
1,523
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Sunset yellowun tavuk embriyosu deri ve barsak mast hücrelerinde degranülasyon etkileri
Bu çalışmada, hazır gıdalarda yapay renklendirici olarak kullanılan sunset yellowun (E110) tavuk embriyosu dermal ve mukozal mast hücrelerindeki degranülasyon etkisi histolojik yönden incelenmiştir. Çalışma kontrol ve deney gruplarına ayrılmıştır. Deney gruplarına ait yumurtaların vitellusuna inkübasyonun 15. gününde sunset yellow (2.5mg/kg) enjekte edilmiştir. Enjeksiyondan 6, 12, 24 saat sonra, embriyolardan alınan deri ve barsak dokuları rutin histolojik işlemlerden geçirildikten sonra incelenip değerlendirilmiştir.Sunset yellow enjeksiyonundan 6 saat sonra deri örneklerinde sıkı paketlenmiş granül içeren çok sayıda mast hücresi tespit edilmiştir. 12 saat sonra kısmi ve ileri düzeyde degranülasyon, 24 saat sonra ise pek çok mast hücresinde ileri düzeyde degranülasyon tespit edilmiştir. Barsak dokusu mast hücreleri incelendiğinde SY enjeksiyonundan 6 saat sonra kısmi, 12 saat sonra ileri düzeyde degranülasyon tespit edilmiştir. Enjeksiyondan 24 saat sonra ileri düzeyde degranülasyonun devam ettiği, sıkı paketlenmiş granüller içeren mast hücrelerinin sayıca az olduğu gözlenmiştir. Her iki dokuda kısmi degranüle mast hücresi granüllerinin gevşek ve kaba granüller oluşturduğu, ileri degranülasyon gösteren mast hücrelerinin ise daha az granül içerdiklerinden dolayı daha aydınlık sitoplazmaya sahip oldukları görülmüştür.Sonuç olarak; sunset yellowun mast hücrelerinde bulunan mediatörleri harekete geçirdiği, bunun sonucu olarak mast hücrelerinde degranülasyona neden olduğu ve sunset yellowa maruz bırakılma süresine bağlı olarak degranülasyon derecesinde farklılık olduğu belirlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Sunset yellow, tavuk embriyosu, mast hücresi, deri, barsak.
Fermente süt ürünlerinden izole edilen laktik asit bakterilerinin antibiyotik dirençliliklerinin fenotipik ve genotipik yöntemlerle belirlenmesi
Laktik asit bakterileri (LAB) fermentatif, fakültatif anaerob, aerotolerant mikroorganizmalardan oluşan geniş bir gruptur. Fermente gıda veya yemlerde doğal kontaminant olarak bulunabilirler ya da starter kültür ve probiyotik olarak eklenerek temel mikrobiyal topluluğu oluştururlar. Bu kommensal bakteriler gıda zinciri yoluyla tüketicilerde antibiyotik direnç belirleyicilerinin yayılması için bir vektör olabilmektedirler. Bu sebeple LAB' de antibiyotik direnciyle ilgili çalışmalar son yıllarda önem kazanmıştır. Bu çalışmada, Aydın Merkez'de yer alan mandıralardan, marketlerden, halk pazarlarından ve ev yapımı şeklinde alınan fermente süt ürünlerinden 168 adet LAB izole edilmiş ve izolatların antibiyotik dirençlilikleri fenotipik ve genotipik yöntemlerle araştırılmıştır. 16S rRNA analizi sonucunda izolatların Lactobacillus (% 55,95), Lactoccocus (% 15,48), Enterococcus (% 11,90), Streptococcus ( % 10,12), Leuconostoc ( % 5,35) ve Pediococcus (% 1,20) cinslerine dahil oldukları belirlenmiştir. Agar MİK dilüsyon sonuçlarına göre tüm LAB izolatlarında en yüksek direnç linkomisin (% 25,59) antibiyotiğine karşı bulunmuştur. Bu değeri sırasıyla tetrasiklin (% 19,04), meropenem (% 16,66), ampisilin (% 16,16), gentamisin (% 7,14), eritromisin (% 5,35), siprofloksasin (% 5,35), kloramfenikol (% 4,16) ve vankomisin (% 3,06) antibiyotikleri izlemektedir. Teikoplanin antibiyotiğine direnç gözlenmemiştir. Antibiyotik direnç genlerini araştırmak için yapılan PCR denemeleri sonucunda, erm (B) (% 4,76), erm (C) (%0,59), tet (M) (%7,14), tet (L) (%2,38), tet (K) (%0,59), aac (6?)-aph (2??) (%5,95) ve van (C) (%1,19) genleri bulunmuştur. Tez çalışmamızın sonucunda gıda kökenli bakterilerin bazı antibiyotik direnç genleri açısından rezarvuar oluşturduğu görülmüştür.Anahtar sözcükler: Fermente Süt Ürünleri, Laktik Asit Bakterileri, Antibiyotik Direnci, Agar Dilüsyon Yöntemi, PCR
Akdeniz ve Ege bölgelerinde Anopheles maculipennis kompleksinde Kdr mutasyonuna dayalı insektisit direncinin belirlenmesi
Bu araştırmada, Akdeniz ve Ege Bölgelerinde Anopheles maculipennis kompleksi populasyonlarında DDT, Deltametrin ve Permetrin insektisitlerine karşı insektisit direnç düzeyinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç için, An. maculipennis kompleksinin Aydın, Burdur, Muğla, Isparta ve İzmir populasyonlarından ergin dişi örnekleri toplanmıştır. Populasyonlardan elde edilen örnekler kullanılarak laboratuvarda Dünya Sağlık Örgütü'nün standart insektisit duyarlılık testleri yapılmıştır. İnsektisit duyarlılık testlerinden sonra hem hayatta kalan hem de ölen bireyler kullanılarak 145 örnekten genomik DNA izolasyonu yapılmıştır. Doksan yedi örneğin genomik DNA'sı kullanılarak kdr direncini sağlayan Vssc1 gen bölgesi dizileri elde edilmiş ve proteindeki polimorfizmler saptanmıştır. Vssc1 gen bölgesi için 1014. pozisyonda, 97 örnekten 59'unda TTG (lösin), 2'sinde TCG (serin) ve 36'sında T(T/C)G (lösin/serin) saptanmıştır. Ayrıca, 107 örnek için Asetilkolinesteraz 1 geninde, Alu1 restriksiyon endonükleaz kullanılarak RFLP analizi yapılmıştır. Analiz sonucunda, Ace-1 geninde insektisit direnciyle ilgili bir mutasyon bulunmamıştır. Bu sonuçların tür düzeyinde geçerliliğini sağlayabilmek için moleküler tür teşhisi çalışmaları yapılmıştır. Genomik DNA'lar kullanılarak 75 örnek için ITS 2 bölgesi dizileri elde edilmiş ve bu dizilerin GenBankası'ndaki dizilerle karşılaştırılmasıyla An. maculipennis s.s., An. melanoon ve An. sacharovi olmak üzere üç tür belirlenmiştir.Anahtar sözcükler: Anopheles maculipennis kompleksi, insektisit direnci, kdr, Ace-1, Akdeniz, Ege.
Bazı biyotik ve abiyotik faktörlerin Akyatan Kumsalı'ndaki Chelonia mydas türü deniz kaplumbağası yavrularının yumurtadan çıkış başarısına ve morfolojilerine etkileri
Bu çalışmada, Adana İli Karataş İlçesi sınırları içinde yer alan Akyatan üreme kumsalında rastgele seçilen yuvalara ait bazı fiziksel ve mikrohabitat özellikleri incelenmiş ve Chelonia mydas yavrularının yumurtadan çıkış başarısına ve morfolojilerine nasıl etki ettiği araştırılmıştır. Toplam 44 yuvada, yuva zemininden alınan kum örneklerinde nem oranı ve kuluçka süresince yuvalarda programlanabilir çipler yardımıyla sıcaklık ölçülmüştür. Ayrıca yuvaların denize uzaklığı, vejetasyona uzaklığı, toplam derinliği, kuluçka süresi gibi yuvalara ait mikrohabitat özellikleri ölçülüp yavru başarısı ve yavruların morfolojisi üzerine etkisi araştırılmıştır. Sonuç olarak, sıcaklık ve inkubasyon süresi arasında negatif yönde kuvvetli bir ilişki bulunmuştur (r: -0,742; p < 0,05). Ölçülen diğer parametreler ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermemişlerdir (p > 0,05) Diğer yandan yavru çıkış başarısı ile sıcaklık arasında istatistiksel olarak anlamlı fakat zayıf bir ilişki bulunmuştur (r: -0,407; p < 0,05). Toplam 1056 yavrunun karapaslarındaki plakların dağılımları incelenmiş aynı zamanda bu yavruların karapasına ait ölçümler alınarak (düz karapas boyu ve eni) ağırlıkları ölçülmüştür. Yapılan analizlerde yavru büyüklüğü ve sıcaklık arasında negatif yönde zayıf bir ilişki tespit edilmiştir (r: -0,533; p< 0,05). Yavru büyüklüğü ile diğer parametreler arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p > 0,05).Anahtar sözcükler: Chelonia mydas, yavru çıkış başarısı, inkubasyon sıcaklığı, morfometrik, Doğu Akdeniz, Akyatan Kumsalı.
İstilacı bitki türlerinin ve istila yeteneklerinin tek yıllık otlaklarda ve yol kenarlarında (Aydın, Denizli, Muğla, İzmir) belirlenmesi
Bu çalışmada Aydın, Denizli, Muğla ve İzmir il sınırları içerisinde yayılış gösteren istilacı bitki türleri ve istila yetenekleri tek yıllık otlaklarda ve yol kenarlarında kantitatif olarak ayrı ayrı belirlenmiştir. Vejetasyon 1 m2'lik kare şeklinde çerçeve kullanılarak örneklenmiştir ve her örnek parselde bulunan bitki türleri ve örtüşleri göz kararı belirlenmiştir. Toplam 200 örnek parsel çalışması yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi sonucunda tek yıllık otlaklarda yayılış gösteren 24 familyaya bağlı tür ve tür altı seviyede 151 takson belirlenmiştir. Bu taksonlardan büyük bir kısmı % 19 oranıyla Asteraceae ve Poaceae familyalarına aittir. Yol kenarlarından elde edilen verilerin değerlendirilmesi sonucunda yol kenarlarında yayılış gösteren 37 familyaya bağlı tür ve tür altı seviyede 266 takson belirlenmiştir. Bu taksonlardan büyük bir kısmı % 19 oranıyla Poaceae ve % 17 oranıyla Fabaceae familyalarına aittir. Bu çalışmada özellikle müdahale edilmiş otlaklardan elde edilen örnek parsellerde Asteraceae ve Fabaceae üyelerinin daha fazla gözlenmesi, bu familyanın sayıları hiç de azımsanmayacak ruderal stratejiyi benimsemiş üyelerinin müdahale edilmiş ortamlarda kolayca kolonize olmaları ve bu tip ortamları hızla istila edebilme özellikleriyle açıklanmıştır. Ayrıca bu araştırmadan elde edilen sonuçlar mevcut istila hipotezleriyle (Müdahale Hipotezi, Tür Zenginliği Hipotezi, Niş Boşluğu Hipotezi) ilişkilendirilerek yorumlanmıştır.Anahtar sözcükler: İstila biyolojisi, bitki istilası, ruderal bitkiler, tek yıllık otlaklar, yol kenarları.
Türkiye'deki alabalıkların (Salmo trutta L.) moleküler filogenisi
Salmo trutta L. Avrasya ve Kuzey Afrika'da bulunan doğal bir salmonid türüdür. Türün doğal yayılış alanı Norveç'in kuzeyinden Kuzey Afrika'daki Atlas dağlarına kadar uzanmaktadır. Bu çalışmada Türkiye'deki Salmo trutta L. populasyonlarının filogenetik ilişkilerinin belirlenmesi amacıyla mitokondrial D-loop (displacement loop) ile nükleer DNA ITS1 bölgeleri kullanılmıştır. Mitokondri DNA verilerinin analizinde daha önceki çalışmalarda kullanılan diziler GenBank'tan alınarak çalışmaya eklenmiştir. Sonuçta altı ana soy hattı tanımlanmış ve bunlardan dört soy hattının (Adriyatik, marmoratus, Tigris, Danubian) Türkiye'de bulunduğu belirlenmiştir. marmoratus soy hattının varlığı ilk kez bu çalışmada ortaya konmuştur. Mitokondri DNA verileri ve nükleer DNA verileri birlikte kullanılarak daha doğru filogenetik çıkarsamalar gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler özellikle Danubian soy hattı ile Adriyatik ve Tigris soy hattı arasında ikincil temasların olduğunu desteklemiştir. Bu çalışma Türkiye'deki alabalık populasyonlarının yüksek derecede çeşitlilik gösterdiğini ve eşsiz bir genetik profile sahip olduğunu ortaya koymuştur.
İnsan kolon kanseri hücre hatlarında emodin'in mitokondriyal sinyal iletim yolağı aracılığı ile apoptozise etkisi
Emodin, Rheum palmatum ve Rheum officinale bitkilerinin kök ve toprak altı gövdelerinde bulunan aktif bir antrakinon bileşiğidir ve birçok kanser türünde tümör büyümesini engellediği bilinmektedir. Kolon kanseri gerek Türkiye?de gerekse dünyada görülme sıklığı ve ölüm oranı açıcından özel öneme sahiptir. Bu çalışmada, kolon kanseri dokularından kültüre edilen HT-29 ve Caco-2 hücre hatları, emodinin mitokondriyal apoptozis üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda hücrelere emodin uygulaması yapıldıktan sonra MTT yöntemi uygulanarak etkin konsantrasyon belirlenmiştir. Uygulama sonrası hücrelerin morfolojik gözlemi HO/PI boyama yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Muhtemel apoptotik etkinin desteklenmesi amacıyla Bax, Bcl-2 ve mitokondriyal ve sitozolik sitokrom c miktarları Western blot yöntemiyle kontrol edilmiştir. Sonuç olarak HT-29 ve Caco-2 hücrelerinde 40 µM?lık konsantrasyonun hücre büyümesini inhibe ettiği yapılan MTT testiyle belirlenmiştir. Yine her iki hücre hattında yapılan HO/PI boyama sonuçları, apoptotik hücre oranındaki artışı göstermektedir. Bunun yanı sıra mitokondriyal sitokrom c azalırken sitozolik sitokrom c seviyesinde artış belirlenmiştir. Bu sonuçlara bakılarak, emodinin HT-29 ve Caco-2 kolon kanseri hücre hatlarında apoptozisi mitokondriyal yolakla aktive ettiği çıkarsanabilir.
Türkiye'den elde edilmiş yeni bir entomopatojen nematod izolatının ve mutualistik bakterisinin tanımlanması
Bu çalışma, Türkiye topraklarından izole edilmiş olan yeni bir entomopatojen nematod izolatı (izolat no. 48-02) ve mutualistik bakterisinin tanımlanması amacıyla yapılmıştır. Çalışmalar başta entomopatojen nematodun moleküler ve morfometrik analizlere dayanarak tanımlanması olmak üzere, moleküler ve biyokimyasal yöntemler ile de mutualistik bakterilerin tanımlanmasına yönelik olarak iki grup halinde yürütülmüştür. Moleküler ve morfometrik verilerin bir arada değerlendirilmesi sonucunda izole edilen entomopatojen nematod izolatının (48-02) Heterorhabditis bacteriophora olduğu anlaşılmıştır. Diğer çalışmada, moleküler ve biyokimyasal analizler sonucunda izole edilen simbiyotik bakteri Photorhabdus luminescens subsp. laumondii olarak tanımlanmıştır. İzole edilen P. luminescens lamondii 48-02 suşunun enfekte ettiği kadavranın rengini diğer Photorhabdus izolatları gibi kırmızı renge değil yeşil-gri renge çevirdiği ve kadavranın dokusunu sakızımsı hale getirmediği belirlenmiştir. Antrakinon üreten gen bölgesinde mutasyon olduğu belirlenen P. luminescens lamondii 48-02 suşunun virulanslığının moleküler olarak benzer olan TT01 suşundan daha fazla olduğu ve konukçularını daha hızlı bir şekilde öldürdüğü saptanmıştır. Ayrıca yapılan çaprazlama testlerinde P. luminescens lamondii 48-02 suşunun H. bacteriophora TT01 nematod izolatına ait infektif juvenillerinde kolonize olabilirken, P. luminescens lamondii TT01 suşunun H. bacteriophora 48-02?nin infektif juvenillerinde kolonize olamadıkları belirlenmiştir.
Topraktan ve insandan izole edilen bazı dermatofitlerin moleküler tanısı
Dermatofitler; keratin substratı parçalayabilen funguslardır. Keratin gibi güçlü bir materyalı istila edebilmeleri keratinolitik aktiviteleri sayesindedir. Microsporum, Trichophyton ve Epidermophyton genuslarını içeren bu funguslar hayvanlarda ve insanlarda deri infeksiyonlarına sebep olabilmektedir. Anthropofilik (insan), zoofilik (hayvan) ve geofilik (toprak) olmak üzere 3 ekolojik nişe ayrılırlar. Ülkemizde insan ve hayvanlardan dermatofit izolasyon çalışmalarına birçok örnek vardır. Ancak topraktaki dermatofit florasına dair çalışma azdır. Bu çalışmada topraktan ve insandan izole edilen dermatofitlerin moleküler tanısı ve enzim potansiyellerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında 50 toprak örneği alınmıştır. Toprak örnekleri saç tuzağı tekniği ile incelenmiştir. Deride kaşıntı, kızarıklık, tırnakta kalınlaşma ve renk değişikliği olan 20 gönüllüden sürüntü alınmıştır. Topraktan 41, insanlardan 7 adet olmak üzere 48 adet fungus izole edilmiştir. Bu funguslardan genomik DNA izolasyonu yapılmıştır. Tanılamada belirteç olarak ITS tercih edilmiştir. PCR ürünlerinin sekansları CLUSTALW, BLAST programlarıyla analiz edilmiştir. İzole edilen keratinofilik ve dermatofit genusları; Debaryomyces, Chrysosporium, Arthroderma, Galactomyces, Paecilomyces, Trichophyton, Microsporum, Aphanoascus, Geotrichum, Lecanicillium, Beauveria, Penicillium, Scedesporium, Purpureocillium, Uncinocarpus, Acremonium, Pseudallescheria?dır. Elde edilen fungusların % 23?ü dermatofittir. 48 izolattan; 7 adet Arthroderma fulvum, 2 adet Microsporum gypseum, 2 adet Trichophyton rubrum olmak üzere 11 adet dermatofit elde edilmiştir. Funguslardan 25 tanesi katı besiyerinde proteaz, lipaz, fosfolipaz, elastaz ve keratinaz üretimi açısından incelenmiştir. Fungusun büyüme çapı ve oluşturduğu zon çapı esas alınarak Pz değeri hesaplanmıştır. Dermatofitler yüksek fosfolipaz ve lipaz üretimi göstermişlerdir. B. bassiana ve P. lilacinus türleri yüksek elastaz ve keratinaz aktiviteleriyle dikkat çekmiştir.
Ommatotriton ophryticus (Berthold, 1846) (Caudata: Salamandrıdae) (kuzey şeritli semenderi) 'un farklı populasyonlarında yaş tayini ve bazı büyüme parametrelerinin belirlenmesi
Ommatotriton ophryticus?un Türkiye?de yaşayan üç populasyonuna ait örneklerin vücut büyüklükleri ölçülmüş ve iskelet kronolojisi yöntemi uygulanarak yaşları tayin edilmiştir. Bireylerin yaşları parmak kemiklerinden alınan enine kesitlerdeki yaş halkalarının (LAG) sayılması yoluyla belirlenmiştir. Vücut büyüklüğü (SVL) erkeklede 58.41-85.78 mm, dişilerde ise 50.33-71.56 mm arasında değişmekte olup populasyonlar arasında benzerlik göstermektedir. Tüm populasyonlarda erkek bireyler dişi bireylerden daha büyüktür. Erkek bireylerin ergenliğe 4-6 yaşlarında, dişi bireylerin ise 5-6 yaşlarında ulaştıkları tespit edilmiştir. Tüm populasyonlarda erkek ve dişi bireylerin ortalama yaşları birbirine benzer olup istatistiksel olarak önemli bir fark tespit edilmemiştir. Maksimum yaş ya da yaşam uzunluğu erkeklerde 9-12 yıl, dişilerde ise 9-10 yıl arasında değişmektedir. Tüm populasyonların hem erkek hem de dişi bireylerinde yaş ile vücut büyüklüğü (SVL) arasında pozitif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada, Ommatotriton ophryticus populasyonları arasında yaş ve büyüklük bakımından (6, 7 ve 8. yaş sınıfları) farklılık olduğu tespit edilmiştir. Ancak bu farklılığın yükseklik ve coğrafi konuma bağlı olarak meydana geldiğini söylemek zordur. Bu nedenle yaş ve vücut büyüklüğünün, predasyon, agresif rakipler, besin gibi başka ekolojik faktörlerden etkilenmiş olabileceği düşünülmektedir.
Samsun dağı (Aydın) biryofit florası
Bu araştırmada Samsun Dağı (Aydın) Biryofit Florası çalışılmıştır. Bölgeden toplanan 800 biryofit örneğinin teşhisi sonunda, 21 familya, 69 cins'e ait 177 takson karayosunu ve 20 familya, 24 cins'e ait 42 ciğerotu ve tek familya, tek cinse ait tek boynuz otu taksonu belirlenmiştir. 3 karayosunu ?Gynostomum mosis (Lorentz) Jur. & Milde., Orthotrichum philiberti Venturi, Zygodon bistratus Calabrese & J. Munoz? ve 1 ciğerotu ?Riccia beyrichiana Hampe ex Lehm.? Türkiye florasına yeni kayıt olarak eklenmiştir. Ayrıca Tortella bambergeri (Schimp.) Broth. ve Acaulon fontiquerianum Casas et Sérgio ülkemizden ikinci toplanma lokalitesi olarak verilmiştir.
Resveratrolün hücresel yaşlanmanın indüklenmesi ve sirtüinlerin aktivasyonunda rolünün insan dermal fibroblastlarında araştırılması
Resveratrolün çeşitli model organizmalarda (NAD)-bağımlı histon deasetilaz ailesi sirtüinlerin üyesi olan Sirt1? i aktive ederek yaşam süresini uzattığı bilinmektedir. Ancak resveratrolün hücresel düzeyde hücre döngüsünü durdurduğu, erken yaşlanmaya ve apoptozise yol açtığı bilindiği için yaşlanmayı engelleyici etkileri tartışmalı hale gelmiştir. Bu nedenle bu çalışmada, resveratrolün insan normal dermal fibroblastlarında (BJ) yaşlanma üzerine olası etkilerinin ve sirtüinlerle olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Resveratrolün 72 saatlik inkübasyon sonrasında 25 ??? dan itibaren BJ hücre proliferasyonunu azalttığı WST-1 ve BrdU testleriyle saptanmış ve Ki-67 immün boyama yöntemiyle de bu sonuç desteklenmiştir. Resveratrolün 25, 50 ve 100 ?M konsantrasyonlarda ise hücresel yaşlanmayı indüklediği Saß-Gal boyaması ile gösterilmiştir. Bunun yanısıra resveratrolün yüksek konsantrasyonlarda (300 ?M ) hücre ölümüne neden olduğu TUNEL boyamasıyla belirlenmiştir. Sirt1, 2, 3, 6 ve 7? nin ifadelerinin Western Blot yöntemiyle analiz edilmesi sonucunda ise hücresel yaşlanmanın görüldüğü dozlarda Sirt1 ve 2? nin ifadesinde azalma olduğu ancak Sirt3, 6 ve 7? nin ifadelerinde ise değişiklik olmadığı bulunmuştur. Sonuç olarak resveratrolün doza ve zamana bağlı olarak hücresel yaşlanmayı indüklediği ve buna bağlı olarak Sirt1 ve 2? nin ifadelerinin azaldığı bulunmuştur.
Perkloretilen (PERC)in sitotoksik ve in-vitro genotoksik etkisinin farklı test sistemleri ile araştırılması
Bu çalışmada, Aydın Bölgesi?nde bulunan kuru temizleme işyerlerinde çalışan uzun süreli perkloroetilen (PERC) e maruz kalan bireylerin ve PERC in 1mM, 3mM ve 5mM?daki 3 ayrı konsantrasyonların insan lenfositleri üzerindeki in vitro etkileri araştırılmıştır. Çalışmada; in vitro kardeş kromatid değişimi (KKD), kromozom aberasyonu (KA) ve sitokinez blok mikronukleus (MN) teknikleri kullanılmış ayrıca mitotik indeks (MI) ve proliferasyon indeksi (PI) hesaplanmıştır. Ayrıca saf haldeki perkloroetilen?in sitotoksik etkisinin olup olmadığı da Brine Shrimp (Artemia salina) Letality Assay ile araştırılmıştır. Sonuçta, PERC in kullanılan konsantrasyon aralıklarında (10, 100, ve 1000 ppm) Artemia salina larvaları üzerinde sitotoksik olmadığını saptanmıştır. PERC?in periferal kan lenfositleri üzerine uygulanan 3 ayrı konsantrasyonun da (1mM, 3mM ve 5mM) KKD, KA ve MN oluşumunda doza bağlı olarak anlamlı bir artış olduğu saptanmıştır. Ayrıca, RI ve MI değerlerin de yine doza bağlı bir artışla istatistiki olarak önemli derecede azaldığı ve DNA replikasyonunun olumsuz yönde etkilendiği görülmüştür. Bu değerler sonucunda da PERC?in periferal kan lenfositleri üzerinde in vitro genotoksik bir risk oluşturduğu saptanmıştır. Kuru temizleme işyerlerinde uzun süreli PERC?e maruz kalmanın genel olarak KKD sayısında ve KA sayısında negatif kontrole göre anlamlı artışa neden olmadığı ve bu azalmanın istatistiksel olarak önemli olmadığı saptanmıştır. Ancak MN sayısında ise negatif kontrole göre anlamlı bir artışa neden olduğu pozitif kontrole göre ise, bu artışın önemli olmadığı saptanmıştır. Bunun yanında, uzun süreli PERC?e maruz kalmanın insan periferal lenfositlerinde RI ve MI?si negatif kontrole göre istatistiki olarak önemli derecede azaltmadığı ve DNA replikasyonunu pozitif kontrol kadar olumsuz yönde etkilemediği hesaplanmıştır. Ayrıca, PERC?e uzun süreli maruz kalmanın insan periferal lenfositlerinde mikronukleus oluşumunu uyardığı ve mikronukleuslu hücre oranının kontrole nazaran daha yüksek olduğu bulunmuştur.
Aydın'ın şehir florası
Bu çalışma, Aydın Kent florasını tespit etmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma alanı Davis?in kareleme sistemine göre C1 karesinde yer almaktadır. Bu araştırmada, Şubat 2011-Eylül 2013 yılları arasında yapılan arazi çalışmalarında toplanan 698 bitki örneğinin değerlendirilmesiyle 86 familya ve 313 cinse ait tür ve tür altı seviyede 457 takson tespit edilmiştir. Tespit edilen 457 taksondan 2 tanesi Pteridophyta (Eğrelti), diğer 455 takson ise Magnoliophyta?ya (Tohumlu Bitkiler) aittir. Magnoliophyta içerisindeki 455 taksondan 6 tanesi Pinophytina (Açık Tohumlular) altbölümüne, geriye kalan 449 takson ise Magnoliophytina altbölümüne aittir. Bu çalışma sonunda Aydın Kent Florasını oluşturan türlerden dördünün (Allium proponticum subsp. proponticum, Scrophularia floribunda, Onopordum boissierianum, Ranunculus isthmicus subsp. tenuifolius) endemik olduğu saptanmıştır. Florayı oluşturan bitkilerin fitocoğrafik bölgelere göre dağılımı ise şu şekildedir: Akdeniz elementi 198 (% 43.32), Avrupa-Sibirya elementi 34 (% 8.09) takson, İran- Turan elementi 13 (% 2.84), D. Akdeniz elementi 58 (% 12.69). Geri kalan 154 (% 33.06) takson ise çok bölgeli ya da fitocoğrafik bölgesi belirlenemeyenlerdir. Araştırma alanından saptanan taksonların Raunkiaer?in hayat formuna göre analizi araştırma alanında en çok terofitlerin 224 (% 48.97) bulunduğunu göstermektedir. Terofitleri sırasıyla fanerofitler 107 (% 23.41), hemikriptofitler 65 (% 14.22), geofitler 42 (% 9.19), kamefitler 16 (% 3.50) ve parazitler 3 (% 0.65) izlemektedir. Araştırma sonucunda tespit edilen sonuçlar, çalışma alanımızın yakın çevresinde gerçekleştirilmiş çalışmalardan elde edilen sonuçlarla karşılaştırılmasına olanak sağlaması için bir araya getirilmiştir.
Helıotropıum hırsutıssımum'dan elde edilen farklı ekstrelerin fitokimyasal analizi ve biyolojik aktivitelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Helitropium hirsutissimum'dan toprak üstü kısımlar kullanılarak elde edilen ve farklı konsantrasyonlarda hazırlanan ekstrelerin (petrol eteri, dietil eter, etil asetat, metanol, su (infüzyon ve dekoksiyon)) fitokimyasal madde analizleri yapılmış ve ekstrelerin antioksidan aktivitesi, toplam fenolik madde miktarı, hidrojen peroksidi (H2O2) süpürme ve metal şelatlama aktiviteleri belirlenmiştir. H. hirsutissimum bitkisinin sitotoksik etkisinin olup olmadığı da Artemia salina Brine Shrimp Lethality Assay (BSLA) yöntemiyle araştırılmıştır. Bitkiden elde edilen farklı ekstrelerin DPPH serbest radikal süpürücü aktivitesi, H2O2 süpürme ve metal şelatlama aktiviteleri kontrol ile karşılaştırıldığında gerek ekstre tipine ve gerekse uygulama konsantrasyonu artışına bağlı olarak farklılıklar göstermiştir. Denenen ekstreler içerisinde en yüksek radikal süpürücü aktiviteye sahip ekstre, infüzyon ekstresi olurken, diğer ekstrelerin gerek serbest radikal süpürücü aktiviteleri gerekse H2O2 süpürme ve metal şelatlama aktivitelerinin düşük olduğu bulunmuştur. H. hirsutissimum'dan elde edilen ekstreler için yapılan fitokimyasal analizlerde ekstre tipine göre farklılıklar gözlenmiş, metanol ekstresi dışındaki diğer ekstrelerde en fazla alkaloidlerin bulunduğu saptanmıştır. Ekstrelerde alkaloidlerden sonra en fazla fenollerin (petrol eteri, infüzyon ve dekoksiyon ekstrelerinde) ve saponinlerin (metanol, infüzyon ve dekoksiyon ekstrelerinde) bulunduğu saptanmıştır. Tanen ve antrakinonların az miktarda olduğu ve flavonoidlerin ise hiçbir ekstrede bulunmadığı tespit edilmiştir. H. hirsutissimum'dan elde edilen petrol eteri, dietil eter, etil asetat, metanol, su (infüzyon ve dekoksiyon) ekstrelerinin, uygulanan konsantrasyon aralıkları içinde (100µg/ml–1000µg/ml) pozitif kontrol olan umbelliferon ile karşılaştırıldığında, Artemia salina larvaları üzerinde sitotoksik etkisinin olmadığı görülmüştür. Anahtar sözcükler: Antioksidan aktivite, Brine Shrimp Lethality Assay, DPPH süpürücü aktivite, Heliotropium hirsutissimum, fitokimyasal analiz, sitotoksik etki.
Proteomik çalışmalarda albümin uzaklaştırılmasında karayosunlarının kullanılabilirliğinin araştırılması
Çalışmalarda kullanılmak üzere Antitrichia californica Sull., Pterogonium gracile (Hedw.) Sm., Hypnum cupressiforme Hedw. ve Homalothecium sericeum (Hedw.) Bruch, Schimp. & W.Gümbel türlerine ait karayosunları, 2012 yılı Ekim ayında Aydın/Koçarlı mevkiinden toplandı. Deney materyalinin karakterizasyonu için SEM görüntüleme, FTIR spektrumları ve Elementer Analiz gibi tekniklerden faydalanıldı. Karakterizasyonu gerçekleştirilen bitki partikülleri, proteinlere karşı pseudo-spesifik afinite gösteren bir ligand olan IMEO ile silanlandı. Bu çalışmada protein yapıdaki BSA'nın, karayosunu partikülleri tarafından tutulması hedeflenerek, bu amaç doğrultusunda silanlanmış ve silanlanmamış bitki partikülleri ile adsorpsiyon denemeleri gerçekleştirildi. Adsorpsiyonun maksimum olduğu, sıcaklık, inkübasyon süresi, ortam pH'ı, BSA başlangıç derişimi ve iyonik şiddet gibi deney şartlarının tespit edilmesini amaçlayan denemeler sırasında deney ortamına protein salımı gerçekleştiği gözlendi. Bitkisel partiküllerin yıkanması ile bu durumun üstesinden gelinmeye çalışılsa da yıkanan bitkiler ile gerçekleştirilen deneylerde tekrar ortama protein salımı gerçekleştiği tespit edildi. Bu nedenle ortama protein salan bitkisel materyalin proteomik çalışmalarda albümin uzaklaştırma için kullanılmasının uygunsuz olduğuna karar verildi.
İnsan osteosarkoma hücre hattında (saos-2) baicalein'in 12-lox ve 15-lox mrna ifadesi ve apoptozis üzerine etkisi
Baicalein Scutellaria baicalensis'ten izole edilen biyoaktif bir bileşiktir. Baicalein inflamasyon, kalp-damar hastalıklarının ve bakteriyel ve viral enfeksiyonların tedavisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada çocuk ve erken yaş yaygın kanseri osteosarkoma dokularından kültür edilen Saos-2 hücre hattı kullanılarak baicaleinin apoptoz üzerine etkisi araştırılmıştır. Örnekler farklı konsantrasyonlar ve sürelerde baicalein ile muamele edildi ve sonuçlar kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Proliferasyonun belirlenmesi için MTT yöntemi kullanıldı. MTT yönteminde Saos-2 hücrelerine farklı konsantrasyonlarda baicalein uygulaması yapıldı ve 24, 48 ve 72. saatler için veriler toplandı. Uygulama yapılan hücreler kontrol hücreleriyle kıyaslandığında baicaleinin 2 ve 4 µM'lık konsantrasyonlarının zamana bağlı olarak canlı hücre sayısını %50'nin üzerinde azalttı. Apoptotik ve nekrotik hücrelerin belirlenmesi için HO/PI yöntemi kullanıldı. Deney sonuçları 4 µM'lık konsantrasyonun 24 ve 48 saatlik uygulamalarda apoptotik hücreleri istatistiksel olarak anlamlı bir oranda arttırdığını gösterdi. Baicaleinin apoptoz üzerine etkilerini anlamak için, apoptoz yolağında büyük öneme sahip olan Bcl-XL ve Bax proteinlerinin hücre içi ifadeleri Western blot yöntemi kullanılarak saptandı. Baicaleinin 12-LOX ve 15-LOX gen ifadeleri üzerine etkisi RT-PCR yöntemi ile saptandı. Bu çalışmada ayrıca, survivin gen ifadesi de çalışıldı. Sonuçlar baicaleinin Saos-2 hücrelerinde uygulama süresine bağlı olarak survivin gen ifadesini azalttığını gösterdi. Ayrıca çalışma baicaleinin Saos-2 hücre hattında hücre bölünmesini durdurduğunu ve apoptozu indüklediğini ortaya koydu ancak baicalein Saos-2 hücre hattında 12-LOX gen ifadesinde belirgin bir etki göstermemiştir.
Polyphylla fullo (Coleoptera: Scarabaeidae) ve Curculıo elephas (Coleoptera: Curculıonidae) larvaları ile mücadelede entomopatojen nematod ve fungusların etkinliğinin araştırılması
Yapılan bu çalışma kapsamında daha önce Entomopatojen nematod denemelerinde dirençli olduğu tespit edilen kestane meyve iç kurdu, Curculio elephas ve Haziran böceği, Polyphylla fullo larvalarına karşı Entomopatojen nematod, entomopatojen fungus ve bunların kombinasyonlarının etkinliği test edilmiştir. Curculio elephas larvaları ile yapılan çalışmalar kavanoz ve saksı denemeleri şeklinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada entomopatojen nematod Heterorhabditis bacteriophora, entomopatojen fungus olarakta Metarhizium anisoplia 4556 ve V275 suşları kullanılmıştır. Hem kavanoz hem de saksı denemeleri sonucunda M. anisoplia suşlarının C. elephas larvalarına karşı oldukça patojen oldukları belirlenmiştir. Her iki izolat da tek başına kullanıldığında %90'ın üzerinde larval ölüm meydana getirmiştir. Nematod-fungus kombinasyon uygulamalarıyla oluşan etkileşim ise aditif olarak belirlenmiştir. Polyphylla fullo larvarı ile yapılan çalışma sonucunda ise Beauveria brogniartii türüne ait entomopatojen fungusların özellikle 1.dönem larvalara karşı son derece etkili olduğu, tek başlarına kullanıldıklarında %90, nematodlarla kombine edildiklerinde ise %100 ölüm meydana getirdikleri tespit edilmiştir. Polyphylla fullo larvalarına karşı kombinasyon uygulamalarında görülen bu etkileşimin aditif olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak gelecekte yapılacak biyolojik mücadele uygulamalarında C. elephas larvalarına karşı kestanelilerdeki gömü yerinde entomopatojen fungus M. anisoplia 4556 veya V275 suşlarının, P. fullo larvalarına karşı ise özellikle 1.dönem larvaların hedef alınarak entomopatojen fungus B. brogniartii'nin kullanılmasının doğru olacağını belirlenmiştir.
Aspergillus tubingensis tarafından üretilen fitaz enziminin üretimi, saflaştırılması ve karakterizasyonu
Aspergillus tubingensis HBF 202 suşundan ekstrasellüler olarak PSM ortamında üretilen fitaz enzimi amonyum sülfat çöktürmesi, Fenil Sepharoz CL-4B, DEAE Sefaroz CL-6B ve Sefadeks G-100 işlemleri uygulanarak % 7.24 verimle 101 kat saflaştırılmıştır. SDS-PAGE de tek bant elde edilmiş ve moleküler ağırlığı 63.48 kDA olarak hesaplanmıştır. Maksimum enzim aktivitesi pH 2.50 ve 60°C bulunmuştur. Enzimin geniş bir sıcaklık ve pH aralığında stabil olduğu saptanmıştır. Enzimin sodyum fitat için Km değeri 267 μM, ve Vmax değeri 109.89 U/mL olarak hesaplanmıştır. Fitaz enziminin geniş bir subsrat spesifikliğine sahip olduğu belirlenmiştir. Fitaz aktivitesi, Ba2+ ve Li+ katyonları tarafından artarken, Fe2+, Al3+ ve Pb2+ katyonları tarafından inhibe olmuştur. Enzim NBS, PMSF, DTNB ve 2,3-bütandion tarafından inhibe edilmiştir. Ancak enzim CMC, DTT, ve β- merkaptoetanol ile aktive olmuştur. Bu sonuçlar enzimin katalitik merkezinde triptofan, sistein, serin ve arjinin kalıntılarının önemli rol oynadığı sonucuna varılmıştır. Polihidrik alkollerden yalnızca sorbitolün sıcaklık stabilitesini artırdığı ve organik çözücülerin ise enzim aktivitesini çok fazla etkilemediği belirlenmiştir.
Aydın ilinin kutanöz ve Visseral Leishmaniasis'in endemik olduğu kırsal alanlarında phlebotomıne kum sineklerinin dağılım ve çeşitliliğinin belirlenmesi
Phlebotominae alt familyasına ait kum sineklerinin Aydın ili ve civarındaki dağılım ve çeşitliliğini belirlemek üzere Nazilli, Köşk ve Sultanhisar ilçelerine bağlı 9 farklı köyde Haziran 2011, Temmuz ve Ağustos 2012 tarihlerinde örnekleme çalışmaları yapılmıştır. Örnekleme yerleri belirlenirken Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesine başvuran hastaların yaşadığı köyler dikkate alınmıştır. Çalışmada ışık tuzakları ve yağlı kağıt tuzaklar kullanılmıştır. Tuzaklar günbatımı saatlerinde yerleştirilmiş ve ertesi gün gündoğumu saatlerinde toplanmıştır. Işık tuzaklarıyla 459, yağlı kağıtlarla ise 1.165 olmak üzere toplam toplam 1624 kumsineği yakalanmıştır. Yapılan morfolojik incelemeler sonucunda bu örneklerden ışık tuzaklarıyla yakalananların 248 tanesinin dişi, 211 tanesinin ise erkek olduğu belirlenmiştir. Yağlı kağıtlar kullanılarak yakalanan bireylerden ise 475 dişi, 690 erkek elde edilmiştir. Yapılan çalışmalar sonucunda yakalanan bireylerin Phlebotomus ve Sergentomyia cinslerine ait oldukları belirlenmiştir. Tür düzeyinde yapılan teşhisler sonucunda Phlebotomus cinsine ait 7 farklı tür (Phlebotomus papatasi, P. tobbi, P. simici, P. similis, P. brevis, P. alexandri, P. neglectus/syriacus), Sergentomyia cinsine ait ise 2 tür (Sergentomyia. dentata, S. minuta) tespit edilmiştir. Toplamda P. papatasi türüne ait 150 (79♀, 71♂), P. tobbi türüne ait 193 (130♀, 63♂), P. neglectus/syriacus türüne ait 182 (48♀,134♂), P. similis türüne ait 22 (12♀, 10♂), P. simici türüne ait 42 (13♀, 29♂), P. brevis türüne ait 4♀, P. alexandri türüne ait 3 (1♀, 2♂), S. dentata türüne ait 1.010 (426♀, 584♂) ve S. minuta türüne ait 18 (10♀, 8♂) birey saptanmıştır. Cins ve altcins düzeyinde bakıldığında Phlebotomus cinsine ait 596, Paraphlebotomus altcinsine ait 25, Larroussius altcinsine ait 375, Adlerius altcinsine ait 46, Sergentomyia cinsine ait ise 1028 birey tespit edilmiştir.
Bazı biryofit türlerinde spor çimlenmesi ve erken gelişim evrelerinin in vitro koşullarda araştırılması
Bu çalışmada karayosunu türlerinden Grimmia dissimulata E. Maier, Dicranella varia (Hedw.) Schimp., Syntrichia ruralis (Hedw.) F. Weber & D. Mohr, Syntrichia laevipila Brid., Syntrichia princeps (De Not.) Mitt., 'in in vitro spor çimlenmesi ve erken gelişim evreleri araştırılmıştır. Grimmia dissimulata türünde çimlenme %1.5 (w/v) sukroz içeren distile su (DS) ortamında ve sukroz içermeyen ½ Murasige ve Skoog (MS) ortamında elde edilmiştir. Çimlenme yüzdeleri sırası ile % 94 ve % 51'dir. Dicnella varia türünde çimlenme %1.5 (w/v) sukroz içeren ve içermeyen agar ile katılaştırılmış distile su ortamında ve sukroz içermeyen ½ MS ortamında elde edilmiştir. Çimlenme yüzdeleri sırası % 50 % 48 ve % 56 dır. Syntrichia ruralis, Syntrichia laevipila ve Syntrichia princeps türlerinde ise yalnızca %1.5 (w/v) sukroz içeren DS ortamında çimlenme gözlenmiştir. Çimlenme yüzdeleri sırası ile % 34, % 54 ve % 43'tür. Denenen tüm türlerde çimlenme ekzosporik tiptedir ve 2 farklı protonemal gelişim (sporeling tip) gözlenmiştir. Grimmia dissimulata, Dicranella varia ve Syntrichia laevipila türlerinde sporeling tipi Bryum tip, Syntrichia ruralis ve Syntrichia princeps türlerinde ise Encalypta tiptir. Grimmia dissimulata, Syntrichia ruralis, Syntrichia laevipila, Syntrichia princeps' te yaklaşık üç ay sonra gelişim protonemal evrede ile sınırlı kalmıştır. Dicranella varia' da ise protonemal kültürler gametofor tomurcuğu oluşturmuş ve ileri evrede sağlıklı gametofitler üretmiştir.
Fermente süt ürünlerinden izole edilen laktik asit bakterilerinde bakteriyosin üretiminin karakterizasyonu
Gelişen teknolojiyle birlikte tükettiğimiz gıdaların güvenilirliğine verilen önem de artmaktadır. Kontrollü mikroflora ve/veya antibakteriyel madde kullanımı ile uzun raf ömrü ve güvenli gıda üretimi sağlama olanağı sunulmaktadır. Laktik asit bakterileri (LAB) ya da bu bakterilerin ürettikleri bakteriyosin gibi maddeler güvenli ve doğal olmaları nedeniyle gıda üretiminde patojenlere karşı inhibitör olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple LAB'nde bakteriyosin üretimi ile ilgili çalışmalar giderek daha fazla ilgi görmektedir. Bu çalışmada, Aydın Merkez'de yer alan mandıra, market, halk pazarlarından ve ev yapımı şeklinde alınan fermente süt ürünlerinden izole edilmiş Enterococcus (% 13,76), Lactococcus (% 18,84) ve Lactobacillus (% 67,39) cinslerine ait 138 LAB kullanılmıştır ve bakteriyosin taraması ve bakteriyosin üreten genlerin genotipik olarak araştırılması gerçekleştirilmiştir. LAB önce agar spot testi ile taranmıştır ve tüm LAB indikatör mikroorganizmalar olarak seçilmiş olan Geobacillus stearothermophilus DSMZ 22, E. coli ATCC 35218, Bacillus cereus ATCC 11778, Listeria innocua DSM 20649, Listeria monocytogenes, Enterococcus faecalis ATCC 51299, Micrococcus luteus ATCC 9341, Lactococcus lactis DSMZ 20729 ve Lactobacillus plantarum DSMZ 20205'e karşı inhibisyon etki göstermiştir. Daha sonra LAB'ne ait hücre içermeyen süpernatantları (CFS, cell-free supernatant) agar kuyu difüzyon testi ile analiz edilmiştir. Bu analiz sonucunda indikatör mikroorganizmalara karşı pozitif kontrol dışında hiçbir izolatta inhibisyon etkisi gözlenmemiştir. Son olarak izolatlarda bakteriyosin üreten genleri araştırmak için yapılan PCR denemeleri sonucunda ent-A (% 5,07), ent-B (% 2,17), lcn-A (% 2,17) ve pln (% 1,44) genleri bulunmuştur.
Indentificati̇on of Lactarius speci̇es wi̇th morphologi̇cal and molecular methods gathered from Aydın, Turkey region.
Lactarius iki yüzden fazla türü içeren mikorizal büyük bir cinstir. Genellikle sütlü mantarlar olarak bilinirler. Lactarius' un sporoforları taze iken kesildiğinde değişik renkte süt veya sulu özsu salgılar. Latex renksiz veya renkli olabilir ve taksonomik karakter olarak oldukça önemlidir. Lactarius, Russulales takımı içerisinde yer almakla birlikte Quercus, Carpinus, Fagus, Betula gibi cinslerle mikoriza yapmaktadır. Çam ve meşe ormanlarında sıkça rastlanmaktadır. Türkiye' de yerel halk bu mantarları toplar ve halka açık pazarlarda satmakta ayrıca Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Sistematik açıdan problemli bir cins olan Lactarius üzerinde bir çok morfolojik çalışma mevcut iken moleküler bir çalışma yapılmamıştır. Bu nedenle bu araştırmada Aydın yöresindeki Lactarius cinsine ait türler uygun lokalitelerden toplanarak morfolojik yöntem ile tanılamada problem oluşturan etkenlerin ortadan kaldırmak, moleküler yöntem ile de tanılama yapılarak daha doğru ve güvenilir sonuçlara ulaşılması amaçlanmıştır. Bu amaçla sonbahar aylarında (2012-2013) Lactarius cinsine ait türler 23 lokaliteden toplanmıştır. Bu çalışmanın sonucunda; Morfolojik tanılama ve ITS primerleri kullanılarak rDNA gen analizi bulgularına göre Lactarius deliciosus, Lactarius sanguifluus, Lactarius decipiens, Lactarius chrysorrheus, Lactarius vinosus, Lactarius tesquorum olmak üzere altı farklı tür tespit edilmiştir. Ayrıca bölgenin Lactarius deliciosus bakımından oldukça zengin olduğu gözlenmiştir. Anahtar sözcükler: Lactarius, Aydın, Moleküler teknikler, Makromantar
Mitokondri ve mikrosatellit DNA analizleriyle Türkiye denizlerindeki hamsi (Engraulis encrasicolus, L.) populasyonlarının genetik yapısının belirlenmesi
Avrupa hamsisi Engraulis encrasicolus (Linnaeus, 1758) Actinopterygii sınıfına dahil balıkçılıkta ekonomik değere sahip küçük pelajik bir balıktır. Avrupa hamsisinin yayılış alanı Karadeniz, Azak Denizi, Akdeniz ve Avrupa-Kuzey Afrika Atlantik kıyılarında bulunan sığ sulardır (0-400 m). Bu çalışmada mikrosatellit lokuslarının genotip verileri ve mtDNA kontrol bölgesi dizi verileri kullanılarak Türkiye denizlerindeki Avrupa hamsisinin populasyon genetik yapısı ve genetik çeşitlilik düzeyi belirlenmiştir. Hamsi örneklerinin toplandığı lokaliteler: Doğu Akdeniz (İskenderun ve Mersin), Batı Akdeniz (Antalya), Ege Denizi (Kuşadası), Marmara Denizi (Bandırma ve İstanbul), Batı Karadeniz (Zonguldak), Orta Karadeniz (Terme, Perşembe, Fatsa) ve Doğu Karadeniz (Trabzon, Ardeşen, Gürcistan)'dir. Sonuç olarak her iki moleküler belirteçin ortalama alel sayıları ve haplotip çeşitliliklerine dayalı olarak populasyonlar arasında yüksek bir genetik varyasyon olduğu saptanmıştır. Hem mtDNA hem de mikrosatellit analizi sonuçları hamsi populasyonlarının denizler arasında farklı bir genetik yapılanma sergilediğini göstermiştir. Türkiye karasularında dört adet olası genetik grup bulunduğu tespit edilmiştir. Genetik uzaklık analizleri sonuçları Doğu ve Orta Karadeniz örneklerinin Ege Denizi ve Akdeniz populasyonlarından farklı olduklarını göstermiştir.
Sphagnum capillifolium (Ehrh.) Hedw. ve S. centrale C. E. O. Jensen (Bryophyta)'nın anti-kanser aktivitesinin belirlenmesi
Bu çalışmada ülkemizde yayılışa sahip iki karayosunu türü Sphagnum centrale ve S. capilifolium'daki esansiyel yağların kimyasal bileşimi ve bu bileşenlerin antikanser aktivitesi araştırılmıştır. Bu iki türde bulunan esansiyal yağlar ekstraksiyon yöntemleri ile izole edildikten sonra HL-60 ve MCF-7 hücre hatları kullanılarak apoptoz üzerine etkisi araştırılmıştır. Karayosunlarından elde edilen özütler farklı konsantrasyon ve sürelerde bu iki hücre hattına karşı denenmiş ve sonuçlar kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Proliferasyonun belirlenmesi için MTT yöntemi kullanılmıştır. MTT yönteminde bu iki karayosunu türünden elde ekstraktlar HL-60 ve MCF-7 hücrelerine karşı aktivitesi belirlenmiştir ve 24, 48, 72. saatler için veriler toplanmıştır. Her iki türden elde edilen özütler HL-60 hücre hattında inhibe edici etki gösterirken aynı koşullarda MCF-7 hücre hattından elde edilen veriler bu karayosunlarının tümör hücrelerini teşvik edici kimyasallara da sahip olduğunu göstermektedir. Buradaki hücre inhibisyonu kontrol grubu ile kıyaslandığında oldukça kuvvetli görülmektedir. Apoptotik ve nekrotik hücrelerin belirlenmesi için HO/PI yöntemi kullanılmıştır. İki karayosunu türünden elde edilen özütler ile kanser hücrelerine karşı aktivitelerinin yanı sıra hücre ölümüne sebep olanların hangi tip hücre ölümüne yol açtıkları araştırılmıştır. Bu özütler düşük konsantrasyonlarda daha çok apoptotik hücre ölümlerine sebep oluyorken konsantrasyon artışı ile birlikte nekrotik ölümlere yol açmaktadırlar. Özellikle HL-60 hücre hattında yüksek düzeyde apoptotik hücre ölümlerini neden olmuşlardır. Ortak olarak her iki türden elde edilen farklı özüt tiplerinin neredeyse tamamı yüksek konsantrasyonlarda nekrotik hücrelerin oluşumuna yol açmaktadırlar.
Ülkemizde yayılış gösteren Trakya tosbağası (Testudo hermanni)'nın populasyon ekolojisi
Bu çalışmada Trakya Bölgesi ' nde yayılış gösteren Trakya Tosbağası (Testudo hermanni) nın populasyon ekolojisi çalışılmıştır. Bu bağlamda Nisan-Ağustos 2014 tarihleri arasında toplamda 5 kez 37 gün alan çalışması gerçekleştirilmiştir. Alan çalışması esnasında toplam 100 (53 ♂♂, 28 ♀♀ ,18 juvenil ve 1 ölü cinsiyeti tespit edilemeyen birey) T. hermanni bireyine rastlanmıştır. Boyları ölçülen bireylerde düz karapas boyu erkeklerde 157 ± 2.5 mm, dişilerde 179.9 ±5.8 olarak ölçülmüştür. Ağırlık ise erkeklerde 910 ±36, dişilerde 1299.4 ±9 g'dır. Populasyonda dişilerin erkeklerden daha büyük ve ağır olduğu tespit edilmiştir. Populasyonda yaş dağılım frekansına bakıldığında 11-15(%) yaş frekansının daha fazla olduğu gözlenmiştir. Bireylerin vücut sıcaklığı ortalaması erkeklerde 26.1 ±0.6 oC dişilerde 25.96 ±0.9 oC'dir. Aktif hareket eden bireylere en fazla 10.01-12.00 (%) saatleri arasında rastlanmıştır. Bireylerin rastlanma anındaki davranışlarını göz önüne aldığımızda en çok aktif halde hareket ederken gözlemlendikleri görülmektedir. Populasyonu tehdit eden etmenlere bakıldığında alanın tarım alanları olarak kullanılması dolaysıyla kullanılan zirai ilaçlar, doğal alanların tahrip edilmesi ve sanayi alanları sayılabilir.
İki farklı biryofit türünün fotosentetik pigment içeriği ve antioksidan mekanizması üzerine ağır metallerin (bakır ve kurşun) etkisinin araştırılması
Bu çalışmada Brachytheciaceae familyasına ait Homalothecium sericeum (Hedw.) Schimp. ve Hypnaceae familyasına ait Hypnum cupressiforme Hedw. türlerinde ağır metal uygulaması ile meydana gelen kısa süreli tepkiler fizyolojik ve biyokimyasal parametreler ışığında değerlendirilmiştir. Arazi çalışmasında toplanan bitkiler uygun torbalara alınarak laboratuvar ortamına getirilmiştir. Yıkama işleminin ardından biryofit türleri uygun muamele ortamları hazırlanarak Cu ve Pb içeren çözeltilerde kültüre alınmıştır. İki biryofit türü için; ağır metal biriktirme düzeyleri, kuru ağırlıkları, fotosentetik pigment analizi, hidrojen peroksit (H2O2) miktarı tayini, lipit peroksidasyonu, antioksidan enzimler (süperoksit dismutaz, katalaz, peroksidaz, askorbat peroksidaz) ve enzimatik olmayan antioksidant moleküllerden (askorbat ve prolin) miktarları çalışılmıştır. Her iki türünde maruz kaldıkları metalleri bünyelerinde belirli oranlarda biriktirdikleri belirlenmiştir. Hypnum cupressiforme'nin Cu uygulanmış örneklerinde süperoksit dismutaz, peroksidaz aktivitelerinde artışlar meydana gelirken askorbat miktarında anlamlı bir değişim görülmememiştir. Katalaz aktivitesinde meydana gelen azalmanın nedeni olarak bakır katyonları gibi ağır metal iyonlarının katalaz'ın yarayışlı olmayan inhibitörleri gibi davranıp enzim aktivitelerini durdurmasındandır. Homalothecium sericeum'un Pb uygulanmış örneklerinde pigment degredasyonu ve H2O2 birikiminin olmaması askorbat peroksidaz ve katalaz aktivitesinin H2O2'nin detoksifikasyonunda etkili olduğunun ya da bu metalin hücreyi aşırı strese sokacak oksidatif hasarı tetiklemediğinin göstergesi de olabilir. Anahtar kelimeler: Homalothecium sericeum, Hypnum cupressiforme, ağır metal, stres, antioksidan
Montivipera xanthina (Gray, 1849)(Ophidia: Viperidae) bireylerinin morfolojik ve bazı ekolojik özelliklerinin laboratuvarda incelenmesi
Montivipera xanthina Türkiye'nin Ege, Batı Akdeniz ve İç Anadolu Bölgesi'nin batı kısımlarında dağılış gösteren bir türdür. Ülkemizde bu tür üzerine yapılmış detaylı ve kapsamlı bir çalışma yoktur. Yapılan çalışmalar genellikle zehri üzerine ve herpetofauna çalışmalarıdır. M. xanthina monotipik bir türdür. Ancak morfolojik karakterler göz önüne alındığında popülasyonları kuzey ve güney grupları şeklinde hipotetik bir şekilde ayrılmıştır fakat bu veriler alt tür olarak ayrılması için yeterli değildir. Bu çalışmada Aydın İli'nden yakalanmış 1 ergin (1 ♀ ), 1 juvenil, Bayramiç/Çanakkale'den yakalanmış 5 ergin (3♀, 2♂) Montivipera xanthina bireyinin laboratuar ortamında sağlanan uygun koşullarda beslenme ve üreme davranışlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca Aydın'dan geçmiş yıllarda ve tez çalışması sırasında yakalanan örnekler ile Çanakkale'den yakalanan örnekler morfolojik olarak karşılaştırılmıştır. Ülkemizdeki yayılışı izole popülasyonlar halinde olan bu türün gelecekte karşı karşıya kalacağı tehditlere karşı alınacak koruma stratejileri belirlenmeye çalışılmıştır.
Diisobutyl phthalate'ın (DIBP) sıçan karaciğeri üzerine histopatolojik etkileri
Plastikleştiriciler (plastifiyanlar), plastik işleme karışımlarına eklenen ve son ürün olan plastik eşyanın fiziksel ve mekanik özelliklerini değiştiren kimyasal maddelerdir. Isı ve basınçla biçimlendirmede plastiğin akışını ve işlenebilirliğini kolaylaştırır, kırılganlığını azaltır, esnekliğini arttırır, dayanıklı ve uzun ömürlü olmalarını sağlarlar. Bu amaçla kullanılan katkı maddeleri "fitalat" olarak adlandırılmaktadır. Bu maddelerin birçoğu doğal çevreye karışmakta, doğada ve maruz kalan canlıların vücudunda birikebilmekte dolayısıyla çevre ve insan sağlığı için oldukça etkili ve kalıcı tehlikeler oluşturabilmektedir. Bu araştırmada yaygın olarak kullanılan fitalatlardan biri olan Diisobutyl phthalate'ın (Diisobutil fitalat-DIBP) memeli karaciğer dokusu üzerine olan etkilerinin histopatolojik yönden belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada Wistar albino cinsi sıçanlar (n=10) kullanılmıştır. Çalışma kontrol, mısır yağı verilen kontrol ve deney grubu olarak üç gruba ayrılmıştır. Deney grubu hayvanlara 28 gün boyunca her gün üç farklı dozda (0.25-0.5-1ml/kg/gün) DIBP mısır yağı ile karıştırılarak gavaj yolu ile verilmiştir. Deneyin sonunda kontrol ve deney gruplarına ait tüm hayvanlardan alınan karaciğer doku örnekleri rutin ışık mikroskop histolojik preparasyon işlemlerinden (fiksasyon, dehidrasyon, bloklama, kesit alma, boyama, kapatma) geçirildikten sonra ışık mikroskobunda (Olympus BX51) incelenip değerlendirilmiştir. Histolojik incelemelerde kontrol ve mısır yağı kontrol grupları arasında histolojik açıdan farklılık olmadığı görülmüştür. DIBP uygulama gruplarında ise doza bağlı olarak artış gösteren, lobulasyonda bozulma, fokal hepatoselüler nekroz, hepatik arter ve merkezi venlerde ödem, kongesyon, sinuzoidlerde genişleme, hepatositlerde sitoplazmik eosinofili, vakuolizasyon, glikojende azalma ve nükleuslarda şekil değişimi belirlenmiştir. Sonuç olarak DIBP'ın hepatotoksik olduğu ve karaciğer dokusunda geri dönüşümü olmayan ciddi histopatolojik değişikliklere yol açtığı tespit edilmiştir Anahtar Kelimeler: Diisobütil Fitalat, Karaciğer, Histopatoloji
Lyciasalamandra flavimembris (Mutz and Steinfartz, 1995)'in (Amphibia:Urodela) taksonomik durumu
Endemik bir tür olan Lyciasalamandra flavimembris (Marmaris Kara Semenderi) aynı zamanda politipik bir türdür. Nominat alt tür olan Lyciasalamandra flavimembris flavimembris şimdiye kadar Marmaris ve Çiçekli köyü/Ula'dan; Lyciasalamandra flavimembris ilgazi alt türü ise Kötekli/Muğla'dan bilinmektedir. Bu çalışmada değişik lokalitelerden toplam 67 (23 ♂♂, 20 ♀♀ ve 24 juvenil) L. flavimembris örneği incelenmiştir. Elde edilen örnekler morfolojik karakterler, vücut ölçüleri ve oranları, renk ve desen analizleri ile biyotop özellikleri bakımından değerlendirilmiş ve sonuçları mevcut literatür bilgisi ile karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucunda yeni bulunan Taşlıca, Bayır, Turunç ve Yaylasöğüt lokalitelerine ait örneklerin nominat alt türe dahil edilmiştir. Böylece türün dağılış sahası güneybatı ve kuzeydoğu yönlerinde genişletilmiştir. Kötekli lokalitesine ait örnekler ise L. f. ilgazi alt türüne dahil edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Lyciasalamandra flavimembris flavimembris, Lyciasalamandra flavimembris ilgazi, taksonomi, Urodela, Muğla.
Production, purification and characterization of extracellular α-amylase from Aspergillus fumigatus HBF125
In our study, screening of industrial enzymes and temperature limits of the 91 fungi was done. Aspergillus fumigatus HBF 125 strain was chosen as the best one showing amylase activity from thermotolerant and thermophilic fungi. Culture condition was optimized for this fungus.. The best enzyme production from A. fumigatus HBF125 strain were determined in medium including 7 days sporulation medium, 5% inoculum ratio, temperature 35 °C, starting pH 5.0 and 1.5% bran as carbon source. Extracellular amylase produce by A. fumigatus HBF125 in optimal growth medium purified 54.4 fold with a recovery of 4.7% using starch affinity chromatography. Molecular weight of enzyme was found to be about 160 kDa by SDS-PAGE method. Those two subunits of molecule weight of the enzyme was found to be 86.2 and 73.8 kDa. The temperature and pH for maximum activity of the enzyme were 60 oC and 5.5, respectively. In a wide range of pH and temperature of the enzyme was found to be stable. It was found that the Km and Vmax of amylase were 1.43 mg/mL and Vmax 909 U/mL. In addition, the amylase exhibited broad substrate specificity. The enzyme activity was markedly inhibited in the presence of NBS suggesting that tryptophan residues play an important role in the catalytic process. The enzyme activity was not affected from detergents as Tween 20, but it was found inhibited by 1.4-dioxan and n-propanol. The enzyme by Hg2+ was strongly inhibited while Mn2+, Co2+, Ca2+ and Ba2+ were activated. The salt tolerance of the enzyme was found to be very good. The amylase was found to be metalloenzyme.
Büyük Menderes Nehri'nin farklı bölgelerinden (Koçarlı ve Umurlu) yakalanan balıklar üzerine (Carassius gibelio) (Cypriniformes, cyprinidae) (Bloch, 1782) kirliliğin etkisi: Histopatolojik bir çalışma
İnsanlığın gelecekteki yaşam kalitesini belirleyecek en önemli faktörlerden biri olan çevre kirliliği kapsamındaki su kirliliği her geçen gün daha da önem kazanmaktadır. Su, atıklar için bir alıcı ve uzaklaştırıcı olarak kullanıldığından, ekosistemde hava ve toprağa kıyasla daha fazla kirlenmeye uğramaktadır. Su kirliliğine etki eden ana unsur sanayileşme, kentleşme, nüfus artışı, tarımsal mücadele ilaçları ve kimyasal gübrelerdir. İnsan sayısının artması ve sanayileşme ile birlikte Büyük Menderes Nehri ve yan kolları üzerindeki su kalitesi değerlerinde kirlilik yönünden artış olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada Büyük Menderes Nehri'ndeki kirliliğin balıklar üzerine etkilerinin histopatolojik yönden incelenmesi amaçlanmıştır. Büyük Menderes Nehri'nin iki farklı bölgesinden (Koçarlı ve Umurlu) yakalanan balıklardan (C. gibelio) (her lokalite için n=10) alınan solungaç, kas, barsak ve karaciğer dokusu örnekleri histolojik preparasyon işlemlerinden (fiksasyon, dehidrasyon, bloklama, kesit alma, boyama) geçirildikten sonra elde edilen preparatları ışık mikroskop düzeyinde değerlendirilmiştir. Ayrıca araştırma içerisinde sözü geçen bölgelerden yüzey suyu örnekleri alınmış ve su analizi yapılmıştır. İnceleme ve değerlendirmeler sonucunda C. gibelio'nun solungaç, kas, barsak ve karaciğer dokularında dönüşümsüz histopatolojik değişimlerin oluştuğu belirlenmiştir. Yapılan su analizi sonuçları ise bulguları desteklemiştir. Pek çok nedene bağlı olarak ortaya çıkan su kirliliğinin çevreye, insan sağlığına ve ekonomiye olan etkileri göz önüne alındığında, alınacak önlemlerin belirlenmesine katkı sağlaması bakımından çalışmanın sonuçları büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Büyük Menderes Nehri, su kirliliği, Carassius gibelio, histopatoloji
Aydın yöresinde yayılış gösteren Acrida ungarica (Herbst, 1786) (Acrididae)'nın karyotip analizi
Bu çalışmada Acrididae ailesinin Acridinae alt familyasına ait Acrida ungarica türünün karyotipi (kromozom sayısı, kromozom morfolojisi ve kromozom uzunlukları) incelenmiştir. Bu incelemeler sonucunda, türün kromozom sayısı 2n♂=23 (XO) olarak bulunmuştur. Otozom kromozomlarının hepsi ve X kromozomunun akrosentrik yapıda olduğu belirlenmiştir. Beş bireyle yapılan sayımlar sonucu ortalama kiyazma frekansı 16.39 olarak bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Acrida ungarica, kromozom, karyotip, Orthoptera, kiyazma frekansı
Türkiye denizlerindeki tekir (Mullus surmuletus L.) türünün genetik stoklarının belirlenmesi
Tekir (Mullus surmuletus) balıkçılık açısından ekonomik değere sahip demersal bir türdür. Bu çalışmada, mtDNA kontrol bölgesi dizisi ve çekirdek genomunun 14 adet mikrosatellit lokuslarının genotip verileri kullanılarak, tekir balığının Türkiye denizlerindeki genetik stok yapıları ve genetik çeşitliliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Tekir örneklerinin toplandığı lokaliteler, Akdeniz'den Mersin ve Antalya, Ege Denizi'nden Marmaris, Kuşadası, Ayvalık ve Saroz Körfezi ve Marmara Denizi'nden Bandırma kıyılarıdır. Tekir balığında mikrosatellit lokusu alel sayıları ve mtDNA haplotip çeşitliliklerine dayalı olarak, populasyonlar arasında yüksek bir genetik varyasyon olduğu saptanmıştır. Mitokondri DNA analizi sonuçları tekir populasyonlarının 3 klada ayrıldığını göstermiştir. Bu üç mitokondri soyu çalışılan farklı denizlerdeki tekir populasyonları arasında anlamlı bir dağılım sergilememiştir. Mikrosatellit DNA analizleri sonucunda ise tekir populasyonlarının çalışılan denizler arasında homojen olarak dağılım gösteren 3 farklı genetik grup olduğu saptanmıştır. Hem mtDNA hem de mikrosatellit verilerinin analizi sonucuna göre, Saroz Körfezi tekirlerinin Ege Denizi'ndeki diğer lokalitelerden genetik olarak farklı bir grup oldukları bulunmuştur. Akdeniz de ise Mersin ve Antalya tekirleri arasında da farklı bir genetik yapılanma olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, Türkiye denizlerindeki tekir balıklarının belli ölçüde genetik farklılaşma gösterdikleri, bu yüzden bu bilginin yeni sürdürülebilir balıkçılık stratejilerinin geliştirilmesinde dikkate alınması gerekir.
Poa bulbosa L., Bromus tectorum L., Potentilla recta L., Carduus nutans L., Rumex acetosella L. ve Hypericum perforatum L. türlerinin istila başarısını etkileyen bazı faktörlerin belirlenmesi
Ülkemizde ve dünyada istilacı bitkilerin önemli ölçüde tarımda ürün kayıplarına neden olduğu bilinmektedir. İstilacı bitkilerin neden olduğu verim kaybı ve onlarla mücadele etmek için kullanılan bitki koruma ürünleri kaynaklı ekonomik kayıplar çok ciddi boyutlardadır. İstilacı bitkilerin ekonomi ve ekosistemler üzerine olumsuz etkileri nedeniyle bu bitkiler üzerine çok sayıda çalışma yapılmaktadır. Bu araştırmalar çoğunlukla yabancı otların istila potansiyellerinin belirlenmesi, istila başarılarının altında yatan mekanizmaların ve alternatif kontrol yöntemlerinin belirlenmesi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu süreçlerin anlaşılması bazı bitkilerin istila kapasitelerinin önceden tahmin edilmesine ve onlara karşı tarım alanlarında ve meralarda daha etkili kontrol stratejilerinin geliştirilmesine yardımcı olabilir. Bu nedenle bu çalışmada anavatanı ülkemiz olan 6 istilacı bitki türünün (Poa bulbosa, Bromus tectorum, Potentilla recta, Carduus nutans, Rumex acetosella ve Hypericum perforatum) çok yıllık otlaklardaki istila başarıları ve fenotipik varyasyonları Türkiye de çalışılmış, elde edilen bulgular bu türlerin egzotik olduğu Montana'dan (USA) elde edilen başka bir çalışmanın bulgularıyla karşılaştırılmıştır. Sonuçlarımız her türün birbirinden bağımsız istila başarısına sahip olduklarını göstermiştir. Başarılı istilacılardan B. tectorum Montana'da daha fazla biyomas ve tohum üretirken, H. perforatum ve P. recta anavatanı olan Türkiye'de daha yüksek gelişim göstermiştir. Carduus nutans her iki ülkede benzer bolluk gösterse de Montana'da daha yüksek biyomas ve daha fazla canlı tohum ürettiği tespit edilmiştir. Poa bulbosa iki ülkede biyomas da herhangi bir farklılık göstermese de Montana'da daha fazla tohum ürettiği, Rumex acetocella'nın ise istila başarısında iki bölge de herhangi bir farklılık göstermediği saptanmıştır. Anahtar sözcükler: İstila biyolojisi, istilacı bitkiler, ruderaller, otlaklar
Aydın ilinde çilekteki fungal kontaminasyonun moleküler tanısı ve Botrytis cinerea türünün genetik yapısı
Çilek hem sanayiye elverişli hem de taze olarak tüketilebilen çok lezzetli ve hoş kokulu bir meyve türüdür. Ayrıca bol miktarda A,B,C vitaminleri, kalsiyum, demir ve fosfor gibi mineral maddeler içerir. Son verilere göre ülkemiz 353,173 ton ile dünya çilek üretiminde üçüncü sırada yer almaktadır. Çilek bitkisi çok fazla fungal hastalığa maruz kalmaktadır. Bu fungal hastalıklar başlıca yaprak, meyve gibi kısımları hastalandıran toprak üstü hastalıklar ve kök ile kök boğazını hastalandıran toprak kaynaklı hastalıklar olarak sınıflandırılmaktadır. Aydın ilinde çilek bitkisinde fungal kontaminasyonun moleküler olarak tanımlanması ve Botrytis cinerea türünün populasyonlarının yapısını belirlenmesine yönelik bir çalışma mevcut değildir. Bu nedenle beş (Umurlu, Köşk, Sultanhisar, Atça ve Yenipazar) lokaliteden toplanan hastalıklı bitkilerden 347 küf şuşu elde edilmiştir. Bu küf şuşlarından morfolojik olarak 11 farklı cins tanımlanmıştır. Moleküler tanımlama için 78 örneğin rDNA ITS gen bölgesi çoğaltılmış ve GENEBANK verileri ile kıyaslanması sonucunda da 11 cinse ait 20 farklı tür tanımlanmıştır. Botrytis cinerea türünün populasyonlarının yapısını belirlenmesi içinde dokuz mikrosatellit bölgesi çalışılmıştır. Çalışılan beş lokalite de yapılan analizler sonucunda genetik bir yapılanma olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak çilekte kontamine olan fungusların hem morfolojik hem de moleküler tanılanması bir birini desteklemiştir. Beş Botrytis cinerea populasyonun iki gruba ayrıldığı tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Çilek, Moleküler Tanımlama, rDNA ITS, Botrytis cinerea, Mikrosatellit, Aydın
Adana ilinin kuzeyinde yayılış gösteren Anatololacerta danfordi (Günther, 1876) popülasyonlarında yaş tayini ve bazı büyüme parametrelerinin belirlenmesi
Ülkemize endemik olan Anatololacerta danfordi'nin iki farklı popülasyonunun vücut büyüklükleri ölçülmüş ve iskelet kronolojisi yöntemi uygulanarak yaşları tayin edilmiştir. Bireylerin yaşları parmak kemiklerinden alınan enine kesitlerdeki yaş halkalarının (LAG) sayılması yolu ile belirlenmiştir. Parmak kesitlerinde her yıl için bir ya da iki durgunluk çizgisi (estivasyon ve hibernasyon) ve endosteal resorpsiyon gözlenmiştir. Vücut büyüklüğü (SVL) erkek bireylerde 44.62-68.06 mm arasında değişmekte iken dişi bireylerde 43.66-62.36 mm arasında değişmektedir. Boy dağılımı popülasyonlar arasında benzerlik göstermektedir. Saimbeyli popülasyonunda erkek bireyler dişi bireylerden daha büyüktür. En genç dişi bireylerin 3-5 yaşında, erkek bireylerin ise 4-5 yaşında olduğu tespit edilmiştir. Maksimum yaş ya da yaşam uzunluğu dişilerde 8-11 yıl, erkeklerde 9-13 yıl olarak hesaplanmıştır. Kozan popülasyonu dişi bireyleri Saimbeyli popülasyonu dişi bireylerinden daha yaşlıdır. Erkeklerin yaş dağılımı her iki popülasyonda da benzerdir. Tüm bireyler göz önüne alındığında, Kozan popülasyonu Saimbeyli popülasyonundan daha yaşlı bulunmuştur. Her iki popülasyonda da yaş ve büyüklük arasında pozitif ve önemli bir ilişki ve erkek baskın bir eşeysel dimorfizm tespit edilmiştir. Popülasyonlar arasındaki yaşam öyküsü karakterleri farklılıklarının nedenini söylemek zordur. Bu tür ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Klorojenik asidin insan servikal kanser hücreleri (HeLa) üzerindeki sitotoksik etkisinin araştırılması
Bu çalışmada klorojenik asidin (KA) farklı konsantrasyonlarının (100 µg/mL, 150 µg/mL, 300 µg/mL ve 500 µg/mL) tek başına ve Tekamen (40 µg/mL) ile birlikte farklı sürelerde (24, 48 ve 72 saat) insan servikal kanser (HeLa) hücre hattı ve insan periferal lenfositleri üzerindeki in vitro sitotoksik etkisi MTT ve WST-8 canlılık testleri ile belirlenmiştir. Çalışmada negatif kontrol olarak sadece besiyeri içeren HeLa hücreleri, çözücü kontrol olarak KA'nın çözücüsü %0.1'lik DMSO ve pozitif kontrol olarak da Tekamen kullanılmıştır. KA muamelesinin HeLa hücreleri üzerinde önemli bir sitotoksik etki göstermediği ortaya çıkmıştır. KA+Tekamen karışımının, HeLa hücreleri üzerinde gösterdiği sitotoksik etkinin KA'nın gösterdiği sitotoksik etkiden daha fazla olduğu görülmüştür. KA+Tekamen karışımının sitotoksik etkisi kontrol grupları ile karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiki açıdan anlamlı bulunmuştur (p<0.05). KA ile muamele edilen periferal lenfositlerde, KA'nın önemli bir sitotoksik etkisinin olmadığı, KA+Tekamen karışımının ise, KA'nın tek başına gösterdiği sitotoksik etkiden daha fazla etkiye sahip olduğu görülmüştür. KA ve KA+TE karışımının uygulanması sonucunda HeLa hücreleri üzerinde meydana gelen % sitotoksisitesi; MTT canlılık testi ile elde edilen veriler WST-8 canlılık testinden elde edilen verilerden daha yüksek olduğunu görülmüştür. Benzer şekilde tek başına KA ve KA+Tekamen karışımının uygulanmasında, periferal lenfositlerde MTT ve WST-8 canlılık testi sonucunda birbirinden farklı sonuçlar ortaya çıkmıştır.
Düşük doz radyasyona mesleki olarak maruz kalmanın genotoksikolojik açıdan değerlendirilmesi
Bu çalışmada Aydın'da bulunan üç farklı hastanede (Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi, Atatürk Devlet Hastanesi ve Aydın Devlet Hastanesi) farklı servislerde (nükleer tıp, radyasyon onkolojisi, radyoloji servisi) mesleki olarak düşük doz iyonize radyasyona maruz kalan (gönüllü 27 çalışan ) ve maruz kalmayan (gönüllü 27 birey) bireyin yanak içi epitel hücrelerinde eksfolyatif bukkal mikronukleus test ile düşük doz iyonize radyasyonun in vitro genotoksik etkisi araştırılmıştır.Çalışmada bireylerin yanak içi epitel hücrelerinde gözlenen tüm hasar tipleri (mikronukleuslu hücre, diferansiye hücre, çekirdek tomurcuklanması, çift çekirdek, kondense kromatin, karyorektik, karyolitik ve piknotik hücre) arasında en fazla gözlenen hasar tipi, mikronukleuslu hücre olmuştur. Elde edilen veriler hastane bazında incelendiğinde; mesleki olarak maruz kalınan düşük doz iyonize radyasyon etkisiyle oluşan mikronukleus ve diğer çekirdek anomalilerinin en yüksek oranda görüldüğü grubu Aydın Devlet Hastanesi Radyoloji servisinde çalışan bireyler oluşturmuştur. Bunu sırasıyla ADÜ UAH Nükleer Tıp Servisi ve Atatürk Devlet Hastanesi Radyasyon Onkolojisi servisinde çalışan bireylerin sonuçları izlemiştir. Hastane çalışanlarından elde edilen veriler kontollerden elde edilen verilerle karşılaştırıldığında aradaki farkın istatistiki açıdan anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05).Hastanelerde çalışan bireylerin sonuçları kadın ve erkek olarak ayrı ayrı değerlendirildiğinde ise, mesleki olarak düşük dozda iyonize radyasyona maruziyetin cinsiyetler arasında küçük farklılıklara neden olduğu bulunmuştur. Bu sonuçlar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiki olarak anlam ifade etmektedir (p<0.05).
Enkapsulasyon işlemi yoluyla bazı karayosunu türlerinin diasporlarının saklanması
Enkapsülasyon yöntemi çoğalma etkinliğine sahip bitkisel yapıların alginat ile kaplanarak bir tür yapay tohum/ diaspor elde edilmesi işlemidir. Bu çalışma da çeşitli biryofit türlerine ait vejetatif kısımlar veya sporlar %4'lük sodyum alginat ile kaplanmış ve CaCl2 çözeltisinde sertleştirildikten sonra farklı koşullar altında çimlenmeleri gözlenmiştir. Denemelerde, Conocephalum conicum (tallus parçaları), Marchantia polymorpha (gemma), Sphagnum centrale, Sphagnum capillifolium, Bryum dichotomum (gametofit parçaları), Timmiella barbuloides, Ptreygoneurum ovatum, Encalypta vulgaris, Bryum capillare, Orthotrichum pumilum, Hypnum cupressiforme (spor) türleri kullanılmış olup, bu türlere ait enkapsüle materyal distile su, nemli toprak, meşe talaşı ortamlarında kurutma, dondurma ve oda sıcaklığı koşullarında (nem korunarak) test edilmiştir (dondurma ve kurutma uygulamaları sadece Bryum capillare ve Hypnum cupressiforme türlerinde uygulanmıştır). Denemeler sonunda kullanılan iki ciğerotu türü olan Conocephalum conicum, Marchantia polymorpha ve çalışılan kara yosunu türlerinden üçü Bryum capillare, Hypnum cupressiforme, Timmiella barbuloides yüksek çimlenme başarısı göstermiştir. Araştırmanın tüm basamakları minimum teknik ekipman kullanımına özen gösterilerek gerçekleştirilmiştir. Bu yöntem ile başarılı sonuç alınan türlerin çok düşük teknik alt yapı kullanılarak ve çok düşük harcamayla çoğaltılabileceği görülmüştür.
Lepista nuda'dan elde edilen ekstraktların sitotoksik aktivitelerinin belirlenmesi
Makrofunguslar yüzyıllardan beri besin ve tedavi amaçlı olarak kullanılmaktadırlar. Makrofunguslar arasında, iki bin yıldan daha uzun zamandır bilinmekte olan Ganoderma lucidum (Reishi, Ling Zhi) Çin'de ölümsüzlük mantarı olarak anılmaktadır. Çok sayıda çalışma bu mantarın kanser hücreleri üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Ganoderma özütleri veya elde edilen bileşikler hücre döngüsünü durdurmakta veya apoptotik hücre ölümüne yol açmaktadır. Diğer taraftan tez kapsamında çalışılacak olan Lepista nuda ile ilgili biyolojik aktivite çalışmalarının literatürde yer aldığı görülmüştür. Diğer taraftan aynı genusa ait başka türlerden ve Lepista nuda'nın da dahil olduğu Tricholomatacea familyası üyelerinden aktif bileşiklerin izole edildiği bildirilmiştir. Tez kapsamında yenilebilir bir mantar türü olan Lepista nuda'dan polarite artışına dayalı ekstraksiyonlar yapılmıştır. Elde edilen özütler artan konsantrasyonlarda HL-60 (lösemi) ve MCF-7 (meme kanseri) kanser hücre hatlarına uygulanmıştır. Pozitif kontrol olarak paklitaksel ve doksorubisin kullanılmıştır. Her iki hücre hattında da Metanol özütlerinin 40 mg/ml konsantrasyonları etkili bulunmuştur. Özüt, HL-60 hücre hattında hem proliferasyon hem de apoptotik etki bakımından oldukça iyi düzeyde biyolojik aktivite göstermiştir.
Aspergillus niger HBF 39'dan lipaz üretimi, saflaştırılması ve karakterizasyonu
Aspergillus niger HBF 39 suşundan ekstrasellüler olarak üretilen lipaz DEAE Sefaroz CL- 6B, Butyl Sefaroz 4 Fast Flow ve Q Sefaroz Fast Flow işlemleri uygulanarak %35 verimle 11 kat saflaştırılarak elde edilmiştir. SDS- PAGE de tek bant elde edilmiştir. Molekül ağırlığı 67.5 kDa olarak hesaplanmıştır. Maksimum enzim aktivitesi pH 6.0 ve 30ºC ölçülmüştür. Enzimin geniş sıcaklık ve pH aralığında stabil olduğu saptanmıştır. Enzimin substratı olan pNPL (pNP- laurat) için Km değeri 49 μM ve Vmax değeri 139 U/mL olarak hesaplanmıştır. Lipaz aktivitesi, Ba2+, Li+, Na+ ve K+ katyonları tarafından aktive olurken Fe3+, Pb2+, Hg2+ katyonları tarafından inhibe olmuştur. NBS, DTT, DNTB, PMSF, CMC ve β-merkaptoetanol tarafından inhibe olması bu enzimin aktif merkezinde triptofan, sistein, serin ve karboksil grubu olan amino asitlerin kataliz işleminden sorumlu olduğu sonucuna varılmıştır. Lipaz enziminin geniş bir substrat spesifikliğine sahip olduğu belirlenmiştir.
Ege ve Akdeniz bölgesindeki Halictidae ve Andrenidae familyalarına ait arılarla ilişkili nematodların belirlenmesi
Bu tez çalışması kapsamında Ülkemizin Akdeniz ve Ege bölgelerinde yaşayan toprak kazıcı arılarla ilişkili nematodların varlıkları tespit edilmeye çalışılmıştır. Yürütülen arazi çalışmaları sonucunda toplam 601 toprak kazıcı arı atraplar ve ağız aspiratörleri yardımıyla yakalanmıştır. Arıların yakalandığı yerin GPS koordinatları ve yakalandıkları yer ile tarih bilgileri kaydedilmiştir. Buzluklar içerisinde laboratuvara getirilen arıların önce tür teşhisleri yapılmış ardından nematod varlığı açısından mikroskop altında disekte edilmişlerdir. Akdeniz bölgesinden 311, Ege bölgesinden 290 toprak kazıcı arı yakalanıp incelenmiştir. Disekte edilen arıların 44 tanesinden nematod izole edilmiştir. İzolatların bir tanesinin Halictidae, 43 tanesinin ise Andrenidae familyasına ait olduğu belirlenmiştir. Ege ve Akdeniz bölgelerinden toplanan arılardaki nematod açısından pozitiflik oranı %7.49 olarak belirlenmiştir. Arıların sadece dişi bireylerinde foretik nematod varlığı saptanmıştır. Andrenidlerin abdominal bezlerinden, bir Halictid örneğinin ise Dufour bezinden elde edilen nematodların dauer evre safhasında oldukları belirlenmiştir. İzole edilen nematodlar içerisinden sadece bir tanesi yapay besi ortamında üretilebilmiştir. Yapılan detaylı moleküler ve morfometrik analizler sonucunda bu nematodun Pristionchus maupasi türüne ait olduğu belirlenmiştir.
Geobacillus toebii HBB-218 tarafından üretilen bakteriyosinin bozulmayı engellemek amacıyla konserve gıdalara uygulanması
Bakteriyosinler, bakteriler tarafından üretilen ve üreticiye yakın akraba türlerin gelişmesinde engelleyici bir etki gösteren protein yapılı bileşiklerdir. Günümüzde pek çok bakteriyosin tanımlanmış ve etki ettiği türler araştırılmıştır. Bu bakteriyosinler içerisinde bulunan nisin ve pediosin ise ticari olarak üretilip gıdalarda biyokoruma amaçlı kullanılmaktadır. Bu çalışmada Geobacillus toebii HBB-218 suşundan elde edilen bakteriyosinin (toebisin) çeşitli konserve gıdalarda Geobacillus stearothermophilus DSMZ-22 ve Bacillus coagulans DSMZ-1'in gelişimine karşı etkisi çalışılmıştır. İndikatör bakterilerin vejetatif hücreleri ve endosporları üzerine Geobacillus toebii HBB-218 suşundan elde edilen bakteriyosin nisin ve laktik asit ilaveleriyle birlikte farklı kombinasyonları da denenmiştir. G. stearothermophilus DSMZ-22 ve B. coagulans DSMZ-1'in vejetatif hücreleriyle yapılan deney düzeneklerinde liyofilize bakteriyosinin üreme sayısında düşüşe neden olduğu görülmüştür. 24 saat sonunda ise canlı bakteri hücresine rastlanmamıştır. Aynı işlem, söz konusu bakterilerin endosporları ile de denenmiştir. Endospor ile kurulan deney düzeneklerinde ise sayım sonuçlarına bakıldığında üremenin 2-7 ya da 7-15 günler arasında sonlandığı görülmüştür.
Ülkemizde doğal yayılışa sahip karayosunlarından Sphagnum centrale C.E.O. Jensen ve S.Capillifolium (Ehrh.)Hedw'un (Bryophyta) anti-mikrobiyal aktivitesinin belirlenmesi
Bu çalışmada Sphagnum cinsi karayosunlarından S. centrale ve S. capillifolium'dan elde edilen özütlerin çeşitli Gram (-) ve Gram (+) bakteriler üzerindeki antimikrobiyal etkisi araştırılmıştır. Bakteriler, gıda güvenliğinde ve klinikte önemli gruplar arasından seçilmiş ve farklı çözücüler de hazırlanan özütlerin bu bakterilere olan inhibisyon etkisi araştırılmıştır. Son yıllarda biryofitlerin tıbbi kullanımlarının araştırılması üzerine gerçekleştirilen çalışmalarda, belirgin artışların olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmaların bir kısmını biryofitlerin antimikrobiyal etkileri üzerine olan çalışmalar oluşturmaktadır. Farklı bakteri grupları ve farklı karayosunları ile gerçekleştirilen kombine çalışmalar umut verici olmakla birlikte, bu etkinin tespit edilmesinin ardından pratikte kullanılabilir seviyeye gelinmesi ancak daha ileri araştırmaların da gerçekleştirilmesi ile mümkün olacaktır. Çalışmamızda Gram (-) ve Gram (+) bakteri türlerine karşı Sphagnum cinsine ait 2 karayosunu S. centrale ve S. capillifolium'un antimikrobiyal açıdan etkili oldukları bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Sphagnum centrale, Sphagnum capillifolium,antimikrobiyal aktivite, Türkiye
Farklı Thermopsis turcica ekstrelerinin HepG2 hücre hatlarında antikanser, sitotoksik, genotoksik mekanizmalarının gen ekspresyon analizleri yöntemiyle değerlendirilmesi
Günümüzde birçok geleneksel tıbbi bitki, farklı kanser türlerini tedavi etmek için yaygın şekilde kullanılmaktadır. Benzer şekilde, birçok Thermopsis türü, geleneksel oryantal ilaçların kaynağı olarak kullanılmaktadır ve tüm dünyada şifalı bitkiler olarak adlandırılmaktadır. Birçok türü dünyanın farklı bölgelerinde endemiktir. Türkiye endemiği olan Thermposis turcica (T. turcica) 'nın genel antioksidan, antibakteriyel ve anti-kanser aktiviteleri açıktır, ancak genotoksisitesi ve gen ekspresyonu analizinde, özellikle karaciğer karsinomasında, HepG2 hücre hattı ile ilgili kapsamlı araştırmalar yapılmamıştır. Bu nedenle, bu çalışma HepG2 hücre hatlarında T. turcica' nın farklı ekstrelerinin gen ekspresyon analizi yoluyla sitototoksik etkisi MTT yöntemi ile, genototoksik etksisi comet yöntemi ile ve apoptotik mekanizmaları araştırmak üzere tasarlanmıştır. MTT sitotoksisite yönteminde, etil asetat ekstreleri, diğer ekstrelere kıyasla en yüksek sitotoksik etkiyi göstermiştir. Metanol ekstresi, etanol ekstresi ile karşılaştırıldığında yüksek konsantrasyonlarda daha fazla etkiye sahiptir. Su ekstresi ve hekzan ekstresi en az sitotoksik etki göstermiştir. MTT sonuçlarına bağlı olarak sitotoksik ve nonsitotoksik dozları sırasıyla 200 μg/ml ve 50 μg/ml olarak bulunmuştur. Etil asetat ekstresi, sitotoksik konsantrasyonda en yüksek DNA hasarını (22.33±1.52) göstermiştir. En az hasar sırasıyla her iki konsantrasyonda su ekstresinde (8.33±1.73; 4.33±0.57) gözlenmiştir. 200 μg/ml konsantrasyonda tüm gruplar, kontrol grubundan önemli ölçüde farklıydı (P<0.05). Ekstrelerin tüm konsantrasyonlarında PCBP4, Bax, Bcl-2 ve Bcl-xl genlerinin ifadelerinde baskılanma gözlemlenirken, p53, p21, Siklin D1, NFKB, TRAIL-R1 ve TRAIL-R2 genlerinin ifadelerinde uyarılma gözlemlenmiştir. Kaspaz 3, 8 ve 7, aynı zamanda, baskılanma görülen heksan ve su haricinde, farklı özütlerin tüm dozlarında ifade edilmiştir. DNA tamir genleri sitotoksik olmayan hekzan ekstresi konsantrasyonları ve su ekstresinin her iki konsantrasyonu dışında düzenlenmiştir. T. turcica'nın çeşitli ekstreleri, HepG2 hücrelerinde antikanser aktivitesi ifade ederken etil asetat ekstreleri ise en yüksek sitotoksik ve genotoksik aktiviteye sahiptir.
Afyonkarahisar'da doğal olarak yetişen Limonium mill. türlerinin antimikrobiyal aktiviteleri
Acı Göl ve Heybeli Kaplıcası çevresinden Haziran 2008'de toplanan Limonium türlerinin (L. globuliferum, L. effusum, L. lilacinum, L. iconicum, L. gmelinii) antimikrobiyal aktiviteleri ceviz ve fındıktan izole edilen 12 fungus ve 9 bakteri üzerinde denenmiştir.Çözücü olarak petrol eteri, diklormetan, metanol ve distile su kullanılmıştır.Limonium türlerinin ekstraktlarının mikotoksijenik fungusları inhibe ettiği görülmüştür. Yaprak ekstraktlarında en fazla inhibisyon etkinin Chatomium globosum'da, kök ekstraktlarında ise Aspergillus niger' de olduğu tespit edilmiştir.Micrococcus luteus, Limonium türlerinin kök ve yaprak ekstraktlarına karşı en duyarlı mikroorganizmadır.Anahtar Kelimeler: Afyonkarahisar, Limonium, antimikrobiyal etki, antifungal etki, ekstraksiyon
Quizalofop-P-etil herbisitinin soğan (Allium cepa L.) köklerindeki genotoksik etkilerinin RAPD ve comet assaylerle belirlenmesi
Bu çalışma farklı süre ve konsantrasyonlardaki quizalofop-P-etil (QPE) herbisitinin Allium cepa'da (mutfak soğanı) genotoksik potansiyelinin belirlenmesi için gerçekleştirilmiştir. Köklendirilmiş soğanlar (24 saat distile suda), pozitif kontrol (10 ppm metil metansulfonat MMS) ve farklı konsantrasyonlarda (0.75, 1.5 ve 3.0 ppm) QPE ile 48 ve 96 saat süreyle muamele edilmiştir. Bu süreler sonunda, QPE herbisitinin kök büyümesi, kök ucu toplam çözünür protein içeriği, comet assay ile belirlenen tek-iplik DNA kırıkları seviyesi ve rastgele çoğaltılmış polimorfik DNA (RAPD) assay ile belirlenen genomik kalıp kararlılığı üzerine olan etkileri analiz edilmiştir. Her iki uygulama süresinde, kök büyümesi negatif kontrole göre yüksek QPE konsantrasyonlarında (1.5 ve 3.0 ppm) önemli ölçüde inhibe olmuştur (P < 0.5). Negatif kontroldeki kök dokusu toplam çözünür protein içeriği 48 saat uygulamasına göre 96 saat uygulamasında önemli seviyede azalmıştır (P < 0.5). Negatif kontrol gruplarına göre, 48 saatteki tüm QPE konsantrasyonları kök uçlarının toplam çözünür protein içeriğini önemli ölçüde azaltmışken, 96 saat uygulamaları arttırmıştır (P < 0.5). Tüm QPE uygulamaları arasında, toplam çözünür protein içeriğindeki en fazla azalma (% 13) 48 saat 1.5 ppm QPE uygulamasına maruz kalmış kök uçlarında ölçülmüşken, en fazla artış (% 10) 96 saat 3.0 ppm QPE ile muamele edilmiş kök uçlarında belirlenmiştir. 48 ve 96 saat negatif kontrol comet sonuçları ile karşılaştırıldığında, sırasıyla 14.25±2.89 ve 16.25±1.43 AU ölçülmüştür, farklı konsantrasyonlarda uygulanan QPE herbisitinin soğan kök dokusu nukleuslarında tek-iplik DNA kırıklarını teşvik ettiği (32.5±2.9-42.5±4.9 AU) belirlenmiştir. Bununla birlikte, QPE herbisiti uygulama süreleri ve konsantrasyonları arasında önemli bir fark bulunmamıştır (P < 0.5). En yüksek tek iplik DNA kırıkları 48 (70.25±3.7 AU) ve 96 saat (89.25±3.9 AU) pozitif kontrol uygulamalarında belirlenmiştir. Negatif kontrolde, 319-2219 baz çifti moleküler ağırlık aralığında 94 RAPD bandı 9 oligo primer kullanılarak çoğalmıştır. RAPD analizlerinde, negatif kontrol RAPD profillerine göre tüm uygulama gruplarında bant kayıpları ve/veya yeni bant belirlenmiştir. 48 saat QPE herbisiti uygulamalarında negatif kontrole göre belirlenen RAPD bant sayılarındaki değişim (bant kaybı ve/veya yeni bant) 96 saat uygulamalarından daha yüksekti. RAPD bulgularından elde edilen dendogram tüm uygulamaları 4 grupta kümelemiştir: (i) pozitif kontrol (48 ve 96 saat), (ii) 48 saat QPE uygulamaları (0.75, 1.5 ve 3.0 ppm), (iii) negatif kontrol ve (iv) 96 saat QPE uygulamaları (0.75, 1.5 ve 3.0 ppm). RAPD bulgularına göre, RAPD profillerinde en fazla bant değişimine pozitif kontrol uygulaması (48 ve 96 saat) neden olmuştur. % 100'e sabitlenen negatif kontrol grupları ile karşılaştırıldığında, 48 ve 96 saat QPE herbisiti uygulanmış soğanlarda kök uzunluğu ve genomik kalıp kararlılığında azalma, tek-iplik DNA kırığı seviyesinde artış belirlenmiştir. Bununla birlikte, bu parametrelerdeki artış veya azalma seviyeleri 96 saat uygulamalarına göre 48 saat uygulamalarında daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Araştırma bulgularımız, quizalofop-P-etil herbisitinin Allium cepa L.'da genotoksik etkiye sahip olduğunu açıkça göstermiştir.
Farklı baraj göllerindeki balıkların ağır metal birikimleri üzerine araştırmalar
Bu çalışmada, Ağustos 2007 ile Ağustos 2008 tarihleri arasında Kemer Baraj Gölü'nden Silurus glanis (L. 1758), ve Anguilla anguilla (L. 1758), Örenler Baraj Gölü'nden Cyprinus carpio (L. 1758) ve Seyitler Baraj Gölü'nden Carassius gibelio (Bloch,1782) türlerinden alınan numunelerde ICP-OES cihazı ile ağır metal (Al, Cd, Cr, Cu, Fe, Ga, Se, Zn) ve mineral madde (Ba, Be, Ca, Li, Mg, Na, Sr) analizleri yapılmıştır.Sonuçlara bakıldığında ortalama en yüksek ağır metal ve mineral madde içerikleri Al kış mevsiminde 12,80 µg/g, Ga ilkbaharda 1,27 µg/g olarak C. carpio'da belirlenmiştir. Ba kış mevsiminde 2,24 µg/g, Be, Cd ve Cu sonbahar mevsiminde sırasıyla 0,44 µg/g, 0,05 µg/g ve 0,54 µg/g olarak C. gibelio'da, Cr 16,55 µg/g, Fe 62,72 µg/g, Mg 407,84 µg/g, Na 716,84 µg/g olarak kış mevsiminde S. glanis'de saptanmıştır. Ca ile Zn yaz mevsiminde sırasıyla 707,99 µg/g, 42,44 µg/g, Li ve Se ilkbaharda 0,12 µg/g ve 2,24 µg/g, Sr sonbaharda 1,19 µg/g A. anguilla'da tespit edilmiştir.Sonuç olarak, incelenen balıkların kas dokusunda tespit edilen ağır metal konsantrasyonları EPA, FAO/WHO ve Bakanlığın belirlemiş olduğu limit değerlerle kıyaslanmıştır. Cd, Cr ve Zn bu limit değerlerin üzerine çıktığı, diğer ağır metal değerleri ise sınır değerlerin altında olduğu belirlenmiştir..
Skeletokronolojik yöntemi ile Emys orbicularis (Linnaeus, 1758)' in yaş tayinin belirlenmesi
Bu çalışmada Temmuz 2008 - Ağustos 2009 tarihleri arasında Pazarağaç ve Sinanpaşa bölgesinden yakalanan Emys orbicularis toplam (35 dişi, 32 erkek ve 2 juvenil) örnekten iskeletkronolojisi yöntemi ile yaş tayini, boy-ağırlık, karapas genişlik-ağırlık, Kdu-Pd, Kdu-yaş, kondisyon faktörleri ve Von Bertantaffy'nin denklemine göre büyüme oranları hesaplanmıştır.İskeletkronolojisi, 2 populasyondaki erkek, dişi ve juvenil bireylerde parmak ucu kemiğine uygulanarak yaş tespiti yapılmıştır. İki populasyonda da yaş-boy, boy-ağırlık ve karapas genişliği-ağırlık arasında pozitif yönde ilişki tespit edilmiştir. Sinanpaşa populasyonu erkek bireylerin hem aynı lokalitede dişi bireylerden hemde Pazarağaç populasyonundaki her iki eşeyden daha büyük, total ağırlık bakımından ise Pazarağaç dişi örneklerinin daha ağır olduğu saptanmıştır. Afyonkarahisar populasyonu dişi ve erkekleri 4-9 yaş dağılımı arasında yaş ortalaması en yaşlı, en uzun total boy, total ağırlık ortalaması en yüksek bireylerden oluşmaktadır.İki populasyonda erkeklerin cinsel olgunluk yaşı 4-5 dişiler ise 5-6 yaş olarak belirlenmiştir.