Calcium
117 theses under this subject heading
Kalsiyumun farklı uygulamalarının pamukta verim ve lif kalite özelliklerine etkisi
Bu araştırma farklı kalsiyum (Ca) uygulamalarının pamukta verim, verim bileşenleri ve lif kalite özelliklerine etkisini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırma, 2021 yılında Siirt Üniversitesi Kezer Kampüsünde tesadüf blokları deneme desenine göre 4 tekrarlamalı olarak yürütülmüştür. Denemede 7 farklı kalsiyum uygulaması (Kontrol, Taraklanma Dönemi 100 cc/da, Taraklanma Dönemi 200 cc/da, Taraklanma Dönemi 400 cc/da, Çiçeklenme Dönemi 100 cc/da, Çiçeklenme Dönemi 200 cc/da, Çiçeklenme Dönemi 400 cc/da) yer almıştır. Denemede materyal olarak MAY 455 pamuk çeşidi ile kalsiyum kaynağı olarak Kalsiyum Nitrat çözeltisi kullanılmıştır. Çalışmada kalsiyum uygulamalarının incelenen özelliklerden koza ağırlığı ve koza kütlü ağırlığı üzerine önemli etkisinin olduğu saptanmış ve uygulamalar arasında önemli istatistiki farklılıkların bulunduğu belirlenmiştir. İncelenen diğer özelliklerden kütlü pamuk verimi, lif verimi, bitki boyu, odun dalı sayısı, meyve dalı sayısı, ilk meyve dalı boğum sayısı, boğum sayısı, koza sayısı, çırçır randımanı, ilk el kütlü oranı, kozada tohum sayısı, yaprakta klorofil içeriği (SPAD), normalize edilmiş vejetasyon farklılık indeksi (NDVI değeri), lif inceliği, lif uzunluğu, lif kopma dayanıklılığı, lif kopma uzaması, kısa lif oranı, lif sarılık değeri (+b), lif parlaklık (Rd) değeri, iplik olabilirlik indeksi ve lif üniformite oranı değerlerinin kalsiyum uygulamalarından etkilenmediği belirlenmiştir. Araştırmada en yüksek koza ağırlığı ve kütlü koza ağırlığı değerleri çiçeklenme döneminde 400 cc/da dozunda uygulanan Ca ile elde edilmiştir. Pamukta çiçeklenme döneminde 400 cc/da dozunda Ca uygulaması ile koza ağırlığı ve koza kütlü ağırlığının arttırılabileceği sonucuna varılmıştır. Çalışmada elde edilen verilere göre kalsiyumun etkisini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır. Kalsiyum uygulamalarının farklı çeşitlerle, bitki gelişiminin farklı dönemlerinde uygulanmasının ve daha uzun yıllar sürecek çalışmalarla desteklenmesinin uygun olacağı sonucuna varılmıştır.
L-arjinin ve Agmatinin insan enteroendokrin NCI-H716 hücrelerinde GLP-1 ve PYY salgısı üzerine etkisi: Kalsiyum algılayan reseptörlerin rolü
Agmatin, arjinin dekarboksilaz tarafından L-arjininden üretilen doğal bir poliamin olup yiyeceklerde de bol miktarda bulunmaktadır. Yiyecek alımına bağlı olarak enteroendokrin L hücrelerinden salgılanan glukagon benzeri peptit-1 (GLP-1) ve peptit YY (PYY) hormonlarının en önemli etkileri yemek sonrasında insülin salgısını artırarak, kan glukozunu düzenlemeleridir. Bu çalışmada agmatinin ve L-arjininin GLP-1 ve PYY salgısı üzerine etkisini incelemek için insan enteroendokrin L-hücre hattı olan NCI-H716 hücreleri kullanılmış ve hücreler 20 ve 40 mM olacak şekilde agmatin ve L-arjininin iki farklı konsantrasyonu ile 2 saat süreyle inkübe edilerek GLP-1 ile PYY salgıları ölçülmüştür. Ayrıca hücrelere bu maddelerle birlikte hormon salgısında kalsiyum algılayan reseptörlerin (CaSR) rolünü araştırmak amacıyla sırasıyla CaSR'nin negatif ve pozitif allosterik modülatörleri olan NPS 2143 ve R568 ile kombinasyonları uygulanmıştır. Her ne kadar 20 ve 40 mM'lık agmatin ve L-arjinin dozları tek başlarına GLP-1 ve PYY salgısına yol açmasa da NPS 2143 ile birlikte uygulanmaları GLP-1 ve PYY salgısında azalmaya yol açmıştır. Bu sonuç GLP-1 ve PYY salgısında CaSR'nin aracı reseptör olabileceğini düşündürmüştür. NCI-H716 hücrelerinde GLP-1 ve PYY salgısında hücre içi ikinci mesajcıları belirlemeye yönelik çalışmaların sonucunda 40 mM agmatin + NPS 2143 grubunda cAMP seviyesinde düşüş, 40 mM agmatin + R568 grubunda ise cAMP seviyesinde artış görülmüştür. 40 mM L-arjinin ile hücre içi kalsiyum yoğunluğunun arttığı ve NPS 2143 ile birlikte uygulandığında da azaldığı bulunmuştur. CaSR immünreaktivite şiddeti ise gruplar arasında fark göstermemiştir. Sonuç olarak, insan enteroendokrin L-hücre hattı olan NCI-H716 hücrelerinde agmatin ve L-arjininin 20 ve 40 mM'lık dozları belirgin bir hormon salgısına yol açmazken, NPS 2143 uygulamasına bağlı olarak hem hormon hem de cAMP/kalsiyum düzeylerinde değişiklikler meydana geliyor olması GLP-1 ve PYY salgısında CaSR'lerin rolü olduğu fikrini desteklemektedir.
Multiple skleroz hastalarının serum d vitamini ve kalsiyum düzeylerinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılması ve beslenme durumlarının değerlendirilmesi
Multiple Skleroz (MS), Merkezi Sinir Sistemi (MSS)'nin kronik ve inflamatuar bir hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı, MS'li ve sağlıklı bireyleri, serum kalsiyum (Ca) ve D vitamini düzeyi, beslenme durumu ve bazı biyokimyasal parametreler açısından karşılaştırmaktır. Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi MS Polikliniği'ne başvuran 19-65 yaş arası MS'li 196 birey ve sağlıklı 196 birey olmak üzere toplam 392 birey araştırma kapsamına alınmıştır. Tüm bireylerin genel özellikleri, sağlık durumu, beslenme alışkanlıkları, besin tüketimleri, besin tüketim sıklıkları ve fiziksel aktivite durumları anket formu ile belirlenmiştir. Bireylerin serum Ca, D vitamini ve diğer biyokimyasal değerleri analiz edilmiştir. MS'li bireylerin serum Ca (kadın ve erkekler için sırasıyla, 9,24±0,9 mg/dL, 9,29±0,49 mg/dL) ve D vitamini (sırasıyla; 8,55±5,48 ng/mL ve 9,85±4,35 ng/mL) değerleri sağlıklı bireylerden anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. MS'li kadın ve erkeklerde günlük enerji (MS'li kadın ve erkekler için sırasıyla; 1616,65±613,43 kkal ve 1890,67±741,15 kkal), karbonhidrat (CHO) (sırasıyla; 188,10±85,03 g ve 212,93±99,36 g), yağ (sırasıyla; 71,13±30,41 g ve 81,18±38,53 g) ve protein (sırasıyla; 52,94±22,29 g ve 74,07±38,18 g) alımının sağlıklı kadın ve erkeklerdekinden (enerji, CHO, yağ ve protein için sırasıyla; 2024,46±577,12 kkal ve 2550,17±649,61 kkal, 62,76±21,63 g ve 86,84±28,01 g, 90,80±31,61 g ve 113,32±34,30 g, 62,76±21,63 g ve 86,84±28,01 g) anlamlı derecede daha düşük olduğu tespit edilmiştir. MS'li bireylerin düzenli fiziksel aktivite yapma oranı sağlıklı bireylerden daha düşüktür (p<0,001). Toplam enerji harcaması MS'li bireylerde 1870,0±182,8 kkal ve sağlıklı bireylerde 1941,6±190,5 kkal'dir. Bu araştırmada, MS'li bireylerin biyokimyasal parametrelerinin (alkalen fosfataz (ALP) (kadın ve erkekler için sırasıyla; 73,67±36,98 U/L ve 77,77±23,71 U/L), C-reaktif protein (CRP) (sırasıyla; 0,31±0,50 mg/L ve 0,41±0,70 mg/L)), antropometrik ölçümlerinin (sırasıyla; vücut ağırlığı 67,89±13,44 kg ve 77,93±12,75 kg, bel çevresi 91,11±15,66 cm ve 95,62±12,10 cm, kalça çevresi 106,04±10,47 cm ve 104,31±8,65 cm), fiziksel aktivite düzeylerinin ve beslenme durumlarının sağlıklı bireylerden farklı olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, beslenme durumunun takibi ve iyileştirilmesi MS'li bireylerin tedavi sürecine dahil edilmelidir.
Yapraktan kalsiyum ve bor uygulamasının narın (Punica granatum cv. Hicaznar) mineral beslenmesi, verimi ve meyve çatlaması üzerine etkisi
Bu tez çalışmasında, nar bitkisine üç farklı dönemde yapraktan Ca ve B uygulamalarının bitkilerin mineral beslenmesi, verimi ve meyve çatlaması üzerine etkileri araştırılmıştır. Araştırmada, bitkisel materyal olarak 13 yaşında Hicaznar nar çeşidi kullanılmış ve deneme Antalya ili Serik ilçesinde bir üretici bahçesinde yürütülmüştür. Yapraktan Ca uygulaması % 0, % 1 ve % 2 dozlarında CaCl2 olarak, B uygulaması ise % 0, % 0.2 ve % 0.4 dozlarında H3BO3 olarak uygulanmıştır. Uygulamalar tam çiçeklenmeden 30 gün sonra ve 30 gün aralıklarla iki uygulama daha olmak üzere toplam üç kez, ağaçlarda yaprakları tamamıyla ıslatacak şekilde pülverizatörle yapılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, yapraktan Ca, B ve Ca*B uygulamaları nar bitkilerinin yaprak örneklerinde N, P, K, Ca, B ve Zn konsantrasyonları ve meyve verim üzerinde önemli etkiler yaparken; Mg, Fe, Cu, Mn konsantrasyonları ve çatlak meyve oranı üzerine önemli etkiler yapmamıştır. Bor uygulaması yaprakların N, P ve B konsantrasyonlarını ve verimi artırmıştır. Kalsiyum uygulaması ile yaprak K, Ca ve B konsantrasyonları önemli oranda artmıştır. Nar bitkisinde çatlak meyve oranı üzerine hem Ca hem de B uygulamalarının önemli bir etki yapmadığı tespit edilmiştir. Yapılan deneme sonucunda; nar üretiminde önemli bir fizyolojik bozukluk olan meyve çatlaması gibi sorunları önlemek amacıyla meyve çatlaması ve verim değerleri birlikte değerlendirildiğinde en etkili uygulamanın yapraktan % 1 Ca ve % 0.2 B uygulamasının olduğu söylenebilir.
Elma çeşitlerinde yapraktan potasyum ve kalsiyum uygulamalarının besin elementi içerikleri, meyve kalitesi ve verim üzerine etkisi
Çalışmada, 2 elma çeşidinde potasyum ve kalsiyum gübrelerinin ayrı ayrı ve birlikte yapraktan uygulama yapılarak, bu uygulamaların ağaçların meyve verimi, kalite ve besin elementi düzeyine etkilerini değerlendirmek ve öneriler geliştirmek amaçlanmıştır. Bu amaçla, Red Chief ve Golden Delicious çeşitleri kullanılmıştır. Deneme, üniversite bünyesinde olan elma bahçesinde yürütülmüştür. Yaprak analizleri (N, P, K, Ca, Mg, Fe, Cu, Zn, Mn); SPAD ölçümü, pomolojik analizler (meyve ağırlığı, meyve eni, meyve boyu, meyve kabuk rengi, meyve eti sertliği), verim hesaplaması yapılmıştır. Sonuçlara göre çeşitler ve uygulamalar bakımından değerlendirildiğinde N, P önemli bulunmazken, K, Ca ve Mg içeriklerinin Golden Delicious çeşidinde Red Chief çeşidine göre önemli ve fazla bulunduğu belirlenmiştir. Ortalama değerlere göre Fe dışındaki mikro elementlerin (Cu, Mn ve Zn) Red Chief çeşidinde Golden Delicious çeşidine göre daha fazla alındığı tespit edilmiştir. En, boy ve ağırlık bakımından çeşitler arası farkı önemli bulunmuş, ancak uygulamaların önemsiz olduğu görülmüştür. Sertlik bakımından ise çeşitler arası fark önemsiz olurken uygulamalar arasındaki fark önemli bulunmuştur. Kabuk rengi bakımından, Golden Delicious çeşidi Red Chief çeşidine göre daha yüksek değerlere sahip olduğu belirlenmiştir. Çeşitler arasında SPAD değerinin ise Red Chief çeşidi, Golden Delicious elma çeşidine göre daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, benzer iklim ve toprak koşullarında potasyumlu ve kalsiyumlu gübrelerin ayrı ayrı veya birlikte yapraktan uygulanması durumunda elmanın verim, kalite ve besin elementi içeriğini artırmak için çeşide göre uygun gübre uygulamasının önemli olduğu ortaya konmuştur. Toprakta yeterli miktarda potasyum ve kalsiyum olsa dahi yapraktan %1 Ca + %1 K uygulama ile meyve kalitesi ve verimde artışın olabileceği belirlenmiştir.
Beden kütle indeksi 30-35 arası olan kadınlarda beslenme alışkanlıkları, besin tüketimi ve kalsiyum tüketimi ile antropometrik ölçümler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma İstanbul'da bulunan bir Beslenme ve danışmanlık merkezine başvuran 20-45 yaş arası BKI'si 30-35 olan kadınlarda yürütüldü.Çalışmada kalsiyum tüketiminin ve beslenme alışkanlıklarının antropometrik ölçümler,dolaylasıyla obezite üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya alınan kadınlara demografik bilgiler, sağlık durumları, beslenme alışkanlıklarını içeren bir anket uygulandı. Ayrıca katılımcıların 3 günlük besin tüketim kayıtları retrospektif olarak alınıp besin tüketim sıklıkları ve antropometrik ölçümleri değerlendirildi. Bulgulara göre çalışmaya alınan kadınların, 21- 42 yaş aralığında olup, çoğunluğunun ise %25 ile 31-35 yaş arası olduğu ve %38'inin ev kadını olduğu belirlendi. Besin tüketim kayıtları incelendiğinde; kalsiyum ve potasyum alımları yüksek olan kadınlarda doktor tarafından tanısı konulan hastalık oranının daha fazla olduğu bulundu. Kadınların alkol kullanımı ile antropometrik ölçümler arasında anlamlı bir ilişki bulundu (P=0.014). ) Alkol kullanımı ile kadınların antropometrik ölçümleri arasındaki ilişki incelendiğinde; alkol tüketen katılımcılarda kalça çevresinin daha geniş olduğu saptandı (P=0.014). Sigara kullanımı ile fosfor tüketimi arasında istatistiksel olarak anlamlılık görüldü (P=0.023) Katılımcıların günlük öğün sayıları ile antropometrik ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunup, öğün sayısı arttıkça yağ oranının arttığı (P=0.05) ve kas oranı (P=0.02), bel çevresinin (P=0.028) ise azaldığı belirlendi. Kadınların kalça çevresi ile enerji (P=0.006), karbonhidrat (P=0.008) ve yağ (P=0.018) tüketimi arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Kalsiyum ve diğer mikro besin öğelerinin antropometrik ölçümler ile ilişkisinde; kalsiyum ile antropometrik ölçümler arasında bir ilişki bulunamazken (P>0.05), A vitamini ile ağırlık düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki görüldü.(P=0.047). Katılımcıların günlük kalsiyum tüketim ortalamaları 774.59 mg bulunarak, günlük gereksinmenin altında olduğu saptandı. Yoğurt (P=0.023), pirinç-makarna (P=0.041), çay (P=0.001) ve kahve (P=0.014) tüketimi ile BKİ değeri arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Araştırmada kullanılmış olan besin tüketim kayıtlarına ait veriler, BEBİS programı üzerinden kayda alınıp, enerji ve besinöğeleri değerleri hesaplandı. Yapılan değerlendirilmeler ve kayıtlar, istatiksel analizler ise Windows 18.0 ortamında SPSS ile yapılmış ve T-testi, Ki- kare testi, Mann-Whitney U testi uygulanarak gerçekleştirildi. Çalışmanın sonucu olarak, obez kadınlarda kalsiyum tüketiminin, son literatürlerin tersine antropometri üzerine dolayısıyla obezite üzerine etkisi saptanamadığından, daha geniş ve farklı sosyo kültürel yapıdaki popülasyonda ve ileri teknikler kullanılarak çalışma yapılmasına gereksinim vardır.
Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 18-35 yaş aralığındaki bölge kadınlarının son 5 yıllık D vitamini düzeyinin saptanması
Van Eğitim ve Araştırma Hastanesine Başvuran 18-35 Yaş Aralığındaki Bölge Kadınlarının Son 5 Yıllık D Vitamini Düzeyinin Saptanması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyokimya Anabilim Dalı, Veteriner Programı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Sunulan bu tez ile Van ilinde beş yıllık bir sürede çeşitli sağlık nedenleriyle Van Eğitim ve Araştırma hastanesine gelen bayan hastaların temelde Vitamin D düzeyleri olmak üzere onunla bağlantılı Ca, Mg ve K düzeylerini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmanın insan materyalini 2012-2016 yılları arasında Van Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran ve serum D vitamin analizleri yapılmış olan 18-35 yaş aralığındaki bayan hastalar oluşturdu. Her yıl için 20 hasta, toplam 100 hasta, gerekli izinleri alınıp araştırmaya dâhil edildi. 2012-2015 yıllları arasındaki istenilen analiz sonuçları arşivden alınırken, 2016 yılında ise yine 20 bayanın kan örnekleri bizzat alınıp, D vitamini, kalsiyum, potasyum ve magnezyum değerleri tayin edildi. Roche marka Cobas otoanalizörü kullanarak analizler yapıldı. 2012 ile 2016 yılında 5 yılık süre yılında bu parametrelerin ortalama değerleri sırasıyla Vitamin D için 7.88±8.23 – 11.90±10.88 - 10.67±10.39 – 12.68±13.76 – 15.98±15.72 ng/ml. Kalsiyum için 9.33±0.96 – 9.64±0.54 – 9.38±1.03 – 8.84±1.03 – 9.53±0.62 mg/dl, Magnezyum için 2.05±0.20 – 2.12±0.17 -2.03±0.14 – 1.93±0.22 – 2.00±0.26 mg/dl iken potasyum için 4.11±0.34 - 4.22±0.43 – 4.03±0.44 -4.10±0.47 – 4.18±0.36 mmol/l olarak saptandı. Çeşitli tıp otoriteleri tarafından 50 nmol /l (20-30 ng/ml) den fazla serum vitamin D düzeyi yeterli olarak kabul edildiğinden, klinik D vitamini eksikliğinde düzey 25 nmol/ l (10ng/ml)' den düşük olduğunda ortaya çıkmaktadır. İncelenen tüm yıllarda saptanan vitamin D düzeyleri eksiklik sınırları içinde olup Van ilinde kadınlarda ciddi eksiklikler bulunmuştur. Yöresel temelde kapalı olarak giyilen giysiler, gün ışığından faydalanma süresinin azlığı ve yetersiz beslenme eksiklik nedenleri olabilir. Diğer parametrelerde ciddi bir eksiklik tesbit edilmemiştir. Sonuç olarak Van ilinde yıllara dayanan bir çalışma olarak bu eser önem arzetmektedir. Daha detaylı Vitamin D seviye tesbiti çalışmalarının yapılması, bölgesel çalışmalara ağırlık verilerek, genç-yaşlı nüfüsta saptanacak eksik vitamin değerlerine karşı çeşitli kuruluşlar nezdinde, özellikle temel bazı gıdalar belirlenecek oranlarda takviye yapılması önerilmelidir. Anahtar Kelimeler: D Vitamini, Kadın, Kolekalsiferol, Kalsiyum, Magnezyum, Potasyum
Tuz stresi altındaki biber bitkisine kalsiyum uygulamalarının etkisinin araştırılması
Bu çalışma Yüzüncü Yıl Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Fizyoloji laboratuvarı iklim odasında ve su kültüründe yürütülmüştür. Demre biber çeşidinin kullanıldığı çalışmada tuz stresi altındaki biber bitkisine farklı dozlarda uygulanan kalsiyumun (Ca) morfolojik ve biyokimyasal etkileri araştırılmıştır. Çalışma kontrollü şartlardaki 16/8 saatlik aydınlık/ karanlık fotoperiyotta, 25°C'de ve %70 nemli iklim odasında yürütülmüştür. Çalışmada kök ağırlığı, gövde ağırlığı, yaprak ağırlığı, yaprak sayısı, bitki boyu ve bitki boğum arası mesafeleri ölçülmüştür. Ayrıca bitkilerin tuza dayanım skalaları belirlenmiştir. Stres altındaki bitkilerde meydana gelen biyokimyasal değişiklikleri belirlemek amacıyla bitki yapraklarındaki klorofil ve MDA (Malondialdehit) miktarları ile bitkilerin kök, gövde ve yapraklarındaki iyon miktarları (Na, K, Ca, Cl, Mg, Cu, Fe, Zn, Mn) ve antioksidant enzim aktiviteleri (Katalaz (CAT), Askorbat peroksidaz (APX), Süperoksit dismutaz (SOD)) belirlenmiştir. Tuz stresi altındaki bitkilere uygulanan kalsiyumun dozu arttıkça bitkilerin klorofil miktarlarında artış olurken, bitki hücrelerindeki hasarın miktarını gösteren lipid peroksidasyonun ürünü olan MDA (Malondialdehit) miktarlarında ise düşüşe sebep olmuştur. Bu sonuçlara parelel olarakta bitkiler strese girmedikleri için ya da çok az stres oluştuğu için her üç enzim aktivitesinde Ca doz artışına bağlı olarak düşüşler olmuştur. Tuzlu ortamda artan düzeyde kalsiyum, NaCl'nin zararlı etkisini azaltıcı ve/veya ortadan kaldırıcı yönde olmak üzere bitkide makro element miktarları üzerine genellikle olumlu etki yapmıştır. Na ve Cl iyonlarının birikiminin ise Ca dozu arttıkça kök, gövde ve yapraklarda düştüğü belirlenmiştir. Tuz stresi altındaki biber fidelerine artan dozlarda Ca uygulamalarının tuzun olumsuz etkisini azaltmada kısmen de olsa etkili olduğu yapılan ölçüm ve analizler sonucunda söylenebilir. Anahtar kelimeler: Antioksidant enzim aktiviteleri, Biber (Capsicum annum), İyon birikimleri, Kalsiyum, MDA, NaCl, Tuz stresi
Acil serviste atriyal fibrilasyon/flutter hız kontrolünde ve diğer supraventriküler taşikardilerin tedavisinde kullanılan diltiazemin klinik başarısı ile kan kalsiyum düzeyleri arasındaki ilişki
Diltiazem, dar QRS kompleks taşikardilerin tedavisinde, yaygın olarak kullanılan anti-aritmik bir ilaçtır. Diltiazem, L tipi kalsiyum kanal blokajı ile hücre dışından hücre içine kalsiyum girişini inhibe ederek sitozolik kalsiyum düzeyini düşürür. Dar QRS kompleks taşikardilerin akut tedavisinde kullanılan iv diltiazemin etkinliğinin serum kalsiyumu ile olan ilişkisi in vivo olarak araştırılmamış bir konudur. Bu çalışmanın ilk amacı, akut tedavide kullanılan iv diltiazemin etkinliği ile kan kalsiyum düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmak, ikincisiyse hız kontrol profilaksisinde kullanılan diltiazemin kan kalsiyum düzeyi üzerindeki etkilerini saptamaktı. Dar QRS kompleks taşikardi ile acil servise başvuran 383 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş ortancası 74 olup %55'i kadın, %45'i erkekti. Tedavi öncesi ritim hastaların %91,1'inde AF, %2,9'unda atriyal flutter ve %6,0'sında diğer SVT ritimleriydi. Tedavi başarı oranı %68,9 bulundu. Diltiazeme tedavi yanıtı olan hastalarda iyonize kalsiyum değerlerinin ortancası 1,14 mmol/L (IQR:0,12), yanıtsız hastalarda 1,10 mmol/L (IQR:0,12) tespit edilmiş olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,298). Alt grup analizlerinde ise, tedavi başarısı, iyonize kalsiyumu düşük hastalarda %63,1; normal olanlarda %73,3; yüksek olanlarda %40 saptandı ve bu farklılık anlamlıydı (p=0,002). Diltiazem ile en yüksek başarı oranı, iyonize kalsiyumu normal sınırlarda olan hastalarda görüldü. Profilaktik KKB kullanan hastalarda serum iyonize kalsiyum değeri ortancası 1,17 mmol/L (IQR:0,11), kullanmayanlarda 1,12 mmol/L (IQR:0,15) olarak saptandı ve aradaki fark anlamlıydı (p=0,009). Bu bilgiler, acil servise dar QRS kompleks taşikardi ile başvuran, serum kalsiyum düzeyleri değişen hastaların tedavilerinde ilaç seçimi konusunda klinisyene kılavuzluk edebilir.
Huh-7 hepatoselüler karsinoma hücrelerinde TRPC6 kanal aktivatörü hiperforinin SOCE ve proliferasyon üzerine etkileri
Amaç: Çalışmamızın amacı, Huh-7 insan hepatoselüler karsinoma hücre hattında geçici reseptör potansiyel 6 (transient receptor potential canonical 6, TRPC6) kanalının spesifik aktivatörü olan hiperforinin proliferasyon hızı, depo kontrollü kalsiyum girişi (SOCE) ve ilişkili proteinlerin (TRPC1, TRPC6, STIM1 ve Orai1) ekspresyonu üzerine olası etkilerini araştırmaktır. Metot: Bu çalışmada hiperforin inkübasyonunun (24 saat) TRPC1, TRPC6, STIM1 ve Orai1 mRNA ekspresyon düzeyleri üzerine olan etkilerini araştırmak amacıyla gerçek zamanlı kantitatif PCR (qRT-PCR, Light Cycler 480, Roche) analizi gerçekleştirildi. Hiperforinin SOCE üzerine etkilerini araştırmak amacıyla Fura-2 ile yüklenmiş Huh-7 hücrelerinde hücre içi kalsiyum konsantrasyonlarındaki değişim gerçek zamanlı olarak spektroflurometrede izlendi. Ayrıca hiperforinin Huh-7 hücrelerinin proliferasyonu üzerindeki etkileri gerçek zamanlı hücre analiz sistemi (xCELLigence) ile incelendi. Bulgular: qRT-PCR sonuçlarına göre, hiperforin TRPC1 mRNA ekspresyon düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artışa neden olurken STIM1 ve Orai1 düzeylerinde azalma meydana gelmiştir. Diğer yandan, TRPC6 mRNA ekspresyon düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte belirgin bir artış meydana gelmiştir. Kontrol hücrelerine kıyasla hiperforin ile inkübe edilen (2 saat) Huh-7 hücrelerinde siklopiazonik asitin (CPA) neden olduğu SOCE istatistiksel olarak anlamlı ölçüde artmıştır. Aynı zamanda hiperforin tek başına ya da CPA-aracılı SOCE sonrası uygulandığında hücre içi kalsiyum düzeyinde belirgin bir artışa neden olmuştur. Hiperforinin neden olduğu kalsiyum konsantrasyon artışlarında protein kinaz C'nin rolünü araştırmak amacı ile uygulanan PKC inhibitörü şeliritrin varlığında hiperforinin neden olduğu [Ca+2]i artışının belirgin düzeyde azaldığı belirlenmiştir. Hiperforin konsantrasyona bağlı olarak Huh-7 hücrelerinin proliferasyon hızı üzerinde anlamlı bir azalmaya neden olmuştur. Sonuç: Hiperforinin neden olduğu SOCE artışı, TRPC1 ve TRPC6 mRNA ekspresyon düzeylerindeki artışın bir sonucu olabilir. Hiperforinin Huh-7 hücrelerinde konsantrasyona bağlı olarak proliferasyon hızında neden olduğu azalma hiperforinin kanser tedavisi için potansiyel bir ilaç olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, hiperforin hepatoselüler karsinoma hücrelerinde SOCE'nin aktivasyonu ve düzenlenmesinde önemli bir rol oynuyor olabilir. Anahtar Kelimeler; Hepatoselüler karsinoma; Huh-7; Kalsiyum; TRPC1; TRPC6
Düşük çözünürlük gösteren ilaçların oral formülasyonları üzerine çalışmalar
Bu çalışmanın amacı düşük çözünürlük gösteren atorvastatin kalsiyum (AtrCa) ile yenilikçi formülsyonlar geliştirip, bu formülasyonların in vitro salım, permeabilite özelliklerini ticari formülasyon ile karşılaştırmaktır. Tez kapsamında primer hiperkolesterolemi tedavisinde oral yolla kullanılabilecek AtrCa içeren kendiliğinden mikroemülsifiye olabilen ilaç taşıyıcı sistemlerin, mikroemülsifiye sistemlerin katılaştırılması yöntemi ile hazırlanan pellet formülasyonlarının hazırlanışı, kalite kontrolü ve ticari formülasyon ile karşılaştırılma çalışmaları yapılmıştır. Bu amaçla öncelikle, AtrCa'un yüksek basınçlı sıvı kromatografisi ile (HPLC) metot geliştirilip validasyonları gerçekleştirildi. AtrCa'un çeşitli yağ, YEM, YYEM ve tamponlarda çözünürlük çalışması yapıldı. Belirlenen yardımcı maddeler ile üçgen faz diyagramları çizilip en yüksek alan değeri veren üç formülasyona karar verildi. Termodinamik stabilite çalışmalarında faz ayrışması gözlenmeyen formülsyon kararlaştırıldı ve bu formülasyonun fizikokimyasal özellikleri incelendi. SMEDD formülasyonun içerik miktarı tayin edildi. SMEDD formülasyonunun uzun süreli ve hızlandırılmış stabilite çalışmaları altı ay boyunca gerçekleştirildi. AtrCa'un pellet formülasyonu çalışmalarında katı faza emdirilecek mikroemülsiyon bileşenleri çözünürlük çalışmaları ile, su miktarı viskozite değerlerine göre belirlendi. Katı faza emdirilen mikroemülsiyon ile pellet formülasyonları oluşturuldu bu formülasyonda fizikokimyasal özelliklerin belirlenmesi için çalışmalar yapıldı. Stabilite ve içerik miktarı tayinleri yapıldı. AtrCa etkin maddesinin, geliştirilen SMEDD formülasyonu ve pellet formülasyonunun in vitro salım çalışmaları gerçekleştirilip ticari formülasyon ile kıyaslamalar gerçekleştirildi. İn vitro ortamda Caco-2 hücreleri ile yapılan permeabilite çalışmalarında AtrCa etkin maddesinin, SMEDD ve pellet formülasyonunun, ticari formülasyonun geçiş çalışmaları gerçekleştirildi. 0., 24., 48. ve 72. saatlerde SMEDD ve pellet formülasyonunun, AtrCa etkin maddesinin ve ticari formülasyonunun sitotoksisite çalışmaları yapıldı. AtrCa içeren SMEDD ve SMEDD-pellet formülasyonlarının gelecekte yapılacak ileri çalışmalar ile hiperkolesterolemi tedavisinde umut vaat eden formülasyonlar olabileceği sonucuna varıldı.
İn vitro koşullarda yetiştirilen biberde eksojen kalsiyum uygulamasının kuraklık stresi zararlarını azaltma üzerine etkisi
Çalışmada kullanılan Capsicum annum L. özellikle gıda ve ilaç sanayiindeki kullanımlarıyla ülke ekonomisi için önemli bir türdür. Hilvan ve İnan (Capsicum annuum L.) biber çeşitlerine ait tohumlar % 3 sakkaroz ile % 0,7 agar ilave edilmiş MS temel besi ortamına ekilmiştir. Kuraklık stresi oluşturmak için Polietilen glikol (3 g.L-1 PEG) ve/veya farklı konsantrasyonlarda kalsiyum (330 mg.L-1 CaCl) uygulanmıştır. 16 saat aydınlık/8 saat karanlık fotoperiyot, 25±2 0C sıcaklık ve % 45 nem koşullarında bitki büyütme odasında çimlenme ve fide gelişimine bırakılmıştır. 5. hafta sonunda fideler tesadüfî bloklar deneme desenine göre hasat edilerek fidelerde morfolojik ölçümler yapılmış (kök-sürgün uzunluğu, taze ve kuru ağırlığı) ve fizyolojik-biyokimyasal analizler (fotosentetik pigment madde, toplam protein, toplam fenolik madde, MDA, prolin miktarları ve antioksidan aktiviteleri) gerçekleştirilmiştir. Kuraklık stresinin her iki bitki çeşidini negatif yönde etkilediği, eksojen kalsiyum uygulamalarıyla bu etkinin hafiflediği tespit edilmiştir. Özellikle düşük konsantrasyonlu eksojen kalsiyum uygulamalarının su eksikliği koşullarında bitki yetiştirmede kullanılabileceğini düşündürmektedir.
Acil yoğun bakım ünitesinde sepsis tanılı hastalarda başvuruda ölçülen iyonize kalsiyum düzeyinin prognostik değeri
Kalsiyum neredeyse tüm hücresel süreçlerde önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle hücre içi ve sistemik kalsiyum konsantrasyonları sıkı bir şekilde kontrol edilmektedir. Ancak serum total kalsiyum konsantrasyonları hipoalbuminemi gibi çok sayıda faktörden etkilenmektedir. Kalsiyum metabolizmasının gösterilmesinde iyonize kalsiyum seviyesinin ölçümü daha önemlidir. Sepsis sırasında kalsiyum metabolizmasının sıkı kontrolü bozulmaktadır. Ancak sepsis nedeniyle yoğun bakım ünitesine (YBÜ) kabul edilen hastalarda iyonize kalsiyum seviyelerinin prognostik önemi tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı sepsis nedeniyle YBÜ'ye kabul edilen olgularda iyonize kalsiyum seviyelerinin prognostik öneminin değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem Ocak 2020 ile Aralık 2021 tarihleri arasında 24 aylık sürede Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi acil servisine başvurup acil YBÜ'ye sepsis tanısı ile yatırılan 228 hasta çalışmaya dahil edildi. Sepsis tanısında Sepsis-3 tanımı dikkate alındı. Hastaların demografik özellikleri, vital bulguları, Ardışık Organ Yetersizlik Değerlendirmesi (SOFA), Hızlı Ardışık Organ Yetersizlik Değerlendirmesi (qSOFA), başvuru iyonize kalsiyum ve total serum kalsiyum seviyeleri, başvurudaki kan gazı, hemogram ve biyokimya parametreleri, ilk 24 saatteki oksijen destek ihtiyacı ve vazopresör ihtiyacı, acil YBÜ kalış süresi, hastane yatış süresi, hastane sonlanımı, 7 ve 28 günlük mortalite durumu retrospektif olarak taranarak analiz edildi. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 72,1 ± 14,6 (20-102 yıl) idi. Erkek/Kadın oranı 1.3/1 idi. Olguların ortalama iyonize kalsiyum düzeyi 1,07 ± 0,20 mmol/L, albümine göre düzeltilmiş kalsiyum düzeyi 9,20 ± 1,06 mg/dL idi. İyonize kalsiyuma göre hastaların %57,5'inde hipokalsemi, %32'sinde normokalsemi ve %10,5'inde hiperkalsemi vardı. Bu oranlar düzeltilmiş kalsiyuma göre sırasıyla %29,4, %64 ve %6,6 idi. İlk 24 saatte hastaların %20,2'sinde mekanik ventilasyon, %30,3'ünde vazopresör ihtiyacı gelişmişti. Olguların %22,4'ü acil YBÜ'de kaybedilmişti. Yedi günlük mortalite oranı %25,4, yirmi sekiz günlük mortalite oranı %47,8 iken, hastane mortalite oranı %57,9'a kadar çıkmaktaydı. İyonize kalsiyum seviyesi hastane sonlanımı (p=0,281), 7 günlük mortalite (p=0,136) ve 28 günlük mortaliteye (p=0,398) göre değişmemekteydi. ROC analizlerinde, iyonize kalsiyum konsantrasyonlarının 7 günlük mortalite (AUC=0,561, %95 GA 0,494-0,626, p=0,188), hastane sonlanımı (AUC=0,525, %95 GA 0,458-0,591, p=0,517) ve 28 günlük mortalitede (AUC=0,512, %95 GA 0,445-0,578, p=0,761) tek başına belirleyici olmadığı izlendi. İyonize kalsiyum seviyeleri, mortalite belirteci olarak anlamlı sonuç veren SOFA skoru, YBÜ kalış süresi ve hastanede kalış süresi ile de korele değildi. Sonuç Kalsiyum seviyelerinin gösterilmesinde iyonize kalsiyum, düzeltilmiş total serum kalsiyum seviyelerinden daha doğru bilgiler sağlayabilir. Sepsis olgularında hipokalsemi sıklığı oldukça yüksektir. Ancak sepsis nedeniyle YBÜ'ye kabul edilen hastalarda iyonize kalsiyumun prognostik değeri sınırlıdır. Anahtar kelimeler: İyonize kalsiyum, Düzeltilmiş kalsiyum, Sepsis, Yoğun bakım ünitesi
Globozoospermi vakalarında kalsiyum iyonofor uygulamasının etkileri
İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) sonrası total fertilizasyon başarısızlığı, sperm veya oosit kaynaklı pek çok faktörden kaynaklanabilir. En önemli sperm faktörleri immotil sperm ve globozoospermi diye adlandırılan yuvarlak başlı spermlerdir. Yuvarlak başlı spermler akrozomal membran ve akrozinden yoksundur. Bu yüzden onlar oosite penetre olma ve oositi aktive etme kapasitesine sahip değildir.Bu çalışmada önceki denemesinde düşük fertilizasyon oranı elde edilen, globozoospermik, en az 5 matür oosit elde edilen 37 çift incelenmiştir. İkinci denemelerinde tüm matür oositlere ICSI sonrası kalsiyum iyonofor tedavisi yapılmıştır. Akrozoma sahip olmayan globozoospermlerin ancak bu şekilde oosit aktivasyonunu sağlayabilmesi beklenir. ICSI'den 20 saat sonra yapılan fertilizasyon kontrolünde pronukleus değerlendirmesi yapılmıştır. Fertilize oositlerin mitotik bölünme evresi olan klivaj ve embriyo transferlerini takiben elde edilen gebelik oranları değerlendirilmiştir.Yapılan değerlendirmede, önceki denemelerinde düşük fertilizasyon oranına sahip olan veya total fertilizasyon başarısızlığı yaşayan hastalara, oosit aktivasyonu amacıyla yapılan Ca++ iyonofor uygulamasının fertilizasyon oranlarını anlamlı olarak arttırdığı gözlenmiştir. Fertilizasyon oranının artmasına bağlı olarak klivaj oranları ve vaka başına gebelik oranlarında da anlamlı artış gözlenmiştir.Ca++ iyonoforun globozoospermik vakaların fertilizasyonu, klivajı ve vaka başına gebelik oranları üzerinde etkili olduğu söylenebilse bile canlı doğum oranlarıyla ilgili fikir sahibi olabilmek için daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Postmortem izole kalp bilgisayarlı tomografisinden kardiyak kalsiyum skorlaması ve otopsi bulgularının karşılaştırılması
Şüpheli ölümlerde ölüm nedeninin tespit edilmesi adli tıbbın önemli konularından birisidir. İskemik kalp hastalığı batı ülkelerinde ani ölümlerin en sık nedenini oluşturmaktadır. Koroner arter hastalığı, iskemik kalp hastalığının büyük çoğunluğunu kapsamaktadır. Postmortem anamnez ve klinik metodlardan yararlanma olanağının kısıtlı hale gelmesi koroner arter hastalığının tespit edilmesini daha kompleks hale getirmektedir. Agatston skorlaması, Bilgisayarlı Tomografi vasıtasıyla çeşitli dokularda biriken kalsiyum birikintilerini ölçebilen bir yöntemdir. Agatston skoru ile koroner arterler başta olmak üzere; aort, kalp kapakları, karotis ve femoral arterlerdeki kalsiyum yükü tespit edilebilmektedir. Koroner arter kalsiyum skoru, genel olarak koroner plak yükünü tahmin etmek ve gelecekteki kardiyak olay riskini belirlemek için kullanılan güvenilir ve noninvaziv bir tekniktir. Kardiyak ileri görüntüleme yöntemleri klinik olarak hastaların tanısında, risk sınıflandırmasında ve tedavisinde olduğu gibi, postmortem etiyoloji teşhisinde de adli olgularda tamamlayıcı yöntem olarak kullanılabilmektedir. Kardiyak nedenli ölümlerde yardımcı yöntem olarak koroner arter kalsiyum skorlama yöntemi de kullanılabilmektedir. Çalışmamızda Agatston Skorları ile koroner arter aterosklerozu ve koroner arter hastalığına bağlı ölümlerle arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve postmortem izole kardiyak Bilgisayarlı Tomografi'nin adli tıp pratiğinde uygulanabilirliği hususlarının ortaya konulması amaçlanmıştır. Medikolegal otopsisi yapılan olguların kalpleri diğer toraks organlarından ayrıldıktan sonra, rutin otopsi uygulamasını aksatmamak kaydıyla, görüntüleme yapılmasına engel olmayacak uygun bir hazneye konularak, izole kalp bilgisayarlı tomografisi çekildi. Ardından Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri incelenip Agatston skorlaması programı ile Agatston Skorları hesaplandı. Elde edilen bulgulara göre; koroner arter hastalığına bağlı ölümlerde, diğer ölüm nedenlerine göre; miyokard infarktüsü bulgusu bulunan vakaların, miyokard infarktüsü bulgusu bulunmayan vakalara göre; Agatston skorunun anlamlı şekilde daha fazla olduğu tespit edildi. Koroner arter aterosklerozuna bağlı darlık oranları ile Agatston skorunun arasında korelasyon mevcut olduğu tespit edildi. Ayrıca koroner arter darlıklarını tespit etmede KAKS >0 değerinin yüksek duyarlılık ve NPD'si olduğu, KAKS >400 değerinin ise yüksek özgüllüğü olduğu görülmüştür. Yaptığımız araştırma ve literatür taraması neticesinde postmortem KAKS ölçümünün adli tıp pratiğinde vakalardaki koroner arter hastalığının tespit edilmesinde yol gösterici olarak kullanılabileceği ancak tek başına ölüm nedenini belirleyebilmek için kesin kanıt niteliğinde olmadığı sonucuna varılmıştır.
İntestinal geçirgenlik biyomarkerı olan zonulinin postmenopozal osteoporoz gelişimindeki rolünün araştırılması
Günümüzde kadınlar için yaygın bir halk sağlığı problemi olan ve ülkemizde tarama programına alınan postmenopozal osteoporoz temel olarak östrojen hormonunun etkisini kaybetmesiyle ortaya çıkmaktadır. Zonulin, gastrointestinal emilimin kontrolünde görev alan intestinal emilim markerıdır. İntestinal geçirgenliğin artışı ile kalsiyum, magnezyum ve diğer birçok mineral, vitamin ve enzimlerin bağırsaktan emiliminin azalmasına neden olmaktadır. İntestinal geçirgenliğin etkilenmesiyle oluşan kalsiyum, fosfor gibi minerallerin emilimindeki bozukluk, osteoporoz gelişimindeki bir risk faktörüdür. Bu nedenle, biz bu çalışmada; 65 yaş üzerindeki postmenapozal kadınlarda, intestinal geçirgenlik biyomarkerı olan zonulinin postmenapozal osteoporoz gelişimindeki rolünü araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza postmenopozal dönemde olan 65 yaş üstü toplam 152 kadın hasta dahil edilmiştir. Tüm hastaların başvurularında demografik ve laboratuar verileri hasta sisteminden kaydedilmiştir. DEXA çekimi yapılmıştır. Hastalar DEXA sonuçlarına göre osteoporoz (n=50), osteopeni (n=51), sağlıklı kontrol (n=51) olarak üç gruba ayrılmıştır. Her hastadan 5 ml kan örneği alınıp biyokimya laboratuarında zonulin düzeyi çalışılmıştır. Elde edilen verilerde gruplar arasında biyokimya, hormon, hemogram ve zonulin sonuçlarında anlamlı fark saptanmamıştır. Ağırlık ve vücut kitle indeksi açısından sağlıklı grup ile hasta grubu (p=0.009, Bonferroni test) ve ara grup (p=0.049, Bonferroni test) arasında fark saptanmıştır. Hasta grubunda zonulin ile parathormon (r=-0.524, p<0.001) arasında negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Sağlıklı grupta ise zonulin ile kalsiyum (r=0.299, p=0.033) arasında pozitif yönde, zonulin ile magnezyum (r=-0.319, p=0.023) arasında ise negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Literatürde daha önce insanlarda osteoporoz ve serum zonulin ilişkisine dair herhangi bir çalışma bulunamamış olup yaptığımız çalışmada zonulin ile aralarında patofizyolojik ilişki saptanmamıştır. Hastaların daha önce dış merkez sağlık kuruluşlarından reçete edilen D vitamin ve kalsiyum içerikli medikal tedavi kullanmış olma durumları, hasta grubunun az sayıda olması çalışmamızın kısıtlılıkları arasındadır. Bu konuda daha geniş hasta gruplarında ileri merkez tabanlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Osteoporoz, intestinal kalsiyum emilimi, zonulin
Acil servise başvuran travma hastalarında mortaliteyi etkileyen faktörler
Küresel hastalık yükünde ve küresel ölüm oranlarında önde gelen konu başlıklarından birisi de travmadır. Travma, küresel ölüm oranının yaklaşık %10'unu ve küresel hastalık yükünün %16'sını temsil etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), travmaların önlenmesine ve tedavi yaklaşımlarına yönelik temel travma bakım kılavuzlarına yenilikçi yaklaşımların gereklilik olduğunu ifade etmektedir. Travmaya bağlı ölümlere yol açan sebeplerin belirlenmesi önlenebilir ölümlerin engellenmesinde hayati önem arz etmektedir. Çalışmamızla travma hastalarında mortalite sebebi olabilecek önlenebilir ve geliştirilebilir faktörlerin belirlenmesi ve düzeltilmesi amaçlanmaktadır.
Miadında komplike olmayan gebelerde D vitamini düzeyinin ultrasonda fetusun femur uzunluğu/abdominal çevre oranına (FL/AC) etkisi
D vitamini eksikliği tüm dünyayı etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. D vitamini yetersizliği Türkiye'de % 47 gibi yüksek bir seviyede saptanmıştır(1). Düşük D vitamini seviyelerine sahip anneler ve bu annelerin bebekleri ile birçok hastalığın ilişkisi mevcuttur(2, 3). D vitamini insan vücudunda sentezlenebilen tek vitamindir. Hedef doku reseptörlerine D vitamininin etki edebilmesi için karaciğerde sitokrom p450-25 hidroksilaz (CYP27A1) ile 25-hidroksivitamin D (25(OH)D)'ye daha sonrasında böbrekte 1-alfa hidroksilaz (CYP27B1) ile 1,25 dihidroksivitamin D (1,25(OH)2D )'ye dönüşmesi gerekmektedir. 1,25(OH)2D, D vitamininin hedef organları olan barsak, kemik, böbrek ve paratiroid bezlerinde etkisini gösterir. Aktif D vitaminin temel görevi barsaklardan kalsiyum (Ca) ve fosfor (P) emilimini artırmak ve parathormon (PTH) ile birlikte organizmanın Ca ve P homeostazisini sağlayarak kemik mineral dansitesini en optimal düzeyde tutmaktır. Gebelik döneminde D vitamini ve kalsiyum metabolizması açısından optimal maternal durum korunurken, fetüste mineralize yapıların artmış gereksinimi karşılanmaya çalışılır. Maternal D vitamini durumu yenidoğan dönemindeki fetal depolar için çok önemlidir. Bu özellikle fetal kemik büyümesinin zirveye ulaştığı 3. trimesterde daha önemli hale gelmektedir. Biz çalışmamıza 23/06/2021-03/03/2022 tarihleri arasında Muğla Eğitim Araştırma Hastanesinde 37 hafta ve üzeri haftalarda doğum yapan gestasyonel diabetes mellitus (GDM), preeklempsi, fetal gelişim kısıtlılığı, kronik hipertansiyon, tip 2 diabet, kollajen doku hastalığı, sigara kullanımı, kolestaz, kronik böbrek yetmezliği, kronik hastalık öyküsü olmayan gebeleri dahil ettik. Gebelerin özgeçmişi, soygeçmişi, D vitamini takviyesi alıp almadıkları sorgulandı ve doğum öncesi ultrasonografik ölçümleri yapıldı. Çalışma için gebelere kullanmakta olduklarının haricinde bir D vitamini takviyesi yapılmadı ve bu çalışma amaçlı doğum şekli ve zamanı değişmedi. Maternal serum 25(OH)D seviyelerine göre hastalar 20 ng/ml cut-off değer kabul edilerek 2 gruba ayrıldı ve serum değeri > 20 ng/ml olanlar normovitamin grubu, < 20 ng/ml olanlar hipovitamin grubu olarak kabul edildi. Biz çalışmamızda komplike olmayan term gebelerdeki maternal serum 25(OH)D düzeyinin fetal femur uzunluğu/abdominal çevre (FL/AC) oranına etkisini araştırdık. Literatürdeki maternal serum 25(OH)D düzeyi ile fetal biyometri sonuçlarını karşılaştıran çalışmalar çelişkilidir. Biz çalışmamızda komplike olmayan term gebelerdeki maternal serum 25(OH)D düzeyi ile fetal biyometri ve doğum sonuçları ile bir ilişki saptamadık fakat maternal ve paternal boy ile femur uzunluğu (FL) ve FL/AC oranı arasında zayıf pozitif korelasyon saptadık. Anahtar Kelimeler: 25-hidroksivitamin-D, Femur uzunluğu, Kalsiyum, FL/AC
Formulation and in vitro-in vivo evaluation of rosuvastatin calcium incorporated cyclodextrin, solid lipid and chitosan based drug delivery systems
Cardiovascular diseases are the main reasons of death worldwide. Considering that many of the active pharmaceutical ingredients (APIs) used for the treatment of the such severe diseases have poor aqueous solubility which leads to insufficient treatment with poor bioavailability data. Therefore, there is a need for formulation of novel drug delivery systems for the enhancement of the efficacy with lowering the side effects of the APIs. In this study Rosuvastatin Calcium (RCa) which is one of the most effective cholesterol-lowering statin group agents was selected as a model drug aiming to prevent the coronary heart diseases with the reduction of the abnormal levels of lipids in the blood. For the enhancement of the efficacy of the API with lowered side effects, cyclodextrin (CDs) complexes, solid lipid nanoparticles (SLNs), polymeric nanoparticles with chitosan (Cs), were formulated. Characteristic properties of CDs complexes as well as the nanoparticles were revealed in detail. And also, stability of the formulations prepared were evaluated during the storage period of 3 months. Cytotoxic evaluations were also conducted with the MTT tests on Caco-2 cell lines. Ex vivo permeation performances on Caco-2 cell lines as well as in vivo pharmacokinetic studies were also evaluated on selected formulations. The comprehensiveness of the study and uniqueness of selected drug delivery systems are the major original values of our project. And since there is no study has done for the in vitro-in vivo efficiency of the CD-polymer based drug delivery systems for the RCa improves the originality of the study.
Consumption of milk and dairy products amongst university students, relationship between calcium taken from milk and dairy products and anthropometric measurements
Özkorucuklu, Y.N. (2018). Consumption of Milk and Dairy Products amongst University Students, Relationship Between Calcium Taken from Milk and Dairy Products and Anthropometric Measurements. Yeditepe University Graduate School of Health Sciences, Department of Nutrition and Dietetics, Master Thesis, Istanbul. This research aims to determine the milk and dairy product consumption habits of university students, differences between consumption frequency and knowledge levels of groups according to being trained in nutrition or not, and the correlation between calcium intakes of these groups and their body mass index and waist-to-hip ratios. 200 3rd and 4th year students, mainly studying in departments of Nursing, Nutrition and Dietetics, Graphic Design and Architecture, were included in the sample. However, since number of male students in health related departments negatively affects the comparison of anthropometric measurements, they were left outside the study by being excluded from the statistical segment of the research. Study was conducted with female students only. Data was collected between the dates of 15 July and 15 August, using General Information Form and Food Frequency Form prepared by the researcher. Approval of the ethical board and verbal consent of participating students were taken in order to conduct the research. Analysis of data were done in SPSS 20.0 software and percentage distribution, chi-square test and T tests were used for the analysis. While 88 of participants were identified as having milk drinking habits, 52 people reported not drinking milk due to reasons such as disgust and nausea. While it is observed that not all of those who claimed knowing the amount of calcium in milk and dairy products can correctly identify these values; it was also seen that participant claiming knowledge of daily amount of calcium also failed to correctly report these values. When BMI and waist-to-hip raito values of participants were examined according to their departments; it was observed that number of those with a BMI higher than 25 kg/m2 is higher in helath-related departments than in non-health-related ones. When the correlation between daily calcium intake from milk and dairy products (those who consume it every day and at every meal was taken into account) and body mass index is examined; it was seen that majority of participants who consume less than 600 mg have BMI values higher than 25 kg/m2. Finally, it is shown that university students have the habit of milk and dairy product consumption and there is difference regarding this between individuals who have takent his education and those who have not. Adequate consumption of milk and dairy products is determined to be correlated with normal body mass index. Further research is needed and suggested to be done due to the existence of research with contrasting results on the subject. Keywords: Milk and dairy products, calcium, body mass index, waist-to-hip ratio, university students
Farklı güncel biyomateryaller ile doldurulan yapay rezorptif defektlere sahip kök kanallarında; ph değişiklikleri, kalsiyum iyon salınımı ve kırılma direncinin incelenmesi
Endodontik tedavinin esas amacı kök kanallarının vücuda uyumlu materyallerle doldurarak başarılı bir sonucun elde edebilmesidir. Fakat bazı olgularda, yapılan tedavilerde başarısızlıklar gözlenmektedir. Bu çalışmada, yeni geliştirilen biyoseramik içerikli kanal patları ve klinikte sık kullanılan rezin esaslı kanal patları kullanılarak, yapay olarak hazırladığımız rezorptif defektlere sahip kök kanalları lateral kompaksiyon yöntemiyle doldurulup patların fiziksel özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 90 adet çekilmiş, tek köklü ve tek kanallı, insan üst keser dişleri kullanıldı. Bütün dişler, Protaper Next döner eğeleri kullanılarak şekillendirildi. Dişler, her biri 15 diş içeren 6 gruba ayrıldı. Kök kanalları AH Plus, TotalFill BC Sealer, Gutta-Flow Bioseal, Endosequence BC sealer ve BioRoot RCS kanal patlarıyla soğuk lateral kompaksiyon yöntemi ile dolduruldu. Kontrol grubu olarak bir grup salin solüsyonu ile yıkanarak boş bırakıldı. Kanal dolumları tamamlanan dişler ağız ortamı ve klinik şartları yansıtabilmesi amacıyla 37 derecelik etüve yerleştirildi. 1.gün, 1.hafta, 2.hafta ve 1.ay sonunda, grupların pH değişiklikleri pH metre ile; kalsiyum iyon salınımları ise atomik absorpsiyon spektrometresi ile ölçüldü. 1.ay sonunda gruplarda bulunan örnekler 5mm lik kısımları dışarıda kalacak şekilde akrilik bloklara gömülerek Instron cihazında kırılma direnci ölçüldü. Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, USA) paket programı ile yapılmıştır. Sonuç olarak, Endosequence BC Sealer patı tüm zaman aralıklarında pH değişimi ve kalsiyum iyon salınımı açısından, diğer gruplara oranla istatistiksel olarak anlamlı derece de yüksek çıkmıştır. AH Plus grubu ise kırılma direnci açısından 1.ay sonunda diğer gruplara oranla istatistiksel olara anlamlı çıkmıştır. Anahtar kelimeler: kök rezorpsiyonları, biyoseramik kanal patı, pH, kalsiyum iyon salınımı, kök kırıkları
Comparison of milk and dairy products consumption habits of students who received / not received nutritional education at yeditepe university
This study, determined the amount of milk and dairy consumption of students receiving and not receiving nutritional education at Yeditepe University between March 15–April 15, 2018, detecting the differences between the knowledge levels of students about milk and its products, and the relationship among consumption of this nutrient group and individual's body mass indexes (BMI) were made for examination of the relationship among them. 45 male and 157 female students at the average age of 22.37±1,34 years from the 3rd and 4th grades of the Faculty of Health Sciences, Faculty of Arts and Sciences, and Faculty of Education are participated in the study. Distribution of students by departments; 67 Nutrition and Dietetics, 40 Nursing, 27 Psychological Counseling and Guidance, 24 Sociology, 18 History, 16 Teaching Mathematics. A questionnaire form containing 28 questions in total that interrogates social-demographic characteristics and milk and dairy products consumption habits of the participants as a data collection tool, and Food Frequency Questionnaire (FFQ) is used to interrogate milk and dairy products consumption frequency and its amount. Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 21.0 statistical package program was used to evaluate the data. In our study, according to the data obtained from the answers given to the questions asked to measure the level of knowledge of individuals about milk and dairy products, individuals who received nutrition education had more information about this food group compared to those who did not. When the enough consumption status of dairy products was interrogated, it was concluded that individuals who received nutritional education (54.2%) consumed statistically more milk and products than those who did not receive nutritional education (10.5%). In addition, it was found that the participants who received nutritional education (80.4%) were statistically more in the normal weight class compared to those who did not (65.3%) and the difference between the educational status and the BMI grouping was statistically meaningful (p <0.05). Based on these results, trainings and seminars can be organized, brochures can be distributed, and public spot advertisements can be prepared to explain the importance of milk and dairy products to individuals who have not received nutrition education. Keywords: Nutrition, BMI, Milk, Dairy products, Calcium
Hemodiyaliz hastalarında kemik mineral bozuklukları ve vitamin D reseptör polimorfizmi ilişkisi
Giriş: Kronik Böbrek Hastalığı- Kemik Mineral Bozuklukları (KBH-KMB), kronik böbrek yetmezliğinin erken evrelerinde başlayarak renal replasman tedavileri sırasında da farklı şekillerde devam eder. Kalsiyum/PTH/Kalsitriol aksıyla ilgili çalışmalarda, SDBY hastalarında kemik ve mineral metabolizması anormalliklerinde değişik genetik faktörlerin etkili olduğu rapor edilmiştir.Amaç: Biz bu çalışmada hemodiyaliz hastalarında kemik mineral bozuklukları ve vitamin D reseptör polimorfizmi ilişkisi ve bu hasta grubunda komorbid durumlara D vitamini polimorfizminin nasıl bir etkisi olduğunu incelemeyi amaçladık.Materyal ve Metod: SDBY tanısıyla haftada 3 gün 3-5 saat süreyle hemodiyalize giren 18 yaş üstü, 105 hasta ve 18 yaşından büyük, herhangi bir malinite durumu olmayan, sağlıklı kadın ve erkek gönüllülerden oluşan 50 kişi kontrol grubu olarak belirlendi. Hastaların yaş, cinsiyet, boy ve ağırlık gibi demografik özellikleri, son dönem böbrek yetmezliğine neden olan primer hastalıkları, hemodiyaliz süreleri kaydedildi. Komorbiditeleri( HT, DM,PDH, KKH, HL), son dönem böbrek yetmezliği tanısı konulduktan sonra paratiroid adenomu gelişmesi, paratiroidektomi yapılıp yapılmadığı, kullandığı D vitamini ve türü kaydedildi.Hastaların son 1 yıl içindeki laboratuar kayıtları incelenerek; elektrolit ( Na, K, Ca, P) değerleri (son 3 aylık ortalama), BUN, Kreatinin, albumin, ALP, PTH (son 1 yıl içindeki ortalama değer), 25(OH)D düzeyleri kaydedildi. Vit D FokI reseptör polimorfizmi için genotiplendirmeleri yapıldı.Bulgular: VDR FokI polimorfizmi genotiplendirmesi sıklığı hastalarda %5.7(6) ff , %54.3 (57) FF , %39 (41) Ff ve kontrol grubunda %68 (34) FF, %32 (16) Ff, %0.0 ff bulundu. 33 kadın hastada (%26.5) ve 21 erkek hastada (%27.5) D vitamini eksikliği (<20 ng/ml )vardı. PTH düzeyleri <100, 100-450, >450 pg/ml şeklinde 3 gruba ayrıldı. PTH düzeyi >100 pg/ml olanlarda daha çok FF genotipine (55) rastlandı. Hastalarda 25(OH)D düzeylerinin dağılımı ile PTH (Paratiroid Hormon) düzeylerinin dağılımı karşılaştırıldığında en yüksek PTH düzeyleri 25(OH) D düzeyi <20 ng/ml olan hasta grubunda bulundu. En fazla 25(OH)D eksikliği (<20 ng/ml) FF genotipine (43) sahip olanlardaydı.Sonuç: Çalışmamızda hemodiyalize giren son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda kemik mineral bozuklukları ve D vitamini FokI reseptör polimofizmi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadığı gibi ve aynı hasta grubunda komorbid durumlara D vitamini FokI reseptör polimofizmi ilişkisinin olmadığı tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Vit D FokI Reseptör Polimorfizmi, Kronik böbrek yetmezliği, Kalsiyum, Fosfor, D Vitamini
Güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen buzağıların kan kalsiyum ve glukoz seviyelerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen yavrularının kan total ve iyonize kalsiyum ile glukoz seviyeleri birlikte karşılaştırıldı. Çalışmanın materyalini Almanya Giessen Justus Liebig Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum, Jinekoloji ve Androloji Kliniği'ne doğumun takibi ya da güç doğuma müdahale için getirilen gebe hayvanlara ait buzağıların verileri oluşturdu. Bu hayvanlar içerisinden seçilen 30 düve ve 30 inek olmak üzere toplam 60 adet anneden elde edilen 60 buzağıya ait veriler bu çalışmada kullanıldı. Değerlendirmeye alınan buzağılar normal ve güç doğumdan elde edilen yavrular olarak iki gruba, her grup da kendi içerisinde düve ve ineklerden elde edilen buzağılar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Buzağılardan doğum anından (PP0) başlayarak postpartum (PP) 2, 4, 6, 8, 12, 16, 24, 36, 48 ve 72'nci saatlerde alınmış kan örneklerinden ölçülmüş glukoz, total ve iyonize kalsiyum düzeyleri grup içerisinde ve gruplar arasında değerlendirildi. Buzağıların glukoz seviyelerine ölçüm zamanının etkisi anlamlı olup, glukoz seviyesi örnekleme zamanı içerisinde linear, kuadratik ve kübik değişimler göstermiştir (p<0,001). PP2 ve PP48 arasında, buzağıların kan glukoz seviyesi bakımından istatistiksel açıdan önemli doğum sayısı x doğum şekli interaksiyonları gözlenmekte olup (p>0,05), bu dönemlerde, güç doğum yapan düvelere ait buzağılarda kan glukoz düzeyinin diğer gruplardaki buzağılardan göre daha düşük ortalama değere sahip olduğu görülmektedir. İyonize ve total kalsiyum değerlerinin PP0' da tüm gruplarda yüksek olduğu PP2'den itibaren referans değerler arasına yerleştiği ve gruplar arasında bir fark bulunmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Buzağıların kan glukoz ve kalsiyum değerlerinin doğumdan kısa süre sonra bağımsız olduğu ancak hem glukoz hem de kalsiyum değerlerinin intrauterin yaşamda anneden etkilenerek regüle edildiği, PP0 değerlerine yansıması ile anlaşılmaktadır.