Acıbadem University
Discipline

Histology and Embryology

Acıbadem University

479

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Deneysel tek taraflı kriptorşidizmli sıçanlarda testiküler mast hücreleri ve fibrozisin araştırılması

Tedavi edilmemiş inmemiş testislerde çeşitli komplikasyonların yanı sıra fibrozis de önemli bir sorundur. İnmemiş testiste bir yaşından sonra fibrozis önemli derecede artar. Fibrozisin artması bazal membran kalınlaşmasına ve germ hücre sayısında azalmaya sebep olmaktadır. Fibrozis, etkilenmiş testiste fonksiyonel parankimanın yerini almaktadır. Mast hücreleri fibrozis gelişiminde rol oynar ve germ hücre hasarıyla ilişkili olabilir. Bu çalışmada deneysel kriptorşidizmli sıçanlarda testiküler mast hücreleri ve fibrozis arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 15-17 günlük tane erkek Sprague Dawley türü sıçan kontrol ve kriptorşid grupları olmak üzere 2 eşit gruba ayrıldı. Deney hayvanlarının kriptorşidizm modeli oluşturulduktan 15 gün sonra testisleri alındı. Alınan testis dokuları ışık mikroskobik ve elektron mikroskobik incelemelere ek olarak Anti Mast Cell Tryptase Antikoru kullanarak immünohistokimya yöntemi ile boyanarak mast hücre sayısı değerlendirildi. Çalışmamızda kriptorşidik testislerde insterstisyel alanda seminifer tübüllerin birbirinden uzaklaşması, germ hücrelerin bazal membrandan ayrılması, perivasküler fibrozis, ödem, konjesyon, hemoraji, interstisyel alanda ve peritübüler alanda fibrozisin artışı, seminifer tübül çaplarında ise azalma gözlemledik. Çalışmamızda mast hücre sayısı ile fibrozis arasında pozitif yönde bir korelasyon olduğunu tesbit ettik.

FibrozHayvan deneyleriKriptorşidizm+3
İskender Duran
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan fallop tüplerinde WNT sinyali ekspresyon paternlerinin incelenmesi

Fallop tüpü, uterus ve ovaryumlar arasında uzanan, dört farklı anatomik bölümde incelenen bir çift tüptür. Her bir anatomik bölgenin farklı yapısal özelliklere ve hücre dağılımlarına sahip olduğu bilinmektedir. Gelişimsel olayların, kök hücrelerin ve hücre davranışının kontrolünde önemli olan Wnt sinyal yolağı ligandları fallop tüplerinden fizyolojik ve patolojik koşullar altında salınmaktadır. Bu çalışmada insan fallop tüplerinin farklı anatomik bölgelerinde, kanonik Wnt yolağı ligandlarının kantitatif analizinin yapılması ve Wnt3a ligandının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ile bu farklı bölgelerin patolojilerden etkilenmediğinin gösterilmesi için ışık mikroskobik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 5 hastadan sekretuar fazda alınan unilateral fallop tüpü dokuları proksimal, distal ve ampullar olmak üzere üç bölgeye ayrılarak incelenmiştir. Reverse transkriptaz kantitatif PCR yöntemi ile 8 farklı kanonik Wnt yolağı ligandının 7 tanesinin ekspresyonu fallop tüplerinde saptanmıştır. Wnt1, Wnt3, Wnt3a, Wnt8b, Wnt10a ve Wnt10b ligandları fimbrialarda daha yüksek ekspresyon seviyesi gösterirken Wnt3a ekspresyonunun proksimal kısımda distal ve ampullar kısımlara göre anlamlı derecede daha düşük ekspresyon gösterdiği ortaya koyulmuştur. Wnt3a ligandı immünohistokimyasal olarak değerlendirildiğinde tüp epiteli ve lamina propriasında yoğun bir şekilde lokalize olduğu gözlenmiştir. Çalışma ile sekretuar fazda baskılanan Wnt ligandlarının varlığının fallop tüplerinde gösterilmesi bu yolağın tüp homeostazında önemini göstermektedir. Ayrıca Wnt ligandlarının fallop tüplerinde köklülüğü koruyucu faktörler olarak değerlendirilebileceği gösterilmiştir.

Fallop tüpleriFallop tüpleriHistoloji+4
Naciye Özyurt
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Menopoz öncesi ve sonrası dönemlerde sıçan ovaryumunda telosit morfolojisi ve organizasyonunun ışık mikroskobi, immünohistokimya ve elektron mikroskobi yöntemleriyle incelenmesi

Amaç: Telositler, az miktarda sitoplazma ve bir çekirdek içeren hücre gövdesi ve telopod adı verilen ince uzun uzantılarla karakterize olan interstisyel/stromal hücreler olarak tanımlanır. Sunulan tezde menopoz öncesi ve menopoz sonrası sıçan ovaryum foliküllerinin etrafında telositlerin varlığının araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Parafin takibinden sonra elde edilen sıçan ovaryum kesitleri, Masson trikrom ve Bielschowsky gümüşleme teknikleriyle, ayrıca immünohistokimyasal olarak da CD34 belirteciyle boyanarak ışık mikroskobu için hazırlandı. Bunlar yanında rezin takibinden sonra elde edilen kesitler elektron mikroskobu için kontrastlandı. Hazırlanan kesitler ışık mikroskobu ve elektron mikroskobu ile incelendi ve değerlendirildi. Bulgular: Masson trikrom ve Bielschowsky gümüşleme teknikleri ile boyanan kesitlerde telosit benzeri hücreler gösterilemedi. İmmünohistokimyasal olarak CD34 belirteci ile boyanan kesitlerde telosit benzeri hücreler gösterilemedi. Elektron mikroskobik kesitlerde telosit benzeri hücreler, gerek menopoz öncesi gerek menopoz sonrası ovaryumlarında üçgen çekirdekleri, ince uzun sitoplazmik uzantıları ile görüntülendi. Sonuç: Ovaryum dokusunda telositlerin gösteriminde ışık mikroskobik yöntemlerin çok etkili olmadığı sonucuna varıldı. CD34 immünohistokimya işaretlemesinin, ovaryumda telositleri göstermede tek başına yeterli olmadığı gözlendi. Ovaryumlarda telositlerle ilgili net sonuçlar elde edilebilmesi için, elektron mikroskobik yöntemlerin ağırlıklı olarak kullanıldığı çalışmalar yapılması gerektiği, elektron mikroskobik bulguların ise, özellikle ikili üçlü belirteçlerin kullanıldığı immünohistokimyasal boyamalarla desteklenmesi gerektiği düşünüldü. Bununla birlikte telositlerin bulundukları mikroçevre içinde nisbeten sayıları az hücreler olmaları nedeniyle, yapılacak çalışmalarda mevcut telositlerin gerçek profilinin ortaya çıkarılabilmesi için, tüm organ parçalarının tamamının preparatlara dönüştürülerek, bütün preparatların da tüm alanlarının incelenmesiyle elde edilecek datanın ancak, doğru ve güvenilir sonuçlar verebileceği düşünüldü.

Cajal hücreleriHayvan deneyleriMenopoz+7
Esma İşçel
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptozotocin ile indüklenmiş diyabetik rat modelinde carvacrol'ün pankreas hücrelerindeki insülin, PI3K/AKT yolağı ve GLUT-2 ekspresyonu üzerine etkilerinin araştırılması

Diabetes Mellitus, genetik yatkınlığa ek olarak yanlış beslenme, hareketsizlik ve obezite nedeniyle her yıl dünyada görülme sıklığı hızla artmakta olan önemli bir hastalıktır. Diyabetin yol açtığı komplikasyonların yaşam kalitesini düşürmesi nedeniyle tedaviyle kontrol altına alınması gerekmektedir. Kekik yağında bulunan Carvacrol'ün (CRV), antidiyabetik özelliği daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak pankreatik dokuda Carvacrol'ün bu etkiyi hangi yolak üzerinden gerçekleştirdiği bilinmemektedir. Bu nedenle çalışmamızda; CRV'nin kan glikozunu düşürücü etkisini ve bu etkisini hangi mekanizmayla gerçekleştirdiğini araştırmak için pankreatik dokuda PI3K/Akt yolağını, Glut-2 ve İnsülin proteinlerinin ekspresyon değişimini immünohistokimyasal yöntemler ile göstermeyi amaçladık. Bu amaçla 40 Wistar Albino rat rastgele 5 gruba ayrıldı: Sham, Kontrol CRV 40, STZ, STZ+CRV 40, STZ+CRV 20. Deney başlangıcında diyabetik gruplara 55 mg/kg STZ intraperitoneal uygulandı. CRV belirtilen dozlarda gavajla 6 hafta uygulandı. Deney süresince ratların kan glikoz düzeyi ve vücut ağırlıkları düzenli olarak ölçüldü. Deney sonucunda STZ grubuna kıyasla STZ+CRV 20 ve STZ+CRV 40 gruplarında kan glikoz düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edildi. Diyabetik gruba CRV'nin 20 mg/kg dozunda 6 hafta uygulanmasının kan glikoz düzeyini düşürmede daha etkili olduğu bulundu. Diyabetik grupta azalan PI3K, pAkt, Glut-2 ve İnsülin protein ekspresyonlarının 20 mg/kg Carvacrol uygulanması ile anlamlı olarak arttığını immünohistokimyasal yöntemlerle gösterdik. Carvacrol'ün kan glikozunu düşürücü etkisini pankreatik dokuda PI3K/Akt yolağı üzerinden Glut-2 ve insülin ekspresyonunu artırarak gösterdiği sonucuna ulaştık.

Diabetes mellitusFosfoinositid 3-kinazGLUT-2+7
Damla Irmak
Düzce University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

STZ ile indüklenmiş tip 1 diyabet sıçanlarda hidroksitirozol'ün testiküler TSSK6 ekspresyonu üzerine etkisinin araştırılması

Diabetes mellitus, spermatogenezin endokrin kontrolünü, üremeyi ve ejakülasyonu etkileyerek erkek fertilitesini etkileyen önemli bir metabolik hastalıktır. Biz bu çalışmada testiküler hasarı önleyici etkinliği bilinen polifenolik bir bileşik olan hidroksitrozolün, spermatogenezde ve erkek fertilitesinde önemli rol alan Tssk6 proteini ekspresyonu üzerine etkisini araştırdık. Çalışmada kullanılan ratlar kontrol, hidroksitirozol, streptozotosin ve streptozotosin+ hidroksitirozol olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Çalışmada streptozotosin tek doz 55 mg/kg ve hidroksitirozol 30 gün 10 mg/kg intraperitoneal olarak uygulandı. Çalışmada kan glukoz değerleri rutin olarak ölçüldü ve çalışma sonu alınan dokularda histopatolojik inceleme, Tssk6 proteini immunohistokimyası ve Western blot yöntemleri uygulandı. Streptozotosin ve streptozotosin+hidroksitirozol grupları kan glukoz seviyeleri kontrol ve hidroksitirozol gruplarına kıyasla anlamlı şekilde arttı. Streptozotosin+hidroksitirozol grubunda ise kan glukoz değerleri streptozotosin grubuna göre anlamlı şekilde azaldı. Histolojik incelemelerde, streptozotosin grubunda gözlenen morfolojik bozulmalar, streptozotosin+hidroksitirozol grubunda düzeldiği gözlendi. Streptozotosin ve streptozotosin+hidroksitirozol grupları Tssk6 ekspresyonu kontrol ve hidroksitirozol gruplarına kıyasla anlamlı şekilde azaldı. Streptozotosin grubunda azalan Tssk6 protein ekspresyonu streptozotosin+hidroksitirozol grubunda istatiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığını gözlemledik. Hidroksitirozol'ün, tip 1 diyabet modelinde artmış kan glukoz seviyesini düşürdüğünü, testiste oluşan hasarı azaltıcı etki gösterdiğini ve spermatogenezin tamamlanabilmesi ve sperm hareketliliği için önemli olan Tssk6 ekspresyonunu arttırdığını belirledik. Sonuç olarak akdeniz diyetinin en önemli parçası olan zeytin ve zeytinyağında bol bulunan hidroksitirozol, diyabet hastalarında kan glukoz seviyesini düzenleyerek ve erkek fertilitesinde önemli rol alan Tssk6 ekspresyonunu artırarak diyabete bağlı infertiliteyi azaltabilir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Gen ifadesi+4
Eda Nur Almalı
Düzce University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İnfertilite ön tanısı almış normospermik kişilerde sperm izumo-1 proteinin gösterilmesi

İnfertilite çağımızın önemli ve çok sık rastlanan problemlerinden biridir. Çiftlerin bir yıl korunmasız ilişki sonucu çocuk sahibi olamaması infertilite olarak nitelendirilir. İnfertilite vakalarının yaklaşık %50'sinin erkek faktörlü olduğu bilinmektedir. İnfertilite, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından toplumsal sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir ve her altı kişiden birinin infertil olduğu düşünülmektedir. Erkeklerde genetik anomaliler, sistemik hastalıklar, geçirilmiş enfeksiyonlar, varikosel, kanser ve kemoterapi gibi birçok neden infertiliteye sebep olmaktadır. Sağlıksız beslenme, alkol ve sigara kullanımı, ilaç kullanımı ve çevresel toksinlere maruz kalma gibi nedenler de kişilerde infertilite gelişiminde rol oynayan önemli risk faktörleridir. Erkek üreme sisteminde infertiliteye neden olan sebepler sperm parametrelerinde bozulmayla (sperm yokluğu, düşük sperm sayısı, anormal morfoloji ve düşük motilite) karakterizedir. Fakat bazı hasta gruplarında tüm bu parametreler normal olmasına karşın kişiler infertildir. Bu hasta grupları da idiopatik infertil olarak isimlendirilir. İzumo1 memelilerde sperm-yumurta füzyonu için önemli sperm proteinlerinden biridir. Yapılan deneysel çalışmalarda erkek izumo1-/- bireyler normal sayıda hücre üretse de normal motilite ve morfoloji ile bu bireylerin tamamen infertil olduğu gösterilmiştir. Biz de bu çalışmayla infertilite ön tanısı almış normospermik kişilerin normal spermiyogram parametrelerine karşın bu kişilerde sigara kullanımına bağlı olarak sperm izumo1 proteininin seviyelerinde herhangi bir değişiklik olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Bu amaçla tez çalışmamız için infertil kişileri hasta olarak kabul edip, normospermik 100 kişiyi 4 gruba ayırdık. 1- Sigara içen hasta (30 kişi - infertil) 2-Sigara içmeyen hasta (30 kişi - infertil) 3-Sigara içen kontrol (20 kişi - fertil) 4-Sigara içmeyen kontrol (20 kişi - fertil) Bu gruplardaki normospermik kişilerden sperm örnekleri toplandı ve immünofloresan boyama yapılarak değerlendirildi. Bu değerlendirme sonucunda hem hasta grubundaki sigara içenlerde hem de kontrol grubundaki sigara içenlerde sperm izumo-1 seviyelerinin sigara içmeyen hasta ve kontrol gruplarına göre anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. Bu çalışmayla, başka çalışmalarda sigara kullanımının sperm parametrelerinin bozulmasına yol açtığının gösterilmesine ek olarak sperm-oosit birleşmesi için gerekli sperm izumo-1 protein seviyelerinde azalma meydana getirerek infertilite oluşumu için bir risk faktörü oluşturduğunu göstermiş olduk. Anahtar Sözcükler: İdiopatik, İnfertilite, İzumo-1, Sigara, Normospermi

KısırlıkKısırlık-erkekSigara içme+2
Cansever Mede
Düzce University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of sperm TSSK6 protein in normospermic infertil men

Male infertility is one of the health problems that continues to increase day by day. Approximately 30-50% of male infertility is defined as idiopathic normospermic infertility. When the studies were reviewed, it was determined that the absence of some proteins in the sperm may cause infertility. The testis-specific serine/thyreonine-protein kinase 6 (TSSK6) protein is one of them. TSSK6 is a protein kinase expressed in the testis and is important for male reproductive system development and function. However, there was no study investigating the expression change of TSSK6 protein in the sperm of normospremic infertile individuals. Therefore, in this study, it was aimed to investigate the expression change of sperm TSSK6 protein in normospermic infertile men. In the study, semen samples from 60 idiopathic normospermic infertile men and semen samples from 40 fertile men as controls were used. For this purpose, people who previously had children naturally were included in the control group. Of the normospermic infertile individuals, 30 are non-smokers and 30 are smokers. Of the fertile individuals in the control group, 20 were non-smokers and 20 were smokers. In the semen samples taken, the spermiogram was washed by flotation and stained with immunofluorescent staining method, and ImageJ program was used to analyze the images taken with the immunofluorescence microscope. Expression of TSSK6 protein was observed in the postcrosomal region and middle part of sperm cells. TSSK6 expression in the sperm of smokers in the control group was lower than in non-smokers and it was statistically significant (p<0.001). Similarly, TSSK6 expression was lower in the sperm of patients who smoked compared to non-smokers. This decrease was also statistically significant (p<0.001). TSSK6 expression of the patients was lower than the control (p<0.001). In other words, it was determined that TSSK6 protein was decreased or suppressed in patients with idiopathic infertility. In addition, with this study, it was determined that smoking further reduced or suppressed TSSK6 expression in healthy individuals and individuals with idiopathic infertility. In conclusion, mutations associated with the TSSK6 gene and changes in the TSSK6 protein in human sperm were thought to be the cause of male infertility. Keywords: Idiopathic, Infertility, Normospermic, Cigarette, TSSK6

Gene expressionInfertilityInfertility-male+2
Fulya Özaras
Düzce University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailevi Akdeniz ateşi olan gebelerin göbek kordonu wharton jölesi mezenkimal kök hücre ilişkisi

Ailesel Akdeniz Ateşi (Familial Mediterranean Fever = FMF), tekrarlayan ateş ve seröz zarların iltihabıyla seyreder ve kalıtsal periyodik ateş sendromlarının en sık görülenidir. Otozomal resesif (OR) geçişlidir. Akdeniz çevresindeki ülkelerde daha sıktır. En önemli ve prognozu en çok etkileyen komplikasyonu amiloidozdur. Amiloidoz başta böbrekler olmak üzere kalp, bağırsaklar, testisler dahil birçok organda birikebilir. FMF'in gebelikteki seyri değişkendir. Bazı gebelerde remisyon, bazılarında ise FMF atak sıklığı ve şiddetinde artış görülür. Ayrıca gebelikte peritonit atakları erken uterus kasılmalarına ve abortusa neden olabilir. FMF tedavisinde kullanılan kolşisinin, anti-mitotik özelliklerinden dolayı gebelikte kullanımı tartışmalıdır. FMF, kolşisin ve amiloidoz gebeliği olumsuz etkileyebilmektedir. Mezenkimal kök hücreler, doku rejenerasyonunda önemli potansiyele sahip hücrelerdir. Mezenkimal kök hücreler açısından zengin olan göbek kordonu bağ dokusu (Wharton Jölesi) kolay elde edilebilen bir dokudur. Çalışmamızda FMF tanılı 7 gebe ile herhangi bir hastalığı bulunmayan (Kontrol) 7 gebenin doğum sonrası alınan göbek kordonları kullanıldı. Bu dokular; Hematoksilen-Eozin (H-E), Masson's Trikrom (TRI), Periodic Acid Schiff (PAS) ve Kongo Red boyaları uygulanarak ışık mikroskobik olarak değerlendirildi. Wharton jölesi kök hücreleri, enzimatik sindirim metodu ile izole edildi. Ardından mezenkimal kök hücrelerde (+) olan CD73, CD90, CD105; (-) olan CD45, CD34 belirteçleri kullanılarak akım-sitometri cihazında mezenkimal kök hücre sayıları tespit edildi. Aynı belirteçler kullanılarak mezenkimal kök hücreler immünohistokimyasal boyama ile görsel olarak da değerlendirildi. Çalışmamızın sonunda FMF'li grupta göbek kordonu çapının ve göbek kordonundaki damar duvar kalınlıklarının, kontrol grubuna göre azalmış, damar lümen çaplarının ise artmış olduğu bulundu. FMF'li grup göbek kordonunda amiloidoz ve vaskülit bulgularına rastlanmadı. Wharton jölesi mezenkimal kök hücre sayı ve yüzdelerinde ise; FMF'li grupta anlamlı azalma tespit edildi. Anahtar Kelimeler: FMF, Gebelik, Göbek kordonu, Wharton jölesi, Mezenkimal kök hücreler

Ailevi akdeniz ateşiGebelikKök hücreler+1
Canan Ünal
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetin vasküler komplikasyonlarının göbek kordonu ve fetal membranlarda akuaporin 9 proteini ile ilişkisi

Diyabetes Mellitus(DM), insülin hormon eksikliği veya insülin etkisindeki defektler sonucu karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozukluklara yol açan kronik hiperglisemik bir grup metabolizma hastalığıdır. DM, uzun dönemde ise progresif gelişen spesifik komplikasyonlara yol açar ve bunlar hastalığa bağlı morbidite ve erken mortalitenin en önemli nedenleridir. Gebelikte ise DM en sık görülen metabolik bozukluktur.Gebelik öncesinde başlayıp, nefropati, retinopati gibi kronik komplikasyon gelişmiş bir gebe ile gebeliği sırasında diyabet hastalığı oluşmuş bir gebenin, bebeklerinin farklı klinik tablo sergilediği görülmüştür. Göbek kordonu ve fetal membranlar akuaporin proteini açısından zengin dokulardır. Çalışmamızda daha önceden diyabet hastası olup, vasküler komplikasyon olarak nefropati gelişmiş (VK-PGDM) 6 gebe, gebeliği sırasında diyabet tanısı almış (GDM) 6 gebe ve herhangibir hastalığı bulunmayan (KONTROL) 6 gebeden doğum sonrası alınan göbek kordonları ve fetal membranlar kullanıldı. Dokular ışık mikroskobik inceleme için Hematoksilen-Eozin (H-E) ile, immünohistokimyasal değerlendirme için Anti akuaporin 9 antikoru ile boyandı ve görsel olarak karşılaştırıldı. Daha sonra aynı dokuların -80 ℃' de muhafaza edilen kısmından Kantitatif Gerçek-Zamanlı (Real-Time) PCR (qPCR) yapılarak akuaporin 9 mRNA açıından kantitatif karşılaştırması yapıldı. Çalışmamızın sonucunda GDM ve VK-PGDM grubunda göbek kordonlarında AQP-9 ekspresyonlarında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edilirken; fetal membranlarda AQP-9 ekspresyonu açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı.

AkuaporinlerAmnionDiabet-gebelik sırasında+5
Selin Kenan
Gaziantep University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Cep telefonunun karaciğer gelişimi üzerine teratojenik etkileri

Cep telefonu, tüm dünyada giderek yaygınlaşan bir iletişim aracı haline gelmiştir. Bu durum beraberinde elektromanyetik radyasyonun artışına da sebep olmuştur. Cep telefonunun embriyonal ve fetal dönemde sebep olduğu olası zararlı etkileri hakkında yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu durum konunun önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın amacı hamilelik dönemindeki sıçan fetüslerinin karaciğerleri üzerindeki cep telefonu radyofrekansı etkilerini araştırmaktır. Bu çalışmada 24 tane dişi Wistar Albino sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar kontrol, sham, F- ve F + olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Kontrol grubundaki sıçanlar cep telefonu radyofrekansına maruz bırakılmadılar, diğer yandan sham grubunu oluşturmanın amacı deney düzeneğinin çalışmadaki olası etkilerini ortaya çıkarmak için bu gruptaki sıçanlar cep telefonu radyofrekansına maruz bırakılmadılar. F- grubundaki sıçanlar özel havalandırmalı kutularda radyofrekansa maruz bırakılmışlardır, buna karşın F+ grubundaki sıçanlar ise alüminyum kaplı bir Faraday kafesinde radyofrekansa maruz bırakıldılar. Gruplar karşılaştırıldığında kontrol grubu ve diğer grupların yenidoğanlarının karaciğer dokularında ışık mikroskobik düzeyde morfolojik olarak herhangi bir dejenerasyona rastlanmadı.

Cep telefonu
Yılmaz Rumevleklioğlu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Over kanseri hücre hattında timokinon ve sisplatinin hücre göçü ve anjiyogenez üzerine etkilerinin araştırılması

Over kanseri, kadınlarda sık görülen ve yüksek mortaliteye sahip jinekolojik malignitelerden biridir. Genellikle ileri evrede tanı alması ve platin temelli kemoterapilere karşı gelişen direnç, tedavi etkinliğini sınırlamaktadır. Sisplatin (Cis), over kanserinde yaygın kullanılan bir kemoterapötik ajandır; ancak toksisitesi ve sekonder direnç gelişimi, yeni stratejilere olan ihtiyacı artırmaktadır. Bu bağlamda, doğal biyoaktif bileşiklerin kemoterapi ile kombinasyonu dikkat çeken bir yaklaşımdır. Timokinon (TQ), Nigella sativa'dan elde edilen ve antineoplastik özellikleriyle öne çıkan bir fitokimyasal bileşiktir. Bu tez çalışmasında, TQ, Cis ve kombinasyonlarının SKOV-3 over kanseri hücre hattı üzerindeki etkileri in vitro olarak değerlendirilmiştir. Araştırma, özellikle anjiyogenez ve hücre migrasyonu ile ilişkili moleküler yolları hedef almıştır. TQ (0–1000 µM) ve Cis (0–200 µM) ajanlarının farklı süre ve dozlarda sitotoksik etkileri MTT testi ile analiz edilmiş, ardından VEGF, VEGFR1, MMP-2 ve MMP-9 protein düzeyleri Western blot yöntemiyle değerlendirilmiştir. Tekil ve kombinasyon tedavilerinin hücre canlılığı, morfolojik değişiklikler ve doz-zaman yanıtları detaylı biçimde incelenmiştir. Bulgular, TQ'nun VEGFR1 düzeyini azaltırken yüksek dozlarda MMP-2 ekspresyonunu artırdığını; Cis'in ise VEGFR1 ve MMP-9 düzeylerinde azalmaya yol açtığını göstermiştir. En belirgin etki, kombinasyon uygulamalarında gözlenmiş; VEGFR1, MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinin baskılanmasıyla hem anjiyogenez hem migrasyon anlamlı şekilde engellenmiştir. Özellikle 48 saatlik ardışık uygulamalarda TQ ön tedavisinin Cis etkinliğini artırdığı hücrte canlılığı analizleri ile saptanmıştır. Sonuç olarak, bu çalışma TQ ve Cis'in birlikte kullanımının SKOV-3 hücrelerinde sinerjistik antitümöral etkiler gösterebileceğini ve moleküler düzeyde tümör progresyonunu baskılayabileceğini ortaya koymuştur. Bulgular, doğal bileşiklerin kemoterapi ile birlikte kullanımının daha etkili ve seçici tedavi stratejileri geliştirmede önemli bir potansiyel taşıdığını desteklemektedir.

Eren Burak İşgören
Düzce University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Testis torsiyonunda timokinonun Prdx6 ekspresyonu üzerindeki etkisi

Testis torsiyonu spermatik kordun kendi etrafında dönmesi sonucu testisin kanlanmasının bozulması ve iskemiye gitmesi ile sonuçlanan acil bir durumdur. Genelde ergenlik ve çocukluk döneminde sık görülür. 25 yaşın altındaki her 100.000 erkek için yılda yaklaşık 4,5 erkekte testis torsiyonu görülür. Testiküler torsiyon-detorsiyon (T/D) nedeniyle oluşan iskemi ve reperfüzyon (İ/R) testiküler hasara, infertiliteye(kısırlığa) ve organ fonksiyon bozukluğuna neden olur. Testis torsiyonu karın alt kadrana yayılım gösteren skrotal ağrı, beraberinde bulantı, kusma gibi semptomlara sebep olabilir. Testis torsiyonu genellikle nedeni bilinmemekle birlikte %20 oranında travmayla meydana gelebilmektedir. Testis torsiyonuna bağlı olarak oluşan iskemi, reaktif oksijen türlerinin (ROS) seviyesinde artışa sebep olur. ROS üretiminin artması DNA hasarına, endotel yıkımına ve testis germ hücresi apoptozuna neden olur. Testis fonksiyon bozukluklarını önlemek amacıyla çeşitli antioksidanlar denenmektedir. Peroksiredoksinler (PRDX'ler), reaktif oksijen türlerinin (ROS) neden olduğu hücre hasarını önleyen antioksidan enzimlerdir. Siyah tohum kabuğunun (Nigella sativa) biyoaktif bileşenlerinden biri olan timokinon (TQ), önemli antiinflamatuar ve antioksidan aktivitelere sahiptir, ayrıca yapılan çalışmalar sonucunda timokinonun oksidatif stresi baskılayabildiği ortaya çıkmıştır. Bu çalışmamızın amacı testiküler iskemi reperfüzyon hasarına karşı antioksidatif özelliklere sahip olan timokinonun Prdx6 ekspresyonu üzerinden koruyucu etkinliğinin olup olmadığını göstermektir. Bu amaçla 30 adet erkek cinsi rat; kontrol (DMSO), sham (sadece operasyon), torsiyon/detorsiyon, timokinon ve timokinon + torsiyon/detorsiyon gruplarına ayrıldı. Timokinon ve timokinon + torsiyon/detorsiyon gruplarına 7 gün boyunca 10 mg/kg dozunda timokinon intraperitonel olarak uygulandı ve akabinde torsiyon/detorsiyon modeli oluşturuldu. Model oluşturulduktan sonra testiküler dokuda gomori trikrom boyaması ile immünohistokimya tekniği uygulandı. Torsiyon/Detorsiyon grubunda testis dokusunda belirgin histopatolojik hasar gözlenmiş, Timokinon tedavisi ise bu hasarı azaltarak tübül bütünlüğünü korumuştur. Prdx6 ve GLP-1 ekspresyonu Torsiyon/Detorsiyon grubunda artmış, Timokinon uygulanan grupta ise azalmıştır. Bu bulgular, Timokinonun Prdx6 ve GLP-1 ekspresyonunu düzenleyerek testis dokusunda antioksidan bir koruma sağladığını göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Testis, Torsiyon, Timokinon, Prdx6, İske

Selcan Ataş
Düzce University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Testis torsiyonunda timokinonun Nrf2 ekspresyonu üzerindeki etkisi

Testis torsiyonu, spermatik kordun kendi etrafında dönmesiyle birlikte kan akışının ciddi şekilde azalmasına ya da tamamen durmasına yol açan acil ürolojik durumdur. Testiküler torsiyon-detorsiyondan kaynaklanan iskemi ve reperfüzyon (I/R) testis hasarına neden olur. İskemik/reperfüzyon (İ/R) hasarı ise organa giden kan akımının azalması ve bunu reperfüzyonun takip etmesi sonucu oluşan patolojik bir olaydır. Testis dokusu, spermatogenez sürecinin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için oksidanlara karşı belirli savunma mekanizmalarına sahiptir. Ancak bazı iç (endojen) ve dış (eksojen) faktörlerin bu dengeyi bozarak oksidatif stres oluşumuna yol açtığı bilinmektedir. Nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf2), redoks dengesinin ana düzenleyicisidir ve çeşitli hücre streslerine yanıt verir ki oksidatif stres en iyi bilinenidir. Nrf2'nin koruyucu etkilerini göstermek ve ROS üretimini azaltmak için nükleer translokasyona uğraması gerekir. Timokinon (TQ) çörek otunun (Nigella sativada L.) uçucu yağının ana etken maddesidir. Timokinon antiinflamatuar antidiyabetik ve analjezik özellikler dahil olmak üzere çok yönlü farmakolojik özelliklere sahip doğal bir bileşiktir. Bununla birlikte oksidatif stresin baskılanmasında da potansiyel bir rol oynadığı bildirilmektedir. Biz de bu çalışmayla, sıçanlarda testiküler iskemi reperfüzyon hasarına karşı antioksidatif özelliklere sahip olan timokinonun Nrf2, mTOR, PTEN ekspresyonu üzerinden koruyucu etkinliğinin olup olmadığını göstermeyi amaçladık. Erişkin Wistar erkek sıçanlar 5 gruba ayrıldı. Kontrol (n=6), Sham (n=6), Timokinon (n=6), Torsiyon/Detorsiyon (n=6), Timokinon + Torsiyon/Detorsiyon (n=6). Bu çalışmada torsiyon/detorsiyon modeli uygulanacak sıçanlara timokinon 7 gün boyunca intraperitoneal yolla verildi. 7.günün sonunda, sıçanların sol testisleri 720° döndürülerek 2 saat süreyle iskemik duruma getirildi; ardından testisler tekrar 720° çevrilerek 3 saat boyunca reperfüzyon sağlandı. Reperfüzyon süresinin bitiminde, tüm sıçanların, sağ ve sol testisleri çıkarılarak histolojik inceleme amacıyla değerlendirildi. İncelemelerde Johnsen skorlama sistemi ve immünohistokimyasal H-skor yöntemi kullanılarak seminifer tübüllerin spermatogenik aktivitesi ve Nrf2, mTOR ekspresyon düzeyleri kantitatif olarak değerlendirildi. Histolojik analiz sonuçlarına göre torsiyon/detorsiyon grubunda, Johnsen skoru anlamlı derecede düşerken tedavi grubunda bu skorun belirgin şekilde yükseldiği gözlendi. Aynı şekilde Nrf2 ve mTOR boyanma yoğunluğu da torsiyon grubunda arttı, tedavi uygulanan grupta ise ekspresyon düzeyi torsiyon grubuna göre anlamlı şekilde azaldı. Bu sonuçlar doğrultusunda timokinon, antioksidatif mekanizmalar üzerindeki düzenleyici rolü sayesinde fertilitenin korunmasında potansiyel bir tedavi ajanı olarak değerlendirilebilir. Anahtar Sözcükler: Rat, Testis, Torsiyon/Detorsiyon, Timokinon, Nrf2

Betül Mutlu
Düzce University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Farelerde metotreksat'ın ince barsak mukozası üzerine yaptığı harabiyete E vitamininin etkisi

ÖZETYüksek Lisans TeziFARELERDE METOTREKSAT'IN İNCE BARSAK MUKOZASIÜZERİNEYAPTIĞI HARABİYETE E VİTAMİNİNİN ETKİSİİnci ÖZPAMUKCUGaziantep Üniversitesi-Sağlık Bilimleri Enstitüsü,Histoloji-Embriyoloji Anabilim DalıDanışman: Doç.Dr. Mehmet YÜNCÜEylül 2005- 44 SayfaAmaç: Kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan metotreksat (methotrexate,MTX) ince barsak mukozasında harabiyete yol açarak malabsorpsiyona sebep olur.Biz bu çalışmada MTX'e bağlı oluşan ince barsak hasarına karşı, E vitaminininkoruyucu etkisi olup olmadığının histopatolojik ve biyokimyasal yollarla araştırmayıamaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullandığımız 30 adet Swiss albino fare, birikontrol olmak üzere 3 eşit gruba ayrıldı. I. Deney grubuna (MTX grubu) 20 mg/kgdozunda MTX intraperitoneal olarak injekte edildi. II. Deney grubuna (VEMTX grubu)ise aynı dozda intraperitoneal MTX injeksiyonu yanı sıra, injeksiyondan 1hafta öncebaşlanıp deney sonuna kadar, 300mg/kg/gün intraperitonal E vitamini verildi. MTXinjeksiyonundan 4 gün sonra öldürülen farelerin jejunumlarından alınan dokuörnekleri ışık mikroskobu ile incelendi ve bu dokularda malondialdehid (MDA)ölçümleri yapıldı.Bulgular: Sadece MTX verilen grupta ileri derecede, villuslarda kısalma,küntleşme ve birleşmeler gözlendi. Villus epiteli dökülmüş ve yer yer tamamenkaybolmuştu. Kripta epitelinde dejenerasyon, kripta sayısında azalma ve bazıyerlerde kistik dilatasyon dikkati çekiyordu. Lamina propriada yaygın mononükleerhücre infiltrasyonu görüldü. VEMTX grubunda oluşan tüm hasarların şiddetinin dahaThis document was created by Print2PDFhttp://www.software602.comaz olduğu saptandı. Jejenum doku MDA ölçümleri de VEMTX grubunda dahadüşüktü.Sonuç: MTX'e bağlı oluşan ince barsak hasarlarının önlenmesinde, E vitaminikısmen etkili oldu. Bu etkide E vitamininin antioksidan özelliğinin önemli olabileceğidüşünüldü. Böylece E vitamininin MTX'in istenmeyen etkisini önlemede faydalıolabileceği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler:Metotreksat, E vitamini, ince barsak-i-This document was created by Print2PDFhttp://www.software602.com

İnci Özpamukcu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

E vitamininin ccl4?e bağlı karaciğer hasarları ve karaciğer mast hücreleri üzerine etkisi

Karaciğer hasarlarının başlangıç dönemlerinde tespit edilmesi ile kronikkaraciğer hasarları ve siroz gelişimini önleyebilecektir. Çalışmamızda, karbontetraklorür uygulaması ile oluşturulan karaciğer hasarında; E vitaminin karaciğerhistomorfolojisi üzerindeki koruyucu rolü, MDA seviyeleri ve mast hücreleri üzerineetkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamızda sıçanlar beş gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu olan I. grubaintraperitonal (i.p.) olarak bir hafta süreyle 0.2 mg/kg serum fizyolojik uygulandı. II.gruba intramüsküler (i.m.) 250 mg/kg E vitamini verilirken, III. gruba i.p. olarak birhaftalık süre içinde; birer gün ara ile üç defa 0.2 ml/kg karbon tetraklorür (CCl4)verildi. IV. gruba eş zamanlı olarak üç kez 250 mg/kg E vitamini i.m. ve üç kez 0.2ml/kg CCl4 i.p. uygulandı. V. gruba ise önce 250 mg/kg E vitamini i.m. olarak sadecebir kez verildi. Ardından üç kez 0.2 ml/kg CCL4 i.p. olarak uygulandı. Deney sonundasakrifiye edilen sıçanlarda; histomorfolojik inceleme yanında, biyokimyasal MDAdeğerlerine bakıldı.III. grupta oluşan histopatolojik bulguların şiddeti, IV. ve V. grupta azalırken, Evitamininin, MDA değerlerini düşürmesi yanında mast hücre sayılarını azalttığısaptandı.Anahtar Kelimeler: karaciğer, karbon tetraklorür, E vitamini, mast hücreleri, MDA

Nur Yumuşak
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Testis gelişimi üzerine organometalik fungusitlerin teratojik etkisi

Dithiokarbomat olan propineb ve maneb organometalik fungisitlerdir. Genellikle bitki hastalıklarının kontrolü için kullanılır. Maneb manganez ihtiva eden bir dithiokarbomattır. Düşük toksitiye sahiptir. Propineb propilen bis dithiokarbomat yapısında bir fungusittir. Bu çalışmada hamile sıçanlara hamileliğin 1. gününden 21. gününe kadar gastrik sonda ile oral olarak 250ppm maneb ve 400ppm propineb verildi. Doğumun ilk günü anne sıçanların ve yavruların vucut ağırlığı ile testis ağırlıkları ölçüldü. Propineb uygulanan sıçanların bazılarında unilateral (tek taraflı) ptosis ve paraliz gözlendi. Işık mikroskobunda inceleme için doku parçaları bouin fiksatifine alınarak alkol ve parafin işlemlerine tabi tutuldu. Hazırlanan bloklardan mikrotom ile 4-6 mikrometre kalınlığında kesitler alındı.Lamların üzerine alınan doku parçaları Hematoksilen- Eosin ve Hematoksilen-Vangiessson boyaları ile boyandı. Işık mikroskobunda fotoğrafları çekildi. Yavru sıçanların histolojik incelemesinde intertubuler alandaki kan damarında hemoraji ve dilatasyon, spermatik hücrelerde hipertrofi ve vakuolizasyon görüldü. Birçok seminifer tubullerde bulunan spermatik hücrelerde dejenerasyon görüldü. Bu çalışmada testislerde görülen hasarın maneb ve propineb içinde yer alan manganez ve çinkoya bağlı olabileceği düşünülmüştür.

Şenay Deveci
Gaziantep University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan fetüslerinde kantaron (Hypericum perforatum) otunun karaciğere etkisi

Fetüste gelişebilecek toksik ve teratolojik yan etkilerinden dolayı, gebelikte görülen depresyonun tedavisinde kullanılabilecek ilaç sayısı oldukça sınırlıdır.Çalışmamızda, gebelik sırasında depresyon tedavisi için önerilen ve halk arasında sık kullanılan kantaron otunun fetüs karaciğeri üzerine yan etkilerini araştırdık.Çalışmada kullanılan 13 adet dişi Wistar albino sıçan, 8 adet deney grubu, 5 adet de kontrol grubu olmak üzere ayrıldı. Gebe kalmaları sağlanan deney grubundaki hayvanlara, gebeliğin ilk gününden itibaren, gebelik süresince 100 mg/kg/gün kantaron otu ekstresi orogastrik sonda yardımıyla verildi. Kontrol grubundaki sıçanlara ise gebeliğin ilk gününden itibaren her gün 2 ml distile su orogastrik sonda yardımıyla verildi. Doğan yavruların karaciğer dokuları çıkarıldı, formaldehidle fiksasyonu yapıldı, alkol takibinden sonra parafin blokları hazırlandı, alınan kesitler hematoksilen ve eosin ile boyanarak incelendi.Deney grubuna ait karaciğer dokularının histopatolojik değerlendirmesinde mikroveziküler yağlanma ve hidropik dejenerasyon gözlendi. Bulgular literatür ışığında tartışıldı.Kantaron otunun gebe kadınlar veya fetus açısından güvenilir olduğunu iddia etmek için yeterli bilgi bulunmadığı sonucuna varıldı. Kantaron otunun gebelerde antidepresan ilaçlara ek veya alternatif olarak güvenle kullanılabilmesi için daha fazla temel ve klinik çalışma yapılması gereklidir.Anahtar Kelimeler: Kantaron otu, Fetüs, Karaciğer.

Depresif bozuklukDepresyonFetüs+5
Başak Büyük
Gaziantep University
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Mobil telefon radyasyonun erkek genital kanallarında oluşturabileceği yapısal değişimler

Günümüzde; cep telefonu, kablosuz telefonlar ve telsizgibi elde taşınabilen haberleşme araçları oldukçayaygın olarak kullanılmaktadır. Kişisel haberleşmede kullanılan bu araçlar çalışırkenözellikle kullanıcının baş bölgesineçok yakın mesafede tutulurlar. Bu nedenle bu araçların yoğun kullanımına bağlı olarak kullanıcılar zararlı düzeyde EMA? a etkin kalmışlardır.Teknolojinin hızla değişmesininbir parçası olarak ülkemizde de mobil iletişim araçları; özellikle cep telefonları kullanımı yaygınlaşmış, GSM (Global System for Mobile Communications) operatörlerinin kapsama alanlarını genişletmeleri ve kullanıcısayısının artmasına bağlı olarak servis sunduklarıbaz istasyonları sayı ve yaygınlığı artmıştır. Bunun sonucunda bu iletişim sistemlerinden kaynaklanan manyetik alanlardan etkilenen insan sayısı da artmıştır. 1990?lı yıllarda GSM operatörleri sadece 900megahertz (MHz) radyofrekans (RF) dalgaları ile yayın yapmakta iken yıllar içinde bu konuda beklentilerin artması ile 1800 MHz RF dalgaları kullanılmıştır. Günümüzde rayofrekans dalga şiddeti 2100 MHz değerine ulaşmıştır.Bu çalışmanın amacı,üçüncü nesil cep telefonlarının oluşturduğu 2100 MHz elektromanyetik alana etkin bırakılan sıçanların ductusepididimis ve ductusdeferenste meydana getirebileceği yapısal değişimlerin incelenmesini sağlamaktır.131Çalışmamızda 8 haftalık 36 adet Wistar Albinocinsi erkek sıçanlar kullanıldı. EMA uygulaması, sıçanların konulduğu kafesin yaklaşık 5 cm uzaklığa yerleştirilen EMA jeneratörü ile günde 30 dakika (Türkiye? de tahmin edilen günlük ortalama konuşma süresi), haftada 6 gün olmak üzere 4 ve 8 hafta boyunca yapıldı. Uygulamanın sonunda sıçanlara yapılan yüksek doz ketamin-ksilazin enjeksiyonuile ötenazileri gerçekleştirildi. Ötenazi sonrası sıçanlar sakrifiye edilerek, ductusepididimis ve ductusdeferens dokuları alınıp tartılarak ağırlıkları kaydedildi. Organların değerlendirilmesi için dokulara histokimyasal olarak Hematoksilen-eozin ve Masson trikrom boyamaları ve immünohistokimyasal olarak apoptozisin belirlenmesi için caspase-3 ve vaskülarizasyonun belirlenebilmesi için VEGF immunohistokimyasal boyamaları yapıldı.Yapılan değerlendirmelerde, 1 ay boyunca günde 30 dakika 2100 MHz radyofrekans elektromagnetik alan (RF-EMA) uygulanan sıçan ductusepididimise ait bazı kanallarda spermatozoongözlenmezken, bazı kanallarda da spermatozoon yoğunluğunda azalma olduğu dikkati çekti.Kanallar arası intersitisyel bağ dokuda ödematöz alanlar, bağ dokusu kaybı ve hasarı izlendi. Ayrıca kanallar arası intersitisyel bağ dokuda kontrol ve sham gruplarınagöre göreceli olarak vaskülarizasyonun ileri derecede artmış olduğu gözlendi. Aynı grupta yapılan caspase-3 immunohistokimya boyamasında 1 ay kontrol ve sham gruplarına göre epididimisi oluşturan kanallar arasındaki intersitisyel bağ dokusunu oluşturan yapılarda immünreaktivitenin ( caspase-3 tutulumu) artmış olduğu izlendi.VEGF ile immunohistokimyasal boyama yapılmış sıçan ductus epididimis dokularının incelenmesinde 1aylık EMA uygulaması yapılmış gruplarda 1ay kontrol ve sham gruplarına göre ductusepididimisi oluşturan peritübüler bağ dokusu içindeki damarların endotel hücrelerinde immunreaktivitenin ( VEGF tutulumu) artmış olduğu izlendi132Ductusdeferens ile yapılan değerlendirmelerde, 1 ay boyunca günde 30 dakika 2100 MHz radyofrekans elektromagnetik alan (RF-EMA) uygulanan sıçan ductusdeferens dokularında pseudostratifiye stereosilyalı epiteli oluşturan hücrelerin düzenleniminde 1 ay kontrol ve sham gruplarına göre bozulma, hücre çekirdeklerinde yer değiştirmeler, lamina propriyayı oluşturan gevşek bağ dokusunda ayrılmalar dikkati çekti. Caspase-3ile immunohistokimyasal boyama yapılmış sıçan ductus deferens dokularının incelenmesinde 1 ay kontrol, 1 ay sham ve 1 ay uygulama gruplarında belirgin bir fark izlenmedi. VEGF ile immunohistokimyasal boyama yapılmış sıçan ductus deferens dokularının incelenmesinde, 1 ay uygulama grubunda damar endotel hücrelerindeki immünreaktivitenin kontrol 1 ay ve sham 1 ay grubundaki immünreaktiviteye göre artmış olduğu dikkati çekti.2 ay boyunca günde 30 dakika 2100 MHz radyofrekans elektromagnetik alan (RF-EMA) uygulanan sıçan ductusepididimisine ait kanalların bazılarında spermatozoon kaybı gözlendi. epitel hücrelerinin düzenleniminde bozulma yüksekliğinde yer,yer azalmalar, stereosilya kaybı izlendi. Kanallar arası intersitisyel bağ dokuda ödematöz alanların varlığı ve 2 aylık kontrol ve sham grubuna göre kanlanmanın arttığı belirgin olarak gözlendi. Aynı grupta caspase-3ile immunohistokimyasal boyama yapılmış sıçan ductus epididimis dokularının incelenmesinde , 2 ay kontrol ve 2 ay sham grubuna göre ductusepididimisi oluşturan kanallar arası intersitisyel bağ dokusunda artmış immünreaktivite gözlendi. Yine aynı grupta VEGF ile immunohistokimyasal boyama yapılmış sıçan ductus epididimis dokularının incelenmesinde 2 ay kontrol ve sham gruplarına göre ductusepididimisi oluşturan peritübüler bağ dokusu içindeki damarların endotel hücrelerinde immunreaktivitenin ( VEGF tutulumu) artmış olduğu izlendi.1332ay boyunca 2100 MHz RF-EMA etkin bırakılan uygulama grubuna ait sıçan ductus deferens ile yapılan değerlendirmede pseudostratifiye stereosilyalı epitel ile altındaki lamina propriyada ayrılmalar ve düzenlenim bozuklukları dikkati çekti. Caspase-3ile immunohistokimyasal boyama yapılmış sıçan ductus deferens dokularının incelenmesinde 2ay kontrol, 2 ay sham ve 2 ay uygulama gruplarında caspase-3 immunohistokimya boyamada gruplar arasında immünreaktivite farkı gözlenmedi. VEGF ile immunohistokimyasal boyama yapılmış sıçan ductus deferens dokularının incelenmesinde 2 ay uygulama grubunda ise 2 ay kontrol ve 2 ay sham grubuna göre VEGF immünreaktivitesi damar endotel hücrelerinde belirgin olarak dikkati çekti.Çalışmamızda deney gruplarının ductus epididimis ve ductus deferensağırlıkları karşılaştırıldığında çalışma sonucunda gruplar arasında istatistiksel olarak ağırlık bakımından anlamlı bir değişikliğin olmadığı gözlendi.Sonuç olarak, üçüncü nesil cep telefonlarının oluşturduğu 2100 MHz? lik EMA? nın erkek genital kanallarında yapısal bazı değişikliklereneden olduğu gözlend

Cep telefonuGenitalia-erkekRadyasyon+3
Canan Erdemli
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

İskelet ve kalp kası dokusunda yaşa bağlı değişikliklerin immünohistokimyasal ve Western Bloting yöntemleri kullanılarak karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

Yaşlanma süreci doğumla birlikte başlayan, zamana koşut artarak organizmanın ölümüne neden olan hücresel değişimlerin tümüdür. Yaşlanma sırasında belirli dokularda azalan ya da artan moleküllerin ve bu moleküllerin etki düzeneklerinin belirlenmesi bu sürecin işleyişini anlamamıza önemli bir katkı sağlayacaktır. Bu nedenle çalışmamızda, Tip I Kollajen, FGF-2, IGF-I ve GDF-8' in iskelet ve kalp kasında, değişik yaş gruplarında immünhistokimyasal ve Western bloting yöntemleri kullanılarak, SEM ve TEM bulgularıyla da desteklenerek karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızda, doğum öncesi ve sonrası farklı yaş gruplarından, her grupta 6 adet sıçan olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. Gruplar kas gelişiminde önemli olabilecek günler dikkate alınarak, doğum öncesi grubu (20. gün), yenidoğan grubu, 1 aylık grup (prepubertal evre), 6 aylık grup (erişkin evre) ve 12 aylık grup (yaşlılık dönemi başlangıcı) olarak belirlendi. Tüm gruplarda Tip I Kollajen, FGF-2, IGF-I ve GDF-8 immünreaktiviteleri belirlendi. Western blot analizi ise iskelet ve kalp kasında tüm gruplarda Tip I Kollajen için değerlendirildi. Tüm bulgular SEM ve TEM incelemeleriyle desteklendi.Çalışmamızda kalp kasında da iskelet kasına benzer olarak, Tip I Kollajen ifadesinin yaşa koşut artış gösterdiği belirlendi. FGF-2 ifadesi ise, iskelet ve kalp kasında yenidoğan grubunda yoğundu. IGF-I immünreaktivitesinin 6 aylık grupta sarkolemma ile çekirdek dışındaki belirsizliği dikkati çekti. GDF-8 ifadesinin tüm gruplarda morfogenez tamamlanana değin aşamalı olarak arttığı görüldü.Sonuç olarak tüm bu bulgular ışığında, iskelet ve kalp kası gelişiminden itibaren yaşa koşut farklılık gösterdiği düşünülen önemli moleküllerin, çeşitli yöntemlerle değerlendirildiği, SEM ve TEM bulgularıyla desteklenen çalışmamızda, iskelet kasının kalp kasına karşın yaşlanma sürecini daha etkin yaşadığı, kalp kasının ise erişkin dönemden sonra yaşlılık dönemine değin kendini stabilize ettiği kanısına varılmıştır. Bu bulgular iskelet kasının istemli ve düzenli olmayan çalışmasına karşın kalp kasının istemsiz ve düzenli çalışmasının bir sonucu olarak değerlendirilmiştir.

KalpKaslarYaşlanma+1
Güleser Göktaş
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek yağlı diyetin rat karaciğeri üzerine etkileri

Bu çalışmada yüksek yağlı diyetin rat karaciğeri üzerine etkilerinin ve kilo alımındaki rolünün incelenmesi amaçlandı. Bu amaçla 30 adet Wistar Albino rat 4 gruba ayrıldı .1.16 haftalık yüksek karbonhidratlı diyet grubu (K16)2.16 haftalık yüksek yağlı diyet grubu (D16)3.20 haftalık yüksek karbonhidratlı diyet grubu (K20)4.20 haftalık yüksek yağlı diyet grubu (D20) grupları oluşturuldu.Yüksek yağlı diyet; %60 yağ (1/3 kanola, 1/3 margarin, 1/3 ayçiçek yağı), %20 protein ve %20 karbonhidrattan, yüksek karbonhidratlı standart diyet; %69 karbonhidrat, %20 protein ve %11 yağdan (margarin) oluşturuldu.Deney boyunca her hafta ratların vücut ağırlıkları ölçüldü. 16. hafta ve 20. hafta sonunda ratlara servikal dislokasyon uygulanarak, biyokimyasal inceleme için kardiak kan alındı. Karaciğer ve epididimal yağ alınarak ağırlıkları ölçüldü. Karaciğerler ışık mikroskobik inceleme için takip edilerek hematoksilen-eozin, gomori trikrom boyaları yapıldı. ?-SMA ve TGF-ß primer antikorları kullanılarak immunohistokimyasal inceleme yapıldı. Kanda glukoz, albumin, insülin, trigliserid, total kolesterol, HDL, LDL, VLDL, LDH, ALT, AST bakıldı.Vücut ağırlığı, karaciğer ağırlığı ve epididimal yağ ağırlığı karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık görülmedi. Biyokimyasal analiz sonucunda 16 haftalık yüksek karbonhidrat grubunda LDH, 20 haftalık yüksek karbonhidrat grubunda ALT anlamlı olarak yüksek bulundu. Histolojik incelemede ise tüm gruplarda portal alanda fibrozis, inflamasyon, steatozis bulguları görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. İmmunohistokimyasal incelemede de tüm gruplarda ?-SMA ve TGF-ß tutulumu benzer bulundu.Sonuç olarak bu çalışma göreceli olarak omega-9'dan zengin yüksek yağlı diyetle karşılaştırıldığında yüksek karbonhidratlı beslenmenin karaciğer hasarına ve yağlanmaya yol açtığını, kilo alımı açısından anlamlı bir farklılık olmadığını göstermiştir. Bundan yola çıkarak diyetteki karbonhidratları kısıtlayarak ve yüksek oranda omega-9 içeren zeytinyağı, kanola ve fındık yağı miktarı arttırılarak karaciğerin korunabileceğini düşünüyoruz.

Diyet tedavisiKaraciğerKaraciğer hastalıkları-alkolik+4
Kayıhan Karaçor
Düzce University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabet ve normal, genç ve yaşlı gebelerde serviks kollajenleri ve damar yapısı

Diabetes mellitus, hiperglisemi ile özelleşmiş heterojen bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetin gebelik üzerine, gebeliğin de diyabet üzerine olumsuz etkileri vardır. Yaşlanma ise hücrelerden organlara kadar tüm yapılarda fonksiyonların giderek azaldığı karmaşık bir süreçtir. Yaşlanma ile ortaya çıkan değişiklikler diyabetin gelişmesini ve sonucunu etkilemektedir. Çalışmamızda, gebelik sırasında kollajen liflerinde yeniden yapılanma ve vasküler düzeyde değişiklikler gösterdiği bilinen serviks dokusunda; gebeliğe ek diyabet ve yaşlanmanın da olası etkilerinin belirlenmesi amacıyla; kollajen Tip III, IV, VI ve alfa aktin primer belirteçleri kullanılarak immünohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Çalışmamızda genç gruplar için 2 aylık, yaşlı gruplar için ise 8 aylık olmak üzere 48 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grupta 6 denek olacak şekilde toplam 8 gruba ayrıldı. Diyabetli gruplardaki deneklere, intraperitoneal olarak, tek doz 50 mg/kg STZ uygulandı. Uygulamayı takiben 2 aylık izlemeden sonra diyabetli ve kontrol gruplarından, gebe bırakılacak olan deneklerde gebelik oluşumu sağlandı. Gebeliğin 14. gününde, tüm gruplara ait serviks dokuları çıkarıldı. İmmünohistokimyasal ve istatistiksel sonuçlar değerlendirildi. Sonuç olarak çalışmamızda gebeliğin ilerleyen orta evrelerinde, serviks kollajenlerinin tüm belirteçlerle artması, gebeliğin sürekliliğini sağlamak için gerekli olduklarını düşündürdü. Doğuma yakın bu belirteçlerin azalabileceği kanısına varıldı. Yaşın ilerlemesiyle birlikte kollajen ifadelenmesinin artması yaşlılıkla dokunun gerilemesinin bir göstergesi olarak kabul edildi. Diyabetik gruplarda tüm kollajenlerin ifadelenmesindeki artışın ise düşük olasılığını azaltmaya yönelik olduğu kanısına varıldı. Alfa aktin ifadelenmesinin gebe ve diyabetik gruplarda stromada azalması, apoptozisin bir göstergesi olarak kabul edilirken, damar duvarında düz kaslarda artması ise artan damarlanmaya koşut gerçekleştiği sonucunu düşündürdü.

Diabetes mellitus-deneyselDiabetiklerde gebelikKan damarları+3
Cansu Kaya
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Cep telefonu radyasyonunda melatonin kullanılmasının testis dokusuna olası koruyucu etki

Bulunduğumuz ortamda çevre, gürültü ve elektromanyetik kirlilik gibi sorunlar yaşamı olumsuz etkilemektedir. Son yıllarda cep telefonu kullanımındaki artış beraberinde, yeni baz istasyonlarının kurulmasını gündeme getirmiştir. Yaşadığımız alanda elektrik akımı taşıyan kablolar, radyo ve televizyon vericileri, cep telefonları ve baz istasyonları, yüksek gerilim hatları, trafolar, mikrodalga yayan ev aletlerinin yarattığı elektromanyetik alan, elektromanyetik kirliliği oluşturmaktadır. EMA kaynakları arasında, özellikle cep telefonları vebaz istasyonları bulunmaktadır. 21. yüzyılın başlarında ise günümüzde yaygın olarak kullanılan üçüncü nesil telefonlar üretilmeye başlanmıştır. Yoğun bir şekilde etkin kalınan bu elektromanyetik dalgalar ve bununla ilgili olarak cep telefonlarının biyolojik etkileri son zamanlarda bilimsel çalışmalara konu olmaya başlamıştır. Biyolojik sistemlerde prooksidan/antioksidan dengenin bozulmasıyla oluşan oksidatif stres, birçok patolojik durumla ilişkilendirilmektedir. Epifiz bezinin esas salgısı olan melatoninin antioksidanlar içerisinde en güçlü radikal tutucu olduğu öne sürüldüğünden, MEL?e olan ilgi artmakta ve antioksidan özelliği gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, elektromanyetik alana kronik etkin kalmanın testis dokusunda oluşturabileceği yapısal değişimler ve bunlara melatoninin koruyucu etkisinin incelenmesini sağlamaktır. Çalışmamızda 24 Wistar albino cinsi erkek sıçan 4 eşit gruba ayrıldı. 90 günlük deney süresince; kontrol grubuna hiçbir uygulama yapılmaz iken, 2.gruba her gün deri altımelatoninuygulaması, 3.gruba her gün30 dakika 2100 MHz radyasyonuygulaması, 4.gruba ise radyasyon uygulamasından 40dk önce deri altı melatonin ve 30 dakika radyasyon uygulaması yapıldı. Çalışma süresince deneklerin vücut ağırlıkları her gün ölçülerek kaydedildi. Deney bitiminde yüksek doz anestezi altında feda edilen deneklerden testis dokusu alındı, ağırlıkları ölçüldü ve histolojik izleme yöntemlerinden geçirildi. Değerlendirme için alınan kesitlere Hematoksilen-Eozin, Masson trikrom ve PAS boyaları uygulandı ve ışık mikroskobunda resimleri çekildi. Yapılan değerlendirmede; Hematoksilen ? Eozin ile yapılan boyama sonucunda, kontrol grubuna ait testis dokusunda normal testis dokusu yapısı gözlenirken, melatonin uygulanan grupta kontrol grubuyla benzer yapıların yanında, spermiyogenez aşamasını geçiren spermatidlerin lümene doğru yayıldığı, bunların yuvarlak ve uzamış şekilli oldukları ilgiyi çekti. Radyasyon uygulanan grupta ise seminifer tübüllerde düzenli yapının bozulduğu yer yer ödemsi görünüm ve ayrışmalar dikkati çekti. Belirgin ödeme karşı spermatogenik epitel boyunun oldukça kısa olduğu da ayırtedildi. Lümende olgun spermiyumlar son derece azdı. Radyasyon+melatonin uygulaması yapılan grupta seminifer tübül yapısının radyasyon grubuna karşı korunduğu; epitel boyunun kontrole benzer görünümde olduğu görüldü. Masson trikrom boyası bulgularında ise; kontrol ve melatonin grubundaki bulgular Hematoksilen-Eozin boyamasındaki testis dokusu örneklerine eşteşti. Radyasyon uygulanan grupta seminifer tübülleri oluşturan hücrelerdeki tüm yapısal değişimler ve epitel boyunun kısalması belirgindi. Radyasyon +melatonin uygulanan grupta da tüplerdeki dejenerasyonun azaldığı dikkat çekti.İstatistiksel olarak da; radyasyon uygulanan grupta seminifer tübül çapının genişlediği ve epitel boyunun azaldığı belirlendi. PAS boyaması bulguları değerlendirildiğinde; kontrol ve melatonin grubunda bazal membran belirgin olarak ayırt ediliyordu. Radyasyon uygulanan grupta seminifer tüplerin şekillerinin bozulmasına koşut olarak bazal membranın kıvrıntılı seyir gösterdiği yer yer kalınlaştığı dikkati çekti. Radyasyon+ melatonin uygulanan grupta ise bazal membranın yer yer kalınlığını koruduğu izlenirken yapının oldukça normal olduğu ayırt ediliyordu. İstatistiksel olarak da, radyasyon ve radyasyon+ melatonin gruplarında bazal lamina kalınlığının arttığı belirlendi. Işık mikroskobik ve istatistiksel bulgular birbirlerini destekliyordu. Sonuç olarak yüksek doz cep telefonu radyasyonunun testis histolojik yapısına, özellikle spermatogenezis ve spermiyogenezis düzeyinde etkili olduğu belirlenirken, melatoninin koruyucu özellik gösterdiği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler : Cep telefonu, Radyasyon, Melatonin, Testis

Cep telefonuElektromanyetik alanlarMelatonin+3
Özlem Leblebici Altındağ
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Benzo (a) piren uygulanan sıçanlarda uterus dokusunda meydana gelen değişikliklere bir antioksidan olarak Curcumin' in rolü

Çağın gereksinimlerini karşılamak için günümüzde değişen ve gelişen teknolojiyle ilintili olarak kimyasal kirliliğe neden olan maddelerin ilk sırasında polisiklik aromatik hidrokarbonlar ( PAH )yer almaktadır. Benzo(a)piren ( 3,4- benzopyrene, BaP), PAH sınıfında yer alan çevresel ve endüstriyel kirletici olarak önemli bir rol oynayan aynı zamanda toksik etkili, immün sistemi baskılayıcı ve canlıların farklı dokularında güçlü kanser yapabilme erkine sahip bir maddedir. Curcumin, Curcuma longa bitkisinin rizomlarından elde edilen bir antioksidandır. Curcumin? nin beta konumuna bağlanmış 2 keton grubu içermesi antioksidan özelliğe sahip olmasını sağlar. Curcumin? nin süperoksit radikallerinide yakalaması DNA? yı oksidatif hasara karşı korur. Bu çalışmada kullanım alanı giderek yaygınlaşan BAP? a etkin kalan Wistar albino cinsi sıçanlarda antioksidan özelliğinin yanı sıra antitümöral ve antiflamatuvar farmakolojik etkilere sahip olduğu bilinen curcumin uygulanmasının uterus dokusunda olası koruyucu etkilerinin yapısal düzeyde belirlenmesi amaçlandı. Deney de 36 adet Wistar albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Deney süresince laboratuvarın ısısı ortalama 22 ± 2°C, ışık 12 saat aydınlık 12 saat karanlık olacak şekilde sağlandı. Deneklere içme suyu olarak çeşme suyu verildi. Tüm denekler standart yem ile sınırsız beslendi. Denekler kontrol, mısır yağı, DMSO, BaP, curcumin ve BaP + curcumin olmak üzere 6 gruba ayrıldılar. Altı haftalık çalışmamız süresince deneklerin vücut ağırlıkları her gün ölçüldü. Altı haftalık süre bitiminde yüksek doz anestezi altında feda edilen deneklerden uterus dokusu alındı. Dokulardan alınan kesitlere Hematoksilen-Eozin ve Masson trikrom boyaları uygulanarak resimlendirildi. Çalışmamızda BaP uygulanması nedeniyle uterus ağırlığının, tüm duvar kalınlığının ve epitel kalınlığının olası hiperplazik ve hipertrofik etkiler nedeniyle arttığı, curcumin uygulanan gruplarda ise bu etkilerin olaylanmadığı saptanmıştır. BaP+curcumin gruplarında ise curcumin? in koruyucu etkisi olarak düşündüğümüz BaP? ın neden olduğu bu olumsuz etkilerin önemli ölçüde gerilediği izlenmiştir.

AntioksidanlarBenzo(a)pirenKurkumin+2
Tuğba Cebeci
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Streptozotosin ile diabetes mellitus oluşturulan rat pankreaslarında hidroksitirosolün NRF2 ekspresyonu üzerine etkisi

Tip 1 diabetes mellitus, Langerhans adacıklarında bulunan ve insülin üreten β hücrelerinin yıkımı sonucunda insülin üretme yeteneğini kaybettiği kronik bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, streptozotosin ile diyabet oluşturulmuş rat pankreas dokularında hidroksitirosolün, antioksidan metabolizmanın önemli proteinlerinden olan Nrf2'nin ekspresyonu üzerindeki etkisini belirlemektir. Hidroksitirosol, zeytin ve zeytinyağında bulunan oleuropeinin, başlıca parçalanma ürünü olan doğal-güçlü fenolik bir antioksidandır. Deneyde kullanılan hayvanlar kontrol, HT, STZ ve STZ+HT olmak üzere rasgele 4 gruba ayrıldı. Diyabet, intraperitoneal olarak tek doz (55 mg/kg) STZ enjeksiyonuyla indüklendi. STZ enjeksiyonundan 48 saat sonra kan glukoz değerleri ölçülerek ≥ 250 mg/dL olanlar diyabetik kabul edildi. HT ve STZ+HT grubuna 30 gün boyunca intraperitoneal olarak HT (10 mg/kg/gün) enjeksiyonu uygulandı. STZ grubu hayvanlarda yüksek kan şekerine ek olarak vücut ağırlığında azalma, polifaji ve polidipsi gözlendi. STZ+HT grubu hayvanlarda istatistiksel olarak anlamlı olmayan kilo kaybıyla birlikte STZ grubuna oranla daha az su tüketimine rastlandı. STZ+HT grubu ratlar diyabetikti ancak kan glukoz düzeyleri anlamlı olmasa da bir miktar azaldı. Histolojik incelemelerde kontrol grubu adacık histolojisi, iyi biçimlendirilmiş; yuvarlak şekil, büyük boyut ve normal yapı sergilerken, diyabetik ratlar belirgin şekilde düzensiz ada sınırı ve adacık dejenerasyonu gösterdi. Diyabetik ratlarda hidropik dejenerasyon ile uyumlu olarak sitoplazmada berrak vakuollere sahip adacık hücreleri görülürken HT ile muamele edilen diyabetiklerde azalan tahribat gözlemlendi. İmmünohistokimyasal çalışmalar sonucunda HT ile muamele edilen diyabetik hayvanlarda Nrf2 ekspresyonunun STZ grubundakilere kıyasla daha az olduğu belirlendi. Bu STZ'nin, β hücrelerine zarar vermesine karşı, HT'nin koruyucu etkisi olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, Nrf2 ekspresyonunun, STZ'nin indüklediği T1DM'nin önlenmesinde HT'nin koruyucu ve antioksidan rolü olduğunu gösterdi.

Diabetes mellitusGen ifadesiHayvan deneyleri+5
Nurhilal Elciyar
Düzce University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Aspartamın testiste neden olduğu apoptotik etkiye karşı kafeik asit fenetil esterin koruyucu etkisi

Günümüzde infertilite, gittikçe artan bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Birçok faktör infertiliteye doğrudan ya da dolaylı olarak sebep olmaktadır. Hastalıklar, yaşam şartları, mesleki koşullar, sigara, alkol, cep telefonu gibi teknolojik aletlerin sık kullanımı, hazır gıdalardaki kimyasal maddeler ve koruyucular en belirgin olanlarıdır. Hazır gıdalar ve gazlı içeceklerde bulunan bu maddelerden birisi de aspartamdır. Aspartam tatlandırıcı olarak özellikle çeşitli gıda ve gazlı içeceklerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Şekerden 200 kat daha tatlıdır ancak çok düşük kalorili bir maddedir. Aspartam sindirimden sonra %50 aspartik asit, %40 fenilalanin ve %10 metanole metabolize olur. Bu metabolitler arasında en toksik olanı metanoldür ve metanolün de metabolize olmasıyla formaldehit meydana gelir. Aspartamın başka dokular üzerine toksik etkisinin olduğu çalışmalarda gösterilmiştir ama testis üzerine olan apoptotik etkisiyle ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Kafeik Asit Fenetil Ester ise bal arıları tarafından üretilen propolisin bir bileşenidir. Fenolik bir bileşik olan CAPE'in antioksidan, antienflamatuar, antiviral, antikanser gibi birçok özelliği vardır. Çalışmamızda Aspartamın testis üzerinde varsa olumsuz etkisini göstermeyi ve Kafeik Asit Fenetil Ester ile bu olumsuz etkilerin ne kadar azaltılabileceğini görmeyi amaçladık. Deney için 2-3 aylık, 29 tane erkek fare kullanıldı. Denekler; Kontrol, Sham, CAPE, ASP ve CAPE+ASP olmak üzere beş gruba ayrıldı. 35 gün boyunca CAPE ve CAPE+ASP grubuna intraperitoneal olarak 20 mg/kg dozunda CAPE verildi. ASP ve CAPE+ASP grubuna da gavaj yoluyla 50 mg/kg dozunda aspartam verildi. Sonuç olarak histolojik incelemelerde gruplar arasında patolojik bir değişiklik görülmedi. Cleaved Kaspaz-3 kullanılarak yapılan immunohistokimyasal boyamada ise gruplar arasında bir farklılık bulunmadı. Kaspaz 8 ve P53 ekspresyonlarına bakıldığında ise aspartamın testiste p53 aktivasyonunu azalttığı ve buna bağlı olarak apoptoza gidişi yavaşlattığı görüldü.

ApoptozisAspartamGenler-P53+4
Semiha Türe Açıkgöz
Düzce University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda streptozotosin ile indüklenen diabetes mellitusun sebep olduğu testiküler oksidatif hasara karşı hidroksitirosolün koruyucu rolünün araştırılması

Diabetes Mellitus, insülin yetmezliğine veya direncine bağlı olarak gelişen, organ ve işlev kayıplarına yol açabilen, yüksek morbidite ve mortalite hızı, yüksek tedavi harcamaları ve iş gücü kaybı nedeni ile topluma sosyoekonomik yük getiren metabolik bir hastalıktır. Hidroksitirozol zeytin bitkisinde yaygın olarak bulunan güçlü bir doğal serbest radikal baskılayıcısıdır. Yapılmış olan bu çalışma ile Diabetes Mellitus'un sıçan testisleri ve bazı biyokimyasal parametreler üzerine olası olumsuz etkilerine karşı hidroksitirosolün koruyucu rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Deneyde, Kontrol, Hidroksitirozol, Streptozotosin, Hidroksitirozol + Streptozotosizn olmak üzere 4 grup oluşturuldu. Diyabet modeli oluşturmak için tek doz 55 mg/ kg/ i.p. streptozotosin uygulaması yapıldı. STZ enjeksiyonundan 42 saat sonra kan glukoz değerleri ölçülerek 250 mg/ dL ve üstü olan ratlar diyabet olarak kabul edildi. STZ + HT ve HT grubuna 30 gün boyunca 10 mg/ kg/ i.p. HT uygulaması yapıldı. Sıçanların deney öncesi ve deney sonu vücut ağırlıkları, açlık kan şekerleri ölçülüp karşılaştırıldı. Testosteron düzeyleri ölçülmek üzere kan örnekleri toplandı. Testisler çıkarılıp ağırlıkları kaydedildi ve Testis Ağırlık İndeksi hesaplandı. Testislerde mikroskobik ve morfolojik incelemeler yapıldı. Sperm parametrelerinin analizi için epididimisten spermatozoa aspire edilerek spermiyogram yapıldı. Deney sonunda; Hidroksitirozol verilen gruplarda diyabetle birlikte artan açlık kan şekerinin azaldığı görüldü. Histolojik incelemelerde, Diyabet grubunda düzensiz şekilli seminifer tübüller, germ hücre tabakalarında azalma, apoptotik hücreler ve rezidüel cisimcikler saptandı. STZ + HT grubunda ise morfolojik düzelmeler görüldü. İmmünohistokimyasal incelemelerde, Diyabet grubunda kontrol grubuna göre Nrf2 ekspresyonunda bir artış olduğu gözlenirken tedavi grubunda ekspresyonunun STZ grubuna kıyasla daha az olduğu belirlendi. Hidroksitirozolün T1DM artan kan şekerini azalttığı, testiste oluşan hasara karşı koruyucu etki gösterdiği ve Nrf2 ekspresyonunu azalttığı gözlendi.

Diabetes mellitus-deneyselHayvan deneyleriHidroksitirozol+4
Defne Rana Oğuz
Düzce University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Siklofosfamid uygulanan sıçanların karaciğer dokusunda asprosin immünreaktivitesi üzerine vitamin D'nin etkileri

Siklofosfamid, uzun yıllardan beri çeşitli kanser türlerinin tedavisinde kullanılmasına rağmen doku ve organlar üzerinde ciddi yan etkilerinden dolayı kullanımı sınırlanmaktadır. Siklofosfamid'in neden olduğu oksidatif stres hepatotoksisiteye ve enerji metabolizmasına etki etmektedir. Yakın dönemde keşfedilen asprosin adipoz dokudan salgılanan ve karaciğerde enerji metabolizması etki eden bir adipokindir. Bir antioksidan olarak kabul edilen vitamin D, oksidatif strese karşı koruyucu karakterde olan glikoz-6-fosfat-dehidrogenaz (G6PDH) ekspresyonunu artırmaktadır. Vitamin D'nin, antiproliferatif, prodiferansiyatif, immunmodülatör ve antioksidan özelliklere sahip olması doku hasarlarında önemli bir redüktan olarak işlev görmesini sağlamaktadır. Bu çalışmada siklofosfamid uygulanan sıçanların serum ve karaciğer dokusunda asprosin düzeyleri üzerine vitamin D'nin etkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 28 adet 8-10 haftalık Wistar albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak biçimde 4 gruba ayrıldı. Deney başlangıcında tüm sıçanların vücut ağırlıkları ölçüldü. Kontrol grubuna deney süresi olan 15 gün boyunca herhangi bir uygulama yapılmadı. vitamin D grubuna 200 IU/gün vitamin D her gün oral yol ile verildi. siklofosfamid grubuna deney başlangıcında 200 mg/kg olacak şekilde tek doz Siklofosfamid intraperitoneal (i.p) olarak uygulandı. Siklofosfamid +vitamin D grubuna tek doz 200mg/kg siklofosfamid i.p olarak uygulanması ile beraber 15 günlük deney süresi boyunca her gün 200 IU/gün vitamin D oral yol ile verildi. Deney sonunda sonunda tüm sıçanların vücut ağırlıkları ölçüldükten sonra sıçanlar anesteziye alındıktan sonra kan ve karaciğer dokuları alındı. Serum total antioksidan seviyesi (TAS), total oksidan seviyesi (TOS) ve asprosin seviyesi ile doku malondioaldehit (MDA) düzeylerinin belirlenmesi için biyokimyasal analizler yapıldı. Ayrıca karaciğer dokuları histopatolojik, TUNEL ve immünohistokimyasal teknikler ile incelenmek üzere hazırlandı. Çalışmanın bulguları araştırma mikrosbunda incelenip fotoğraflandı. Kontrol grubuna göre siklofosfamide maruz kalan sıçanların son vücut ağırlıkları ile başlangıç ağırlıkları arasında anlamlı bir azalmanın olduğu görüldü. Ayrıca histopatolojik incelemelerde belirgin hemoraji, inflamatuar hücre artışı, sinüzoidal dilatasyon, bağ dokusu artışı ile hepatositlerde glikojen kaybının olduğu tespit edildi. Apoptotik hücrelerin belirlenmesi için yapılan TUNEL boyamasının ışık mikroskobunda incelenmesi sonucunda siklofosfamid grubunda TUNEL pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış olduğu görüldü. Bununla birlikte TOS ve MDA düzeylerinin arttığı TAS ve asprosin seviyesinin ise azaldığı görüldü. Siklofosfamid grubuna göre vitamin D tedavisi uygulanan gruptaki sıçanların vücut ağırlıkları başlangıç ağırlıklarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmıştı. Ayrıca tedavi grubunda histopatolojik hasarın azaldığı ve TUNEL pozitif hücre sayının siklofosfamid grubuna göre düştüğü görüldü. Bununla birlikte siklofosfamid grubuna göre tedavi grubunda TOS ve MDA düzeylerinin azaldığı, TAS ve asprosin seviyelerinin ise arttığı tespit edildi. Sonuç olarak siklofosfamid ile oluşturulan karaciğer hasarına karşı vitamin D'nin oksidatif stresi baskılayarak doku hasarını azalttığı ve asprosin seviyesini yükselttiği görülmüştür. Kemoterapötik cevabla birlikte oluşan oksidatif hasarda asprosin'in rolünün aydınlatılması için daha kapsamlı ve ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatine varılmıştır.

AsprosinHayvan deneyleriKaraciğer+4
Ahmet Türk
Fırat University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Testis üzerine cisplatinin apoptotik etkisine karşı timokinonun koruyucu etkisi

Bu tez çalışmasıyla, biyolojik etkileri olduğu bilinen ve son yıllarda yapılan araştırmalarda önemi artan timokinon ile bir antitümör ilaç olan Cisplatinin testis dokusu üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmayı veya en aza indirmeyi amaçladık. Bu amaçla 29 adet, Wistar albino rat rastgele 1. Kontrol (n = 4), 2. Sham (n = 4), 3. Cisplatin (n = 7), 4. Cisplatin + Timokinon (n = 7), 5. Timokinon (n = 7), gruplarına ayrıldı. 2. grup Sham grubuna 10 gün boyunca gavaj yoluyla mısır yağı (500 μl) verildi. 3. Cisplatin grubuna 1.5 mg / kg / gün Cisplatin 3, 5 ve 7. günlerde intraperitoneal enjeksiyonla uygulandı. 4. Timokinon + Cisplatin grubuna; gavaj yolu ile mısır yağı (500 μl) + timokinon 50 mg / kg / gün ve cisplatin 3, 5 ve 7. günlerde 1.5 mg / kg / gün intraperitoneal olarak uygulandı. 5.grup Timokinon grubuna 10 gün boyunca gavaj yoluyla timokinon (50 mg / kg / gün + mısır yağı (500 μl)) verildi. Deneyin ilk aşamasında ratların vücut ağırlıkları ölçüldü. Deneyin 10. günde anestezi altında deneklerin testisleri alındı, histopatolojik incelemeler için alınan testisler rutin işlemlere tabi tutuldu. Epididimisten alınan örneklerden sperm sayımları yapıldı. Spermler hemotoksilen eozin ile boyandı. Testisler HE, Gomori trikrom ve PAS boyaları ile boyandı. Cleaved Caspase - 3 antikoru ile immunohistokimyasal boyama yapıldı. Işık mikroskobik inceleme sonucunda; timokinonun cisplatinin neden olduğu testiküler hasarı ve germ hücre apoptozisini azalttığı tespit edildi.

AntioksidanlarApoptozisKaspazlar+3
Nurcan Şahan
Düzce University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek taraflı torsiyon/detorsiyon sonrası ipsilateral ve kontralateral sıçan testis dokusunda M1/M2 makrofaj polarizasyonunun belirlenmesi

Testis torsiyonu veya korda ait yapıların kendi etraflarında dönmesi ile oluşan spermatik kord torsiyonu, ciddi bir ürolojik sorundur ve testis hasarı oluşturarak erkek subfertilitesine neden olur. Tek taraflı testis torsiyonunun kontralateral testiste de hasara yol açtığı bilinmektedir. Testis torsiyonu sonrası kontralateral testis harabiyetinin mekanizması ve patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Makrofajlarla ilgili olarak son zamanlarda ortaya atılan yeni bir kavram olan M1/M2 makrofaj polarizasyonuna göre; M1 makrofajlar süperoksit anyonları, oksijen radikalleri ve nitrojen radikalleri üreterek doku hasarına yol açarlar, M2 makrofajlar ise hücre proliferasyonunu ve doku tamirini arttırarak daha çok fibroziste rol oynarlar. Testisin makrofajlarının çoğu M2 makrofajlardır. Öte yandan testis interstisyel alanları makrofajların yanı sıra mast hücreleri, dendritik hücreler ve lenfositler gibi çeşitli immün sistem hücrelerini de içermektedir. Mevcut çalışmada tek taraflı testis torsiyonunun interstisyel alanda doku tahribatının nedenlerinden olan M1 makrofajlarının sayısında bir artışa ve makrofaj polarizasyonunda değişikliğe neden olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 8-12 haftalık 63 adet Spraque-Dawley cinsi erişkin erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele 9 gruba ayrıldı: Kontrol, Sham 4 saat, Sham 24 saat, Sham 7 gün, Sham 14 gün, Torsiyon 4 saat, Torsiyon 24 saat, Torsiyon 7 gün, Torsiyon 14 gün olarak gruplar oluşturuldu. Kontrol grubundaki sıçanlara deney süresi boyunca herhangi bir işlem yapılmadı. Torsiyon ve Sham gruplarındaki sıçanların tamamına ise cerrahi işlem uygulandı. Sham gruplarına ait hayvanlarda batın cerrahi olarak açılıp hiçbir işlem yapılmadan 4 saat bekletildi ve süre sonunda kapatıldı. Tüm Torsiyon gruplarında cerrahi olarak batın açılarak sol testis dışarı alınıp saat yönü tersine 720 derece döndürülüp torsiyon oluşturuldu. 4 saat sonra detorsiyon uygulanıp testisler tekrar batın içerisine alınıp kapatıldı. Daha sonra sıçanlar 4 saat, 24 saat, 7 gün veya 14 gün sonunda dekapite edildi. Torsiyonun sperm motilite, morfoloji, sayı ve akrozom bütünlüğü üzerine etkilerinin belirlenmesi için spermiyogram analizi; hormon profillerinin belirlenmesi için ELISA; doku düzeyinde hasar tespiti için hematoksilen – eozin, PAS-hematoksilen ve Mallory-Azan boyamaları; mast hücrelerinin görüntülenmesi için Toluidin mavisi boyaması; apoptotik hücrelerin tayini için TUNEL metodu ve M1/M2 makrofaj polaritesinin tespiti için CD 68 ve CD 163 immünohistokimyasal boyamaları yapıldı. Işık mikroskobik düzeyde yapılan değerlendirmelerde Sham gruplarında herhangi bir histopatolojik değişiklik izlenmezken, testis torsiyonunun özellikle ipsilateral tarafta olmak üzere her iki tarafta da ödem, vasküler konjesyon, seminifer tübül epitel organizasyonunda bozulma ve dejenerasyonlar, lümene dökülen immatür germ hücreleri, bazı spermatositlerde ise metafaz arresti, seminifer tübül bazal membranında ayrılma, nekrotik tübüller gibi bulgulara neden olduğu belirlendi. Bu bulguların şiddet ve yaygınlığının torsiyon gruplarında 4. saatten 14. güne gidildikçe artarak devam ettiği görüldü. Tüm grupların Cosentino skorlamaları da histopatolojik bulgular ile uyumluydu. Öte yandan seminifer tübül dejenerasyonunun arttığı torsiyon gruplarında spermatogenezis belirteci olan Johnsen skorları da düşük izlendi. İpsilateral testislerde artan tübül hasarı ile uyumlu şekilde seminifer tübül çapları ve germinal epitel kalınlıklarının özellikle Torsiyon 14 gün grubunda önemli ölçüde azaldığı belirlendi. Mast hücrelerinin tespiti için yapılan Toluidin mavi boyaması değerlendirildiğinde kontralateral testislerde Kontrole kıyasla Sham ve Torsiyon gruplarında değişim görülmedi. Kontralateral testislerde sadece Torsiyon 14 gün grubunda mast hücre artışı görüldü. İpsilateral testislerin mast hücrelerine bakıldığında Kontrol ve Sham grupları arasında fark gözlenmezken; Torsiyon gruplarının tamamında mast hücre sayılarında belirgin artış görüldü. Apoptozise giden hücrelerin sayımı için uygulanan TUNEL metodu değerlendirildiğinde, kontralateral testislerde gruplar arasında önemli bir fark görülmedi. İpsilateral testislerde ise Torsiyon 4 saat, Torsiyon 24 saat ve Torsiyon 7 gün gruplarında apoptotik hücre sayılarının arttığı belirlendi. Torsiyon 14 gün grubunda ise artan nekrotik tübüllerle uyumlu şekilde apoptotik indeksin azaldığı tespit edildi. Deney gruplarında sperm motilite değerlerinin analizi yapıldığında, Kontrol grubu ile Sham grupları arasında fark yoktu. Ancak Kontrol grubuna kıyasla Torsiyon gruplarında motilitenin önemli ölçüde azaldığı görüldü. Torsiyon grupları kendi aralarında değerlendirildiğinde ise Torsiyon 7 gün ve Torsiyon 14 gün gruplarında motilite açısından dikkate değer azalma göze çarpmaktaydı. Gruplar arasında sperm yoğunluğu ve spermlerde anormal baş, anormal kuyruk ve toplam anormal sperm oranı açısından yapılan karşılaştırmada anlamlı fark olmadığı görüldü. Testis torsiyonunun erkek hormon düzeyleri üzerine etkileri ELİSA analizleri ile belirlendi. Yapılan analizler sonucunda Testosteron değeri Kontrol grubu ile kıyaslandığında Sham ve Torsiyon gruplarında anlamlı düşüş gösterdi. Ancak Torsiyon grupları Testosteron düzeyleri açısından birbirine benzerdi. FSH değeri Kontrol grubu ile Sham grupları arasında anlamlı bir fark göstermezken; Kontrol grubuna kıyasla Torsiyon 24 saat, Torsiyon 7 gün ve Torsiyon 14 gün gruplarında FSH düzeylerinin düştüğü belirlendi. Öte yandan torsiyon-detorsiyon sonrası M1/M2 makrofaj polarizasyonunda değişiklikler tespit edildi. Torsiyon-detorsiyon gruplarımızda kontralateral testis dokusunda M1 makrofaj artışı gözlendi. Torsiyon-detorsiyon sonrası kontralateral testislerde meydana gelen değişikliklerin nedenleri hala tam olarak aydınlatılmamış olsa da mevcut çalışmadan elde edilen bulgular makrofaj ve mast hücrelerinin de katıldığı immün hücrelerle ilişkili mekanizmaların bu süreçte önemli bir rol oynayabileceği ihtimalini göstermektedir.

DetorsiyonMakrofajlarSpermatik kord torsiyonu+5
Merve Kavak Balgetir
Fırat University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda alfa-naftiltioüre ile oluşturulan akut akciğer hasarı modeli üzerine hesperidin'in etkisi

Bu çalışma, alfa-naftiltioüre (ANTU) ile indüklenen akut akciğer hasarının önlenmesinde, hesperidinin anti-oksidan ve anti-inflamatuar etkinliğinin histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal analizler ile belirlenmesi amacıyla planlanmıştır. Çalışmamızda 16 haftalık 200-250 gram ağırlığında 32 adet Wistar albino dişi sıçan kullanılmıştır. 7 gün boyunca her gün gavaj yoluyla Kontrol (KON) ve ANTU grubuna 1 ml fosfat tamponlu salin (PBS), Hesperidin (HES) ve Alfa-naftiltioüre+Hesperidin (ANTU+HES) grubuna ise PBS'de çözünmüş 100 mg/kg hesperidin verilmiştir. Ayrıca ANTU gruplarına 7. gün 4 mg/ml olacak şekilde zeytinyağında süspansiyon haline getirilen ANTU intraperitoneal (ip.) olarak uygulanmış ve 4 saat sonunda denekler sakrifiye edilmiştir. Tüm gruplarda göğüs kafesi dikkatlice açılmış akciğer çıkarılarak tartılmıştır. ANTU gruplarında plevral aralıkta birikmiş olan efüzyon sıvısı (PE) miktarı ölçülmüştür. ANTU ve ANTU+HES gruplarında akciğer ağırlık ve PE artışı gözlenmiştir. Hematoksilen-Eozin (H&E) ile boyanmış akciğer dokusunun histopatolojik incelemesinde, ANTU grubunda, alveoler boşlukta belirgin ödem, perivasküler genişleme, interstisyumda inflamatuar hücre infiltrasyonu ve alveolar septum kalınlaşması izlenmiştir. ANTU+HES grubunda, deneklerin akciğer dokularında, sınırlı alanlarda hasar gözlense de hesperidin bu hasarı anlamlı düzeyde azaltmıştır. Oksidatif stres göstergesi olarak çalışılan malondialdehit (MDA) düzeyi KON ve HES grubuna göre ANTU grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir yükselme göstermiştir (p˂0.01). Superoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GPx) düzeyi ANTU+HES grubunda en yüksek seviyede bulunmuştur. Antioksidan savunma sisteminin göstergesi olan SOD ANTU+HES grubunda istatistiksel olarak anlamlı artış göstermiştir (p˂0.01). Hesperidinin inflamatuar yanıta etkisini değerlendirmek için tümör nekröz faktörü-α (TNF-α), interlökin 1 beta (IL-1ß), indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS), nükleer faktör-kappa B (NF-κB) ve okludin ekspresyon düzeyleri immünohistokimyasal yöntemle çalışılmıştır. TNF-α, IL-1ß, iNOS ve NF-κB ifadeleri ANTU gruplarında daha yüksek seviyede saptanmıştır. Tedavi grubu olan ANTU+HES grubunda tüm protein ifadelerinde azalma gözlemlenirken sadece IL-1ß ifadesi istatistiksel olarak anlamlı azalma göstermiştir (p˂0.01). Okludin ifadesi ANTU grubunda en düşük yüksek seviyede saptanmıştır ve KON grubuna göre (p<0.01), HES ve ANTU+HES grubuna göre (p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı farkı göstermektedir. Ayrıca ANTU grubunda okludin bant kalınlığının diğer gruplara göre oldukça zayıf olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, hesperidin tedavisinin radikal süpürücü etkisi yanı sıra ödem ve inflamatuar hücrelerin akciğer dokusuna sızmasını engelleyerek, oksidanlar ve anti-oksidanlar arasındaki dengeyi sağlayarak ve inflamatuar mediyatörlerin üretimini düzenleyerek hem antioksidan hem de anti-inflamatuar özelliklere sahip olduğu saptanmıştır.

Osman Cengil
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda karbontetraklorür ile oluşturulacak karaciğer hasarına karşı uygulanan ozon tedavisinin etkileri

Tıbbi ozon (O3) tedavisi, antioksidan, antienflamatuar ve antimikrobiyal etkileri nedeniyle tedavi amaçlı geniş bir spektrumda kullanılmaktadır. Çalışmalar O3 tedavisinin apoptozis ve oksidatif stresi azaltarak dokularda hasara karşı koruyucu bir etki sergilediğini göstermiştir. Organik bir çözücü olan karbon tetraklorürün (CCl4) yapılan çalışmalarda akut veya gecikmiş tipte karaciğer toksikasyonlarına yol açtığı bildirilmiştir. Bu çalışmada CCl4'ün oluşturduğu karaciğer hasarına O3 tedavisinin etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada 8-10 haftalık 40 adet Sprague Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Sıçanların karaciğer dokularında histolojik olarak H&E, PAS, Masson, Trikom ve TUNEL boyama yöntemleri kullanıldı. CCl4 maruziyeti TUNEL apoptotik indekste artışa ve histopatolojik görüntüleme yöntemlerinde hepatosit hasarı oluşturdu. Antioksidan amaçlı verilen O3 tedavisi kontrol grubuna göre anlamlı değişiklikler oluşturmadı fakat CCl4 maruziyeti olan gruptaki sıçanların karaciğerinde beklenenin aksine oksidan etkiye yöneldi. Sonuç olarak; O3'nun CCl4 toksikasyonuna karşı antioksidan kullanımıyla ilgili hem doz konsantrasyon farklılığı hem de sayı başta olmak üzere daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: CCl4, Ozon, Karaciğer, TUNEL

Hayvan deneyleriKaraciğerKaraciğer hastalıkları+4
Merve Kavaklı Karakaş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Tunikamisin ile uyarılmış endoplazmik retikulum stresine bağlı gelişen apoptozis üzerine shilajit'in etkileri

Bu çalışmada, öncelikle endoplazmik retikulum stresine bağlı testis seminifer tübüllerinde meydana gelen apoptozis ile infertilite arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Ayrıca Shilajit'in endoplazmik retikulum stresini baskılayarak apoptozis ve infertiliteyi önlemedeki etkisinin değerlendirilmesi de bir diğer amacımız olmuştur. Endoplazmik retikulum, proteinlerin katlanmasında rol oynayan önemli bir organeldir. Endoplazmik retikulumun fonksiyon kapasitesini aşan fizyolojik ya da patolojik olaylar lümende yanlış katlanmış ya da katlanmamış proteinlerin birikimine yol açarak endoplazmik retikulum stresine neden olmaktadır. Shilajit, Himalaya dağlarında kaya katmanlarından sızan ve değişken kıvama sahip olan doğal bir sızıntıdır. Shilajit'in spermatojenik ve oojenik etkileri bulunmaktadır. Çalışmamızda denekler 8 gruba (24. saat ve 4. gün) ayrıldı. Endoplazmik retikulum stresi oluşturmak amacıyla V, VI, VII ve VIII. grup deneklere; deneyin 1. günü tek doz subkutan yoldan 200 μg/kg Tunikamisin, I, II, III ve IV. grup deneklere 1 ml Dimetil sülfoksit aynı yoldan uygulandı. III, IV, VII ve VIII. grup deneklere; oral yoldan gün aşırı 100 mg/kg Shilajit, I, II, V ve VI. grup deneklere 1 ml fizyolojik serum aynı şekilde verildi. GRP78/BİP, CHOP ve Kaspaz-3 gibi apoptotik belirteçlerin kullanıldığı immünohistokimyasal boyamalarda Shilajit verilen 4. gün gruplarında ekspresyonlarının azaldığı gözlendi. FSH, LH ve testosteron hormon düzeyleri ölçümünde Shilajit verilen 4. gün gruplarında FSH seviyesinde anlamlı düzeyde azalma, LH ve testosteron seviyelerinde anlamlı bir farklılığın olmadığı saptandı. Bu çalışmada Shilajit'in, Tunikamisin indüklü endoplazmik retikulum stresine bağlı gelişen apoptozisin, sıçan testisinde ortaya çıkaracağı germ hücre kaybını ve morfolojik değişiklikleri anlamlı bir düzeyde azaltabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tunikamisin, Endoplazmik retikulum stresi, Apoptozis, İnfertilite, Shilajit.

ApoptozisEndoplazmik retikulumKısırlık+2
Nurten Taşcı
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

X ışınlama ile indüklenen testiküler hasarda amniyon membranı kökenli mezenkimal kök hücrelerin oksidatif ve endoplazmik retikulum stresi mekanizmalarına etkisi

Günümüzde infertilite, çiftlerin %15'ini etkilemektedir ve bu oranın yarısının erkekteki reprodüktif problemlerden kaynaklanmaktadır. Reaktif oksijen türlerinin aşırı artışıyla ortaya çıkan oksidatif stres radyasyona bağlı erkek infertilitesinin patogenezinde rol oynamaktadır. Ökaryotik hücrelerde, endoplazmik retikulum proteinlerin katlanması için temel organeldir. Çevresel travma çoğunlukla organelde proteinlerin yanlış katlanmasına veya katlanmamış proteinlere sebep olmaktadır ve bu proteinlerin birikimi endoplazmik retikulum stresine neden olmaktadır. Mitokondriyal reaktif oksijen türleri ve reaktif nitrojen türleri, ER şaperonlarının aktivitesini etkileyerek endoplazmik retikulum stresini arttırmaktadır. Kök hücreler normal gelişimin sürdürülmesinde ve erişkin doku rejenerasyonunda birden çok role sahip olan hücrelerdir. Mezenkimal kök hücreler, hayat süresi sınırlı olan hücrelerin yenilenmesini böylece organların bütünlüğünün sağlanmasını ve hasara yanıt vererek hasar görmüş dokuların rejenerasyonunu sağlarlar. Bu çalışmada, amniyon membranından elde edilecek mezenkimal kök hücrelerin iyonize radyasyon ile indüklenen testiküler hasardaki etkisi oksidatif stres ve endoplazmik retikulum stres mekanizmaları aracılığıyla aydınlatılmak istenmiştir. Işınlama yapılan sıçanlara mezenkimal kök hücre ve mezenkimal kök hücre koşullu medyumu uygulandıktan sonra endoplazmik retikulum stresi, MAPK ve apoptoz belirteçleri incelenmiştir. Mezenkimal kök hücre ve mezenkimal kök hücre koşullu medyumu, ışınlamayla artan ER stresini, oksidatif stresi, apoptozu, serum FSH, LH ve 8-OHdG seviyelerini azaltmıştır. Serum ve testiküler testesteron seviyesi ise artmıştır. Böylece, plasenta amniyon membranı kökenli mezenkimal kök hücre ve mezenkimal kök hücre koşullu medyumunun ER stresini ve oksidatif stresi azaltarak iyonize radyasyon indüklü testiküler hasarı iyileştirebileceği söylenebilir.

Endoplazmik retikulumKök hücrelerOksidatif stres+3
Büşra Çetinkaya Ün
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Plasenta kökenli mezenkimal kök hücre medyumunun iyonize radyasyon indüklü prematür ovaryan yetmezlikte endoplazmik retikulum stresi ilişkili apoptozis mekanizması üzerine etkisi

Prematür over yetmezliği, 40 yaşından önce en az 4-6 ay süreyle adetlerin kesilmesi ve bir ay aralarla ölçülen FSH değerlerinin 40 IU/L'nin üzerinde olması olarak kabul edilmiştir. Foliküler atreziyi hızlandıran uyaranlardan biri de iyonize radyasyondur. Radyasyon hücrede apoptozu indükler ve ovaryan fonksiyonları bozar. Kanser tedavi yöntemlerinden olan radyoterapi ovaryum folikül havuzundaki primordiyal foliküllerin sayısını azaltıcı ve yok edici etki göstererek ovaryum yaşlanmasını hızlandırıcı bir etken olarak tanımlanmaktadır. İyonize radyasyonun prematür over yetmezliğine neden olduğu belirtilmiştir. Radyoterapinin ovaryum üzerindeki toksik etkilerinin azaltılması için yeni yöntemler ve alternatif tedaviler geliştirilmeye çalışılmaktır. Bu çalışmada iyileştirici etki için amniyon membranından elde edilmiş mezenkimal kök hücrelerin serum içermeyen medyumu hayvanların kuyruk veninden verilmiştir. İyonize radyasyon endoplazmik retikulum stresi ile ilişkilidir. Endoplazmik retikulum stresi kronik durumda veya şiddetli durumda apoptoza neden olmaktadır. Bu yüzden bu çalışmada endoplazmik retikulum stres ilişkili apoptoz yolakları incelenmiştir. GRP78, CHOP, IRE1, kaspaz 3, kaspaz 9, kaspaz 12 ekspresyonları immünohistokimya aracılığıyla belirlenirken, hücre ölümü belirteci olan TUNEL testi yapılmıştır. Fonksiyon testleri için serum FSH, LH, E2, AMH ve 8-OHdG seviyeleri tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, plasenta kökenli mezenkimal kök hücre medyumunun endoplazmik retikulum stresini ve apoptozu azaltarak iyonize radyasyon indüklü prematür ovaryan yetmezlikte iyileştirici rol oynayabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Plasenta, Mezenkimal Kök Hücre, Koşullu Medyum, Radyasyon, Prematür Over Yetmezliği, Endoplazmik Retikulum Stresi, Apoptozis

ApoptozisEndoplazmik retikulumKök hücreler+3
Burak Ün
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Karbon tetraklorür uygulanmış sıçanlarda kurkumin'in testis üzerindeki koruyucu etkisi

Karbon tetraklorür, pestisitlerin, temizlik maddeleri ve çözücülerin üretiminde, kloroflorokarbonların sentezinde kullanılan kanserojen bir kimyasaldır. Karbon tetraklorür'ün, oksidatif strese neden olarak, sıçan testislerinde yapısal bozukluklara yol açtığı bilinmektedir. 'Curcuma longa'nın rizomlarından elde edilen kurkumin yaygın olarak kullanılan bir nutrasötiktir. Yapılan bilimsel çalışmalarla kurkumin'in antiapoptotik, antiinflamatuvar ve antioksidan etikleri açıklanmıştır. Çalışmamızda 24 adet, erişkin 300-350 gr ağırlığında Wistar albino erkek sıçanlar kullanılarak 4 grup oluşturulmuştur. Kontrol grubu: 3 hafta boyunca her gün gavaj yoluyla 1 ml zeytinyağı uygulamasına tabi tutulmuştur. Kurkumin grubu: 3 hafta boyunca her gün, günde 1 kez zeytinyağında çözünmüş 200 mg/kg kurkumin gavaj yoluyla verilmiştir. Karbon tetraklorür grubu: 3 hafta boyunca gün aşırı olarak 1/1 oranda zeytinyağında çözünmüş 0.5 ml/kg Karbon tetraklorür intraperitoneal enjeksiyonla verilmiştir. Kurkumin+karbon tetraklorür grubu: 3 hafta boyunca her gün, günde 1 kez, gavaj yolu ile zeytinyağında çözünmüş 200 mg/kg kurkumin ve gün aşırı 0.5 ml/kg karbon tetraklorür intraperitoneal enjeksiyonla verilmiştir. Deney sonunda deneklerden çıkarılan testis dokuları uygun şekilde işlemlendirilmiş ve histopatolojik değerlendirmeler yapılmıştır. Testis kesitlerinde immünohistokimyasal yöntemle kaspaz-3 ve tümör nekroz faktör-α ekspresyonlarındaki değişiklikler değerlendirilmiştir. Doku örneklerinde malondialdehit ve süperoksit dismutaz analizleri yapılmıştır. Serum örneklerinde serum testosteron düzeyi çalışılmıştır. Yapılan histopatolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal analizler sonucunda, karbon tetraklorür'ün neden olduğu testis doku hasarında kurkuminin antiinflamatuvar, antiapoptotik ve antioksidan özellikleriyle koruyucu etkiye sahip olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Karbon tetraklorür, Kurkumin, Testis, Tübül çapı, Oksidatif stres

Karbon tetraklorürKurkuminOksidatif stres+1
Aysel Bayramova
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda metotreksat ile oluşturulan ovaryan doku hasarı üzerine kurkuminin etkileri

Metotreksat (MTX), bazı kanser ve otoimmun hastalıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir folik asit antagonistidir. Artan konsantrasyonlar ve kronik MTX kullanımı DNA sentezi inhibisyonuna ve hücre içi reaktif oksijen türleri (ROS) seviyesinde bir yükselmeye yol açabilir. Çalışmamızda MTX kullanan hastaların oksidatif strese bağlı folikülogenez sürecinde meydana gelen değişiklikler ve bu süreçte güçlü bir antioksidan olan kurkuminin etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaçla 32 adet Wistar albino türü dişi sıçanlar rastgele seçilerek biri kontrol, üçü deney grubu olmak üzere toplam 4 gruba ayrılmıştır. MTX, 28 gün boyunca 0,35 mg/kg/gün dozda i.p yolla grup 3 ve 4 sıçanlarına uygulanmıştır. Grup 4 denekleri 28 gün boyunca 200 mg/kg/gün, intragastrik gavaj yoluyla verilen kurkumin ile tedavi edilmiştir. Deney sonunda sakrifiye edilen deneklerden elde edilen ovaryum dokusunun histopatolojik analizleri için kesitler alınmış ve ovaryan dokunun ve foliküllerin genel özelliklerini ortaya koyabilmek için Hematoksilen-Eozin (H-E), Periodik asit-Schiff (PAS) ve Masson'un üçlü boyaması uygulanmıştır. Ayrıca DNA hasarı ve apoptoz belirteci olarak PARP-1 ve p53 ekspresyon düzeyleri immünohistokimyasal yöntemle analiz edilmiştir. Oksidatif stres belirteci olan malondialdehit (MDA) ve majör antioksidanlardan süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) analizleri ticari ELISA kitler kullanılarak yapılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede parametrik veriler için One way Anova ve post hoc Tukey testi yapılmıştır. Parametrik olmayan verilerin analizi için Kruskal-Wallis varyans analizi kullanılmıştır. Tüm değerlendirmeler için p<0.05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. MTX uygulaması atretik folikül sayısını kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde artırmıştır (p=0.011). Kurkumin tedavisi atretik folikül sayısını MTX grubuna göre anlamlı düzeyde azaltmıştır (p=0.043). Kurkumin tedavisi artmış MDA düzeylerini (p=0.031) ve azalan SOD değerlerini (p=0.005) MTX grubuna göre anlamlı düzeyde değiştirmiştir. MTX, p53 ve PARP-1 ekspresyonunu grup 1 (p=0.017) ve grup 2'ye (p=0.002) göre anlamlı düzeyde arttırmış, kurkumin tedavisi PARP-1 ekspresyonunu MTX grubuna göre (p=0.025) anlamlı düzeyde azaltmıştır. Çalışmamızdan ortaya çıkan sonuçlar MTX'in oksidatif stres hasarı mekanizmaları ve DNA sentez inhibisyonu üzerinden folikülogenez üzerinde olumsuz etkilerinin olduğunu ve bu olumsuz etkilerin güçlü bir antioksidan olan kurkumin ile tedavi edilebileceği gösterilmiştir.

Gen ifadesiGenler-P53Kurkumin+3
Nesibe Karaoluk
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Invaziv meme karsinomlarında asprosin ve meteorin-like protein immünreaktivitelerinin araştırılması

Meme kanseri kadınlarda en sık, tüm dünyada ikinci en sık görülen kanser türü olup kansere bağlı ölümlerde akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer alır. Çalışmamızda invaziv meme kanserinde Asprosin ve Meteorin-Like protein (METRNL) immünreaktivitesinin araştırılması amaçlandı. Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı'ndan rastgele seçilen 20 normal meme dokusu ile 60 invaziv duktal meme kanseri (20 Grade 1, 20 Grade 2 ve 20 Grade 3) olgusunda Asprosin ve METRNL immünreaktivitesi incelendi. Asprosin ve METRNL immünreaktivitesinin belirlenmesi için yapılan immünohistokimyasal boyamanın ışık mikroskobisi ile incelenmesi sonucu; tüm grupların One-way ANOVA testi ile karşılaştırılmaında asprosin ve METRNL immünreaktivitesinde anlamlı farklılık olduğu tespit edildi (p<0,001). Asprosin immünreaktivitesinin tespiti için grupların ikili karşılaştırmasında ise Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Grade 1 (p<0,001), Grade 2 (p<0,001) ve Grade 3 (p<0,001) arasında anlamlı farklılığın olduğu ve tüm gradelerde asprosin immunreaktivitesinde artış olduğu tespit edildi. Fakat Grade 1 karşılaştırıldığında Grade 2 (p=0,857) ve Grade 3 (p=0,962), Grade 2 ile Grade 3'ün ikili karşılaştırmasında da asprosin immunreaktivitesinde anlamlı oranda farklılık olmadığı tespit edildi (p=0,990). METRNL immünreaktivitesinin tespiti için grupların ikili karşılaştırması için yapılan Posthoc Tukey testi sonucunda Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tüm gruplar arasında anlamlı farklılığın olduğu ve tüm gradelerde METRNL immunreaktivitesinde artış olduğu tespit edildi (p<0,001). Fakat Grade 1 ile Grade 2 (p=0,996) ve Grade 1 ile Grade 3 (p=0,999), Grade 2 ile Grade 3'ün ikili karşılaştırmasında da METRNL immunreaktivitesinde anlamlı oranda farklılık olmadığı tespit edildi (p=0,985). Sonuç olarak invaziv meme kanserinde asprosin ve METRNL hücresel düzeyde immün reaktivitesi artmakta fakat meme kanseri gradeleri arasında farklılığın olmadığını tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Asprosin, Meme kanseri, Meteorin Like protein

AsprosinKarsinomaMeme hastalıkları+3
Gülsüm Akkuş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Karbon tetraklorür uygulanmış sıçanlarda kurkuminin böbrek üzerindeki koruyucu etkisi

Karbon tetraklorür (CCl4); sanayi malzemelerinin üretiminde kullanılan kimyasal bir ajandır. CCl4 maruziyeti oksidatif stres aracılığıyla böbrek hasarına yol açmaktadır. Curcuma longa bitkisinden izole edilen kurkumin Zerdeçalın önemli bir bileşenidir. Yüksek antiinflamatuar, antiapoptotik, antioksidan özellikleriyle serbest radikalleri ortadan kaldırmaktadır. Çalışmamızda CCl4 kaynaklı böbrek hasarında kurkuminin iyileştirici etkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda 32 adet erişkin, 300-350 g Wistar albino sıçanlar 4 gruba ayrılmıştır. 3 hafta boyunca; Kontrol grubuna her gün 1 ml zeytinyağı gavaj yoluyla verilmiştir. Kurkumin grubuna her gün 1:1 oranda zeytinyağında çözünmüş 200 mg/kg kurkumin gavaj yoluyla verilmiştir. CCl4 grubuna gün aşırı olarak 1:1 oranda zeytinyağında çözünmüş 0,5 ml/kg CCl4 intraperitoneal (ip) olarak verilmiştir. CCl4+kurkumin grubuna her gün, 1:1 oranlarında zeytinyağında çözünmüş 200 mg/kg kurkumin gavaj yoluyla ve gün aşırı 0.5 ml/kg CCl4 ip olarak verilmiştir. Deney sonunda H&E, Masson Trikrom, PAS boyamaları yaparak histopatolojik, ortalama glomerül çapı/Bowman çapı ölçüm formülü ile histomorfometrik, serum üre ve kreatinin, dokudan TAS, TOS, OSI parametreleri ile biyokimyasal, TNF-α ve kaspaz-3 ile immünohistokimyasal analizler yapılmıştır. Yapılan analizler sonucunda CCl4'ün oksidatif strese bağlı böbrek hasarı oluşturduğu, kurkuminin antiinflamatuar, antiapoptotik ve antioksidan özellikleriyle bu hasara karşı koruyucu etki gösterdiği gözlemlenmiştir.

BöbrekHayvan deneyleriKarbon tetraklorür+3
Hülya Ece Kuyucu
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Karbon tetraklorür uygulanmış sıçanlarda kurkumin'in akciğer üzerindeki koruyucu etkisi

Antioksidan özelliklere sahip olan zerdeçal bitkisinden elde edilen kurkuminin akciğer hasarı üzerine etkilerinin biyokimyasal ve histopatolojik yöntemlerle gösterilmesi amaçlanan çalışmamızda 40 adet, 300-350 gram ağırlığında Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır. Kontrol grubuna 3 hafta boyunca her gün gavaj yoluyla 1 ml zeytinyağı verilmiştir. Kurkumin grubuna, 3 hafta boyunca her gün, zeytinyağında çözünmüş 200 mg/kg kurkumin gavaj yoluyla verilmiştir. Karbon tetraklorür grubuna, 3 hafta boyunca günaşırı olarak 1/1 oranda zeytinyağında çözünmüş 0,5 ml/kg karbon tetraklorür intraperitoneal enjeksiyonla verilmiştir. Kurkumin+Karbon tetraklorür grubuna 3 hafta boyunca her gün, gavaj yolu ile zeytinyağında çözünmüş 200 mg/kg kurkumin verilmiş ve günaşırı 0,5 ml/kg karbon tetraklorür ip olarak uygulanmıştır. Akciğer dokusunun Hematoksilen-Eozin boyanmış preparatlarında, kontrol ve kurkumin grupları normal doku morfolojisi sergilemiştir. Karbon tetraklorür grubunda septum kalınlığının artışı, hemoraji ve damar konjesyonu gibi inflamatuar görüntüler izlenmiştir. Karbon tetraklorür ile kurkumin verilen deneklerin akciğer dokularında, sınırlı alanlarda hasar gözlense de normal görünümlü geniş akciğer alanları dikkat çekmektedir. Kurkuminin inflamatuvar yanıta etkisini değerlendirmek için TNF-α ve IL-1ß ekspresyon düzeyleri immünohistokimyasal yöntemle çalışılmış ve karbon tetraklorür grubunda diğer gruplara göre daha yüksek ekspresyon görülmüştür (p˂0.01). Oksidatif stres göstergesi olarak çalışılan malondialdehit ve superoksit dismutaz düzeyleri, karbon tetraklorür grubunda en yüksek seviyede bulunmuştur. Kurkumin+ Karbon tetraklorür verilen deneklerde ise malondialdehit ve superoksit dismutaz düzeyleri Karbon tetraklorür grubuna göre anlamlı derecede azalmıştır (p˂0.01).

AkciğerBeslenmeKarbon tetraklorür+4
Şahinaz Atalay
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Karbon tetraklorüre bağlı oluşan akciğer hasarında desferal'in koruyucu etkisi

Karbon tetraklorür (CCl₄) serbest radikal üretimi vasıtasıyla hücresel hasar biçimlendirerek, insan ve hayvanlarda oksidatif strese neden olan kimyasal bir ajandır. Desferal markasıyla bilinen Deferoksamin (DFO), Streptomyces pilosus mantarı tarafından salgılanan bir trihidroksamik asit siderofor olarak bilinir ve antioksidan özelliklere sahiptir. Çalışmamızda CCl₄'e bağlı oluşan akciğer hasarında Desferal'in koruyucu etkisi araştırılmıştır. Çalışmada 8 haftalık, 150-200 gram ağırlığında, 40 adet Wistar albino türü dişi sıçanlar kullanıldı ve 4 deney grubu oluşturuldu. Kontrol grubuna 3 hafta boyunca günaşırı olarak 0,5 ml/kg dozunda zeytinyağı intraperitoneal olarak uygulandı. DFO grubuna salin (SF) içerisinde çözündürülmüş DFO, 3 hafta boyunca günde bir kez 100 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak uygulandı. CCl₄ grubuna 1:1 oranında zeytinyağında çözünmüş CCl₄, 3 hafta boyunca her gün 0,5 ml/kg dozunda intraperitoneal olarak uygulandı. Tedavi grubu için: CCl₄ 3 hafta boyunca her gün 0,5 ml/kg dozunda intraperitoneal olarak ve DFO 3 hafta boyunca her gün 100 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak uygulandı. 3 haftanın sonunda tüm denekler ketamin ve ksilazin ile anestezi edilerek sakrifiye edilmiş olup akciğer dokuları alınmıştır. Deneklerden alınan sağ akciğer dokularına H&E, PAS ve Masson Trikrom boyamaları uygulanmış olup akciğerin genel morfolojisi bu boyamalarla belirlenmiştir. H&E boyalı preparatlarda septum kalınlığı, vakuolizasyon alveolar makrofaj, perialveoler hemoraji ve interstisyel inflamatuar hücre reaksiyonu açısından değerlendirilip 0-3 arasında skorlanmıştır. TNF-α, Bax, IL-1β ve Kaspaz 9 aracılığıyla da immünohistokimyasal incelemeler yapılmıştır. Deneklerden alınan sol akciğer dokuları ise biyokimyasal analizleri için kullanılmış olup MDA, CAT ve GPx düzeyleri incelenmiştir. Yapılan histopatolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal analizler sonucunda, karbon tetraklorüre bağlı oluşan akciğer hasarında Desferal'in anti-inflamatuar, antiapoptotik ve antioksidan özellikleri vasıtasıyla koruyucu etkiye sahip olduğu gözlemlenmiştir.

Akciğer hastalıklarıDeforaksaminKarbon tetraklorür+2
Hatice Nur Akıllı
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda 4-vinilsikloheksen diepoksid ile oluşturulan prematür ovaryan yetmezlik modelinde kurkuminin koruyucu etkisi

4-vinilsikloheksen diepoksid endüstriyel alanda (böcek ilaçları, kauçuk ve plastik sanayisinde) kullanılan bir çevresel kirleticidir. VCD aynı zamanda Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC) sınıflamasına göre kanserojenler arasında sınıflandırılan 4-vinilsikloheksenin (VCH) metabolitidir. VCD sıçanlarda ve farelerde primordial ve primer foliküllerde apoptozu indükleyerek menstrual siklus değişikliklerine, hormonal değişikliklere yol açarak kısa dönemde primordial ve primer folikülleri atreziye götürürken bir zaman sonra mevcut folikül havuzunun tüketerek primer ovaryan yetmezlik (POY) tablosuna yol açar. Araştırmamızda VCD'nin ovotoksik etkisi göz önüne alınarak POY modeli oluşturulması ve POY oluşumunu engellemek için kurkumin kullanarak folikül havuzu ve üreme fonksiyonlarında koruyuculuğu bakımından incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda 28 günlük 40 adet Wistar-Albino cinsi dişi sıçanlar alınarak 4 gruba ayrılmıştır. Sıçanlar 15 gün boyunca; kontrol grubuna günde bir kez gavaj yoluyla 1 ml zeytin yağı (kurkumin çözücüsü) ve intraperitoneal(İP) yolla 1ml zeytin yağı (VCD çözücüsü) verilmiştir. Kurkumin grubuna günde bir kez kurkumin zeytin yağında çözdürülerek gavaj yoluyla 200 mg/kg kurkumin 15 gün boyunca günde bir kez İP yolla 1ml zeytinyağı verilmiştir. VCD grubuna günde bir kez zeytin yağında çözünmüş 160 mg/kg İP yolla VCD ve gavaj yoluyla günde bir kez 1 ml zeytin yağı verilmiştir. VCD+kurkumin grubuna günde bir kez zeytinyağında çözünmüş 160 mg/kg VCD İP yolla ve zeytin yağında çözdürülen 200 mg/kg kurkumin günde bir kez gavaj yoluyla verilmiştir. Deney sonunda deneklere İP yoldan 90 mg/kg ketamin (Ketalat-Eczacıbaşı/Türkiye), 10 mg/kg xylazine (Rompun-Bayer/Türkiye) ile anestezi işlemi yapıldıktan sonra hayvanların organları (ovaryumlar, karaciğer, böbrekler) çıkarılarak tartıldı ve abdominal aorttan da kan örnekleri alınarak serumlarından antimülleryen hormon (AMH), folikül uyarıcı hormon (FSH), luteinizan hormon (LH) ve Estradiol (E2)) düzeylerine biyokimyasal analizler yapılırken aynı zamanda sağ ovaryumları biyokimyasal analizler (Malondialdehit (MDA), Glutatyon Peroksidaz (GPx) ve Katalaz (CAT)) ile sol ovaryumlar ise, rutin histokimyasal analizler (Hematoksilen-Eozin (H-E), Masson'un üçlü boyaması ve Periyodik Asit Schiff (PAS)) ve immünohistokimyasal (Bax, kaspaz-3, Tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α)) ve uterus dokularından da H+E boyaması ile TNFα immunohistokimyasal boyanarak h-skorları yapılmıştır. Yapılan analizler sonucunda VCD ovaryumlarda direkt toksik etki ederek özellikle primordial ve tek katlı primer foliküllerde daha belirgin olmak üzere yer yer büyük foliküllerde oksidatif stres meydana gelerek foliküllerde apoptotik değişikliler oluşturarak POY tablosuna neden olur. Buna karşı kurkumin ovaryumlarda ve uteruslarda meydana gelen hasarı antiinflamatuar, antiapoptotik ve antioksidan özellikleriyle hasarı düzelterek POY tablosuna karşı koruyucu etkiye sahip olduğu gözlemlenmiştir.

ApoptozisCurcuma longa L.Oksidatif stres+1
Ali Serdar Karataş
Zonguldak Bülent Ecevit University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessEN

Effect of N-acetylcysteine on speksin immunoreactivity in kidney tissues of rats treated with adriamycin

Adriamycin (ADR) is an anthracycline type chemotherapeutic (antineoplastic or cytostatic) agent used in the treatment of various types of cancer. Many antineoplastic drugs produced to destroy cancer cells also have a direct effect on healthy cells. These effects reveal the toxic effects of antineoplastic drugs. N-acetyl cysteine (NAC); is a mucolytic agent and plays a role in the formation of glutathione, an effective antioxidant. It is known that antioxidants are effective in preventing cardiovascular diseases, diabetes, various types of cancer, and various diseases associated with oxidative stress. Spexin (SPX), recently identified hormone, has a regulatory role in body, energy metabolism and homeostasis. This study was aimed to investigate the effect of NAC administration on SPX immunoreactivity in rat kidney tissues. For this purpose, 28 Spraque-Dawley male rats (8-10 weeks old) were randomly distributed in equal numbers and divided into 4 groups (n=7). While no administration was made to the control group for 14 days, NAC was administered intraperitoneally (i.p) at a dose of 150 mg/kg/day to the NAC and ADR+NAC groups for 14 days. A single dose of 15mg/kg ADR was administered i.p to the ADR and ADR+NAC groups at the beginning of the experiment. At the end of the experiment, rats were decapitated and blood samples and kidney tissues were taken for biochemical analysis and histological evaluations. Total oxidant levels (TOS), total antioxidant levels (TAS), and serum SPX levels were determined by Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) method. Immunohistochemical staining was used for detection of SPX immunoreactivity in kidney tissue and TUNEL staining was applied to detect apoptotic cells. In addition, kidney tissues of all rats were evaluated histologically by routine hematoxylin and eosin staining. Various histopathological changes in kidney tissues such as edema, hyaline cast formation, tubular dilatation, fibrosis, tubular vacuolization, and erythrocyte extravasation, increase in serum/tissue TOS and SPX levels, and decrease in serum/tissue TAS levels was detected in ADR group compared to the control group. A statistically significant improvement was observed in all of these findings after NAC treatment in ADR+NAC group. As a result, it has been determined that adriamycin administration increases TOS, apoptosis, and SPX levels, NAC was given as treatment to decrease TOS, apoptosis, and SPX levels, and SPX may have a role in the pathogenesis of ADR-related kidney damage, with further and detailed studies in the future. We believe that if the pathophysiological mechanisms associated with kidney damage can be clarified, new treatment approaches related to SPX can be tried to prevent and/or treat the formation of kidney damage.

AdriamycinAntineoplastic agentsKidney diseases+4
Tuba Yalçın
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Ovulasyon indüksiyonunda uterus endometriyum antijenlerinin immunohistokimyasal olarak belirlenmesi

İnfertilite; bir yıl süresince düzenli cinsel ilişkide bulunan çiftlerin, korunma yöntemi uygulamamalarına karşın gebeliğin gerçekleşmemesidir. Toplumda sağlıklı çiftlerin %10-15' inde infertilite sorunu bulunmaktadır.Ovulasyon bozukluğuna bağlı infertilitenin tedavisinde ovulayon indüksiyonunu sağlamak ereği ile bazı ilaçlardan yararlanılmaktadır. Klomifen sitrat ve gonadotropinler bunlardan en yaygın kullanılanlarıdır. Kadınlardaki en yaygın infertilite nedeni yaklaşık olarak %40 oranda ovulasyon yetersizliğidir. Kaynaklarda ovulasyon indüksiyonu için kullanılan bu ajanların uterus dokusunda hücresel değişiklikleri, hücre çoğalmasının, gebelik ve düşük oranını etkiliyebileceği, ayrıca kansere neden olduğu bildirilmiştir.Bizim çalışmamızda klomifen sitrat ve gonadotropinler ile ovulasyon indüksiyonu sonucu uterus dokusunda oluşabilecek histolojik değişimlerin immunohistokimyasal ve ince yapı düzeyinde karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızda, klomifen sitrat uygulaması yapılan grupta PCNA immünreaktivitesinin, yüzey epitel hücrelerinde kontrole benzemesine karşın, bez epiteli hücrelerinde daha yaygınlaştığı ilgiyi çekti. Klomifen sitrat uygulaması yapılan gruplara ait gebe deneklerde ise, yüzey epiteli ve desidual hücrelerde tutulumun oldukça yaygın olmasına karşın, bez epitel hücrelerinde olmadığı saptandı. Hormon uygulaması yapılan tüm gruplardaki boyanmanın, klomifen sitrat uygulanan gruplara benzer olduğu görüldü. Klomifen sitrat uygulaması yapılan gebe grupta, hormon grubundan ayrıcalıklı olarak desidual hücrelerde tutulumun arttığı belirlendi.Normal ve patolojik hücre çoğalma belirteci olan C-fos tutulumunun, klomifen sitrat uygulaması yapılan tüm gruplarda, hormon grubuyla benzerlik gösterdiği izlenirken, klomifen sitrat uygulaması yapılan gruplara ait gebe grubundaki tepkimenin biraz daha orta dereceli olduğu ayırt edildi.LİF immun boyanmasının, hormon uygulaması yapılan gruplara ait gebe grubunda, doku genelinde tüm yapılarda belirgin olarak arttığı ayırt edildi. Hormon grubuna benzer olarak klomifen sitrat uygulanan gebe grupta da, klomifen sitrat uygulaması yapılan gruba karşın, yüzey ve bez epitelinde, ayrıca desiudal hücrelerde tutulumun daha yaygınlaştığı ve oldukça kuvvetli olduğu görüldü.Kaspaz-3 tutulumu, hormon uygulaması yapılan grupta, kontrole karşın negatiften zayıfa değişirken, hormon uygulaması yapılan gebe grubunda yüzey epiteli ve bez epitelinde daha az, buna karşın desidual hücrelerde daha yoğundu. Klomifen sitrat uygulaması yapılan grupta ve klomifen sitrat uygulaması yapılan gebe grubunda ise, yüzey ve bez epitelinde tutulumun orta dereceli olduğu izlenirken gebe desiduasında tutulumun daha kuvvetli ve yaygın olduğu ilgiyi çekti.İnce yapı düzeyinde yapılan değerlendirmelerde, hormon uygulaması yapılan gruplarda, çekirdek dağılımı normalken, epitelde ve bez epitelinde nötrofil infiltrasyonu belirgindi. Hormon uygulaması yapılan gebe grubun yarı ince kesitlerinde ise, yüzey ve bez epitel değişimlerinin hormon uygulanan gruba benzemesine karşın, apikal yüz özelleşmelerinin silikleştiği görüldü. Klomifen sitrat uygulaması yapılan gruplarda ise, ince yapı düzeyinde, yüzey ve bez epiteli normal görünümde olmasına karşın yer yer östrus evresinin simgesi olan nötrofil infiltrasyonu dikkati çekti. . Klomifen sitrat uygulaması yapılan gebe gruplara ait yarı ince kesitlerde ise, yüzey ve bez epitellerinin gebeliğe koşut yapısını koruduğu saptandı.Endometriyum kalınlığı ölçüm değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte en yüksek değerin Hormon uygulaması yapılan grupta olduğu görülmüştür. Epitel kalınlığı ölçüm değerleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık görülmüştür. Hormon uygulaması yapılan grubunun değerleri yüksek olduğu görülmüştür. Uterus kalınlığı değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte Hormon uygulaması yapılan grubun değerleri daha yüksek görülmüştür.Sonuç olarak; uterus dokusu için, proliferasyon ve implantasyon belirteçleri kullanarak yaptığımız immünohistokimyasal boyamalar ile yarı ince ve ince kesitleri değerlendirdiğimiz çalışmamızda, hormon uygulamasının implantasyonu, klomifen sitrat uygulamasına karşın daha fazla etkilediği, ancak, yüzey ve bez epiteli ile stroma ve desidua düzeyinde yapıyı bozduğu ve belki de sağlıklı gebelik sürecini etkilediği, buna karşın klomifen sitrat uygulamasının implantasyon ve gebeliği daha sağlıklı bir şekilde yönlendirerek doku genelinde hasara neden olmadığı düşünüldü. Hormon uygulamasında epitel hücre yapısının bozulması, hücre yüzey özelliklerinin kaybolması ve buna karşın bazal lamina' nın göreceli olarak kalınlaşmasının olasılıkla implantasyon ve rejeksiyonun göstergesi olabileceği kanısındayız.

ClomiphenGonadotropinlerKısırlık+2
Mahmud Bağırzade
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel diyabet oluşturulan ratlarda böbrek ve testis hasarında irisin ve asprosin dağılımına Hippophae rhamnoides l. (Yalancı İğde) 'nin etkisinin araştırılması.

Diyabet pankreastan salgılanan insülin hormonunun yetersizliği ya da insülinin vücutta yeterince kullanılamaması sonucu kan ve idrarda artan glikoz miktarının kalp, karaciğer, böbrek, beyin ve testis dokuları başta olmak üzere bütün organizmayı etkilediği bir hastalıktır. Serbest radikal dengesinin bozulmasına bağlı olarak şekillenen oksidatif stresin, diyabet etiyolojisinde rol oynadığı tespit edilmiştir. Serbest radikal/antioksidan dengesinin düzelmesi için yalancı iğdenin kullanıldığı çalışmalar dikkat çekmiştir. Çalışmada, Streptozosin (STZ) ile indüklenmiş diyabet sonrası böbrek ve testis dokularında meydana gelen oksidatif strese karşı yalancı iğdenin biyokimyasal, spermatojenik ve histopatolojik etkisinin incelenmesi hedeflendi. Ayrıca enerji ve glikoz metabolizması ile ilişkisi son yıllarda keşfedilen İrisin ve Asprosinin testis ve böbrek dokusunda immunoreaktivitesinin incelenmesi ve Yalancı iğdenin (Hippophae Rhamnoides L.) bu proteinler üzerine antioksidan yönünden koruyucu etkisinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla; 7 haftalık 39 adet Sprague-dawley ırkı erkek ratlar kullanıldı. Gruplar; Kontrol grubu, Sitrat Grubu, SBT grubu, Diyabet grubu ve Diyabet + SBT olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Deneyin başlangıcında tüm ratların kan-glikoz değerleri ve canlı ağırlıkları ölçüldü. Kontrol grubuna (n:7) herhangi bir işlem uygulanmadı; Sitrat grubuna (n:7) 0,01 M sitrat tamponu intraperitoneal (i.p.) olarak verildi. SBT grubuna (n:7) deney süreci boyunca yalancı iğde yağı gün aşırı olacak şekilde 70 mg/kg dozunda 8 hafta boyunca oral gavaj yöntemi ile uygulandı. Diyabet grubuna (n:9) 50 mg/kg dozda STZ i.p. yolla enjekte edildi. Enjeksiyondan 72 saat sonra kan-glikoz değeri 250 mg/dl olan ratlar diyabetik olarak kabul edildi. Diyabet + SBT grubu (n:9) ratlara 50 mg/kg dozda i.p. yolla STZ enjekte edildi. Enjeksiyondan 72 saat sonra kan-glikoz değeri 250 mg/dl olan ratlar diyabetli olarak kabul edildi. Diyabet kabul edilen ratlar gün aşırı yalancı iğde yağı (SBT) 70 mg/kg dozunda oral gavaj yöntemi ile verildi. 8 hafta sonunda kan-glikoz değeri ile vücut ağırlığı ölçülen ratlar sakrifiye edilerek testis ve böbrek ağırlıkları ölçüldü. Biyokimyasal incelemeler için serum örneği ve spermatojenik muayene için sperm örnekleri alındı. Testis ve böbrek dokuları histopatolojik (Hematoksilen-Eosin, Periyodik Asit Schiff ve Crossman boyama) ve immünohistokimyasal yöntemlerle incelendi. Deney sonunda canlı vücut ağırlığının diyabet grubunda azaldığı, Diyabet + SBT grubunda ise artmış olduğu gözlendi. Kan-glikoz değerinin ise Kontrol grubuna göre Diyabet grubunda arttığı belirlendi. Diyabet + SBT grubunda ise kan glikoz değerinin Diyabet grubuna göre düştüğü görüldü. Histopatoloik incelemeler için uygulanan; Hematoksilen-Eosin, Periyodik Asit Schiff ve Crossman boyamaları sonucunda böbrekte meydana gelen hiperemi, bowman aralığında daralma, bazal membranda kalınlaşma ve bağ dokuda artış gibi değişiklere karşı, yalancı iğde uygulamasının azaltıcı etkisinin olduğu görüldü. Diyabet grubunda artan böbrek ağırlığına karşı, Diyabet + SBT grubunda böbrek ağırlığının azaldığı görüldü. Böbrek İrisin düzeyinin kontrol grubuna göre diyabet grubunda azaldığı, buna karşı Diyabet + SBT grubunda arttığı gözlendi. Böbrek Asprosin immunoreaktivitesinin kontrol grubuna göre diyabet grubunda arttığı, Diyabet + SBT grubunda ise Asprosin immunoreaktivitesinin benzer olduğu gözlendi. Diyabetle ilişkili oksidatif strese bakıldığında ise en düşük TOS değerinin diyabetik grupta en yüksek TAS değerinin ise SBT grubunda olduğu görüldü. Oksidatif stres indeksinin Diyabet grubunda en düşük olduğu ve Diyabet +SBT grubunda arttığı görüldü. Testis dokularına uygulanan Hematoksilen-Eosin, Periyodik Asit Schiff ve Crossman boyama sonuçlarına göre histopatolojik olarak seminifer tubuller ve Leydig hücrelerinde meydana gelen dejenerasyon, interstisyel hiperemi, bağ doku artışı, bazal membranda kalınlaşma gibi değişiklere karşı, yalancı iğdenin azaltıcı etkisi olduğu görüldü. Ancak testis ağırlığına etkisi görülmedi. Testis dokusuna yapılan immunohistokimyasal boyamalar sonunda, İrisin düzeyinin kontrol grubuna göre diyabet grubunda azaldığı buna karşı Diyabet + SBT grubunda arttığı gözlendi. Testis dokusunda Asprosin seviyesinin kontrol grubuna göre diyabet grubunda azaldığı, Diyabet + SBT grubunda ise Asprosin immunoreaktivitesinin arttığı gözlendi. Alınan sperm örneklerinden Diyabet grubuna göre Diyabet + SBT grubunda sperm motilite ve yoğunluğunda artış görülürken, anormalite de etkisi görülmedi. Ancak sadece SBT uygulanan hayvanların anormalite değeri en düşük bulundu. Sonuç olarak; deneysel diyabet oluşturulmuş hayvanlara uygulanan SBT yağının diyabet kaynaklı canlı ağırlık kaybını azalttığı, kan-glikoz değerini düşürdüğü ve SBT'nin diyabet sonrası oluşan oksidatif stresin zararlı etkilerini azalttığı görüldü. Bunun yanında diyabetik hayvanların spermatojenik muayane sonucunda SBT yağının iyileştirici etkisinin olduğu tespit edildi. Son olarak ise; diyabet kaynaklı testis ile böbrek dokularında meydana gelen histopatolojik hasarlar üzerinde SBT'nin azaltıcı etkisinin olduğu ve İrisin ve Asprosin üzerine SBT'nin pozitif etkisi olduğu izlendi.

Akut böbrek hasarıAsprosinDiabetes mellitus+7
Merve Pekince Özöner
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Torsiyon-detorsiyon oluşturulan sıçan testis dokusunda apoptozis ve trpm2 katyon kanallarının ekspresyonu üzerine n-asetilsistein'in etkileri

Testis torsiyonu, nadir görülen fakat tedavi edilemediği zaman fertilite açısından geriye dönüşümü olmayan hasarlara yol açan acil müdahale gerektiren ürolojik bir patolojidir. Bu çalışmada testis torsiyonu detorsiyonu sonrası iskemik hasarı önlemede antioksidan bir madde olan N-Asetilsistein 'in etkinliği araştırıldı. Çalışmada 35 adet Spraque –Dawley cinsi 8-10 haftalık erkek sıçan kullanılıp, her birinde 7 sıçan bulunan 5 gruba ayrıldı. Grup I: Kontrol grubu (n:7); Bu grupta bulunan erkek sıçanlara deney boyunca herhangi bir işlem uygulanmadı. Grup II: Sham grubu (n:7); Cerrahi olarak batın açılarak sol testis dışarı alınıp herhangi bir işlem yapılmadan 60 dakika bekletildikten sonra tekrar batın içerisine alınıp normal konumuna yerleştirilip kapatıldı. Grup III: NAS grubu (n:7); Bu grupta bulunan erkek sıçanlara tek doz 100 mg/kg NAS intraperitonal (i.p.) olarak uygulandı. Grup IV: Torsiyon–detorsiyon grubu (n:7); Cerrahi olarak batın açılarak sol testis dışarı alınıp saat yönü tersine 720 0 döndürülüp torsiyon oluşturuldu. 60 dakikalık torsiyon süresi sonunda detorsiyon yapılan testis tekrar batın içerisine alınıp normal konumuna yerleştirilip kapatıldı. Grup V: Torsiyon–detorsiyon + NAS grubu (n:7); Cerrahi olarak batın açılarak sol testis dışarı alınıp saat yönü tersine 720 0 döndürülüp torsiyon oluşturuldu. 60 dakikalık torsiyon süresi sonunda tek doz 100 mg/kg NAS intraperitonal (i.p.) olarak uygulanıp, detorsiyon yapılan testis tekrar batın içerisine alınarak normal konumuna yerleştirilip kapatıldı. 48 saat sonra tüm gruplardaki sıçanlar anestezi altında dekapite edilerek cerrahi işlem sonlandırıldı. Testis dokuları alınarak rutin histolojik takip serilerinden geçirildi. Elde edilen preparatlar H&E, PAS ve Masson'un üçlü boyası ile boyandı. Ayrıca TRPM2 immünohistokimyasal boyama ve apoptozis için TUNEL metodu uygulandı. Kan örnekleri alınarak biyokimyasal analiz yapıldı. Işık mikroskobu altında yapılan histolojik değerlendirmelerde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında torsiyon-detorsiyon yapılan gruba ait kesitlerde ; seminifer tübül germinal epitelinde dejenerasyon, seminifer tübülün bazal membranlarında ayrılmalar, atrofik tübüller, interstisyel alanda ödem ve bazı tübüllerin lümenlerine dökülmüş immatür hücreler tespit edildi. Torsiyon–detorsiyon + NAS uygulanan grupta ise; testis dokusunda germinal epitel dejenerasyonunda, vasküler konjesyonda, interstisyel ödemde belirgin iyileşme ve seminifer tübül bazal membranlarındaki ayrılmalarda azalma gözlendi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında torsiyon-detorsiyon grubunda TUNEL pozitif hücrelerde anlamlı bir artış gözlendi. Torsiyon–detorsiyon + NAS grubunda ise, TUNEL pozitif hücre sayısının kontrol grubu ile benzer olduğu belirlendi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında torsiyon-detorsiyon grubunda TRPM2 immünreaktivitesi açısından anlamlı bir artış tespit edildi. Torsiyon–detorsiyon + NAS grubunda ise TRPM2 immünreaktivitesinde azalma tespit edildi. Kontrol grubuna göre; torsiyon ve detorsiyon grubunda TOS değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı, TAS değerlerinin ise azaldığı; NAS uygulamasının ise TAS ve TOS değerlerini kontrole yakın bir düzeye getirdiği tespit edildi. Sonuç olarak yapılan bu deneysel çalışma sonucunda torsiyon-detorsiyona maruz kalmanın erkek üreme sistemini etkileyerek hasar verdiği tespit edildi. Torsiyon-detorsiyona karşı koruyucu amaçla kullanılan NAS'in; antioksidan özelliği sayesinde, torsiyon-detorsiyonun oluşturduğu olumsuz etkilerinin belirgin biçimde azaldığı belirlendi. Anahtar Kelimeler: Torsiyon, N-Asetilsistein, Sıçan, Testis,Tunel, İmmünohistokimyasal

ApoptozisAsetilsisteinHayvan deneyleri+7
Esra Aydemir
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel diyabetik sıçan testis dokusunda irisin ve apoptozis üzerine vitamin D'nin etkilerinin incelenmesi

Diyabet dünyada insidansı gün geçtikçe artan ve testisler dahil tüm biyolojik dokuları etkileyen önemli bir hastalıktır. Bu çalışmada deneysel olarak diyabet oluşturulan sıçanların testis dokularında histolojik ve biyokimyasal olarak irisin, apoptozis, total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviye (TOS) değerleri üzerine vitamin D'nin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ağırlıkları 200-220 g arasında değişen, 8-10 haftalık Wistar ırkı 41 adet erkek sıçan 5 gruba ayrıldı. Birinci gruptaki (Kontrol grubu) 7 hayvana herhangi bir uygulama yapılmadı. İkinci gruptaki (Sitrat buffer grubu) 7 hayvana tek doz 0.1 Molar (M) sodyum sitrat tamponu periton içi (i.p) uygulandı. Üçüncü gruptaki (Vitamin D grubu) 7 hayvana, 50 IU/gün oral yolla vitamin D verildi. Dördüncü gruptaki (Diyabet grubu) 10 hayvana tek doz 50 mg/kg Streptozotosin (STZ) 0.1 M sodyum sitrat tamponunda çözdürülüp i.p verildi. Beşinci gruptaki (Diyabet+vitamin D grubu) 10 hayvana, tek doz 50 mg/kg STZ, 0.1 M sodyum sitrat tamponunda çözdürülüp i.p verildikten ve diyabet oluşturulduktan sonra 50 IU/gün oral yolla vitamin D verildi. Yetmişiki saat sonra kuyruk veninden kan alındı ve kan glikoz düzeyi 250 mg/dl üzerinde olan sıçanlar diyabetik olarak kabul edildi. Sekiz hafta sonra tüm sıçanların kuyruk veninden kan alındıktan sonra sıçanlar sakrifiye edildi ve testis dokuları alındı. Alınan testis dokuları histopatolojik olarak, immünohistokimyasal olarak ve TUNEL metodu ile incelendi. Kan serumundaki ve testis doku süpernatantlarındaki irisin düzeyi Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile analiz edildi. TAS ve TOS sonuçları ise REL yöntemi kullanılarak değerlendirildi. Histolojik incelemede, diyabet grubundaki sıçanların testislerinde, seminifer tubullerdeki spermatogenik seri hücrelerde azalma en önemli bulgu olarak görülürken, vitamin D'nin bu durumu önemli ölçüde önlediği görüldü. İmmünohistokimyasal incelemede, diyabet grubundaki irisin düzeyinin kontrol grubuna oranla azaldığı, vitamin D uygulamasının ise irisin düzeyini arttırdığı gözlemlendi. Apoptotik hücre sayıları kıyaslandığında ise diyabet grubundaki apoptotik hücrelerin kontrol grubuna oranla arttığı, vitamin D uygulamasının ise apoptotik hücre sayısını azalttığı gözlemlendi. Biyokimyasal analizlerde, diyabet grubunda doku ve serum irisin düzeyleri ve TAS düzeyleri azalırken, TOS düzeyinin arttığı görüldü. Diyabet+vitamin D grubunda ise diyabet grubu ile kıyaslandığında, doku ve serum irisin düzeyleri ve TAS düzeyleri artarken, TOS düzeyinin azaldığı tespit edildi. Vitamin D grubunda ise diyabet+vitamin D grubuna benzer sonuç gözlemlendi. Sonuç olarak vitamin D uygulamasının diyabetin testis üzerindeki olumsuz etkilerini önemli ölçüde ortadan kaldırdığını ve diyabetin tedavisine katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Testis, İrisin, Vitamin D, Apoptozis.

ApoptozisDiabetes mellitusDiabetes mellitus-deneysel+6
Mehmet Hanifi Yalçın
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Cisplatinin uterusta oluşturduğu gonadotoksik etkiye,acetly l- carnitinin koruyucu etkisi

Kemoterapi uygulamalarında etkin olarak kullanılan Cisplatin, erişkin çağda görülen bir kaç tümörün ve nöroblastom, Wilms tümörü, hepatoblastom, beyin tümörleri, germ hücreli tümör, osteosarkom gibi pek çok çocukluk çağı tümörlerinin tedavisinde yer alır. Cisplatinin kanıtlanmış gonadotoksik etkisinin yanında, birçok sistem üzerine de yan etkilerinin varlığı çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir. Nefrotoksisite, nöropati, ototoksisite ve gonadotoksisite Cisplatinin klinik açıdan önemli doz sınırlayıcı yan etkilerdir.10 Cisplatin, hücre içerisine girişinden sonra birçok sinyal ileti yolağını aktif hale gelir ve hücrede apoptozis, nekrozis, oksidatif stres, fibrogenez, inflamasyon, hipoksi ve mitokondriyal hasara yol açarak sitotoksik etki gösterir.11Bu çalışmada, gonadotoksik etkisi bilinen cisplatin, uygulanması sonucunda uterus dokusunda meydana gelen değişimler belirlenmiş ve bu değişimleri önlemek amacıyla uygulanan Acetyl L-Carnitin'in koruyucu etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla, histomorfolojik analizler için hematoksilen-eosin (H&E) boyama, DNA fragmantasyonunu gözlemleyebilmek için TUNEL yöntemi ve apoptotik etkiler belirlemek için immünohistokimyasal olarak anti Caspase 3, 8 ve 9 antikorları,uygulandı.Çalışmada deney öncesi ve deney sonrası ratların ağırlık ortalamaları değerlendirildi. Cisplatin ve pretedavili grupların ikisinde de kilo kaybı gözlenmesine rağmen Cisplatin grubundaki kilo kaybının pretedavili gruba göre daha fazla olduğu görüldü.Histolojik incelemelerde Cisplatin grubunda endometrium epitelinde intraepitelial olarak ve subepitelial bağ dokusunda inflamatuar hücre infiltrasyonunun varlığı görülürken endometrial bezlerin lümeninde hücresel debrisler ve subepitelial bağ dokuda ödem gözlendi. Ayrıca uterus epitelinin morfolojik karakter değiştirerek skuamoz epitele dönüştüğü izlendi. Acetyl L-Carnitin+Cisplatin pretedavili grup Cisplatin grubu ile karşılaştırıldığında intraepitelial lenfositlerin endometriumda seyrek olarak yer aldığı endometrial bez lümenlerinde hücresel debrislerin hemen hiç gözlenmediği, subepitelial ödemin oluşmadığı belirlendi.Uterus epitelinde Cisplatin grubunda çok sayıda hücrede DNA fragmantasyonu görülürken; Acetyl L-Carnitin+Cisplatin pretedavili grupta bu sayının daha az olması, pretedavi uygulamasının DNA fragmantasyonunu önlediği şeklinde yorumlandı.Cisplatin uygulaması sonucu hangi apototik yolağın uyarıldığını tespit etmek amacıyla uygulanan caspase 8 ve 9 immünohistokimya sonuçları apoptozun ekstrensek ve intrensek olmak üzere her iki yolakla da tetiklendiğini göstermekteydi. Ancak caspase 8 ile tetiklenen ekstrensik yolakla apoptoza giden proapoptotik hücre sayılarının intrensik yolakla tetiklenen hücre sayılarından daha fazla olduğu belirlendi.Çalışma sonucunda, Acetyl L- Carnitin'in profilaktik olarak uygulanması ile histomorfolojik ve apoptotik bulgularla ortaya konan cisplatinin uterus üzerindeki toksik etkisinin önlediği belirlendi.

AsetilkarnitininEndometriyumSisplatin+2
Sermin Şeyhan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Lipopolisakkarit (LPS) ile antijenik uyarım sonrası sıçan hepatik makrofaj fenotiplerinin belirlenmesi

Bu çalışma sıçanlara LPS ile uygulanan antijenik uyarım sonrası karaciğerde M1/M2 makrofaj fenotiplerinin immünohistokimyasal yöntemlerle belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 24 adet Spraque-Dawley cinsi 10 haftalık erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grupta 6 adet olmak üzere rastgele 4 gruba ayrıldı. Grup I: Kontrol-24 saat grubu, Grup II: Kontrol-48 saat grubu, Grup III: LPS-24 saat grubu. Grup IV: LPS-48 saat grubu. Grup I: Bu gruptaki sıçanlara 1 ml saline intraperitoneal (i.p) olarak uygulandı ve hayvanlar 24 saat sonra anestezi altında dekapite edildi. Grup II: Bu gruptaki sıçanlara 1 ml saline i.p olarak uygulandı ve hayvanlar 48 saat sonra anestezi altında dekapite edildi. Grup III: LPS-24 saat grubundaki sıçanlara 5 mg/kg LPS (1 ml saline içerisinde) i.p olarak uygulandı ve 24 saat sonra hayvanlar anestezi altında dekapite edildi. Grup IV: LPS-48 saat grubundaki sıçanlara 5mg/kg LPS (1 ml saline içerisinde) i.p olarak uygulandı ve 48 saat sonra hayvanlar anestezi altında dekapite edilerek çalışma sonlandırıldı. Elde edilen karaciğer doku örneklerinde histopatolojik incelemeler yapıldı. Işık mikroskobu düzeyinde LPS-24 grubunda sinüzoidal dilatasyon, hiperemi ve inflamatuar hücre infiltrasyonu gözlendi. LPS-48 grubunda ise hiperemi ve inflamatuar hücre infiltrasyonu gözlendi. Kontrol gruplarıyla kıyaslandığında LPS-24 ve LPS-48 gruplarında CD68 immünreaktivitesi istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış (p<0,001) bulundu. LPS-24 grubuyla kıyaslandığında ise CD68 immünreaktivitesi, LPS-48 grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış olarak izlendi (p<0,001). LPS- 24 grubunda CD204 ve CD163 immünreaktivitesi açısından herhangi bir değişiklilik izlenmezken, LPS-48 grubunda CD204 ve CD163 immünreaktivitesi artmış olarak izlendi fakat bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak LPS ile antijenik uyarım sonrası sıçan hepatik makrofaj fenotipinin M1 polarizasyonu yönünde arttığı belirlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Antijen, LPS, Karaciğer, Makrofaj, Sıçan

AntijenlerFenotipKaraciğer+3
Nida Çaylan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel metotreksat uygulanan sıçanların karaciğer dokularında asprosin immünreaktivitesi üzerine NAS (N-asetilsistein)'in etkilerinin incelenmesi

Bir folik asit antagonisti olan Metotreksat (MTX), çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan sitotoksik kemoterapötik bir ajandır. Geniş kullanılım alanına sahip olmasına rağmen doku ve organlarda ciddi yan etkileri olduğundan dolayı kullanımı sınırlanmaktadır. Bu çalışmada hem MTX kaynaklı karaciğer hasarına karşı güçlü bir antioksidan bir bileşikolan N-asetilsisteinin (NAS) etkilerine hemde yeni keşfedilmiş bir adipokin olan asprosinin serum ve dokuda MTX kaynaklı hasara bağlı değişiminin olup olmadığınının belirlenmesi ve etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada8-10 haftalık 24adet, erkekWistar Albino sıçanlar kullanıldı. Kullanılan deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı.Kontrol grubuna 14 günlük deney süresince herhangi bir işlem uygulanmadı. NAS grubundaki sıçanlara 100mg/kg/gün NAS intraperitoneal (i.p) olarak uygulandı.MTX grubundaki sıçanlara tek doz 20mg/kg metotreksat i.p. olarak uygulandı. MTX+ NAS grubundaki sıçanlara tek doz 20mg/kg metotreksat i.p. uygulanması ile beraber 100mg/kg/gün NAS i.p olarak uygulandı.Tüm gruplardaki sıçanlar 14 günlük deney süresi sonunda anestezi altında dekapite edilerek doku ve kan örnekleri alındı. Dokular rutin histolojik takip serilerinden geçirilerek parafin bloklara gömüldü.Parafin bloklardan alınan kesitlere apoptozis için TUNEL yöntemi ve asprosin immünreaktivitesi için avidin-biotin-peroksidaz metodu uygulandı. Çalışmamızda kontrol grubu ile NAS grubu arasında bakılan parametrelerde anlamlı bir farklılık yoktu. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MTX grubunda Total Oksidan Seviye(TOS) anlamlı olarak artmış,Total Antioksidan Seviye(TAS) ve asprosin seviyesi azalmıştı. MTX ile karşılaştırıldığında MTX + NAS grubunda ise TOS anlamı olarak azalmış ikenasprosin seviyesi artmıştı. Sonuç olarak, MTX'in TOS düzeyini arttırdığı, asprosin seviyelerini azalttığı,tedavi olarak verilen NAS'ın TAS ve asprosin'ni arttırdığı görüldü. Asprosinin, karaciğer doku hasarının patofizyolojisi üzerindeki etkilerinin aydınlatılabilmesi için MTX'in farklı doz ve süreleri ile yeni deneysel çalışmaların gerekli olduğu kanaatine varılmıştır.

AsprosinHayvan deneyleriKaraciğer+3
Osman Vural
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Torsiyon-detorsiyon oluşturulan sıçan testis dokusunda apoptozis ve Transient reseptör potansiyel melastatin-7 (TRPM-7) katyon kanallarının ekspresyonu üzerine İloprost'un etkileri

Torsiyon, spermatik kord ve korda ait yapıların kendi etraflarında dönmesi ile oluşur. Testis kan akımının bozulmasıyla karakterize olan bir durum olan torsiyon acil cerrahi girişim gerektiren önemli bir ürolojik sorundur ve 25 yaşından önce görülme sıklığı yaklaşık 1/4000'dir. Transient Reseptör Potansiyel Melastatin-7 (TRPM-7) ilk kez Nadler ve arkadaşları tarafından klonlanmıştır. Endotelyal hücrelerde, monositlerde, nöronlarda, osteoblastlarda, mezenkimal kök hücrelerde ve vasküler düz kas hücrelerinde TRPM-7 ekspresyonu olduğu bilinmektedir. Bu kanal katyonlara karşı (özellikle kalsiyum ve magnezyum) seçici olmayan bir katyon kanalıdır. Kanalın hücre proliferasyonunda etkili olduğu saptanmıştır. İloprostun sentetik analoğu olan epoprostenolün keşfi ardından 1978 de iloprost üretilmiştir. Biyolojik olarak aktif mediatör olan epoprostenol düz kas hücrelerinden, bazı bağ doku ve kan hücrelerinden salınır. Epoprostenoller doymamış bir yağ asidi olan araşidonik asit metabolizması sonucu ortaya çıkan ürünlerdir. Epoprostenol aktif bir metabolittir. Damarın düz kas tabakasında siklik adenozin monofosfat (cAMP) konsantrasyonunu arttırır, kan pulcuklarının kümelenmesini engeller ve damarlarda dilatasyona neden olur. Çalışmada 8-10 haftalık, 35 adet erkek Sprague-Dawley sıçan kullanıldı. Kullanılan deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna deney süresince herhangi bir işlem uygulanmadı. Sham grubundaki sıçanların batınları açılarak sol testis dışarı alındı. Herhangi bir işlem uygulanmadan 60 dakika boyunca bekletildikten sonra batına yerleştirilerek kapatıldı. İloprost grubuna intraperitoneal (i.p) tek doz 2 mcg/kg iloprost uygulandı. Torsiyon-detorsiyon grubundaki sıçanların batınları açılarak sol testis dışarı alındı. Daha sonra saat yönünün tersine 7200 döndürülerek sabitlendi ve torsiyon meydana getirildi. 60 dakika boyunca bekletildikten sonra detorsiyon yapılan testis batına yerleştirilerek kapatıldı. Torsiyon-detorsiyon+iloprost grubundaki sıçanların batınları açılarak sol testis dışarı alındı. Daha sonra saat yönünün tersine 7200 döndürülerek sabitlendi ve torsiyon meydana getirildi. 60 dakika boyunca bekletildikten sonra tek doz 2 mcg/kg i.p olarak uygulanıp detorsiyon yapılan testis batına yerleştirilerek kapatıldı. Tüm gruplardaki sıçanlar 48 saatlik deney süresi sonunda anestezi altında dekapite edilerek doku ve kan örnekleri alındı. Dokular rutin histolojik takip serilerinden geçirilerek parafin bloklara gömüldü. Parafin bloklardan alınan kesitlere histopatolojik değerlendirme için Hematoksilen&Eozin (H&E) boyama, apoptozis için TUNEL metodu ve TRPM-7 immünreaktivitesi için avidin-biotin-peroksidaz yöntemi uygulandı. H&E boyamanın ışık mikroskobu altında incelenmesi sonucu; kontrol, sham ve iloprost gruplarına ait testis dokuları normal olarak değerlendirildi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında torsiyon-detorsiyon ve torsiyon-detorsiyon+iloprost gruplarında histopatolojik değerlendirme skorunu oluşturan parametrelerde (ödem, germinal epitel dejenerasyonu, atipik rezidüel cisimler, germ hücre dökülmesi ve çok çekirdekli dev hücreler) istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artış izlendi. Torsiyon-detorsiyon grubu ile kıyaslandığında ise torsiyon-detorsiyon+iloprost grubunda histopatolojik değerlendirme skorunda istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmedi. Testis dokusunda TUNEL pozitifliği ve TRPM-7 immünreaktivitesi; kontrol, sham ve iloprost gruplarında benzerdi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında torsiyon-detorsiyon ve torsiyon-detorsiyon+iloprost gruplarında TUNEL pozitifliği ve TRPM-7 immünreaktivitesi istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış olarak izlendi. Torsiyon-detorsiyon grubu ile kıyaslandığında ise torsiyon-detorsiyon+iloprost grubunda TUNEL pozitifliği ve TRPM-7 immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmedi. Sonuç olarak, deneysel torsiyon-detorsiyon oluşturulan testis dokusunda iloprostun kullanımının histopatolojik değerlendirme skoruna, TUNEL pozitifliğine ve TRPM-7 immünreaktivitesine herhangi bir etkisinin olmadığı görüldü. Gelecekte iloprost ile ilgili farklı doz ve sürelerde çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatine varıldı.

Hayvan deneyleriSpermatik kord torsiyonuSıçanlar+3
Ayşenur Bilgetay Ünlü
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00