Tokat Gaziosmanpaşa University
Discipline

Medical Biochemistry

Tokat Gaziosmanpaşa University

628

Archived Theses

4

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

İsoproterenol ile miyokart infarktüsü oluşturulan ratlarda lipozomal piperinin oksidatif strese etkisinin incelenmesi

''İsoproterenol ile Miyokart İnfarktüsü Oluşturulan Ratlarda Lipozomal Piperinin Oksidatif Strese Etkisinin İncelenmesi'', Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Edirne, 2024. Giriş ve Amaç: Antioksidan etkiye sahip olduğu bilinen piperinin, nanopartikül formunda verildiğinde biyoyararlanımının ve antioksidan etkisinin arttığı ileri sürülmüştür. İsoproterenol ile uyarılan miyokart infarktüsünün mekanizmasında oksidatif stresin önemli rol oynadığı bilinmektedir. Literatürde lipozomal piperinin, in vitro ortamda, diyabet modelinde ve Parkinson modelinde oksidatif strese etkisini inceleyen az sayıda çalışma bulunmakla birlikte, isoproterenol ile oluşturulan infarktüs modelinde oksidatif strese etkisini inceleyen bir çalışmaya rastlanmadı. Bu çalışmanın amacı isoproterenol ile deneysel miyokart infarktüsü oluşturulan ratlarda, lipozomal piperinin oksidatif strese etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Lipozomal piperin sentezlendi ve karakterizasyon çalışmaları yapıldı. Çalışmada 40 adet yetişkin erkek Wistar albino cinsi rat kontrol grubu, piperin grubu, isoproterenol (ISO) grubu, ISO+piperin grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Lipozomal piperin, 20 mg/kg/gün dozunda 10 gün boyunca oral yoldan verildi. Miyokart infarktüsü oluşturabilmek için 9. ve 10. günlerde 24 saat ara ile isoproterenol (85 mg/kg/gün) intraperitoneal olarak uygulandı. Son isoproterenol dozundan 24 saat sonra ratlardan anestezi altında kan ve doku örnekleri alındı. Kan örneklerinde serum total antioksidan durum, total oksidan durum ve troponin I düzeyleri ölçüldü. Oksidatif stres indeksi, total antioksidan ve total oksidan durum değerleri kullanılarak hesaplandı. Dokular histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: ISO grubunun serum troponin I düzeyleri kontrol grubuna (p=0,001), piperin grubuna (p=0,001) ve ISO+piperin grubuna (p=0,04) göre anlamlı olarak yüksekti. ISO+piperin grubunun troponin I düzeyleri de kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p=0,012). ISO grubunun serum total oksidan durum düzeyleri, kontrol grubuna (p=0,006) ve piperin grubuna (p=0,000) göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Piperin grubunun total oksidan durum düzeyi ise ISO+piperin grubuna göre daha düşüktü (p=0,004). Serum total antioksidan durum düzeyi bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). ISO grubunun oksidatif stres indeksi düzeyi, kontrol grubuna (p=0,000) ve piperin grubuna (p=0,000) göre anlamlı olarak yüksek bulundu. ISO+piperin grubunun oksidatif stres indeksi düzeyi de piperin grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,01). ISO grubunun histopatolojik incelemesinde kas lifleri arasında ödem ve atrofi görüldü. ISO grubunda kas lifleri arasında çok sayıda ince fibröz bant görülürken ISO+piperin grubunda kas lifleri arasında az sayıda ve kesitli ince fibröz bant görüldü. Sonuç: Çalışmamız lipozomal piperinin isoproterenol ile miyokart infarktüsü oluşturulan ratlarda oksidatif stresi azaltttığını göstermektedir.

Yaren Güniz Uluçam
Trakya University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

HT-29 insan kolon adenokarsinom modelinde modifiye edilmiş bir biyoaktif fitokimyasal yapının terapötik etkinliğinin In Vitro değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser (KRK), Dünya'da en yaygın görülen üçüncü kanser ve en yüksek ölüm oranına sahip dördüncü kanser türüdür. KRK insidansı istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Kullanılan kemoterapötik ilaçların ciddi yan etkileri ve bu ilaçlara karşı çoklu ilaç direncinin gelişmesi tedavinin yetersiz kalmasına sebep olmaktadır. Bu nedenle kanser hücrelerine birçok yolak üzerinden anti-kanserojenik etki gösterebilen, minimal toksisiteye sahip ve kolayca modifiye edilebilir doğal biyoaktif bileşikler kullanılarak yeni ilaç adaylarının geliştirilmesi önem kazanmıştır. Tezimiz, doğal biyoaktif fitokimyasal bileşikler glikozamin, kurkumin ve gallik asidi kullanarak anti-kanser etkili mevcut tedaviye alternatif ilaç adayı öncü madde geliştirmeyi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntemler: Kurkumin, gallik asit ve glikozamin kullanılarak hibrit yapıya sahip yeni biyoaktif molekül türevleri olan SI-1 ve GK-1 sentezlenmiş, 1H-NMR, FTIR ve LC/MS analizleri ile yapı karakterizasyonları yapılmıştır. Moleküllerimizin, KRK tedavisinde kullanılan oksaliplatin (OX), 5-fluorourasil (5-FU) ve kombine formu FOLFOX'a karşı anti-kolon kanser fonksiyonu HT-29 hücreleri kullanılarak MTT deneyleri ile incelenmiş ve GraphPad Prism-8 ile IC50 değerleri elde edilmiştir. Takibinde sentezlediğimiz kimyasallar FOLFOX'un bileşenleri olan OX ve 5-FU ile kombine edilerek MTT verileri değerlendirilmiştir. Kombinasyonlar içindeki etkileşimler Chou-Talalay metoduna göre CompuSyn Software aracılığıyla yorumlanmıştır. Bulgular: Yapı analiz sonuçları SI-1 ve GK-1'in başarıyla sentezlendiğini doğrulamış, MTT analizleri ise anti-kolon kanser etkiye sahip olduklarına işaret etmiştir. 48 ve 72 saatlik inkübasyon sonucunda IC50 değerleri sırasıyla SI-1 için 333 µM ve 56,65 µM, GK-1 için 314,5 µM ve 178,8 µM, 5-FU için 419,7 µM ve 143,8 µM ve OX için ise 26,11 µM ve 16,76 µM olarak bulunmuştur. İlaveten deneylerimiz SI-1 ve GK-1 ile 5-FU ve OX kombinasyonlarının HT-29 hücrelerinin proliferasyonlarını inhibe etme oranlarının konvansiyonel terapötik FOLFOX'tan daha etkin olduğunu vurgulamıştır. CompuSyn analizleri, FOLFOX bileşenleri 5-FU ve OX'un çoğunlukla antagonistik ilişkisine işaret ederken, SI-1 ve GK-1'nin 5-FU ve OX ile kombinasyonları büyük çoğunlukla sinerjetik etkileşim göstermiştir. Sonuç: Ürünlerimiz SI-1 ve GK-1, in vitro insan kolon adenokarsinom HT-29 hücreleri üzerinde sitotoksik etki göstererek proliferasyonlarını baskılamıştır. Ürünlerimiz konvansiyonel terapötik FOLFOX'un bileşenleri olan OX ve 5-FU ile ayrı ayrı kombine edildiğinde, kanser hücre proliferasyonunu baskılama yeteneklerinin FOLFOX'tan daha etkin olduğu bulunmuştur. Deneylerimiz özgün kimyasal yapılarımız SI-1 ve GK-1'in insan anti-kolon kanser fonksiyonlu ilaç adayı öncü molekül olarak eşsiz potansiyellerini ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: Kolon kanseri, ilaç keşfi, 5-fluorourasil, oksaliplatin, FOLFOX

FlüorourasilOksaliplatin
Sinem Çalın
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

AML12 hücrelerinde ökaliptolün paraoksonaz-1 ve paraoksonaz-3 düzeyine etkisinin incelenmesi

Daha sonra doldurulacaktır.

Cidal Toygar
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Glisidamidin hücresel streslere, apoptoza etkisi ve JNK sinyal yolu ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Glisidamid (2,3-epoksipropanamid), beyaz renkli, genotoksik ve nörotoksik bir bileşik olup akrilamidin karaciğerde oluşan en reaktif epoksit türevidir. Bu çalışmanın amacı, glisidamidin HepG2 hücrelerinde oksidatif stres, ER stres ve apoptoz üzerindeki etkilerini ve bu etkilerin JNK sinyal yolu ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntemler: HepG2 hücrelerinde glisidamidin tek başına ve 20 µM JNK inhibitörü SP600125 ön tedavisi ile 190 µM glisidamid birlikte uygulandığında hücre canlılığına etkisi MTT testi ile değerlendirildi. Ardından 190 µM glisidamid tek başına ve SP600125 ön tedavisi ile birlikte uygulandığında protein karbonil, ATF4, JNK, prokaspaz-3 ve aktif kaspaz-3 düzeylerine etkisi Western blot yöntemi ile gösterildi. Bulgular: HepG2 hücrelerine 24 saat süre ile uygulanan 37,5 ve 190 µM glisidamid konsantrasyonları hücre canlılığını anlamlı olarak azaltırken, protein karbonil, ATF4, aktif kaspaz 3 düzeylerini ve p-JNK/JNK oranını anlamlı olarak arttırdı. SP600125 ön uygulaması ile 190 µM glisidamid uygulanan hücrelerde hücre canlılığı ve ATF4 düzeyleri anlamlı olarak artarken protein karbonil, aktif kaspaz 3 düzeyleri ve p-JNK/JNK oranı anlamlı oranda azaldı. Sonuç: Bu çalışma, glisidamidin HepG2 hücrelerinde sitotoksisiteyi, hücresel stres yanıtlarını ve apoptozu arttırdığını; bu etkilerin ise JNK sinyal yolu üzerinden düzenlendiğini göstermektedir.

Tuğçe Karabaş
Trakya University · Institute of Health Sciences
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kuminaldehitin deneysel miyokart infarktüsü üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, isoproterenol ile deneysel miyokart infarktüsü oluşturulan sıçanlarda kuminaldehitin kardiyak hasara ve serum arilesteraz aktivitesine olan etkisinin incelenmesidir. Sprague-Dawley cinsi erkek sıçanlara tedavi olarak %0,4 Tween-80 içeren %0,9 NaCl'de hazırlanan kuminaldehit (12,5 ve 50 mg/kg/gün) yedi gün boyunca verilirken kontrol ve tek başına isoproterenol uygulanan gruplara yedi gün boyunca % 0,4 Tween-80 içeren %0,9 NaCl intraperitoneal olarak uygulandı. Tedavinin altıncı ve yedinci günlerinde deneysel miyokart infarktüsü oluşturmak için isoproterenol (85 mg/kg/gün), kontrol grubuna ise çözücü olarak kullanılan %0,9 NaCl intraperitoneal olarak uygulandı. Sıçanlardan serum ve kalp dokuları alındı. Serumda troponin T düzeyi ticari kit kullanılarak, arilesteraz aktivitesi ise spektrofotometrik olarak ölçüldü. Kalp dokuları ise histopatolojik olarak incelenerek skorlandı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, tek başına isoproterenol uygulanan grubun kardiyak histolojik skorları ve serum troponin T düzeyleri anlamlı olarak yüksek iken serum arilesteraz aktiviteleri ise anlamlı olarak düşüktü. 12,5 mg/kg/gün kuminaldehit uygulaması isoproterenol uygulanan sıçanlarda kardiyak histolojik skorları, serum troponin T düzeylerini ve arilesteraz aktivitelerini anlamlı olarak değiştirmedi. 50 mg/kg/gün kuminaldehit uygulaması ise isoproterenol uygulanan sıçanlarda kardiyak histolojik skorları ve serum troponin T düzeylerini anlamlı olarak azaltırken, serum arilesteraz aktivitelerini ise anlamlı olarak değiştirmedi. Sonuç olarak, çalışmamız, isoproterenol ile deneysel miyokart infarktüsü oluşturulan sıçanlarda kuminaldehitin kardiyak hasarı azalttığını ancak azalan serum arilesteraz aktivitesi üzerine etkisinin olmadığını gösterdi.

Mervenur Baraklı Kocabaş
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel olarak oluşturulmuş meme tümörlerinde kuersetin'in poliamin metabolizması üzerine etkileri

Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda en sık görülen kanser türü ve kanser sebepli ölümlerin önde gelen nedenidir. Putresin, spermidin ve spermin memeli hücrelerinde bulunan başlıca üç poliamindir. Poliaminler hücre büyümesi ve çoğalması için gerekli moleküllerdir. Yüksek poliamin düzeylerinin kanserle ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, deneysel olarak meme tümörü oluşturulmuş farelerde kuersetinin serum ve tümör dokusunda birer poliamin olan putresin, spermidin ve spermin düzeylerine etkisini incelemektir. Çalışmada 50 adet erkek Balb/c cinsi fare kullanıldı. Sağlıklı kontrol ve tedavi, tümör kontrol, tedavi 1 ve 2 olmak üzere 5 deney grubu oluşturuldu (n=10). Tümör kontrol, tedavi 1 ve 2 gruplarındaki farelerin sol bacak içlerine subkutan yolla 200µL Ehrlich assit tümör hücresi enjekte edilerek meme kanseri modeli oluşturuldu. Sağlıklı ve tümör kontrol grubuna sadece çözücü sıvı uygulanırken, sağlıklı tedavi ve tedavi 1 grubuna 10 mg/kg, tedavi 2 grubuna 30 mg/kg kuersetin 14 gün boyunca intraperitoneal yolla enjekte edildi. Tümör dokusu ve serumda putresin, spermidin ve spermin düzeyleri yüksek performanslı sıvı kromatografisi yöntemiyle ölçüldü. Tümör kontrol grubunda sağlıklı kontrol grubuna kıyasla serum putresin, spermidin ve spermin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Her iki tedavi grubunda tümör dokusu ve serum putresin, spermidin ve spermin düzeyleri tümör kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu. Tedavi grubu 2'de daha belirgin olmak üzere tedavi gruplarının histopatolojik görüntüsünde tümör kontrol grubuna göre belirgin bir iyileşme gözlendi. Sonuç olarak çalışmamız, deneysel olarak meme tümörü oluşturulmuş farelerde kuersetinin serum ve tümör dokusunda artan putresin, spermidin ve spermin düzeylerini azaltarak antikanser etkiye sahip olabileceğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, putresin, spermidin, spermin, kuersetin

FarelerKuersetinMeme kanseri+5
Furkan Serin
Trakya University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Astımlı çocuk hastalarda serum srage düzeyleri ve oksidatif stres ile ilişkisi

Astım; birçok enflamatuar hücre ve medyatörlerin önemli rol aldığı, solunum yollarının tam veya kısmi olarak geri dönüşümlü obstrüksiyonu ile karakterize bir havayolu hastalığıdır. Bu çalışmada, astım tanısı alan 5-15 yaş arası çocukların oksidatif stresin durumunu gösteren dolaşımdaki bir biyobelirteç olan sRAGE düzeylerinin değerlendirilmesi, ayrıca sağlıklı çocukların düzeyleri ile karşılaştırarak oksidatif stres parametrelerinden olan MDA, SOD ve CAT düzeyleri ve serum total IgE, CRP ve tam kan sayım düzeylerinin sRAGE belirteci ile olan ilişkisinin araştırılmasıdır. Aynı zamanda astımda oksidatif stres varlığını ve sRAGE düzeyleri ile ilişkisini araştırmaktır. Namık Kemal Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine müracaat eden 5-15 yaş arası astım tanısı almış 52 hasta alındı. Kontrol grubu ise 33 sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Astım hastaları hastalık aktivitesine göre kendi içinde kontrol düzeyleri iyi (n=6), kısmi (n=31) ve kontrolsüz (n=15) olarak ayrıldı. Serum sRAGE, SOD, MDA, CAT, total IgE, CRP ve hemogram düzeyleri ve demografik bilgileri dosya taraması ile elde edildi. Astımlı çocuklarda serum sRAGE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,000). Lenfosit, nötrofil ve eozinofil düzeyleri ve total IgE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,001, p=0,002, p=0,001, p=0,000). CAT düzeyleri ise astımlı hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,002). Hastalık aktivitesi artmış ağır astımlı hastalarda MDA düzeyleri kısmi kontrollü hasta grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p=0,010). Astımlı hasta grubunda uygulanan korelasyon analizinde SOD ile BKS düzeyleri arasında pozitif ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç olarak astımlı hastalarda sRAGE düzeyleri oksidatif stres parametreleri ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. SRAGE oksidatif stres etkilerine karşı koruyucu bir role sahiptir denilebilir. sRAGE'nin astım hastalığının tanı ve takibinde iyi bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

AstımC reaktif proteinGöğüs hastalıkları+6
Hülya Elif Çil
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Mesane kanserinde nardilisin-1 düzeyinin araştırılması

Mesane kanseri (MK), mortalite ve morbidite ile ilişkili bir genitoüriner sistem hastalığıdır. MK taramasında sistoskopi sıklığını azaltmak için ideal bir tümör belirteci henüz bulunamamıştır. Son yıllarda nardilisin meme, mide ve özofagus gibi kanser hücrelerinde yüksek oranda eksprese edildiği ve hücre büyümesini desteklediği gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız mesane kanseri tanı ve takibinde serum nardilisin düzeylerinin rolünü araştırmaktır. Çalışma 49 mesane kanserli hasta ve 34 sağlıklı kontrolden oluşturuldu. MK'li hastalarda serum nardilisin-1 düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.000). Aynı zamanda serum nardilisin-1 düzeyleri risk değerlendirmesi ve patolojik evresi yüksek olan hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.032 p=0.044 sırasıyla). Çoklu tümör varlığında ve tümör büyüklüğü >3 cm olan hastalarda da anlamlı olarak artış gösterdi (p=0.040 p=0.013 sırasıyla). ROC analizinde eğri altında kalan alan nardilisin-1 için 0,748 (p=0,000) bulundu. MK'de sistematik inflamasyon belirteçleri (CRP, NLO ve SII) anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,000, p=0.000, p=0.000 sırasıyla). Aynı zamanda nardilisin-1 düzeyleri ile CRP ve CAO oranı arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,315 p<0.05 r=0,291 p<0.05). Sonuç olarak serum nardilisin-1 düzeyi mesane kanseri tanısında ve progresyonun izlenmesinde kullanılabilecek potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir.

C reaktif proteinKanser hastalarıMeme hastalıkları+4
Fatma Koç
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Obez hastalarda serum speksin düzeyinin değerlendirilmesi

Kaymaz, Ö. Obez Hastalarda Serum Speksin Düzeyinin Değerlendirilmesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2020. Obezite sağlığımızı olumsuz etkileyen multifaktöriyel kompleks bir hastalıktır. Beraberinde diyabet, hipertansiyon (HT), hiperlipidemi, kalp-damar hastalıkları gibi pek çok sağlık sorunununa yol açmaktadır. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan speksinin obezite ve ilişkili bozuklular arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez hasta ve 30 sağlıklı birey dahil edildi. Obez hastalarda serum speksin düzeyinde kontrol grubuna göre anlamlı fark saptanmadı (p=0,37). Aynı zamanda morbid obez grupda, fazla kilolu hastalara göre serum speksin düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,041). Obez hastalarda incelenen parametrelerden total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein (LDL), yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), trigliserit, glukoz, insülin, HbA1c, QUICKY indeks, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB) ve beden kitle indeksi (BKİ) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.002, p=0.021, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000). Metabolik sendromlu (MS) hasta grubundaki serum speksin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.045). Obez hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde serum speksin düzeyleri ile SKB ve BKİ arasında negatif korelasyon bulundu (sırasıyla r=-0.263 p<0.05, r=-0.259 p<0,05). MS grubunda ise serum speksin düzeyleri ile trigliserit, HbA1c ve yaş arasında negatif korelasyon saptandı (sırasıyla r=-0,351 p<0.05, r=-0,304 p<0.05, r=-0,316 p<0.05). Aynı zamanda hipertansiyonu olanlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük serum speksin düzeyleri bulundu (p=0,032). Sonuç olarak serum speksin düzeylerindeki azalmanın morbid obez hastalarda ve MS'un değerlendirilmesinde potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir.

Metabolik sendromObeziteSpeksin+1
Özlem Kaymaz
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Obez adolesanlarda serum neudesin düzeyinin araştırılması

Vücut yağ oranının artmasına bağlı olarak tüm yaş gruplarında oluşan endokrin ve metabolik değişiklikler ile karakterize bir hastalık olarak tanımlanan obezite, günümüzde önlenebilir sağlık sorunları arasında yer almakta ve dünya genelinde, çocuk ve adolesanlarda artış göstermektedir. Çocukluk dönemi obezitesi yaşamın ileriki dönemlerini de etkilemekte ve prediyabet, Tip 2 Diyabet (T2DM), metabolik sendrom, hipertansiyon, dislipidemi, polikistik over sendromu (PCOS), kardiyovasküler hastalıklar, koroner arter hastalığı, depresyon gibi birçok sağlık sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Çalışmamızda amacımız yakın zamanda keşfedilen nörotrofik faktör neudesinin obez adolesanlarda düzeylerini incelemek ve obezite için yeni bir biyobelirteç olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez adolesan hasta ve 30 sağlıklı adolesan kontrol grubu olarak alındı. Obez adolesanlarda neudesin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,013). Obez adolesanlarda VA, VASDS, BOYSDS, VKİ, VKISDS, bel/kalça, glukoz, insülin, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), HOMA-IR, tansiyon sistolik (SKB), tansiyon diyastolik (DKB) kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı ( sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,026, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,019, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Morbid obez hastalarda VASDS, VKİ, VKİSDS, insülin, HOMA-IR düzeyleri obez grubu hastalara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,005, p=0,000, p=0,000, p=0,036, p=0,029). Tüm çalışma grubuna uygulanan korelasyon analizinde neudesin ile VKİSDS düzeyleri arasında negatif korelasyon tespit edildi (r= -0,40, p=0,000). Çalışmamızda ülkemizdeki diğer çalışmalarla uyumlu olarak Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterleri ile metabolik sendrom sıklığı %31 ve serum neudesin düzeyleri metabolik sendrom, insülin direnci, dislipidemi, hipertansiyon olan adolesanlarda, olmayan adolesanlara göre yükselme eğiliminde bulunmuş fakat istatistiksel farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0,259, p=0,246, p=0,259, p=0,523). Sonuç olarak obez adolesanlarda serum neudesin düzeyleri ile VKİSDS arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Serum neudesin düzeylerinin obez ve morbid obez adolesanlarda düşük olduğu, metabolik komplikasyonlar ile artış eğilimi gösterdiği ortaya konmuştur. Obezitenin tanı ve takibinde neudesinin kesin rolünü bulmak için ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır.

ErgenlerMetabolik sendromNeudesin+3
Özge Ayçiçek
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Metabolik sendromda preptin düzeyinin kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisi

Metabolik sendrom başlangıçta insülin direnci varlığı ile meydana gelen bunu takiben obezite, diyabet, lipid profili bozukluğu olan dislipidemi ve çeşitli kardiyovasküler rahatsızlıkların metabolik bozukluklarını bir çatı altında birleştiren bir endokrin bozukluktur. Dünya üzerinde ciddi bir problem olarak karşımıza çıkan metabolik sendromda, görülme sıklığının nedeni deneklerin bireysel özellikleri ve hayat tarzları ile araştırmanın yapıldığı zaman aralığı ileri sürülmüştür. Metabolik sendromlu kişilerde görülen subklinik kardiyovasküler hastalıkların varlığının da kardiyovasküler hastalık riskinin artmasında etkili olduğu ileri sürülmüştür. Dünyada hızlıca yayılan diyabet ve metabolik sendrom, araştırmacıları bu hastalıkların tanı, tedavi ve patogenezinde görev alan ayıraçlar hususunda araştırmaya yönlendirmiştir. Bu araştırmaların sonucunda da kardiyovasküler hastalıkların önüne geçilebileceği umut edilmektedir. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan preptinin metabolik sendromla olan ilişkisini incelemek ve buna bağlı olarak kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisini değerlendirebilmektir. Çalışmaya 58 metabolik sendrom hastası deney grubu ve 30 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Metabolik sendromlu hastalarda preptin, yaş, bel çevresi, kalça çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, glukoz, insülin, LDL, HDL, total kolesterol, TG, HOMA, HbA1c, VKİ, QUICKI, SCORE risk değerlendirmesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,005, p=0,000, p=0,000 p=0,008, p=0,000, p=0,033, p=0,000, p=0,043, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik sendrom hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde Preptin düzeyi ile bel çevresi, sistolik kan basıncı, HOMA ve VKİ arasında pozitif korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0,324 p<0,005, r=0,293 p<0,05, r=0,332 p<0,05, r=0,308 p<0,05). Metabolik sendrom hasta grubu VKİ ve SCORE risk yönünden 4 farklı alt grup altında preptin seviyesi ile ilişkisi değerlendirildi. VKİ ve SCORE risk arttıkça preptin seviyelerinde de artış olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak metabolik sendromlu hastalarda yükselen düzeyleri nedeniyle, preptinin kardiyovasküler risk faktörlerini belirlemede yardımcı olabilecek olan bir peptit olabileceği öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Preptin, Kardiyovasküler risk, İnsülin direnci, Hiperlipidemi, HOMA.

HiperlipidemilerKardiyovasküler hastalıklarKardiyovasküler sistem+4
Tuba Gökkuş Çelik
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanseri hastalarda maresin-1 düzeyi ile kaşeksi ilişkisinin araştırılması

Kanser, vücuttaki hücrelerin kontrolsüz bölünüp çoğalmasıyla meydana gelen, çevresel ve genetik faktörlerden etkilenen karmaşık bir rahatsızlıktır. Meme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser türü olup, kanser türlerindeki akciğer kanserinden sonra en sık ölüm sebebi olarak belirtilmiştir. Maresin-1, inflamasyon geriletilmesindeki makrofaj mediatörü ( macrophage mediator in resolving inflammation) kelimelerinin baş harflerinden türetilen ve inflamasyonun çözülmesinde makrofaj-derive bir mediatör olarak tanımlanmaktadır. Maresinler çoklu doymamış yağ asidi (PUFA) metabolitlerinin özelleştirilmiş ön-çözücü aracıları (SPM) sınıfının çeşitli diğer üyelerine benzeyen güçlü anti-enflamatuar, koruyucu, ön çözücü ve iyileştirici özelliklere sahiptir. Çalışmamızda amacımız meme kanseri hastalarda Maresin-1 düzeylerini inceleyerek, kanser kaşeksisi arasında ilişki olup olmadığını saptamak böylece kaşeksi için yeni bir biyobelirteç olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 13 kaşektik (BMI<18) meme kanseri, 30 kaşektik olmayan (BMI >18) meme kanseri ve 29 sağlıklı normal kilolu kontrol grubu olarak alındı. Kaşektik meme kanseri hastalarda Maresin-1'in düzeyi, kaşektik olmayan meme kanseri ve sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,003). Kaşektik meme kanseri hastalarda BMI, kaşektik olmayan ve sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük saptandı (p=0,000). Sonuç olarak, maresin-1 ve kaşeksi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Kaşektik meme kanseri hastalarda maresin-1 düzeyinin yükseltilerek hastada inflamasyon ve ağrının azaltılabileceği düşünülmektedir. Kaşekside maresin-1 rolünün takibi ve kesin rolünü bulmak için ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kanser tedavisi, meme kanseri, maresin-1.

BeslenmeBeslenmeKaşeksi+4
Ferhan Çevik
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Metabolik sendrom ve tip 2 diyabet hastalığı ile irisin ve asprosin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması

Metabolik sendrom (MetS), insülin direncinin öncülük ettiği, obezite, dislipidemi, hiperglisemi, yüksek kan basıncı ve koroner arter hastalığını (KAH) içeren bir klinik özellikler kümesidir. MetS'nin hızla artan yaygınlığı (genel dünya nüfusunun%20-30'u) ve olası zararlı sonuçları göz önüne alındığında, öngörücü faktörlerini ve mekanizmalarını ortaya çıkarmak için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Tip 2 diabetüs mellitus (T2DM), çok sinsi seyreden bir hastalık olup diyabetin en yaygın tipidir ve dünya genelinde yaşam sürelerini olumsuz etkilemektedir. T2DM ve obezite gibi metabolik hastalıklar vücutta birçok sağlık sorununa sebebiyet verdiği için iyileştirilmesinde salgılanan hormonların ilişkisi önemlidir. Çalışmamızda Metabolik Sendrom (MetS), obezite ve Tip 2 (T2DM) diyabet hastalarında irisin ve asprosin düzeylerinin insülin direnci belirteçleri ve kardiyovasküler hastalık riski ile arasındaki ilişkiyi saptayarak ortaya koymayı amaçladık. Çalışmamıza 120 hasta grubu ve 25 kontrol grubu dahil edildi. Metabolik sendromlu hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, trigliserit, insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik Sendromlu hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). T2DM 'li hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB), trigliserit (TG), insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,007, p=0,000, p=0,000, p=0,000). T2DM 'li hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). Sonuç olarak araştırmamızda gruplar içeresinde irisin düzeyleri düşük, asprosin düzeyleri yüksek bulundu. Bu durum ile yeni keşfedilen irisin ve asprosin belirteçlerinin obezite, MetS ve Tip2 DM hastalıklarındaki düzeylerinin ortaya konması ile bu hastalıkların nedenleri ve tedavi konularında cevaplar verilebilecektir.

AsprosinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+4
Selay Duran
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendrom modelinde alfa lipoik asit uygulamasının, ovaryan histopatoloji, IL-18, IL-1beta düzeyleri ve mrna ekspresyonları üzerine etkisi

Polikistik over sendromu, kadınlarda infertilitenin en sık sebebidir. Patogenezi net olmasada inflamasyonun hastalığın gelişiminde rol oynadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda, deneysel PKOS oluşturulmuş sıçanlara ALA uygulamasının, IL-1beta, IL-18 düzeylerine ve over dokusundaki histolojik değişikliklere etkisi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Wistar Albino türü 32 adet dişi sıçan kullanılmıştır. Gruplar K, ALA, PKOS, PKOS-ALA olarak eşit sayıda ayrılmıştır. PKOS ve PKOS-ALA gruplarına, deneyin başladığı gün letrozol 1mg/kg dozunda %1'lik KMS çözeltisinde 2 ml/kg hacminde 21 gün boyunca oral gavaj yolu ile uygulanmıştır. K ve ALA gruplarına eş zamanlı olarak %1 KMS eşit hacimde verilmiştir. Ardından 4 hafta boyunca ALA ve PKOS-ALA gruplarına ALA 100 mg/kg dozunda i.p. olarak uygulanmıştır. K ve PKOS gruplarına eş zamanlı olarak serum fizyolojik i.p. uygulanmıştır. Over dokusunda sitokinlerin seviyesi ve ekspresyonlarına bakılmıştır. Serumda IL-1beta, IL-18, TAS, TOS düzeylerine bakılmıştır. PKOS grubunda tüm gruplara göre over dokusunda IL-1beta, IL-18 mRNA ekspresyonları, serum ve dokuda ki düzeyleri anlamlı yüksek bulunmuştur. PKOS'ta tüm gruplara göre kistik folikül sayısı artmış, korpus luteum sayısı ise azalmıştır. Serum OSI düzeyleri ALA tedavisiyle azalmıştır. Çalışmamızda PKOS'ta görülen inflamasyonun azaltılmasında ALA tedavisinin etkili olabileceğini öngörmekteyiz. Ancak en iyi sonucu alabilmek için doz, sıklık, kullanım süresi ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Eltaf Doğan
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketimine bağlı gelişen kardiyovasküler sistem toksisitesinde pantotenik asit türevi olan dekspantenolün koruyucu etkilerinin araştırılması

Yüksek fruktozlu mısır şurubu (YFMŞ) gıda ürünlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalar, YFMŞ'nin kardiyovasküler hastalıklar gibi sağlık sorunlarına neden olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmada, YFMŞ'ye bağlı kardiyovasküler hasarda dekspantenolün (Dex) koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 32 adet Wistar Albino türü erkek sıçan Kontrol, YFMŞ, YFMŞ-Dex ve Dex olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. YFMŞ ve YFMŞ-Dex gruplarındaki sıçanlara 8 hafta boyunca %20 YFMŞ-55 solüsyonu verilmiştir. Deneyin son 4 haftasında YFMŞ-Dex ve Dex gruplarına 500 mg/kg dozunda Dex intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Diğer gruplara ise aynı hacimde serum fizyolojik intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Sıçan serumlarının biyokimyasal analizleri sonucunda, YFMŞ'nin serum insülin, LDH ve ürik asit seviyelerini artırdığı bulunmuştur. Serum glikoz ve insülin değerleri kullanılarak hesaplanan HOMA-IR indeksi de YFMŞ'ye bağlı artış göstermiştir. YFMŞ'nin kilo alımını da artırdığı gözlemlenmiştir. Yapılan genetik analizlerde, YFMŞ'nin kalp dokusunda GRP-78, PERK, CHOP ve BAX mRNA ekspresyon düzeylerini artırırken, BCL-2 ekspresyon düzeylerini ise azalttığı saptanmıştır. Kalp dokusundaki immünohistokimyasal analizlerde ise kaspaz-3 ve TNF-α immünoreaktivitesi YFMŞ grubunda artış göstermiştir. Oksidatif stres parametreleri olan MDA ve OSI düzeyleri de YFMŞ grubunda yükselmiştir. Dex LDH ve ürik asit seviyelerini; GRP-78, PERK, CHOP, BAX, kaspaz-3 ve TNF-α ekspresyonlarını; MDA ve OSI değerlerini azaltmıştır. Dex uygulaması BCL-2 ekspresyonlarını ise artırmıştır. Histopatolojik analizlerin sonuçları çalışmanın diğer bulgularını desteklemektedir. Çalışmamızın sonuçları dikkate alındığında, Dex'in antiapoptotik, antioksidan, antiinflamatuar ve ER stresini azaltıcı etkileri ile YFMŞ kaynaklı kardiyotoksisitede potansiyel koruyucu bir ajan olarak kullanılabileceğini öngörmekteyiz. Ancak doz, kullanım süresi ve etki mekanizmalarının netleştirilmesi açısından daha kapsamlı çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Dekspantenol, ER stresi, Kardiyotoksisite, Oksidatif stres, YFMŞ

DekspantenolEndoplazmik retikulum stresiOksidatif stres
Mehmet Bedir
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metotreksat ile karaciğer hasarı oluşturulmuş sıçanlarda karnozinin koruyucu etkilerinin araştırılması

Metotreksat (MTX), klinikte yaygın olarak kullanılan bir antimetabolit olup karaciğer üzerinde toksik etkiler oluşturabilmektedir. Literatürde MTX'in oksidatif stres, inflamasyon ve apoptoz süreçlerini tetikleyerek hepatotoksisiteye neden olabildiği bildirilmiştir. Bu çalışmada MTX'e bağlı gelişen karaciğer hasarında karnozinin (CAR) olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 32 adet Wistar Albino türü erkek sıçan Kontrol, MTX, MTX+CAR ve CAR olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. MTX+CAR ve CAR grubundaki sıçanlara 24 gün boyunca 100 mg/kg/gün dozunda CAR intraperitoneal (i.p.) olarak uygulanmıştır. Deneyin 21. gününde MTX ve MTX+CAR grubundaki sıçanlara 20 mg/kg dozunda MTX i.p. olarak uygulanmıştır. Kontrol grubuna ise CAR uygulanan grupla aynı miktarda SF i.p. olarak uygulanmıştır. Sıçan serumlarının biyokimyasal analizleri sonucunda, MTX uygulamasının serum AST ve ALT düzeylerini anlamlı şekilde artırdığı belirlenmiştir. Karaciğer dokusunda TNF-α düzeylerinde de benzer biçimde artış saptanmıştır. Gen ekspresyon analizleri, MTX'in karaciğer dokusunda BAX mRNA ekspresyonunu artırdığını; NRF2, HO-1 ve BCL-2 ekspresyon düzeylerini ise azalttığını göstermiştir. İmmünohistokimyasal değerlendirmelerde kaspaz-3 immünreaktivitesinin MTX grubunda belirgin şekilde arttığı gözlemlenmiştir. Oksidatif stres parametrelerinden TOS ve OSİ düzeyleri MTX grubunda artarken, antioksidan kapasite göstergesi olan TAS düzeyi ise azalmıştır. Karnozin uygulaması, MTX'in oluşturduğu bu değişiklikleri büyük ölçüde tersine çevirmiştir. Uygulama sonucunda serum AST, ALT ve TNF-α düzeyleri ile BAX, kaspaz-3, TOS ve OSİ düzeyleri azalırken; BCL-2, NRF2, HO-1 ekspresyonları artmıştır. Histopatolojik incelemelerde elde edilen bulgular da bu biyokimyasal ve moleküler sonuçları destekler niteliktedir. Çalışmamızın sonuçları dikkate alındığında, CAR'ın antiapoptotik, antioksidan ve antiinflamatuar etkileri aracılığıyla MTX kaynaklı hepatotoksisiteye karşı potansiyel bir koruyucu ajan olabileceğini öngörmekteyiz. Ancak CAR'ın koruyucu etkilerinin doz, uygulama süresi ve moleküler etki mekanizmaları açısından daha ayrıntılı biçimde ortaya konabilmesi için ileri düzey, kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: Hepatotoksisite, İnflamasyon, Karnozin, Metotreksat, Oksidatif stres

Doğukan Gümüşcan
Süleyman Demirel University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan kronik obstüktif akciğer hastalığı üzerine farklı kekik ekstraktları ve kekik balının etkilerinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı, Origanum onites L, Origanum minutiflorum ve balın KOAH üzerine etkilerini araştırmaktır. Kontrol (n=6), sham (n=8), Dağ kekiği (n=8), Yayla kekiği (n=8) ve Bal (n=8) olarak gruplar oluşturuldu. 15 günlük Kekik türleri ve bal uygulaması sonrası CD3+, CD4+, CD8+ düzeyleri, kan gazları (pH, pCO2, pO2, HCO3-, sO2), IL-1α, IL-33, HMGB1, MMP-9, TIMP-1 düzeyleri ve histopatolojik bulgular değerlendirildi. CD3+ (p=0,017) ve CD8+ (p=0,03) düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık gösterirken, CD4+ düzeylerinde anlamlı fark bulunamadı (p=0,33). Kan gazı ölçümlerinde, sham grubunda pH (p=0,005) ve pCO2 (p=0,018) değerleri tedavi sonrasında kötüleşme eğilimi gösterirken, tedavi gruplarında pH düzeldi (Dağ kekiği p=0,015; Yayla kekiği p=0,012; Bal p=0,007) ve pCO2 azaldı (Dağ kekiği p=0,048; Yayla kekiği p=0,001). Dağ kekiği (p=0,012) ve Bal grubunda (p=0,013) pO2 seviyeleri anlamlı şekilde artarken, Yayla kekiği grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı (p=0,072). Bal grubunda sO2'de önemli artış görüldü (p=0,024). Yayla kekiği grubunun IL-1α düzeylerinde sham ve kontrol grubuna kıyasla anlamlı düşüşü (p<0,05), IL-33 düzeylerinde ise Yayla kekiği grubu ve Bal grubunun sham grubundan istatistiksel olarak farklı olduğu (p<0,05) gözlendi. HMGB1 düzeyleri sham grubunda diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). MMP-9 sham grubunda en yüksek olup, tedavi gruplarında anlamlı şekilde düşerken (p<0,05), TIMP-1 en yüksek Bal grubunda, en düşük sham grubunda bulundu. Sham ve Bal grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Histopatolojik incelemede, amfizem derecesi sham grubunda en yüksek, Bal grubunda en düşük bulundu (p<0,05). Tüm tedavi gruplarında inflamasyon skorları sham grubuna oranla düşme eğilimindeydi (p>0,05). Lenfoid birikim sadece sham grubunda görülürken, fibrozis ve granülom hiçbir grupta tespit edilmedi. Kekik türleri ve bal ile tedavi, deneysel KOAH modelinde inflamasyon, proteaz-antiproteaz dengesi ve gaz değişimi parametrelerini iyileştirmede önemli potansiyel göstermiştir. Özellikle Yayla kekiği grubu, IL-1α ve MMP-9 düşüşüyle ön plana çıkarken, bal grubu TIMP-1 artışı ve amfizem skorundaki azalmada etkili olmuştur. Bu sonuçlar, doğal ürünlerin KOAH patogenezinde destekleyici veya tamamlayıcı tedavi stratejisi olabileceğine işaret etmektedir.

Fadime Ovalı
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Shilajit (mumio) ekstraktının ve mezenkimal kök hücrelerinin ratlarda oluşturulan deneysel kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) üzerine etkilerinin araştırılması

Giriş: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik inflamasyon, oksidatif stres, immün disregülasyon ve geri dönüşümsüz doku yeniden yapılanması ile karakterize ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. Mevcut tedaviler semptomları hafifletmekte, ancak hastalık progresyonunu geri çevirememektedir. Antioksidan ve immünmodülatör özelliklere sahip doğal bir bileşik olan shilajit ile rejeneratif ve anti-inflamatuar potansiyeli bulunan mezenkimal kök hücreler (MKH), umut verici adaylar olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, porcine pankreatik elastaz (PPE) ile indüklenen KOAH rat modelinde shilajit uygulaması, mezenkimal kök hücre uygulaması ve bu iki yaklaşımın kombine kullanımının; tedavi edici etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 38 dişi Wistar rat kullanılmıştır. Kontrol grubu dışındaki tüm gruplarda KOAH modeli, intratrakeal porcine pankreatik elastaz (PPE) uygulaması ile oluşturulmuştur. Hayvanlar kontrol, sham (KOAH, tedavisiz), shilajit (oral, 21 gün), mezenkimal kök hücre (intravenöz, haftada bir, toplam iki doz) ve shilajit + mezenkimal kök hücre olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Elastaz uygulamasından 10 gün sonra tedavilere başlanmış ve uygulamalar 21 gün boyunca sürdürülmüştür. Deney süresince vücut ağırlıkları haftalık olarak izlenmiş; elastaz uygulamasından sonra 3. günde ve deney sonunda kan gazı parametreleri (pH, pCO₂, pO₂, Hct, ctHb, laktat, HCO₃⁻ ve sO₂) ölçülmüştür. Deney sonunda elde edilen periferik kan örneklerinde CD3⁺, CD4⁺ ve CD8⁺ T lenfosit alt grupları, floresanla işaretli monoklonal antikorlar kullanılarak flow sitometri yöntemi ile analiz edilmiştir. Serumda IL-33, HMGB-1 ve IL-1α düzeyleri ELISA yöntemiyle değerlendirilmiş; akciğer dokuları histopatolojik olarak incelenmiş ve MMP-9, TIMP-1 ve F-aktin protein ekspresyon düzeyleri Western blot analizi ile belirlenmiştir. İstatistiksel analizlerde ANOVA ve uygun post-hoc testler kullanılmış, p ≤ 0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: PPE ile oluşturulan KOAH modelinde, erken dönemde pH ve pO₂ düzeylerinde azalma, pCO₂ ve laktat düzeylerinde artış saptanmış ve bozulmuş gaz değişimi doğrulanmıştır. Deney sonunda sham grubunda pO₂ düzeyleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede düşük bulunmuştur (254,13 ± 130,30 vs. 412,67 ± 30,32 mmHg; p = 0,015). Hematokrit değerleri sham grubunda anlamlı olarak yüksek saptanmış (p = 0,006) ve oksijen satürasyonu belirgin şekilde azalmıştır (94,47 ± 4,32%; p = 0,018). Laktat düzeyleri sham grubunda tüm gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p < 0,001). Serum proinflamatuar sitokin analizlerinde IL-33 düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamış (p = 0,213); buna karşın HMGB-1 (p = 0,001) ve IL-1α (p = 0,003) düzeyleri sham grubunda anlamlı olarak artmıştır. Tüm tedavi gruplarında bu belirteçler kontrol grubuna yakın düzeylere gerilemiştir. Flow sitometrik analizlerde sham grubunda CD3⁺, CD3⁺CD4⁺ ve CD3⁺CD8⁺ T hücre oranları en yüksek düzeyde saptanmış (tümü için p < 0,001); Shilajit ve Shilajit + MKH tedavi gruplarında tüm alt popülasyonlarda anlamlı azalma gözlenmiştir. Histopatolojik incelemede sham grubunda interstisyel inflamasyon, lenfoid birikim ve amfizem %100 oranında saptanmıştır (p < 0,001). Tedavi gruplarında bu bulgular belirgin şekilde azalmış; en iyi histolojik korunma kombine tedavi grubunda izlenmiştir. Western blot analizlerinde sham grubunda MMP-9/TIMP-1 oranı anlamlı olarak artarken (p < 0,001), MKH tedavi grubunda bu oran belirgin şekilde azalmış; kombine grupta ise sham grubuna kıyasla anlamlı düşüş saptanmıştır. F-aktin ekspresyonu kombine tedavi grubunda anlamlı olarak artmıştır (p < 0,001). Sonuç: Bu çalışma, porcine pankreatik elastaz ile indüklenen KOAH rat modelinde shilajit ve MKH uygulamalarının, tek başına ve özellikle kombine kullanımının; bozulmuş gaz değişimini iyileştirdiğini, sistemik ve pulmoner inflamatuar yanıtı baskıladığını, immün hücre dengesizliğini düzenlediğini ve ekstrasellüler matriks yıkımı ile ilişkili moleküler mekanizmaları anlamlı düzeyde modüle ettiğini ortaya koymuştur. Kombine tedavi yaklaşımının, inflamasyonun kontrol altına alınması, akciğer doku mimarisinin korunması ve sitoskeletal bütünlüğün desteklenmesi açısından tekli uygulamalara kıyasla daha belirgin etki gösterdiği saptanmıştır. Elde edilen bulgular, shilajit ve MKH kombinasyonunun KOAH patofizyolojisinde rol oynayan çoklu biyolojik süreçler üzerinde etkili olabileceğini göstermekte; bu yaklaşımın, farklı deneysel modellerde doğrulanması ve mekanistik düzeyde daha ayrıntılı olarak incelenmesi gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: İmmün modülasyon; KOAH; Mezenkimal kök hücreler; MMP-9/TIMP-1 dengesi; Shilajit

Fatma Akat
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İnmemiş testis vakalarında serum trimetilamin-N-oksit düzeylerinin araştırılması

Bu çalışmada, inmemiş testis hastalarında serum trimetilamin N-oksit (TMAO), serum insan koryonik gonadotropini (hCG) ve insülin benzeri-3 faktör (INSL3) düzeyleri incelenmiştir. Serum TMAO düzeyleri LC-MS/MS yöntemi ile ölçülürken, serum hCG ve INSL3 düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. İnmemiş testis hastalarında, kontrol grubuna kıyasla serum INSL3 düzeylerinin belirgin şekilde düşük olduğu gözlemlenmiştir (p=0,025). INSL3, testisin inişinde önemli rol oynayan ve Leydig hücreleri tarafından salgılanan bir hormondur. Düşük INSL3 seviyeleri, Leydig hücre fonksiyonunun bozulduğunu veya gelişimsel bir aksaklık olduğunu gösterebilir. Ayrıca, TMAO düzeylerinin inmemiş testis hastalarında daha yüksek olduğu bulunmuş olup (p<0,01), bu bulgu, metabolik bozuklukların ve inflamasyonun bu hastalığın patofizyolojisindeki potansiyel rolünü işaret etmektedir. Bu çalışma, INSL3 ve TMAO'nun inmemiş testis hastalığının biyolojik belirteçleri olarak kullanılabilirliğini araştırmaya yönelik önemli bir adım sunmaktadır. İleriye dönük çalışmalar, bu biyomarkerlerin klinik uygulamalarda tanı ve tedaviye yönelik potansiyelini daha ayrıntılı şekilde incelemelidir. Anahtar Kelimeler: İnmemiş testis, TMAO, hCG, INSL3

Derya Ayvacı
Selçuk University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Epilepsi hastalarında triptofan-kinürenin yolağı metabolit düzeylerinin araştırılması

Epilepsi, beyin hücrelerinin anormal elektriksel aktivitesi sonucu meydana gelen bir nörolojik bozukluktur. Bu durum beyinde geçici olarak kontrolsüz elektriksel sinyallerin yayılmasına neden olur. Epilepsi, ayaktan tedavi başvuruları içinde baş ağrısından sonra en sık ikinci nörolojik bozukluktur. Dünyada epilepsi prevalansı yaklaşık %1 olarak öngörülmektedir. Bu tahmine göre Türkiye'de 700.000 kişide epilepsi mevcuttur. Dünyada yaklaşık 65 milyon kişide epilepsi olduğu tahmin edilmektedir. Epilepsi patogenezi henüz kesin bilinmemekle birlikte, nöbetin oluşumunda çok çeşitli faktörlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Nörotransmitterler, elektrolitler, enzimler, hipoglisemi, asfiksi gibi faktörler nöronlarda farklı etkilere neden olarak SSS'deki nöronların epileptojenik pace- maker özelliği kazanmasına yol açmaktadır. İnhibitör ve eksitatör dengenin bozulması epilepsi patogenezinde önemli bir rol oynamasına rağmen epilepsinin patofizyolojisi hala tam olarak aydınlatılamamıştır. Kinüreninlerin beyindeki rolüne ilişkin ilk kanıt, 1978 yılında farelere intraserebroventriküler kinolinik asit enjeksiyonunun ardından kasılmalar olduğunu bildiren Lapin tarafından sunulmuştur. Bunun hemen ardından, kinolinik asitin iyonto-foretik olarak uygulanmasının sıçan kortikal nöronlarını uyardığı, ayrıca intraserebral enjekte edilen kinolinik asitin sıçan beyninde eksitotoksik lezyonlara neden olduğu gösterilmiştir. Daha sonraki çalışmalar, hayvan epilepsi modellerinde ve insan epilepsisinde KP metabolitlerinin değiştiğini bildirmiştir.Bu nedenle, uyarım ve inhibisyondaki dengesizlik ile karakterize edilen bir durum olan epilepside kinürenin yolağı mekanizmalarının rolünün dikkate alınması önemlidir. Ayrıca kinürenin yolağı, inflamatuar sitokinler tarafından indüklenir ve epilepsi ve epileptogenezde rol oynadığı giderek daha fazla kabul edilen inflamatuar yanıtın bir parçasıdır. Tüm bu bulgulardan hareketle hem kinürenin metabolitlerinin nöromodülatör özellikleri hem de epilepsi patogenezi ile kinürenin yolağı aktivasyonunda ortak rol oynayan enflamatuvar alevlenmeler ve oksidan hasare göz önüne alındığında kinüreninlerin epilepsi patogenezinde önemli bir rol oynayabileceğini düşünmekteyiz. Dolayısıyla bizim bu çalışmadaki amacımız Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Polikliniğine epilepsi tanısı ile başvuran ve aynı polikliniğe baş ağrısı, halsizlik, baş dönmesi gibi şikâyetlerle gelmiş olup herhangi bir kronik rahatsızlığı olmadığı saptanan, bireylerden rutin biyokimya tetkikleri için alınan kan örneklerinden analizi tamamlanıp tıbbi atık olarak kalan numunelerde serum triptofan, kinürenin, 3-hidroksikinürenin, 3-hidroksiantranilik asit, quinolinik asit ve kinürenik asit düzeylerini ölçmektir.

Saner Polat
Selçuk University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İsatin türevli bileşiklerin sentezi ve kanser hücre hatlarında antiproliferatif ve floresan özelliklerinin incelenmesi

Kanser, görülme sıklığı dünya çapında artarak önemli bir küresel sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Meme kanseri, dünya genelinde kadınlar arasında en yaygın görülen malignitelerden biri olup, daha etkili ve seçici tedavi ajanlarına olan ihtiyacı artırmaktadır. Bu kapsamda kanser araştırmalarında yaygın kullanılan ve birçok ticari antikanser ilacın yapısında bulunan isatin ve türevleri ve 4-bromo 1,8-naftalimid ile konjugasyonundan floresans yeni nesil antikanser özellikte olabilecek bileşikler sentezlendi ve spektroskopik FT-IR, 1H-NMR, 13C-NMR teknikleri ile karakterize edildi. Sentezlenen bileşiklerin sitotoksisite ve apoptoz analizleri ile MCF-7 ve MDA-MB-231 hücre hatlarına karşı in vitro etkinliği değerlendirildi. MTT sonuçlarına göre, özellikle H ve C bileşikleri her iki hücre hattında güçlü sitotoksik etki gösterdi. Akım sitometrisi analizinde, H ve M bileşikleri yüksek düzeyde geç apoptozu indükledi. Konfokal mikroskopi ile yapılan mitokondri ve nükleus boyamaları, özellikle mitokondriye belirgin lokalizasyon gösterdiğini ortaya koydu. Mitokondriye yönelik bu birikim, apoptoz mekanizmasına mitokondriyal yolakların dahil olduğunu düşündürmektedir. HEK hücrelerinde düşük toksisite gözlenmiş olup, bu bileşiklerin kanser hücrelerine karşı seçici etkili olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, H ve C bileşikleri güçlü ve seçici antikanser potansiyele sahiptir; mitokondri hedefli etkileri ile antikanser ajan olarak ileri analizler için potansiyel taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Antikanser, naftalimid, floresans, isatin, sitotoksisite

Merve İnel
Selçuk University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Tip 2 diyabetik ratlarda Rhaponticoides iconiensis (Tülüşah) ekstresinin antidiyabetik etkisinin araştırılması

Diabetes Mellitus (DM), insülin salınımı, insülin etkisi veya bu faktörlerin her ikisinde de bozukluk nedeniyle ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. Yaşlanan nüfus, kentleşme ve değişen yaşam tarzları diğer kronik hastalıklarla birlikte diyabet epidemisini de hızla artırmaktadır. Hızla artan diyabet insidansı ile birlikte, hayati organların diyabetik hasardan korunması, tedavi edilmesi ve özellikle Tip 2 diyabetin toplam diyabet vakalarının yaklaşık %90'ını oluşturduğu göz önüne alındığında, bu konu ciddi önem taşımaktadır. Oksidatif bir stres hastalığı olan diyabet tedavisinde antioksidan aktiviteye sahip bileşiklerin olumlu etkileri olabilmektedir. Bu çalışmada, yan etkisi olabileceği düşünülen ilaçlara destek olarak Rhaponticoides iconiensis'in antioksidan etki ve içerdiği fenolik bileşenlerinden dolayı antidiyabetik etki potansiyeline sahip olması açısından yüksek yağlı diyet ve STZ ile Tip 2 Diyabet oluşturulan ratların tedavisine ek olarak kullanılabilirliği araştırıldı. Rhaponticoides iconiensis (Rİ) kök, yaprak ve çiçeklerinden elde edilen çeşitli ekstrelerin içerdiği fitokimyasal bileşiklerin antidiyabetik içerikleri yapılan çalışmalarla ortaya konmuş ancak antidiyabetik etkisi değerlendirilmemiştir. Bu nedenle ön görülen tez çalışmasında Rİ yaprak ekstresinin, önceden ortaya konmuş antioksidan, α-amilaz ve α-glukozidaz aktivitelerine etkisinin ratlar üzerinde in vivo şartlarda değerlendirilmesi planlandı. Rİ ekstresinin ratlarda oral uygulanmasından elde edilen sonuçlarla hiperglisemi, dislipidemi, kronik inflamasyon ve oksidatif stresi azaltarak Tip 2 Diyabetes Mellitus (T2DM) tedavisi ve diyabetin yol açtığı komplikasyonların önlenmesinde takviye olarak etkinliğini TAS, TOS, TNFα, IL-1β, IL-6, WNT5A, SFRP5 biyokimyasal belirteçler üzerinden ve Anti- İnsülin, Anti-Kaspaz 3, Anti-TGFβ1 antikor işaretleme, Hematoksilen & Eozin (H&E) boyama ile histopatolojik olarak araştırıldı. Rİ ekstresinin antidiyabetik etkinliği tedavide kullanılan Akarboz (Glukobay®) ile kıyaslamalı olarak araştırıldı. 46 rat; Kontrol, DM, DM + 30 mg/kg Akarboz, DM + 100 mg/kg Rİ ekstresi (Rİ1), DM + 200 mg/kg Rİ ekstresi (Rİ2), DM + 300 mg/kg Rİ ekstresi (Rİ3) olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Deneysel diyabet, yüksek yağlı diyet (YYD) ve bir hafta ara ile iki doz streptozotosinin intraperitoneal (i.p.) olarak enjeksiyonu ile T2DM oluşturuldu. Rİ ektresinin tüm dozları ve Akarboz 28 gün boyunca gastrik gavaj yolu ile verildi. Sonuç olarak; Rİ'nin metanol ile elde edilen biyoaktif bileşenlerce zengin ekstresinin T2DM oluşturulmuş ratlar üzerinde akarboz benzeri antidiyabetik etki yaparak mevcut tedavilere takviye olabileceği sunulan bu çalışma ile gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Tip 2 Diyabet, Rhaponticoides iconiensis, İnflamasyon, Antioksidan, Oksidatif stres

Diabetes mellitus-tip 2Oksidatif stresİnflamasyon
Niyazi Dündar
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriazis hastalarında hastalık şiddeti ve dermatolojik yaşam kalitesi ile IL17, seratonin ve triptofan metabolitlerinin ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada IL-17A ile psöriazis arasındaki ilişkiden faydalanılarak psöriazis hastalarında kinürenin yolağı ve serotonin düzeylerinin sağlıklı popülasyona göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda psöriazis hastalarında PAŞİ skorları ve DYKİ skorları ile triptofan metabolitleri ve IL-17A düzeyleri arasında bir korelasyon olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda 71 psöriazis hastası ve 71 kontrol grubunun biyokimya laboratuvarında bakılan rutin ölçümlerinden artan serum örneklerinden triptofan kinürenin yolağı metabolitleri, IL-17A ve serotonin çalışıldı. Psöriazis hastalarında hastalık şiddet indeksini gösteren PAŞİ skorları ve emosyonel durumlarını değerlendirmek için kullanılan DYKİ skorları klinikte hesaplandı. Serum örneklerinden yapılan tüm çalışmalar Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Biyokimya A.D. laboratuvarında yapıldı. Veriler IBM SPSS V 26 istatistik paket programında değerlendirilmiştir. Sayısal değişkenlere ait verilerin normal dağılımı Shapiro Wilk normallik testi ile değerlendirilmiştir. İki grubun karşılaştırılmasında verilerin normal dağılması durumunda independent samples t test, verilerin normal dağılmaması halinde Mann Whitney U Testi kullanılmıştır. Çalışmadaki değişkenlerin parametrelerin etkileri lojistik regresyon ile değerlendirildi. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon katsayısı ile değerlendirildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak önemli kabul edilmiştir. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında cinsiyet ve yaş ortalaması açısından bir farklılık yoktu. Psöriazis hastalarında kontrol grubuna göre IL-17, serotonin, triptofan, kinürenin, TRP/KynA ve KYN/TRP(IDO AKTİVİTE) düzeyleri hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek bulundu. Kyna/Kyn(KAT AKTİVİTE), Nöroproteksiyon İndeksi (Kyna/3-Hk) ve TRP/3-OH KYN oranları hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek bulundu(p<0,05). TRP/3-HAA ve 3-Hk/Kyn(KMO AKTİVİTE) oranlarında iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır(p>0,05). Hastalık şiddeti ile sadece serotonin düzeyleri arasında bir korelasyon tespit edilmiştir (Spearman's rho=0.327). DYKİ skoru ile bakılan parametreler arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Sistemik enflamasyon durumlarında artmış IDO enzim aktivitesine bağlı kinürenin yolağına bir kayma durumu söz konusudur. Çalışmamız sonucu hasta grubunda artan kinürenin seviyesi ve IDO enzim aktivitesi hasta grubunda beklediğimiz gibi daha yüksek bulundu. Hasta grubunda artan IDO enzim aktiviteleri ve azalan KAT enzim aktivitelerinin psöriazis hastalığı tedavisinde hedef bir molekül olabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca serotoninin deride vazodilatasyon, inflamasyon, immunomodülasyon ve kaşıntı gibi süreçlerde rol aldığı bilinmektedir. Bizde çalışmamızda serotonin seviyelerini hasta grubunda daha yüksek bulurken aynı zamanda hastalarda PAŞİ skoru ile bir korelasyon saptadık. Serotonine yönelik tedavilerin psöriazis tedavisinde hastalık şiddetini azaltmada kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Bununla birlikte bu veriler daha geniş katılımlı ve daha kapsamlı prospektif çalışmalarla desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: kinürenin, PAŞİ, psöriazis, serotonin

KinüreninPsoriyazisSerotonin+2
Halil Güven
Selçuk University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Boswellia elongata reçinesi ekstraktlarının ratlarda oluşturulan kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) üzerine etkilerinin araştırılması

Giriş: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik inflamasyon, hava yolu yeniden yapılanması, oksidatif stres, immün disfonksiyon ve ekstrasellüler matriks yıkımı ile karakterize, ilerleyici ve geri dönüşümsüz bir solunum sistemi hastalığıdır. Güncel farmakolojik tedaviler semptom kontrolü sağlamakla birlikte, hastalığın yapısal ve moleküler düzeydeki progresyonunu tam olarak durduramamaktadır. Bu nedenle, antiinflamatuvar ve antioksidan özelliklere sahip doğal ürünlerin KOAH patofizyolojisi üzerindeki potansiyel terapötik etkilerinin araştırılması önem kazanmıştır. Oleo-gum reçine yapısına sahip Boswellia elongata, içerdiği biyolojik aktif bileşenler aracılığıyla inflamatuvar yanıtı ve doku hasarını modüle edebilecek doğal bir ajan olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, porcine pankreatik elastaz (PPE) ile indüklenen deneysel KOAH rat modelinde, Boswellia elongata reçinesinden elde edilen etanol ve metanol ekstraktlarının pulmoner inflamasyon, doku hasarı ve moleküler yeniden yapılanma süreçleri üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 30 dişi Wistar Albino rat kullanılmıştır. Kontrol grubu dışında tüm gruplarda KOAH modeli, intratrakeal PPE uygulanarak oluşturulmuştur. Hayvanlar kontrol, sham (KOAH, tedavisiz), Boswellia elongata etanol ekstraktı ve Boswellia elongata metanol ekstraktı olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Tedavi gruplarına elastaz uygulamasını takiben 21 gün boyunca oral yolla ilgili ekstraktlar uygulanmıştır. Deney sonunda elde edilen kan ve akciğer doku örneklerinde; histopatolojik değerlendirmeler, CD3⁺, CD4⁺ ve CD8⁺ T lenfosit alt gruplarının flow sitometrik analizi, inflamatuvar sitokin düzeylerinin ELISA yöntemiyle ölçümü ve MMP-9, TIMP-1 ile F-aktin protein ekspresyonlarının Western blot analizi gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel analizlerde uygun parametrik ve non-parametrik testler kullanılmış, p ≤ 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: PPE ile oluşturulan KOAH modelinde sham grubunda, histopatolojik olarak interstisyel inflamasyon, lenfoid birikim ve amfizematöz değişikliklerin belirgin şekilde arttığı ve modelin başarıyla oluşturulduğu gösterilmiştir (p < 0,001). Aynı grupta kan gazı analizlerinde, kontrol grubuna kıyasla oksijenlenmenin bozulduğu ve asit–baz dengesinde anlamlı değişiklikler geliştiği saptanmıştır (p < 0,05). Boswellia elongata etanol ekstraktı uygulanan grupta, sham grubuna kıyasla özellikle interstisyel inflamasyon skorlarında anlamlı azalma izlenmiş (p < 0,05); metanol ekstraktı grubunda ise histopatolojik iyileşmenin daha sınırlı kaldığı belirlenmiştir. Sham grubunda artmış CD3⁺, CD4⁺ ve CD8⁺ T lenfosit oranlarının, ekstrakt uygulanan gruplarda anlamlı düzeyde baskılandığı gösterilmiştir (p < 0,05). Moleküler analizlerde sham grubunda artmış MMP-9/TIMP-1 oranının, ekstrakt uygulamalarıyla azalma eğilimi gösterdiği; sitoskeletal bütünlükle ilişkili F-aktin ekspresyonunun özellikle etanol ekstraktı grubunda daha iyi korunduğu saptanmıştır (p < 0,05). Sonuç: Bu çalışma, PPE ile indüklenen deneysel KOAH rat modelinde Boswellia elongata reçinesi ekstraktlarının, özellikle etanol ekstraktının; pulmoner inflamasyonu baskıladığını, immün hücre infiltrasyonunu modüle ettiğini ve ekstrasellüler matriks yıkımı ile ilişkili moleküler mekanizmalar üzerinde düzenleyici etki gösterdiğini ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular, Boswellia elongata'nın KOAH patofizyolojisinde rol oynayan çoklu biyolojik süreçler üzerinde düzenleyici ve modülatör etkilere sahip olabileceğini göstermekte; bu doğal ajanın farklı doz, süre ve kombinasyon stratejileri ile ileri deneysel ve mekanistik çalışmalarda daha ayrıntılı olarak incelenmesi gerektiğini düşündürmektedir.

Eıssa Ahmed Alı Al Maghrebı
Selçuk University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Akut myeloid lösemi hastalarında CD11b ifadesinin, prognoz üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışma, Akut Myeloid Lösemi (AML) tanısı almış 50 erişkin hastada CD11b yüzey molekülü ekspresyonunun biyokimyasal, hematolojik ve koagülasyon parametreleri ile ilişkisini değerlendirmeyi ve prognostik değerini araştırmayı amaçlamaktadır. CD11b ekspresyon düzeyleri, hastaların yaş, cinsiyet, kan sayımı parametreleri, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, inflamasyon belirteçleri ve koagülasyon göstergeleri ile birlikte retrospektif olarak incelenmiştir. Elde edilen veriler, yüksek CD11b düzeylerinin bazı karaciğer enzimlerinde (ALT, AST, ALP, GGT), LDH, CRP ve D-dimer gibi belirteçlerde anlamlı artışla ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu bulgular, CD11b'nin AML patofizyolojisindeki rolünü ve potansiyel prognostik değerini desteklemektedir. Ayrıca CD11b'nin inflamatuvar süreçler, hücre yıkımı ve koagülopatik komplikasyonlarla olan ilişkisi de dikkat çekicidir. Sonuç olarak, CD11b ekspresyonu AML hastalarında sadece tanısal değil, aynı zamanda prognostik amaçla da değerlendirilebilecek önemli bir biyobelirteç olarak öne çıkmaktadır. CD11b'nin AML tedavi süreçlerinde bireyselleştirilmiş yaklaşım geliştirilmesinde kullanılabilecek potansiyel bir parametre olabileceği düşünülmektedir.

Kevser Gülcan Yıldız
Sanko University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Akut myeloid lösemi hastalarında myeloperoksidaz ifadesinin febril nötropeni ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Akut miyeloid lösemi (AML), kemik iliği ve periferik kanın miyeloid kökenli blast hücrelerinin anormal proliferasyonu ile karakterize, yüksek morbidite ve mortaliteye sahip bir hematolojik malignitedir. AML tedavisinde uygulanan yoğun kemoterapi protokolleri, hastalarda sıklıkla bağışıklık sisteminin baskılanmasına ve buna bağlı olarak febril nötropeni (FN) gibi ciddi komplikasyonların gelişimine yol açabilmektedir. FN, nötrofil sayısında ciddi azalma ve eşlik eden ateş ile tanımlanan, yaşamı tehdit edebilen bir klinik tablodur. Bu bağlamda, enfeksiyon gelişimi ve hastalığın prognozunu öngörebilmek amacıyla yeni biyobelirteçlere duyulan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Bu tez çalışmasında, AML tanısı almış bireylerde myeloperoksidaz (MPO) ekspresyon seviyeleri ile FN gelişimi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmada, retrospektif olarak belirlenen AML hastalarının klinik verileri incelenmiş; MPO aktiviteleri ile FN gelişimi arasındaki olası korelasyonlar istatistiksel analizler ile değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, MPO aktivitelerinde gözlenen farklılıkların FN gelişimiyle istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermediği belirlenmiştir. Ayrıca, MPO seviyelerinin hastalığın evresi, tedaviye yanıt ve prognoz üzerinde de anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. Bu bulgular, MPO'nun AML hastalarında FN riskinin öngörülmesinde tek başına güvenilir bir biyomarker olarak kullanılmasının uygun olmayabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, elde edilen veriler ışığında MPO aktivitelerinin AML hastalarında FN gelişimini öngörmede klinik açıdan belirleyici bir rol üstlenmediği görülmüştür. Bulgular, MPO'nun enfeksiyon riski yönetimi ve tedavi stratejilerinin bireyselleştirilmesi açısından daha ileri ve geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır.

Febril nötropeni
Merve Gültekin
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of recombinational dna damage response in castration-resistant prostate cancer and investigation of the combined effect of RAD51 and wee1 inhibitors on radiosensitivity

Castration-resistant prostate cancer (mCRPC) is a disease with a poor prognosis. Recently, DNA repair mechanisms have been targeted in new treatment regimens, in particular inpatients carrying mutations in the genes of DNA repair proteins. RAD51 recombinase is the key protein of recombinational repair process. It is one of the proteins targeted in cancer research in recent years. WEE1 is a protein kinase in nuclei, which is a negative regulator of mitosis by inactivating Cdc2-cyclinB1 complex. So it is an important regulatory protein in the G2/M phase of cell cycle. In vitro studies on WEE1 inhibition have intensified in the last decade. The aim of this study was to determine the effectiveness of RAD51 and WEE1 inhibition on radiosensitivity in mCRPC. For this aim PC-3 cells were expose to ionizing radiaition with or without pretreatment with RAD51 and WEE1 inhibitors and cell survival was determined by MTT and clonogenic assays. The apoptotic rate was measured by flow cytometry method following Annexin V-FITC/PI staining. The synergism between AZD1775 and B02 was investigated by the median-effect method of Chou and Talalay. AZD1775 and B02 are promising radiosensitizing agents for prostate cancer cells both single treatment and in combination. AZD1775 and B02 increases radiosensitivity of PC-3 cells as a single treatment, Combination of AZD1775 and B02 increased radiosensitivity in PC-3 cells. Combined treatment of AZD1775 and B02's decreases cell viability more than single treatment. In conclusion, as a single or combined therapy of RAD51 recombinase inhibitor and G2/M checkpoint by WEE1 kinase inhibitor may be a novel strategy to improve the clinical outcome in CRPC.

Rabia Şeyma Nur Taşdemir
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmun kolestatik karaciğer hastalıklarının patogenezinde otoinflamatuar ve otoimmün mekanizmaların rolünün, serum sitokin salınımı ve TLR 4-6 düzeyleri üzerinden değerlendirilmesi

Otoimmün kolestatik karaciğer hastalıklarından sıklığı en fazla ve AMA otoantikoru açısından pozitif olan primer biliyer kolanjit (PBK), NK hücreleri direkt veya ürettiği sitokinler ile indirekt olarak intraepitelyal safra epital hücrelerine hasar vermektedir. Ancak bu hastalıklardaki otoantikorlar tanısal olmadığı gibi prognoz ile ilişkileri de gösterilememiştir. Ayrıca PBK, otoimmün hastalık olarak tanımlanmasına rağmen, tedavisinde, diğer otoimmun hastalıklardaki gibi immunsupresif ilaçlar kullanılamamaktadır. Dolayısıyla PBK patogenezinin, otoimmün patogenezden farklı olduğu düşünülmektedir. Bu tez çalışmasında, kolestatik karaciğer hastalıklarının sitokin ve TLR düzeyleri açısından, Çölyak hastalığındaki (ÇH) otoinflamatuar ve Otoimmün hepatitlerdeki (OİH) otoimmün patogenezle karşılaştırılması amaçlandı. Bu kapsamda tipik otoinflamatuar patogeneze örnek olarak ÇH hastaları ve otoimmun patogeneze örnek olarak da OİH hastaları kullanıldı. Tüm hasta gruplarınının, serum IL 1, 2, 4, 6, 10, 12, 13, 17, 23, TNF α, IFN γ, TGF β ve TLR 4-6 düzeyleri, ELISA ve flow sitometri yöntemi ile analiz edildi ve gruplar arasında benzerlik ve farklılıklar ortaya koyularak değerlendirildi. Verilerin, Kruskal-Wallis ve Mann-Whitney U testiyle istatiksel analizleri yapıldı. Kategorik verilerin analizi için, uygun Ki kare testleri veya Fisher's exact testi kullanıldı. PBK ve ÇH hastalarına göre, OİH hastalarında TNF-α, IFN-γ, TGF-β1, IL-1β, IL-6, IL-10, IL-12p70, IL-17a, IL-23 ve TLR 4 düzeyleri yüksek bulundu. Bu parametreler, PBK hastalarında en düşük olmakla beraber, ÇH hastalarında orta düzey düşüklük gösterdi. ÇH ve OİH hastalarına göre, PBK hastalarında IL-2 en düşük ve IL-13 en yüksek düzeyde gözlendi. PBK ve OİH hastalarına göre, ÇH hastalarında ise IL-4 en yüksek düzeyde gözlendi. Kontrol grubuna göre, TLR 6 düzeyleri, hasta gruplar arasında istatistiksel farklılık gösterdi. Bu tez çalışmasında, PBK patogenezi araştırılarak, bu sitokinlerin tanı ve tedavide marker ve/veya yeni tedavi ajanı olarak kullanılabileceği gösterildi.

Amın Radgohar
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biyolojik varyasyon verileriyle güçlendirilmiş hasta odaklı gerçek zamanlı kalite kontrol yönetimi

Tıbbi laboratuvarlarda kalite kontrolü sağlamak ve iyileştirmek, tıbbi biyokimya uzmanlarının temel hedeflerindendir. Bu süreçte, analizlerin başlangıcında uygulanan iç kalite kontrol ve daha geniş aralıklarla uygulanan dış kalite kontrol yöntemlerinin yanı sıra, gerçek zamanlı güvenlik sağlayacak ek bir sistemin varlığı önem kazanmaktadır. Bu çalışmada, Hasta Odaklı Gerçek Zamanlı Kalite Kontrol (HOGZKK) yöntemlerinin, izin verilen toplam hata seviyelerini tespit etme yeteneği değerlendirilmiştir. 01.01.2023 – 31.12.2023 tarihleri arasında analiz edilen biyokimya testlerinden elde edilen veriler incelenmiş; sigma seviyeleri ve günlük ortalama sonuç sayıları dikkate alınarak 23 farklı biyokimya testi (albumin, alkalen fosfataz (ALP), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), kan üre azotu (BUN), kalsiyum (Ca), klor (Cl), demir, fosfor, gamma glutamil transferaz (GGT), glukoz, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), potasyum (K), kreatinin, laktat dehidrogenaz (LDH), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), magnezyum, sodyum (Na), total bilirubin, total kolesterol, total protein, trigliserit, ürik asit) seçilmiştir. Bu testlere farklı oranlarında bias simülasyonları uygulanmış, ardından ÜAHO (Üstel Ağırlıklı Hareketli Ortalama) ve HO (Hareketli Ortalama) yöntemleri kullanılarak güç fonksiyon analizi, bias simülasyon analizi ve Youden indeksi ile kıyaslanmıştır. Analiz sonucunda ÜAHO'nun genel anlamda HO'ya göre daha iyi performans gösterdiği saptanmıştır. Çalışma kapsamında, her test parametresi için en etkili yöntem ve alt parametreler belirlenmiş; cihaz bazlı ve ölçüm yöntemi bazlı karşılaştırma yapmayı sağlayan grafik sistemleri geliştirilmiştir. Rutin pratikte, iç kalite kontrol süreçlerine ek olarak HOGZKK yöntemlerinin test özelinde saptanan parametrelerle kullanımı ile cihaz bazlı ve ölçüm yöntemi bazlı karşılaştırma grafiklerinin yararlı olacağı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hasta odaklı gerçek zamanlı kalite kontrol, kalite kontrol, total izin verilen hata, üstel ağırlıklı hareketli ortalama, hareketli ortalama, güç fonksiyon analizi, bias simülasyon analizi, Youden indeksi.

Altı sigma yöntemiToplam kalite kontrolÇok değişkenli istatistiksel süreç kontrol+2
Belgin Bayram
Hacettepe University
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Karyojenik bakterilerin dental pulpa hücresinde oluşturduğu oksidatif stresin incelenmesi

Çürük yapıcı patojen mikroorganizmalar (karyojenik mikroorganizmalar) pulpal inflamasyon ve enfeksiyonun majör kaynağıdır ve salgıladıkları hücre zarı komponentleri ile reaktif oksijen moleküllerinin (ROS) oluşumuna dolayısıyla da oksidatif hasarın artmasına neden olurlar. Bu çalışmada sağlıklı insan diş pulpasından hazırlanan primer hücre kültüründe karyojenik mikroorganizmaların oluşturduğu oksidatif stres parametreleri olan ROS, Glutatyon (GSH), Glutatyon S-Transferaz (GST) ve oksidatif hasarın elimine edilmesinde etkin bir antioksidan molekül olan N-asetilsistein'in (NAC) etkisi incelendi. Bu amaçla sağlıklı genç bireylerden gömülü yirmi yaş dişlerinden elde edilen sağlıklı diş pulpaları ile primer hücre kültürü hazırlandı. 4.-7. Pasaj aralığındaki dental pulpa hücreleri 40 g/ml lipopolisakkarit (LPS), 40 g/ml lipoteik asit (LTA) ve 0,3 mM hidrojen peroksit (H2O2) ile tek başına ve 10 mM NAC preinkübasyonu ile inkübe edildi. Dental pulpa hücrelerinde ROS, GSH ve GST protein düzeyleri ve immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Ayrıca akım sitometri ile hücre canlılığı ve nekroz-apoptoz düzeyleri incelendi. Gruplar arası istatistiksel farklılıklar Kruskal Wallis analiziyle, ikili karşılaştırmalar da Mann-Whitney-U analiziyle =0,05 güven aralığında değerlendirildi. Hücre canlılığının LPS, LTA ve H2O2 uygulamalarında istatistiksel olarak fark yaratmayacak düzeyde azaldığı, NAC preinkübasyonunun önemli bir değişiklik oluşturmadığı gözlendi (p>0.05). NAC preinkübasyonunun LPS, LTA ve H2O2 uygulanan dental pulpa hücrelerindeki ROS düzeylerini önemli derecede azalttığı hem biyokimyasal analizlerle hemde immünfloresans yöntemiyle gözlenmiştir (p<0.05). Biyokimyasal analiz sonuçları LPS, LTA ve H2O2 inkübasyonunun dental pulpa hücrelerinin hücre içi GSH değerlerini düşürürken, NAC preinkübasyonunun hücre içi GSH'u rejenere etmede yetersiz kaldığını gösterdi. Diğer taraftan immün boyama sonuçlarına göre NAC+ H2O2 kontrole göre hücre içi GSH'u önemli derecede artırmıştır (p<0.05). Deney grupları arasında GST enzim aktivite değerleri açısından önemli bir fark gözlenmemiştir. Sonuç olarak LPS, LTA ve H2O2 dental pulpa hücrelerinde oksidatif stresi farklı düzeylerde etkilerken, NAC molekülü ROS düzeylerini azaltmasına rağmen hücre içi GSH düzeyleri üzerine belirgin bir etki gösterememiştir. Anahtar kelimeler: Apoptoz, dental pulpa, GSH, GST, inflamasyon, oksidatif stres, ROS.

ApoptozisBakterilerDental pulpa+4
Hatice Doğan Buzoğlu
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Opioid kullanım bozukluğunda idrar ve tükürük numunelerinde yasaklı madde analizlerinin karşılaştırılması

Opioid kullanım bozukluğu (OKB) tedavisinde çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu grup hastaların tanı ve tedavisinde opioid maddelerin yanı sıra tedavide kullanılan ilaçların da idrar, kan ve tükürük gibi hasta numunelerinde saptanması amacıyla laboratuvar analizlerine gereksinim duyulmaktadır. Bu tez çalışmasında OKB tedavisinde kullanılan ilaçların, metabolitlerinin ve opioid grubundaki yaygın olarak kötüye kullanılan yasaklı maddelerin idrar ve tükürük numunelerinde kantitatif analizini gerçekleştirecek LC-MS/MS yöntemlerinin panel olarak geliştirilmesi amaçlanmıştır. OKB tanı ve tedavi izleminde yararlı olacağı düşünülen 16 opioid grubu, 3 kokain grubu, 5 amfetamin grubu ve 2 gabapentenoid olmak üzere toplam 26 madde çalışma kapsamına alındı. Bu maddelerin (6-MAM, BEG, buprenorfin, dihidrokodein, EDDP, eroin, etilmorfin, gabapentin, kodein, kokaetilen, kokain, MBDB, MDA, MDEA, MDMA, metadon, metamfetamin, morfin, nalokson, naltrekson, norbuprenorfin, norkodein, normorfin, oksikodon, pregabalin ve tramadol) idrar ve tükürük numunelerinde LC-MS/MS ile analiz yöntemleri geliştirildi. Validasyonları tamamlanan yöntemlerle 76 hastanın idrar ve tükürük numunelerinde madde analizleri gerçekleştirildi. İdrar numunelerinin LC-MS/MS sonuçları, immünolojik yöntem ile çalışılan opiat, ekstazi ve amfetamin sonuçları ile uyumlu bulundu. Ayrıca, hastaların tedavisinde kullanılan ilaçların ve metabolitlerinin, opiat ölçümünde kullandığımız immünolojik yöntem üzerinde etkileşimlerinin olmadığı belirlendi. Çalışmamızda geliştirdiğimiz idrar ve tükürük LC-MS/MS yöntemlerinin naltrekson düzeylerinin ölçümünün hastaların relaps riskini önlemede katkı sağlayacağı düşünüldü. Geliştirdiğimiz yöntemler ile yapılan analizler sonucunda idrar numuneleri için tespit edilen 14 madde ile tükürük numuneleri için tespit edilen 11 maddenin dahil edildiği minimalize panellerin, OKB tanı ve tedavisinde kullanımının yararlı olacağı sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Opioid kullanım bozukluğu, Sıvı kromatografi, Kütle spektrometri, Tükürük, İdrar Bu tez Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimince desteklenmiştir. Proje No: TYL-2021-18764

Opioid ilişkili bozukluklarOpioidlerTükürük+1
İlknur Çoban
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Investigation of the in vitro and in vivo effects of telomere-targeted new drug candidate compounds on different cancer cell lines

Cancer, characterized by its heterogeneity, metastatic character, and limited treatability, stands as a leading global cause of mortality. Cancer cells elongate their telomeres through the activity of the telomerase enzyme, thereby gaining immortality by evading control checkpoints in the cell cycle. The expression of telomerase is present in approximately 95% of cancer cells, while its activity is absent in somatic cells. Consequently, in recent years telomerase/telomere-targeted therapies have shown significant promise. Due to the heterogeneity of cancer cells and their varying telomere lengths, long-term anti-telomerase therapies can lead to adverse effects. Therefore, there is a need for novel molecules that can target telomeres, regardless of their telomeric lengths, and exhibit rapid efficacy. Within the scope of this doctoral thesis research, the objective was to investigate molecules added to telomeric structures by telomerase, which may induce genomic instability and cell death through telomeric DNA damage, both in vitro and in vivo. These molecules were synthesized by the MAIA biotechnology company (Chicago, USA) and delivered to the Department of Medical Biochemistry. The candidate drug molecules were tested on different cancer cell lines [breast cancer (MCF-7), non-small cell lung cancer (A549), cervical cancer (HeLa), and colon cancer (HT29)] at nine different concentrations for 96 hours, and cytotoxicity was assessed using the MTT (3-(4,5-Dimethylthiazol-2-yl)-2,5-Diphenyltetrazolium Bromide) assay. The obtained EC50 results were compared with 6-thio-dG in each cell line, and a molecule named "L6" was identified as a new potential drug candidate with a lower EC50 value compared to 6-thio-dG. The EC50 values of different cell lines to the L6 molecule were evaluated, and HT29 colon cancer cells, which exhibited the highest sensitivity to the L6 molecule, were selected as the target cell line. The DNA damage induced by these molecules at telomeric ends was assessed using the Telomere Induced Foci (TIF) method with confocal microscopy. In this method, co-localization of telomeric probes and staining with the γH2AX antibody specific to DNA damage was used to demonstrate TIF. The results obtained from the TIF method indicate that the telomeric DNA damage caused by the L6 molecule is statistically significant compared to the control group and 6-thio-dG. Additionally, an assessment of global genomic damage reveals that the L6 molecule and 6-thio-dG induce DNA damage to an equal extent. Furthermore, the effects of the candidate molecules on the base excision repair (BER) pathway proteins Apurinic/Apyrimidinic Endonuclease-1 (APE1) and Poly(ADP-ribose) polymerase-1 (PARP1), as well as the quantities of DNA damage product 8-Hydroxy-2'-deoxyguanosine (8-OH-dG) was investigated liquid chromatography-high resolution mass spectrometry (LC-HR/MS) and liquid chromatography-tandem mass spectrometry (LC-MS/MS) techniques. L6 promotes a significant downregulation in the expression levels of both PARP1 and APE1 in HT29 cells. The in vivo efficacy of L6 was evaluated both in CD1 nude mice and BALB/c mice. In the xenograft model established with the HT29 cell line, the optimal dosage of L6 was determined to be 3 mg/kg, administered in a total of 4 doses, with a treatment frequency of twice per week. A syngeneic animal model was generated using the CT26 cell line, followed by the administration of sequential therapy with the L6 molecule and anti-PD-L1. After the euthanize the animals, immunophenotyping was performed by flow-cytometry on excised tumor tissues. The results obtained indicate that the L6 molecule led to a reduction in tumor size, decrease in Treg cell count, and an increase in the activated CD8+ cells. Key words: Cancer, telomere, telomerase, TIF (telomeric induced foci), xenograft, syngeneic, LC-MS/MS, APE1, PARP1, 8-OH-dG

Cell lineChromatography-liquidXenograft+7
Merve Yılmaz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Karın ağrısı olan hastalarda IL-25, pentraksin-3, adiponektin ve CRP seviyelerinin incelenmesi

Karın ağrısı, farklı hastalıkların belirgin bir semptomu olup, teşhis ve tedavisi zor bir süreci içermektedir. Bu çalışmada, karın ağrısı şikâyeti olan hastalarda IL-25, Pentraksin-3, Adiponektin ve CRP (C-reaktif protein) gibi biyobelirteçlerin incelenmesi, hastalığın teşhisinde ve tedavi planının, inflamasyon ve metabolik durumun belirlenmesinde ne tür katkılar sağlayabileceği araştırılmıştır. IL-25 (Interleukin-25), inflamasyon ve immün yanıtta rol oynayan bir sitokin (sinyal protein) olarak bilinir. Karın ağrısı gibi semptomlar, vücutta artmış inflamasyonun bir göstergesi olabilir. IL-25 seviyelerinin ölçümü, iltihaplanma durumunun değerlendirilmesine yardımcı olabilir. Pentraksin-3, vücutta meydana gelen inflamasyon süreçlerinde yer alan bir diğer proteinidir. Hastanın kanında yüksek Pentraksin-3 seviyeleri, inflamasyonun varlığını ve şiddetini gösterebilir. Adiponektin, yağ hücrelerinden salgılanan bir hormondur ve metabolizma üzerinde önemli etkileri vardır. Adiponektin seviyelerinin ölçümü, obezite ve metabolik hastalıklarla ilişkili olabilir ve karın ağrısı şikâyeti olan hastalarda metabolik durumu değerlendirmeye yardımcı olabilir.CRP (C-reaktif protein), karaciğer tarafından üretilen ve vücutta meydana gelen inflamasyonun bir diğer göstergesidir. Hastaların kanında yüksek CRP seviyeleri, akut inflamasyonun veya enfeksiyonun bir belirtisi olabilir ve teşhis ve tedavi planının belirlenmesine yardımcı olabilir. Bu çalışmada, 120 örnek, 94 Hasta grubu (30 akut pankreatit, 32 akut kolit ve 32 akut peritonoit) ve 36 kontrol grubunu içeren prospektif bir araştırmayla yürütülmüştür. Katılımcıların klinik öyküleri alınmış, fizik muayeneleri yapılmış ve karın ağrısının şiddeti belirlenmiştir. Hastalardan alınan kan örnekleri, ELISA yöntemiyle IL-25, Pentraksin 3, Adiponektin ve CRP seviyelerini ölçmek için laboratuvara gönderilmiştir. Laboravuar sonuçlarına göre ilgili analizlerce belirlenen IL-25, Pentraksin-3, Adiponektin ve CRP seviyelerinin kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde ilişikli olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada, ilgili farklılıkların bu hastalarda belirteç görevi görebileceğini göstermeyi ve durumun tedavi edilmesini nasıl etkilediğini görmeyi amaçladık. Anahtar kelimeler: Karın, Ağrısı IL-25, Pentraksin-3, CRP, Adiponektin

AdiponektinAğrıC reaktif protein+3
Yusuf Enes Ağadayı
Harran University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda asprosin ve klotho seviyelerinin incelenmesi

Akciğer kanseri, küresel çapta kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenlerinden biri olarak devam etmektedir. Akciğer kanseri gelişiminin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Son yıllarda akciğer kanserinin tanı ve tedavisine yönelik çok sayıda moleküler ve biyokimyasal çalışma yapılmasına rağmen, akciğer kanseri kaynaklı ölümler artarak devam etmektedir. Akciğer kanserinin erken dönem tanının tedavi şanısını artırdığından dolayı, tanı ve tedavide yeni biyobelirteçlerin araştırılması büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle bu çalışma; akciğer kanseri hastalarında asprosin ve klotho'nun akciğer kanseri hastalığının tanısında yeni bir biyobelirteç olabilme potansiyelini tespit etmek amacıyla yapıldı. Çalışma akciğer kanseri teşhisi PET CT ile konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı bireyden kan örnekleri alınarak serumları elde edildi. Alınan serum örneklerindeki asprosin ve klotho seviyesi ELISA kit yöntemiyle analiz edildi. Biyokimyasal analizler (ALT,AST,CRP vb) otoanalizör ile yapıldı. Elde edilen dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışma sonucunda asprosin seviyesi akciğer kanser gurubunda kontrol gurubuna göre anlamlı bir şekilde azalırken, klotho seviyesinn anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler asprosin ve klotho'nun hastalığa özgü bulgular çıkartıp, akciğer kanserinin erken tanısında kullanılma potansiyeli olduğu, bu nedenle farklı kanser evrelerinde fazla sayıda örnekle yeni çalışmların yapılması sonucunda akciğer kanserinin tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAsprosin+2
Hasan Sayan
Harran University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yeşil antep fıstık (Pistacia vera L.) kabuğu ekstresinin ratlarda biyokimyasal parametreler üzerindeki etkisi

Antep fıstığı (Pistaciavera L.) antioksidan potansiyeli en yüksek elli gıda ürünü arasında yer almaktadır. Son zamanlarda ise yapılan bazı çalışmalarda; gallik asit, kateşin ve epikateşin gibi yüksek antioksidan etki gösteren üç antioksidan maddenin ilk kez aynı anda fıstıkta olduğu ve bu maddelerin, özellikle kabuk kısmında daha fazla olduğu belirlenmiştir. Ayrıca yapılan bir başka çalışmada ise; fıstık kabuğu dış örtüsünün, iç kısmından on kat daha fazla fenolik bileşik içerdiği, daha yüksek antioksidan potansiyeline sahip olduğu tespit edilmiştir. Tüm bu çalışmalara rağmen yeşil fıstık kabuğunun organizma üzerindeki biyokimyasal etkileri ve molekülermekanizması henüz bilinmediğinden dolayı, endüstriyel üretim sırasında atık olmaktadır. Bu çalışmanın amacı çöpe atılan milli servetin fitoterapi ve takviye edici gıda ürünü olarak kullanım potansiyelini tespit ederek, bölge ekonomisine olası katkı potansiyelini ortaya çıkarmaktır. Bu çalışmada yeşil fıstık kabuğu toz haline getirildikten sonra ekstreleri hazırlandı. Hazırlanan bitki ekstrelerinin wistar albino ratlar üzerindeki letal dozu tespit edildikten sonra, farklı iki dozda (100 ve 200 mg/kg) ratlara verildi. Gıda takviyesi potansiyelini karşılaştırmak içinde ticari olarak satılan pharmaton bir gruba (100 mg/kg) verilerek karşılaştırıldı. Ratların su tüketimi, yem tüketimi ve ağırlık artışları kayıt edildi. Çalışma sonucunda ratlardan alınan kan örneklerinden rutin biyokimyasal analizler, hemogram analizi, total antioksidan (TAS), total oksidan (TOS), oksidatif ve stres (OSI) düzeyleri incelendi. Çalışma sonucunda; fıstık kabuğu ekstresinin yüksek dozlarının dahi (1500mg/kg) letal sonuç göstermediği tespit edildi.Fıstık kabuğu verilen gruplarda kontrol grubuna göre lipit seviyeleri ve karaciğer fonksiyon seviyelerinde iyileşme sağlanırken, diğer biyokimyasal ve hemogram parametrelerinde önemli bir değişiklik gözlenmedi. Kontrol grubuna göre TAS düzeyinde artış, TOS düzeyinde azalma tespit edildi. Pharmaton grubuna göre ise biyokimyasal, hemogram analizleri ve oksidatif stres düzeyinde önemli bir farklılık tespit edilmedi. Yapılan çalışma sonucunda yeşil antep fıstık kabuğu ekstresinin takviye edici gıda özelliğine sahip olduğu tespit edilmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Antep fıstığı, Antep fıstığı kabuğu, Antioksidan, Takviye gıda

Hidayet Kaşkın
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Obez kadınlarda karbonhidrat alım düzeylerine göre asprosin ve adiponektin incelenmesi

Son yıllarda dünyada ve beraberinde Türkiyede obezite insan ve toplum sağlığını tehdit eden küresel sorunların başında gelmektedir. Çalışmamız 2022-2023 yılları arasında Harran üniversitesi endokrinoloji polikliniğine muayene olan ve diyet polikliniğine yönlendirilen 18-65 yaş arası 60 obez kadın üzerinde yapılmıştır. Çalışmaya alınan kadınların BKİ ≥ 30 olarak hesaplanmıştır. Kontrol grubuna alınan kadınların ise herhangi bir rahatsızlığı bulunmayıp BKİ <30 olan kadınlardır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri anket formu aracılığıyla belirlenmiş ve hastalardan 3 günlük besin tüketim kaydı alınmış. Katılımcıların 3 gün boyunca tükettikleri besinlerin ortalama karbonhidrat miktarı belirlenip 2 gruba ayrılmıştır. Günlük tüketilen karbonhidrat oranı %60'ın üzerinde olan obez kadınlar, yüksek karbonhidratlı beslenenler olarak ve günlük tüketilen karbonhidrat oranı %60'ın altında olan obez kadınlar ise düşük karbonhidratlı beslenenler olarak alındı. Çalışmamızda obezitenin tanı ve tedavisinde bir rolü olabileceğini düşündüğümüz asprosin ve adiponektin düzeyleri incelendi. Çalışmaya katılan 30 yüksek karbonhidratlı beslenen obez kadın, 30 düşük karbonhidratlı beslenen obez kadın ve 30 obez olmayan sağlıklı kadından oluşan kontrol grubundan tam kan örnekleri alındı. Alınan kan örnekleriden elde edilen serum örneklerindeki adiponektin ve asprosin seviyeleri ELİSA ile ölçüldü. Yapılan istatiksel analiz sonucunda yüksek karbonhidratlı beslenen obez kadınlar ile düşük karbonhidratlı beslenen obez kadınlar arasında asprosin ve adiponektin seviyeleri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Ancak yüksek karbonhidratlı beslenen obez kadınlar ve düşük karbonhidratlı beslenen obez kadınlar ile obez olmayan sağlıklı kontrol grubu arasındaki asprosin ve adiponektin seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0001). Çalışma sonucunda obezitenin patofizyolojisini aydınlatıp açığa kavuşturmak, hastalığın tedavisine yardımcı olmak ve yeni yöntemler geliştirmek amacıyla asprosin ve adiponektin düzeylerine bakılmış ve çalışmanın daha fazla hasta grubu üzerinde araştırılmasının faydalı olacağı sonucuna varılmıştır.

Emine Tel
Harran University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Stroke hastalarında; SARM-1 ve GFAP düzeylerinin incelenmesi

Vücudun bir kısmında veya tamamında hareket yetisinin kaybolduğu durumlar inme yani felç olarak adlandırılır.Kalp krizinde olduğu gibi inme de kan damarlarında meydana gelen bir kanama,tıkanıklık veya daralmanın sonucunda ortaya çıkan serebrovasküler bir sağlık problemidir..Beyin yeterlioksijen veya besin alamaz ve beyin hücreleri ölmeye başlar.Tıbbi bir acil durumdur.Birçok inme tedavi edilebilirken,bazıları sakatlığa veya ölüme neden olabilir.Çalışmamızda STROKE tanısında ve tedavisinde bir rolü olabileceğini düşündüğümüz SARM-1 ve GFAP düzeyleri incelendi.Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji kliniğine başvuran 45 stroke tanılı hastada ve 40 sağlıklı kontrol grubunda kan örnekleri alındı.Alınan kan örneklerinden elde edilen serum örneklerindeki SARM-1ve GFAP seviyeleri ELİSA yöntemiyle incelendi.Dataların analizi SPSS ile yapıldı.Yapılan istatiksel analiz sonucunda stroke tanısı konulmuş hastalarda ortalama SARM-1 düzeyi ve GFAP düzeyi konrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek gözlemlenmiştir(p<0,001).Çalışma sonucunda Stroke etiyolojisini aydınlatmak ve hastalığın tanı tedavisi için yeni yöntemler geliştirmek amacıyla SARM-1 ve GFAP'nin bir rolü olduğu görüldüğünden STROKE' un SARM-1 ve GFAP düzeyi ile ilişkisi hakkında daha fazla çalışmanın araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. ANAHTAR KELİMELER: SARM-1, GFAP, STROKE

Hidayet Koyuncu
Harran University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Rotavirus ve adenoviruslü çocukların eser element profilinin incelenmesi

Akut gastroenteritler gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaygın olarak görülmekte ve çocuklarda morbidite ve mortalitenin en önemli nedenlerinden biridir. Dünyamızda solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en çok ölüme sebep olan akut gastroenteritlerdir. Özellikle 5 yaş altı çocuklarda gastroenterit etkenleri arasında ilk sırayı rotaviruslar oluştururken ikinci sırayı adenoviruslar takip etmektedirler. Rota virüsü, bağırsak enfeksiyonuna ve ishale neden olan ve çok yüksek bulaşıcılık oranına sahip bir virüstür. Dünya genelinde görülen bu virüs bebeklerde ve çocuklarda ishal başlangıcının ilk sırada gelen nedenidir. Adenovirüs, vücutta hafif ya da şiddetli enfeksiyona neden olabilen virüs grubu olarak adlandırılır. Bu tür virüs enfeksiyonların vücutta etkilediği en yaygın bölge solunum sistemidir. Enfeksiyonlar soğuk algınlığı veya grip benzeri belirtilere neden olabilir. Enfeksiyonların çoğu kez hafif seyreder ve tedavisi genellikle semptom ve belirtileri düzeltmeye yönelik yapılır. ANAHTAR KELİMELER: ROTAVİRÜS, ADENOVİRUS VE ESER ELEMENT

Ahmet Karahan
Harran University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalarında plazma amino asit profilinin incelenmesi

Böbrek yetmezliği, artan insidansı ve prevalansı, yüksek maliyetleri ve kötü sonuçları ile dünya çapında bir halk sağlığı sorunudur. Hastalık ve yönetim, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) ve albüminüri ile değerlendirilen, hastalık şiddetinin aşamalarına ve klinik tanıya göre sınıflandırılması yapılır. Kronik böbrek hastalığı, rutin laboratuvar testleriyle saptanabilen bir hastalıktır ve bazı tedaviler, ilerlemesini önleyebilir ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir. Bu nedenle hastalığın tanısı ve tedavisinin takibi için yeni biyobelirteçlerin keşfedilmesi önemlidir . Bu çalışmanın amacı; Kronik böbrek hastalığı olan hastalarda hem diyaliz öncesi hem diyaliz sonrası plazma serbest aminoasit profillerini incelemek ve sağlıklı kontrol grubuyla kıyaslayarak tanı ve tedavide kullanım potansiyelini araştırmaktır. Çalışmamızda Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Diyaliz Bölümüne başvuran KBY teşhisi konulan 46 sağlıklı ve 46 KBY tanısı konulan hastadan plazma örnekleri alındı. Plazma serbest aminoasit profilleri LC-MS/MS yöntemiyle incelendi. Elde edilen verilerin istatistik analizi SPSS ile yapıldı. İstatiksel analiz sonucunda kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda ortalama alanin,arginin,aspartik asit, sitrulin,histidin, metionin,tirozin ve hidroksiprolin glisin,löysin,isolöysin,lizin,ornitin,fenilalanin, prolin, serin glutamikasit, glutamin valin,taurin alloizölöysin,alfaminoadipik asit,anserin,gamaaminobütirik asit,1-metilhistidin, 3- metilhistidin 5-oh-trp amino asit düzeyleri kontrol grubundan daha yüksek bulunmuştur. Fosfoetanolamin ,sistin, alfaaminobütirik asit, betaaminobütirik asit ve triptofan amino asitleri KBY hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Diyaliz sonrasında diyaliz öncesine göre sitrülin ,histidin ,alanin,arginin aspartik asit, glutamik asit ,glisin, sistin ,isölöysin, prolin , fosfoetanolamin ,taurin alloisolöysin, alfaaminoadipik asit ,anserin, alfaaminobütirik asit ,betaaminobütirik asit betaalanin, 1 -metilhistidin ,5-oh-trp düzeyinde artış görülürken ,glutamin löysin,lizin, ornitin fenilalanin ,serin ,valin, asparajin ,metiyonin, triptofan ,tirozin ve hidroksiprolin gamaaminobütirik asit 3-metilhistidin düzeyinde düzeyinde azalış görülmüştür. Grupların aritmetik ortalamaları arasındaki farkın anlamlılığını sınamak amacıyla kullanılan Paired samples T testinde sitrülin,glisin,lizin, anserin, alfaaminobütirik asit,gamaamino bütirik asit, fosfoetanolamin ve taurin düzeyi anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Çalışma sonucunda KBY de aminoasitlerin rolünün anlaşılması amacıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç görülmüştür.

Amino asitlerBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+4
Amer Alkadrou
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Hepatosellüler kanserli hastalarının metabolit profilinin incelenmesi

Hepatoselüler karsinom (HCC), karaciğer kanserinin en yaygın şekli olup, dünya genelinde en yaygın beşinci kanser türüdür ve kansere bağlı ölümlerin ikinci en sık nedenidir. Karaciğer kanseri, 2025 yılına kadar tahmini >1 milyon vakayla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam edeceği tahmin edilmektedir. Yapılan birçok çalışmaya rağmen, hepatosellüler karsinomun patogenezi hakkında aydınlatılmayan birçok kısım bulunmaktadır. Bu nedenle, erken hepatosellüler karsinom hastalıkların tanısını ve klinik davranışını bireysel olarak daha kesin olarak tahmin edebilen yeni, daha spesifik ve uygun maliyetli biyobelirteçlerin keşfi ve geçerliliği önemli bir araştırma hedefidir. Bu nedenle HCC teşhisi ve taramasıyla ilgili metabolit değişikliklerini araştırmak büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada; hepatocellular kanser teşhisi konulmuş bireylerin plasma serbest aminoacid, karnitin ve açil karnitin profilini inceleyerek, tanı ve tedavide kullanılacak yeni biyobelirteçlerin tespit edilesi amaçlanmıştır. Çalışmada hepatosellüler karsinom olan 40 hasta ve sağlıklı 40 bireyden alınan plasma örneklerinde 14 serbest aminoasit, 27 karnitin ve açil karnitin profili LC-MS/MS ile incelendi. Dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışmada kontrol gurubuna göre hepatosellüler karsinomlu bireylerde Methyl-Glutaryl hariç diğer tüm amino asidler anlamlı bir şekilde azaldığı tespit edildi. Karnitin ve açil karnitin düzeyleri incelendiğinde; kontrol gurubuna göre hepatosellüler karsinomlu bireylerde C18-1-0H düzeyi artarken, kontrol grubuna göre hepatosellüler karsinomlu bireylerde C0, C2, C4, C4DC, C5, C6, C6DC, C8, C8-1, C10, C10DC, C12, C14, C14_1, C16, C16_1 anlamlı bir şekilde azaldığı tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen datalar; karnitin, açil karnitin ve serbest aminoasit profil değişikliklerinin, hastalığa özgü bulgular ortaya çıkartıp, hepatosellüler kanser tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.

Amino asitlerHepatoselüler karsinomKaraciğer hastalıkları+2
Sedat Yavuz
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda FABP4 ve asprosin düzeylerinin incelenmesi

Meme kanseri, dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen ve en sık ölüm nedeni olan kanserdir. Meme kanserinin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Meme kanserinin tanı ve tedavisindeki gelişmelere rağmen meme kanseri hastalarının yaklaşık %20'sinde metastaz gelişmektedir. Bu durum, genellikle tedaviye karşı direncin gelişmesi veya ileri evrelerde tanı nedeniyle ortaya çıkan tedavi edilemez bir hastalık oluşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle tanı ve tedavide yeni markırların araştırılması büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla yaptığımız çalışmada meme kanseri hastalarında asprosin ve FABP4'ün plazma konsantrasyonlarını ve meme kanseri ile aralarında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için yapıldı. Çalışmada meme kanseri teşhisi konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı kadından alınan kan örnekleri kullanıldı. Toplanan kan örneklerindeki asprosin ve FABP4 düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışmada kontrol grubuna göre plazma asprosin ve FABP4 düzeyleri meme kanseri kadınlarda anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler hastalığa özgü bulgular çıkartıp, meme kanseri tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.

AsprosinBiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümör+6
Berfin Saruhan
Harran University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Spina bifida hastalarında aminoasit metabolizmasının incelenmesi

Spina bifida, insanlarda en sık görülen ve en karmaşık merkezi sinir sistemi malformasyonudur. Dünyada spina bifida insidansı hala 1000 doğumda 0,3-4,5 olarak görülmektedir. Normal bir gebelik oranında, orta hatta bir defektli bir bebek doğurma olasılığı 1/1000'dir. Genellikle spina bifida, fetusun omurilik kısmının uygun şekilde kapanamadığı gebeliğin üçüncü ve dördüncü haftalarında meydana gelir. Spina bifidanın etiyolojisi heterojendir. Sendromik olmayan spina bifidaların çoğunun hem genetik hem de çevresel faktörlerin etkisiyle multifaktöriyel kökenli olduğu düşünülmektedir. Spina bifida riskinin artmasıyla ilişkili çevresel faktörler arasında gebelik ağırlığının artması, annenin sigara içmesi, özellikle antiepileptik ilaçlar olmak üzere ilaç alımı ve annenin diyabet ve hipertermi gibi hastalıkları yer almaktadır. Ayrıca klorlu su tüketimi, inositol alımı, basit şeker alımı ve eser elementlerin ve diğer mikro besinlerin alımı gibi diyet faktörleride spina bifidaya neden olduğu tahmin edilmektedir. Fakat hala hastalığın net nedeni tespit edilememiştir. Yüksek maternal serum alfa-fetoprotein seviyeleri genellikle spina bifida aperta'nın göstergesidir ancak ikiz gebelik gibi farklı durumlarda da AFP seviyesi arttığı için tanıyı doğrulamak için ultrason gereklidir. Tarama amaçlı obstetrik ultrasonografi, birçok ülkede gebelik sırasında hastalığın saptanması için ilk rutin yöntemdir. Ancak bazen kapalı spina bifidayı tespit etmekte başarısız olmaktadır. Spina bifida tanısını koyan kesin bir biyokimyasal markır olmadığı için, bu alanda ciddi araştırmalar devam etmektedir. Günümüzde bu tür hastalıkların tanı ve tedavisi için metabolomik alanında ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Metabolomik çalışmalarında aminosit, karnitin, yağ asidi ve organik asid profili gibi çeşitli metabolitler incelenmektedir. Bu çalışma; spina bifidalı bireylerin serbest aminoasit profili LC-MS/MS yöntemiyle incelenerek, aminoasitlerin hastalığın hem tanısında hemde tedavisinde kullanılabilme potansiyeli tespit etmek amacıyla yapıldı. ix Çalışmada harran üniversitesi araştırma ve uygulama hastanesi Beyin cerrahisi bölümünde spina bifida teşhisi konmuş 40 hasta ve 40 sağlıklı çocuğun plazma örnekleri kullanıldı. Plasma örneklerindeki 48 serbest aminoasit profili LC-MS/MS ile incelendi. Elde edilen dataların analizi SPSS ve metaboanalist 5 ile yapıldı. Çalışma sonucunda kontrol gurubuna göre spina bifida biraylerine Sarkozin ve Glutamik Asit Aminoasitleri anlamlı bir şekilde artarken,4-OH-Prolin ve Triptofan aminoasitleri anlamlı bir şekilde azaldığı tespit edildi

Amino asitlerKromatografi-sıvıKütle spektrometri+6
Vaad Saıd
Harran University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İşitme kayıplı hastalarda IL-13, gasdermin-e seviyelerinin incelenmesi

İnsanlar önemli duyularından biri olan işitme sayesinde konuşmayı öğrenerek çevreleriyle iletişim kurabilmektedir. İşitme kaybının hem klinik hem de genetik nedenlere bağlı patoloji çeşitliliği vardır. Sensörinöral işitme kaybı (SNİK), merkezi sinir sistemindeki iç kulak, işitme siniri veya işitsel yolların işlev bozukluğundan kaynaklanabilir. Bu sebeple sensörinöral işitme kaybı (SNİK) olan hastalarda kandaki Gasdermin-E (GSDME), IL-13 düzeyini ve etkisini biyokimyasal olarak belirlemek hastalığın tanısında ve tedavisinde katkı sağlanması açısından fayda sağlıya bileceği amaçlanmıştır. Çalışmaya 2022-2023 yılları arasındaki Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz polikliniğine başvuran sensörinöral işitme kayıplı (SNİK) hastalar alındı. Hasta ve kontrol kanları olmak üzere 2 grup oluşturuldu sensörinöral işitme kayıplı (SNİK) 40 birey, 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Analiz sonucunda kontrol grubuna göre sensörinöral işitme kaybı (SNİK) hasta grubunun GSDME ortalama değerlerinde azalma, IL-13 ortalama değerinde artma gözlenmiştir. GSDME serum seviyesi yapılan testler, istatistik verilerine göre hasta grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada, hasta grubunun değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. IL-13 serum seviyesi yapılan testler, istatistik verilerine göre hasta grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada, hasta grubunun değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak GSDME serum seviyesinin azalmasının ve IL-13 serum seviyesinin artmasının, işitme kaybındaki dB HL değerlerinin artmasıyla bağlantılı olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızdaki bulgularımızın ileride yapılacak meta analiz çalışmalarına ışık tutacağı kanısına varılmıştır.

Gasderminlerİnterlökin 13İşitme kaybı+1
Gözde Elihoş
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sepsis tanısı ile izlenen çocuk yoğun bakım hastalarında NLRP-3, KASPAS-1, IL-18 düzeylerinin incelenmesi

Vücut içerisinde gelişen ağır enfeksiyonun sonucu olarak bağışıklık sisteminin verdiği tepki ile organ ve dokularda bazı hasarlar ortaya çıkabilir. Tekli veya çoklu organ yetmezliklerinden ölüme kadar gidebilen bu ciddi tablo sepsis ve septik şok olarak ifade edilir. Konjenital metabolik hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar, immun yetmezlikler, maligniteler, malnütrisyon gibi kronik hastalıkların yanı sıra immunsupressif ajan kullanımı, yaş, cinsiyet, ırk veya etnik grup gibi faktörler ağır sepsis insidansında rol oynayan klinik risk faktörleri olarak sıralanabilir. Çocukluk çağında sepsis kliniği çok daha sinsi ve hızla progresif giden bir süreç olarak görülmektedir. Piroptoz, proinflamatuar programlanmış bir hücre ölümüdür. Apoptozdan farklı olarak enfeksiyon sırasında kaspas-1'in neden olduğu farklı bir hücre ölümü şeklidir. Piroptoz, membran bozulması ve belirgin bir inflamatuar yanıt ile sitoplazmik içeriğin salınması ile karakterize edilen hızlı bir şekilde meydana gelip ve sitokin fırtınasına neden olur. Enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan uyaranları tanımlayan, kaspas-1 ve kaspas-4.5.11'in aktivasyonunu indükleyen ve hücre zarı bütünlüğünü bozacak olan gasdermin D'nin aktivasyonu ile sonuçlanıp ve hücre dışına IL-1β ve IL-18 gibi çeşitli sitokinlerin salınımı gibi çok sayıda pro-inflamatuar faktör salınımı ​​ve inflamatuar yanıtları başlatarak bir sitokin fırtınasına yol açar. Bu çalışmada, Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde sepsis tanısı ile tedavi edilen 30 sepsisli hasta çocuk ve 30 sepsis tanısı olmayan çocuktan kan örneği alındı. Alınan örneklerdeki NLRP3, kaspas-1 ve IL-18 düzeyleri ELISA yöntemiyle incelendi. Çalışma sonucunda elde edilen datalar, sepsisli çocukların tanı ve tedavisinde bu parametrelerin kullanım potansiyelini ortaya çıkarmıştır.

SepsisYoğun bakım üniteleri-pediyatrikİnflamasyon
Sadullah Toprak
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik biyokimyada varyasyon: Biyolojik varyasyon

Total test sürecinde son teknoloji ile analitik hata ve varyasyon kaynakları giderek azalmakta pre-analitik hata ve varyasyon kaynakları da sistemli kalite yönetimi ve eğitimi ile azaltılabilmektedir. Bireysel test sonucu değerlendirilmesinde analiz öncesi süreçten kaynaklanan olası varyasyon kaynakları minimize edilmeye çalışıldığından ve pratikte ihmal edildiğinden, sonuç değerlendirilmesinde doğal rastgele varyasyon-birey içi biyolojik varyasyon ve analitik varyasyon verileri kullanılmaktadır. Bu nedenle laboratuvar analitlerinin biyolojik varyasyon çalışmaları artan bir ilgi görmektedir. Bu yönelimin sebebi, bu bilginin tüm laboratuvar süreçlerindeki potansiyel pratik uygulamaları ile ilişkili olmasıdır. Biyolojik varyasyon verileri, test yorumları için popülasyona dayalı referans aralıklarının kullanımının değerlendirilmesi için bireysellik indeksi, referans aralığı içinde yer alan test sonuçlarının tekrarlarında meydana gelen önemli değişikliğin tahmini gibi laboratuvar testlerinin yorumlanması ve kullanılması için önemli verilerin türetilmesine izin verir. Bu çalışmamızda sonuçları popülasyona dayalı referans aralıkları ile karşılaştırma kullanılarak değerlendirilen demir, transferrin ferritin folat vitamin B12 ve 25-OH vitamin D testlerinin birey içi ve bireyler arası BV verilerini elde etmeyi ve bu değerleri kullanarak bireysellik indeksi ve referans değişim değeri verilerini türeterek ilgili testler için popülasyona dayalı referans aralıklarının kullanımını değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmamızda Demir, Transferrin, Ferritin, Vitamin B12, Folat ve 25-OH vitamin D testleri için birey içi biyolojik varyasyon bileşenlerinin ve referans değişim değerlerinin belirlenmesi amacıyla 22-50 yaş aralığındaki 21 (11 kadın, 10 erkek) sağlıklı gönüllüden bir ay içerisinde 0.1.7.14.ve 28. günlerde toplam 5 adet venöz kan örneği alındı. Tüm testler otoanalizörde çalışılmış olup her iki cinsiyet ve tüm grup için CVI, CVG, II, RCV değerleri hesaplandı. Bulgular: Tüm parametreler ve tüm gruplar için BV verileri sırasıyla; CVA (%) / CVI (%) / CVG (%) Demir, 0.67/27.3/32.3 Transferrin, 0.62/3.60/10.24 Ferritin, 2.27/6.21/105.6 Folat, 4.71/10.3/28.56 Vitamin B12, 6.16/5.77/34.6 ve 25-OH Vitamin D, 3.44/8.21/54.9 RCV için 2 yönlü olasılık 95% - 99% sırasıyla 74,9/98,7 10,1/13,3 18,3/24,1 31,4/41,3 23,4/30,8 24,7/32,5 ve bireysellik indeksleri sırasıyla 0.8 0,4 0,1 0,4 0.17 0,1 olarak bulundu. Sonuç: Demir, Transferrin, Folat, Vitamin B12, 25-OH Vitamin D için CVI ve CVG değerleri literatür ile uyumlu olup Ferritin için çalışmamızda bulduğumuz CVI ve CVG değerleri veri tabanında yer alan değerlerden farklı hesaplandı. Bu farklılığın çalışma için seçilen bireylerin özelliklerinden kaynaklandığını düşünmekteyiz. II için bulunan değerler ile yapılan RA kullanımının uygunluk ve faydasını değerlendirmede; Demir için II < 0.6 ve II > 1.4 olarak alındığında RA kullanımı uygun olup, Transferrin, Folat, Vitamin B12, 25-OH Vitamin D için ise RA yerine RCV kullanımının daha uygun olduğu değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Pre analitik varyasyon, Analitik varyasyon, Birey içi ve bireyler arası biyolojik varyasyon, Referans değişim değeri, Bireysellik indeksi.

BiyokimyaBiyolojiDemir+7
Halil İbrahim Akbay
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik biyokimyada refleks test kullanımı, eşik değerlerinin belirlenmesi ve maliyet analizi

Giriş ve Amaç: Günümüz tıp uygulamalarında tanısal karar vermede laboratuvar test sonuçlarının kullanılması, alınan klinik kararı büyük ölçüde etkilemekte ve klinisyenleri sorunun kaynağına yönlendirmektedir. Teknolojik gelişmelere dayalı olarak kullanılabilirlik ve ulaşılabilirliğin artmasıyla birlikte laboratuvar test istemlerinin de artan bir şekilde uygunsuz istendiği görülmektedir. Uygunsuz laboratuvar tetkik istemlerinin azaltılması amacıyla Sağlık Bakanlığı tarafın¬dan Akılcı Laboratuvar Kullanım Projesi kapsamında refleks ve reflektif test uygulamalarının önemi vurgulanmış ve laboratuvarlarda kullanımı teşvik edilmiştir. Bu amaç doğrultusunda literatürde refleks test uygulaması kapsamında yer alan ve alması muhtemel testlerin refleks test eşiklerini belirlemeyi ve refleks test uygulamasının maliyet açısından yararını göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi polikliniklerine başvuran 18 yaş üzeri hastaların 2023 yılı ilk 6 ay verileri çalışmaya dahil edildi. Refleks test algoritmaları ve uygulamalarında kullanılacak en uygun cut-off değerleri ROC analizi ile belirlenerek laboratuvarımızda kullanılan referans değerlerle karşılaştırıldı. Refleks test sayıları kullanılarak maliyet etkinliği ve ekonomik katkı değerlendirildi. Bulgular: TSH-sT4 refleks test uygulamasında 63148 hasta sonucunun ROC analiziyle belirlenen alt ve üst cut-off değerleri sırasıyla 0,282 ve 6,77 μIU/mL olarak bulundu. Bu refleks eşik kullanıldığında %80,7 oranında sT4 testinden tasarruf edilebileceğini ve bununa birlikte %1,9 oranında da sT4 testinin eksik istenebileceği bulundu. Maliyet açısından (hastanemizdeki en son temin fiyatları dikkate alındığında) 1.094.043 ₺ tasarruf sağlanabileceği bulundu. Refleks Bilirubin uygulamasında 15291 hasta sonucunun ROC analiziyle belirlenen en uygun cut-off değeri 1,119 mg/dl olarak bulundu. Bu refleks eşikle %89,3 oranında gereksiz istemden kaçınılabileceği ancak %0,1 oranında istemin gözden kaçabileceği bulundu. Maliyet açısından 86.026 ₺ tasarruf sağlanabileceğini hesaplandı. Refleks İkter indeks uygulamasında 17203 hasta sonucunun ROC analiziyle belirlenen en uygun cut-off değerini 1,4 mg/dl olarak bulundu. 0,8 mg/dl eşik değeri için yapılan analizde %24 oranında total bilirubin testinden tasarruf edilebileceğini ve %0,1 oranında total bilirubin test isteminin gözden kaçabileceği bulundu. Maliyet açısından 24.915 ₺'e denk gelmektedir. Refleks ALT uygulamasında 69091 hasta sonucu için ROC analiziyle belirlenen en uygun cut-off değerini kadın, erkek ve total veride sırasıyla 25 U/L, 35 U/L ve 30 U/L olarak bulundu. Total veri için belirlenen refleks eşikle %83,8 oranında AST testinden tasarruf edilebileceği ve %0,8 oranında AST test isteminin gözden kaçabileceği bulundu. Maliyet açısından 364.845 ₺ tasarruf sağlanabileceğini hesaplandı. Refleks PSA uygulamasında 2607 hasta sonucu için belirlenen (tPSA :4-10 ng/ml) refleks eşikle %34 oranında sPSA testinden tasarruf edebileceği ve 14.857 ₺ tasarruf sağlanabileceği hesaplandı. TSH ve Anti-TPO için belirlediğimiz refleks test uygulamasında 3686 hasta sonucuna göre Anti-TPO testinden %87,3 oranında ve 172.495 ₺ tasarruf sağlanabileceğini hesaplandı. Anti-TPO ve Anti-Tg istemleri için belirlediğimiz refleks test uygulamasında 2216 hasta sonucu analiz ettik ve %16,3 oranında Anti-Tg testinden tasarruf edebileceğimizi bulduk.Maliyet açısından 21.400 ₺ tasarruf sağlanabileceği hesaplandı. Tartışma ve Sonuç: Refleks test uygulaması, akılcı laboratuvar kullanımı doğrultusunda uygunsuz istemlerin önlenmesi açısından değerli bir adımı oluşturmaktadır. Uygun hasta profili ve cut-off değerleri kullanılarak ve hasta güvenliğinden ödün vermeden pek çok testten kaçınılabilir. Bu çalışmadaki testler için gösterildiği gibi, tanımlanan refleks test algoritmaları, refleks testin temel amaçları olan zaman ve maliyet etkinliğini arttırmaktadır. Laboratuvar profesyonelleri olarak giderek artan test çeşitliliği, zaman kısıtlılığı ve maliyet etkinliği gibi durumlarla bu ve diğer testler için yeni refleks test algoritmaları ve cut-off değerlerinin belirlenmesi konusunda ilgi giderek artmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın da benzer çalışmalara öncü olacağı daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Refleks test, Reflektif test, Akılcı laboratuvar kullanımı, Maliyet, Uygunsuz test

Meryem Atasayar Çelenk
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Koenzim Q10 nefropatisinde koenzim Q10 içerikli nanoterapötiklerin tedavi etkinliğinin araştırılması ve in vitro modelde mitokondriyal fonksiyonlarının karşılaştırılması

KoenzimQ10 (CoQ10) biyosentezinde rol alan genlerdeki mutasyonlardan kaynaklanan CoQ10 eksikliği başta böbrekler olmak üzere birçok sistemi etkilemektedir. Bunlardan COQ8B mutasyonları, adölesan yaş grubunda ortaya çıkan kronik böbrek yetmezliğinin önemli bir nedeni olarak tanımlanmıştır. COQ8B mutasyonu olan hastalar proteinüri evresinde iken teşhis edilip ekzojen oral CoQ10 tedavisine başlandığında proteinürinin azaldığı ve böbrek fonksiyonlarının korunabildiği ortaya konmuştur. Ancak CoQ10, yüksek molekül ağırlığı ve lipofilik özelliği nedeniyle biyoyararlanımı düşük ve doku dağılımı yüksek bir moleküldür. CoQ10'un mitokondrideki lokal konsantrasyonunun artırılması daha etkin bir tedavi sağlama ve bu hastalarda böbrek yetmezliğini tamamen önleyebilme potansiyeline sahiptir. Bu tez kapsamında, CoQ10 eksikliğine neden olan mutasyonlara ikincil gelişen CoQ10 nefropatisinin önlenmesi/iyileştirilmesi için mitokondrilere hedeflendirilmiş CoQ10 içerikli poli (laktid-ko-glikolik asit)-blok-poli (etilen glikol)-(5-karboksipentil) trifenil fosfonyum bromür nanopartiküller (CoQ10-TPP-NP) geliştirilmiştir. Geliştirilen bu NP'ler boyut, yüzey yükü, partikül dağılımı, ilaç enkapsülasyon etkinliği ve morfolojik özellikleri bakımından karakterize edilmiştir. CoQ10-TPP-NP'ler yaklaşık 150 nm boyut ve +20 mV yüzey yükü ile aktif hedeflendirme için uygun özelliklere sahiptir. Bu NP'lerin ilaç yükleme etkinliği yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) yöntemi ile belirlenmiş ve yaklaşık %40 oranında CoQ10 enkapsülasyon etkinliğine sahip olduğu bulunmuştur. İn vitro ortamda insan böbrek proksimal tübül epitel hücre hattına (HK-2) uygulanan bu NP'lerin (NP11) hücreler üzerinde toksik etkisinin olmadığı XTT deneyi ile gösterilmiştir. HK-2 hücrelerinde siRNA aracılığı ile COQ8B geni susturularak (COQ8B-/- hücre hatları) in vitro hastalık modeli oluşturulmuş, bunun için farklı doz ve sürelerde siRNA uygulaması yapılmıştır. Gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyon (PCR) deneyleri ile en etkili gen inhibisyonu 100 nM siRNA ile 48 saat sürenin sonunda elde edilmiş ve Western Blot analizleri ile bu sonuç doğrulanmıştır. Formüle edilen NP'lerin COQ8B-/- hücreleri üzerindeki etkinliği metabolomik analizler yapılarak mitokondri fonksiyonları üzerinden değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, siRNA uygulanan hücre grubuna uygulanan CoQ10-TPP-NP'nin trikarboksilik asit (TCA) döngüsü hızını artırmada serbest CoQ10'a kıyasla daha etkili olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: KoenzimQ10, COQ8B, polimerik nanopartikül, mitokondri, aktif hedefleme, metabolomiks

KoenzimlerMetabolomiklerMitokondriler+3
Hamide Sena Özbay
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Stafilokokal enterotoksin A (SEA) varlığında akut myeloid lösemi hücre hatlarında karakteristik özelliklerdeki değişimin ve kemoterapiye yanıtın incelenmesi

Kanser hastalarında ortaya çıkan enfeksiyonlar, tümörün kendisi, nötropeni veya uygulanan anti-neoplastik tedavi (sitotoksik, immünosupressif, vb) nedeniyle sık karşılaşılan, ciddi morbidite ve mortaliteye yol açan en önemli komplikasyonlardan biridir. Çocukluk çağı akut lösemilerinin %15'ini ve lösemiden ölümlerin %50'sini oluşturan akut miyeloid lösemide (AML) en sık gözlenen bakteri enfeksiyonlarının başında stafilokokal enfeksiyonlar gelir. Stafilokokus aureus (S. Aureus)'un en etkili toksinlerinden biri olan enterotoksin tip A (SEA), besin zehirlenmesi, toksik şok sendromu, pnömoni ve septik şok benzeri enfeksiyonlara yol açan bir virulans faktörüdür. SEA'nın kanser hücreleri üzerindeki etkileri konusunda bazı çalışmalar olmakla birlikte bu çalışmalar çoğunlukla solid tümörler üzerinde yapılmıştır. SEA'nın kan kanserleri, özellikle akut lösemiler üzerindeki etkisini ve etki mekanizmalarını inceleyen çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışma, SEA'nın 6 farklı AML ve bir kontrol hücre hattı üzerindeki etkilerini (inhibe/aktive edici etki) ve bu etkilerin moleküler mekanizmalarını araştırmayı; ayrıca SEA'nın klinikte AML'de sıklıkla kullanılan bazı kemoterapötiklere karşı oluşan direnç üzerindeki etkilerini ve bundan sorumlu etki mekanizmasını incelemeyi amaçlamaktadır. SEA'nın AML hücre hatlarındaki etkisi, hücre hatlarında SEA ile muamele sonrasında çoğalma, proliferasyon, transwell göç ve invazyon testleri uygulanarak araştırılacaktır. Ayrıca SEA'nın etkisinden sorumlu olabilecek genlerin ve yolakların belirlenmesi için in siliko analizler yapılacaktır. SEA'nın hücre hatlarının kemoterapötik ilaçlara karşı gösterdiği direnç profillerinin saptanmasında AML tedavisinde sıklıkla kullanılan FDA onaylı idarubicin ve cytarabine ilaçları kullanılacak; SEA'nın AML hücre hatlarının söz konusu ilaçlara olan duyarlılığı veya direnci üzerindeki etkileri hücre canlılık testleriyle tayin edilecektir. Kanser ile birlikte oluşan enfeksiyonların kanser süreçleri ile ilişkisinin moleküler temellerinin anlaşılmasının, özellikle lösemi gibi kanserlerin tedavisine yeni yaklaşımlar getireceğine inanılmaktadır. Söz konusu enfeksiyonların AML'de gelişen ilaç direnci üzerindeki etkileri ve bu etkilerin moleküler mekanizmasının aydınlatılması da önem taşımaktadır. Bu çalışmanın verileri, daha sonra yapılacak in vitro ve in vivo ilaç geliştirme/hedefleme çalışmalarına öncülük edecektir.

EnfeksiyonlarEnterotoksinlerHücre dizisi+4
Hatice Yanpar
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserinde sisplatin hücresel yanıtının DDB2 ve DNA polimeraz ETA üzerinden incelenmesi

Bu çalışmada, MCF-7 meme kanser hücrelerine sisplatin ile birlikte PNR-7-02 verilmesinin hücre canlılıkları ve DNA hasar yanıtlarında görev alan DDB2 ve DNA polimeraz η proteinlerini kodlayan genlerin ekspresyonları üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Sisplatin, platin grubu içeren antineoplastik bir ilaçtır. Etkisini DNA'ya bağlanıp replikasyonu engelleyerek ve hücreyi apoptoza götürerek gerçekleştirir. PNR-7-02 ise DNA hasar toleransında görevli insan DNA polimerazı η'nın inhibitörü olarak geliştirilmiş, indol tiyobarbitürik asitten türevlendirilmiş bir kimyasal moleküldür. MCF-7 hücrelerine sisplatin, PNR-7-02 ve kombinasyonları 24 ve 48 saat süre ile uygulanmış, hücre canlılıklarına etkisi MTT deneyi ile belirlenmiştir. Kombine uygulamanın hücre canlılıkları üzerine etkileri Chou-Talalay yöntemiyle değerlendirilmiştir. DDB2 ve DNA polimeraz η gen ekspresyon analizleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile gerçekleştirilmiştir. IC50 değerlerinde verilen ilaç kombinasyonlarının hücre canlılığını anlamlı bir şekilde azalttığı (24 saat için p≤0,01, 48 saat için p≤0,005) gözlenmiştir. Chou-Talalay yöntemi ile düşük sisplatin dozlarında (24 saat için <36µM, 48 saat için <16 µM) kombine ilaç uygulamasının sinerjistik bir etkisinin (CI <1) olduğu hesaplanmıştır. 24 ve 48 saatlik inkübasyon süresi için IC50'ye uygun dozlarda ilaç uygulandığında, DDB2 ve Pol η gen ekspresyonlarının kontrol gruplarına göre sisplatin, PNR-7-02 ve kombine ilaç verilmiş hücrelerde arttığı bulunmuştur.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+3
Onur Aktan
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Klorofilinin meme kanseri kaynaklı metastaz üzerine etkilerinin araştırılması

Kemoterapik ajanlara karşı ilaç direnci gelişmesi, meme kanseri tedavisinde başarıyı düşüren ana nedenlerden birisidir. Çeşitli kanser hücre hatlarında, Glutatyon S-transferaz enzim ailesine ait Glutatyon S-transferaz P1'in ekspresyon düzeylerinin arttığı ve kemoterapiye karşı ilaç direnci gelişiminde rol oynadığı bildirilmektedir. Antioksidan klorofilinin, GSTP1 üzerinde inhibisyon etkisi olduğu bilinmektedir. Meme kanseri tedavisinde başarıyı düşüren ve mortaliteye sebep olan diğer ana etmen, özellikle üçlü negatif meme kanserlerinde uzak doku metastazı görülmesidir. Bu çalışmada, antioksidan ve GSTP1 inhibitörü olan klorofilinin, üçlü negatif meme kanseri metastazı üzerindeki etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Bu amaç doğrultusunda, 4T1 meme kanseri hücre hattında ve oluşturulan meme kanseri hayvan modelinde, kanser ilacı olan dosetaksel ve/veya klorofilinin etkinliği in vivo/in vitro olarak araştırıldı. Bunun için, klorofilinin ve dosetakselin hem tekli olarak hem de kombine uygulanmasının 4T1 hücre hattında hücre canlılığı, hücre döngüsü ve hücre migrasyonu üzerine etkileri araştırıldı. Hücre ve doku lizatlarında MMP-9 ekspresyonu, total jelatinaz aktivitesi araştırıldı. Karaciğer doku lizatlarında total GST aktivitesi ve glutatyon düzeyleri araştırıldı. Karaciğer doku kesitlerinde mikrometastazlar araştırıldı. Sonuç olarak; klorofilin ve dosetakselin birlikte uygulanmasının migrasyonu in vitro olarak önemli ölçüde inhibe ettiği tespit edildi (p<0,01). Klorofilinin tekli uygulanmasının dokularda MMP-9 ekspresyonunu önemli ölçüde azalttığı, dosetaksel ile birlikte uygulandığında bu etkinin daha yüksek düzeylerde olduğu gözlemlendi (p<0,05). Kombine tedavi uygulanan grupta, in vivo analiz edilen toplam jelatinaz aktivitesinde de anlamlı bir azalma gözlemlendi (p<0,01). Klorofilin bileşiği uygulanan grupta in vivo olarak total glutatyon (GSH) düzeylerinin arttığı, Glutatyon S-transferaz (GST) enzim aktivitesinin azaldığı tespit edildi (p<0,05). Kombine tedavi uygulanan grupta karaciğer dokularındaki mikrometastatik lezyonların azaldığı bulundu. Çalışmanın sonucunda, klorofilin ve dosetakselin birlikte uygulanmasının metastazdaki ana süreçlerden olan migrasyon ve jelatinaz enzim ekspresyonu/aktivitesi ile karakterize olan invazyon basamağını inhibe ettiği, dolayısıyla metastatik süreçlerin kontrolünde potansiyel bir role sahip olabileceği sonucuna varılmıştır.

AntioksidanlarGlütatyon transferazHücre dizisi+5
Ayşe Buruş
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00