eserde bahsedilen bağlamın dil ve kültürü (ondokuzuncu yüzyıl Türkçesi ve Selanik ve İstanbul'u) eserin yayınlandığı dil ve kültürden (aynı yüzyılın Fransızcası ve Paris'i) farklı olduğundan, yazar kendini bulduğu uzaksı ve yabancı ortama ait, doğal dünyadan doğal dile 'çevirdiği' göstergeleri iki dil-kültürün kavram dünyaları arasında gidip gelerek yani onları zihinsel bir çeviri işleminden geçirerek okuyucuya aktarma çabası içindedir. Araştırmamızın amaçlarından birincisi Aziyade eserindeki çeviri edimine uğramış göstergeleri inceleyip bu göstergelerin hangi çeviri teknikleri ile okuyucuya aktarıldığını ortaya koymak ve böylelikle Aziyade metninin bir özde çeviri eseri olduğunu göstermektir. Çalışmamızın araştırma birimini göstergeler oluşturmaktır. Çeviri göstergebilimi ve kent göstergebilimi kuramları çerçevesinde, Öztürk Kasar'ın özel ad, tarihsel ve kültürel olarak sınıflandırdığı kenti temsil eden göstergelerin üzerinden gerçekleştirdiğimiz analize göre, Loti ondokuzuncu yüzyıl sonu Selanik ve İstanbul kentlerini Fransız okuyucuya temsil ederken bir göstergeyi Fransızca transkripyonu ile yazmak, göstergenin Fransızca eşdeğerliğini vermek, parantez içinde ve ya cümle içinde küçük notlarla tanım ve açıklama yapmak, Türk kültürüne özgü bir göstergeyi Fransız okurun kavram dünyasında bulunan kültürel bir öğe ile karşılaştırmak, göstergenin adını anarak ve ya anmayarak onu betimleme yaparak anlatmak gibi anlamlama edimi stratejilerine başvurmuş, metnini oluştururken adeta bir çevirmen gibi davranmıştır. Bu araştırmada, özgün metindeki çeviri izleri ortaya konmakla birlikte ikinci olarak söz konusu göstergelerin Türkçe çevirilerindeki (aslına çeviri) ve İngilizce çevirisindeki (dolaylı özde çeviri) karşılıkları incelenmiştir. Aslına ve dolaylı özde çevirilerde çoğu özde çeviri stratejisi birebir yansıtılırken, parantez içinde verilen tanımlar ve açıklamalar tekrara düşme kaygısıyla silinmiştir. Göstergelerin anlamının yeniden üretilmesi konusunda Türk ve İngiliz çevirmenlerin aldığı kararlar Öztürk Kasar'ın geliştirdiği Çeviride Anlam Evirici Eğilimler Dizgeselliği'ne göre incelenmiş ve anlamın bulanıklaştırılması ve anlamın eksik yorumlanması eğilimlerinin baskın olduğu görülmüştür. Buna göre, kenti temsil eden göstergelerin çoğunluğunun asıl bağlamına döndüğü ve söz konusu eğilimler eserin anlam alanı içinde kaldığından kentin imajının yalnızca kısmen değiştiği sonucuna varılmıştır. Göstergelerin aktarımı mercek altına alındığında özgün metindeki kentin ve çevirinin izleri ortaya çıkarılmış ve Pierre Loti'nin Aziyade eserinin bir özde çeviri metin olduğu savı desteklenmiştir.

Hesna Begüm Göbel
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Une Approche Autofıctionnelle de L'œuvre de Drieu La Rochelle : Exemples de L'Homme couvert de femmes et de Gilles

Bu yüksek lisans tezi, 20. Yüzyıl Fransız edebiyatının en ilginç ve tartışmalı yazarlarından biri olan Drieu la Rochelle'in kimi yapıtlarının özkurgusal incelemesine odaklanmaktadır. Fransa'nın Naziler tarafından işgal edildiği İkinci Dünya Savaşı'ndaki işbirlikçi yazarlardan olan Drieu la Rochelle, özellikle ideolojik seçimlerinden dolayı "lanetli şair" figürüne de somut bir örnek oluşturur. Bu anlamda sorunlu olarak nitelendirilebilecek tartışmalı politik ve toplumsal düşüncelerini bir kenara bıraktığımızda, Drieu la Rochelle'in yapıtlarında keşfedilecek yeni şeylerin veya gerçeklerin olduğunu varsayıyoruz. Drieu'yü yapıtları ve kendisinin bir tür ikizi olarak yarattığını iddia ettiğimiz Gille/Gilles karakterleri üzerinden anlamayı amaçladık. Bunun için özkurgu yöntemini kullandık ve bu yöntem üzerinden Drieu la Rochelle'de "deneysel benliğin" ne olduğunu açıklamaya çalıştık. Bu nedenle çalışmamız, Frederic Grover'ın deyimiyle, "deneyim laboratuvarı" olarak kullanılan benliğin analizine odaklandı. Benzer niyetlerle bu olguya "deneysel benlik" adını verdik. Konusu Drieu la Rochelle olan bir incelemede ben kavramının mutlaka yer alması gerekiyordu. Özkurgusal bir çözümlemenin gerektirdiği gibi, üç bölümden oluşan çalışmamızın birinci bölümünde, Pierre Drieu la Rochelle'in yaşamını konu aldık. Öncelikle çocukluğundan bahsederek yazarın kişiliğini ayrıntılı bir biçimde incelemeye çalıştık. Daha sonra ergenlik dönemini, Science Po'daki yıllarını, final sınavındaki başarısızlığını ve Birinci Dünya Savaşı'ndan birkaç ay önce askere alınışını ayrıntılı olarak ele aldık. Ayrıca farklı cephelerde savaştığı ve defalarca yaralandığı Birinci Dünya Savaşı zamanlarından da bahsettik. Bu anıların yazar için önemini ve "savaşçı" kavramına yüklediği özel anlamı inceledik. Savaştan dönüşünde, 1920'li yıllarda, savaşa rağmen, her zamanki kadar gösterişli ve parlak olan Paris toplum ve yaşamına ayak uydurmakta yaşadığı zorlukları tartıştık. Drieu, Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı toplumsal travma ve zorluklardan etkilen bir yazardır. Bu süreçte, eski bir dadacı olan Drieu la Rochelle'in Gerçeküstücü yazarlar grubuna katılışını, orada edindiği kimi arkadaşlıkları, anlaşmazlıkları ve bu gruptan biraz kırgın ve oldukça hiddetli bir biçimde ayrılışını, yazarın bu gruba hitaben yazdığı üç farklı açık mektup üzerinden anlattık. Özellikle Louis Aragon ile sona eren arkadaşlıkları, edebiyat araştırmacılarını olduğu kadar, iki yazarı da yıllar boyunca meşgul etmeye devam etmiştir. Daha sonra, Drieu la Rochelle'in yapıtlarını verdiği iki savaş arası döneme, özellikle Şubat 1934'ten sonra, döneminin birçok Avrupalı entelektüel gibi, kendisini açık bir biçimde faşist sağda konumlandırmasına değindik. Drieu la Rochelle bu ideolojik duruşu son yıllarına kadar savunmuştur. Bunu takiben İkinci Dünya Savaşı dönemine de değindik ve yazarın Hitler'i destekleyişini, siyasi görüşlerini, özellikle kadınlara ve Yahudilere ilişkin düşüncelerini, bir lider arayışı içinde geçen yaşamının sonlarına doğru içten içe Stalin'i takdir edişini görmemize olanak veren, XI 1939-1945 yılları arasında tuttuğu güncesi Journal'den söz etmeyi de ihmal etmedik. Drieu la Rochelle'in özyaşam öyküsü ile yapıtı arasında kurulan paralelliği ortaya koyabilmek için kısaca ve bir kez daha kronolojik olarak yazarın yapıtlarına odaklandık. Bu çerçevede, daha çok yazarın çocukluk yıllarından esinlenmiş olan Rêveuse Bourgeoisie adlı romanından, yazarın kadınlarla olan ilişkilerini yansıtan Don Juan kimliğini açığa vuran L'Homme couvert de femmes'dan, Birinci Dünya Savaşı'ndaki anılarından esinlenerek yazdığı ve altı öyküden oluşan derlemesi La Comédie de Charleroi'dan ve son olarak da iki savaş arası dönemin panoramasını çizen ve yazarın başyapıtı olarak kabul edilen Gilles adlı romanından söz ettik. Farklı izleklere ayırarak gerçekleştirdiğimiz bu kronolojik incelemede, her bir eseri Drieu la Rochelle'in yaşamının bir bölümüyle eşleştirmiş olduk. Rêveuse Bourgeoisie üzerinden çocukluğuyla başladık ve L'Homme couvert de femmes çerçevesinde Don Juan karakteriyle devam ettik. Daha sonra La Comédie de Charleroi'deki hikayelerle onun savaşçı yönünü, Gilles'le de yaşamının son on yılındaki siyasi yönelimlerini keşfettik. Bu bağlamda, araştırma konumuzun gerektirdiği çerçevede yazarın pek çok yapıtına değinsek de özkurgusal bir inceleme öneren çalışmamızın, üçüncü bölümde ayrıntılı bir biçimde ele alınan L'Homme couvert de femmes ve Gilles başlıklı romanlara odaklandığını belirtmemiz gerekir. Ana karakterleri Gille (L'Homme couvert de femmes) ve Gilles (Gilles) olan bu iki romana odaklanmamızın temel nedeni, yazarın ilk romanı olan L'Homme couvert de femmes ile gençlik dönemini, son romanlarından biri olan Gilles ile de sonraki yaşamını eşleştirerek yazarın yazınsal ve kişisel yaşamını panoramik olarak görebilmekti. İlk bölümün son alt bölümünde Drieu'nün çağdaşları ve sonraki kuşaklar tarafından nasıl alımlandığı konusuna değindik. Çalışmamızın ikinci bölümde Drieu la Rochelle'in yapıtlarını incelemek için kullandığımız çözümleme yöntemine odaklandık. Söz konusu yöntem özkurgudur. Öncelikle özyaşam öyküsünü Le Pacte autobiographique başlıklı yapıtında kuramsal bir düzlemde ele alan Lejeune'ün, özkurgu kavramı ve kuramlarına ulaşılmasındaki rolünü sorguladık. Özkurgu kavramının, bu adlandırmayı ilk kez kullanan romancı Serge Doubrovsky için taşıdığı anlama değindikten sonra, Vincent Colonna'nın Gérard Genette'in yönetiminde gerçekleştirdiği ve edebiyatta benliğin kurgulanması konusunu inceleyen bir çalışma olan L'Autofiction, essai sur la fictionalisation de soi en littérature başlıklı doktora çalışmasındaki kavramsallaştırmayı ele aldık. Özyaşam öyküsü ve özyaşamöyküsel kurmacayla karşılaştırıldığında, özkurgu kavramının doğasını ve diğerlerinden ayrıştığı noktaları irdelememize olanak sağladı. Bu çerçevede sonraki yıllarda özkurgudan türetilen özmasalsılık ve özanlatı kavramalarını da ele alarak, özkurguyu benzerlerinden ayıran düşünceyi daha iyi anlamayı amaçladık. İzlediğimiz bu yöntem, Drieu'ye daha çok yakıştırdığımız "deneysel benlik" kavramını incelememize ve çağdaşlarının yapıtlarındaki olası özkurgusal boyutu değerlendirmemize olanak sağladı. Bu değerlendirmeyi Drieu la Rochelle'nin çağdaşları olan, sol eğilimden André Malraux ve Louis Aragon'la, sağ eğiliminden ise Louis Ferdinand Céline ve Henry de Montherlant'la örneklendirdik. Yayımlanmasından üç yıl sonra Drieu la Rochelle tarafından Gilles'e (1939) eklenen önsöz, bu seçimizi doğrular niteliktedir. Çalışmamız açısından çok önem taşıyan bu XII önsözde, yazar yazınsal açıdan kendisini (Louis Aragon hariç) bu yazarlar arasında konumlandırmıştır. Çalışmamızın bu bölümünün amacı, özellikle bu dört yazarın, - kuşkusuz başka birçok yazarın da- neden özkurgu yöntemiyle okumaya elverişli olduklarını ortaya koymaya çalışmaktı. Şu ana kadar kullanılan tüm verilerden yararlandığımız çalışmamızın üçüncü ve son bölümünde, Drieu la Rochelle ile yapıtları arasındaki, kimilerinin yapay olduğunu düşündüğü, ayrıma ilişkin bir açıklamaya ulaşmayı amaçladık. Bu bölümde, yazarın yapıtlarıyla bağlantılı tüm biyografik verilerle, özkurgu yöntemiyle elde ettiklerimizin eşliğinde, öncelikle gerçekten otobiyografik nitelikli olan romanları inceledik. Bu bağlamda, söz konusu bazı verileri doğrulayan, yazarın yayımlanma kaygısı gütmeden, 1939-1945 yılları arasında kaleme aldığı Journal'den, bir tür açık intihar mektubu ve çok da uzunca olmayan bir yaşamın son sözü niteliğinde olan Exode'dan da söz ettik. Daha sonra Drieu la Rochelle'in söz konusu romanlarındaki ana karakterler olan Gille ve Gilles'i analiz edebilmek için L'Homme couvert de femmes ve Gilles'i derinlikli olarak inceledik. Drieu la Rochelle'de "deneysel benlik" kavramını incelememiz için büyük önem teşkil eden "Gille" takma adıyla imzaladığı mektuplardan söz ettik. Victoria Ocampo adlı Arjantinli kadın yazara yazdığı bu mektuplardaki "Gille" imzası -karakteriyle de örtüşeceği biçimde- Gille karakterini yazarın ikincil bir benliği olarak yorumlayabilmemize olanak sağladı. Daha önce belirlediğimiz özkurgusal unsurları ve dolayısıyla yaratıcılarıyla olan benzerliklerini ortaya koymaya çalıştık. Bu iki karakter arasındaki farklar aracılığıyla, Frédéric Grover'ın "deneyim laboratuarı" isimli kavramından hareketle ortaya koyduğumuz "deneysel benlik" kavramını irdeledik. Grover'ın kavramına eklediğimiz "ben", Drieu la Rochelle'in yazınsal nesne olarak kendi benliğini ortaya koyduğunu açıklamamız ardından anlam kazanıyor. Daha sonra bu "deneysel benlik" fikrini pekiştirmek için ikincil karakterleri ve bizi Drieu'nün hayatına götüren olayları veya yerleri inceledik. Üçüncü bölümümüzün sonucu mahiyetinde, son olarak Drieu'nün yapıtlarının nasıl okunduğuna, yazarın yorumlanmasında bunun, başka pek çok parametrenin ışığında, etkisine değindik. Bu bölümde Drieu'nün çağdaşlarının, ardından yeni kuşağın ve son olarak da sonraki kuşakların Drieu la Rochelle'i nasıl okuduğunu göstermeye çalıştık. Bu bağlamda, İki Savaş Arası kuşağının, her şeye rağmen, Drieu'nün yapıtlarını anladığını, hatta kimilerinin ona bir çeşit hayranlık beslediğini, sonraki kuşağın ise 1980'li yıllara kadar Sartre düşüncesinin hakimiyeti altında kalarak kendilerine o günleri hatırlatan her şeye ve kişilere tamamen karşı olduklarını göstermeye çalıştık. Kendilerinden önceki kuşaktan farklı olarak, Drieu'yü sadece yapıtları aracılığıyla tanıyan, anlayan ve yargılayan kuşakta, Drieu'nün kadın düşmanı, Yahudi karşıtı ve her şeyden önce işbirlikçi imajının odakta olduğu bir portresinin çizildiğini gördük. Ancak Fransa, 1970'lerin sonunda, bu işbirlikçi yazarları ve özellikle de Drieu'yü, Frédéric Grover ve Pierre Andreu'nün çalışmalarıyla yeniden keşfetti. Bu çalışmalar, Drieu la Rochelle'i tanıyan ve şu anda hayatta olmayan kişilerle yapılan röportajları da gündeme getirdi. Bu röportajlar, Drieu la Rochelle'in nasıl bir insan olduğunu anlamamıza tartışmasız bir biçimde yardımcı oldu. Aynı zamanda, bu gibi belgelere erişimi olmayan ve Drieu'yü eserleri aracılığıyla tanıyıp eleştiren kuşağı daha iyi anlayabilmemizi de sağladı. Son olarak, yazarın günümüze kadarki alımlanmasından, XIII farklı okumalarından ve bu yeniden keşif sonrasında oluşturduğu imajdan da bahsettik. Bu yeniden keşif ve yayımın sıradan bir tesadüf olarak görülmemesi gerektiği açıktır. Tıpkı dünyada aşırı sağın farklı coğrafya ve zamanlarda tekrar tekrar yükselişinin tesadüf olarak görülmemesi gibi. Pierre Drieu la Rochelle'i yapıtlarıyla, kendi hakkında söyledikleriyle, eleştirmen ve araştırmacıların kendisi hakkında söyledikleriyle, çağdaşlarının onun hakkında söyledikleriyle, kendisinden sonra gelen neslin ve günümüz nesillerinin onun hakkında söyledikleriyle anlamaya çalışarak çalışmamızı sonuçlandırdık. Çalışmamızda yazarı bir bütün olarak tanımlamaya çalıştık ve çokça değindiğimiz gibi Drieu'nün yapıtları yoğun bir şekilde özkurgu barındırsa da bir insanı onu eserleri aracılığıyla anlayıp anlayamayacağımızın peşine düştük. Zira Drieu la Rochelle kadar soru işaretleri barındıran bir yazar seçmemizin de sebebi temelde buydu. Ve bu çalışmanın en nihayetinde, ortaya şu soru çıktı: Peki sanat eserinin, yaratıcısını temsil etme işlevi var mıdır, yoksa tam tersine ayrı bir varlık olarak mı düşünülmelidir? Drieu gibi "sorunlu" bir yazarı, özyaşamından bağımsız olarak okumak ve incelemek mümkün müdür? Anahtar kelimeler: Drieu la Rochelle, 20 yy. Fransız Edebiyatı, Faşizm, Edebiyatta Benlik, Deneysel Benlik, Özkurgu.

Berat Erbaş
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Portraits féminins chez Maïssa Bey

This work deals with female portraits in the works of Maïssa Bey, a French-speaking Algerian writer who was born in Algeria in 1950 and still continues her literary life. Bey is known for writing about women. Her works feature women of all ages, social classes and backgrounds. What they have in common, however, is the fact that readers can recognize them in their real lives. They are part of real life. This memoir is divided into three main parts. The first deals with the historical, linguistic and literary context of Algeria. The second part analyzes the theoretical approach of feminism and feminist writing. Finally, the feminine portraits in Maïssa Bey's works are explained, with examples and quotations from writers, researchers and intellectuals. The first and second parts of the memoir are useful for understanding the context in which Maïssa Bey was formed. And the third part will be devoted to the characters and the situations in which these characters find themselves. The aim of this work is therefore to understand Maïssa Bey's literary universe and to understand the reasons that led her to adopt a feminine style of writing, with the aim of writing to make women talk about women. As already mentioned, our first part consists of an overview of Algeria's historical, linguistic and literary context. Historically, the country has always been under threat of foreign occupation, but the biggest change came with French colonization. France considered Algeria its territory and established its own order. With this new order, French culture took precedence over Algerian culture. A policy of acculturation and assimilation was applied to the Algerians. This policy was put into practice through the language and teaching of French. This creates a linguistic duality in Algeria. There is also a reaction in Algerian society, which refuses to adopt the rules of French administration. This duality also exists in literature. On the one hand, there is Arabic speaking Algerian literature, and on the other, there is French-speaking Algerian literature, of which Maïssa Bey is a part. In this chapter, we look at Algerian literature in French, and the most important writers of this literature. In the next chapter, we take a closer look at women writers in French-speaking Algerian literature. This time, we take a more in-depth look, analyzing them in three different categories: the first female writers, the second generation and writers from 1980 onwards. Understanding historical events will be useful for this work, as it will enable us to better situate ourselves in Maïssa Bey's works, which use Algerian history as a context. Knowing more about the linguistic situation in Algeria will also help us understand Maïssa Bey's situation and her concept of identity. We'll find a parallelism between the country and the writer. Finally, the study of French speaking Algerian literature, and especially that of its women writers, will help us understand Maïssa Bey's literary heritage, as well as that of her contemporaries and their shared aspirations. The second part of our work is devoted to the theoretical approach. The first chapter of this part is divided into two sub-chapters. The first sub-chapter deals with feminism. For ease of analysis, we divide this ideological movement into three waves and try to identify the characteristics of each wave and the circumstances in which they arose. This study will help us better understand women's writing, which we'll look at in the second sub-chapter. Women's writing is writing that privileges the female subject. It encourages women to talk about themselves, to dare to write rather than be written about by men. In other words, to be the subject instead of the object. The second chapter of this section deals with feminism in Algeria and Algerian women's writing. This sub-chapter is like a transition to Maïssa Bey's universe. In this chapter, we'll see that Algerian feminism doesn't run parallel to Western feminism, since in an Eastern world, the order is not the same. Society and its dynamics are different from those of the West. The final chapter of this section focuses on Maïssa Bey and her literary universe. The first sub-chapter deals with her commitment as a writer. Following a brief biography, her works will be cited, and then we'll see what her commitment consists of. The second sub-chapter of this chapter deals with the themes that are central to Maïssa Bey's work: history, the female condition and female identity. Although this part of the dissertation is a sub-chapter, it sums up all the parts that precede it, since to understand her historical theme, you need to know Algerian history, including the country's linguistic problems, as well as Algerian literature, since she often refers to these elements. The theme of the female condition reflects the influence of feminism and women's writing, as does that of female identity, since it refers to self-reflection, which is also one of the aims of women's writing. The third section analyzes Maïssa Bey's concept of woman. First, there's a chapter on the female portraits created by the writer. The first sub-chapter is entitled "Women accepting their social status and women outside the norm". We'll give examples from Maïssa Bey's works. First, examples of traditional women who accept the established male order will be cited. Then there are the marginal women who do not submit to tradition, to what is expected of them as women. They are on a quest for freedom, aimed at destroying the feminine stereotype. The second sub-chapter focuses on the female body as an object of violence. First of all, we'll note the existence of violence in general as a subject in Maïssa Bey's work. This description of violence is due to Algeria's violent past, since the scenes describing this violence concern the war of independence. Secondly, the violence is directed at the female body. We see violence of all kinds, from husbands to wives and fathers to children, as well as rape. The third sub-chapter is still about the female body, but this time as an object of seduction. The rules of Algerian society are based on male perceptions. Since men see women as objects to be seduced, they have to be concealed and their interaction with the public sphere limited. What's more, the female body as an object of seduction shows the weakness of men who put their masculine needs first, since they allow themselves to be influenced by the woman's body. For women, the female body is a source of shame and guilt. Menstruation, bodily pleasure, abortion and homosexuality are all subjects related to the female body. However, talking about these subjects in the public arena is not possible for fear of shame and guilt, since the value judgments of Algerian society are those of men. Anything to do with women has to remain hidden, in private. In the final sub-chapter, women's solidarity is shown as a solution to these prohibitions, which become taboos in public life. Women create a place for themselves and stand in solidarity with the outside world, which is the domain of men. The second and final chapter deals with the relationship between man and woman. The first sub-chapter is entitled "Mother vs. father", and includes examples of both mothers and fathers. As with traditional and marginal women, examples are given of two kinds of mother: those who are traditional and those who dare to contradict tradition. The same applies to fathers. Yet it's important to note that the male figure is virtually non-existent in Maïssa Bey's work. More often than not, they are either absent or unnamed and in the background. This choice is deliberate, so that readers can concentrate on the female characters. The second sub-chapter deals with the superiority of men over women. Once again, this is the result of men's perception that they are better than women. The last two sub-chapters deal respectively with incommunicability between man and woman and sexual relations between husband and wife. In these sub-chapters too, through examples taken from Bey's works, we see the miscommunication between two genders, once again the result of phallocentric society. To conclude this section, we can say that Maïssa Bey rejects the silence of oppressed women by putting them at the heart of her works, by talking about their conditions, their states of mind. Finally, it can be said that Maïssa Bey strives to present readers with realistic portraits of women in order to realize her commitment to improving the status of women. Bearing the traces of her country's history, she wants to encourage women to free themselves, to ask questions and to find ways of eliminating male oppression.

Gözde Şahin Yaman
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

L'analyse semiotique des traductions de l'œuvre intitulée Les Misérables de Victor Hugo dans le contexte Turc du point de vue de la sémiotique de la traduction

Çalışmamızın amacı Victor Hugo'nun Sefiller adlı romanın Türkçe çevirilerinin göstergebilimsel analizini kapsamaktadır. Araştırmamızda, 19. yy. Fransız edebiyatıyazarlarından Victor Hugo'nun Sefiller adlı kitabı üzerinde çalışmayı seçtik. Sefiller, Victor Hugo'nun 1862 yılında kaleme aldığı bir romandır ve Fransız edebiyatında edebiyatdünyasında insanlık tarihinin en önemli romanlarından biri olarak kabul edilmektedir. Eser, bir somun ekmek hırsızlığından mahkûm edilen Jean Valjean'ın hikayesini konu almaktadır. Kitabın ana karakteri olan Valjean fakir bir köylüdür. 19. yüzyılın sosyal sefaletinin zorluğunu çekmektedir. Sefiller, Fantine, Marius, Cosette, Les Thénardiers, Gavroche gibi pek çok karakterin bu sosyal sefalet karşındaki direniş ve kaderini anlatsa da esas olarak Jean Valjean'ın hikayesine odaklanmaktadır. Sefiller, önemli edebi özellikler taşıyan bir eser olması nedeniyle edebiyat dünyasında büyük bir yere sahiptir ve eser şiir gibi çeşitli edebi metin türlerini bir araya getirmektedir. Sefiller aynı zamanda sosyolojik önemi de olan bir eserdir. Zira, Sefiller 19. yüzyılın eşitsizliklerini, toplumsal adaletsizliklerini yansıtmaktadır. Eser o dönemde işçi sınıfı, köylü, burjuva gibi çeşitli toplumsal sınıfların mevcut olduğunu, dolayısıyla her sınıfın farklı hak ve özgürlüklere sahip olduğunu göz önüne sermektedir. Kitapta bu sosyal eşitsizlikler konu alınıp, okuyucuya hissettirilmiştir. Edebi ve toplumsal bağlamda önemli bir eser olduğundan, bu eserin birçok dile tercümesi yapılmıştır. Roman pek çok kez Türkçeye çevrilmiştir ancak Türkçeye ilk çevirisi 1862 yılında Münif Paşa tarafından yapılmıştır. Bu çalışma, romanın gösterge alanını daha iyi analiz edebilmek için romanın dört Türkçe versiyonunu çeviri göstergebilimi açısından incelemektedir. Giriş bölümünde 19. yüzyıl edebiyatı hakkında bilgi verilmektedir. 19. yüzyıl edebiyat tarihi, edebî eserlerin yazarın kendi gerçekliğiyle ilişki içinde yaratıldığını göstermektedir.19. yüzyıl edebiyatı bireyin iç dünyası, kendi gerçeklikleri ve dönemlerinin sosyo-kültürel koşullarını yansıtmaktadır.O dönemin edebiyatı gerçeklik ile irade arasında kalma ya da kaçma arayışı içindedir. Sefiller, yazarın kendi gerçekliğinden izler taşıyan bir eserdir. Eserde Hugo'nun sürgüne gönderilmesinin ardından topluma entegre olma çabasını ve yazarın kendi sürgün deneyimlerinden izler taşımaktadır. Çalışmamızın temel amacı, göstergebilim ile edebi çeviri arasındaki ilişkiyi göstermektir. Bu amaçla göstergebilim ile gösterge-analitik arasındaki ilişkibir sonraki bölümde sunulmaktadır.Anlam arayışında göstergebilim edebi çeviride vazgeçilmez bir araçtır. Göstergebilim, çeviri metnin eleştirisine ve analizine katkıda bulunmaktadır. Böylece orijinal metin ile çevrilmiş metninanlamsal evrenleri karşılaştırılmaktadır. Araştırmamızda eserin dört farklı tercümesi incelenmektedir. Bu araştırmada rehberimiz göstergebilimdir Bir sonraki bölümde araştırma problematiği, analiz yapısı ve bu çalışmaya yönelik metodolojik bakış açısı tanımlanmaktadır. Her metnin gösterge evreninin işaretlerini ve anlamları sunulmaktadır. Öncelikle, eserin dört farklı çevirisine genel bir bakışla başlayıp çevirmenleri hakkında bilgi verilmektedir. Çalışmamızın temel amacı, çevirmenin çeviri sürecinden haberdar olmasını sağlamak ve çevrilecek orijinal metnin gösterge evrenini oluşturan göstergeleri yeniden üretmesini sağlamaktır. Çevirmen bu yöntemle, kaynak metindeki göstergeleri yani metni oluşturan sözcükler, semboller, imgeler, kültürel unsurları belirler ve bunların anlamlarını analiz eder. Bu analiz de, metnin kültürel ve semantik boyutlarını kavramaya yardımcı olmaktadır. Göstergeler belirli bir amaca ve duruma işaret ederler. Her iletişim türünde bu göstergeler yinelenir ve yeni anlamlar kazanır. Bu yeni anlamlarda seçilen kelimeler, jestlerimiz, mimiklerimizle yeni göstergeleri oluşturur. Göstergebilimde, bu yeni anlamlar kazanan göstergelerin nasıl kullanıldığını ve nasıl anlaşıldığını ele alan dilbilgisel, toplumsal, kültürel bir araştırma alanı sunar. İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure'e göre dil bir gösterge dizgesidir ve her kelimenin anlamı ile kendisi arasında herhangi bir bağ bulunmamaktadır. Göstergebilim dilin dışında resim, mimari, müzik gibi çeşitli alanlarda da bir rehber görevi üstlenir. Zira göstergebilim yöntemiyle her sistemin nasıl anlaşılacağını ve bu sistemlerin nasıl yorumlanacağını anlaşılıp, analiz edilebilmektedir. Çeviri, özellikle de edebi çeviri yalnızca ele alınan eserin kelimelerini yani dil göstergelerini düşünerek değil aynı zamanda bu dil işaretlerinin ait olduğu sosyal göstergelerin de göz önünde bulundurularak metnin yeniden yazılması işidir. Bu yeniden yazma işi göstergebilim sayesinde, göstergebilimsel metotlarla, göstergebilimsel okumalarla daha kolay ve daha anlaşılır bir süreç haline gelmektedir. Bu nedenle gösterge evreninin dönüşüm, değişiklik ya da bozulma aşamalarını gözlemlemek amacıyla romanın dört Türkçe çevirmeni tarafından yeniden üretilen dört göstergesel evreni, orijinalini dört farklı çevirisiyle karşılaştırarak incelenmektedir. «Çeviride Anlam Evrilmesi Dizgeselliği çevirmenin anlam arayışı sırasında devreye giren dokuz eğilimi içerir: bu eğilimler anlamın aşırı yorumlanmasından başlayıp her kademede anlama daha ciddi bir müdahale getirerek anlamın yok edilmesine kadar varırlar. Eşit bir biçimde üç anlamlama alanına dağılan bu dokuz "eğilim"in etkisiyle, dokuz türde anlamı "eğilip bükülmüş" çeviri türü ortaya çıkar.8» Bu amaçla Sündüz Öztürk Kasar'ın 2020 yılında hazırladığı Systématique de la désignification en traduction adlı çalışmasında çeviride anlam evirici eğilimler dizgeselliğini sunulmaktadır.. Öztürk Kasar tarafından hazırlanan bu tablo, çeviri sırasında üç düzeyde ve dokuz derecede anlam evrilme sürecini göstermektedir. Öztürk Kasarifade belirlemeyi, çeviride göstergelerin bulunması ve çoğaltılması sırasında anlamın dönüşümü, değişimi, bozulması veya yok edilmesi eylemi veya durumu olarak tanımlamaktadır. Birinci düzeyde, anlamın aşırı yorumlanması, anlamın bulanıklaştırması ve anlamın eksik yorumlanmasıyla anlamın değiştirilmesini sağlanır. Anlamın aşırı yorumlanması, orijinalin anlamına aşırı yorum yapılması anlamına gelir veya aşırı çeviriye neden olur. Anlamın bulanıklaşması, gizli ya da belirsiz anlamı, orijinalin açık anlamı haline getirir. Anlamın yetersiz yorumlanması, orijinalde sağlanan bilgilerin gözden kaçırılmasına neden olur. İkinci aşamada anlamın değişmesi, eğreti çeviri, başka anlam ve anlamın karşıt anlamlarıyla sağlanmaktadır. Bu aşamada olası anlam ama bağlamda güncellenmemiş, yenilenmemiş anlamı içermektedir öyle ki asıl metinden farklı eğreti bir anlam ortaya çıkmaktadır. Başka anlamda ise asıl metinle hala anlamsal bir bağlantısı olmakla birlikte çeviri yoluyla hatalı başka bir anlamın ortaya çıkması söz konusudur. Anlam karşıtlığı orijinal metne göre zıt bir anlam sağlamaktadır. Üçüncü aşamada anlamın saptırılması, anlamın yok edilmesi ve yok edilmesiyle anlamın bozulmasına neden olmaktadır. Anlamın saptırılması, orijinal metinle anlamsal bağlantısı olmayan bir anlam yaratmaktadır. Anlamın yok edilmesi, artık anlamın olmadığı bir çeviri sağlamaktadır. Göstergenin yok edilmesi anlambiriminitamamen ortadan kaldırmaktadır. Çalışmanın bir sonraki bölümünde çeviriler göstergebilim bağlamında karşılaştırılmaktadır. Her çevirinin göstergebilimsel evreninin dönüşüm, değişiklik veya bozulma aşamaları gözlemlenmektedir. Çalışmamızdaki ilk tercüme Ceride-i Havadis'te yayınlanan Mağdurin Hikayesi isimli versiyonunu oluşturmaktadır. Bu eser, Fénelon'un Télémaque'ından sonra Osmanlı tarihinde Türkçeye çevrilen ikinci batılı romandır. Roman birçok kez Türkçeye çevrilmiştir ancak Türkçeye ilk çevirisi 1862 yılında Mağdurin Hikayesi adıyla yapılmıştır. 5 Mayıs 1862'de Ruznâme-i Ceride-i Havadis gazetesi, eseri ve bu eserin müellifini Türk okuyucuya tanıtmak amacıyla Sefiller'in içeriği olarak kısa öykü niteliğinde kısa bir özet yayınlamıştır. Bu özetin dili edebi bir dilden uzaktır. Orijinal metinde olduğu gibi çeviri metni de kişi ve yer isimleri değiştirerek Hugo'nun hayatını yansıtmaktadır. Çalışmamızın ikinci tercümesi Şemsettin Sami nüshasıdır. Bu çeviri orijinal eserin başlığının kelimesi kelimesine çevirisiyle yani Sefiller adıyla yayımlanmıştır. Şemsettin Sami, eserin ilk 402 sayfasını başından itibaren 9. bölümün Marius adlı ikinci bölümüne kadar tercüme etmiştir. Yani Şemsettin Sami eserin tercümesini tamamlamamıştır. Kerman'ın 1978 yılındaki araştırmasından, Şemsettin Sami'nin çevirisinin 1911 yılında Sabah gazetesi Yayın Kurulu müdürü Hasan Bedrettin Bey tarafından tamamlandığını ve bu çeviriyi 1934 yılında Latin harfleriyle yaptığını öğrenilmektedir. Şemsettin Sami'nin çevirdiği kısım yani bu versiyonda, eski kelimeler yer almakta ve bu kelimeler bazen orijinalinden uzak anlamları yansıtmaktadır « Le point le plus critique dans la traduction de Şemsettin Sami était le fait qu'il ait traduit « à la lettre >> le langage de Hugo par crainte de ne pas gâcher le style de l'original. » 9 Çalışmamızdaki üçüncü çeviri ise Cenap Karakaya çevirisidir. Karakaya'nın çevirisi 2013 yılında Sefiller adıyla yayımlanmıştır. Çeviri, Victor Hugo'nun yaşamını ve eserlerini dönemin sosyolojik ve politik olaylarıyla karşılaştıran illüstrasyonlar ve kronolojik bir listeyle başlamaktadır. Çalışmamızdaki dördüncü çeviri, çevirisini 2016 yılında Sefiller adıyla yayınlayan Volkan Yalçın Toklu'ya aittir. Toklu kaynak metindeki biçimi koruyarak yalın bir dilde çeviri metni sunmaktadır. Her çeviri metninin tanıtımının ardından bu çevirilerde bulunan örnekler signification yani anlam bağlamında karşılaştırılmaktadır. Bu karşılaştırmayı yapabilmek için, her versiyondaki anlamlamanın orijinal metinle karşılaştırmalı örneklerini bulunan tablolar hazırlanmıştır. Her örnek için bulunan eğilimler açıklanmaktadır. Bir sonraki bölümde analiz sürecinde karşılaşılan zorluklardan bahsedilmektedir. Bu zorlukların dilsel ve kültürel farklılıklardan kaynaklandığı belirtilmektedir. Dil ve kültür birbirinden ayrılamaz iki kavramdır. Dolayısıyla edebi bir metin, bir dilin kültürel ürünü olduğundan her zaman ait olduğu dilin kültürel unsurlarını taşımaktadır. Bu bağlamda kültürel unsurlar bazen çeviri sürecinde çevirmen için zorluk teşkil etmektedir. Bu nedenle bir çevirmenin öncelikle kendi diline, aynı zamanda hedef dile hâkim olması gerekir. O halde çevirmenin deyimsel ifadeler gibi kaynak kültürü ve hedef kültürü mümkün olduğu kadar bilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda burada, edebi bir metni analiz etmek ve tercüme etmek için göstergebilimin önemini vurgulamak gerekir. Çevirmenin edebi çeviriyi yapmadan önce metni analiz etme duyarlılığına sahip olması gerekmektedir. Göstergebilim, metinlerin, anlamların ve bağlamların nasıl yapılandığını ve aktarıldığını inceleyen bir bilim dalıdır. Çeviri bağlamında, göstergebilim metinlerin farklı dillerdeki anlamlarının nasıl değiştiğini ve bu anlamların hedef metne nasıl aktarıldığını anlamaya rehberlik etmektedir. Göstergebilimsel yöntemle metin analizi, çevrilmiş metinle kaynak metin arasındaki anlam bağlamındaki farkları ve benzerlikleri incelemeye olanak tanır. Bu analiz, her iki metnin göstergelerini inceleyerek ve bu yöntemle metinlerin anlam dünyalarını karşılaştırarak çevirmenin kaynak metindeki hangi anlamları koruyup hangilerini hedef metinde yeniden şekillendirdiğini belirlemektedir. Bu okuma ve çözümleme yöntemlerini oluşturmada göstergebilim rehber olmaktadır. Özellikle, bazı edebi eserler yazarının üslubu yani yazarının dili ve kullandığı kelime seçimleri nedeniyle okuma ve özellikle analiz sürecinde büyük bir zorluk teşkil etmektedir. Bu çeviri sürecinin doğru ve kolay bir şekilde ilerleyebilmesinde izlenecek yöntemler büyük bir önem taşımaktadır. Çevirmenin ilk olarak kaynak metindeki gösterge alanını iyi anlaması ve analiz etmesi gerekmektedir. Zira göstergebilimsel açıdan iyi analiz edilmiş bir metin özellikle edebi bir eserse çeviri sürecinde erek metinde anlam evrilmesi dediğimiz anlamın değişmesi, dönüşümü ve bozulması gibi bazı eğilimler olmadan anlaşılabilir ve kaynak metinden uzak olmayan bir metin olarak ortaya çıkmaktadır. Bir sonraki bölümde, her versiyonun önsözlerini karşılaştırmak için çevirilerin önsözlerini ekler bölümünde vermekteyiz. Bu önsözleri eklememizdeki amaç, her çevirmen ya da editörün kaynak metinden farklı bir önsöz metni eklemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Önsözlerdeki bu farklılık çevirmenin kelime seçimleri, etkilendiği akım, çeviri yaptığı dönem gibi birçok unsurdan etkilenmektedir ve bu unsurlarda çevirmenin dilini yani üslubunu etkilemektedir. Her versiyon için önsöz seçimi farklıdır ve ekler kısmında bu farklı önsözleri Fransızca çevirileri ile sunmaktayız. Aslında bu önsözler bize tercümanların çeviri süreçlerinde izledikleri yöntemler, etkilendikleri akım ve buna bağlı olarak sözcük seçimleri ve biçemlerini etkileyen unsurları gösterdiğinden bir ayna görevi üstlenmektedirler. Öyle ki romanda yer alan önemli olayların görselleri ve kronolojik listeleri Karakaya'nın çevirisinde önsözden hemen önce okuyucuya sunulmaktadır. Son olarak, tezden elde edilen sonuçlar değerlendirilmektedir. Bu bölümde tez konusu tanımlanmaktadır ve, kullanılan yöntemler özetlenmektedir. Elde edilen ana sonuçları anlatarak bu çalışmadançıkarılan sonuçlara değinerek çalışma sonlandırılmaktadır. Bu çalışmada, Sündüz Öztürk Kasar'ın 2008 yılında sunduğu ve önce Çeviride Anlam Bozucu Eğilimler Dizgeselliği olarak adlandırdığı ancak nihai aşamada bu çalışmayı güncelleyerek Çeviride Anlam Evrilmesi Dizgeselliği olarak 2020 'de yeniden adlandırdığı çalışmadan yararlanılmaktadır. 10İncelememizde anlam sorunlarının eserin anlam alanı, eserin dolay anlam alanı ve anlamsızlık alanı gibi üç anlam alanında işleyen bir sistematik oluşturduğu görülmektedir. Çalışmada bu üç alanda izlenecek adımlardan yararlanarak örnekler karşılaştırılmaktadır. Karşılaştırılan anlam evirici eğilimlerin her aşamada anlamı farklı derecede etkileyen bir süreçten geçtiği sonucuna varılmaktadır. Çalışmanın amacı, çevirmenin çeviri sürecindeki farkındalığını artırmak ve çevrilecek asıl metnin gösterge evrenini oluşturan göstergeleri yeniden üretmesini sağlamaktır.

Serpil Özbüker
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
10
Yüksek LisansAçık ErişimFR

De l`ıntimité de la religion â la publicité des Médias: Etude de cas sur la télévision islamique Samanyolu TV

Özlem Avcı
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2004
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Une étude des éléments et fonctions de la communication linguistique dans le Petit Prince d'Antoine de Saint-Exupéry

« Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens Adlı Eserinin Dilbilimsel İletişim Öğe ve İşlevleri Açısından İncelenmesi » başlıklı çalışmamız, Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens adlı edebi ve felsefi eserinde iletişim öğe ve işlevlerinin var olup olmadığını incelemeye yöneliktir.Jakobson'un önermiş olduğu tüm iletişim öğe ve işlevlerinin Küçük Prens adlı eserde bulunduğu görünmektedir. Bu çalışma, aynı zamanda, bir edebi iletişim süreci söz konusu olduğunda, birçok işlevin üst üste ve bir arada var olabileceğini fark etmemizi sağlamıştır. Ancak, Küçük Prens okurunun, metnin sunduğu iletileri anlayabilmek için, toplumsal, dilsel, kültürel, vs. düzgülere sahip olması gerektiğinin altını çizmek gerekmektedir. Gelecekteki bir çalışmada Jakobson'un önerdiği iletişim işlevlerinin rolleri ve hiyerarşik sıralanışları ile edebi eserin oyuncul işlevinin kendine has özellikleri üzerinde yoğunlaşmanın yerinde olacağı düşünülmüştür.

Damla Kellecioğlu
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2010
10
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Problématique de la motivation en didactique des langues étrangères: Techniques d'enseignement (humour, feedback, contrat pédagogique) et travail d'enquête

Motivasyon genellikle çalışma ve spor alanlarında inceleme konusu olmuştur. Ancak, eğitim-öğretim bağlamında, özellikle de yabancı dil öğretiminde, motivasyon öğrencilerin öğrenimi açısından bir sorun teşkil etmektedir. Bu çalışmada, yabancı dil öğrenen öğrencilerin motivasyonunda payı olan etkenler incelenecektir. İnceleme, öğretmenler ve öğrencilerin olmak üzere iki farklı bakış açısıyla gerçekleştirilecek ve bu amaca yönelik yürütülen bir saha çalışmasıyla desteklenecektir.

Aytül Durmaz
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Un regard sur l'image du corps dans la littérature française des XXe et XXIe siècles

Bu çalışma, çok uzun soluklu araştırmalardan çok, detaylı okumaların ürünüdür. Özellikle kitap incelemelerinde, eserde bulunanların yorumlanıp konumuzla ilgili kısımların ortaya çıkarılması amaçlandı. Bunun sebebi seçkimizdeki kitaplarla ilgili söylenenlerin değil, doğrudan kitapta yazılanların öne çıkarılma arzusuydu. Bununla beraber, bilgi ve yorumların doğrulanması amacıyla birçok başvuru kitabı ve internet kaynağına da başvuruldu. Yapılan sentezler kitapların içersinde zaten bulunan, ancak ortaya çıkarılması için detaylı okumalara ihtiyaç duyulan bilgilerden oluşturuldu. Bunun dışında bütün okuduklarımızı insan bedeni ve beden imgesi yörüngesine oturtarak bu çalışmayı hazırladık.Çalışmamızı, Özyaşamöyküsü ve insan bedeni, Baskı: Bedeni etkileyen dış unsurlar ve ?Öteki?inin beden imgesine bakışı başlıkları altında üç ana bölüme ayırdık. Özetimizde öncelikle bölümlerin ana konularını ve yörüngelerini anlatacağız, ardından her bölüm içerisinde bulunan alt bölümlerden söz edeceğiz.Edebiyattaki insan bedeni imgesi üzerine yapmış olduğumuz okuma ve araştırmalar bizi özel bir yazın çeşidine, ?kendi? hakkında yazma türüne yöneltti. Ayrıca şunu da anlamış olduk ki yazar, anlatıcı ve baş kahramanın bir olduğu bu yazın türünde iç ve dış betimlemeler ve kişiliğin gelişimi en iyi şekilde sunulmaktadır. Bu üçlü birlik de bize özyaşamöyküsel yazını işaret ediyordu. Diğer bir deyişle, ne zaman beden imgesini arayacak olsak, özyaşamöyküsel öğeler içeren eserlerin en somut ve gerçekçi verileri sunan eserler olduğunu gördük. Bu yüzden, üzerinde çalışacağımız eserleri seçerken özyaşamöyküsel öğeler taşıyan veya doğrudan özyaşamöyküsü sayılabilecek eserlere yöneldik. Çalışmamızda özyaşamöyküsüne bu denli önem verdiğimizden, birinci ana bölümümüzde Philippe Lejeune'ün özyaşamöyküsü üzerine sunduğu kuramlardan yola çıkarak, özyaşamöyküsel yazın ile insan bedeni imgesi arasındaki bağlantıları bulmaya çalıştık. Bunun için ilk bölümümüzü bu yazın türünün sunumuna ayırarak Özyaşamöyküsü nedir? sorusunu yanıtlamaya çalıştık. Bu bölümü de üçe ayırdık. İlk olarak, özyaşamöyküsüne bir bakış alt bölümünde özyaşamöyküsünün kuramsal açıklamasını sunduk. Ardından; Philippe Lejeune'ün ortaya koyduğu, yazar ile okuyucu arasında bulunması gereken içtenlik ve gerçeğe sadakat olgularının işlendiği özyaşamöyküsel sözleşmeden söz ettik. Son olarak da özyaşamöyküsel eserlerde gerçekle kurgu arasındaki denge ve bağlantıyı, gerçek ?ben? ve kurgusal ?ben? başlığı altında inceledik. Bu bölümde özyaşamöyküsüyle ?ben? arasındaki ilişkiye değindik. Bu yazın türü her şeyden önce yaşananlardan yola çıkılarak başlayan içsel bir ?kendini? arayıştır. İnsan bedeni, bu arayışın içinde önemli bir yer tutmaktadır, çünkü bir insanın yaşadıklarının büyük çoğunluğu bedeniyle sıkı bir ilişki içindedir.Yukarıda söz ettiğimiz özyaşamöyküsü ve ?ben? unsurları arasındaki bağlantı bizi başka bir ilişkiyi sorgulamaya itti. Özyaşamöyküsünün temel olarak sunduğu ürün olan ?ben?in oluşumunda bedenin ve beden imgesinin rolünü araştırmamız gerekmekteydi. Diğer bir deyişle, araştırmamızda anıların oluşmasından önceki evrelere de göz atmamın önemli olduğunu düşündük. Bu aşamada kendini beden yoluyla tanımak bölümünü oluşturduk. Bu bölümde çift yönlü bir arayışımız oldu. Bir yandan yazarın yetişkin haliyle geçmişine bakışını incelerken diğer yandan da yine aynı kişinin çocukken yaşadıklarının gelecekteki kişiliğini nasıl şekillendirdiğini gördük. Bu bakış açısıyla göstermeye çalıştığımız şey, insan bedeninin doğumdan itibaren kişiliğin oluşmasında ne kadar önemli olduğudur. Bu bağlamda ikinci bölümümüz de insan bedeniyle kişilik oluşumu arasındaki bağı sunacaktır. Burada insanın benliğini oluştururken beden imgesinin önemini araştırdığımız üç alt bölümümüz bulunmaktadır: Dış dünyayla ilk temas , kişilik oluşumunda beden imgesinin rolü ve psikanalitik edebiyat eleştirisi ve özyaşamöyküsü. Bu noktada iki önemli bilim adamının, Sigmund Freud ve Jacques Lacan'ın kuramlarından söz ederek konumuzla ilgili kısımları irdelemeye çalıştık. Sonuç olarak kişilik oluşumu ve insan bedeni arasındaki bağlantıyı göstermiş olduk. Bu bağlantıyı kurmak çalışmamız açısından önemliydi, çünkü eser incelemelerimizde hem yazarın geçmişe yönelik yazdığı hikayesini hem de yazar/anlatıcı/kahramanın kişiliğinin oluşumuyla kendi bedeninin imgesi arasındaki bağlantıyı kurmamız gerekiyordu. Ardından, bu kuramın edebi eleştiri yöntemi olarak kullanılan uyarlamasını da tanıtıp özyaşamöyküsüyle ilgili kuramsal sunumumuzu tamamladık.İlk ana bölümümüzü bitirirken seçkimizdeki yapıtlardan Annie Ernaux'nun L'évènement adlı kitabındaki özyaşamöyküsel özelliklerden söz ettik. Bu sayede daha önce bahsettiğimiz özyaşamöyküsel sözleşmeye bir örnek sunmuş olduk. Bölüm başlığından da anlaşılabileceği üzere, çalışmamızın bu kısmında sadece Philippe Lejeune'ün Özyaşamöyküsel Sözleşme olarak adlandırdığı öğeleri aradık. Bu şekilde özyaşamöyküsel yazının kuramsal öğelerinin bir eserde uygulanışını göstermiş olduk. Bu eserin detaylı incelemesini çalışmamızın üçüncü bölümüne sakladık. Bu bölüm ise dört ayrı alt bölümde incelendi. Öncelikle gerçek öğeleri sunduk. Ardından insanın kendisiyle ve çevresiyle ilişkisini en gerçekçi şekilde görebileceğimiz özel isimlerin kullanımı bölümüne geçtik. Bu iki alt bölümde yazar gerçekliğiyle ilgili doğrudan bir şey söylememektedir. Bu durumda bazı olayların, yer ve tarihlerin doğruluğunu araştırdık. Bunun dışında, bazı kurum ve kişilerin özel isimlerini de doğrulama olanağımız oldu. Yazar bazı insanların hâlâ yaşadığını bildiğini, ancak kitabında adlarını ifşa etmemek için kısaltmalar kullandığını söylemektedir. Biz de bu kararı insanların ve olayların gerçekliğine dair bir kanıt olarak kabul ettik. Ancak bundan başka, yazarın somut sözleşmesi olan kendi doğrulamalarını da sunmuş bulunmaktayız. Bütün bunlardan sonra yazarın ?kendini? yazma sebeplerini inceledik. Bu alt bölümle Özyaşamöyküsü ve insan bedeni başlıklı ana bölümümüzü de tamamlamış olduk. Özyaşamöyküsel sözleşmeye örneğimizi bu ana bölümde sunarak özyaşamöyküsü - beden imgesi - benlik kavramlarını da birbirlerine bağladığımızı düşünüyoruz. Özetle, bu ana bölümde psikanalizden de esinlenerek insan bedeni imgesi ve edebi bir tür olan özyaşamöyküsü arasındaki bağlantıyı kurarak sunmaya çalıştık.Çalışmamızın ikinci ana bölümünde insanlık üzerinde uygulanmış baskıcı rejimlerin edebiyatta bulunan örneklerini sunduk ve başlık olarak Baskı: Bedeni etkileyen dış unsurları seçtik. Bu ana bölümü de ilkinde olduğu gibi üç bölüme ayırdık. Bunlar: Totalitarizm ve insan bedeni, W ou le souvenir d'enfance'dan W ve W ou le souvenir d'enfance'dan le souvenir d'enfance'dır. İlk bölüm olan Totalitarizm ve insan bedenini üç alt bölüme ayırdık. Bunların ilki totalitarizmi kısaca tanıtıp edebi eserlerden bazı örneklerle açıklamalar verdiğimiz totalitarizme bir bakış oldu. Açıklamalarımızda ?totalitarizm?e modern anlamını kazandıran Hannah Arendt'in tanımlarından yola çıktık. Bu alt bölümde örnek olarak kullandığımız eserleri asıl seçkimizin, yani detaylı olarak incelediğimiz eserlerin dışında kalanlardan seçtik ve hem kuramsal bilgiler hem de edebiyattan kısa örnekler sunmaya çalıştık. Öncelikle şunu açıklayalım ki, totalitarizmi seçme amacımız, beden imgesi ve bedenin kendisiyle en yakından ilgili olan siyasal yapı olmasıdır. Bu bölümde sunduğumuz ilk alt bölüm olan totalitarizme bir bakışta da görebileceğimiz gibi, totalitarizm birçok özelliğiyle başka yönetim sistemlerinden tamamen ayrılmaktadır. Ayrıca totalitarizm, insan bedenini kontrol edip değiştirmeyi amaç edinen bir siyasi rejimdir ve bu tip sistemler içinde en acımasız olanıdır. Bu tanımın ardından toplumsal bedenden söz ettik. Burada dikkat edilmesi gereken şey, toplumsal beden ile toplum kavramları arasındaki farktır. Toplumsal beden, totalitarizmin tasarılarının gerçekleşmesindeki en önemli aşamalardan biridir. İlk iş olarak toplumsal beden yaratılır ve ardından geri kalan tüm projeler rahatlıkla yerine getirilir. Bu bakımdan toplumun kendisiyle toplumsal beden kavramlarının karıştırılmaması gerekmektedir. Son olarak da totalitarizmin en büyük açığından, yani bireysel bedenin uyanışından söz ettiğimiz alt bölümü sunduk. Bireysel bedenin uyanışından kastımız, insanın toplumsal bedenin bir parçası olmayı reddedip içgüdüsel olarak kendi bedeninin isteklerini cevaplama arzusudur. Yine hatırlatalım ki toplumsal beden olarak kastettiğimiz olguya bağlanmakla, topluma dahil olmak aynı şey değildir ve burada anlatmaya çalıştığımız bağlılık, insanın toplumsal bir varlık olduğu ile ilgili diğer bölümlerde sunduğumuz bilgilerle kesinlikle çakışmamaktadır.Totalitarizmin insan bedenine uyguladığı sınırsız baskıları anlattığımız kuramsal ağırlıklı bölümün ardından, konunun edebiyat içerisindeki bir örneğini sunma ihtiyacını duyduk. Biz de bu sebeple, bu baskılarda insan bedeninin önemini vurgulayabilmek için antitotaliter bir eser seçtik. İkinci ve üçüncü bölümlerde, içinde biri özyaşamöyküsel diğeri kurgusal olmak üzere iki ayrı hikaye barındıran bir eser olan Georges Perec'in W ou le souvenir d'enfance'ını inceledik. Bu kitap, planımızdaki sıralamada da tezimiz için ifade ettiği önem açısından da çalışmamızın merkezinde yer almaktadır. Bunun sebebi, insan bedeniyle ilgili bir çalışma yapma isteğimizin aslında bu kitaptan doğmuş olmasıdır. Belirttiğimiz gibi, bu kitap iki ayrı kitap yapısı barındıran bir özelliğe sahiptir. Gerçeklikle kurgu arasına yerleşen bu kitapta özyaşamöyküsel bölümde kurgusal, kurgusal bölümde de özyaşamöyküsel unsurları göz önünde bulundurmaya özen gösterdik. Öncelikle, kitabın kurgusal bölümü olan W hikayesini inceledik. Bu bölümü beş alt bölümde sunduk: George Perec ve W , bir insan arayışı , ütopik bir ada: ?W? , benliğin yok oluşu ve ütopyanın sonu - anti ütopyanın başlangıcı. Kurgusal olan bu hikayede bir ada üzerinde kurulmuş totaliter bir rejim anlatılmaktadır. Bu sistemin merkezinde spor bulunmaktadır. Spor ve totalitarizm insan bedeniyle yakından ilgilenen iki olgudur ve bu hikayede bu birleşmenin insan bedenine sunduğu büyük tehlike gösterilmektedir. Bu bölümde özellikle insan bedeni kullanılarak yapılan baskıları inceledik.Eserin kurgusal kısmında totalitarizm ve insan bedeni arasındaki ilişkiyi inceledikten sonra, aynı kitabın özyaşamöyküsel kısmı olan le souvenir d'enfance'a geçtik. Burada özellikle sunmaya çalıştığımız şey, yazar/anlatıcı/kahramanın hatıralarını bedeni aracılığıyla bulmasıdır. Bu bölümde totaliter bir rejim olan nazizmin kurbanlarından Georges Perec'in yukarıda bahsettiğimiz ilişkiyi nasıl yaşadığına göz attık. Bu bölümün alt bölümleri şu şekilde sıralanmaktadır: Gerçekle kurgunun buluşması, ?baba? imgesini arayış ve zayıf beden imgesi. Bir yazarın totalitarizm yüzünden yaşadığı acılardan dolayı unutmuş olduğu geçmişini arayış yolculuğuna tanıklık ettiğimiz bu bölümde beden imgesi yine merkezde bulunmaktadır. Böylelikle baskı ve totaliter sistemin kitabın sadece kurgusal bölümünde değil, özyaşamöyküsel kısmında da bulunduğunu gösterdik. Eserin yazarı da hayatı boyunca totalitarizme karşı bir takım sınavlardan geçmiş bulunmaktadır. Bedeni ve bedeninin imgesi yazarın hayatındaki önemli olayların tanıklığını sunmaktadır ve dolayısıyla da yazarın ?kendi?ni arayışında da önemli bir rol üstlenmiştir. Bu bölümümüzdeki hedefimiz insan bedeniyle belirlediğimiz bir siyasi rejim ve toplum arasındaki bağı göstermekti. Bunun için kuramsal bilgilerden ve biri kurgusal diğeri de özyaşamöyküsel olmak üzere iki hikaye barındıran bir eserden destek aldık. Böylelikle, ikinci ana bölümde de, aynı ilk ana bölümde olduğu gibi, gerçek hayata dair kuramsal bilgilerle edebi eserlerin bir harmanını yapmış olduk.Üçüncü ana bölümümüzde tamamen özyaşamöyküsel eserlerden yola çıkarak, insanın iç dünyasından kaynaklanan sorunları göstermeye çalıştık. Bölümün başlığı: ?Öteki?nin beden imgesine bakışı olup diğer ana bölümlerde de olduğu gibi, yine üç bölüme ayırdık. Bu bölümler, her biri bir esere dayalı olarak oluşturulan kadın bedeni , erkek bedeni ve üçüncü cinsiyettir. Bu üçüncü ve son ana bölümümüzde üç özyaşamöyküsel eseri inceleyip içlerindeki insan bedeni imgesinin kullanılışını sunduk. İlk bölümü Annie Ernaux'nun L'évènement kitabı üzerine kurduk ve üç alt bölüme ayırdık: Kadının durumu , simgesel imgeler ve somut imgeler. Buradaki temel amaç, bedensel bir eylemin bir insanın toplumdaki yerini nasıl değiştirebileceğini veya bu değişimde ne kadar etkin olabileceğini ortaya koymaktı. Bu bedensel eylemle beraber, ?kadın?ın durumunu da beden imgesine bağlı olarak sunduk.İncelediğimiz ikinci eser Michel Leiris'in L'Age d'homme kitabıdır. Bu bölümü de üç alt bölümde sunduk. Bunlar: Vasat bir otoportre , kırılganlık ve yaralar ve cinsellik ve erotizmdir. Bu eserde yazar/kahramanın kişiliğinin oluşumunda kendi bedeninin ve diğer insanların beden imgesinin rolünü inceledik. Seçkimizde bulunan eserler arasında beden imgesinin en yoğun olarak sunulduğu eser budur. Yazar/kahramanın sadece kendi bedeniyle değil, kardeşlerin, anne ve babanın, arkadaş ve tanıdıkların hatta sanatsal ve tarihsel kahramanların bile beden imgesiyle yakından ilgilenilmiş olduğu görülmektedir. Bu bedensel imge yoğunluğu yazar/kahramanın hayata bakışını şekillendiren en önemli etkendir.Çalışmamızın son bölümünde Nina Bouraoui'nin Garçon Manqué isimli eserini inceledik. Bu bölümü de yine üçe ayırdık: Beden ve ilk ikilik , diğer ikilik türleri ve eşcinselliğe giden yol. Bu eser, çalışmamızdaki tüm parçaları bir araya getirmiş olma özelliğini taşıdığı için çalışmamızın sonunda yer almaktadır. Burada, annesi Fransız babası Cezayir'li olan bir melezin ikilikler arasında boğulup sonunda eşcinselliğe doğru yönelişine tanıklık etmekteyiz. Ancak bu eser sadece bir kişinin hayatını sunmakla yetinmeyip, diğer eserlerde de olduğu gibi özyaşamöyküsel özellikler, siyasi ve toplumsal baskılardan örnekler, içsel yaralar, kişilik oluşumu gibi konuları da yoğun olarak içermektedir. Üstelik bütün bunlar insan bedeni imgesi etrafında toplanmış bulunmaktadır. Sonuç olarak, bu bölüm ikilikler üzerine kurulmuştur ve tüm çalışmamızın sentezini sunmaktadır. Üçüncü ana bölümün her bölümünde, başlıkla ilgili bir özyaşamöyküsel eser ve bu eserlerde beden imgesinin önemini araştırdık. Ancak sadece bir fotoğraf gibi net görünen salt beden imgelerini sunmamaya özen gösterdik. Bunun dışında önceki bölümlerde bahsi geçen kişiliğin oluşumu, dış dünyayla ilişkiler gibi durumları da sunmaya çalıştık. Bu ana bölümde bölümleri cinsiyetlere göre belirlememizin sebebi, önceki bölümlerde insanlığın tamamıyla ilgili bilgi ve gözlemlerimizi sunmamızdan kaynaklanmaktadır. Hem önceki bölümleri sonuçlandırmak, hem de bunu ayrıntılı bir çeşitlilik içinde yapmak istedik. Bu şekilde başka çalışmalar için açılımlar da sunmayı amaçladık.Tezimizde sunduğumuz her bir bölüm, hatta alt bölüm için başlı başına birer çalışma yapılabileceğinin bilincindeyiz. Bazıları için zaten onlarca kitap yazıldı, halen de yazılmaktadır. Bizim yapmaya çalıştığımız, hazırda bulunan parçalardan bir ?patchwork? oluşturup sunmak değil, bütün bu eserleri daha önce kullanılmadığını düşündüğümüz bir ortak payda üzerine oturtabilmekti. İnsan bedeni ve beden imgesi paydasında yapmış olduğumuz çalışmamızın bu bağlamda başka çalışmalara da bir başlangıç noktası olabileceğini umuyoruz.

Kamar Ararat Kalpakçiyan
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2012
10
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Une analyse structurale du film Angel-A de Luc Besson

«Luc Besson'un Angel-A filminin yapısalcı analizi» adlı bu çalışmamız, Julien Algirdas Greimas'ın göstergebilimsel yapısalcı çözümleme yönteminin kuramsal açıklamasını ve bu yöntemin Luc Besson'un 2004 yılında yönettiği Angel-A adlı film üzerinde uygulamalı olarak gösterimini içermektedir. Bir sosyal bilim olarak özerk kimliğini ünlü İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure'ün çalışmaları ile kazanan Yapısalcı Dilbilim, çözümleme ve uygulamaları nesneye eşzamansal yaklaşımın gerekliliği üzerine kurulmuş birçok yan disiplini kapsamaktadır. Bu gereklilik beraberinde, bir çözümlemecide çalışmaları esnasında muhakkak bulunması gereken bilimsel nesnelliği getirir. Yapısalcı Dilbilim'in yan disiplinlerinden biri olan Göstergebilim, çalışmalarını Danimarkalı karşılaştırmalı dilbilimci Louis Hjelmslev ve Rus uygulamalı yapısalcı dilbilim çözümcüsü Vladimir Propp'un yöntemlerini temel alarak şekillendiren Litvanya asıllı dilbilimci Julien Algirdas Greimas tarafından geliştirilmiştir. Bu yöntem, dilbilimin eşzamanlılık prensibini benimseyerek, yapısalcılığın ikileşik karakterini birinci plana oturtan bir çözümleme yöntemidir. Bir sistemin işlemesi yapısını oluşturan öğeleri arasındaki karşıtlık ve farklılık ilişkileri ile mümkündür. Greimas'ın bilimsel kuramının ikileşik karakteri bu temel ilişki biçimi üzerine kuruludur. Çalışmamızın birinci bölümünde, bu çok geniş alanda nispeten sabit bir duruş belirleyebilmek adına, özellikle kavramların tanımlamaları ve bu tanımların aktarımı üzerinde durduk. Hedefimiz anlamı kendi içinde ve kendi için incelemek olduğundan Larousse ve Açıklamalı Dil Kuramı Sözlüğünden faydalandık. Kavram açıklamalarını, kuramların olası uygulama biçimlerini ve bizim bu çalışmamızda gerçekleştirdiğimiz şekliyle, yani belli bir film üzerinde tatbikini temel alarak, genelden özele ilerleyecek biçimde aktarmayı tercih ettik. Bunu takiben, kullandığımız yöntemlerin tanım ve anlatımlarını yaparak, son olarak bu yöntemlerin uygulanışının bir film üzerinde gösterimini gerçekleştirdik.xxiii Birinci bölümde açıkladığımız yöntemler, Paul Chevrier'nin Vladimir Propp'un «Masalın Biçimbilimi» adlı kitabında yayınlanan çalışmalarından sinemaya uyarladığı Klasik hikâyenin şeması ve bu şemanın açıklaması ile başlamaktadır. Paul Chevrier «Anlatımsal Sinemanın Dili» adlı kitabında, Vladimir Propp'un klasik hikâyenin şeması ile Julien Algirdas Greimas'ın göstergebilimsel yapısalcı kuramını birbirleriyle ilişkilendirip derlemiş ve bu çalışmasını sinemaya uyarlamıştır. Paul Chevrier'nin klasik hikâye şeması, birbirlerine temel durumların dönüşümü ile bağlı ve şu şekilde sınıflandırılıp adlandırılmış evrelerden oluşur: sistemin, düzenin açığa çıktığı üç alt bölümlük birinci kısım, serim; girişin, öndeyişin yapıldığı başlangıç durumu ve dramatik düğüm; karakterin görevinin gerçekleştirilmesi esnasında kullanması gereken bilgi ve yetileri edindiği olay örgüsü; karakterin o güne dek reddettiği gerçekleri görüp kabullendiği, hikâyenin çözüm aşamasını hazırlayan bilinçlenme süreci ve sonuç, son durum ve sonsözden oluşan, çözüm olayları ve görevin başarı ile sonuçlandığı son kısım. Çalışmasının ikinci kısmında Paul Chevrier, bir metnin zenginliğinin, metin içerisindeki karakterlerin psikolojik ve işlevsel derinliğinin arttırılması ile doğru orantılı olduğunu savunan, Greimas'ın Eyleyenler Modeli'ni kullanmaktadır. Greimas karakterleri rol ve işlevlerine göre şu şekilde sınıflandırır: özne ve nesne; gönderen ve gönderilen, yardımcı ve düşman. Tüm bu metinsel şahısların üzerinde Greimas'ın göstergebilimsel yöntemini tartışırken detaylı bir şekilde durduk. Greimas göstergebilimsel çözülümü iki yapısal düzlemde incelemektedir; yüzeysel yapı ve derin yapı. Yüzeysel yapının kendi içinde anlatısal ve söylemsel olmak üzere iki unsuru vardır. Derin yapıda ise bağlantılar ağı ve ardışık işlem düzlemleri olarak sınıflandırılmış anlamsal değerlerden bahsedilmektedir. Yüzeysel yapının anlatısal unsuru, bir karakterin farklı durumları arasındaki ayrımı, yani durum ve değişimlerin anlama kaynaklık eden karşıtlık ilişkilerini inceler. «Olmak» tipi fiiller ile ifade edilen durum sözceleri öznenin değer nesnesine göre bir birleşme veya ayrışma durumunu içerir. Durum değişimi sonucunda ulaşılan her yeni konum «yapmak» tipi bir fiille gerçekleştirilir ve yeni bir değişimin getireceği bir başka konuma hazırlık teşkil eder. Bu noktadan hareketle, anlatısal unsurun incelenmesi süresince bir metnin farklı bölümlerini birbirine bağlayan durum değişimlerinin ardışık dizilim kodlarını çözümleyeceğiz.xxiv Anlatısal unsurda, art arda gelen durum değişimleri dört bölümde incelenir; edim, edinç, yaptırım, eyletim. Edim, «yapmak» tipi işlemleri içerir ve durum değişimlerini gerçekleştirir. Bu noktada, durum öznesi değer nesnesine dayandırılarak konumlandırılıp, nesne ile birleşme veya ayrışma ilişkisi üzerinden önem ve yeri belirlenirken, dönüştürücü işlem öznesi veya yapmak öznesi edime dayandırılarak belirlenmektedir. Dönüştürücü işlem öznesinin kendi yapmak hali ile ilişkisinin nitelemesi olan yapmak kipleştirmesi edimin edincine tekabül eder. Dönüştürücü işlem öznesinin edincinin dört biçimi vardır; yapmak zorunda olmak, yapmak istemek, yapabilmek, yapmayı bilmek. Durum öznesinin kipleştirmesi olan yaptırım, özne ile nesne arasındaki ilişkiyi değiştirir. Öznenin durumu görünürlük (manifestation) veya içkinlik (immanence) üzerinden tanımlanır. Söz konusu ilişki görünürde ve içkinlikte olumlu tanımlanmış ise DOĞRU bir ilişkiden söz edilir. Görünürde de içkinlikte de olumsuz ise YANLIŞ bir ilişkiden, görünürde olumlu, içkinlikte olumsuz ise YALAN, görünürde olumsuz, içkinlikte olumlu ise SIR bir ilişkiden söz edilir. Eyletim dönüştürü işlem öznesinin eyleme geçtiği evredir. Eyletim, gönderici öznenin gönderilen özne üzerinde bilişsel boyutta gerçekleştirdiği, amacı yapmayı bildirmek, yapmaya inandırmak olan bir ikna işlemidir. Toplam dört adet eyletim biçimi vardır; müdahale (yaptırmak), engelleme (yaptırmamak), yapmaya bırakmak (yaptırmamayı yaptırmamak), ve müdahele etmemek (yaptırmamayı yapmak). Değer nesnesinin dolaşımının, yani nesne ile birleşme veya ayrışma durumlarının çözümlemesi, nesne ve/veya nesnelerin aktarımı üzerinden özneler arası ilişkinin yorumlanmasını mümkün kılar. Özne ille bir kişi, nesne ise bir şey olacak diye bir kaide yoktur. Bu iki unsur birer roldür. Birçok kişi aynı eyleyen işlevini yürütebilirken, tek bir kişi birden fazla eyleyen işlevini üstlenebilir. Özne, bu durumda, gönderilenin kârlı çıkacağı gönderen tarafından verilen bir görevdedir. Hikâyenin bir de kahramana destek olan bir yardımcısı ve görevi süresince önüne engeller çıkaran bir düşmanı mevcuttur. Anlatısal unsur durum ve dönüşümlerin ardışık dizilimini incelerken, söylemsel unsur bu dizilimin içeriğinin biçimsel çözümlemesini yapar. Metin xxv içerisindeki eyleyen rolleri ve işlevleri, sabit içeriğin birimleri olan kavramlar tarafından nitelenir. Kavramlar sanal ve gerçek olmak üzere iki yönlü değerlendirilir. Kavramların sanal yönü hafızaya gönderme yaparak sözlüklerin yerine getirdiği görevdir. Gerçek yönü ise bir kavramın belirli bir bağlamda yer alması, konumlandırılmasıdır. Kavramları dizisel bir bakış açısı ile yani söylemsel biçimleri oluşturarak veya dizimsel bir bakış açısı ile yani kavramsal düzgüyü oluşturarak değerlendirmek mümkündür. Kavramsal düzgüler söylemsel rollere indirgenerek karakterin niteliklerini belirler, buna tematik roller denir. Mantıksal bir düzen çerçevesinde yapılandırılmış iki unsura ayrılan yüzeysel yapının çözümlemesini, söz konusu düzeni bir arada tutan bu mantığın anlaşılıp açığa çıkarılmasını bünyesinde bulunduran derin yapının çözümlemesi izler. Çözümleme nesnesi en küçük anlambirimi olan, anlambirimcik çözümlemesi, gösterilenleri anlambirimsel ayırt edicilere dönüştürür. Anlambirimcikler arasındaki farklılık ve karşıtlık ilişkileri anlamı ve anlamsal etkileri meydana getirir. Bu anlamsal etkiler, ayrışımı çekirdeksel nitelikli anlambirimcikleri ve kümebirimleri oluşturan kavramları tanımlarlar. Çekirdeksel nitelikli anlambirimcikleri sözlükbirimlerini oluşturur. Kümebirim veya bağlamsal anlambirimcikler kavramların aynı kontekst içerisinde birbirleriyle ilintilendirilmesini sağlar. Yerdeşlik (isotopie) bir iletinin türdeşliğini temin eder ve bir sözü tutarlı kılar. Kendini yenileyen ve yineleyen en küçük özelliklerin devamlılığı, metnin kavramlarına tutarlılık katar. Bu devamlılık ve yinelemeye «artık bilgi» (redondance) denir. Çekirdeksel nitelikli anlambirimcikler ve kümebirimlerin ayrımını ve sürerlik ve yineleme kavramlarının işlevlerini göz önüne alarak, yerdeşliği ikiye ayırırız; iletilerin anlam bulanıklığını ortadan kaldıran kümebirimlerin sürerliği ile sağlanan anlamsal yerdeşlik (isotopie sémantique); ve kelime oyunları ve eğretilemeleri mümkün kılan artık bilgi ve çekirdeksel nitelikli anlambirimciklerin sürerliğiyle sağlanan göstergebilimsel yerdeşlik (isotopie sémiologique). Anlambirimcikler bir bütün içerisinde ve bir bildiri çevresinde düzenlenerek, birbirleriyle karşıtlık ve farklılık ilişkileri kurup, birbirlerine eklemlenirler. Bu xxvi ilişkileri tanımlayabilmek için oluşturulan şemaya « Göstergebilimsel Dörtgen» adı verilir. Göstergebilimsel dörtgen, iki öğenin aynı anlambilimsel eksen çevresinde birbirlerine eklemlenerek bir karşıtlık ilişkisi kurması ile oluşturulur. Örneğin, kadın/erkek karşıtlığı «insan» anlambilimsel karşıtlığı çevresinde temellenir. Bu karşıtlık, kadın/erkek ve kadın olmayan/erkek olmayan arasında olduğu gibi bir karşıtlık ilişkisi sistemi ile ifade edilebileceği gibi, kadın/erkek ilişkisinin anlambilimsel eksen ile olan bağlantısı gibi sıralıdüzensel (hiérarchique) bir ilişki sistemi ile de ifade edilebilir. Bu şekilde yapılandırılan söz konusu dörtgen anlamın temel yapısı olarak kabul edilir ve öğeleri arasında üç mantıklı-anlambilimsel ilişki kurulabilir: altanlamlılık ilişkisi, çelişiklik ilişkisi ve karşıtlık ilişkisi. Göstergebilimsel sistemin en küçük biriminde karşıtlık ve farklılık ilişkileri üzerinde kurulmaya başlayarak yüzey yapıya ulaşan Greimas'ın göstergebilimsel metodolojisi, yapının çekirdeği olarak kabul edilebilecek göstergebilimsel dörtgenin ortaya konması ile tamamlanır. Yöntemin anlatım ve tanıtımını tamamladıktan sonra uygulama için seçtiğimiz filmin çözümlemesine geçtik. Çalışmamızın hedefi, Greimas'ın göstergebilimsel çözümleme yönteminin yapısı ve/veya doğası her ne olursa olsun, her anlam bütününe uygulanabilirliğini göstermekti. Çözümlememiz süresince kullandığımız tüm tanımlama ve anlatımlar bize bilimsel gerçekliği hedef almış her sistemli çalışmada bilimsel metodolojinin gereklilik ve vazgeçilmezliğini bir kez daha göstermiştir. Çözümleme için seçtiğimiz film, «Léon», «Nikita», «Jean d'Arc» gibi filmleriyle tanınmış Fransız yönetmen Luc Besson'un, 2004 yapımı Angel-A filmdir. Film, Paris'te yaşayan Cezayir asıllı bir adamın başta kendine karşı sürdürdüğü sahtekârlığını, sözde işleri, sözde nezaketi ve sözde varoluşu ile maskelemesi ve bu maskenin bir noktadan sonra, kontrolü dışında hayatından kayıp düşmesini anlatmaktadır. Yönetmenin bilinen diğer çalışmalarında olduğu gibi, bu filmde de kahramanın çatallanan bir yolcuğunun güçlü bir kadın karakter tarafından kurtarılması söz konusudur. xxvii Filmin yapım şirketine, yönetmenin kendi firmasına, hatta kendisine birçok kereler yazılmış olmasına karşın, ne yazık ki senaryoya ulaşma imkânını bulamadık. Bu noksanlığın telafisini sağlayabilmek için, filmin alt yazılarını karakterlerin davranış, mimik ve vücut dillerinin sözel anlatımı ile zenginleştirerek, film metninin gelişim ve ilerlemesindeki duygu ve düşünce akışını vermeye çalıştık. Filmi DVD üzerinden izlediğimizden toplam on iki kesitlik bölümlemesini biz yapmadık. Yöntemin uygulama kısmını, Greimas'ın metodolojisini örnek alarak yüzeysel yapı ve derin yapı olmak suretiyle ikiye böldük. Film metninin yüzeysel yapısını, Paul Chevrier'nin klasik metin şemasını Greimas'ın göstergebilimsel analiz yöntemine eklemleyerek inceledik. Filmi beş kısma ayırıp açıklayarak, parçaları söz konusu şemanın düzenine göre sınıflandırıp yerleştirdik. Filmin ilk iki kesiti, içerdiği altı sahne ile başkarakter André Moussha'nın içinde bulunduğu rutin ve çıkmaz durumun tanıtımı ile hikâyenin serim kısmının başlangıcını oluşturmaktadır. Ardından gelen dört kesit, içeriklerindeki dört sahne ile hikâyenin akışını etkileyen olayların geliştiği, başkarakterin yolculuğunun devam sürecini hazırlayan ve farklı değer nesnelerinin hikâyenin değişik karakterleri arasındaki dolaşımının başlangıcını oluşturmaktadır. Hikâyenin dönüşüm noktası tek sahnelik yedinci ve tek kesiti kapsayan bir sürede kahramanımızın o güne dek yüzleşmekten kaçtığı, reddettiği ve yalan ile örttüğü kendi gerçekliği ile yüzleşmesi ve film metninin gerçeklik ve/veya gerçeküstülük bağlamında farklı ve yeni bir düzleme taşınmasıdır. Çözüm olaylarını takiben gerçekleşen edimin tamamlanması durumu, hikâyenin dönüşüm noktasını oluşturan yedinci kesitin ardından gelen üç sahnelik toplam üç kesitte meydana gelmektedir. Bu kesitin kapsadığı olaylar, film metninin bütünsel çözümünü ve film içeriğinin tüm ikileşimlerinin birleşmelerinin gerçekleşeceği bir sonraki kısma geçiş sürecini hazırlamaktadır. Toplam üç sahnelik son iki kesit filmin olay dizgesinin kapanışını, olay örgüsünün çözülümünü ve o ana dek ortaya atılmış tüm karşıtlıkların, tüm farklılıkların, tüm ikileşik unsurların birleşip bütünleştiği final bölümü xxviii kapsamaktadır. İçsel ve dışsal, bütünsel bir denge son iki kesit ile film metnine hâkim olmaktadır. Yöntem uygulamasının bu bölümünde aynı zamanda anlatısal ve söylemsel unsurların çözülümünü de gerçekleştirdik. Yapısı üzerinde çalıştığımız filmin metni, değer nesnesi ekseninde değerlendirildiğinde ayrışık durumdan, birleşik duruma geçişin DOĞRULUK konumunda gerçekleştiği bir anlatı düzenine sahiptir. İki aşamalı bu anlatı düzeninin aşamaları aşağıdaki gibidir: - Kendi gerçekliği ile yüzleşme. - Kendi gerçekliğini kabul etme. Kavramsal dizge ve anlatı düzenini belirleyen devimlerin açığa çıkarılması film metninin yüzeysel yapısını oluşturan derin yapının incelenmesine dayanır. Bundan hareketle, film metninin baskın fikrinin derlemesinin yapılmasını sağlayan kavramları ve kavramsal dizgeleri sabitledik. İlk aşamada belirlediğimiz kavramsal dizgeler şunlardı, «yalan»; «dengesizlik»; «zayıflık»; «kaçış». Bunlar ise bize şu anlambirimcik karşıtlıklarını (opposition sémique) verdi; /dürüst/ vs /düzenbaz/ ve /içerisi/ vs /dışarısı/. Anlambirimcik karşıtlıklarını takiben anlam etkilerini doğuran göstergebilimsel yerdeşlikleri belirledik; bireysel/ekonomik/ilişkisel. Göstergebilimsel kayıtların karşıtlıklarını, anlam kayıtlarının yayılma ve tutarlılığını mümkün kılan ve sağlayan anlambilimsel yerdeşliklerin tespit edilmesi izlemektedir. Anlambirimciklerin karşıtlıklarını ve göstergebilimsel yerdeşlikleri göz önüne alarak, anlambilimsel yerdeşliği denge/dengesizlik olarak sabitledik. Karşıtlıkların anlamsal değerlerin ayrımsal karakteri tarafından bu şekilde derlenmesi, çalışmanın devamında göstergebilimsel dörtgen üzerine yansıtılır. Hatırlanması gereken bir unsur da film metninin akışında iki art arda gelen anlatısal düzlemi tespit etmiş olduğumuzdur; «kendi gerçeği ile yüzleşme»; «kendi gerçeğini kabullenme». Bu son bilgilerden hareketle, göstergebilimsel dörtgenin okunuşunu şu şekilde özetleyebiliriz: -/denge değil/→/dengesizlik/ : Metnin bu kısmını «tüm Paris'e» borcu olan André Moussha'nın içinde bulunduğu sıkıntılı süreçte gerçekleştirdiği anlatısal xxix işlemler oluşturmaktadır. André yalan söyler, insanları dolandırır ve kimseden saygı görmez. - /dengesizlik/→/dengesizlik değil/ : Metnin bu kısmında André kaçış «arayışı» gerçekleşir. Önce Amerikan adaletine, sonra Fransız adaletine, sonra dine, en sonunda ise ölüme sığınır. - /denge/→/denge değil/ : Metnin bu kısmı André'nin kendi gerçeğinden «kaçış»ı için gerçekleştirdiği anlatısal işlemlerden oluşur. Kendine dahi yalan söyler, ve yaptığı hiçbir şeyi hata olarak kabul etmez. - /dengesizlik değil/→/denge/ : Metnin bu kısmı André'nin «içebakış» sürecinde içinden geçtiği anlatısal işlemleri konu alır. Tüm bu işlemler O'nu arınma ve özgürleşmesine götürecektir. Çalışmamız değer nesnesine istinaden bir birleşme durumu ile son bulur. André kendi ile yüzleşir, kendini kabullenir ve karşıtı ile karışıp bütünleşerek kendini bir denge durumunda yeniden bulur, yeniden doğar. Anlatıp Luc Besson'un Angel-A isimli filmi üzerinde uyguladığımız yapısalcı göstergebilimsel bu yöntem, inşa edilen, gizlenen ve belirlenen anlamın çözüm formülüdür. Bir film analizinin çokboyutluluğu ve çokkatmanlılığı ile gerçekleştirdiğimiz bu çalışmadan çok daha derin bir çözümlemeyi gerektirdiği muhakkaktır. Bizim burada yaptığımız, Angel-A'nın anlamsal yapısını, çekirdek yapısını, film metninin çözümlemesini temel alarak gerçekleştirmektir. Bu çözümlemeyi, hiçbir koşulda bilimsel nesnellikten uzaklaşmamak kaidesi ile farklı yöntem ve metodolojiler ile çeşitlendirmek her daim mümkündür

Zeynep Büşra Bölükbaşı
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2013
00