
1,114
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
0-6 yaş arası çocuklarda dışkılama özellikleri,kabızlık sıklığı ve fonksiyonel kabızlıkta etkili olan faktörler
Bu çalışma GÜTF Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı; Sağlam Çocuk ve Genel poliklinik ünitelerinde yürütüldü.Çalışmaya 0-6 yaş arasında 1018 çocuk dahil edildi. Bu olguların ailelerine uygulanan yapılandırılmış iki anket ile;?Dışkılama özellikleri?Kabızlık sıklığı ve nedenleri?Fonksiyonel kabızlık üzerine etkili faktörler araştırıldı.Sonuç olarak; Sadece anne sütü ile beslenen 0-6 aylık çocuklarda dışkılama sıklığının daha fazla olduğu, ek gıda başlanması ile ve yaş büyüdükçe dışkılama sayısının azaldığı bulundu.Kabızlık görülme sıklığı %4.7 olup, olguların %4.2'sinde organik, %95.8'inde fonksiyonel kabızlık saptandı. Fonksiyonel kabızlık en sık 25-36 ay grubunda görüldü. Bu çocuklarda en sık görülen yakınma; dışkılama sırasında huzursuzluk, en sık görülen fizik muayene bulgusu; karında ele gelen dışkı kitlesi idi.Prematürite, ilk mekonyumun geç çıkarılması, iki yaştan önce tuvalet eğitimine başlamak, günlük 250 cc'nin üzerinde inek sütü tüketimi, okulda tuvalete gitmekten çekinme, hiç anne sütü almama ve az lifli gıda tüketimi kabızlık üzerine etkili faktörler olarak bulundu.
Solunum güçlüğü sorunu ile izlenen yenidoğan bebeklerde plazma endotelin 1, platelet activating faktör asetilhidrolaz transforming growth faktör beta1 düzeyleri ile ayrıcı tanıda kullanılabilirlikleri
1. ÖZETPrematür doğumlarda hastanede yatış süresinin uzamasının en önemli nedenisolunum sistemi ile ilgili sorunlardır. Respiratuar distres sendromu tip 1, respiratuardistres sendromu tip 2, mekonyum aspirasyonu solunum güçlüğünün en sıknedenlerinden olup, hastalığın erken tanımlanması ve zamanında başlanılan uyguntedavi yaşam kalitesini ve süresini uzatmada önemlidir.Bronş daralması ve damar daralmasından sorumlu tutulan endotelin-1'in birçok organ yetmezliğinde artmış düzeyleri kötü prognoz ile ilişkilidir. Transforminggrowth faktör beta ise enflamasyonu düzeltici ve doku onarımını arttırıcı etkigösterdiği halde, yüksek düzeyde birikmesi enflamasyonun uzamasına ve fibroziseneden olur. Bir diğer sitokin platelet aktivating faktör ise akciğerlerde vazoaktifetkiye neden olur ve bronş daralmasını uyarır. Platelet aktivating faktör asetilhidrolazise PAF'ı parçalayarak etkisiz hale getiren enzimdir.Bu çalışmada solunum güçlüğü ile getirilen yenidoğanların ayırıcı tanısında,izleminde ve prognozun belirlenmesinde serum endotelin-1, transforming growthfaktör beta-1 ve platelet aktiveting faktör asetilhidrolaz düzeylerinin bakılmasınınanlamlılığının değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya yenidoğan yoğun bakım ünitesine solunum güçlüğü nedeni ileyatırılan bebekler alındı. Bir yıl içerisinde içerisinde respiratuar distres tanısı alan 62,RDS tip 2 tanısı alan 24 hasta, mekonyum aspirasyonu tanısı alan 14 hasta olmaküzere 100 yenidoğan çalışma grubu oluşturuldu. Ayrıca herhangi bir yakınmasıolmayan 20 prematür ve matür bebekten kontrol grubu oluşturuldu. Endotelin-1,transforming growth faktör beta ve platelet aktiveting faktör asetilhidrolazın kontrolgrubundaki prematür ve matür bebeklerde farklılık göstermediği; endotelin 1 vetransforming growth faktör beta'nın en fazla mekonyum aspirasyonunda artmış1olmakla birlikte sırası ile RDS tip 1 ve RDS tip 2' de de artmış olduğu bulundu.Platelet aktiveting faktör asetilhidrolaz düzeyinde artış ise sadece mekonyumaspirasyonunda belirlendi. lk saatlerde bakılan endotelin-1'in prognozu belirlemededaha yararlı olduğu ve ilerleyen günlerde bakılan endotelin 1'in klinik iyileşmeyigöstermede daha anlamlı olduğu gözlendi. Prognozu belirlemede ilk saatlerdebakılmış olan transforming growth faktör beta ve platelet aktiveting faktörasetilhidrolaz düzeylerinin anlamlı olmadığı kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Respiratuar distres sendromu tip 1, respiratuar distressendromu tip 2, mekonyum aspirasyonu sendromu, endotelin-1, transforming growthfaktör beta, platelet aktiveting faktör asetilhidrolaz, yenidoğan.2
Demir eksikliği anemisinde oral, intramusküler ve intravenöz demir tedavisinin total antioksidan kapasite üzerine etkisi
1. ÖZETDEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİNDE ORAL, İNTRAMUSKÜLER VEİNTRAVENÖZ DEMİR TEDAVİSİNİN TOTAL ANTİOKSİDAN KAPASİTEÜZERİNE ETKİSİDr. Hatice DEMİRÇocukluk çağında en sık anemi nedeni bir eser element olan demir eksikliğidir.İnorganik bileşikler şeklinde olan demir kompleksleri (metaloenzimler) organizmadaönemli görev yaparken, iyonize formu potansiyel tehlike taşır. İyonik demir serbestradikaller meydana getirerek hücresel düzeyde hasarlara yol açar. Bu nedenle demirinartması veya azalması klinik yönden önem taşır.Bu çalışmada demir eksikliği anemisi (DEA) ve tedavisinin (oral, intramusküler[i.m.] ve intravenöz [i.v.] demir uygulaması) plazma total antioksidan kapasite (TAOK)üzerine etkileri araştırıldı.Çalışmaya DEA (n: 60) olan ve sağlıklı kontrol grubunun (n: 20) oluşturduğutoplam 80 olgu alındı. Olgular 4 (Grup I: oral tedavi grubu [n: 20], Grup II: i.m. tedavigrubu [n: 20] ve Grup III: i.v. tedavi grubu [n: 20], Grup IV: Sağlıklı kontrol grubu [n:20]) alt gruba ayrıldı. Tüm olgulardan tedaviden hemen önce, tedavinin 24. saatinde, 7.gününde, 6. ve 13. haftalarda kan örnekleri alındı.Demir eksikliği anemisi grubunda TAOK düzeyi kontrol grubuna göre düşükolarak bulundu (p<0.001). Tedavinin 24. saat ve 7. günündeki TAOK değerlerinde oraltedavi grubu ile i.m. ve i.v. tedavi grubu arasında anlamlı fark saptandı (p<0.05). Tümgruplarda 7. gün, 6. ve 13. haftalarda TAOK değerleri kontrole göre belirgin düşükolmakla birlikte normale en yakın grup oral grup oldu. Tedavinin tüm aşamalarındaTAOK değerleri i.v. tedavi grubunda daha düşük olarak gözlendi (p<0.05). Tedavinin 6.ve 13. haftalarında oral ile i.m. tedavi grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farksaptanmadı (p>0.05) fakat i.v. tedavi grubundaki TAOK değerleri oral ve i.m. tedavigruplarına göre anlamlı düşük olarak bulundu (p<0.05). Oral, i.m. ve i.v. demir tedavigruplarında tedavi öncesine göre 13. haftada TAOK değerlerinde anlamlı değişikliksaptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak, DEA'nde ilk tercih edilecek tedavi şekli oral demir tedavisidir.Oral yoldan demir tedavisinin verilemediği veya etkin olmadığı durumlarda, TAOKdüzeyine etkileri açısından öncelikle i.m. ve ancak daha sonra i.v. tedavi uygulanabilir.Anahtar Kelimeler: Demir eksikliği anemisi, intramusküler demir tedavisi, intravenözdemir tedavisi, parenteral demir tedavisi, total antioksidan kapasite?
Ateş ve hiperterminin infant rat modelindeki olası serebral etkileri ve ilaçların bu hasardaki yerinin araştırılması
Doğu anadolu bölgesindeki gebelerde ve doğan bebeklerinde demir durumu ve süt çocuklarında demir desteği gerekliliği
Hiperlipidemik ratlarda oluşan kardiyovasküler hasar üzerine antioksidan bir madde olan genisteinin etkileri
Tüm dünyada başlıca ölüm nedenleri arasında kardiyovasküler hastalıklar (özellikleateroskleroz) ve komplikasyonları gelmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların gelişimindehiperkolesteroleminin önemli yeri vardır. Diyetteki protein türünün de serum kolesteroldüzeylerini etkilediği çalışmalarla kanıtlanmıştır. Soya proteini hayvansal protein yerinetamamen veya kısmen kullanıldığında kan lipidlerini düşürdüğü rapor edilmiştir. Bu çalışmahiperkolesterolemik ratlar üzerinde soyada bulunan bir antioksidan olan genisteininkardiyovasküler sisteme ve kan lipidlerine olan etkisini araştırmak amacıyla planlanmıştır.Ratlar dört gruba ayrıldı. Birinci grup normal rat diyeti, diğer bir grup sadeceyağdan zengin diyet ve bu iki gruba da genistein ilavesi ile oluşan iki farklı grup dahaoluşturuldu. Genistein ilavesi sonrası kontrol grubunda kan lipit profilinin aterosklerozaleyhine değiştiği (LDL kolesterol, total kolesterol ve trigliserit düzeylerinde azalma,HDL kolesterol düzeylerinde artış), yağdan zengin diyet grubunda bu değişikliğin dahada belirgin olduğu görüldü. Lipit peroksidasyon ürünü olan Malondialdehid düzeyiplazma, kalp ve aort dokusunda kontrol grubuna genistein ilavesi ile arttığı, yağdanzengin diyet grubuna genistein ilavesi ile azaldığı görüldü. Özellikle yağdan zengindiyet grubunda genistein ilavesinin ateroskleroz oluşmasına risk oluşturan lipitprofilinde ve lipit peroksidasyon ürünlerinde olumlu yönde etki ettiği görüldü.Sonuçta, aterosklerozun küçük yaşlarda başlaması nedeniyle, yaşamın ileridönemlerinde kardiyovasküler hastalık risklerinin artmaması için, bebeklikten itibarengenisteinden zengin soyanın beslenme zinciri içerisinde kullanılan yiyecek ve formulalariçerisinde yer almasının faydalı olacağı kanaatine varıldı.
Hipoksik iskemik ensefalopatili hastalarda erken dönem tanısında kullanılan biyokimyasal değerler ve geç dönem sekeller ile ilişkisi
Perinatal asfiksinin neden olduğu beyin hasarı hem erken hem de geç doğmuş bebeklerde nörolojik sekellerin en önemli nedenidir. Hipoksik iskemik ensefalopati, santral sinir sistemi hücrelerinde kalıcı hasara, yenidoğan ölümü ve ileri ki dönemlerde statik ensefalopati ve mental geriliğe yol açması nedeni ile çok önemlidir. Bu kalıcı nörogelişimsel anomalilerin önlenmesi için, hipoksik iskemik ensefalopatide erken tanı çok önem taşır.Protein S100B birçok hücre tipinin majör komponenti olup özellikle astrosit ve schwann hücrelerinde baskın olarak bulunur. Kreatinin kinaz enzimi beyin ve kas dokusunda bulunur ve CK-BB izoenzimi nöron ve astrositlerden bulunmaktadır. Troponinler kas kasılması sırasında aktin alt birimleri arasındaki iletişimin düzenlenmesinde rol alırlar.Hipoksik iskemik hastaların erken dönemde çekilen elektroensefalogram ve manyetik rezonans görüntüleme sonuçları ile ileride oluşabilecek kalıcı hasarlar arasında ilişki belirlenerek izlem ona göre yapılmalıdır.Bu çalışmada hipoksik iskemik ensefalopatinin erken tanımlanması için kullanılabilecek biyokimyasal değerlerin belirlenmesi ve bu değerlerin geç dönemde ortaya çıkan nörolojik sonuçlarının saptanmasında anlamlılıklarının araştırılması amaçlandı.Çalışmaya yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenen 30 hipoksik iskemik ensefalopati tanısı alan hasta ile 20 sağlıklı yenidoğanın kontrol grubu oluşturacak şekilde alındı. Hastalardan ikinci ve 72. saatte serum örnekleri, ilk hafta içinde ultrasonografi ve elektroensefalografi çekildi ve uzun dönem izlemi gereken hastalarımıza manyetik rezonans görüntüleme yapıldı. Hipoksik iskemik ensefalopati tanısı alan hastalarımızda serum protein S100B ve CKBB düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olduğu bulundu. Asfiksi ağırlaştıkça protein S100B ve CKBB'nin serum düzeylerinin de arttığı görüldü. Ayrıca ilk hafta içinde çekilen transfontanel USG ve EEG'nin bize prognozda yol gösterebileceği de gözlendi.Tüm bu sonuçlar asfiksi tanısı için çeşitli, serum parametrelerinin kullanılabileceğini, ancak HİE'nin uzun dönem etkilerini tahmin etmede EEG ve USG'nin daha yararlı bilgiler vereceğini göstermiştir.Anahtar Kelimeler : Hipoksik iskemik ensefalopati, Protein S100B, CK-BB, troponin, EEG, MRG, yenidoğan.
Çocukluk çağı baş ağrıları
Baş ağrısı çocukluk yaş grubunda sıkça rastlanan bir yakınma olup kafatası içinde ya da dışında yer alan ağrıya duyarlı oluşumların değişik nedenlerle etkilenmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu yakınma esas olarak merkezi sinir sisteminden kaynaklanabileceği gibi, vücudun diğer bölümlerinin rahatsızlıklarının bir belirtisi de olabilmektedir. Baş ağrısının çocuğun hafıza, kişilik, kişiler arası ilişkiler, ders başarısı ve okula devam etmesi üzerine olan etki düzeyi baş ağrısının etiyolojisi, sıklığı ve yoğunluğuna bağlıdır. Bu çalışmada, Baş Ağrısı Bozuklukları Uluslararası Sınıflaması II. Yayım (ICHD-II) 2004 tanı ölçütleri temel alınarak, çocukluk döneminde görülen baş ağrısının sıklığı, etiyolojisi, tedaviye yanıtı ve prognozunun araştırılması amaçlandı. Ocak 2000 ile Mart 2006 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı-Çocuk Nörolojisi Bölümü'ne başvuran toplam 5300 hastadan baş ağrısı yakınması olan ve ICHD-II 2004 tanı ölçütlerine göre baş ağrısı tanısı alan 133 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar yaş gruplarına göre 3?6 yaş, 7?12 yaş ve 13?17 yaş grupları olmak üzere üç grup altında değerlendirildi. Çocuk nörolojisi hasta grubunun % 2.9'nu baş ağrısı olan çocuklar oluşturmakta idi. Hastaların yarıdan fazlası migrenli çocuklardan (n: 77, % 58) ve bunların da % 58.6'sını (n: 78) 7?12 yaş grubundaki hastalar oluşturmakta idi. Hastaların yarıya yakın kısmında (n: 44, % 47.8) baş ağrısı ile birlikte ders başarısında azalma belirlendi. Hastalarda organisite yönünden MRG'nin BBT'ye üstün olduğu görüldü (P<0.05). Ancak her iki nöro-görüntüleme aracının da baş ağrısı etiyolojisinin ayırımında anlamlı katkı sağlamadığı gözlendi. Hastaların çok önemli bir bölümünün (n: 111, % 83.5) baş ağrısı tedavilerinden herhangi biri ya da birkaçından yarar gördüğü belirlendi. Bu sonuçlar baş ağrısının çocukluk döneminde sık karşılaşılan ve yaşam kalitesi ile okul başarısını olumsuz etkileyen bir sorun olduğunu, iyi bir fizik ve nörolojik bakı ile nörofizyolojik ve nöro-görüntüleme gereksinimlerinin en aza indirgenebileceğini ve çocukluk dönemi baş ağrılarının yüksek oranda tedavi edilebilir bir sorun olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Baş ağrısı, etiyoloji, migren, tedavi, çocuk
İdiyopatik Trombositopenik Purpura Tanılı Çocuklarda Oksidatif Stres ve Antioksidan Durum
mmün trombositopenik purpura (TP), dolasımdaki trombositlerin yıkımının artması ile karakterize, benign seyirli, kendi kendini sınırlayan, otoimmün, çocukluk çagının en sık karsılasılan edinsel trombositopeni nedenidir. Klinik olarak akut ve kronik TP olmak üzere iki ana formda görülür. Çocukluk çagı TP'sında baslangıç tedavisi olarak yüksek doz metil prednizolon (MP) veya intravenöz immunglobulin (VG) tercih edilir. Tedavide basarı oranlarında fark olmadıgından yapılan tercih, maliyetler ve yan etkiler zemininde yapılır. Oksidatif hasar otoimmun hastalıkların patogenezinde rol oynar. Oksidatif stres ve serbest radikaller TP'nın patogenezi ve prognozundan sorumlu tutulabilir. Bu çalısmada akut ve kronik TP'da oksidatif stres düzeyi ve farklı tedavi seçeneklerinin antioksidan kapasite üzerine etkileri arastırıldı. Çalısmaya TP tanısı alan 44 olgu alındı. Olgular iki gruba ayrıldı (Grup I: Akut TP [n:33] ve Grup II: Kronik TP [n:11]). Verilecek tedaviye göre akut TP grubu Grup Ia (MP [n:21]), Grup Ib (VG [n:6]), Grup Ic (MP+VG [n:6]), kronik TP grubu Grup IIa (MP [n=5]), Grup IIb (VG [n=6]) olarak alt gruplara ayrıldı. Çalısmamızda akut TP olgularında tedavi sonrası total peroksit ve oksidatif stres indeksi (OS) degerlerinin tedavi öncesine göre anlamlı olarak azaldıgını (p<0.05), total antioksidan kapasite (TAOK) degerinin ise anlamlı olarak arttıgını (p<0.001) saptadık. Kronik TP olgularında da tedavi sonrası total peroksit ve OS degerlerinin tedavi öncesine göre anlamlı olarak azaldıgını (p<0.05) saptadık ancak, TAOK degerindeki artıs anlamlı degildi (p>0.05). Toplam olgularda total peroksit ve OS degerlerinin tedavi öncesine göre anlamlı olarak azaldıgını (sırayla p<0.05, p=0.001), TAOK degerinin ise anlamlı olarak arttıgını (p=0.001) saptadık. Akut TP olgularında tedavi sekillerine göre bakıldıgında, VG verilen grupta total peroksit ve OS düzeyinin tedavi sonrasında anlamlı olarak azaldıgı (p<0.05), TAOK anlamlı olarak attıgı (p<0.05) saptandık. Kronik TP olgularında tedavi sekillerine göre bakıldıgında, MP verilen grupta total peroksit ve OS düzeyinin tedavi sonrasında anlamlı olarak azaldıgı (p<0.05), TAOK anlamlı olarak attıgı (p<0.05) saptandık. Sonuç olarak; TP'nın patogenezinde oksidatif hasarın rolünün olabilecegi görülmektedir. Kronik TP'da oksidatif stres daha yüksektir. Hastalıgın baslangıcında plazma oksidan parametrelerini ölçerek hastalıgın akut ya da kroniklesebilecegi hakkında bir fikir edinilebilinir. Akut TP olacagını düsündügümüz olgularda VG tedavisini, kronik TP olacagını düsündügümüz olgularda MP tedavisini tercih etmemiz gerektigi görülmektedir. Anahtar kelimeler: mmün trombositopenik purpura, metil prednizolon, intravenöz immünglobulin, oksidatif stres, total antioksidan kapasite.
Obez çocuklarda erken ateroskleroz riskinin belirlenmesi
Amaç: Çalısmada Elazığ ?li ilköğretim çağı çocuklarındaki obezite prevalansı ile obezite saptanan çocuklarda kardiyovasküler risk faktörleri ve erken ateroskleroz riskinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Onsekiz ilköğretim okulundaki 6., 7. ve 8. sınıflarda yapılan okul taraması ile 2765 öğrencinin değerlendirildiği çalısma prospektif olarak yapıldı. Çalısmaya alınan olgulardan 12 saatlik açlığı takiben serum glukoz, lipid profili, insülin, homosistein, yüksek duyarlılıklı C-reaktif protein düzeyleri için kan örnekleri alındı. B-mod Doppler USG ile karotid intima-media kalınlığı ölçüldü. Bacaktan bacağa biyoimpedans assay yöntemi ile vücut kompozisyon ölçümleri yapıldı. Bulgular: Toplam 2765 olgudan 104 (% 3.76)'ünde obezite veya asırı kiloluluk bulundu. Ortalama sistolik ve diastolik kan basıncıları asırı kilolu ve obez gruplarındaki olgular kontrol grubundaki olgulara göre daha yüksekti. Obez ve asırı kilolu gruplarındaki olguların ortalama common karotid arter intima-media kalınlığı ölçümleri, kontrol grubundaki olgular ile kıyaslandığında artmıs olarak saptandı. Bel çevresi ile diyastolik kan basıncı (r=0.244, p=0.047), serum HDL kolesterol düzeyi (r= -0.367, p=0.002), yüksek duyarlılıklı C-reaktif protein düzeyi (r=0.294, p=0.017), vücut yağ kitlesi (r=0.411, p=0.000) arasında anlamlı iliski vardı. Common karotid arter intima-media kalınlığı ile vücut kitle indeksi (r=0.396, p=0.001), bel çevresi (r=0.390, p=0.001), diyastolik kan basıncı (r=0.266, p=0.030), glukoz (r=0.250, p=0.042) ve yüksek duyarlılıklı C-reaktif protein düzeyi (r=0.269, p=0.000) arasında anlamlı iliski bulundu. Multiple linear regresyon analizinde common karotid arter intima-media kalınlığı ile bel çevresi (p=0.045) ve diyastolik kan basıncı (p=0.031) arasında anlamlı iliski saptandı. Sonuç: Obez çocuklarda erken ateroskleroz riskinin artmıs olduğu saptandı. Özellikle bel çevresi ölçümünün kardiyovasküler risk faktörleri ile yüksek iliski gösterdiği belirlendi. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı, obezite, erken ateroskleroz
Farklı epilepsi türlerinde ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda bilişsel ve davranışsal bulguların karşılaştırılması
Bu kesitsel çalışma Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Çocuk Nöroloji ve Çocuk Psikiyatri Bilim Dalları polikliniklerinde takip edilmekte olan 20'si kontrol 120 çocuk üzerinde yapıldıAraştırma grubuna alınan epilepsili çocuklarda, rolandik ve kompleks parsiyel epilepsi tanısı almış olmak, son 6 ayda nöbet geçirmemiş olmak, tedavi için tek antiepileptik ilaç kullanıyor olmak, sağ elini kullanıyor olmak, değerlendirme döneminde anksiyete ya da depresif bozuklukları olmamak, toplam zeka bölümü 80'in üzerinde olmak kriterleri arandı. DEHB grubuna alınan çocuklarda özgül öğrenme güçlüğü, major depresyon ve kaygı bozuklukları gibi eşhastalanım gösteren; ağır ailevi işlev bozukluğu ve cinsel/fiziksel kötüye kullanım öyküsü olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. Kontrol grubundaki katılımcıların belirlenmesinde öğretmenlerle görüşülmüş ve bir önceki yıl başarı durumu tabloları incelenerek yaklaşık ±2 standart sapma arasında kalan denekler örnekleme dahil edilmiştirÇalışmaya alınan çocuklara WISC-R, CADÖ, CÖDÖ, ÇSKÖ, ÇDKÖ, ÇKDE uygulandı. Genel Bilgi ve Sözel Zeka Bölümünde DEHB-DE, DEHB-B, kompleks parsiyel epilepsili hastalar sağlıklı kontrollerden daha düşük puanlar almışlardır. Perfomans Zeka Bölümünde ise DEHB-DE ve kompleks parsiyel epilepsili hastalar kontrollerden düşük puanlar almışlardır. Toplam zeka bölümü açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Rolandik epilepsili hastalar ise sadece Resim tamamlama alttestinden düşük puanlar almışlardır. Ayrıca çalışmamızdaki kompleks parsiyel epilepsili hastalarda toplam zeka bölümü hariç sözel ve performans zeka düşük bulunmuşturBu çalışma epilepsililerde zeka bölümüyle ve ölçme araçlarının duyarlılığıyla ilgili tartışmaların daha devam edeceğini ve çocukluk epilepsisine komorbid olduğu düşünülen DEHB'ni ve özellikle dikkat eksikliği riskinin arttığı düşüncesini destekler.
Erken ergenlik ve normal ergenlik varyantlarında erişkin boy tahmini: 'Otomatik kemik yaşı tayini' sınırlılıkları ortadan kaldırabilir mi?
Erken ergenlik vakalarında kemik yaşı tayini, çoğunlukla Greulich Pyle atlası ile yapılmakta ve değerlendirenler arasında önemli farklılıklar olabilmektedir. Bu araştırmada otomatik kemik yaşı tayini yöntemi olan BoneXpert ile saptanan tahmini erişkin boyu hesaplarının, klinisyen tarafından Greulich Pyle atlasına göre belirlenen kemik yaşına dayalı tahmini erişkin boyları ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Haziran 2016-Kasım 2018 arasında erken ergenlik şüphesi ile başvuran, BoneXpert programı kullanılarak kemik yaşı tayini yapılan 44 kız olgu çalışmaya dahil edildi. Başvuruda klinisyen tarafından Greulich Pyle atlası ve BoneXpert yöntemi kullanılarak toplam 3 farklı kemik yaşı tayini yapıldı. Bu değerler temel alınarak, 3 ayrı yöntem kullanılarak 7 farklı tahmini erişkin boy (TEB) hesabı yapıldı. Olguların tahmini erişkin boyu ve finale yakın boyları (FYB) karşılaştırıldı. Olguların takvim yaşı 9.29 yıl iken, klinisyen Greulich Pyle atlasına göre 11, BoneXpert-Greulich Pyle'ye göre 10.7, BoneXpert Tanner-Whitehouse yöntemine göre 10.3 yıl idi. Tedavi başlanmayan ve tedavi başlanan olguların finale yakın boyları sırasıyla 158.4 cm, 160.8 cm olup aralarında anlamlı fark yoktu. TEB - FYB farkı değerlendirildiğinde Greulich-Pyle atlası, Bayley Pineau formülüyle hem klinisyen hem BoneXpert ile yapılan TEB'lerin diğer yöntemlere göre FYB'u tahmin etmede daha başarılı olduğu (p<0.001) saptandı. Kemik yaşının boy yaşına oranının <%110 ve ≥%110 olmasına göre yapılan analizde ise FYB'ler, <%110 olanlarda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Kemik yaşı tayini ve tahmini erişkin boy hesabı için BoneXpert programı daha objektif bir yöntem olabilir ancak bu konuda daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca kemik yaşının, boy yaşının %110'undan daha küçük olması durumunda büyüme potansiyelinin olumsuz etkilenmediği göz önünde bulundurulmalıdır.
Pubertal jinekomasti ile serum seks hormonları arasındaki ilişkinin araştırılması
VII. ÖZET Pubertal jinekomasti Nisan ve Haziran 1995 tarihleri arasında Elazığ il merkezinde bulunan ortaokul ve lise düzeyindeki 5 okulda, rastgele yöntemle seçilen, yaşları 11-18 yıl arasında değişen puberte dönemindeki sağlıklı 526 erkek çocukta cross-sectional olarak araştırıldı. Elazığ erkek çocuklarında anamnez ve muayene ile saptanan pubertal jinekomasti insidansı % 41 ve kesitsel olarak muayene ile saptanan jinekomasti sıklığı % 9.9 olarak bulundu. Araştinlan olgularda en fazla olgu 14 yaş grubunda (%16.5) ve 4. pubik kıllanma evresinde (% 13.7) saptandı. Jinekomastili olguların ortalama antropometrik verileri (yaş, ağırlık, boy ve vücut kitle indeksleri) jinekomastisiz olgulara göre belirgin derecede düşük bulundu. 30 Jinekomastili ve 20 kontrol olgusunda serum DHEA-S, testosteron, östradiol hormon düzeylerine çalışıldı. Jinekomastili grupta kontrol grubuna göre ortalama östradiol/testosteron oranı belirgin derecede yüksek bulundu. Jinekomastili olgularda ortalama serum östradiol, testosteron düzeyleri ve östradiol/DHEA-S oranında istatistiksel anlamı olmayan ancak biyolojik önemi olabilecek farklılıklar belirlendi. Ortalama testosteron düzeyinde düşme, östrojen düzeyinde yükselme saptandı. Bu veriler birçok yurtdışı verileri ile karşılaştırıldı. 52
İlaç ilişkili karaciğer hasarı (DILI) tanısı alan çocuk hastaların klinik özellikleri ve seyirlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
İlaç İlişkili Karaciğer Hasarı (DILI) Tanısı Alan Çocuk Hastaların Klinik Özellikleri ve Seyirlerinin Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi İlaca bağlı karaciğer hasarı (DILI), diğer etiyolojilerin dışlanmasından sonra çeşitli ilaç veya bitkisel ürünlerin neden olduğu karaciğer hasarı olarak tanımlanır. Erişkilerde DILI nedenleri, tanısı ve seyri üzerine çalışmalar gün geçtikçe artmaktadır. Çocukluk çağında ise DILI ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada DILI tanılı 1-18 yaş arası hastaların klinik, laboratuvar özellikleri ve seyirleri değerlendirilmiştir. Çalışma retrospektif olarak planlanmış olup, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalı'nda 2018 Ocak - 2023 Mart arasında DILI nedeniyle izlenen 28 hasta dahil edilmiştir. Hastaların klinik ve laboratuvar verileri hastane kayıtlarından veya klinik kartlarından alınmıştır. DILI tipi ve ağırlığı RUCAM sınıflamasına göre belirlenmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPPS-29 (2024) programı kulanılarak yapılmıştır. Hastaların ortalama yaşı 8,1±5,6 (1-17) yıl olup, 17'si (%60,7) erkek, 11'i (%39,3) kızdı. Hastaların %14.3'ü'nün vücut kitle indexi >85p olup kiloluydu. DILI nedeni olarak sürekli en sık kullanılan ilaç Trimetoprim-Sülfometoksazol (n= %17,9) ve şüpheli en sık kullanılan ilaç seftriakson (n= %17,9) idi. İlaç kullanımından ortalama 4 gün (2-50 gün) sonra Alanin Amino Transferaz (ALT), Aspartat Amino Transferaz (AST), Gama Glutamil Transferaz (GGT) ve Laktat Dehidrogenez (LDH) seviyeleri sırasıyla ortalama 638,9±1538,6 IU, 603,2±1846,6 IU , 192,5±279,4 IU, 412,5±475,6 IU olarak saptandı. RUCAM değerine göre hastaların %10.8 mixt , %39.2 kolestatik ve %50 'sinde hepatoselüler hasar belirlendi. Hastaların tümünde etken madde kesilerek, başvurudan itibaren n-asetil sistein normalin 2 katı yüksekliğine, E vitamini ve ursodeoksikolik asit ile tedavi enzim değerleri normale dönene dek verildi. Enzimler ortalama 17(4-22) günde, %88 hastada normalleşirken, %12 hastada kronik seyir (>6 ay) saptandı. İzlemde kaybedilen hasta olmadı. Çalışmanın ön bulguları antimikrobiyal ajanların DILI en sık nedeni olması yanısıra, R değerinin çocuklarda da hastalık şiddeti ve sağ kalımı göstermede bir araç olabileceğini düşündürmektedir. Bu konuda daha büyük gruplarda çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İlaç ilişkili karaciğer hasarı, çocuk, R değeri (RUCAM SKORU)
Final boya ulaşan santral puberte prekoks tanılı olguların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Final Boya Ulaşan Santral Puberte Prekoks Tanılı Olguların Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: GnRHa ile tedavi edilen ve tedavileri biten olgularımızın ulaşmış oldukları final boyu saptamak, tedavinin vücut ağırlığı ve vücut kitle indeksi üzerine etkisinin incelenmesi ve final boy ile ilişkili faktörleri tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Hastanemizde 01.01.2011 ve 01.12.2022 tarihleri arasında SPP tanısı konulup, GnRHa ile tedavi edilen ve tedavileri biten olgular çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilen vakaların dosya kayıtlarından, başvuru yaşı, kemik yaşı, şikayetlerin başlangıç zamanı, vücut ağırlığı (VA), VA standart deviasyon skoru (SDS), boy, boy SDS, VKİ, VKİ SDS, hedef boy, hedef boy SDS, fizik muayenedeki puberte evreleri, laboratuvar sonuçları ( bazal LH, FSH, ve E2), menarş yaşı, pelvik USG bulguları, hipofiz ve beyin MR görüntüleme raporları, tedavi başlangıç yaşı, tedavi sonundaki antropometrik ve laboratuvar bulguları kayıt edildi. Bulgular: SPP tanısıyla GnRHa ile tedavi edilen 67 kız hastanın başvuru anındaki ortalama yaşı 7.5±0.60 yıl (min-max: 7,05-7,65) idi. Olguların başvurudaki VKİ SDS değerlerine göre değerlendirildiğinde; 3 (%5) olgunun obez, 13 (%19) olgunun fazla kilolu olduğu gösterilmiştir. Olguların başvuru esnasındaki VKİ SDS'si 0,13±1,13 iken, tedavi bitiminde bakılan VKİ SDS değeri 0,04±1,21 olarak saptandı ve aradaki fark anlamlı tespit edilmedi (p:0,47). Ortalama menarş yaşı 11.57±0.78 yıl idi. GnRHa tedavisi bittikten 20,3± 10 ay sonra menarş oldukları tespit edildi. Kraniyal görüntüleme sonuçları değerlendirildiğinde; 62 (%92,5) olguda altta yatan neden bulunmaz iken, 5 (%7.5) olguda organik patoloji saptandı Çalışmamızda organik patoloji saptanan olgular 6-8 yaş aralığında idi. Çalışmamızda GnRHa tedavisi verilen 67 hastanın 24 (% 35,8)'ünün hedef boyu geçtiği, 39 (% 58,2)'unun hedef boya ulaştığı tespit edilirken, sadece 4 (%6) olgunun hedef boyun altında kaldığı gösterilmiştir. Hedef boyu geçen olguların başvurudaki boy SDS ortalaması ve PAH'ı daha iyi idi. Delta boy SDS'yi etkileyen faktörler multiple lineer regresyon analizi ile değerlendirildi. Hedef boy SDS'sinin delta boy SDS üzerinde pozitif etki gösterdiği, KY/TY oranının ise negatif etki gösterdiği tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda GnRHa tedavisinin VKİ SDS üzerinde olumsuz etkisi olmadığı sonucuna varıldı. Başvurudaki boy SDS ve PAH'ın iyi olması daha iyi final boy ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. 8 yaşından önce SPP tanısı konulan tüm kız çocuklarına GnRHa tedavisi verilmesinin ciddi yan etkilere yol açmadığı ve final boyu iyileştirdiği görülmüştür. Anahtar kelimeler: Santral Puberte Prekoks, Final Boy, Gonadotropin Releasing Hormon Analog Tedavisi
Tip 1 diyabetes mellitusu olan çocuklarda nefropati sıklığının retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada Tip 1 Diyabetes Mellitus (T1DM) ile takip edilen çocuk ve adölesan hastalardaki nefropati sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 01 Ocak 2017 - 01 Aralık 2022 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinolojisi Polikliniğinde T1DM tanısı alan ve düzenli kontrollere gelen çocuk ve adölesan olgulardan çalışmaya dâhil edilen 131 olgu retrospektif olarak incelendi.. Bulgular: Çalışmaya 66'sı kız (%50,4), 65'i erkek (%49,6) toplam 131 olgu alındı. Mikroalbüminüri tespit edilen olgular grup 1 (69 olgu (%52,7)), mikroalbüminüri olmayan olgular ise grup 2 (62 olgu (% 47,3)) olarak sınıflandırıldı. Grup 1 ve 2'de yer alan olguların ortalama tanı yaşı sırasıyla 8,62±2,32 ve 9,35±3,75 olarak hesaplandı ve her 2 grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,71). Olguların ortalama takip süresi grup 1'de 5,94±1,86 yıl iken, grup 2'de 4,93±2,72 olarak bulundu ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,001). Grup 1 ve 2'de olguların ortalama glikolize hemoglobin (HbA1c) düzeyi sırasıyla 10,62±1,77 ve 10,11±1,43 olarak saptandı ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,073). Grup 1 ve 2'de olguların sırasıyla ölçülen ortalama total kolesterol düzeyi 169,64±35,90 ve 174,05±47,22 mg/dl, ortanca trigliserid düzeyi 90 (62,30-112) ve 90,5(66,75-154,25) mg/dl, ortanca Yüksek Yoğunluklu Lipoprotein (HDL) değeri 62,20 (49,10 – 64) ve 50,05 (44,50 – 66,07) mg/dl, ortalama Düşük Yoğunluklu Lipoprotein (LDL) düzeyi 94,12±28,95 ve 98,22±28,37 mg/dl olarak ölçüldü ve her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Grup 1 ve 2'de sırasıyla olguların ortalama sistolik kan basıncı (KB) 113,40 ± 17,43 ve 102,68 ± 11,53 mmHg olarak saptandı ve grup 2'ye göre grup 1'de istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek saptandı (p= 0,025). Grup 1 ve 2'de sırasıyla olguların diyastolik KB 67,86 ± 9,17 ve 66,75 ± 8,88 mmHg saptandı ve aradaki fark anlamlı değildi (p=0,66). Grup 1 olgularında 24 saatlik idrarda ortanca total protein miktarı 140(96-205) mg/gün iken, grup 2'de 21(14,75-26,55) mg/gün şeklinde ölçüldü. Grup 1'de istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=<0,001). Çalışmaya dahil edilen olgularda protein varlığı ile cinsiyet, puberte varlığı, çölyak hastalığı (ÇH) varlığı ve hashimoto hastalığının (HH) varlığı arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p >0.05). Proteinüri ile tanı yaşı, ortalama HbA1c düzeyi, total kolesterol düzeyi, trigliserid düzeyi, HDL düzeyi, LDL düzeyi, GFR, spot idrarda albümin/kreatin oranı (ACR) ve diastolik KB değerleri arasında yapılan Pearson kolerasyon analizinde istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p<0,05). Proteinürinin T1DM takip süresi (r= -0,351 p=< 0,001) ile negatif kolerasyon gösterdiği, sistolik KB ile (r=-0,268 p= 0,025) pozitif kolerasyon gösterdiği tespit edildi. Sonuç: Sonuç olarak; diyabet son yıllarda giderek artmış ve çocukluk çağının da önemli bir sorunu haline gelmiştir. Erken ve uygun takip ve tedavi edilmediği takdirde ileriki yaşlarda başta DN olmak üzere hayatı tehdit eden ve yaşam kalitesini bozan çok ciddi komplikasyonlara neden olmaktadır. Çalışmamızda özellikle diyabet süresi uzadıkça ve sistolik KB arttıkça DN sıklığının arttığı gösterilmiştir. Proteinürisi olan ile olmayan gruplar arasında her ne kadar ortalama HbA1C düzeyi arasında anlamlı fark saptanmasa da, proteinürili hasta grubunda daha yüksek saptandı. Bu nedenle diyabetin kronik komplikasyonlarının ve özellikle de DN'nin önlenmesi için iyi glisemik kontrolün sağlanması, belli aralıklarla kan basıncı ve proteinürinin bakılması son derece büyük önem arz etmektedir. Gerekli önlemler alındığında ve düzenli aralarla gerekli tetkikler yapıldığında DN'nin yol açtığı son dönem böbrek yetmezliği önlenebilecektir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, mikroalbüminüri, diyabetik nefropati
Astımlı hastaların ailelerindeki siberkondri düzeyleri ve etkileyen faktörler
Giriş: Astım çocukluk çağında en sık görülen kronik hastalıklardan biridir. Siberkondri terimi ise artan sıkıntı veya kaygı ile ilişkili aşırı çevrimiçi sağlık araştırmalarını vurgulamaktadır. Bu çalışmada, astımlı çocukların ailelerindeki siberkondri düzeyi ile bu düzeyi etkileyen faktörler incelendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda hastanemiz 'Çocuk Alerji ve İmmünoloji Polikliniği'nde 14.04.2022-01.01.2023 tarihleri arasında astım tanısı ile takipli olan, yaşları 1-18 yaş arasında değişmekte olan 60 astım hastası ve ebeveyni dahil edildi. Ayrıca 60 kronik sağlıklı çocukların ebeveynleri kontrol grubu olarak belirlendi. Her iki grubun ebeveynlerinin siberkondri düzeyleri ölçüldü ve karşılaştırıldı. Bulgular: Astım grubunun median yaşı yedi idi. Hastaların %46,6'sı erkekti. Anketi dolduran ebeveynlerin hasta ve kontrol grubunda yaş ortalaması sırasıyla 35,8±6,05 ve 35±6,1 idi. Anne ve baba eğitim düzeyi, aylık kazanç, aile tipi gibi sosyodemografik faktörler açısından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Hasta grubun katılımcılarının siberkondri şiddet ölçeği puanına ilişkin ortalama puanının, kontrol grubu katılımcılarının siberkondri şiddet ölçeği puanına göre istatiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek olduğu saptandı (p=0,02). Siberkondri şiddeti ile haftalık internete girme sıklığı arasında düşük-orta derecede anlamlı ilişki saptandı (p=0,009, r=0,35). Ayrıca anne eğitim seviyesi arasında düşük derecede (p=0,02, r=0,21), baba eğitim seviyesi arasında düşük derecede (p=0,04, r=0,19) pozitif anlamlı ilişki saptandı. Kronik hastalığa sahip babaların siberkondri şiddetinin, kronik hastalığı olmayanlara göre daha yüksek olduğu saptandı (p=0,05). Hasta grubunda siberkondri düzeyini etkileyebilecek diğer faktörler değerlendirildiğinde hekim önerisi dışında tıbbi tetkik yaptırmak isteyen grupta siberkondri şiddeti daha fazla saptandı (p=0,005). SONUÇ: Siberkondri şiddeti yüksek olan ebeveynler çocuklarının hastalıklarının tanı ve tedavisi sürecinde daha fazla sıkıntı yaşamaktadırlar. Ebeveynlerin siberkondri şiddetleri zamanında değerlendirilip belirlenebilirse gerekli psikososyal destek ile kaygı düzeyleri azaltılabilir. Böylelikle hekime olan güven ve tedavi sürecine uyum arttırılabilir. Bu nedenle özellikle kronik hastalığı olan, tedavi süresi uzun olan çocukların aileleri için uygulanabilecek bir ölçekle ailelerin siberkondri düzeyleri belirlenip gerekli psikososyal destek sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Astım, çocuk, internet, siberkondri, ebeveyn
Astım hastalarının EKG ve ekokardiyagrafilerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Astım genel olarak solunum semptomları görülmesine rağmen kardiyak semptomlara da neden olabilir. Astım hastalarında kronik hipoksi ve inflamasyona bağlı olarak akciğer kapillerlerinde direnç artar ve pulmoner arter basıncı yükselir. Artmış pulmoner vasküler direnç nedeniyle sağ kalp fonksiyonları etkilenir bu nedenle de sağ ventrikül hipertrofisi ya da dilatasyonu görülebilir. Bu çalışmada astımlı olguların kontrol grubuyla ekokardiyografik ve elektrokardiyografik yöntemler ile karşılaştırılması ve kardiyak etkilenmenin değişkenlik gösterip göstermediğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji polikliniğinde 01.01.2022 ile 01.01.2023 tarihleri arasında astım tanısıyla takip edilen hastalar ve Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine başvuran aynı yaş ve cinsiyetteki herhangi bir hastalığı olmayan çocuklardan çalışmaya dahil edilen 50 kontrol ve 50 astımlı olmak üzere toplam 100 hasta verileri retrospektif olarak incelendi. Sonuçlar: Çalışmaya 50 kontrol, 50 astım tanısı olan hastalar olmak üzere toplam 100 katılımcı dahil edildi. Astım hastaları grubu yaş ortalaması değeri 10,1 iken kontrol grubu yaş ortalaması 10,7 olarak elde edilmiştir. Gruplara göre yaş ortanca değerleri arasında, katılımcıların cinsiyetlerinin oranı ve ağırlık ortanca değerleri arasında istatistiksel olarak farklılık göstermemektedir. Sırasıyla p değerleri (p=0,342) (p=0,317) (p=0,255)'dir. Gruplara göre VKİ (vücut kitle indeksi) ortanca değerleri arasında anlamlı bir fark elde edilmemiştir (p=0,446), ancak VKİ Zskoru ortalama değerleri arasında anlamlı bir fark elde edilmiştir (p=0,014). Gruplara göre nabız ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilmiştir (p=0,001). Astım hastaları grubu nabız ortalama değeri 97,4 iken kontrol grubu nabız ortalama değeri 85,5 olarak elde edilmiştir. Astım hasta grubunda sinüs taşikardisi oranı %52 iken kontrol grubunda sinüs taşikardisi oranı %24 olarak elde edilmiştir. QTc ortanca değerleri ve QT dispersiyonu ortanca değerle arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilmiştir, sırasıyla p değerleri (p=0,028) (p=0,001)' dir. TAPSE (Tricuspid annular plane systolic excursion) ortalama değerleri arasında anlamlı bir fark elde edilmiştir (p=0,014). Astım hastaları grubu TAPSE ortalama değeri 22,3 iken kontrol grubu TAPSE ortalama değeri 24,1 olarak elde edilmiştir. Gruplara göre FEV1(forced expiratory volume in first second of FVC), FEV1/FVC, FVCex(forced vital capacity), PEF(Peak Expiratory Flow) ortanca değerleri arasında anlamlı bir fark elde edilmiştir. Sırasıyla p değerleri (p=0,001, p=0,005, p=0,001, p=0,001)' dir. Tartışma: Sonuç olarak; Astım, solunum sistemiyle sınırlı olmayan bir hastalıktır ve kardiyovasküler sistemi de etkileyebilir. Astım semptomlarına bağlı olarak solunum zorluğu, takipne (hızlı solunum), taşikardi (hızlı kalp atışı) gibi durumlar akciğerlerde inflamasyon ve hava yolu tıkanıklığına yol açarak pulmoner vasküler direncin artmasına neden olabilir. Uzun süreli ve kötü kontrollü astımda artan pulmoner vasküler direnç, sağ kalbin daha fazla zorlanmasına ve sol kalp ön yükünün etkilenmesine yol açabilir. Bu durum kronik hipoksi, sol ventrikül kasında hipertrofi ve yeniden yapılanmaya neden olabilir ve sol ventrikül fonksiyonlarını etkileyebilir. Ayrıca astım atağı sırasında artan intratorasik basınç, sağ kalp ön yükünü etkileyebilir ve sağ ventrikülün daha fazla çalışmasına neden olabilir. Astımın kardiyovasküler sistem üzerindeki etkilerinden dolayı hastaların kardiyak fonksiyonlarının değerlendirilmesi, kardiyak sağlıklarının izlenmesi önemlidir. Çalışmamızda astımın kardiyak etkilenme üzerine etkisinin olup olmadığı araştırıldı. Çalışmamızın, toplumda sık görülen, önemli morbiditelere ve ekonomik kayıplara neden olan bir hastalık olan astımın kardiyovasküler sistem üzerine etkilerinin belirlenmesi, varsa risk faktörlerinin tanımlanması ve kardiyovasküler sistem patolojisi saptanması halinde; astımlı olguların erken dönemde kardiyovasküler açıdan değerlendirilmesiyle kardiyovasküler sistem morbiditelerinin azaltılması konularında literatüre katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.
Pediatrik yaş grubunda orbital selülit vakalarının değerlendirilmesi
Amaç: Pediatrik Periorbital selülit hastalarında görüntüleme teknikleri ile klinik ve laboratuvar parametrelerin ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-Metod: Çalışmamızda 1ay- 18 yaş arası tanısı doğrulanmış preseptal selülit veya orbital selülit 92 hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve radyolojik görüntüleme bulguları retrospektif olarak dosya kayıtlarından incelendi. Bulgular: Olguların%53,3'ü erkek ve %46,7'si kız dı. Ortalama yaş 6.51±4.76 yıl idi. Hastalarda en sık maksiller ve etmoid sinüzit olduğu belirlendi. En sık başvuru şikayeti (%87- 78) hiperemi ve ödem, etyolojik neden ise (%33,7) Üst solunum yolu enfeksiyonu( ÜSYE) olarak tespit edildi. Orbital selülit tanılı hastaların 16'sında (%59,2) radyolojik olarak abse tespit edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 16'sının (%17,4) ayakta tedavi edildiği, 76'sının (%82,6) ise hastaneye yatırılarak tedavi edildiği gözlendi. Yatış süreleri kıyaslandığında ; orbital selülitli olguların preseptal selülit tanılı olgulara göre daha uzun süre hastanede tedavi oldukları tespit edildi (p<0.05). Hastanede yatırılarak tedavi edilen vakaların ayaktan tedavi olanlara göre Beyaz küre sayısı, Nötrofil lenfosit oranı ve C-Reaktif Protein düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda periorbital selülit ve orbital selülit çocukluk çağında oldukça sık görülebilen bir hastalıktır. En sık sebebi ÜSYE ve sinüzit olmasından dolayı erken tanı ve tedavi bu vakalarda hastaneye yatış süresi ve komplikasyon gelişimini azaltacağı düşünülmektedir. Literatürde aşı ile periorbital selülit vakaları ile ilgili çalışmalar sınırlı sayıdadır çalışmamız tıp literatürüne ülkemizden verileri katması, araştırmamızı özellikli kılmıştır Anahtar Kelimeler: Orbital selülit, Preseptal selülit, Periorbital selülit, Abse, Komplikasyon, Medikal tedavi
Konjenital hipotiroidili hastalarda eşlik eden tiroid dışı anomaliler
Giriş-Amaç: Konjenital hipotiroidizm (KH), tiroid bezi gelişiminin tamamlanmamış olması veya tiroid hormonu üretiminin yetersiz olması nedeniyle gelişen tiroid hormonu eksikliği hastalığıdır. Tiroid hormonu nörogelişim için kritik öneme sahiptir; çocuklarda önlenebilir zeka geriliğinin önde gelen nedeni olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada KH nedeniyle takip edilen hastaların eşlik eden ek konjenital anomaliler açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya 2016-2023 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde takip edilen toplam 265 KH olan hasta alındı. Hastaların dosya kayıtlarından sosyodemografik özellikler, tiroid ultrasonografi sonuçları, tiroid fonksiyon testleri (TSH, Serbest T4), batın ultrasonografi sonuçları, ekokardiyografi sonuçları ve ek anomali varlığı retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 265 olgunun 106'sı (%40) kız, 159'u (%60) erkekti. Çalışmaya dahil edilen 265 hastanın 77'sinde (%29,1) tiroid dışı ek konjenital anomali tespit edilirken, 188'inde (%70.9) ek konjenital anomali tespit edilmedi. Çalışmada ek anomali saptanan 77 hastanın 52'sinde(%67,5) kardiyovasküler sistem anomalisi, 23'ünde (%29,9) ürogenital sistem anomalisi, 14'ünde (%18,2) gastrointestinal sistem anomalisi, 2'sinde (%2,6) kas ve iskelet sistem anomalisi tespit edildi. Ayrıca sınıflandırılmayan diğer sistem anomalisi olan 6 (%7,8) hasta tespit edildi. Çalışmaya alınan 265 hastanın 22'sinde (%8,3) tiroid disgenezisi, 243'ünde (% 91,7) dishormonogenezis mevcut idi. Tiroid disgenezisi ile dishormonogenezisi olan olgular tiroid dışı ek anomali sıklığı açısından karşılaştırıldı. Bakılan tüm sistemlere ait anomalilerin her iki grup için farklı olmadığı tespit edildi (p<0.05). Ek anomali eşlik eden KH hastaları ile ek anomali eşlik etmeyen KH hastalarının tanı anında bakılan tiroid fonksiyon testlerinin karşılaştırıldı ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuçlar: Çalışmamızda konjenital primer hipotiroidi hastalarının %29,1'inde ilişkili ekstratiroidal malformasyonlar saptandı. En sık eşlik eden ek sistem anomalileri sırasıyla kardiyovasküler, genitoüriner ve gastrointestinal sisteme aitti. Bizim sonuçlarımız, literatürde daha önce yapılmış çalışmaların genel popülasyonla karşılaştırıldığında KH'li hastalarda ekstratiroidal defektlerin daha yüksek oranda ortaya çıktığını gösteren sonuçlarıyla tutarlı idi. Konjenital hipotiroidi hastalarının ek sistem anomalileri açısından taranması, kardiyolojik muayene, ekokardiyografi ve batın ultrasonografi bakılmasının hastaların prognozu iyileştirilmesi açısından önem arz ettiğini düşünmekteyiz. Bu nedenle disgenezi veya dishormonogenezisi olan her KH hastasını ek anomali açısından taranması gerektiği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Konjenital hipotiroidi, tiroid dışı anomaliler, kardiyovasküler sistem
Pulmoner hipertansiyonlu çocuklarda anksiyete ve depresyon sıklığının değerlendirilmesi
Amaç: Pulmoner Hipertansiyon, hayatı ciddi derecede kısıtlayan, mortalite oranı yüksek bir hastalıktır. Hastalığın başlangıç aşamasında çoğu hastada var olan halsizlik, nefes darlığı ve efor kapasitesindeki düşüş hastalığın şiddeti arttıkça daha belirgin hale gelir. Bu durum hem hastaların hem de hasta yakınlarının duygusal, psikolojik, sosyal, mali ve ruhsal halleri üzerinde oldukça etkilidir. Literatürde yapılan birçok çalışma PH hastalarında anksiyete ve depresyon sıklığının arttığını göstermektedir. Bu çalışmada pulmoner hipertansiyonlu çocuklarda anksiyete ve depresyon düzeyleri ile duygusal ve davranışsal sorunların (saldırganlık, sosyal sorunlar vb.) araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 01.07.2022 ve 01.12.2023 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine başvuran 6-18 yaş arası hastalarla gerçekleştirildi. Pulmoner hipertansiyon nedeniyle polikliniğimizde takipli olan yaşları 6 ile18 arasında değişen ve Down sendromlu olmayan 50 hasta çalışmaya alındı. Ayrıca Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi çocuk genel polikliniğine başvuran kronik bir rahatsızlığı olmayan 6-18 yaşlarında 50 kontrol grubu seçildi. Hem hastalara hem de kontrol grubuna 6-18 yaş çocuk ve gençler için davranış değerlendirme ölçeği uygulandı. Anket sonuçları çocuk psikiyatri uzmanıyla birlikte değerlendirildi. Bulgular: Hasta grubunun yaş ortalaması 168,44±48,70 ay olup 26'sı (%52) erkek, 24'ü (%48) kızdı. Kontrol grubunun yaş ortalaması 152,86±50,32 ay, 32'si (%64) kız, 18'i (%36) erkekti. Kontrol grubu ile hasta grubu arasında cinsiyet, yaş ile vücut kitle indeksi açısından fark görülmedi (p>0.05). Hasta grubunun % 90'nında altta yatan konjenital bir kalp hastalığı mevcuttu. En sık görüleniyse VSD (ventriküler septal defekt) idi. Hasta grubunda anksiyete/ depresyon, kurallara karşı gelme, saldırgan davranışlar, sosyal sorunlar, düşünce sorunları, dikkat sorunları, somatik yakınmalar, içe yönelim, dışa yönelim, obsesif kompulsif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, duygu durum bozukluğu, anksiyete bozukluğu, somatizasyon bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, karşıt olma karşıt gelme bozukluğu, davranım bozukluğu istatiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazla görüldü. Hasta grubunda ALT değeri ile dikkat sorunları arasında pozitif korelasyon tespit edildi (r=0,315, p=0,026). Hasta grubunda MCV değeriyle saldırgan iii davranışlar arasında negatif korelasyon görüldü (r=-0,303, p=0,033). Hasta grubunda trombosit değeriyle anksiyete/depresyon (r=-0,401, p=0,004), sosyal içe dönüklük/depresyon (r=-0,372, p=0,008), dikkat sorunları (r=-0,297, p=0,036), somatik yakınmalar (r:0,361, p:0,010) ve içe yönelim (r=-0,475, p<0,001) arasında negatif korelasyon saptandı. Hasta grubunda BUN değeriyle içe yönelim arasında pozitif korelasyon görüldü (r=0,297, p=0,036). Hasta grubunda potasyum değeri ile sosyal içe dönüklük/depresyon (r=-0,311, p=0,028) ve içe yönelim (r=-0,351, p=0,013) arasında negatif korelasyon görüldü. Yine hasta grubunda kalsiyum ile sosyal içe dönüklük/depresyon (r=-0,384, p=0,006) arasında negatif korelasyon tespit edildi. Hasta grubunda oksijen satürasyonu, BNP ile ekokardiyografi ve anjiyografi verilerinden elde dilen PVR, PVR/SVR, oPAB değerleri arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Pulmoner hipertansiyonlu çocuklarla yaptığımız çalışmada hasta grubunda kontrol grubuna göre anksiyete/depresyon, kurallara karşı gelme, saldırgan davranışlar, sosyal sorunlar, düşünce sorunları, dikkat sorunları, somatik yakınmalar, içe yönelim, dışa yönelim, obsesif kompulsif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, duygu durum bozukluğu, anksiyete bozukluğu, somatizasyon bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, karşıt olma karşıt gelme bozukluğu, davranım bozukluğu istatiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazla görüldü. Hasta grubunda trombosit değeriyle anksiyete/depresyon, sosyal içe dönüklük/depresyon, dikkat sorunları, somatik yakınmalar ve içe yönelim arasında negatif korelasyon saptandı. Hasta grubunda oksijen satürasyonu, BNP ile ekokardiyografi ve anjiyografi verilerinden elde dilen PVR, PVR/SVR, oPAB değerleri davranış değerlendirme ölçeğiyle karşılaştırıldı. Ancak herhangi bir ilişki tespit edilemedi. Pediyatrik yaş grubunda bu tür çalışmalar yetersiz olduğu için bulgularımızı destekleyecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Pulmoner hipertansiyon, Anksiyete, Depresyon, ÇocukAmaç: Pulmoner Hipertansiyon, hayatı ciddi derecede kısıtlayan, mortalite oranı yüksek bir hastalıktır. Hastalığın başlangıç aşamasında çoğu hastada var olan halsizlik, nefes darlığı ve efor kapasitesindeki düşüş hastalığın şiddeti arttıkça daha belirgin hale gelir. Bu durum hem hastaların hem de hasta yakınlarının duygusal, psikolojik, sosyal, mali ve ruhsal halleri üzerinde oldukça etkilidir. Literatürde yapılan birçok çalışma PH hastalarında anksiyete ve depresyon sıklığının arttığını göstermektedir. Bu çalışmada pulmoner hipertansiyonlu çocuklarda anksiyete ve depresyon düzeyleri ile duygusal ve davranışsal sorunların (saldırganlık, sosyal sorunlar vb.) araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 01.07.2022 ve 01.12.2023 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine başvuran 6-18 yaş arası hastalarla gerçekleştirildi. Pulmoner hipertansiyon nedeniyle polikliniğimizde takipli olan yaşları 6 ile18 arasında değişen ve Down sendromlu olmayan 50 hasta çalışmaya alındı. Ayrıca Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi çocuk genel polikliniğine başvuran kronik bir rahatsızlığı olmayan 6-18 yaşlarında 50 kontrol grubu seçildi. Hem hastalara hem de kontrol grubuna 6-18 yaş çocuk ve gençler için davranış değerlendirme ölçeği uygulandı. Anket sonuçları çocuk psikiyatri uzmanıyla birlikte değerlendirildi. Bulgular: Hasta grubunun yaş ortalaması 168,44±48,70 ay olup 26'sı (%52) erkek, 24'ü (%48) kızdı. Kontrol grubunun yaş ortalaması 152,86±50,32 ay, 32'si (%64) kız, 18'i (%36) erkekti. Kontrol grubu ile hasta grubu arasında cinsiyet, yaş ile vücut kitle indeksi açısından fark görülmedi (p>0.05). Hasta grubunun % 90'nında altta yatan konjenital bir kalp hastalığı mevcuttu. En sık görüleniyse VSD (ventriküler septal defekt) idi. Hasta grubunda anksiyete/ depresyon, kurallara karşı gelme, saldırgan davranışlar, sosyal sorunlar, düşünce sorunları, dikkat sorunları, somatik yakınmalar, içe yönelim, dışa yönelim, obsesif kompulsif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, duygu durum bozukluğu, anksiyete bozukluğu, somatizasyon bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, karşıt olma karşıt gelme bozukluğu, davranım bozukluğu istatiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazla görüldü. Hasta grubunda ALT değeri ile dikkat sorunları arasında pozitif korelasyon tespit edildi (r=0,315, p=0,026). Hasta grubunda MCV değeriyle saldırgan iii davranışlar arasında negatif korelasyon görüldü (r=-0,303, p=0,033). Hasta grubunda trombosit değeriyle anksiyete/depresyon (r=-0,401, p=0,004), sosyal içe dönüklük/depresyon (r=-0,372, p=0,008), dikkat sorunları (r=-0,297, p=0,036), somatik yakınmalar (r:0,361, p:0,010) ve içe yönelim (r=-0,475, p<0,001) arasında negatif korelasyon saptandı. Hasta grubunda BUN değeriyle içe yönelim arasında pozitif korelasyon görüldü (r=0,297, p=0,036). Hasta grubunda potasyum değeri ile sosyal içe dönüklük/depresyon (r=-0,311, p=0,028) ve içe yönelim (r=-0,351, p=0,013) arasında negatif korelasyon görüldü. Yine hasta grubunda kalsiyum ile sosyal içe dönüklük/depresyon (r=-0,384, p=0,006) arasında negatif korelasyon tespit edildi. Hasta grubunda oksijen satürasyonu, BNP ile ekokardiyografi ve anjiyografi verilerinden elde dilen PVR, PVR/SVR, oPAB değerleri arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Pulmoner hipertansiyonlu çocuklarla yaptığımız çalışmada hasta grubunda kontrol grubuna göre anksiyete/depresyon, kurallara karşı gelme, saldırgan davranışlar, sosyal sorunlar, düşünce sorunları, dikkat sorunları, somatik yakınmalar, içe yönelim, dışa yönelim, obsesif kompulsif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, duygu durum bozukluğu, anksiyete bozukluğu, somatizasyon bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, karşıt olma karşıt gelme bozukluğu, davranım bozukluğu istatiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazla görüldü. Hasta grubunda trombosit değeriyle anksiyete/depresyon, sosyal içe dönüklük/depresyon, dikkat sorunları, somatik yakınmalar ve içe yönelim arasında negatif korelasyon saptandı. Hasta grubunda oksijen satürasyonu, BNP ile ekokardiyografi ve anjiyografi verilerinden elde dilen PVR, PVR/SVR, oPAB değerleri davranış değerlendirme ölçeğiyle karşılaştırıldı. Ancak herhangi bir ilişki tespit edilemedi. Pediyatrik yaş grubunda bu tür çalışmalar yetersiz olduğu için bulgularımızı destekleyecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Pulmoner hipertansiyon, Anksiyete, Depresyon, Çocuk
Çocuk yoğun bakımda izlenen sepsis tanılı hastalarda vitamin B12 düzeyi ile akut faz reaktanları arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Sepsis kliniği, çocuk yoğun bakım ünitelerinde en sık karşılaşılan yatış endikasyonlarından biri olan, tedavi maliyeti fazla ve mortalitesi en yüksek hastalık olarak görülmektedir. Sepsis hastalarında erken tanı, tedavi başlangıcı için büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle yeni bulgu ve belirteçlerin bulunması çok önemlidir. Vitamin B12 ise protein, karbonhidrat ve yağ metabolizması üzerinde önemli etkileri olan, DNA sentezinde görevli enzimatik aktivitelerde kofaktör rolü bulunan, hücre çoğalması ve maturasyonu için gerekli bir vitamindir. Bu çalışma ile Dicle Üniversitesi çocuk yoğun bakım ünitesinde sepsis veya kuvvetle muhtemel sepsis tanılarıyla takip edilen çocuk hastaların klinik özelliklerini belirlemek ve CRP, PCT düzeyleri ile Vitamin B12 düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2018-Eylül 2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi (DÜTF) Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde sepsis veya kuvvetle sepsis tanısı ile takip edilmiş 34 (20 erkek ve 14 kız) hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Ölen ve yaşayan hastaların demografik, klinik, fizik muayene ve laboratuvar bulguları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastaların demografik özellikleri incelendiğinde hastaların yarısı bir yaş altı grupta yer almaktaydı. Hastalarda yaşam ve ölüm oranı açısından eşlik eden ek hastalık bulunması gruplar arasında istatistik olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Hastaların %64,7 sinde yapılan kültürlerde etken izolasyonu yapıldı. Çalışmamızda ise PCT düzeyleri 31 hastada (% 91,1), CRP düzeylerinin ise 33 hastada (% 97) yüksek, ölen hastaların Vitamin B12 düzeylerinin ortalaması yaşayanlardan daha yüksek bulundu. Ancak istatistik olarak anlamlı fark yoktu(sırasıyla p=0,71, p=0,22, p=1,00). Sonuç: Sepsis tanısının erken konması çok önemli olduğundan bazı spesifik biyobelirteçler geliştirilmiş ve yoğun bakım ünitelerinde sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışma sepsis tanısında Vitamin B12 'nin önemli biyobelirteç olduğunu gösterse de diğer biyobelirteçler gibi yaygın kullanılabilmesi için çok merkezli ve daha fazla hasta üzerinde yapılacak ileriye yönelik yeni çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: çocuk yoğun bakım ünitesi, sepsis, Vitamin B12, akut faz reaktanı.
Akut lösemili çocuklarda tromboz sıklığı ve antikoagulan sistemin incelenmesi
72ÖZETÇocukluk çağı lösemilerinde tromboembolik komplikasyonların görülme sıklığına venedenlerine ilişkin veriler sınırlıdır.Biz bu çalışmada 82 ALL, 30 AML'li çocukta tromboz sıklığını, yerini, zamanını, tanıyöntemlerini, tedavisini, trombofili risk faktörlerini inceledik. Ayrıca ALL'li hastaların 19'unda tedavi öncesinde ve tedavi süresince PZ, PTZ, fibrinojen Faktör 8 düzeyi, APCR, PC,PS ve AT düzeylerindeki değişiklikler izlendi.Akut lösemili çocuklarda tromboz sıklığı %9.8, ALL'li çocuklarda %12, AML'liçocuklarda %3.3 idi. Tromboz ile cinsiyet arasında ilişki yoktu. On yaş ve üstündekiçocuklarda tromboz sıklığı, on yaş altındakilerden yüksek bulundu. ALL'li çocuklardaAML'lilere göre tromboz riski 4 kat fazla idi. Trombofili risk faktörleri değerlendirilen 64hastanın 19'da (%29.6) risk faktörü mevcut iken, 45'inde (%70.4) risk faktörü yoktu.Altmışdört hastanın 16'da (%25) tek risk faktörü, 3'de ( % 4.6) birden çok risk faktörü vardı.Özellikle FVL mutasyonunun tromboz riskini arttırdığı görüldü.Tromboz en sık olarak (5/10) protokol M sırasında tespit edildi, en sık yerleşim yeri isesağ atrium (4/11) idi. Trombozlu 11 hastanın 3'ünde (% 27.2) postflebitik sendrom gelişti, 2hastada (% 18.1) tromboz tekrarladı, hiçbir hastada pulmoner emboli ve tromboza bağlı ölümgörülmedi.ALL'li 19 hastada protokol I sırasında PC, PS, fibrinojen, APCR ve AT 3 değerlerindeanlamlı olarak azalma saptadık. AML'li 4 hastanın APCR değelerinin Mid-AC tedavisisırasında azaldığını tespit ettik.Sonuç olarak bu çalışma, BFM 95 KT protokolü ile tedavi olan ALL'li çocuklardatrombozun başlıca nedeninin kateter olduğunu, FVL mutasyonunun tromboz riskini belirginolarak arttırdığını, özellikle kateterli olguların tanı sırasında taranması gerektiğini veprognozda erken tanı ve uygun tedavinin önemini göstermiştir.
2016-2023 yılları arasındaki çocukluk çağı Brusellozunun retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bruselloz, dünyanın en sık görülen zoonotik hastalıklarındandır. Sıklıkla iyi pişirilmeyen et, pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleriyle bulaşmaktadır. Çoğunlukla ateş, kas/eklem ağrısı, halsizlik, gece terlemeleri görülür. Bu çalışma Brusellozun çocukluk çağındaki özelliklerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Ocak 2016/31 Mart 2023 tarihlerinde Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi'ne başvuran 0-18 yaş arası, Brusella Capture titresi 1/160 ve üzeri olan Bruselloz tanısı almış 103 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, başvuru şikayetleri, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları retrospektif olarak hastane sisteminden ve hastaların dosyalarındaki bilgilerden elde edildi. Bulgular: Olguların ortalama yaşı 11,26±4,705 yıl olarak tespit edildi. En sık başvuru şikayetleri artralji(%88,3), ateş(%65) ve halsizlikti(%65). Olguların tam kan ve akut faz reaktanları değerlendirildiğinde; %68,6'sında CRP yüksekliği, %58,3'ünde Eritrosit Sedimantasyon Hızı (ESR) yüksekliği, %36,9'unda anemi; %10,7'sinde nötropeni; %8,7'sinde trombositopeni ve %3,9'unda pansitopeni tespit edildi. Kan kültür örneği alınmış olan 53 olgunun %37,7'sinde üreme var iken, olguların tamamında Brusella Capture titre düzeyi ≥1/160 idi. Radyolojik incelemede; hastaların %11,3'ünde hepatomegali; %9,4'ünde splenomegali; %32,1'inde hepatosplenomegali; %7,7(n:8)'sinde Ekokardiyografik incelemede anlamlı patoloji gözlendi. Ayrıca 8(%7,7 ) olguda sakroileit saptandı. Tüm laboratuvar değerlerinin birbiriyle korelasyonu yapılmış olup, ileri regresyon analizi ile birlikte değerlendirildiğinde; kan kültüründe üreme elde edilen olgular ve CRP ile trombosit sayısı arasında negatif korelasyon olduğu, CRP ile kreatin ve ESR arasında ise pozitif korelasyon olduğu saptandı( p<0.05). Sonuç: Bruselloz hastalığının birden fazla sistem üzerinde etki gösterebileceğini, bu hastalığa ait klinik ve laboratuar özelliklerinin iyi bilinip yakın bir izlem gerektirdiğini, doğru şekilde tedavi edilmez ise hastalığa bağlı komplikasyonların gelişebileceğini, akut faz reaktanlarından CRP'nin sistem tutulumları ve komplikasyon gelişimini öngörmede önemli bir belirteç olduğunu, hastalıkla en etkin mücadelenin koruyucu önlem ve eğitimler olduğunu hatırlatır, bu konuda kamu otoriteleri arasında yer alan Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı'nın sorumluğuna vurgu yapıp, iyi bir yönetimle zoonotik bir hastalık olan Brusellozun giderek azaltılabileceğine inanıyoruz.
Talasemi Major tanılı çocukların endokrinolojik açıdan değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Talasemi, hemoglobini oluşturan globin zincirlerinden bir ya da birkaçının hasarlı yapılması veya yeterli miktarda yapılamamasına bağlı oluşan, genetik geçişli ve anemi ile karakterize bir hastalık tablosudur. Günümüzde talasemi majör hastalarında kan tranfüzyonları ve şelasyon tedavileri ile sağ kalım oranı önemli ölçüde artmıştır ancak yaşam sürelerinin uzamasına bağlı olarak organ ve sistemlerde komplikasyonlar oluşabilir. Ortaya çıkabilen endokrin, kardiyak ve hepatik komplikasyonlar bu hastaların hayat kalitelerinde ciddi problemlere sebep olmaktadır. Bu çalışma ile Talasemi Major tanısı ile Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Bilim Dalında takip edilen ve tedavileri devam eden hastaların takipleri ve tedavileri sırasında saptanan endokrin komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01.05.2023-01.05.2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Polikliniğimize Talasemi Major tanısı ile takip edilen ve Endokrin Polikliniğinde de yıllık takip edilen 1 ay- 18 yaş arası hastalar dahil edilerek hastaların, yaşı, cinsiyeti, vücut ağırlığı, boy ve laboratuvar bulguları değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmaya 17 kız ve 15 erkek olmak üzere toplam 32 hasta dahil edildi. Hastalar Ferritin düzeyi 2500 μg/1 üzerinde ve altında olarak gruplandırıldı. Cinsiyet, yaş, boy, ağırlık ve vücut kitle indeksi(BMI) gibi demografik özelliklerine göre karşılaştırıldı. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p=0,59, p=0,43, p=0,52, p=0,37, p=0,25). Çalışmaya alınan hastalarda toplam 72 endokrin komplikasyon tespit edilmiştir. En fazla tespit edilen endokrin komplikasyonlar D vitamini yetersizliği/eksikliği(%37,5), adrenal yetmezlik (%15,2) ve hipogonadizmdir (%13,8). Sonuç: Beta talasemi birden çok sistemi etkileyen komplikasyonlara sebep olabilen ve multidisipliner yaklaşımla yakın takip ve tedavi yapılması gereken kronik bir hastalıktır. Erken dönemde tespit edilen komplikasyon gelişmiş olan hastalara uygun şelasyon, vitamin, mineral ve hormon desteği ile etkin bir şekilde tedavi başlanmalıdır. Vücut demir yükünün güvenli optimum düzeylerde korunması ve endokrin komplikasyonların engellenebilmesi için çok faydalı olabilir. Anahtar kelimeler: Endokrin Komplikasyon, Ferritin, Talasemi Major.
Sepsis ön tanısıyla yatan hastalarda hemogram alt parametrelerinin tanı açısından değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmamızda, Çocuk Yoğun bakım ünitesinde 2017-2022 yılları arasında yatırılıp takip edilmiş sepsis tanısı alan ve almayan hastalarda C-reaktif protein, nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, lenfosit monosit oranı, ortalama trombosit hacmi gibi hemogram parametrelerini karşılaştırarak sepsisin tanı ve prognozunu belirlemeyi amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi'nde 1 Ocak 2017 ile 31 Aralık 2022 tarihleri arasında yatan hastalar üzerinde yürütülmüştür. Amaç, sepsis tanısı alarak izlenen hastalarla sepsis tanısı almayan hastalar arasında laboratuvar parametrelerinin karşılaştırmalı değerlendirmesini yapmaktır. Çalışmamızın temel hedefi, bu laboratuvar parametrelerinin sepsisin tanısında ve prognozunda kullanılabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmamızda, iki farklı hasta grubu incelenmiştir. Birinci grup, sepsis ön tanısı alarak yoğun bakımda izlenen 61 çocuk hastadan oluşurken, ikinci grup sepsis tanısı olmayan 60 çocuk hastadan oluşmaktadır [Grup 1: Sepsis Var, Grup 2; Sepsis Yok]. Bulgular: Çalışmamıza grup 1'den 61 ve grup 2'den 60 hasta olmak üzere toplamda 121 hasta dahil edildi. Hastaların %43'ü (n=52) kız, %57'si (n=69) erkeklerden oluşmaktaydı. Hastaların median yaşı 4.3±4.8 yıl (0-17) idi. Tüm hastaların %39.7'sinde (n=46) kan ve idrar kültürlerinde üreme vardı. Kültürlerinde üremesi olan hastalar değerlendirildiğinde, en sık üreyen mikroorganizmaların sırasıyla; Candida (%16.7), Pseudomonas (%16.7), Acinetobacter (%10.4) ve Karbapenem dirençli Enterococus (%10.4) olduğu saptandı. Hastaların %17.4'ünde gram negatif, %15.7'sinde gram pozitif bakteriler üredi. Grup 1'deki yaş ortalaması 3.79 ve Grup 2'deki 4.8 olarak belirlenmiştir. Grup 1 ve Grup 2 arasında yaş ve cinsiyet bakımından önemli bir fark bulunmamaktadır (p>0.05). Her iki grupta da cinsiyet oranları benzerdir; Grup 1'de %59 ve Grup 2'de %55 erkek bulunmaktadır. Kan ve idrar kültürlerinde üreme durumunu değerlendirdiğimizde, Grup 1'de bu oran %55 olarak belirlenirken, Grup 2'de bu oran %23'tür. Bu durum gruplar arasında anlamlı bir farklılık göstermektedir (p<0.05). Biyokimyasal değerler arasında prokalsitonin, C-reaktif protein ve sodyumda gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Bununla birlikte, albumin değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark saptandı. Grup 1'deki albumin seviyesi ortalama 3.2 iken, Grup 2'deki ortalama değeri 2.93'tür (p<0.05). Platelet nötrofil, lenfosit, monosit ve beyaz küre değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0.05). Hemoglobin, hemotokrit, ortalama trombosit hacmi (MPV) ve eritrosit dağılım genişliği (RDW) değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Enflamasyon ve immün yanıtla ilgili diğer belirteçler arasında albümin globulın oranı(AGR), nötrofil lenfosit oranı (NLR), platelet lenfosit oranı (PLR) ve lenfosit monosit oranı(LMR) değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). PNLR, MPR ve PNMLR değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0.05). Özellikle, Grup 1'de PNLR, MPR ve PNMLR değerlerinin ortalamaları Grup 2'ye göre daha yüksektir. 733 cut-off değeri için PNLR indeksinin duyarlılığı %40 ve özgüllüğü %81 olarak saptanmıştır. ROC eğrisinin altındaki alan (Area Under the Curve - AUC) 0.62 olarak bulunmuştur (95% CI: 0.52-0.71). Özetle sepsisli hastalarda PNLR daha yüksek seyretmektedir. 495 cut-off değeri için PNLR indeksinin duyarlılığı %45 ve özgüllüğü %85 olarak saptanmıştır. ROC eğrisinin altındaki alan (Area Under the Curve - AUC) 0.64 olarak bulunmuştur (95% CI: 0.54-0.74). Özetle sepsisli hastalarda PNMLR daha yüksek seyreder. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, sepsis hastalığının erken tanısında PNLR ve PNMLR indekslerinin kullanılması önemli bir potansiyele sahip olabilir. Çalışmamızda, sepsis gelişen grupla karşılaştırıldığında, hem PNLR hem de PNMLR değerlerinin anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Çocuk, Platelet nötrofil lenfosit oranı, Platelet nötrofil monosit lenfosit oranı, hematolojik inflamatuar indeksler.
Doğumsal siyanotik kalp hastalıklarında ve situs anomalili hastalarda CFC1 geninin R78W polimorfizm sıklığı
ÖZETDOĞUMSAL SİYANOTİK KALP HASTALIKLARINDA VE SİTUS ANOMALİLİHASTALARDA CFC1 GENİNİN R78W POLİMORFİZM SIKLIĞIGİRİŞ VE AMAÇ: Doğuştan gelen çoğu kalp anomalilerin kalp gelişimi sırasındave sol-sağ aks belirleme sürecindeki hatalarla ilgili olduğunun kanıtları bulunmaktadır.Doğumsal kalp anomalilerinin %8'inin genetik bir defektle ilgisi saptanabilir. EGF-CFCgen ailesinden olan CFC1 geni sol sağ aksın gelişiminden sorumlu bir gendir. Ayrıcaheterotaksisi olmayan kompleks kalp hastalığı olan (BAT ve ÇÇSV) bireylerde CFC1 genmutasyonu saptanmıştır. Bu çalışmada kompleks kalp hastalığı olan dekstrotrokardi vesitus inversus totalisli hastalarda CFC1 geninin R78W polimorfizm sıklığının araştırılmasıamaçlanmıştır.YÖNTEM: Klinik değerlendirme, ekokardiografi ve anjiyokardiografi ile kesintanı konulan 0-16 yaş grubu 107 olgu, 0-16 yaş grubu 100 normal çocuk çalışmayaalınmıştır. CFC1 geninin R78W polimorfizmi restriksiyon analizli PCR tekniği iledeğerlendirilmiştir.SONUÇLAR: 107 hasta grubunda, 100 kontrol grubunda CFC1 geninin R78Wpolimorfizm sıklığı çalışılmış, hasta ve kontrol gruplarında bu polimorfizmgösterilememiştir.TARTIŞMA: Bu çalışmada CFC1 geninin R78W polimorfizminin hasta ve kontrolgrubu olarak 207 olguda hiç gösterilememiş olması gen sıklığının toplumda az saptanmasıve kompleks kalp hastalığı olan çocuklarda ise daha çok Afrika kökenli Amerikalılardabulunması, literatür bulgularını desteklemektedir. Daha önce yapılmış araştırmalardasiyanotik ve kompleks kalp hastalıklarında R78W polimorfizminin çok az gösterilmiş veyahiç gösterilememiş olması belki de bu mutasyonun bu hastalık grubu ile doğrudan ilişkiliolmadığını düşündürmektedir. İleride daha geniş hasta grupları ile yapılacak çalışmalarve/veya meta-analizlerle bu ilişki daha açıklık kazanabilecektir.Anahtar kelimeler: CFC1 gen, heterotaksi, criptik56
Çocukluk çagı solid tümörlü olgularda nefrotoksisitenin belirlenmesi
ÖZETBu çalışmada 1993-2005 yılları arasında çocukluk çağı solid tümörleri nedeniyletedavileri tamamlanmış ve halen remisyonda izlenen 65 hastanın (37 erkek, 28 kız) geçdönem nefrotoksisite bulguları araştırılmıştır.Kullanılan nefrotoksisite derecelendirme sistemine göre hastaların 36'sında (%55,4)hafif ve üçünde de (%4,6) orta düzeyde olmak üzere toplam 39 hastada (%60) nefrotoksisitesaptanmıştır. Otuz (%46,1) hastada saptanan proksimal tubüler toksisite en sık saptanannefrotoksisite bulgusu olarak belirlenmiştir. Tmp/GFH düşüklüğü ve buna ikincil olarakgelişen hipofosfatemi en sık proksimal tubüler toksisite bulgusu olarak saptanmıştır. Ayrıca,proksimal subklinik tubüler toksisitenin saptanmasında idrar B2-MG ve α1-MG düzeylerininoldukça duyarlı belirteçler olduğunu belirlenmiştir. Distal tubüler toksisite 18 (%27,7)hastada saptanmıştır. On dört (%21,5) hastada saptanan hipomagnezemi en sık distal tubülertoksisite bulgusu olarak belirlenmiştir. Hipomagnezemi gelişen hastaların hepsinin anlamlıolacak şekilde platinyum içerikli KT protokolleri aldığı saptanmıştır. Hipomagnezemi ileartmış FeMg düzeyi arasında, hipofosfatemi ile Tmp/GFH düşüklüğü arasında anlamlıbağıntılar belirlenmiştir ve nefrotoksisite gelişen hastalarda gelişmeyen hastalara göre anlamlıolacak şekilde Tmp/GFH'nde düşüklük, hipofosfatemi ve hipomagnezemi saptanmıştır. Aynızamanda subklinik tubüler toksisitenin belirlemesinde idrar NAG enzim aktivitesinin düşükduyarlılığa sahip olduğu belirlenmiştir. CrCI'ne göre GFH 80 ml/dk/1.73 m2'nin altındabulunan 18 (%27,7) hastada glomerüler toksisite saptanmıştır. Glomerüler fonksiyonlarındeğerlendirilmesinde kullanılan diğer parametrelere göre, hasta grubundaki dört (%6,2)hastanın serum sistatin-C, iki (%3,1) hastanın serum Cr düzeylerinde yükselme, iki (%3,1)hastanın da Schwartz'a göre GFH'nda düşüklük bulunmuştur. Hasta grubunda glomerülerfonksiyon bozukluğunun saptanmasında CrCI'ne göre diğer parametrelerin tanısal etkinliğideğerlendirildiğinde serum sistatin-C düzeyinin ve Schwartz'a göre GFH ölçümünün tanısaletkinlik açısından serum Cr düzeyine göre anlamlı olacak şekilde iyi olduğunu belirlenmiştir.Glomerüler ve proksimal tubüler toksisite saptanan hastalar arasında anlamlı bir birlikteliksaptanmıştır ve glomeruler toksisite saptanan hastaların %66,7'sinde aynı zamanda proksimaltubüler toksisitenin geliştiği gösterilmiştir.Nefrotoksisite gelişimi ile nefrektomi, yaş ya da diğer nefrotoksik ilaç kullanımları(amikasin, vankomisin, amfoteresin-B, asiklovir) arasında anlamlı bir bağıntıgösterilememiştir. RT ile nefrotoksite gelişimi arasında ise sınırda anlamlı bir bağıntıbelirlenmiştir. Hastaların tedavilerinde aldıkları kümülatif nefrotoksik ilaç dozlarınınnefrotoksisite gelişimdeki etkileri değerlendirildiğinde, sadece ifosfamidin kümülatif ortancadozu ile nefrotoksisite gelişimi arasında anlamlı bir bağıntı gösterilmiştir. Ayrıca,nefrotoksisite varlığı ile tedavi sonrasında geçen süre arasında anlamlı negatif yönlü birbağıntı saptanmıştır. Nefrotoksisite gelişen 39 hastada çalışma anına kadar geçen ortanca süre10,25 ay iken, nefrotoksisite gelişmeyen 26 hastada çalışma anına kadar geçen ortanca süre26,5 ay olarak bulunmuştur.Hasta ve kontrol gruplarında CrCI'ne göre GFH ölçümü esas alındığında, glomerülerfonksiyonlardaki bozulmanın saptanması amacıyla serum sistatin-C, serum Cr düzeyleri veSchwartz'a göre GFH ölçümünün tanısal etkinliği değerlendirildiğinde CrCI'nin her üçparametreye göre tanısal etkinliğinin anlamlı düzeyde iyi olduğu gösterilmiştir. Aynı zamandaglomerüler fonksiyonlardaki bozulmanın belirlenmesinde serum sistatin-C düzeyinin serumCr düzeyine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde tanısal etkinliğinin daha iyi olduğusaptanmıştır.
Emzirme süresinin anne çocuk bağlanmasına etkisi ve anne sütü ile beslenmeyi bırakmaya neden olan faktörler
Amaç: Anne sütü, tüm bebeklerin ihtiyaç duyduğu esas gıda maddelerini içeren etkili bir besin kaynağıdır. Bebeğin bağışıklık sisteminin desteklenmesinde önemli rol olan birçok antikor ve biyolojik olarak aktif elemanları da bulundurur, bu nedenle yaşamsal açıdan çok önemlidir. Emzirmenin bebeğe faydalarının yanı sıra anneye de çok sayıda faydaları bulunmaktadır. Ayrıca emzirme anne ve babaların çocuğuyla yoğun ve devamlı bir bağ kurmasını ve çocuğun ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayan bağlanma geliştirici bir uygulamadır. Literatürde yapılan birçok çalışmada emzirmenin bebek için vazgeçilmez bir besin olduğu, anne ve bebek için çok sayıda faydasınının bulunduğu gösterilmektedir. Bu bilgileri takiben, bu çalışmada emzirme süresinin anne ve çocuk bağlanmasına etkisi ve anne sütünün kesilmesine neden olan faktörlerin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Araştırma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne Ekim 2023 – Ocak 2024 tarihleri arasında başvuran 0-24 ay arası bebeğe sahip olan annelerle yapılmıştır. 0-2 yaş arası çocuğu olup yapılacak araştırmanın ölçütlerini karşılayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 250 anne çalışmaya alındı. Araştırmacılar tarafından ilgili kaynağa dayalı olarak oluşturulan Anne ve Bebek Tanıtıcı Bilgi Formu ve Anne Bebek Bağlanma Ölçeği (ABBÖ ) kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 0-2 yaş çocuğu olan 250 anne dahil edildi. Katılımcıların yaşı, anne öğrenim durumu, baba eğitim düzeyi, babanın mesleği, aile tipi ve kronik hastalık durumu, bebeğin doğum haftası, doğum şekli, bebeğin doğum ağırlığı, çocuğun cinsiyeti, çocuğun tercih edilen cinsiyette olma durumu, toplam gebelik sayısı, toplam çocuk sayısı, gebeliğin planlanmış olma durumu anne bebek bağlanması üzerinde etkili bulunmamıştır. Anne çalışma durumu ile alınan toplam ABBÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur(p=0,023). Buna göre çalışan annelerde anne-bebek bağlanma düzeyinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Ailenin aylık geliri ile alınan toplam ABBÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur (p=0,046). Gelir seviyesi iyi olan annelerin anne-bebek bağlanma düzeylerinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda annelerin bebekleri ilk altı aydan sonra emzirme nedeninin anne bebek bağlanması üzerinde etkili olduğu tespit edilmiştir. Annelerin bebekleri ilk altı aydan sonra emzirme nedeni ile ABBÖ'den alınan toplam puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur (p=0.044). Ek gıdalar yetersiz kaldığı için emziren annelerin aldıkları puanlar (2.70±3.40), diğerlerinin aldıkları puanlardan anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur. Buna göre tamamlayıcı besinler yetersiz kaldığı için emziren annelerin anne bebek bağlanma düzeyleri daha düşük bulunmuştur. Annelerin bebek ile iletişim kurma sıklığı ile ABBÖ'den alınan puanlar arasında yüksek düzeyde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.001). Bebeği ile her zaman iletişim kuran annelerin anne bebek bağlanmasının daha iyi olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Toplumdaki kadınların eğitim düzeylerinin yükseltilmesi, anne bebek bağlanmasını ilerletmek için sağlık çalışanı desteğinin etkili hale getirilmesi, bebeklerin doğumdan sonra ilk bir saat içinde emzirmeye başlanması, kolostrumun bebeğe kesinlikle verilmesi, ilk altı ay yalnız anne sütü verilmesi ve iki yaşına değin emzirmenin sürdürülmesi desteklenmelidir. Bu amaçla doğumdan önce aile sağlığı merkezlerinde başlayan ve doğumdan sonraki dönemde hastanede güçlendirilen eğitimlerin emzirmeye yardım edeceği görülmektedir. Tıbbi zorunluluk bulunmadığı sürece doğumların normal spontan vajinal yolla (NSVY) yapılması, özellikle sezaryen olan annelerin doğumdan sonra geç emzirmelerinin önlenmesi için sağlık görevlilerinin bu konuda duyarlı olmaları, çalışan annelerin emzirmeyi sürdürebilmesi için sağlık çalışanlarının anneye desteğine ilave olarak devlet politikayla da anne sütünün desteklenmesi, anne sütüyle birlikte mama kullanım nedenlerinin araştırılıp buna yönelik çareler bulunması, sağlık personellerinin emzirme anne sütü, biberon ve emzik kullanma konusunda topluma eğitim vermeleri ve emzirmeyi desteklemeleri tavsiye edilir. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, emzirme süresi, bağlanma, anne bebek bağlanma
Kronik hastalığı olmayan ergenlerde travma sonrası stres bozukluğu, uyku kalitesi ve ilişkili faktörlerin incelenmesi
Kronik Hastalığı Olmayan Ergenlerde Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Uyku Kalitesi ve İlişkili Faktörlerin İncelenmesi Giriş ve Amaç: Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), çocuk ve ergenlerin hayatlarını etkileyen önemli psikiyatrik hastalıklardan birisidir. Travma sonrası stres bozukluğuna eşlik eden psikiyatrik bozuklukların uyku kalitesini etkilediği bildirilmektedir. Ülkemizde insanlar hem insan yapımı hem de doğa olayları nedeniyle pek çok travmatik olaya maruz kalmaktadır. Bu çalışma ile Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ana Bilim Dalı'na başvuran ergenlerde TSSB sıklığı, TSSB ile ilişkili demografik ve klinik veriler ile uyku kalitesi ile ilişkili faktörler incelenerek ülkemizde doğal afet sonrası travma yaşayan 11-18 yaş arası duygu durum ve uyku bozukluğu olan çocukların belirlenmesi, gerekli önlem ve önerilerde bulunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Eylül 2023 – Haziran 2024 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi polikliniklerine başvuran, cinsiyet ayrımı olmaksızın, çalışmada Revize Edilmiş Çocuk Olayın Etkisi Ölçeği-13 (CRIES-13) (EK-1), Afet ve Kitlesel Şiddet Olaylarını Değerlendirme Formu (EK-2) ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ)(EK-3) formlarını eksiksiz dolduran 11-18 yaş arası hastalar dâhil edilmiştir. Çalışmaya alınanların CRIES-13 puanı > 30 olan hastalar Travma Sonrası Stres Bozukluğu grubu (TSSB) ve diğer hastalarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu Olmayan hasta grubu (TSSBO) olarak iki gruba ayrıldı ve iki grup istatiksel analizler edildi. Bulgular: Bu çalışmaya 163 (%52,9) kız ve 145 (%47,1) erkek olmak üzere toplam 308 vaka dâhil edildi. Kız hastaların 56'sının (%45,1) ve erkek hastaların 68'inin (%59,1) TSSB olduğu saptandı. TSSB grubu hastaların 20'sinin (%22,7) olay sonrası hala evlerinin dışında yaşadıkları, TSSBO grubu hastaların 18'inin (%21,4) olay sonrasında hala evlerinin dışında yaşadıkları tespit edilmiş ve gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,039). TSSB grubu hastaların 63'ünde (%20,4) uyku bozukluğu olduğu, TSSBO grubu hastaların ise 76'sında (%24,6) uyku bozukluğu olduğu tespit edilmiştir. Fakat gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,560). Sonuç: Deprem gibi yıkıcı etkileri büyük olan afetlerde psikososyal destek genellikle olayın ilk haftalarıyla sınırlı kalmaktadır. TSSB, uyku ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki çok karmaşıktır. Pediatrik TSSB'deki spesifik uyku bozuklukları objektif olarak tanımlandığında, tedavi geliştirilme ve sonuç çalışmaları yalnızca hastalardaki olumsuz semptomların azaltılması için değil, aynı zamanda uyku bozukluğunu TSSB gelişiminde bir biyobelirteç olarak tanımlayabilmek için de çok önemli olacaktır. Bu amaçla çok merkezli, geniş katılımlı ve objektif tanı yöntemlerinin kullanılacağı yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Ergen, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Uyku Kalitesi
Malnutrisyon tanısı alan hastalarda organik sebeplerin araştırılması
Giriş ve Amaç: Malnütrisyon, protein, enerji ve diğer besin öğelerindeki eksiklik veya fazlalığa bağlı olarak vücut ağırlığı ve işlevlerinde belirgin olumsuz etkilere yol açan bir beslenme bozukluğu şeklinde tanımlanır. Bu çalışma ile Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ana Bilim Dalı'na başvurup, malnütrisyon tanısı konulan hastaların antropometrik, epidemiyolojik laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Ocak 2023 – 1 Şubat 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Ana Bilim Dalı'na başvurup, Gelişme geriliği, protein enerji malnütrisyonu tanısı konulan 1 ay- 18 yaş arası 156 hasta malnütrisyon grubu ve 100 sağlıklı çocuk kontrol grubu olarak alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan malnütrisyon grubunun 74(%47,4)'ü kız ve 82(%52,6)'si erkek ve sağlıklı çocuk kontrol grubunun 53(%53)'ü kız ve 47(%47)'si erkek idi ve cinsiyete göre gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmedi(p=0, 853). Çalışmaya alınan hastaların yaş grupları göre karşılaştırılması yapıldığında en fazla hasta içeren yaş grubu 60 hasta ile 60- 132 ay yaş grubu olduğu tespit edildi. Malnütrisyon grubunun Gomez Sınıflamasına göre dağılımı %67,9'unda (n=106) hafif, %25'inde (n=39) orta, %7,1'inde (n=11) ağır düzey malnutrisyon olduğu belirlenmiştir. Ayrıca ortalama WBC(103/μl), Ferritin(ng/ml), Vitamin B12(pg/ml) ve T4 düzeyleri ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (sırasıyla p=0,023, p=0,035,p=0,013, p=0,001). Sonuç: Malnütrisyon gelişmekte olan ülkeler için ciddi bir sağlık problemidir. Ağır malnütrisyon tanısı genellikle kolaylıkla konurken, orta veya hafif malnütrisyon tanısında güçlük çekilebilmektedir. Daha erken ve güvenli bir şekilde tanı koymada kullanılabilecek biyobelirteçlerin tespit edilmesi amacıyla amaçla çok merkezli, prospektif, daha uzun süre ve daha çok sayıda hastayı içeren yeni çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Malnutrisyon, Organik Sebepler, Çocuk.
Orak hücreli anemi tanılı çocukların endokrinolojik açıdan değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Orak hücreli anemi (OHA), β-globin zincirinde 6. pozisyondaki valinin glutamik asit ile yer değiştirmesine bağlı hemoglobinin çözünürlüğünün bozulmasıyla meydana gelen bir hemoglobinopati türüdür. Orak hücreli anemi hastalığının mortalite ve morbiditesinin ana belirleyicisinin komplikasyonlar olduğu kabul edilmektedir. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Bilim Dalında orak hücreli anemi tanısı ile takip edilen ve tedavileri devam eden hastalarda gelişen endokrin komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Temmuz 2023 – 1 Temmuz 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Polikliniğimize düzenli başvuran ve takip edilen Orak Hücreli Anemi tanılı olan ve takiplerinde yılda 1 kez endokrin polikliniğinde kontrolleri yapılan 2 yaş- 18 yaş arası toplam 41 hastanın verileri dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 24 kız ve 17 erkek olan toplam 41 hasta dahil edildi. Hastalar Ferritin düzeyi 200 μg/l üzerinde ve altında olarak gruplandırılıp cinsiyet, tanı yaşı ve güncel yaş gibi demografik özelliklerine göre karşılaştırılmasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanamadı (p>0,05). Çalışmaya alınan hastalarda ferritin düzey gruplarına göre ilk hemoglobin (g/dl), son hemoglobin (g/dl), hemoglobin S(%) ve hemoglobin F(%) değerlerinin karşılaştırılması yapıldığında ferritin yüksek hastaların ortalama ilk hemoglobin (g/dl) ve son hemoglobin (g/dl) değerleri sırasıyla 7,43±1,58 ve 8,71±1,13 iken ferritin normal hastaların ortalama değerleri sırasıyla 13,49±1,13 ve 10,42±2,03 olarak saptandı. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırasıyla p<0,001 ve p=0,009). Çalışmaya alınan hastalarda, hastaların tümünde en az bir olmak üzere toplam 91 endokrin komplikasyon tespit edilmiştir. En fazla tespit edilen endokrin komplikasyonlar D vitamini eksikliği (%34), hipogonadizm (%14,3) ve D vitamini yetersizliği (%8,8) olduğu tespit edildi. Sonuç: Orak hücreli anemi tanılı bireylerde metabolik değişiklikler ve endokrin komplikasyonların yüksek prevalansı görülmektedir. Bu nedenle, özellikle ergenlik döneminde periyodik antropometrik ve endokrin değerlendirmelerin yapılması ve bu hastalığa kapsamlı bir yaklaşımın benimsenmesi, uzun vadeli komplikasyonları azaltmak, yaşam beklentisini ve yaşam kalitesini artırmak açısından son derece önemlidir. Anahtar kelimeler: Orak hücreli anemi, çocuk, endokrin komplikasyon
Sağlık okuryazarlığının çocuklarda nemlendiriciler ve atopik egzama konusunda ebeveyn bilgisine etkisi
Sağlık Okuryazarlığının Çocuklarda Nemlendiriciler ve Atopik Egzama Konusunda Ebeveyn Bilgisine Etkisi Giriş ve Amaç: Atopik dermatit (AD) çocukların %20-25'ini yetişkinlerin ise %2-3'ünü etkileyen, kronik, tekrarlayan, kaşıntılı ve inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Birçok alerjik hastalıkta sosyodemografik faktörlerle birlikte ebeveyn sağlık okuryazarlığının hastalık bilgisini, tedavisini ve sonuçlarını olumlu yönde etkilediği anlaşılmıştır. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Çocuk Alerji ve İmmünoloji Polikliniğinde AD tanısı alan çocukların ebeveynlerinin sağlık okuryazarlığını ve dijital okuryazarlığını ölçmek, bu okuryazarlıkları etkileyen sosyodemografik faktörleri ortaya koymak ve okuryazarlık düzeyleriyle ailelerin atopik egzama bilgi ve nemlendiricilerle cilt bakımı bilgi düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Diyarbakır ilinde 1 Ocak 2023-1 Mayıs 2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Alerji Polikliniğinde öykü, fizik muayene ve laboratuvar tetkikleriyle atopik egzama (dermatit) tanısı alan çocukların ebeveynleri davet edildi. Çalışmaya 1 ay-18 yaş grubu çocukların ebeveynleri dâhil edildi. Bulgular: Çalışmaya 100 hasta ve ebeveyni dahil edildi. Hastaların medyan yaşı dokuz ay, yarıdan fazlasını (%64) kız hastalar oluşturmaktaydı. Annelerin medyan yaşı 30, çoğu üniversite (%50) mezunu ve çalışmamaktaydı (%76). Ebeveynlerin çocuklarındaki AD ile ilgili kullanılan en sık bilgi kaynağının doktorlar olduğu saptandı (%76). Annelerin çoğunun günlük düzenli nemlendirici (%88), düzenli banyo yağı (%86) ve anti-alerjik şampuan (%70) kullandığı saptandı. Katılımcıların AD ve cilt bakımı bilgi düzeyini ölçen sorulara verilen doğru cevaplar değerlendirildiğinde AD bilg düzeyi çoğunda kısmen yeterli (%51) ve cilt bakımı bilgi düzeyini çoğunda kısmen yeterli (%53) olduğu saptandı. Katılımcıların Sağlık Okur Yazarlığı Ölçeği Puanı medyan 33,3; AD bilgi düzeyi puanı medyan yedi, AD nemlendirici doğru kullanım puanı medyan dört saptanmıştır. Sağlık okuryazarlık puanı ile anne eğitim düzeyi (p=0,036, r=0,21) arasında pozitif yönde, anne yaşı (p=0,009, r=-0,26) ile negatif yönlü istatiksel anlamlı bir ilişki tespit edildi. Katılımcıların AD bilgi düzeyi ile cilt bakım bilgi düzeyi puanı arasında istatiksel olarak anlamlı pozitif ilişki tespit edildi (p=0,018, r=0,24). Sonuç: Sağlık okuryazarlığı, bireylerin sağlıkla ilgili karar verme süreçlerinde güçlenmelerini sağlar ve sağlığı iyileştirme çabalarına aktif katılımlarını teşvik eder. Bu konu ile ilgili çok merkezli ve daha fazla sayıda AD tanılı çocuk ebeveyni içeren randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: sağlık okuryazarlığı, çocuk, nemlendiriciler, atopik dermatit(egzama).
Prematüre bebeklerde palivizumab profilaksisi ve uyumun değerlendirilmesi:9 yıllık deneyimimiz
Amaç: Bu çalışmanın amacı RSV proflaksisi endikasyonu almış 2 yaş altı hastaların RSV sezonu boyunca ASYE ile ilişkili hastaneye yatışın varlığı, yatış süresi, yoğun bakım gereksinimi, mekanik ventilasyon ihtiyacı ve süresi ile palivizumab proflaksisine uyumunu araştırmaktır. Yöntem: Bu çalışmada 01 Ekim 2014- 31 Mart 2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan polikliniğine RSV proflaksisi endikasyonu almış 2 yaş altı 618 hastaya ait veriler, servis kayıtlarından alınan bilgiler retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların demografik özellikleri, mv, cpap, kio2 desteği alma süreleri, aldığı palivizumab dozu ve endikasyonu, sürfaktan alıp almadığı araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 308'i kız (%49,8) ve 310'u erkek (%50,2) olmak üzere 618 hasta dahil edildi. Olguların %95,8'in sezaryen doğum, %4,2'sinin normal doğum olduğu tespit edilmiştir. Doğum haftası %60,5'inde 28 hafta altında, %39,5'inde 28 – 32 hafta arasında olduğu belirlenmiştir. Doğum ağırlıklarının %51,5'inde 1000 gr altında, %44'ünde 1000 – 1500 gr arasında ve %4,5'inde 1500 gr üstünde olduğu saptanmıştır. %57,1'inde BPD tanısı ,%89,5'inin sürfaktan aldığı belirlenmiştir. %57.1'nin steroid aldığı tespit edilmiştir. %50,6'sının invaziv mv, %88,2'sinin CPAP ve %81,1'inin KiO2 desteği aldığı belirlenmiştir. İnvaziv mv desteği alan olguların ortalama invaziv mv alma süresi 3,89 ± 6,88 gün, CPAP desteği alan olguların ortalama CPAP alma süresi 11,05 ± 10,99 gün ve KiO2 desteği alan olguların ortalama KiO2 alma süresi 16,86 ± 14,81 gün olarak saptanmıştır. Olguların %42,6'sının prematürite, %57,4'ünün prematürite + BPD tanısı aldığı tespit edilmiştir. Olguların Pavilizumab dozu olarak %42,6'sının profilaksiye uyumlu, %57,4'ünün profilaksiye uyumsuz olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda yüksek risk altındaki bebeklerde uygun dozda ve zamanında palivizumab profilaksisinin, RSV enfeksiyonuyla karşılaşıldığında hastalığın şiddetini azalttığını ve yoğun bakım ihtiyacını düşürdüğünü göstermektedir. Dolayısıyla, palivizumab profilaksi programına tam uyum göstermek oldukça önemlidir.
Troponin yüksekliği ile başvuran çocuk hastaların değerlendirilmesi
Amaç: Kardiyak troponinler, miyokarddaki ince aktin filamanlarının düzenleyici proteinleridir. Troponin miyokard hasarını belirlemede yüksek özgüllük ve duyarlılık gösteren bir belirteçtir. Çalışmamızın amacı; merkezimize başvuran ve troponin seviyeleri yüksek saptanan çocukların; şikâyet, görüntüleme ve tanı aşamalarının incelenmesidir. Yöntem: Çalışmamıza 2012-2021 yılları arasında hastanemize herhangi bir şikâyet ile başvuran 0-18 yaş grubu arasındaki troponin değeri yüksek248 hasta dahil edildi. Retrospektif olarak; hastaların demografik özellikleri, şikayetleri, görüntüleme bulguları, özgeçmiş, soy geçmiş ve laboratuvar verileri incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz 248 hastanın yaş ortalaması 95,77±73,63(ay) idi. Hastaların %56,9'u erkek idi. Hastaların %23,8'i göğüs ağrısı, %17,7'si ateş ve halsizlik, %15,7'sidispne ve %11,3'ü huzursuzluk şikayetiyle başvurdu. Hastaların %26,2'si miyokardit, %9,7'si travma, %9,3'ü dilate kardiyomiyopati, %6,9'u sepsis, %6,9'u akciğer hastalığı, %18,5'i diğer (hiperbilirubinemi, ensefalopati, epilepsi vs.) ve %0,8'i akut miyokard iskemisi (AMI) tanısı aldı. Troponin değeri; AMI, kardiyopulmoner arrest, genel durum bozukluğu, sepsisve miyokarditteen yüksek saptandı. Akut MI ile başvuran hastalarda hem CK-MB hem de troponin değerlerinin en yüksek olduğu belirlendi. En yüksek CK-MB değerleri kardiyopulmoner arrest ile başvuran hastalarda saptandı. Dilate KMP tanılı hastaların ejeksiyon fraksiyonu (EF) değerleri en düşük olarak bulundu. Akut MI tanısı alan ve koroner stent tedavisi uygulanan iki hastadan birinin Kawasaki diğerinin ailesel hiperlipidemi tanısı mevcuttu. Sepsis tanılı hastaların hastanede yatış süreleri ve exitus olma oranları diğer hastalardan daha yüksekti(p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda nonspesifik kliniği olan çocuklarda troponin seviyesinin anlamlı düzeyde yüksek olmadığı saptandı. En yüksek troponin seviyelerinin AMI, kardiyopulmoner arrest, genel durum bozukluğu, miyokardit ve sepsiste olması klinik durumun çok daha önemli olduğunu göstermektedir. Spesifik kardiyak şikâyeti, ek hastalık ve aile öyküsü olan hastalara mutlaka troponin seviyesi bakılmalı ayrıca genel durum bozukluğu olan ve sepsis hastalarında da prognozu belirleme açısından troponin seviyelerinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmamız hekimlerin hastayla karşılaştıklarında detaylı bir anamnez ve fizik muayene yaptıktan sonra gerekli hastalarda troponin seviyelerinin bakılmasının önemini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Troponin, Çocuk, Miyokard
Çocuk sağlığı ve hastalıkları anabilim dalı palyatif yoğun bakımımızda yatan hastaların değerlendirilmesi
Amaç: Pediatrik palyatif bakım, yaşamı sınırlayan koşullara sahip çocukların yaşam kalitesini artırmaya odaklanır. Bu çalışma, Türkiye'deki ilk Pediatrik Palyatif Yoğun Bakım Ünitesi (PPYBÜ) olan Dicle Üniversitesi'nden 10 yıllık veriyi analiz etmektedir. Gereç ve yöntem: Eylül 2014 ile Kasım 2024 tarihleri arasında PPYBÜ'ye kabul edilen 74 hasta üzerinde retrospektif bir çalışma yapıldı. Demografik veriler, klinik özellikler, müdahaleler ve sonuçlar analiz edildi. İstatistiksel değerlendirmeler IBM SPSS 21.0 kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 74 hastanın %62'si erkek olup, yaş ortalaması 41,99 ± 50,18 aydır. Ortalama yatış süresi 604,99 ± 748,27 gündü. Nörolojik ve nörometabolik hastalıklar sırasıyla %62 ve %15 oranında tespit edilmiştir. Vakaların %46'sında aile içi akrabalık öyküsü bildirilmiştir. Klinik müdahaleler arasında trakeostomi (%82), perkütan endoskopik gastrostomi (%43) ve mekanik ventilasyon (%92) yer almıştır. Hastanede yatış süresince kilo persentillerinde anlamlı bir iyileşme gözlenmiştir. Mortalite oranı yüksek olup, hastaların %61'i yaşamını yitirmiştir. Multidisipliner bakım, ileri görüntüleme ve mikrobiyolojik değerlendirmeler hasta yönetiminde kritik rol oynamıştır. Sonuç: Dicle Üniversitesi PPYBÜ, kritik durumdaki pediatrik hastaların yönetiminde multidisipliner palyatif bakımın önemini göstermektedir. Bulgular, Türkiye'deki kritik bakım ortamlarına palyatif bakımın entegrasyonunu ve bu alanda kaynakların artırılmasını vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Pediatrik palyatif bakım, yoğun bakım, multidisipliner yaklaşım, retrospektif analiz, Türkiye
Talasemi majörlü hastalarda işitme fonksiyonunun değerlendirilmesi
Türkiye'de yaklaşık 1.300.000 kişi beta talasemi taşıyıcısı olup, 4000 civarında beta talasemi hastası bulunmaktadır. Aşırı demir yüklenmesinin komplikasyonlarını önlemek ve tedavi etmek için demir şelasyon tedavisi gereklidir. Bu çalışmanın amacı, Dicle Üniversitesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi polikliniğinde takip edilen ve tedavileri devam eden Beta Talasemi Majör tanılı hastaların olası işitme fonksiyon kaybını incelemektir.
COVID-19 pandemisi sonrası sezonsal viral solunum yolu enfeksiyonlarının etiyolojik değerlendirilmesi
Covid-19 Pandemisi Sonrası Sezonsal Viral Solunum Yolu Enfeksiyonlarının Etiyolojik Değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: Akut solunum yolu enfeksiyonları, çocuklarda önemli ölüm sebepleri arasında yer alır. En sık sebebi beş yaşında küçük çocuklarda, viral etkenlerdir. Bu etkenlerden İnfluenza, Respiratuvar Sinsityal Virüs (RSV) ve Parainfluenza virüsleri genellikle epidemilere; Human Koronavirüs (HCoV), Human Rhinovirüs, ve Adenovirüsler ise endemik enfeksiyonlara sebep olmaktadırlar. Bu çalışma ile, Covid- 19 pandemisi sonrası Dicle Üniversitesi Çocuk Hastanesi'ne başvuran ve etkeni saptamak amacıyla gerçek zamanlı PCR testi (RT-PCR) ile hastalarda patojenlerin tanımlanması ve hastaya bağlı değişkenlerle olan ilişkisinin retrospektif olarak incelenmesi yoluyla pandemi sonrası döneme ilişkin risk faktörlerini, mevsimsel farklılıkları ve etiyolojik viral patojenleri belirlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi'ne Ekim 2022- Mayıs 2023 tarihleri arasında başvuran ve "Solunum Yolu RT-qPCR MX-24S Paneli" çalışılan 1 ay- 18 yaş arası hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular viral etken tespit edilen ve edilmeyenler olarak sınıflandırılarak, demografik, klinik, fizik muayene bulguları, hangi patojenin saptandığı, yatış süresi ve ek hastalık durumu açısından karşılaştırıldı. Solunum Yolu RT-qPCR MX-24S Paneli ile etken saptanan hastalar Grup 1, etken saptanmayanlar Grup 2 olarak kabul edildi. Bulgular: 204 tanesi erkek 330 hasta çalışmaya alındı. Yaş ortalaması 52,04±50,39 ay (min=1; max=180) idi. Hastaneye yatış oranı % 40,9 idi. Rt-PCR pozitifliği ile yaş, eşlik eden ek hastalık varlığı, ateş, öksürük, solunum sıkıntısı, göğüs ağrısı, bulantı kusma, döküntü ve el-ayak soyulması gibi başvuru şikayetleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulundu (sırasıyla p=0,001, p<0,001, p=0,035, p=0,039, p=0,003, p=0,031, p=0,043, p=0,050, p=0,008). En sık İnfluenza A virüsü (n=47;%14,2) saptandı, en sık (n=35; %74,5)'i Ocak ayında pik yaptığı görüldü. Ko-enfeksiyonlar içerisinde en sık gözlenen virüs birlikteliği ise %27,2 ile Adenovirus-RSV ve %27,2 ile HCoV- RSV arasında idi. Bakteriyel süperenfeksiyon etkenlerinden sadece Haemophilus İnfluenzae ile hastane yatışı arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p=0,017). Sonuç: Hızlı, duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek bir yöntem olan Rt-PCR ile solunum yolu enfeksiyonlarının viral etkenlerinin tespit edilmesi; uygun antiviral tedavilerin başlanması, gereksiz antibiyotik kullanımının sonlandırılması, viral etkenlerin mevsimsel dağılımlarının ve hedef yaş gruplarının belirlenmesi yoluyla halk sağlığı için gerekli önlemlerin alınmasına katkı sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: : Solunum yolu virüsü, COVID-19, koenfeksiyon, gerçek zamanlı PCR, çocuk.
Nekrotizan enterokolit tanısı almış olan prematüre hastaların bir yıllık değerlendirilmesi
ÖZET Amaç: Nekrotizan enterokolit (NEK), öncelikle prematüre bebekleri etkileyen ve yaşamı tehdit eden bir gastrointestinal hastalıktır. NEK, genellikle bağırsakların nekrozuna yol açarak, hastalarda ciddi morbidite ve mortaliteye neden olur. Çalışmamızda, 2023 yılı içerisinde yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatan ve NEK tanısı alan prematüre bebeklerde intestinal perforasyon ve mortalitenin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada 1 Ocak- 31 Aralık 2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitemizde yatarak takip edilmiş gestasyon yaşı ≤34 hafta olan 470 preterm bebekten NEK tanısı alan bebekler retrospektif olarak değerlendirilecektir. Bulgular: Çalışmamızda, 32 gebelik haftasının altında yatan 241 hastadan 86'sında (%36) NEK tanısı konmuştur. Çalışmamızda, perforasyon gelişen hastalarda mortalite oranı %27 olarak saptanmıştır. Cerrahi vakalarda, 8 hastada çıkan kolon, 3 hastada terminal ileumda, 1 hastada hem ileumda hem de çıkan kolonda ve 1 hastada midede perforasyon saptanmıştır. Laboratuvarda, ilk gün beyaz küre ortalaması 10,25 /mm3 (103/µL) olarak belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamamızda da gebelik haftası doğum ağırlığı ile NEK görülme sıklığı literatürde belirtildiği gibi ters orantılıydı. Erken tanı ve müdahalenin kritik önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. NEK nedeniyle perfore olan hastaların mortalitesi, dikkatli bir klinik izleme ile azaltılabilir. Gelecek çalışmalar, NEK'in patogenezinin daha iyi anlaşılmasına ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Nekrotizan enterokolit, prematüre bebek, perforasyon, mortalite
Migrenli çocuklarda patent foramen ovale sıklığının değerlendirilmesi
Amaç: Migren, tipik baş ağrısı atakları ile karakterize bir nörolojik hastalık olarak bilinmektedir. Dünya genelinde yetişkin nüfusun yaklaşık %12'sini etkileyen migren hastalığı kadınlarda daha sık görülmektedir. Patent foramen ovale (PFO), tipik olarak doğumdan kısa bir süre sonra kapanan sağ ve sol atriyumlar arasında kalıcı bir açıklık ile karakterize bir konjenital kardiyak anomali olarak bilinmektedir. Genel popülasyonun yaklaşık %25'inde bu açıklık yaşam boyunca açık kalmaktadır ve başta migren olmak üzere birçok hastalık ile ilişkisi incelenmektedir. Bizim yaptığımız bu çalışmadaki amacımız da migreni olan hastalarda PFO sıklığını araştırarak, çocuklardaki PFO'nun migren sıklığına etkilerine dair literatüre katkıda bulunmaktır. Yöntem: Çalışmamız Dicle Üniversitesi Etik Kurul onayı aldıktan sonra başlamış olup bu çalışmaya hastanemiz Çocuk Nöroloji Polikliniği'ne Eylül 2023 ile Eylül 2024 tarihleri arasında başvurup migren tanısı konulan 5-18 yaş arası hastalar dahil edilmiştir. Hastalara etiyolojik araştırma amaçlı kardiyoloji konsültasyonu istenmiş ve görüntüleme yöntemleri ile PFO dahil tüm kardiyak patolojiler taranmıştır. Ayrıca hastaların laboratuar verileri ile hemodinamik verileri not edilmiş ve kıyaslamalarda kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 71 adet migrenli, 71 adet migreni olmayan kontrol grup hastası dahil edilmiştir. %98,6 hastada aurasız, %1,4 hastada auralı migren saptanmıştır. Migren grubunda %21,1 hastada PFO saptanmışken, bu oran kontrol grubunda %2,8 olarak tespit edilmiştir. Migren grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde PFO sıklığı daha yüksek saptanmıştır (p=0,003). Patent foramen ovalesi olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek kalp atım hızı saptanmıştır (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda migren hastalarında patent foramen ovale sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. PFO'nun migrenli hastalarda taşikardiye neden olabileceğini ve migren tanısı alan taşikardik vakalarda PFO varlığının araştırılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Migren, Patent Foramen Ovale, İlişki, Sıklık
Çocuk Yoğun bakım servisinde hiponatremi saptanan hastaların değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Serum sodyum(Na) düzeyinin <135 mEq/L olması olarak tanımlanan hiponatremi, çocuklarda en yaygın görülen elektrolit dengesizliğidir ve genellikle hastanede gelişen bir sorun olarak karşımıza çıkar. Hastanede yatan çocukların yaklaşık %25'i bu durumdan etkilenmekte olup, çoğunlukla hipotonik intravenöz sıvı uygulaması yapılan hastalarda rastlanmaktadır. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde hiponatremi nedeniyle yatan hastaların klinik olarak değerlendirilip altta yatan etyolojik nedenlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01 Ocak 2019- 30 Nisan 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Çocuk yoğun bakımda hiponatremi tanısı almış çocuk ve adölesan 55 erkek ve 44 kız olmak üzere toplam 99 hastanın verileri dahil edilmiştir. Hastalar sodyum düzeylerine göre gruplandırıldı ve iki grubun klinik ve laboratuvar özellikleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastalar sodyum düzeylerine göre Sodyum= 130-135 mEq/L olan grup Hafif Hiponatremi (n=64) ve sodyum≤129 mEq/L olan grup Önemli Hiponatremi (n=35) olarak tanımlandı. Her iki grupta da en fazla tespit edilen yatış nedenlerinin nörolojik, solunumsal ve hematolojik nedenler olduğu tespit edildi. Hafif hiponatremi grubunda ortalama sodyum değeri, yatış sırasındaki normal kan basıncı, normovolemik hasta oranı, normal idrar volümlü hasta oranı, hiponatremik dönemde normal kan basınçlı hasta oranı önemli hiponatremi grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek iken düşük kan basınçlı hasta oranı, hipovolemik hasta oranı, azalmış ve artmış idrar volümlü hasta oranları, hiponatremi gelişme süresi, düşük kan basıncı hasta oranı, İV alınan Na miktarı (mEq/kg/gün) ve İV alınan Na >3 mEq/kg/gün olan hasta oranları istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük olduğu tespit edildi(p<0,05). Ölen grupta yaşayan gruba göre yatış nedeninin hematolojik nedenlere bağlı olması, hiponatremi döneminde kan basıncının yüksek olması, kullanılan sıvıların %3 hipertonik mayi ile ringer laktat olması daha yüksek olması ve ortalama alınan sıvı miktarının düşük olması mortalite açısından istatistiksel anlamlı olduğu tespit edildi(p<0,05). Sonuç: Hiponatremi durumunda, sodyum düzeyi düştükçe hastalarda normovolemi, normal kan basıncı ve normal idrar volümü oranlarının azalırken; hipovolemi, düşük kan basıncı ve aşırı veya azalmış idrar volümü oranlarının arttığı, ayrıca alınan intravenöz sodyum miktarının ve hipertonik sıvı kullanımının daha belirgin hale geldiği tespit edilmiştir. Özellikle hematolojik nedenlerle yatış, yüksek kan basıncı ve azalmış sıvı alımı mortalite riskini artıran faktörler arasında bulunmuştur. Bu sonuçlar, hiponatreminin ciddiyeti arttıkça hastaların klinik durumunun daha ağırlaştığını ve uygun tedavi yaklaşımlarının önemini ortaya koymaktadır.
Çocukluk çağı menenjit ve ensefalit tanısında multiplex PCR yönteminin etkinliği
Amaç: Menenjit meninks zarlarının iltihaplanması sonucu oluşan, yüksek morbiditeye ve ciddi komplikasyonlara neden olan bir merkezi sinir sistemi enfeksiyonudur. Enfeksiyöz ve non- enfeksiyöz olmak üzere birçok nedeni vardır. Bu çalışma hızlı tanı ve duyarlılığı yüksek olan multiplex PCR gibi moleküler testleri kullanarak, bu testlerin etkinliğini araştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Ocak 2020/1 Kasım 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran 0-18 yaş arası, BOS multiplex PCR'da üremesi olan menenjit ve ensefalit tanısı alan 26 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, başvuru şikayetleri, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları retrospektif olarak hastane sisteminden ve hastaların dosyalarındaki bilgilerden elde edildi. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 5,42±4,25 yıl olup, %65,4'ü 5 yaş üstüydü. Hastaların %61,5'i erkekti ve en yüksek vaka oranları yaz ve kış mevsimlerinde görüldü. En sık başvuru şikâyetleri ateş(%84,6) ve kusma(%76,9) idi. BOS multiplex PCR ile bakteriyel etkenler %46,1, viral etkenler %53,9 oranında tespit edildi; en sık Streptococcus pneumoniae (%75) ve Enterovirüsler (%57,2) izole edildi. Tedavide en çok Vankomisin + 3. Kuşak SS (%42,3) kullanıldı. Viral menenjitlerde trombosit, albümin ve kalsiyum düzeyleri yüksek, bakteriyel menenjitlerde tedavi süresi daha uzun bulundu(p<0.05). Komplikasyon gelişen hastalarda beyin MRG'de patoloji saptandı(p<0.05). Konvülsiyon geçiren hastaların kan kültüründe üreme görüldü(p<0.05). Tüm laboratuvar değerleri arasında korelasyon yapıldı. Yapılan lineer regresyon analizinde ise BOS Glukoz ile BOS Protein, BOS Glukoz ile Glukoz (BOS/Serum), Glukoz (BOS/Serum) ile tedavi süresi arasında anlamlı korelasyon saptandı(p<0.05). Sonuç: Multiplex PCR testi, menenjit tanısında hızlı ve hassas sonuçlar sağlayarak enfeksiyon etkenini kısa sürede belirler. Geleneksel yöntemlere göre düşük miktardaki patojenleri tespit edebilir, gereksiz antibiyotik kullanımını önler ve tedaviyi hızlandırarak komplikasyon riskini azaltır. Anahtar Kelimeler: Menenjit, Ensefalit, Çocuk, BOS multiplex PCR
Senkop şikayeti ile başvuran çocukların etyolojik, klinik ve elektrokardiyografik bulguları
Amaç:Senkop, beynin beslenmesinin azalmasına bağlı olarak aniden ortaya çıkan, kısa süreli olup kendiliğinden düzelen geçici bilinç kaybı olarak tanımlanmaktadır. Pediatrik popülasyonda senkop önemli bir endişe kaynağıdır. Çocuklarda en yaygın nedeni vazovagal senkoptur. Bu prospektif çalışma ile hastanemize senkop ile başvuran çocuk hastaların etyolojik, klinik ve elektrokardiyografik bulgularını değerlendirip en uygun yönetimin yapılması amaçlanmıştır. Yöntem:Prospektif çalışmamızda çocuk kardiyoloji polikliniğimize 1 yıl içinde senkop nedeni ile başvuran hastalar klinik, elektrokardiyografik ve etyolojik olarak değerlendirildi. Çalışmaya 101 hasta alınmış olup tüm hastalar çocuk nöroloji polikliniğine yönlendirildi. Hastaların tamamına ilk muayenede anamnez, fizik muayene, rutin kan tahlilleri ve elektrokardiyografi incelemesi yapılıp sonrasında tüm hastalara ekokardiyografi, elektroensefalografi, tilt table testi (eğik masa testi) ve manyetik rezonans görüntüleme yapıldı. Bulgular:Hastalarımızın %61,4'ü (n=62) kız olup, ortalama yaşı 165,4±38,93 ay idi. Prodromal semptomları olan hasta sayısı 82 (%81,2) idi. Prodromal bulgulardan baş dönmesi (uzun süre ayakta kalma ve ani ayağa kalkma sonrası) (p<0,001) ve göz kararması (p=0,003) vazovagal senkop ve/veya postural ortostatik taşikardi sendromunda epilepsi hastalarına göre daha yüksek saptandı. Elli sekiz (%57,4) hasta vazovagal senkop (27 hastada tilt table testi pozitif, 31 hastada tilt table testi negatif veya uyumsuz olup belirgin prodromal bulgusu olanlar), 14 (%13,9) hasta postural ortostatik taşikardi sendromu ve 18 (%17,8) hasta epilepsi tanısı aldı. Herhangi bir etyoloji bulunmayan hasta sayısı 17 (%16,8) idi. Epilepsi saptanan hastaların 3'ünde aynı zamanda vazovagal senkop saptanmışken, 3 hastada da postural ortostatik taşikardi sendromu saptanmıştır. Bu hastalar genel tanımlamada epilepsi üzerinden değerlendirilmiştir. Senkop öncesi ve sırasında kasılma varlığı(p<0,001),senkop sonrası halsizlik (p<0,001), ailede senkop (p<0,001), ailede akrabalık öyküsü (p=0,007) ve ailede epilepsi öyküsü (p<0,001) epilepsi grubunda daha fazla saptandı. Senkop süresi açısından vazovagal senkop (60,51 saniye) ve postural ortostatik taşikardi sendromunda (51,82 saniye) anlamlı fark saptanmazken, epilepsi hastalarına (117,78 saniye) göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha kısa olarak belirlendi (p<0,001). Provoke edici faktörlerden uzun süre ayakta kalma ve aniden ayağa kalkma vazovagal senkop ve postural ortostatik taşikardi sendromu grubunda epilepsi tanılı hastalara göre anlamlı şekilde daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Hastaların hiçbirinde ekokardiyografik, elektrokardiyografik ve 24 saatlik holter elektrokardiyografik değerlendirilmelerinde senkoba sebep olabilecek kardiyak patoloji saptanmadı. Sonuç:Özellikle belirgin prodromal semptomları olan hastalarda tilt table testinin yanlış negatiflik ve yanlış pozitiflik ihtimali olduğu için çalışmamızın da desteklediği gibi tilt table testi negatif olsa bile hastalar vazovagal senkop tanısı alabilir. Ailede epilepsi öyküsü olması, kasılma olması ve senkop sonrası halsizlik olması epilepsi tanısını düşündürmektedir. Her ne kadar bu prospektif çalışmamızda kardiyak senkop tanısı alan hastalarımız olmasa da fizik muayene bulgusu, elektrokardiyografi bulgusu ve ailede erken yaşta kardiyak hastalık sebebi ile ani ölüm öyküsü olan hastalarda kardiyak senkop düşünülebilir. Çalışmamız, senkop nedeniyle başvuran çocuk hastalarda doğru tanı koyabilmek için uygun anamnez, fizik muayene ve elektrokardiyografik değerlendirmelerin önemli oranda yeterli olduğunu sadece gerekli hastalarda tilt table testi, ekokardiyografi, elektroensefalografi ve manyetik rezonanas incelemelerinin yapılması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Senkop, Anamnez, Fizik muayene, Elektrokardiyografi
Ekim 2000-0cak 2007 tarihleri arasında hastanemizde doğan yenidoğanlarda yapılan tsh tarama sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalısmada Ekim 2000-Ocak 2007 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde dogan yenidoganlardan alınan TSH tarama sonuçlarını degerlendirerek konjenital hipotiroidi sıklıgını ve geri çagrılma oranını belirlemek amaçlandı. Bu nedenle 12.626 yenidoganın topuklarından özel filtre kagıtlarına kan alınarak TSH degerleri ölçüldü. Taramada konjenital hipotiroidi açısından geri çagrılma esik degeri dönemlere göre >10,>20 ve >25 ?U/ml olarak alındı. Geri çagrılan 1136 olguda serum TT4, sT4 ve TSH çalısıldı. Sonuçlara göre 45 yenidogan takibe alındı. 3 yıllık izlemleri sonrasında 27'sinde geçici hipertirotropinemi, 5'inde kalıcı konjenital hipotiroidi ( 3'ü kompanse hipotirodi) saptandı. 13 olgu ise 3 yılları henüz dolmadıgı için takipleri devam etmektedir. Toplamda altı yıllık sürede 12.626 yenidogan tarandı. Konjenital hipotiroidi sıklıgı 1/2525 ve geri çagrılma oranı toplamda % 8,99 (dönemlere göre sırasıyla % 21,76, % 6,83, % 6,72 ve % 4,41) olarak bulundu. Yaptıgımız çalısmada TSH cut off degerini %100 sensitivite ve %91,1 spesifite ile 22,15 ?U/ml olarak saptadık. Sonuç olarak bölgemizdeki konjenital hipotiroidi sıklıgı ve geri çagrılma oranları dünyadaki birçok ülkeden yüksektir. Türkiye'nin geneli konjenital hipotiroidi açısından risk altındadır. Daha önceden yurdumuzun çesitli bölgelerinde yapılmıs olan pilot çalısmalardaki konjenital hipotiroidi sıklıkları da bunu göstermektedir. Bu konuda Ocak 2007'de Saglık Bakanlıgımızın ulusal düzeyde konjenital hipotiroidi tarama programı baslatması ise isabetli bir karar olmustur.
Acil servise karın ağrısı şikayetiyle başvuran çocuklarda prospektif değerlendirme
Amaç: Çocukluk döneminde karın ağrısı, acil servis ve poliklinik başvurularında en sık karşılaşılan şikayetlerden biridir. Bu çalışmanın amacı, hastanemiz acil servisine karın ağrısı şikayetiyle başvuran çocukların karın ağrısının nedenlerini, eşlik eden semptomları, öykü ve fizik muayene bulguları ile tanı koyma sürecinde kullanılan diğer tetkiklerin etkinliği değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif olup 1 Nisan 2024/1 Ocak 2025 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk hastanesi acil servisine karın ağrısı şikayetiyle başvuran 6-17 yaş arası dahil edilme kriterlerini karşılayan 100 hasta dahil edildi. Hastaların ayrıntılı anamnezleri, fizik muayene bulguları ve laboratuvar incelemeleri yapıldı. Alınan onam formunda hastalarla ilgili istenen veriler de toplandı (Ek-2). Karın ağrısı üç günden kısa sürenler akut karın ağrısı olarak değerlendirildi. Fonksiyonel karın ağrısı kabul edilen hastalar Roma IV kriterlerine göre sınıflandırıldı. Bulgular: İncelediğimiz 100 hastanın %47'si kız çocuğuydu. Ortalama yaş 10,9±3,38 yıl olarak hesaplandı. En sık görülen ek şikayetler bulantı (%65) ve kusma (%56) olarak saptandı. Hastaların %26'sında defans saptanmıştır. Bir günden kısa süreli ağrısı olan hasta sayısı 48 (%48) olarak tespit edilmişti. Hastaların %38'ine çocuk cerrahisi konsültasyonu istenmiş olup bunlardan sadece 18 tanesine cerrahi girişim yapılacak tanı konulmuştur. Hastalara en sık konulan tanı %29,3 ile akut gastroenterit iken, bunu sırasıyla %15,2 ile akut apandisit ve %13,1 ile fonksiyonel karın ağrısı izlemiştir. Yatırılarak tedavi edilen hastalarda bulantı ve sağ alt kadran ağrısı (p<0,05) daha yüksek saptandı. Yatırılarak tedavi edilen hastalarda vücut ısısı, kreatinin ve CRP seviyeleri anlamlı olarak daha yüksek saptandı. (p<0,05). Sonuç: Çocuk acil servis başvurularında karın ağrısının yaygın bir semptom olduğunu ve çoğu vakada cerrahi müdahaleye gerek olmadığını göstermektedir. Hastaların çoğunda tanı, klinik değerlendirme, anamnez ve fizik muayene ile rahatlıkla konulabilmiştir. Anahtar kelimeler: Karın ağrısı, çocuk hasta, acil servis, etiyoloji
Konjenital kalp hastalığı tanılı çocukların ebeveynlerinin çocukluk çağı aşı tutumu: Olgu kontrol çalışması
Konjenital Kalp Hastalığı Tanılı Çocukların Ebeveynlerinin Çocukluk Çağı Aşı Tutumu: Olgu Kontrol Çalışması Giriş ve Amaç: Çocuklarda kronik hastalık varlığı, aşılanma durumunu etkileyen önemli faktörlerden biridir. Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Polilkliniği'ne başvuran Konjenital kalp hastalığı (KKH) tanılı çocukların ebeveynlerinin çocukluk çağı aşılarına karşı tutumunu ve çocuklarının aşılanma durumunu sağlıklı çocukların ebeveynleri ile kıyaslayarak değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma vaka kontrol olarak planlanmıştır. 01.06.2022-01.06.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji polikliniğine başvuran KKH tanılı çocukların ebeveynleri vaka gurubu olarak alınmıştır. Kontrol grubu için KKH tanılı çocuğu olmayan ebeveynler alınmıştır. Veri formu olarak Ebeveynlerin Çocukluk Çağı Aşılarına Yönelik Tutumları (PACV) ölçeği ile çocukların aşılanma durumu ve sosoyodemografik özelliklerini sorgulayan anket formu kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 274 vaka ve 457 kontrol olmak üzere toplam 731 ebeveyn dahil edilmiştir. Sağlık Bakanlığı çocukluk çağı aşı takviminde yer alan aşılarının uygulanma oranları açısından vaka ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,05 tüm değişkenler için). Rota virüs ve Meningokok aşıları uygulanma oranları kontrol grubunda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. (sırasıyla p<0,001 ve p<0,001). Vaka ve kontrol grubunun aşı tereddüt varlığı karşılaştırıldığında, kontrol grubunda aşı tereddüdünün anlamlı daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0,006). PACV ölçeğinden alınan toplam ham puan, dönüştürülmüş puan ve genel tutum puanları kontrol grubunda anlamlı yüksek bulundu (sırayla p<0,001, p<0,001 ve p=0,019 ). Vaka grubunda siyanotik kalp hastalığı olan çocukların ebeveynlerinde aşı tereddüdü oranı anlamlı daha yüksekti. (p=0,038). Sonuç: Bu çalışmada, KKH tanılı çocukların ebeveynlerin aşı tereddüdü oranları, sağlıklı çocukların ebeveynlerine oranla daha düşük bulunmuştur. Ancak siyanotik kalp hastalığı varlığı aşı tereddüdünü anlamlı düzeyde artıran tıbbi etken olarak öne çıkmıştır. Sosyodemografik özellikler aşılar hakkındaki bilgi düzeyi, doktora duyulan güven ve ekonomik faktörler iki grubun da aşı tereddüt oranlarını etkilemiştir. Anahtar kelimeler: Aşı tutumu, konjenital kalp hastalığı, çocukluk çağı.
Çocuklarda hassas cilt sendromu ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Hassas cilt sendromu (SSS), çevresel faktörler ve kimyasal uyaranlara karşı cildin artan hassasiyetiyle karakterize, hoş olmayan duyumların (batma, yanma vb.) ortaya çıkmasıyla tanımlanan bir sendrom olarak bilinmektedir. Literatürde çocuklarda yeterli çalışma yapılmamıştır. Ayrıca SSS hastaların yaşam kalitelerini ciddi seviyede etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı çocuklarda hassas cilt sendromu sıklığını belirlemeye çalışmak, literatür bilgileriyle karşılaştırmak, katkıda bulunabilecek sosyodemografik etkenleri ve diğer çevresel faktörleri değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamızda, Nisan–Ekim 2024 tarihleri arasında, 'Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Çocuk Polikliniği'ne rutin takip için başvuran, altta yatan herhangi kronik hastalığı olmayan sağlıklı çocuklarda hassas cilt sendromu sıklığı ve etkileyen faktörler araştırılmıştır. Araştırma, çocukların çoğu kez temel bakımından sorumlu olan anneleri tarafından doldurulan anketler üzerinden yapılmıştır. Bulgular: Anketimiz dolduran 176 katılımcı annenin %31,8'i yüksekokul mezunuydu. Erkek katılımcı çocuk oranı %53,4 olarak saptanmış olup ortalama yaş 6,1±4,5 yıl olarak saptandı. Katılımcı çocukların %76,7'sinde hassas cilt, %62,5'inde tahrişe eğilimli cilt, %39,2'sinde reaktif cilt saptanmış olup %48,9'unda yüz derisi vücudun diğer bölümlerine göre daha hassas olarak saptanmıştır. Bu saptanan özellikler SSS olan çocuklarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla bulundu (p<0,001). Ayrıca hassas cildi olan çocuklarda anlamlı şekilde daha yüksek seviyede kimyasal içeren maddelere karşı reaksiyon (p=0,014) ve geçmiş öykü saptandı (p=0,005). Yine hassas cildi olan çocukların özellikle soğuk hava olmak üzere tüm hava değişimlerinden daha fazla etkilendiği saptandı (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda, literatürle benzer şekilde cildi hassas olan çocuklarda, kimyasal içerikli ürünlere, hava koşullarına ve fiziksel irritanlara karşı daha yüksek bir reaktivite saptanmıştır. Buna ek olarak, literatürde SSS üzerine yapılmış çalışmaların sayısı ve kapsamı genellikle yetersizdir. Özellikle çocuklar için bu konuda daha geniş çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hassas, Cilt, İrritan, Reaksiyon
Talasemili çocuklarda görülen deri bulguları
Talasemili Çocuklarda Görülen Deri Bulguları Giriş ve Amaç: Talasemiler otozomal resesif kalıtılan, hemoglobin (Hb) zincirlerinden bir veya birkaçının hatalı sentezlenmesi sonucunda ortaya çıkan ve hipokrom mikrositer anemi ile karakterize edilen hematolojik hastalıklardır. Beta talasemi hastalarının takip ve tedavisi sırasında ,birçok komplikasyon gelişebilmektedir.Bu hastaların vücutlarında demir birikimine bağlı komplikasyonlar da ortaya çıkabilmektedir. Bu çalışmada, Beta Talasemi Major tanısı ile Dicle Üniversitesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi polikliniğinde takip edilen ve düzenli transfüzyon alan talasemili hastaların cilt bulgularının dermatolog tarafından değerlendirilip, serum ferritin düzeyi ile ilişkisinin analiz edilmesi ve hastaların yaşam kalitesini ciddi anlamda etkileyen bu hastalığın deri bulgularının erken dönemde farkedilmesini sağlayacak etkenleri tespit etmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01.11.2023-01.02.2025 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Polikliniğimizde Beta Talasemi Major tanısı ile takip edilen ve dermatolog tarafından değerlendirilen 12 ay-18 yaş arası hastalar çalışmaya dahil edilerek hastaların yaşı, cinsiyeti ve laboratuvar bulguları değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmaya talasemi tanılı 17 erkek ve 13 kız olmak üzere toplam 30 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların %60'ında en az bir deri bulgusu tespit edilmiştir. En sık gözlenen deri bulgusu %36,67 oranında kserozis olup, bunu %13,33 ile efelid, %10 oranında postinflamatuar hiperpigmentasyon ve %10 oranında pitriazis alba takip etmiştir. Çalışmamızda deri bulgusu olan hastaların ortalama serum ferritin düzeyi, hemoglobin düzeyi, kullanılan demir şelatörleri ve cinsiyet ile deri bulguları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada, Beta Talasemi Major hastalarında sık görülen deri bulguları kserozis, efelid,pitriazis alba olup, bu hastaların çeşitli cilt rahatsızlıkları açısından periyodik olarak incelenmesi önemlidir.Bu hastaların düzenli dermatolojik incelemelerinin yapılması ,hastaların yaşam kalitelerini iyileştirme konusunda önemli katkı sağlayabilir.Bu hastalarda demir şelasyon tedavisine uyumun arttırılması ,multidisipliner yönetim ekibine dermatologun dahil edilerek düzenli dermatolojik incelemelerinin yapılması ve bireysel hasta yönetiminin geliştirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Deri Bulguları, Ferritin, Talasemi Major
Kistik fibrozis alevlenmesi ile takip edilen hastaların balgam kültürü ve solunum yolu multipleks PCR parametrelerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kistik fibrozis (KF), çocukluk ve erişkin döneminde yüksek oranda hastalık yükü ve ölüme neden olabilen, otozomal resesif geçişli kalıtsal bir hastalıktır. KF hastalarında akut solunum yolu alevlenmeleri görülebilmektedir. Solunum örneklerinde viral RNA varlığını belirleyebilen multiplex polimereaz zincir reaksiyonu (PCR) yöntemi, oldukça duyarlı ve özgüllüğü yüksek bir moleküler tekniktir. Bu çalışmada KF tanılı çocuk hastaların demografik özellikleri ve KF alevlenmesine yol açan mikrobiyolojik etkenlerin retrospektif olarak belirlenmesi ve edilen veriler ile etkin tedavi yaklaşımına dair öngörüde bulunmak hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları polikliniğine 01 Ocak 2017 ile 31 Aralık 2024 tarihleri arasında başvuran ve kistik fibrozis alevlenmesi ile tanı alan 120 hasta boğaz kültürü, balgam kültürü ve solunum yolu multipleks PCR testlerinden en az birinde mikrobiyolojik etken izole edilen olgular "Grup 1", izole edilemeyenler ise "Grup 2" grubu olarak sınıflandırılarak, olguların klinik, sosyodemografik özellikler ve laboratuvar parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların başvuru yaşı ortalaması Grup 1 grubunda istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,003). Klinik semptomlardan yalnızca öksürük, Grup 1 grubunda anlamlı olarak daha sık görülmüştür (
Bronkopulmoner displazi olan hastaların 3 yıllık değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bronkopulmoner displazi (BPD), ciddi solunum yetmezliği nedeniyle uzun süre oksijen desteği ve pozitif basınçlı ventilasyon (PBV) uygulanan prematüre bebeklerde gelişen kronik bir akciğer rahatsızlığıdır. Yenidoğan alanında sağlanan tüm ilerlemelere rağmen, BPD prematüre bebeklerde uzun vadede en yaygın komplikasyonlardan biri olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada, BPD tanısıyla Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip ve tedavi edilen bebeklerde doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası BPD gelişimine katkı sağlayan başlıca risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma klinik ve retrospektif kesitsel bir araştırmadır. Çalışmaya 01 Ocak 2020- 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Neonatoloji Bilim Dalında üç yıl içinde BPD tanısı ile yatan toplam 128 hastanın verileri dahil edildi. Hastalar BPD ağırlığına göre hafif/orta BPD olanlar ve ağır BPD olanlar olarak iki grup halinde gruplandırılarak verileri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmadaki hastaların %56,3'ü erkek (n=72), %43,8'i kız (n=56) idi. Ağır BPD grubunda hafif/orta BPD grubuna göre doğum ağırlığı (809,4 ± 254,1 gr) ve gestasyonel yaş (25,7 ± 2,1 hafta) anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,001). Ağır BPD, özellikle 500–749 gr doğum ağırlığında (%40,5; p=0,022) ve 22–24 hafta gebelik grubunda (%29,7; p<0,001) daha sık izlendi. İnvitro fertizasyon)(İVF) oranı hafif/orta BPD grubunda daha yüksek (%39,6 vs. %18,9; p=0,025), koryoamniyonit sıklığı da bu grupta anlamlı olarak fazlaydı (p=0,025). Solunum desteği yönünden, ağır BPD grubunda mekanik ventilasyon ve nazal CPAP süreleri anlamlı derecede uzundu (p<0,05). Total parenteral nütrisyon(TPN) süresi ağır BPD grubunda daha uzundu (18,1 ± 13,3 gün vs. 10,6 ± 7,2 gün; p<0,001). Ağır BPD grubunda eritrosit transfüzyon ihtiyacı, nekrotizan enterokolit(NEK) ve kültür pozitif sepsis sıklığı daha yüksekken, klinik sepsis hafif/orta BPD grubunda daha yaygındı(p<0,05) .Ağır BPD grubunda ek steroid kullanımı, kafein kullanım süresi ve prematüre retinopatisi (ROP) tedavi gereksinimi daha fazlaydı (p<0,05). Ayrıca ağır BPD grubunda yatış süresi (112,3 ± 47,2 gün vs. 84,5 ± 31,3 gün) ve mortalite oranı (%16,2 vs. %2,2) belirgin şekilde yüksekti(p<0,05). Sonuç: Bu çalışma, ağır BPD gelişen prematüre bebeklerde daha düşük doğum ağırlığı ve gestasyonel yaş, uzamış solunum ve parenteral beslenme desteği, artmış enfeksiyon riski ve komplikasyonların belirgin olduğunu ortaya koymuştur. Erken tanı, riskli grupların yakından izlenmesi ve destek tedavilerinin bireyselleştirilmesi, ağır BPD gelişimini ve buna bağlı morbidite-mortaliteyi azaltmada önemli olabilir.