
1,692
Archived Theses
2
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Bazı Onosma L. (Boraginaceae) türleri üzerinde anatomik çalışmalar
Bu çalışmada 6 Onosma L. türü (O. discedens Hausskn. ex Bornm.(endemik), O. tenuiflorum Willd., O. aucheranum D.C., O. roussaei D.C., O. rigidum Ledeb. ve O. trapezunteum Boiss. & Huet ex Hand.-Mazz.(endemik)) anatomik yönden incelenmiştir.Çalışmada kullanılan bitki materyalleri Doğu Karadeniz Bölgesi ve Erzincan ilinden 2003?2006 yıllarında bitkilerin vejetasyon dönemlerinde toplandı. Toplanan bitkiler herbaryum ve fiksasyon materyalleri şeklinde muhafaza edildi. Anatomik incelemeler için fiksasyon örneklerinin gövdelerinden enine kesitler, yapraklarından ise hem enine hem de yüzeysel kesitler alındı. Kesitlerden daimi preparatlar hazırlandı ve Olympus BX51 ile fotoğraflandı. Aynı zamanda bu preparatlardan çizimler de yapıldı.Türlerin anatomik özellikleri karşılaştırıldı ve türler arasında bazı farklılıklar tespit edildi. En önemli anatomik farklılıkların yapraklarda olduğu görülmüştür. Bu farklılıklar; mezofilde palizat parankiması hücrelerinin sıra sayısı ve uzunluğu, yaprak yüzeylerinde ise stoma, epidermis hücreleri ve tüylerdedir. Ayrıca gövde anatomisinde de, korteks ve öz parankima hücrelerinin şekil ve sıra sayısı gibi özelliklerinin önemli anatomik karakterler olduğu belirlenmiştir.
Tanacetum L. (Asteraceae) taksonlarının karyotip analizleri
Asteraceae (Compositae) familyasının Anthemideae tribusunda yer alan Tanacetum L. Cinsi, başlıca Avrupa, Ilıman Asya ve birkaç türü de Kuzey Amerika'da yayılış gösterir. Dünyada 150'den fazla takson ihtiva eder. Türkiye'de ise tür, alt tür ve varyete düzeyinde 60 takson ile temsil edilmektedir. Bu çalışmada taksonlardan 4'ünün karyotip analizleri yapılmıştır. Bu çalışma ile karyotip analizleri yapılan taksonlar; T. albipannosum Hub.-Mor. & Grierson, T. aucheranum (D C.) Schultz Bip., T. parthenium (L.) Schultz Bip., T. argyrophyllum var. argyrophyllum (C. Koch) Tvzel.'dur.Çalışmada kullanılan materyaller, Trabzon ve Gümüşhane'den 2005 ve 2009 yıllarının Haziran ayında toplandı. Toplanan bitkiler morfolojik özelliklerine göre belirlenip herbaryum örnekleri haline getirildi ve her bitkiye ait aktif kök ucu ve tohumlar temin edildi. Elde edilen tohumlar çimlendirildi. Tohumların çimlenmesiyle temin edilen kök uçları aseto-orsein ile boyandı ve daimi preparatları hazırlandı. Daimi preparatlardan her taksona ait kromozom sayısı, morfolojisi, ölçümleri, kol oranları ve sentromerlerin yerleri belirlendi.Bu çalışma sonucunda, incelenen bütün taksonların kromozom sayısının 2n=18 olduğu tespit edildi. Çalışılan taksonların kromozom sayısı aynı olmasına rağmen kromozom morfolojilerinde farklılıklar gözlendi. Taksonların karyotiplerinde sentromerin yerine göre median, submedian ve subterminal sentromerli kromozomlar görüldü.
Geobacillus sp. 71 endoksilanaz geninin klonlanması, ekspresyonu ve enzimin karakterizasyonu
Ksilan, doğada ikinci sırada sıklıkta bulunan bir polisakkarittir. Endoksilanazlar da ksilanın hidrolizinden sorumlu bir enzim grubu olup başta kağıt ve kağıt hamuru endüstrileri olmak üzere endüstride en çok kullanılan enzimlerden biridir. Termofilik mikroorganizmaların ksilanazları sıcaklık ve pH değişikliklerine karşı dirençli olduklarından dolayı endüstiyel süreçlerde önemli rolleri vardır.Bu çalışma da Geobacillus sp. 71 izolatı olarak isimlendirilen termofilik bir bakterinin ısıl kararlı ksilanaz gen sırasının invers PCR yöntemi ile bulunması, bir E. coli ekspresyon vektörüne klonlanması, saflaştırılması ve karakterizasyonu gerçekleştirilmiştir. Geobacillus sp. 71 endoksilanazı kodlayan 1224 nt`lik genin baz dizilimi belirlenerek pET20b+ vektörüne klonlandı. Geni içeren vektör, E.coli BL21 hücresine aktarılarak ksilanaz ekspres edildi ve MagneHisTM Protein Saflaştırma Sistem kiti kullanılarak enzim saflaştırıldı. Saflaştırılan Geo71 Endoksilanaz enziminin optimum çalışma sıcaklığının 75 ºC ve optimum pH'nın ise 7,0 olduğu bulundu. Oat spelt xylan için olan Km değerinin 0,425 mM olduğu ve bu değerin diğer ksilanaz enzimlerine göre daha düşük olduğu belirlendi. Vmaks değeri 500 U/mg olarak belirlendi. Metal iyonlarının ve çeşitli kimyasalların enzime olan etkileri değişik konsantrasyonlarda gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda belirlendi ve 10 mM konsantrasyonda Hg2+ bivalent metal iyonunun enzim aktivitesini neredeyse tamamen inhibe ettiği tespit edildi. Enzimin molekül ağırlığı 47 kDa olup amino asit benzerliğine göre family 10 glikosil hidrolaz sınıfı bir enzim olduğu belirlendi. Geo71 endoksilanaz enziminin oat spelt xylan substratını hidrolizlemesi sonucu ortaya çıkan şekerlerin başlıca ksilobioz, ksilotetroz olduğu ayrıca bunların yanında az miktarda da olsa ksilotrioz ve diğer bazı oligosakkaritlerinde oluştuğu ince tabaka kromotografisinde (TLC) ile ortaya çıkarıldı.Elde edilen veriler ışığında, enzimin biyokimyasal özellikleri, enzimin önemli bir endüstriyel enzim olabileceğini göstermektedir.
Mısır (Zea mays L.) bitkisinin büyümesini düzenleyen yeni bir genin tanımlanması
Bu doktora çalışmasının amacı mısır bitkisinin büyümesini düzenleyen yeni bir gen tanımlamaktır. Bitkilerde büyüme, hücre bölünmesi ve genişlemesi mekanizmalarının koordinasyonu ile gerçekleşir. Mısır yaprağı, farklı gelişim bölgelerinde gerçekleşen bu işlevlerin araştırılmasında çok kullanışlı bir modeldir. Yaprak tabanından itibaren sırasıyla, bölünen hücrelerden oluşan meristem, uzayan hücreleri barındıran uzama ve son olarak en uçta olgun hücrelerin yer aldığı olgunlaşma bölgeleri yer alır. Çalışmamızda, mısır yaprağının bu gelişim evrelerine spesifik genleri belirlemek için mikrodizi analizleri kullanıldı. Özellikle, muhtemel büyüme düzenleyici olabileceklerinden, meristem bölgesinde ekspresyonlarında farklılık gösteren genlere odaklanılmıştır. Bu kümede kromatin genlerinin aşırı ifade edildiği görülmüştür. Bu sebeple, kromatin mutant mısır hatlarının yaprak büyümeleri incelenmiştir. DNA METİLTRANSFERAZ103 (DMT103) geni susturulmuş bir RNAi mutanttı olan Hat05'in yaprak uzunluğunda ve yaprak uzama oranında istatistiksel olarak önemli derecede azalış saptanmıştır. Büyümede meydana gelen bu azalışın sebebini ayrıntılı olarak araştırmak üzere yapılan kinematik analizler sonucu, mutantlarda yaban tiplere nazaran hücre üretiminden ziyade uzama işlevlerinde bir aksaklık meydana geldiği belirlendi. DMT103 geninin ifadesinin gelişime bağlı olarak artması bu genin uzama işlevindeki muhtemel rolünü desteklemektedir. Bu bulgular, çoğu hücre döngüsü geninin ekspresyonunun istatistiksel olarak önemli derecede değişmediğini gösteren ekspresyon analizleri ile de doğrulanmıştır. Flow sitometri ile hücre döngüsü evrelerine düşen DNA miktarlarının değişmediği ve hücre döngüsü ilerleyişinin aynı kaldığı tespit edildi. dmt103 mutantlarında mısır bitkisinin primer kök gelişiminin de etkilendiği gözlenmiştir. DMT103 geninin stres toleransında rol alıp almadığını gözlemlemek için Hat05, kuraklığa ve üşüme stresine maruz bırakılmıştır. Sonuçlar, DMT103 geninin kuraklıkta rol almadığını ancak üşüme toleransında bir fonksiyonunun olduğunu göstermiştir. Hat05'in mutantlarında DMT ailesine ait diğer iki genin de ekspresyonlarının istatistiksel olarak önemli derecede azaldığı saptanmıştır. Tüm bu sonuçlar, DMT103 geninin büyümede rolüne işaret etmektedir.
Spodoptera exigua pkg geninin antisense RNA ile susturulmasına yönelik çalışmalar
Bakülovirüslerle enfekte olan böceklerde enfeksiyon sonucu bazı davranışsal değişiklikler meydana gelir. Bu davranışsal değişimler böceğin aşırı aktif hareketi ve bulunduğu yerin dikey doğrultusunda (bitkinin) en üst noktaya tırmanması şeklindedir. Virüs enfeksiyonu sonucunda böcekte meydana gelen davranışsal değişikliklere neden olan mekanizmaların çoğu bilinmemektedir. Bu çalışmada virüsün konak canlıda oluşturduğu davranış değişikliğinden sorumlu olduğu düşünülen cGMP protein kinaz (pkg) geninin rolü incelenmiştir. for geninin Drosophila melanogaster ve Apis mellifera gibi bazı farklı böceklerde, yem arama davranışını ve hareket kabiliyetini sağladığı gösterilmiştir.Bu çalışmanın amacı Spodoptera exigua pkg geninin RNA interferans tekniği kullanılarak baskılanması ve pkg geninin konağın davranış değişikliğindeki rolünün aydınlatılmasıdır. Çalışmada öncelikle gfp ve pkg genlerinin, gene özgü dsRNA üreten AcMNPV virüsü ile susturulduğu tespit edildi. Bu amaçla hedef genlere (pkg ve gfp) karşı dsRNA üreten AcMNPV bakmidleri ayrı ayrı gfp ekspresyonu yapan rekombinant AcMNPV ile Sf-9 hücrelerine birlikte enfekte edildiler. Ko enfeksiyon sonucunda 3. ve 4. gün de pkg ve gfp genlerinin susturulduğu belirlenmiştir. Bu deneyi takiben pkg geninin susturulmasında daha farklı sistemlerin test edilmesi amacı ile pkg genine karşı firkete yapısında dsRNA üreten bakmidin inşası için gerekli plazmid vektörler hazırlanmıştır.Bu çalışmada aşırı aktif hareket etme davranışına etkide bulunması muhtemel konak proteinlerin araştırılmasına katkı sağlayacak viral bakmid sisteminin oluşturulmasında kullanılacak teknolojinin tasarımı hedeflenmiştir.
Amsacta moorei entomopoksvirüs protein kinaz geninin karakterizasyonu ve fonksiyonel analizi
Amsacta moorei Entomopoksvirüs (AMEV), Poxviridae familyasına ve Entomopoxviridae subfamilyasına ait bir böcek virüsü olup, önemli böcek zararlıları üzerinde yüksek derecede patojenik etki göstermektedir. Ayrıca AMEV, gen ekspresyon ve gen terapi vektörleri olarak kullanılabilmekte ve insan virüslerinin mekanizmalarının anlaşılmasında çalışılabilecek model virüs olması bakımından büyük önem arz etmektedir.AMEV genomik araştırmaları kapsamında yapılan bu çalışmada, AMEV genomunda bulunan serin/treonin protein kinaz bölgesine sahip AMV197 kodlu genin transkripsiyonel ve fonksiyonel analizleri gerçekleştirildi.DNA sentez inhibitörü varlığında enfekte edilen Ld652 hücrelerinden izole edilen mRNA örneklerinin RT-PCR yöntemiyle yapılan transkripsiyonel analizleri, AMV197'nin ?erken? grubu gen olarak ifade edildiğini gösterdi. AMV197'nin zamana bağlı transkripsiyon profili ise gene ait transkripsiyonun, enfeksiyondan 4 saat sonra başladığını, 7. saatte en yüksek seviyeye çıktığını ve bu saatten sonra azalmaya başladığını gösterdi.5' RACE analizi, transkripsiyonun, translasyon başlangıç noktasına göre -54. pozisyonda başladığını gösterdi. 3' RACE analizi sonuçları, AMV 197 geninin translasyon bitiş noktasına (TAA), bir tanesi 21 diğeri 31 baz (aşağıda) uzaklıkta iki transkripsiyon bitiş noktasının bulunduğunu gösterdi.Genin fonksiyonel analizi için, AMV197 geni homolog rekombinasyon ile AMEV genomundan silindi. Oluşturulan rekombinant virüsün (Am?PK/gfp) DNA replikasyonu slot-blot hibridizasyonu yöntemiyle ve enfektivitesi ise EPDA (End Point Dilution Assay) yöntemiyle belirlendi. Bu sonuçlar, protein kinaz geninin AMEV genomundan silinmesi durumunda, DNA replikasyonunun yaban tipe göre 6 saat erken gerçekleştiğini, ancak virüs üretiminin %61 oranında azaldığını göstermektedir.
Anadolu yükselti zincirlerinin soğuk seven formların yayılış ve türleşmesindeki rolü: Psorodonotus brunner von wattenwyl 1861 cinsinin türleşme ve filocoğrafyası
Koruma biyolojisi, genetikten evrime, taksonomiden ekolojiye, klimatolojiden biyocoğrafyaya birçok alanın verilerine ihtiyaç duyan disiplinler arası bir uğraştır. Ancak, bir canlının nerede olduğu ve nasıl orada olabildiği en temel sorulardır ve biyocoğrafya bunlara cevap bulur. Anadolu biyocoğrafik açıdan özgün bir yerdir. Ancak günümüzde küresel ısınmanın en fazla etkileyeceği varsayılan Akdeniz Havzasının içinde yer almaktadır. Küresel iklim değişimlerinin öncelikle ılıman kuşağın yükseltilerine lokalize dar yayılışlı türleri etkileyeceği varsayılmaktadır ki, bu da Anadolu'nun endemiklerine işaret etmektedir. Bu nedenle Anadolu'nun yükseltilerine lokalize (dağcıl) endemik formlar özel bir koruma perspektifi gerektirir. Dağcıl endemik formların evrimleşme süreci etkin bir koruma perspektifi açısından önemli referanslar içerebilir. Buzullar arası dönemlerde yaşandığı düşünülen dikey yayılış değişimlerini, soğuk seven populasyonların günümüz ısınması döneminde de yaşaması olası olduğundan bu nitelikte bir soyhattının filocoğrafyasını çalışmak koruma amaçlı kullanışlı bilgiler verecektir. Psorodonotus Bruner Von Wattenwyl 1861 (Orthoptera, Tettigoniidae) cinsi Anadolu, Kafkasya ve Balkanlarda zirvelere dağılmış 13 tür içerir. Bin beş yüz metre ve üstündeki yüksek dağ çayırlıklarında parçalı yayılış gösteren bu hayvanlar yukarıda değinilen hususları çalışmak için model bir grup niteliği taşır. Önerilen bu çalışma ile dağcıl formların geçmiş dönemde yaşadıkları yayılış/demografik değişimlerini tanımlamak ve aynı hususlar için gelecekteki olası durumlara ışık tutmak amaçlanmıştır. Fenotipik olarak nitel ve nicel morfoloji ve erkek çağrı sesi ve de bir genetik belirteç olarak mitokondriyal sitokrom c oksidaz alt ünite I dizilerini kullanarak cinse ilişkin şu sonuçlara ulaşmak hedeflenmektedir: (i) Nitel morfolojiye dayalı olarak tanımlanan türlerin davranışsal, geometrik morfometri ve genetik verilerle sınanması, (ii) cinsin türleşme örüntüsünün belirlenmesi, (iii) günümüzdeki her bir türün lokal populasyonlarının birbirinden izole olup olmadıklarının (birer metapopulasyon olup olmadıkları) belirlenmesi, (iv) cins içi türleşmeler ve tür içi populasyonların farklılaşma zamanlarının ve nedenlerinin belirlenmesi, (v) Psorodonotus soyhattının atasal stoğunun ve yayılış rotalarının belirlenmesi, (vi) Toros Yolu koridorunun yayılış ve türleşmedeki rolünün saptanması, (vii) Buzullar arası dönemde yaşanmış, küresel ısınma dönemlerinde yaşanan yayılış değişimlerinin benzer şekilde gerçekleşip gerçekleşmediğinin değerlendirilmesi ve (viii) bu verilerin tümünden hareketle Anadolu'nun dağcıl tür/populasyonların korunmalarına ilişkin bir perspektif önerilmesi. Psorodonotus cinsinin Anadolu taksonlarını temsilen 35 populasyondan örnekleme yapılmıştır. Cinsin taksonomisinde yaygın olarak kullanılan her bir yapı için; erkek ve dişi pronotumu, erkek sersi ve dişi ovipozitoru için yeterli sayıda örnekten fotoğraflar kullanılarak geometrik ve lineer morfometrik, arka femur ve tegmina için metrik analizler gerçekleştirilmiştir. Populasyon başına yeterli sayıda örnekten COI geni dizisi edinilmiş ve edinilen bu DNA dizilerini kullanarak filogenetik, filocoğrafik ve populasyon genetiği analizleri gerçekleştirilmiştir. Fenotipik ve genetik verilerin kombinasyonu ile verilen taksonomik kararlar ışığında Anadolu'da Psorodonotus cinsine ait 13 türün varlığı saptanmıştır. Bunlar; P. specularis, P. davisi, P. soganli, P. giresun sp. n., P. caucasicus, P. salmani, P. ebneri, P. suphani, P. venosus, P. rugulosus, P. tendurek ve P. hakkari.dir. Bunlardan P. salmani ve P. soganli bu çalışma sürecinde P. tendurek, P. hakkari ve P. giresun sp. n. ise bu çalışmanın verileri ile tanımlanmıştır. COI dizileri kullanılarak yapılan filogenetik analizlere P. anatolicus ve P. salmani dahil edilememiş ve edinilen filogenetik ağaç diğer türlerin akrabalıklarını P. specularis + (P. davisi + ((P. soganli + P. giresun) + (P. caucasicus + P. enberi) + (P. venosus + P. rugulosus + (P. tendurek + P. hakkari)) olarak önermiştir. COI dizi matriksi kullanılarak yapılan moleküler saat analizleri cinsin son ortak atayı 5 milyon yıl önce paylaştıkları, (P. davisi + ((P. soganli + P. giresun) + (P. caucasicus + P. enberi) filogrubunun Geç Pliyosen ve Erken Pleistosen'de çeşitlendiği ve P. venosus + P. rugulosus + (P. tendurek + P. hakkari) türlerini içeren diğer filogrubun ise Orta ve Geç Pliestosen'de çeşitlendiğine işaret etmiştir. Aynı dizi matriksi kullanılarak hesaplanan genetik çeşitlilik indeksleri tekil populasyonlarla temsil edilen P. tendurek ve P. hakkari türlerinin oldukça homojenize oldukları diğer türlerin populasyonlarının yüsek bir genetik çeşitlilik barındırdıklarını göstermiştir. Demografik analizler Ağrı, Taşlıçay (P. venosus) ve Ardahan, Hanak (P. specularis) populasyonlarının bir darboğazı, Giresun, Avşar (P. rugulosus) ve Artvin, Şavşat (P. specularis) populasyonlarının ise bir genişlemeyi yaklaşık 50-25 bin yıl önce yaşadıklarını göstermiştir. P. giresun + P. fieberi + P. anatolicus + P. ebneri + P. caucasicus türlerini içeren filogrup için yapılan Yaklaşık Bayesian Hesaplaması Doğu Karadeniz'de bulunan atasal stoğun Kardeniz yükseltileri ile batıya ulaştığı ve daha sonra Ege yükseltileri ile güneye inerek Toros Yolu ile tekrar Kafkasya'ya ulaştığına işaret etmiştir. Edinilen veriler ışığında şu sonuçlara ulaşılmıştır: (i) Anadolu'nun zengin ve endemik bir biyoçeşitliliğe sahip olduğu, (ii) bu çeşitliliği objektif olarak saptamak için güncel yaklaşımların ve yeterli veri miktarının kullanılması gerektiği, (iii) Psorodonotus cinsinin Anadolu soğuk seven formlarının çeşitlenme ve biyoçeşitlilik dağılım örüntülerini saptamada model bir grup niteliği taşıdığı, (iv) Psorodonotus cinsinin Doğu Karadeniz-Kafkasya kökenli olduğu ve taksonomik çeşitlenmesinin Pliyosen ve sonrasında gerçekleştiği, (v) Kuvaterner buzul dönemlerinin günümüz yayılış örüntülerinin şekillenmesinde ana yönlendirici faktör olduğu, (vi) Anadolu yükseltilerinin cinsin üyelerinin yayılışında koridor rolü oynadığı ve filogrupların yayılışının yükselti birlikleri (ilişkili dağ sıraları) ile paralel olduğu, (vii) yayılış öykülerinin Doğu ve Batıda farklı olduğu ve bunun topoğrafik örüntüyle paralellik gösterdiği, (viii) Toros yolunun Pleistosen döneminde Anadolu'nun doğusu ve batısı ve de Kafkasya ile Balkanlar arasında önemli bir yayılış koridoru olduğu, (ix) Anadolu yükseltilerinin günümüzde soğuk seven formlar için bir tür "Nuhun Gemisi" işlevi gördüğü ve (x) Kuzey Doğu Anadolu platosunun soğuk seven formların asıl yaşama alanı olduğu ve buraya alan koruma perspektifi yönünde bir koruma biyolojisi planı gerektirdiği.
Temsirolimusun NCI-H1975 akciğer kanser hücrelerinde mTOR protein aktivitesi üzerine etkileri
Kanser, hücre döngüsü kontrolünde meydana gelen aksaklıklar yüzünden ortaya çıkan ölümcül bir hastalıktır. Normalde ölmesi gereken mutant ya da hasarlı hücreler, çok sayıda mutasyonu biriktirerek hücre döngüsü boyunca ilerleyebilir ve bu sayede kanserleşmeye başlayabilir. Son yıllarda, hücre döngüsü kontrol noktalarını hedef alan etkili anti-kanser ajanların geliştirilmesi dikkat çekmeye başlamıştır. mTOR, ökaryotik hücrelerin hayatta kalmasını, büyümesini ve çoğalmasını kontrol eden biyosentez süreçlerinin önemli bir bileşenidir. mTOR proteini yapısal olarak mTOR kompleks 1 (mTORC1) ve kompleks 2 (mTORC2) olmak üzere iki farklı protein kompleksinden oluşmaktadır. mTORC1 hücre döngüsü kontrol noktalarının düzenlenmesinde etkin olduğu için hücre büyümesini rapamisin'e-duyarlı bir şekilde kontrol eder ve Akt ile hücresel enerjinin düzenlenmesi sayesinde aktive olur. Aksine mTORC2, hücre döngüsü kontrolünde rapamisin'e duyarsız bir rol üstlenmektedir. Bu kompleslerin inhibisyonu hücre büyümesinde, çoğalmasında, metabolizmasında, anjiyogenezinde baskılanmaya ve bu nedenle hücre döngüsünün G1 fazında beklemesine yol açmaktadır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) de dâhil olmak üzere bir çok kanser tipinde mTOR aktivitesinde önemli bir artışın olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda, klinikte kullanılmak üzere, mTOR aktivitesini seçici olarak baskılayabilen farklı bileşikler geliştirilmektedir. Rapamisinin bir analoğu olarak sentezlenen Temsirolimus (CCI-779) mTOR aktivitesini mTORC1 üzerine etki ederek seçici bir biçimde baskılamaktadır. Temsirolimus'un renal hücre ve nöroendokrin karsinomlarında, meme kanserinde, glioblastomada ve mantle hücreli lenfomada antitümoral etkileri olduğu bilinmektedir. mTOR proteininin inhibisyonunun hücreyi otofajik ölüme yönlendirdiği bilinmektedir. Otofaji, protein ve organeller gibi hücresel bileşenlerin otofagazomlar içinde hapsedilerek parçalanmak üzere lizozomlara iletildiği bir süreçtir. Hücresel stresin ve besin kıtlığının bulunduğu durumlarda otofaji, hücresel enerjinin, homeostasinin ve makromolekül sentezinin korunmasını sağlayarak hücrenin hayatta kalma şansını arttırmaktadır. Yapılan birçok çalışma; ılımlı ve/veya yavaş gerçekleşen otofajinin hücrenin sağkalım şansını arttırdığını, şiddetli ve/veya hızlı bir biçimde gerçekleşen otofajinin ise hücreyi ölüme yönlendirdiğini işaret etmektedir. Otofajiyi indüklemek suretiyle hücrelerin ilaca karşı olan hasasiyetini arttırmayı başaran pek çok antikanser ajan bulunmaktadır. Son yıllarda otofaji, antitümöral ilaçlara karşı dirençli hale gelen tümör hücreleri için yeni bir alternatif terapötik hedef olarak değerlendirilmektedir. Literatürden elde ettiğimiz tüm bu verilere dayanarak biz de temsirolimus'un küçük hücreli dışı akciğer kanseri için potansiyel bir terapötik yaklaşım olup olmayacağını sorguladık. Çalışmamızda, temsirolimus'un NCI-H1975 hücrelerinde (KHDAK hücresi) sergilediği in vitro sitotoksik etkiyi değerlendirdik. Temsirolimus, NCI-H1975 hücrelerinde doza ve zamana bağlı sitotoksik etki sergiledi. İlaç, 72 saat sonunda 0.9 µg/ml'lik dozda kaspaz -3, -8 ve -9 enzimlerinin aktivitelerinde önemli bir artış sağlamak koşulu ile hücrelerin canlılığında %31.4'lük bir azalmaya yol açtı. Temsirolimus NCI-H1975 hücrelerinde mTOR aktivitesinde sadece 24 saatlik inkübasyon süresi sonunda bir inhibisyona sebep oldu.
Kefirin stres direncine ve ömür uzunluğuna etkisinin, Caenorhabditis elegans'ta araştırılması
Yaşlanma organizmanın zamanla fonksiyonlarını kaybettiği, ölümle sonuçlanan ve geri dönüşümü olmayan bir süreçtir. Günümüzde, tıpta görülen ilerlemeler ve yaşam kalitesindeki artışla birlikte ortalama yaşam süresi de uzamıştır. Biyolojik yaşlanma çalışmalarında en sık kullanılan model organizmalardan biri Caenorhabditis elegans'tır. Ekonomik olması, bir ay kadar olan kısa yaşam süresi ile hızlı sonuç verebilmesi, kültürün devamlılığının kolay sağlanması, biyolojik ve tıbbi araştırmalarda yarar sağlamaktadır. Kefir, kökeni Kafkasya'ya dayanan kefir danesi (tanesi) kullanılarak üretilen fermente bir süt ürünüdür. Endüstriyel olarak üretilen "kültür kefiri" ve geleneksel olarak üretilen "dane kefir" olmak üzere iki çeşidi vardır. Kefirin insanların sağlığı üzerine olumlu etkileri bilinmektedir. Yapılan bazı çalışmalarda, kefirin yapısındaki laktik asit bakterilerinin insan veya hayvan vücudundaki tümör ve enfeksiyonlara karşı direnci artırdığı belirtilmektedir. Kefirin sağlık üzerine yararlarıyla ilgili yapılan in vivo çalışmalar sınırlı sayıda bulunmaktadır. Bu çalışmada, kefirin her iki çeşidi kullanılarak farklı sıcaklıklar altında C. elegans'ın ömür uzunluğuna etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda iki farklı deney grubu oluşturulmuştur. Bu deneylerde kontrol grupları E. coli ile beslenirken, test grupları kültür kefir ve dane kefir ile beslenmiştir. İlk olarak C. elegans için öldürücü olmayan ısı stresi (37°C) altında karşılaştırma yapılmıştır. Sonrasında ise bu karşılaştırma C. elegans'ın optimum büyüme sıcaklığı olan 20°C'de tekrar edilmiştir. Araştırma sonucunda 37°C'de yapılan ısı stresinde kültür kefir ile beslenen C. elegans'ların ömürleri % 29 artarken, dane kefir ile beslenenlerinkinin % 22 arttığı gözlenmiştir. Diğer taraftan 20°C altında yapılan karşılaştırmada elde edilen sonuçlar arasında istatiksel olarak fark görülmemiştir.
Kültüre edilmiş meme kanseri hücrelerinde ATM,TRIM29, TWIST1 ifadesini kontrol eden moleküler mekanizmaların araştırılması
Meme kanseri kadınlarda en sık rastlanan kanser türüdür. Meme kanseri toplam kanser vakalarının %23'ünü ve kanserin neden olduğu ölümlerin %14'ünü oluşturur.Kanserli hücrelerin oluşum süreci ve mekanizmaları çok komplekstir. Kanserle bağlantılı olan genlerin ekspresyonu ve kontrolünün nasıl sağlandığını anlamaya yönelik birçok çalışma yapılmaktadır. Kanserin oluşum mekanizmalarının anlaşılması kanser tedavisi için farklı yöntemler geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Kanser tedavisinde günümüzde en önemli nokta erken teşhis ve çok yönlü tedavidir. Artık insanların gen haritaları çıkarılmakta ve gelecekteki kanser yatkınlık oranları test edilmektedir. Bu çalışmanın temel amacı gelecekte meme kanseri marker geni olmaya aday ATM'nin, tümör baskılayıcı gen olduğunu düşündüğümüz TRIM29 ve TWIST1 onkogeni arasındaki transkripsiyonel bağlantıların meme kanseri ve meme epiteli hücre gruplarında belirlenmesidir. Çalışma kapsamında ilk olarak ATM ve TRIM29 arasındaki transkripsiyonel ilişkinin gösterilmesi hedeflenmiştir. Bu sebeplelaboratuvarda bulunan 9 farklı meme epiteli hücre hattında TRIM29 ekspresyonu test edilmiştir. Bu hücrelerden 7 tanesi meme kanseri, 1 tanesi normal meme epiteli hücresi ve 1 tanesi ölümsüz meme epiteli hücre hattıdır. 4 hücre hattının TRIM29 ekspresyonunasahip olduğu belirlenmiştir. TRIM29 ekspresyonu2 meme kanseri hücre hattı (SKBr3, MDA-MB-468), 1 normal meme epiteli hücresi (HMEC) ve kanser oluşturma yeteneği olmayan MCF-10A hücrelerinde tespit edilmiştir. SKBr3, MDA-MB-468 ve HMEC hücreleri çalışma kapsamında kültüre edilmiştir. 2 adet TRIM29 eksprese etmeyen hücre grubu (BT-549 ve MDA-MB-231) da çalışma boyunca kontrol grubu olarak kullanılmıştır. Bu hücre gruplarından SKBr3, MDA-MB-468, MDA-MB-231 ve HMEC için shRNA aracılı,ATMinaktivasyonu sağlanmış hücreler elde edildi. SKBr3, MDA-MB-468 ve HMEC hücreleri için ATM azalışını takiben TRIM29 protein ve mRNAekspresyonunda azalma, TWIST1 protein ve mRNA ekspresyonunda ise artma olduğu tespit edildi. Daha sonra ATM tarafından kontrol edilen transkripsiyon faktörleri belirlendi. Bu transkripsiyon faktörleriNF-B, HIF-1α, Sp1 ve ATF'dir. SKBr3, MDA-MB-468, MDA-MB-231 ve HMEC için NF-Bve HIF-1αinaktivasyonu sağlanmışhücreler elde edildi. HIF-1αekspresyonu azaltılmış hücre gruplarında TRIM29 ve TWIST1ekspresyonu test edildi.NF-Binaktivasyonu sağlanmış hücre gruplarında ise HIF-1αve TRIM29 ekspresyonu değişimi analiz edildi.Bu iki gendeki azalmanın TRIM29 protein ve mRNA ekspresyonunu azalttığı tespit edildi.Buna karşılık HIF-1αinaktivasyonunu takiben TWIST1 mRNA ve protein ekspresyonunda artma tespit edildi. TWIST1 mRNA ve protein ekspresyonu ATM inaktivasyonu sağlanmış MDA-MB-231 hücrelerinde değişime uğramazken, TWIST1 mRNA ekspresyonu HIF-1α inaktivasyonu sağlanmış MDA-MB-231 hücrelerinde azaldı.Gen inaktivasyonlarının hedef genler üzerine etkisi RT-PCR, eş zamanlı qRT-PCR ve western-blot yöntemleri ile analiz edildi. HIF-1αartışının TRIM29 ekspresyonunu nasıl etkilediğini test etmek için SKBr3, MDA-MB-468 ve HMEC hücreleri hipoksiye maruz bırakılmıştır. Hipoksik koşullar altında, HIF-1αekspresyonundaki artışı takiben TRIM29 ve TWIST ekspresyonu değişimitest edilmiştir. MDA-MB-231 ve BT-549 hücreleri hipoksiye maruz bırakılarak TWIST1 ekspresyonu değişimi analiz edilmiştir. TRIM29 mRNA ve protein ekspresyonunun hipoksik koşullarda SKBr3, MDA-MB-468 ve HMEC hücrelerinde arttığı gözlenmiştir. TWIST1 mRNA ve protein ekspresyonu hipoksik koşullarda TRIM29 ifade eden hücrelerde değişmediği belirlenmiştir. MDA-MB-231 ve BT-549 hücrelerinde ise hipoksik koşullarda TWIST1 mRNA ve protein ekspresyonu artmıştır. Hipoksik koşullarda TRIM29 ekspresyonunun arttığı anlaşılmıştır.Daha sonra ATM ve HIF-1α inaktivasyonu sağlanmış SKBr3 ve MDA-MB-468 hücreleri hipoksiye maruz bırakılmış ve TRIM29 ekspresyonu değişimi analiz edilmiştir. TRIM29'un hipoksik koşullarda ekspresyon artışının ATM ve HIF-1α bağımlı olduğu gösterilmiştir. SKBr3, MDA-MB-468 ve HMEC hücre grupları içinTRIM29 ve TWIST1 ekspresyonu azaltılmış hücreler oluşturulmuş ve genlerin etkileşimi test edilmiştir. TRIM29 ile TWIST1 arasında antagonist bir etkinin olduğu tespit edilmiştir. Meme kanseri ve meme epiteli hücrelerindeTRIM29 ekspresyonu düşüşünü takiben TWIST1 ekspresyonu artmakta, TWIST1 ekspresyonundaki düşüş ise TRIM29 ekspresyonunu artırmaktadır.
Biyolojik çeşitliliğin evrimi: Chorthippus biguttulus tür grubunun Anadolu'da çeşitlenmesi
Türleşme mekanizmaları ve türün tanımlanması biyoloji içerisinde çok tartışılmış ve halen tartışmalı bir konudur. Eşeylerle üreyen organizmalarda, tür aralarında fiilen ya da potansiyel olarak üreyebilen gruplardan oluşur ve diğerlerinden zigot öncesi ya da sonrası mekanizmalarla izoledirler. Bu nedenle yakın akraba türler arasındaki üreme izolasyonunun altında yatan evrimsel mekanizmaları çalışmak evrimsel araştırmaların en aktif alanlarından birisidir. Karmaşık iletişim sistemine sahip olan C. biguttulus grubunda erkek ve dişi bireyler birbirlerini akustik sinyallerle bulurlar. Bu sinyaller türe özgüllük gösterir ve eşeysel seçilim ve prezigotik üreme izolasyonunda rol oynarlar. C. biguttulus grubu akustik sinyalleri iletişim kurmakta kullandıklarından, yukarıda tanımlanan konularla ilgili olarak çok kullanılmışlardır. Gruba ait fenotipik ve genotipik veri edinmek için uygun habitatlarda Anadolu'nun tümünü temsil edecek şekilde mümkün olduğu kadar arazi çalışması yapıldı. Arazi çalışmaları grubun üyelerinin özellikle 1500m ve üzerinde orman açıklıkları ve subalpin çayırlıkları tercih ettiğini göstermiştir. Tüm populasyonlarda ilk olarak canlı örneklerden ses kayıtları gerçekleştirildi. Sonrasında örnekler hem moleküler hem de morfolojik çalışmalar için kullanıldı. Ses karakterleri detaylı incelendiğinde Anadolu'da üç farklı soy hattının (C. brunneus, C. biguttulus, C. mollis) temsilcilerinin olduğu ve bunların oluşturduğu ayak hareketi örüntüsü bu çalışma ile ilk defa detaylı olarak tartışıldı. Morfometrik ölçümler mümkün olduğu kadar fazla populasyondan alındı ve ses karakterleri ile uyuşup uyuşmadığı test edildi. Morfometrik analizlerin sonucu tür ya da alt tür gibi yakın akraba birimleri ayırabileceğini göstermiştir. Veriler ışığında iki yeni tür tanımlandı: C. antecessor Şirin ve Çıplak sp.n. farklı morfolojisi ile C. relicticus Şirin, Helversen ve Çıplak sp.n. ise ses karakterleri ilegrubun diğer üyelerinden ayrılırlar. Elde edilen morfolojik ve ses verilerini grubun coğrafik dağılımı ile kıyaslanması C. antecessor türünün C. brunneus alt grubunun, C. ilkazi türünün ise C. biguttulus alt grubunun muhtemel atası olduğu işaret etmektedir. Diğer taraftan moleküler veriler bu ilişkilere tam bir çözüm getirememiştir. Moleküler verilerin gösterdiği en ilginç sonuç Anadolu C. mollis mollis taksonunun tüm grubun muhtemel atasal formuna en yakın takson olarak gözükmesidir. Tüm veriler birlikte değerlendirdiğinde (i) ses karakterlerinin alt grup belirlemede ve tür tanımada en etkin karakter olduğu, ancak morfolojik değerlendirmelerinde uygun analizlerle iyi sonuçlar verebileceği, (ii) grubun soğuk iklimsel koşullarını sevdiği ancak kuzeyden köken almadığı, tersine Anadolu gibi güneydeki sığınaklardan köken aldığı (iii) bu güne kadar öne sürüldüğü gibi grubun son buzul devri değil, alt gruplar için bile bu süreyi daha da geriye itmekte ve dolayısıyla grup için çok daha önce olmasının muhtemel olduğu sonuçlarına varılmıştır. Şimdiye kadar Anadolu'dan C. biguttulus biguttulus, C. biguttulus hedickei, C. ilkazi, C. mollis mollis, C. bozdaghi, C. brunneus ve C. bornhalmi olmak üzere yedi taksonu bilinmekteydi. Bu çalışma C. biguttulus biguttulus ve C. brunneus taksonlarının Anadoluda yayılışlarının olmadığını ve C. biguttulus hedickei'nin ise C. biguttulus euhedickei taksonu olduğunu ve grubun iki yeni taksonun varlığı da bu çalışma ile saptanmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Chorthippus biguttulus grup, biyolojik çeşitlilik, evrim, Anadolu,
Çayır-mera vejetasyonlarından azotobacter izolatlarının elde edilmesi ve moleküler karakterizasyonu
İki heterosiklik amin'in genotoksisitesine karşı klorofil a ve klorofil b'nin Drosophila kanat somatik mutasyon ve rekombinasyon testi ile koruyucu etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada Drosophila melanogaster'de somatik mutasyon ve rekombinasyon testi (SMART) ile klorofil a ve klorofil b'nin (0.5 ve 1 µM) IQ ve MeIQx heterosiklik amin (HCA) bileşiklerine (1, 2 ve 5 ppm) karşı koruyucu etkileri araştırılmıştır. Çalışmada normal ve yüksek metabolik aktiviteye sahip Drosophila hatları kullanılarak iki çekinik gen olan mwh (multiple wing hair) ve flr3 (flare) bakımından transheterozigot larvalara kronik uygulamalar yapılmıştır. Öncelikle üçüncü evre larvalarda HCA dozlarının genotoksik etkileri belirlenmiştir. Antigenotoksisite çalışmalarında iki farklı uygulama grubu oluşturulmuştur. İlk grupta klorofil a, b ve HCA dozları eş zamanlı olarak 3. evre larvalara uygulanırken ikinci grupta klorofil a ve b 2. evre larvalara uygulandıktan sonra 3. evreye ulaştıklarında HCA dozları uygulanmıştır.Normal metabolik aktiviteye sahip bireylerde HCA'ların genotoksik etkilerinin azaltılmasında klorofil a ve b her iki uygulama şeklinde de başarılı olmuştur. Bununla birlikte ön uygulama grubunun eş zamanlı uygulama grubundan daha etkili olduğu belirlenmiştir. Klorofil a ve b'nin etkinlikleri arasında belirgin bir fark bulunmamıştır. Yüksek metabolik aktiviteye sahip bireylerde IQ'nun üç dozunda da genotoksik etki gözlenmemiştir. MeIQx'in düşük dozlarında da genotoksik etki bulunmazken 5 ppm yüksek dozu zayıf pozitif etki göstermiştir. IQ'nun her 3 dozunda ve MeIQx'in 2 dozunda genototksik etki görülmediği için bu dozlarda klorofil a ve b'nin yüksek metabolik aktiviteli bireylerdeki koruyucu etkileri tez kapsamında değerlendirilmemiştir. MeIQx 5 ppm dozunda eş zamanlı uygulamalarda klorofil a 1 µM dozu frekans artışına neden olmuştur. Ancak bu frekans artışı istatistiksel düzeyde önemli değildir. Klorofil a'nın diğer dozlarında ve klorofil b dozlarında antigenotoksik etki belirlenmiştir. Ön uygulama gruplarında klorofil a ve klorofil b'nin tüm dozlarında genotoksik etkide belirgin bir azalma olduğu görülmektedir ve eş zamanlı uygulamalara göre daha etkilidir.
Farklı zamanlarda ve konsantrasyonlarda gibberellin A4/7/9 karışımı uygulamasının kızılçam (Pinus brutia Ten.) tohum bahçesinde çiçeklenme üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, gibberellin A4/7/9 (GA4/7/9) uygulamasının kızılçam (Pinus brutia Ten.) tohum bahçesinde çiçeklenmeyi arttırmada en etkili hormon konsantrasyonunun (derişiminin) ve en uygun uygulama zamanının belirlenmesidir. Çalışmada, Antalya-Çığlık köyü yakınında 1992 yılında kurulmuş Gündoğmuş- Eskibağ orijinli kızılçam tohum bahçesinde bulunan altı farklı klona ait (9283, 9289, 9290, 9292, 9294 ve 9295 klon numaralı) ağaçlar kullanılmıştır. Ağaçlara distile su, % 95'lik etil alkol, 10 mg/ml GA4/7/9, 20 mg/ml GA4/7/9 ve 30 mg/ml GA4/7/9 olmak üzere beş tip uygulama yapılmıştır. Uygulamalar 15 Temmuz, 04 Ağustos, 25 Ağustos ve 15 Eylül tarihlerinde 2006 ve 2007 yıllarında gerçekleştirilmiştir. Çiçek sayımı, uygulamaları takip eden yıllarda (2007 ve 2008) 29 Mart ile 17 Nisan tarihleri arasında yapılmıştır. İlk yıl (2006) yapılan uygulamalar sonucunda bir sonraki (2007) büyüme mevsiminde hem dişi hem de erkek çiçek sayılarında artış sağlanmıştır. Dişi çiçek sayısını arttırmada en etkili GA4/7/9 konsantrasyonu 30 mg/ml, erkek çiçek sayısını arttırmada en etkili GA4/7/9 konsantrasyonu ise 20 mg/ml olmuştur. İlk yıl dişi çiçek sayısını arttırmak için en uygun uygulama zamanı 15 Eylül 2006, erkek çiçek sayısını arttırmak için ise 04 Ağustos 2006 olarak bulunmuştur. İkinci yıl (2007) yapılan uygulamalar sonucunda dişi çiçek sayısında hiçbir konsantrasyonda istatistiksel önemde bir artış gerçekleşmemiş, erkek çiçek sayısında ise her üç konsantrasyon da etkili olmuştur. Bunlar arasında en fazla artış 30 mg/ml GA4/7/9 uygulamasında gerçekleşmiştir. İkinci yıl hem dişi hem de erkek çiçek sayısını arttırmak için en uygun uygulama zamanı 25 Ağustos 2007 olarak bulunmuştur. Hem 2007 hem de 2008 yıllarında gözlenen çiçek sayılarına göre, farklı klonların uygulamalara verdiği tepkiler farklılık göstermiştir. Klonlar uygulamalara olumlu yanıt vermekle birlikte, genel olarak daha düşük çiçek verimine sahip klonlar daha yüksek çiçek verimine sahip klonlara göre GA4/7/9 uygulamalarına daha yüksek oranda çiçeklenme yanıtı vermiştir. Çalışma yapılan ağaçların tamamında ilk yıla göre ikinci yıl erkek çiçek sayısı % 36.56, dişi çiçek sayısı ise % 41.86 oranında azalmıştır. Yani, ilk yıl (2007) zengin çiçek yılı, ikinci yıl (2008) ilk yıla kıyasla fakir çiçek yılı olmuştur. GA4/7/9 uygulamalarının dişi çiçeklenmeyi arttırmada zengin çiçek yılında daha etkili olduğu görülmüştür. İlk yıl (2007) en fazla çap artışı kontrol grubunda görülmüş ve bu artış uygulama gruplarına göre istatistiksel olarak önemli bulunmuştur. Boy artışı da en fazla kontrol grubunda görülürken, en az 30 mg/ml GA4/7/9 uygulaması yapılan grupta görülmüş ve kontrol grubu ile 30 mg/ml GA4/7/9 uygulaması yapılan grup arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur. Ancak, 2008 yılında çap ve boy artışları bakımından kontrol grubu ile uygulama grupları arasındaki farklılık istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır.ANAHTAR KELİMELER: Pinus brutia Ten., tohum bahçesi, Gibberellin A4/7/9, uygulama zamanı, gövde enjeksiyonu, çiçeklenme, dişi çiçek, erkek çiçek
Canlı bakteri enkapsüle edilmiş polietilen oksit nanofiber matların reaktif boyar madde gideriminde kullanımı
Gıda sektöründen çevresel uygulamalara kadar, biyolojik maddelerin nanofiberler içine kapsüllenmesi yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Özellikle biyoremediasyon süreçlerinin geliştirilmesi ve sürdürülebilir hale getirilmesi için, tekstil atık sularının arıtımında kullanılabilecek, canlı mikroorganizmalar içeren maliyeti etkin nanomalzemelerin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasında, bakterilerle kapsüllenmiş polietilen oksit (PEO) nanofiberler (Nf) elektrospin yöntemi kullanılarak hazırlanmıştır. Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) görüntüleri, PEO nanofiberlerin boncuksuz ve homojen bir dağılıma sahip olduğunu gösterirken, bakteri kapsüllemesi sonrası nanofiberlerde genişlemelerin meydana geldiği gösterilmiştir. Elektrospin öncesinde polimerde canlı bakteri sayısı 10¹⁰ kob/mL iken, işlem sonrasında nanofiberde kapsüllenmiş canlı bakteri sayısı 10⁸ kob/mL olarak sayılmıştır. Bu durum, elektrospin işlemi sonrasında nanofiberlerin çok yüksek bir bakteri yükü taşıyabildiğini göstermekte olup, bu bulgu Floresan mikroskobu görüntüleriyle de desteklenmiştir. Ayrıca ATR-FTIR analizleri, PEO nanofiberleri ile bakteriler arasındaki moleküler etkileşimleri doğrulamıştır. PEO-bakteri nanofiberlerin boyar madde giderim etkinliği, 5 ppm boya konsantrasyonunda %26,6 ± 0,3; ve 20 ppm boyar madde konsantrasyonunda ise %9 ± 0,1 olarak ölçülmüştür. +4 °C'de depolanan bakteri enkapsüle edilen nanofiberlerin, 60 günden daha uzun bir süre boyunca canlılıklarını koruduğu tespit edilmiştir. Çalışmanın ileri aşamalarında, bakterilerin elektrospin yoluyla üretilen nanofiberler içerisindeki ömrünü uzatmak amacıyla, toksik olmayan kalsiyum iyonları kullanılarak yapılan çapraz bağlama yaklaşımları araştırılmıştır. Bu kapsamda, üretilen kompozit nanofiber matlarının 4 döngüde tekrar kullanımı sağlanmıştır.
Türkiye'de yayılış gösteren Convolvulus L. (Convolvulaceae) türleri üzerine taksonomik bir araştırma
Bu araştırmada, 2006-2009 yılları arasında Türkiye'nin farklı lokalitelerinden toplanan 39 Convolvulus L. taksonuna ait örneklerin morfolojik özellikleri çalışılmıştır. Morfolojik olarak birbirinden ayrılması oldukça güç olan C. oleifolius Desr. var. oleifolius, C. oleifolius Desr. var. deserti Pamp. C. × pseudocompactus C. Aykurt & Sümbül, C. holosericeus Bieb. subsp. holosericeus, C. holosericeus Bieb. subsp. macrocalycinus Hausskn. & Bornm. ex Bornm., C. × turcicus C. Aykurt & Sümbül, C. × peshmenii C. Aykurt & Sümbül, C. compactus Boiss., C. phrygius Bornm., C. assyriacus Griseb., C. libanoticus Boiss., C. cataonicus Boiss. & Hausskn. ex Boiss., C. carduchorum Davis ve C. pilosellifolius Desr. taksonları arasındaki taksonomik farklılığın net biçimde ortaya konulması amacıyla morfolojik çalışmalara ilave olarak palinolojik, DAMD-PCR ve PCR-RFLP DNA analiz çalışmaları da yapılmıştır.Türkiye Florası'nda toplam 36 taksonla temsil edilen Convolvulus cinsi, bu çalışma sonucunda iki gruba ayrılarak toplam 39 takson altında değerlendirilmiştir. Bu cinse ait C. × pseudocompactus, C. × turcicus ve C. × peshmenii olmak üzere üç yeni hibrit takson ilk defa bu çalışma ile tanımlanmıştır. Ayrıca, C. oleifolius türüne ait iki varyete (C. oleifolius var. oleifolius, C. oleifolius var. deserti) Türkiye Florası için ilk olarak kaydedilmiştir. Türkiye Florası'nda birbirine yakın akraba olarak belirtilen C. phrygius ve C. pulvinatus türleri, bu çalışma sırasında yürütülen arazi gözlemleri, morfolojik, palinolojik ve DNA analiz çalışmalarından elde edilen veriler sonucunda, C. phrygius adı altında birleştirilmiştir.Türkiye Florası'nda bu cinse ait taksonların tanımlarında yer almayan ve taksonlar arasında farklılıklar gösteren yeni karakterler tespit edilmiştir. Bu özelliklerin de ilave edilmesi ile Türkiye'de yayılış gösteren Convolvulus taksonlarına ait detaylı morfolojik tanımlar ve daha kullanışlı bir teşhis anahtarı hazırlanmıştır. Morfolojik tanımlar, yapılan ayrıntılı çizimlerle desteklenmiştir. Bununla birlikte taksonların mevcut yayılış alanlarına tarafımızdan yeni yayılış alanları da eklenmiştir. Palinolojik çalışmalar kapsamında taksonlara ait palinolojik karakterler saptanmıştır. Bu çalışmanın PCR tabanlı DNA analiz kısmı ise Türkiye'de Convolvulus cinsine ait taksonların taksonomik farklılıklarını ortaya koymak amacıyla, genetik materyalleri üzerinde yapılan ilk araştırmadır. DNA analiz çalışmaları sonucunda elde edilen veriler değerlendirilmiş ve taksonlar arasındaki genetik ilişkiler belirlenmiştir.
Kekik [Thymus revolutus celak (Lamiaceae)] bitkisinden elde edilen uçucu yağın antioksidan özelliğinin ve hepatoma G2 hücrelerinde membran üzerine etkilerinin araştırılması
4T1 ve 4THMpc fare meme kanser hücre hatlarında antianjiogenik antitümoral ilaç olan endostatin'in tek başına ve radyo terapi ile kombine olarak antiojenik faktörlerden P maddesi ile p maddesini parçalayan neprilizin ve ADAM-10 enzimleri üzerine etkilerinin araştırılması
4T1 VE 4THMpc fare meme kanser hücre hatlarında antianjiogenik antitümoral ilaç olan talidomit'in tek başına ve radyoterapi ile kombine olarak anjiogenik faktörlerden p maddesi ile p maddesini parçalayan neprilizin ve adam-10 enzimleri üzerine etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada amacımız, anti-anjiogenik ve anti-tümoral özellikteki Talidomit adlı ilacın, fare meme kanseri hücre hatlarında, anjiogenezde rol oynadığı bilinen iki enzim ve bu iki enzimin substratı olan P maddesi üzerine etkilerinin incelenmesidir. Yapılan dört farklı sitotoksisite testinin sonuçlarına göre, 40 µg/ml'lik Talidomit dozu, tek başına ve 45 Gy radyoterapi ile kombine olarak, 72 saatlik inkübasyon süresi sonunda, 4T1 ve 4THMpc fare meme kanseri hücre hatları üzerine sitotoksik etki göstermiştir. Belirlenen dozlarda Talidomit ve radyoterapinin birlikte, kaspaz-3'ü aktive ettiği, 4T1 ve 4THMpc hücrelerinin proliferasyonunu inhibe ettiği, ADAM 10 ve Neprilizin enzim aktivitelerindeki artışa bağlı olarak, P maddesi seviyelerinin kontrol gruplarına oranla düşmesine yol açtığı in vitro bir çalışmada ilk kez gösterilmiştir. Sonuç olarak, talidomit ve radyoterapi kombinasyonu 4T1 ve 4THMpc fare meme kanser hücre hatlarında tedavilerin tek başına denendiğinde yarattığından daha fazla sitotoksik etkiler yaratmıştır. Elde ettiğimiz veriler, tumor hücrelerinde her iki tedavinin de etkinliğini artırmayı hedef alan yeni kombinasyon stratejileri için zemin oluşturabilir.
Antalya -Düzlerçamı ortak bahçe deneme alanındaki altı farklı Kızılçam (Pinus brutia Ten.) populasyonunda cpSSR belirteçleri ile genetik çeşitliliğin belirlenmesi
Kızılçam (Pinus brutia Ten.), Doğu Akdeniz havzasında doğal olarak yayılış göstermektedir. Deniz seviyesinden başlayıp Toros Dağlarına doğru yükselen iki yükselti kesitinde, alçak, orta ve yüksek zondan birer populasyon olmak üzere toplam altı doğal kızılçam populasyonu seçilmiştir. Herbiri, açık-tozlaşmış 10 aile içeren bu altı populasyonun dahil edilmesiyle Antalya bölgesinde 1979 yılında dört ayrı ortak bahçe deneme alanı kurulmuştur. Bu araştırmada, bu deneme alanlarından biri olan Düzlerçamı ortak bahçe deneme alanındaki populasyonların genetik çeşitliliği, altı cpSSR (Kloroplast DNA basit dizi tekrarları) belirteci ile çalışılmıştır. Çalışılan altı lokustan Pt36480 dışındakiler polimorfik olarak saptandı. Analiz edilen altı populasyonda altı primer (lokus) için 29 allel bulundu. Kloroplast mikrosatellit allellerinin 60 farklı haplotip oluşturduğu gözlendi. Nei (1987)'in ortalama genetik çeşitliliği %92.83 olarak hesaplandı. Basamaklı mutasyon modeline (stepwise mutation model, SMM) göre populasyon içindeki bireyler arasındaki ortalama genetik uzaklık (D2sh) 4.87 olarak belirlendi. İki yükselti kesitinde, populasyonlar yükseltilerine göre çiftler halinde analiz edildiklerinde RST = %4.97 (P < 0.0655) olarak bulundu. Populasyon içindeki aileler arasında da istatistiksel olarak yüksek ve önemli düzeyde genetik çeşitliliğin olduğu gözlendi (RST = %10.75 ve P < 0.0127). Ayrıca, deneme alanında farklı yaşlara (13, 17, 30 yıl) ait kantitatif (morfolojik) karakter (boy ve/veya çap) verileri elde edildi. Morfolojik verilerden elde edilen QST değerlerinin, incelenen bütün yaş ve karakterlerde, moleküler verilerden elde edilen FST değerlerinden daha yüksek olduğu gözlendi. Çalışılan populasyonların benzerlik veya farklılıklarında; moleküler belirteçlerden elde edilen bilgiler ile kantitatif verilerden elde edilen bilgiler arasında paralellikler bulundu. Kantitatif karakterlerde gözlenen farklılıkların, populasyonların lokal adaptasyonu sonucu ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Bu sebeplerden dolayı, tohum kaynaklarının seçilmesi, tohum transfer zonlarının belirlenmesi ve türün genetik kaynaklarının korunması gibi ormancılık çalışmalarında populasyonların bulunduğu yükselti zonuna ve populasyon-içi aile seçimine öncelik verilmesi gerektiği hususu, cpSSR belirteçleri kullanılarak elde edilen moleküler verilerle de desteklenmektedir. Bu nedenle, cpSSR belirteçleri, populasyonlar arasındaki benzerlik ve/veya farklılıkların ortaya konulmasında, uzun yıllar izlenmesi gereken ortak bahçe (veya orijin) denemelerine göre, daha kısa sürede bilgi üretme potansiyeline sahip görülmektedir.
Antalya ve çevresinde yayılış gösteren çizgili kaplumbağa (Mauremys rivulata)'nın (Testudinata: Bataguridae) Helmint faunasının araştırılması
Yapılan bu çalışma, Antalya ve çevresinde yayılış gösteren Mauremys rivulata (Valenciennes, 1833) türünün helmint faunasını kapsamaktadır. Mart 2009 ve Ekim 2010 tarihleri arasında toplanan 20 adet bireyin iç organlarının incelenmesi sonucunda 6 türe (Telorchis stossichi, Patagium lazarewi, Polystomum ocellatum, Serpinema microcephalus, Spironoura armenica ve Spiroxys contortus) ait toplam 1731 adet helmint bireyine rastlanmıştır. Teşhis edilen türlerden Telorchis stossichi ve Patagium lazarewi Digenea alt sınıfına, Polystomum ocellatum Monogenea alt sınıfına, Serpinema microcephalus, Spironoura armenica ve Spiroxys contortus Nematoda şubesine aittir. Ayrıca bazı Digenea ve Nematoda larvaları da bulunmuştur. Bunlardan Polystomum ocellatum türü, Türkiye'de yaşayan tatlısu kaplumbağaları için, Spiroxys contortus türü ise Türkiye'de yaşayan M. rivulata türü için yeni kayıttır.
Bazı lamıaceae türleri uçucu yağlarının Alman hamamböceği (Blattella germanica L.)' ne karşı fümigant etkilerinin araştırılması
Bu tezin amacı Antalya bölgesinde doğal olarak yetişen üç Lamiaceae bitkisinin [Mentha longifolia L. subsp. typhoides (Brig.) Harley, Dorystoechas hastata Boiss. & Heldr. ex Bentham (endemik) ve Origanum minutiflorum O. Schwarz et. H. Davis (endemik)] toprak üstü parçalarından elde edilen uçucu yağların, Alman hamamböceği (Blattella germanica L.) nin 10-15 günlük (2. veya 3. evre) nimflerine karşı fümigant toksisitesini değerlendirmekti. Nimfler kapalı bir kapta 25-500 µL/L arasında değişen orandaki uçucu yağların buharına maruz bırakılarak fümigant aktivite değerlendirilmiştir.Ayrıca bu tezde kullanılan uçucu yağlar, su distilasyonu yöntemine dayanan Clevenger tip aparat kullanılarak elde edilmiştir. Uçucu yağlarının kimyasal içerikleri ise Gaz Kromotografisi?Kütle Spektrometrisi (GC:MS) ile analiz edilmiştir. Dorystoechas hastata uçucu yağının ana bileşenleri 1,8-cineole, borneol ve camphor iken, O. minutiflorum uçucu yağının ana bileşeni cavracrol, M. longifolia subsp. typhoides uçucu yağının ise cis-piperitone epoxide ve piperitenone oxide'dir. Test edilen üç uçucu yağın fümigant toksisitesi istatistiksel olarak değerlendirildiğinde 100, 200 ve 300 µL/L konsantrasyonlarında D. hastata bitkisi uçucu yağının, diğer iki bitki uçucu yağına göre daha fümigant olduğu bulunmuştur. M. longifolia ve O. minutiflorum türleri arasında bu konsantrasyonlar açısından ise istatistiksel olarak herhangi bir farklılığın bulunmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca uçucu yağlar 400 ve 500 µL/L uygulama konsantrasyonlarında birbirleri ile kıyaslandıklarında ise yine en toksik uçucu yağ D. hastata'dır. Bunu sırasıyla M. longifolia ve O. minutiflorum takip etmiştir. Dorystoechas hastata uçucu yağı 200 µL/L ve üstü konsantrasyonlarda yaklaşık %85 ölüme neden olmuştur. O. minutiflorum uçucu yağı Alman hamamböceği' ne karşı çok düşük toksisite (% ?14.4) göstermiştir. M. longifolia uçucu yağında en yüksek toksik etki (%30.0) 400 ve 500 µL/L konsantrasyonlarında görülmüştür. Sonuç olarak, uçucu yağlar arasında, B. germanica nimflerine karşı en etkilisi D. hastata uçucu yağıdır. Hamamböceklerine karşı farklı bitki türlerinden elde edilen uçucu yağların insektisidial aktivitesini göstermek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Gelecekte, uçucu yağlardan çevre dostu yeni insektisitler geliştirilebileceği ümit edilmektedir.
Sığla ağacının (Liquidambar orientalis Miller) in vitro koşullarda çoğaltım özelliklerinin araştırılması
Anadolu sığlası (Liquidambar orientalis Miller) Türkiye'nin relikt endemik bir türüdür. Ağaç kabuğunun yaralanması ile elde edilen sığla yağı (liquid storax) parfümeri ve kozmetik endüstrisinde kullanılmaktadır. 20. Yüzyılın başından itibaren Avrupa'da hassas tür olarak kabul edilen sığla ağaçları düşük yağ fiyatları ve biyotik engellemeler nedeniyle sürekli azalmaktadır. Bu çalışmanın amacı bu türün klonal olarak çoğaltılabilmesi için gerekli in vitro koşulların belirlenmesidir. İlk aşamada farklı bitki büyüme düzenleyicileri (2.5 mg/L BAP + 0.1 mg/L NAA or 0.1 mg/L TDZ + 0.01 mg/L 2,4-D) ilave edilmiş dört farklı besin ortamı (LO, MS, SH ve WPM) iki haftalık bitkilerden elde edilen hipokotiller kullanılarak adventif sürgün oluşumu için test edilmiştir. İkinci aşamada eksplant yaşı (2, 3 ve 4 haftalık), karanlık uygulaması (kontrol, 1 hafta ve 2 hafta karanlık) ve eksplantın bitkiden hipokotil boyunca alındığı yerin sürgün oluşumu üzerindeki etkileri araştırılmıştır. En iyi sürgün oluşumu 2.5 mg/L BAP ve 0.1 mg/L NAA ilave edilmiş SH besin ortamında elde edilmiştir. İkinci aşamada elde edilen verilerin ANOVA sonuçları ?eksplant yaşı? ve ?karanlık uygulaması? ana değişkenleri için istatistiksel düzeyde farklılıklar olduğunu göstermiştir. Üç haftalık bitkilerden alınan veya iki hafta karanlık uygulaması yapılan eksplantların ortalama olarak sırasıyla eksplant başına 19.33 ve 20.52 adet sürgün meydana getirmiştir. Köklenme yüzdelerinin ANOVA sonuçları istatistiksel düzeyde önemli olmamasına rağmen, üç haftalık bitkilerden elde edilen ve sürekli olarak ışık altında tutulan eksplantlardan elde edilen sürgünlerin köklenme yüzdesinin daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Bitki büyüme düzenleyicileri kullanmaksızın elde edilen sürgünlerin %77'si kök oluşturmuştur. Bu köklenme yüzdesi farklı oksinlerin (örneğin IBA gibi) test edilmesi ile daha da geliştirilebilir.
Türkiye mağara çekirgeleri (Orthoptera, Rhaphidophoridae): Morfolojik ve moleküler veriler ışığında taksonomi, filogeni ve biyocoğrafyaları
Bu araştırmada, 2006-2010 yılları arasında Türkiye'nin farklı bölgelerinden toplanan Mağara Çekirgeleri (Rhaphidophoridae)'ne ait morfolojik ve moleküler veriler ışığında, mağara çekirgelerinin taksonomi, filogeni ve biyocoğrafyaları çalışılmıştır. Türkiye'de mağara çekirgeleri alanında yapılan ilk çalışma özelliğinde olan bu tezde, morfolojik çalışmalar kapsamında, Dolichopoda cinsine ait türlerden 19 ve Troglophilus cinsine ait 20 karaktere ait ölçümler alınmış ve mağara çekirgelerinin teşhislerinde kullanılan kalitatif karakterler incelenerek, ülkemizde bulunan mağara çekirgelerinin taksonomileri çalışılmıştır. Ayrıca ülkemiz dışında Kafkasya ve Yunanistan'ın Samos ve Kalymnos Adaları'ndan örneklere ait kalitatif ve kantitatif ölçümler alınıp analizlere dahil edilmiştir. Teşhisler sonucunda Troglophilus cinsine ait 4, Dolichopoda cinsine ait 1 yeni tür bulunmuş ve literatüre kazandırılmak üzere yayına hazırlanmaktadır. Moleküler çalışmalar kapsamında ise 16S rDNA geni sekansı kullanılarak (Kafkasya, Girit, Samos ve Kalymnos populasyonları dahil) filogenetik analizler (Bayesiyan Analizi, moleküler saat uygulamaları vb.) ve elde edilen sonuçlar ışığında filogenik ve biyocoğrafik değerlendirmeler ve varsayımlar yapılmıştır.
Endostatin, vinorelbin ve kombinasyonlarının insan endotel, böbrek epitel ve meme kanser hücreleri üzerine olan sitotoksik etkilerinin araştırılması
Klasik kanser tedavileri olarak bilinen cerrahi müdahale, kemoterapi ve radyoterapi 40 yılı aşkın süredir uygulanmaktadır. Kemoterapi, sitotoksik ya da sitostatik etkili bazı kimyasallar kullanılarak doğrudan tümör hücrelerini yok etmeyi hedef alan klasik bir kanser tedavisidir.Kemoterapide hedef tümör hücresi olduğu için uygulama sırasında söz konusu ajan yüksek dozlarda kullanılmakta ve normal hücreler üzerinde yan etkilere neden olan toksik yanıtlar oluşturmaktadır. Bunun yanında yüksek doz kullanımına bağlı olarak kanser hücrelerinde kullanılan ajana karşı direnç gelişmekte ve bu nedenle de tedavi başarısı giderek azalmaktadır. Söz konusu yan etkilerin azaltılarak tedavi etkinliğinin artırılması için; kemoterapi, farklı kanser tedavileri ile kombine edilmektedir.Endostatin, kollajen XVIII' in C-terminal ucundan elde edilen 20 kDa moleküler ağırlığa sahip endojen bir anti-anjiogenik faktördür. Endostatin, endotel hücre göçünü inhibe eder, apoptozu indükler ve bu sayede tümörün yeni damar oluşturmasını engeller. Jing ve arkadaşları, endostatinin ticari formda satılan ve klinik uygulamalarda kullanılan formu olan endostarı, cisplatin, vinorelbin ve paklitaksel ile kombine etmişler ve sonucunda küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hücrelerinin oluşturduğu tümörün büyüklüğünde önemli bir inhibisyon olduğunu göstermişlerdir.Vinorelbin, Catharanthus roseus (pervane çiçeği) ekstraktının alkoloidlerinden elde edilen yarısentetik bir maddedir. 1994 yılında FDA (Federal Drug Administration); vinorelbini küçük hücreli olmayan akciğer kanserinin tedavisinde kullanılması için onaylamıştır. O tarihten bu yana vinorelbin; küçük hücreli olmayan akciğer kanseri, meme kanseri ve prostat kanserinin tedavisinde kullanılmaktadır. Vinorelbin normal hücrelerde de diğer kemoterapötik ajanlara oranla daha az yan etkiler oluşturduğu için tek başına ya da kombine halde bir çok farklı çalışmada kullanılmaktadır. Vinorelbini, antianjiogenik bir ajan ile kombine ederek kullanmanın etkin dozun azaltılması açısından yararlı olabileceğini düşünmekteyiz. Bu nedenle çalışmamızda; endostatin ve vinorelbin kombinasyonunun meme kanser hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi araştırılmıştır. Ayrıca endostatin ve vinorelbinden oluşan kombine tedavinin, apoptoz mekanizmasında anahtar roller üstlenen TNF-? ve Kaspaz-2,3,6,8 ve 9 proteinleri üzerine sergilediği etkiler ortaya konmuştur. Bunun yanısıra, her iki ajan ve kombinasyonlarının normal epitel hücreler üzerindeki sitotoksik etkileri de araştırılmıştır.Bu çalışma ile endostatin ilk kez vinorelbin ile kombine edilmiş ve elde edilen sonuçlarda endostatinin ilk kez TNF-? ve kaspaz-8 üzerinden kanser hücrelerinde sitotoksik etki yarattığı ortaya çıkarılmıştır. Endostatin ve vinorelbinin sadece belirli dozlarda birbiri üzerine sinerjistik etki gösterebildiği görülmüştür.
Phlomis kurdica rech. fil. ve Phlomis oppositiflora Boiss. & Hausskn. türlerinde tür içi genetik varyasyonun belirlenmesi ve Phlomis x melitenense' nin Hub.-Mor. (Lamiaceae) melezliğinin moleküler yönden incelenmesi
Phlomis doğal melezleşmelerin sıkça gerçekleştiği bir cinstir. Bu nedenle doğal melezleşme sonucu ortaya çıkmış pek çok melez bu cins içerisinde yer almaktadır. P oppositiflora ile P. kurdica doğal olarak melezleşen iki Phlomis türüdür. Bu çalışmada birinci amaç P. oppositiflora ve P. kurdica türlerinde tür içi genetik varyasyonu belirlemek, ikinci amaç da bu iki türün doğal melezi olan P. x melitenense'nin melezliğini moleküler yönden incelemektir. Aynı zamanda moleküler çalışma yanında bu üç takson 40 farklı morfolojik karakter ve polen verimliliği bakımından da karşılaştırılmıştır. Morfolojik analizlerin değerlendirilmesi sonucu P x melitenense'nin kantitatif 28 karakterin üçünde acar melez özelliği (hibrit vigor) gösterdiği diğer kantitatif 25 karakterler açısından atalarının arasında yer aldığı, incelenen kalitatif 12 karakterler açısından da atasal fenotiplerin mozaiğini sergilediği görülmüştür. Polen verimlilik oranları P. oppositiflora'da % 93,44, P. kurdica'da % 90,12 ve P. x melitenense'de ise % 68,42 olarak bulunmuştur. Hem RAPD (18 primer) hem de ISSR (20 primer) verilerinin değerlendirilmesi sonucunda P. x melitenense'nin genetik olarak atalarının arasında yer aldığı; ancak P. kurdica'ya daha yakın olduğu görülmüştür. Ayrıca her üç takson da UPGMA ağaçlarında birlikte gruplanmıştır. Ek olarak bu çalışmada yer alan her takson için toplam allel sayısı, etkili allel sayısı, Nei (1973)'ün genetik çeşitlilik ve Shannon indeksleri ile polimorfik lokus sayısı ve polimorfik lokus yüzdeleri hesaplanmıştır. Moleküler verilerde 707'si RAPD'den ve 651'i ISSR'dan olmak üzere 1358 bant elde edilmiştir. Bu bantların ikisi hariç geri kalanı polimorfiktir. Sonuç olarak morfolojik karakterler, polen verimliği ve moleküler veriler P. oppositiflora ve P. kurdica türleri arasında doğal melezleşmenin olduğunu desteklemektedir.ANAHTAR KELİMELER:Phlomis oppositiflora, P. kurdica, P. x melitenense, doğal melezleşme, RAPD ve ISSR
Poecilimon luschani tür grubu (orthoptera, tettigoniidae): Taksonomisi, filogenisi ve filocoğrafyası
Poecilimon luschani grubunun türleri Anadolu'nun güney-batı ucundan Rodop dağlarına kadar yayılış gösterir. Grup içerisindeki geçerli tür sayısı net olmasa da literatürde dört tür ve bir alttür verilmiştir. Bu çalışmada, COI dizileri kullanılarak, gruba ait türlerin evrimsel akrabalıkları ve filocoğrafyaları çalışıldı. Bu amaçla edinilen 242 COI dizisinden, 85 farklı haplotip (dördü dışgruplara ve diğerleri içgruba ait) saptandı. Filogenetik analizler P. ledereri + (P. tuncayi + (P. egrigozi + P. cf. luschani-Balıkesir) + P. orbelicus + (P. birandi + P. luschani)) akrabalığını önerdi. Moleküler saat analizleri P. ledereri türünün 4,14 milyon yıl önce ayrıldığını ve bu tür hariç diğerlerinin 2,8 milyon yıl önce son bir ortak atayı paylaştıklarını vermiştir. Aynı analizler P. birandi ve P.luschani türlerinin ayrılma zamanlarının 0,99 milyon yıldan sonra olduğunu önermiştir. Bu veriler bazında türleşme ve filocoğrafya için şu sonuçlara ulaşılmıştır: (i) P. luschani grubu Anadolu'daki bir atasal stoktan çeşitlenmiştir. (ii) Grubun çeşitlenmesinin bir kısmı Pleistosen dönemi ile korelasyon gösterir. (iii) Grubun türleşmesinde Anadolu'nun heterojen topoğrafyası önemli bir rol oynamıştır. (iv) P. luschani grubu bazında, Anadolu-Balkanlar faunal alış-verişi Çanakkale Boğazı oluşumundan öncedir ve sonrasında kesilmiştir. (v) P. birandi + P. luschani populasyonlarının farklılaşması, Demre kaynaklı bir atasal stoktan halkasal bir türleşmeye işaret etmektedir. (vi) Batı Toroslar takson çeşitliliği için olduğu gibi genetik çeşitlilikte de sıcak nokta niteliğindedir.Veri setinin filogeni ve taksonomi açısından da ortaya koydukları vardır. Fenotipik karakter olan morfoloji ve ses, DNA verilerinden elde edilen filogenetik ağaca göre yorumlandığında şu çıkarsamalar olası olmuştur: (i) P. luschani tür grubu monofiletiktir. (ii) fenotipik karakterler olan morfoloji ve ses taksonomik olarak sınırlı kullanılışlığa sahiptir. Sesin bilgi verici olmaması olasılıkla allopatrik türleşme durumlarında farklılaşması nedeniyledir. (iii) Geleneksel olarak cinsin taksonomisinde kullanılan morfolojik karakterler, grup içinde bile homoplasik durumlar arz etmektedir. (iv) Üç veri kaynağı, grup içinde mevcut tür sayısının yaklaşık iki katı farklı filogenetik birime işaret etmektedir. (v) P. birandi' nin yayılışı Antalya'nın bir kısmı ile sınırlıdır ve Antalya dışı kayıtlar olasılıkla yanlış teşhistir.
Okratoksin A içeren yemle beslenmiş wistar çeşidi erkek sıçanların [Rattus norvegicus] karaciğer ve böbrek dokularında okratoksin birikimi ve testosteron hormon düzeyi ile ilişkisinin araştırılması
Bu çalışmada; Okratoksin A (OTA) içeren yem ile beslenmiş erkek, kastre edilmiş erkek ve dişi sıçanların böbrek, karaciğer ve plazma OTA miktarları belirlenmiş ve OTA düzeylerinin organ, zaman, cinsiyet ve kastrasyon işlemine bağlı olarak değişimi araştırılmıştır. Bu amaç doğrultusunda; 6 ve 12 hafta süresince OTA içeren yem ile beslenmiş erkek sıçanlar, 24 hafta süresince OTA içeren yem ile beslenmiş erkek, kastre edilmiş erkek ve dişi sıçanlar ile kontrol grubunu oluşturan OTA içermeyen yem ile beslenen sıçanlar olmak üzere 7 deney grubu oluşturulmuştur. Deney periyodu boyunca OTA içeren yem ile beslenen erkek ve dişi sıçanların böbrek, karaciğer ve plazma dokularındaki OTA analizleri HPLC cihazı ile gerçekleştirilmiştir. Tespit edilen OTA seviyeleri organlara, zamana, cinsiyet ve kastrasyon işlemine bağlı olarak değerlendirilmiştir. Testosteron hormonu miktarı ise ELISA test tekniği ile ortaya konmuştur.Sıçanların OTA seviyelerinin organlara bağlı değişimi incelenmiş ve yalnızca 12 ve 24 hafta OTA uygulaması yapılan erkek sıçanların böbrek ile karaciğerleri arasında anlamlı bir farklılığın olmadığı tespit edilmiştir (P>0.05). Bunun yanında diğer grupların (dişi, kastre erkek ve normal erkek 6. hafta) böbrek ve karaciğer OTA seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğu görülmüştür (P<0.05).Erkek sıçanlarda OTA seviyesinin zamana bağlı değişimi incelenmiş, böbrek, karaciğer ve plazmalarda tespit edilen OTA değerlerinin 12. haftada 6. haftaya göre yükseldiği, ancak 24. haftada düştüğü görülmüştür. Böbrek OTA düzeylerinin bu üç farklı zaman diliminde istatistiksel olarak farklılık gösterdiği belirlenmiştir (P<0.01). Karaciğer OTA değerleri zamana bağlı incelendiğinde; 6. haftada elde edilen OTA değeri ile diğer iki grup arasında herhangi bir farklılık tespit edilmezken (P>0.05), 12. ve 24. haftada elde edilen karaciğer OTA değerleri arasında anlamlı bir farklılık görülmüştür (P<0.01). Sıçanların plazma OTA seviyeleri zamana bağlı değerlendirildiğinde, 6 ve 12 hafta süresince OTA uygulanmış erkek sıçanların plazma OTA düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olmayıp (P>0.05), 24 hafta süresince OTA ile beslenmiş erkek sıçanların plazma OTA seviyesinin diğer iki gruba oranla anlamlı düzeyde azaldığı belirlenmiştir (P<0.01).Sıçanların OTA seviyelerinin cinsiyete bağlı değişip değişmediğini ortaya koymak amacıyla, 24 hafta süresince OTA uygulanan erkek ve dişi sıçanların böbrek, karaciğer ve plazma OTA seviyeleri tespit edilmiştir. Elde edilen bu veriler karşılaştırıldığında, dişi sıçanların her üç dokudaki OTA seviyelerinin erkeklere göre daha yüksek değerlerde olduğu bulunmuştur (P<0.01). Bu sonuç, cinsiyetin sıçanlardaki OTA seviyesi üzerine belirgin etkisinin olduğunu göstermektedir.Sıçanlarda organ ve plazma OTA seviyelerinin testosteron hormonu ile ilişkili olup olmadığını ortaya koymaya yönelik olarak, bir grup erkeğin testisleri OTA alımlarının 6. haftasında uzaklaştırılmış (kastre edilmiş) ve 24 hafta OTA alımı sonrasında, organları ve plazmaları toplanmıştır. Normal erkek, OTA almış erkek ve kastre edilmiş erkeklerin kastrasyon öncesinde plazma testosteron hormon düzeylerinin benzer olduğu (3.61- 4.86 ng/ml) ve kastrasyonun testosteron hormon düzeyini belirgin bir şekilde azatlığı (0.19 ng/ml) görülmüştür. Kastrasyon işlemi, erkeklerin karaciğer ve plazma OTA düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yaratmazken (P>0.05), böbrek OTA düzeylerinde farklılık yarattığı görülmektedir (P<0.05).Bu çalışmadan elde edilen bulgular özetlendiğinde; 1- Sıçanların plazma ve organ OTA düzeyleri cinsiyete bağlı değişmiş ve dişilerde daha yüksek seviyede bulunmuştur, 2- Erkek sıçanlarda organ ve plazma OTA düzeyi 12. haftaya kadar artış göstermekte ve daha sonra azalmaktadır 3- Erkek sıçanların karaciğer ve böbrek OTA düzeylerinde organlara bağlı belirgin bir farklılık gözlenmemektedir ve 4- Erkek sıçanların plazma ve organ OTA düzeyleri testosteron hormon düzeyinden bağımsız gözükmektedir.
Resveratrol'ün Drosophila melanogaster'de antigenotoksik etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada, Drosophila melanogaster'de somatik mutasyon ve rekombinasyon testi (SMART) kullanılarak farklı mekanizmalar ile hasara neden olan üç mutajene karşı (EMS, 4-NQO ve K2Cr2O7) Resveratrol'ün antigenotoksik etkileri araştırılmıştır. SMART genetik değişimleri geniş bir spektrumda hızlı ve ucuz şekilde belirlemeye yarayan güvenilir bir yöntemdir. Bu çalışmada larvalar ön ve eş zamanlı uygulamalara maruz bırakıldılar. Ön uygulama çalışmasında; ikinci evre transheterozigot larvalar Resveratrol (1, 5 ve 10 mM) dozları ile beslendikten 24 saat sonra mutajen kimyasallara maruz bırakılmıştır. Eş zamanlı uygulamalar için ise, üçüncü evre transheterozigot larvalar eş zamanlı olarak hem Resveratrol hem de mutajenlere maruz bırakılmıştır. Bu mutajenlerin genotoksik etkileri, larvaların kanat imajinal disk hücrelerinde meydana gelen genetik değişimlerin (nokta mutasyon, parça kopması, ayrılmama ve rekombinasyon) sonucunda oluşan mutant trikomlara göre değerlendirildi. Değerlendirme, Graf vd tarafından belirtilen sınıflandırma (küçük tek tip, büyük tek tip, ikiz, toplam mwh ve toplam klonlar) esas alınarak yapıldı. Resveratrol'ün 1, 5 ve 10 mM dozları Drosophila'da eş zamanlı denemelerde K2Cr2O7'a karşı güçlü bir antigenotoksik aktivite oluşturmuştur. Yine eş zamanlı denemelerde Resveratrol'ün 5 ve 10 mM dozları EMS'ye karşı antigenotoksik etki gösterirken, Resveratrol'ün 1 mM dozu genotoksik aktiviteyi çok az miktarda arttırmıştır. Diğer taraftan Resveratrol'ün 1 ve 5 mM dozları 4-NQO'ın oluşturduğu toplam klon sayılarını azaltırken, 10 mM dozu ise toplam klon sayılarını arttırmıştır. Ön uygulamalı denemelerde Resveratrol'ün 1, 5 ve 10 mM dozlarının K2Cr2O7'a ve EMS'ye karşı güçlü antigenotoksik aktiviteye sahip olduğu gözlenmiştir. Ayrıca Resveratrol'ün 1 ve 10 mM dozlarının 4-NQO'in indüklediği genotoksik hasarı arttırdığı, 5 mM dozunun ise bu hasarı azalttığı gözlenmiştir. Bu çalışma, Resveratrol'ün ön uygulamalı denemelerinde EMS ve K2Cr2O7`ın neden olduğu genotoksik hasara karşı Resveratrol'ün koruyucu potansiyelinin eş zamanlı uygulamalara göre daha yüksek olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak Resveratrol, D. melanogaster' de EMS ve K2Cr2O7 karşı antigenotoksik etki göstermiş ancak 4 NQO'in genotoksisitesine karşı çelişkili sonuçlar görülmektedir.
Antalya/Boğazkent mahmuzlu kızkuşu (Vanellus spinosus L. 1758) populasyonunun göç fenolojisi ve kuluçka biyolojisi üzerine araştırmalar
Bu tez kapsamında Antalya/Boğazkent Mahmuzlu Kızkuşu populasyonunun göç fenolojisi ve kuluçka biyolojisi incelenmiştir. Bu doğrultuda; türün göç takvimi, alandaki birey sayısı, yuva sayısı, bırakılan yumurta sayısı, uçurulan yavru sayısı belirlenmiştir. Yuvaların koordinatları alınarak haritalara işlenmiştir. Yumurta ve yavrulara ait morfometrik ölçümler alınmıştır. Ergin bireyler tel kapanlarla yakalanmış, metal ve renkli halkalarla halkalanmıştır. Alanda türün üreme başarısını etkileyen faktörler tespit edilmiştir.Çalışma kapsamında, türe ait bireylerin Mart ayının ilk haftasında alana geldiği ve ekim ortalarında alandan ayrıldıkları tespit edilmiştir. 2010'da 60, 2011'de 72 birey alanda tespit edilmiş ve bu bireylerden 2010'da 13, 2011'de ise 22 olmak üzere toplam 35 bireye halka takılmıştır. 2010'da 27, 2011'de ise 2'si 2. kuluçka olmak üzere toplam 38 yuva tespit edilmiştir. 2010'da toplam 93 yumurta bırakılmış ve 43 yavru uçurulmuş, 2011'de ise toplam 130 yumurta bırakılmış ve 54 yavru uçurulmuştur. Türün üreme başarısı, açılan yumurta sayısına göre 2010'da %58.1, 2011'de %62.3, uçan yavru sayısına göre 2010'da %79.6, 2011'de %66.7 ve juvenil yavru sayısına göre 2010'da % 44.2 ve 2011'de % 42.6'tür.Bölge'de türün üreme başarısını etkileyen pek çok faktör tespit edilmiştir. Türün doğal predatörü olan karga (Corvus corone), tilki (Vulpes vulpes) gibi türlerin yanı sıra alanda yoğun olan köpekler yumurta ve yavruların zarar görmesine ve yuva terklerine neden olarak, üreme başarısını olumsuz yönde etkilemektedir. Aynı zamanda üreme alanlarının insanlar tarafından işgal edilmesi, yapılaşma, tarla sürülmesi ve sulanması gibi faaliyetler üreme başarısının olumsuz yönde etkilemektedir.Türkiye'de Mahmuzlu Kızkuşu ile ilgili yapılmış çalışmalar oldukça sınırlıdır. Ülkemizde türü ele alarak yapılmış herhangi bir tez çalışması bulunmamaktadır. Gerçekleştirilen bu çalışmayla ülkemizdeki konuyla ilgili boşluk doldurulmaya çalışılmıştır.
Antalya Boğazkent'te kuyrukkakan türlerinin (Oenanthe spp.) konaklama ekolojisi ve göç stratejilerinin araştırılması
Türkiye'de ötücü kuşlar ve göç hareketleri ile ilgili çalışmalar son yıllarda artmaya başlamıştır. Türkiye üç kıtayı birleştiren coğrafi konumu ve iki önemli göç yolunun üzerinden geçmesi nedeniyle kuş göçü açısından son derece önemli olmasına karşın türlerin konaklama ekolojileri ile ilgili sınırlı bilgiler mevcuttur. Dünyada da gerek göç davranışlarının anlaşılması gerekse alanların koruma statülerinin belirlenmesi amacıyla göçmen türlerin konaklama ekolojilerinin araştırılmasına yönelik çalışmalar her geçen gün artmaktadır. Bu çalışma, Kuyrukkakan (Oenanthe spp.) türlerinin konaklama ekolojileri ve göç stratejilerini araştırmak amacıyla 2009 ve 2010 yılları ilkbahar (Mart-Mayıs) ve sonbahar (Ağustos- Ekim) dönemlerinde Boğazkent'te (Serik/ Antalya) gerçekleştirilmiştir. Araştırmada kuşların yakalanmasında kapanlar kullanılmış, yakalanan kuşlar aluminyum ve renkli plastik halkalarla halkalanmış, konaklama sürelerinin ve ağırlık değişimlerinin tespit edilebilmesi amacıyla doğal ortamda terazi üzerine bir kefe içinde canlı Unkurdu (Tenebrio molitor) larvaları kullanılarak kuşların tekrar yakalanmasına gerek kalmaksızın ağırlık değişimleri kaydedilmiştir. Yakalanan kuşların kanat ve el uçma tüy uzunlukları ölçülmüş, ağırlıkları tartılmış ve yağ-kas miktarları belirlendikten sonra serbest bırakılmıştır. Araştırmada Kuyrukkakan türlerinden Kuyrukkakan (Oenanthe oenanthe), boz kuyrukkakan (O. isabellina), Karakulaklı kuyrukkakan (O. melanoleuca), Çöl kuyrukkakanı (O. deserti) ve Aksırtlı kuyrukkakan (O. finschii) gözlenmiş ve yakalanmıştır. Bunlardan kuyrukkakan, Boz kuyrukkakan ve Karakulaklı kuyrukkakan türlerinin ilkbahar ve sonbahar göç fenolojileri hesaplanmıştır. Buna göre, kuyrukkakanlar Mart başlarında bölgeye gelmeye başlayarak Nisan sonunda ilkbahar, eylül başlarında bölgeye gelmeye başlayarak Ekim sonunda sonbahar göç hareketlerini bölgede tamamlamaktadır. Aynı türlerin 2009 ve 2010 yılları konaklama süreleri ve ortalamaları hesaplanmıştır. İlkbaharda Kuyrukkakan ort 1.80 gün, Boz kuyrukkakan ort 2.31 gün ve Karakulaklı kuyrukkakan ort 2.14 gün konaklamış ve Kuyrukkakan ort 0.040, Boz kuyrukkakan ort 0.025 ve Karakulaklı kuyrukkakan ort 0.031 yakıt yükü artışı olmuştur. Sonbaharda ise Kuyrukkakan ort 3.88 gün, Boz kuyrukkakan ort 4.67 gün ve Karakulaklı kuyrukkakan ort 2.56 gün konaklamış ve Kuyrukkakan ort 0.071, Boz kuyrukkakan ort 0.079 ve Karakulaklı kuyrukkakan ort 0.03 yakıt yükü artışı olmuştur. Çalışmada ilkbahar ve sonbahar dönemlerinde konaklama süreleri ve yakıt yükü artışları açısından türler arası önemli bir farklılık olmamasına karşın, ilkbahardaki konaklama süreleri ve yakıt yükü ile sonbahar dönemindeki konaklama süreleri ve yakıt yükü arasında farklılık vardır. Bu nedenle, Türkiye'de öncelikle Akdeniz kıyı şeridinde yer alan ve kuşlar için beslenme ve konaklama alanları ile diğer bölgelerde yer alan ve yine başta göçmen kuşların göç dönemlerinde yoğun olarak kullandıkları önemli sulak alanların büyük hassasiyetle korunması gerekmektedir.ANAHTAR KELİMELER: Ekoloji, göç, konaklama, kuyrukkakan, Oenanthe spp.
Pyrus serikensis A.Güner & H. Duman (Rosaceae) türünün ekolojisi ve çoğaltılması üzerinde araştırmalar
Bu çalışmanın amacı, Türkiye'nin güneyindeki Antalya-Serik bölgesinde endemik bir tür olan Pyrus serikensis'in tohum çimlenmesi, fidan büyümesi ve hayatta kalma yüzdesinin belirlenmesidir. Çimlenme çalışmaları için tohum elde etmek amacıyla doğal habitatlardan hem 2009 hem de 2010 yılında Aralık ayı sonunda olgun meyveler toplanmıştır. Tohumlar ilk olarak farklı sıcaklık koşullarında muhafaza edilmiştir (Oda sıcaklığı 20-22 ºC ve buzbolabı 4 ºC). Daha sonra tohumlar iki fotoperiyot (tamamen karanlık ve aydınlık-karanlık (18-6 saat)), üç farklı sıcaklık (15, 20, 25 ºC) ve iki farklı hormon konsantrasyonu (1 ppm ve 10 ppm GA3) olmak üzere çeşitli kombinasyonlar altında çimlendirilmiştir. Denemeler üç tekrarlı yapılmıştır. Fidan büyümesi ve hayatta kalma oranını gözlemlemek için 2 yaşındaki fidanlar 2010 yılında Serik yakınlarında türün dağılım aralığı dahilindeki iki çalışma alanına dikilmiştir. Temel toprak özelliklerinin belirlenmesi için çalışma alanlarından toprak örnekleri alınmıştır. Ayrıca, bölgenin uzun süreli iklimsel verileri de elde edilmiştir. Elde edilen bulgulara gore, 2009 yılında toplanan tohumlar 2010 yılında toplanan tohumlardan anlamlı bir şekilde (p<.0001) daha yüksek çimlenme oranı göstermiştir (sırasıyla % 52 ve % 12). Pyrus serikensis'in tohum çimlenmesi için en iyi kombinasyon, oda sıcaklığında bekletmenin ardından çimlendirme dolabında 15 ºC'de aydınlık-karanlık (18 saat aydınlık-6 saat karanlık) uygulaması olarak bulunmuştur. Tohum çimlenmesi üzerine hormon uygulamaları arasında anlamlı bir farklılık saptanamamıştır. Çalışma alanlarının toprak tipinin tınlı, kireçli ve alkali olup, tuz içermediği tespit edilmiştir. Toprak makro ve mikro besin elementleri yeterli düzeyde bulunmuştur. İlk büyüme mevsimi sonunda fidan dikim alanlarında fidanların % 85' inin tuttuğu belirlenmiştir. Fidanların yıllık genel ortalama büyümesi 10.34 cm olarak bulunmuştur. Fidan dikim alanlarında büyüme ve hayatta kalma özellikleri bakımından farklılık gözlenmemiştir.ANAHTAR KELİMELER: Pyrus serikensis, Büyüme, Çimlenme, Işık, Sıcaklık, GA3
Kloroplast SSR (cpSSR) belirteçleri yardımıyla kızılçamın (Pinus brutia Ten.) Gündoğmuş-Eskibağ (Akçagedik-Tespihli) orijinli 38 no'lu klonal tohum bahçesinde polen kirliliğinin belirlenmesi
Kızılçam (Pinus brutia TEN.) ekolojik ve ekonomik değerinden dolayı Türkiye için önemli yerli bir orman ağacı türüdür. Ağaçlandırmalarda kullanılmak üzere genetik yönden üstün nitelikli tohum ve fidan elde etmek amacıyla tohum bahçeleri kurulmaktadır. Polen kirliliği P. brutia tohum bahçelerinde ciddi bir sorundur. Polen kirliliği düzeyini tahmin etmenin en etkin ve kullanışlı yollarından biri mikrosatellitler veya basit tekrarlı nükleotid dizileri (SSR) adı verilen genetik belirteçleri kullanmaktır. Şimdiye kadar polen kirliliği düzeyi ülkemizde sadece tek bir tohum bahçesinde (Kızılçamın Çameli-Göldağı orijinli Asar-Antalya klonal tohum bahçesinde) tahmin edilmiştir. Bu çalışmanın amacı, Çığlık-Antalya'da kurulmuş bulunan 16 yaşındaki bir P. brutia klonal tohum bahçesine tohum bahçesi dışından gelen polen kontaminasyonu (kirliliği) oranını kloroplast mikrosatellit belirteçleri (cpSSR) yardımıyla tahmin etmektir. cpSSR analizleri, tohum bahçesinden toplanan tohumların megagametofit ve embriyo dokusunda, tohum bahçesine yakın doğal kızılçam populasyonundan toplanan tohumların ise megagametofit dokusu veya ibrelerinde gerçekleştirildi. Analizler altı kloroplast mikrosatellit lokusunda (Pt1254, Pt30204, Pt41093, Pt87268, Pt15169 ve Pt71936) yapıldı.Altı kloroplast SSR lokusundan, Pt41093 lokusu monomorfik, diğer lokuslar ise (Pt1254, Pt30204, Pt87268, Pt15169 ve Pt71936) polimorfik olarak saptandı. Analiz edilen örneklerde altı primer (lokus) için 23 allel bulundu. Kloroplast mikrosatellit allellerinin 36 farklı haplotip oluşturduğu gözlendi. Çalışılan altı kloroplast mikrosatellit bölgesinin sahip olduğu farklı büyüklükteki allellerin kombinasyonları sonucu elde edilen haplotiplere göre 38 no'lu kızılçam tohum bahçesine ait 30 klonun genetik kimlikleri belirlendi. Tohum bahçesindeki 30 klonda toplam 12 çeşit haplotip gözlendi. Tohum bahçesindeki 30 klondan rastgele seçilen beş klona ait beşer ramet incelendiğinde, bu beş klona ait rametlerin ait oldukları sanılan klonlara ait olmadıkları tespit edildi. Tohum bahçesindeki bireyler tarafından üretilen embriyolarda 36 ve doğal populasyona ait bireylerde 19 çeşit haplotip gözlendi.Tohum bahçesindeki 300 embriyoda yapılan analizler sonucunda 87 embriyonun tohum bahçesi dışından gelen polenlerle döllenme sonucu oluştuğu yani 87 gametin kontaminant olduğu belirlendi. Buna göre tohum bahçesindeki bireyler tarafından üretilen embriyolarda kontaminantların (kirliliğin) gözlenen oranı (b) 0.29 olarak bulundu. Bu değer, polen kirliliğinin minimum tahminidir. Tohum bahçesinde tahmin edilen gerçek polen kontaminasyonu (m) ise 0.393 (%39.3) olarak hesaplandı. Polen kontaminasyonunun bu düzeyde olması sonucunda tohum bahçesi tohumlarından sağlanacak genetik kazancın (beklenen genetik kazanç) %20 oranında azalacağı belirlendi.
Melik ve Kaldırım Dağı ile çevresinin (Manavgat- İbradı / Antalya) flora ve vejetasyon yönünden araştırılması
Bu çalışmada, Melik ve Kaldırım Dağları ile çevresinin (Manavgat ? İbradı / Antalya) florası ve vejetasyonu ortaya konmuştur. Araştırma alanından 2008 ? 2011 tarihleri arasında toplanıp teşhis edilen ve gözlemlerimiz sonucu belirlenen 5325 bitki örneğinin değerlendirilmesiyle 86 familyaya ait 402 cins, 902 tür ve toplam 951 takson tespit edilmiştir. 10 takson C3 karesi için yenidir. Teşhisi yapılan bitki örneklerinden 10 takson Pteridophyta, 941 takson ise Spermatophyta divizyosuna aittir. Spermatophyta divizyosuna ait taksonların 9'u Gymnospermae, 932'si ise Angiospermae subdivizyosuna aittir. Angiospermae alt subdivizyosundan 782 takson Magnoliopsida, 150 takson ise Liliopsida sınıfına aittir. Alandaki toplam taksonların 298'i (%31.3) Akdeniz elementi, 88'i (%9.3) İran-Turan elementi, 42'si (%4.4) Avrupa ? Sibirya elementi ve 523'ü (%55.0) çok bölgeli veya fitocoğrafik bölgesi bilinmeyen taksonlardır. Araştırma alanında takson sayısı bakımından en büyük familya Asteraceae (117 takson), en büyük cins ise Trifolium (20 takson) cinsidir. Araştırma alanında 176 (%18.5) endemik takson bulunmuştur.Araştırma alanının vejetasyonu Braun ? Blanquet metoduna göre çalışılmıştır. Örnek alanlardan elde edilen verilere göre, araştırma alanında tespit edilen 26 farklı birlik, alt birlik ve kommunite aşağıda verilmiştir:Orman vejetasyonuna ait birlik ve alt birlikler; 1- Phlomido leucophractae ? Pinetum brutiae Ayaşlıgil 1987 ve Akman 1994 birliği, 2- Querco cerridis ? Pinetum brutiae Çinbilgel birliği (yeni), 3- Phlomido grandiflorae ? Juniperetum excelsae Çinbilgel birliği (yeni), 4- Cynoglottido chetikianae ? Pinetum nigrae Çinbilgel birliği (yeni), 5- rhaponticoidetosum gokceogluii Çinbilgel alt birliği (yeni), 6- Abieto isauricae ? Cedretum libani Vural 1981 birliği.Cüce çalı ve dikenli yastık vejetasyonuna ait kommuniteler; 7- Origanum minutiflorum ? Ballota cristata kommunitesi, 8- Sideritis erythrantha var. erythrantha ? Marrubium globosum subsp. globosum kommunitesi, 9- Astragalus creticus kommunitesi, 10- Euphorbia kotschyana kommunitesi, 11- Astragalus plumosus var. krugianus kommunitesi.Higrofil vejetasyonuna ait birlik ve kommunite; 12- Platanetum orientalis Ayaşlıgil 1987 birliği, 13- Tussilago farfara ? Mentha spicata subsp. spicata kommunitesi.Kar yaması, nemli çayır ve dolin vejetasyonuna ait birlik ve kommuniteler; 14- Muscari bourgaei ? Ornithogaletum brevipedicellati Quézel 1973 birliği, 15- Taraxacum bithynicum kommunitesi, 16- Allium guttatum subsp. sardoum ? Ranunculus polyanthemos kommunitesi, 17- Polygonum arenastrum ? Trifolium repens var. repens kommunitesi, 18- Pimpinello ibradiensis ? Linetum boissierii Çinbilgel birliği (yeni).Rüzgara maruz kalan eğimli tepelerin vejetasyonuna ait birlik; 19- Asyneumo compacti ? Thymetum leucotrichi Çinbilgel birliği (yeni).Kaya vejetasyonuna ait kommuniteler; 20- Campanula cymbalaria temel kommunitesi, 21- Omphalodes ripleyana kommunitesi, 22- Centaurea drabifolia subsp. detonsa kommunitesi, 23- Aubrieta canescens subsp. canescens kommunitesi, 24- Asperula serotina kommunitesi.Hareketli yamaç vejetasyonuna ait birlik ve alt birlikler; 25- Lamio eriocephali ? Heldreichietum bupleurifoliae Quézel 1973 subass. typicum alt birliği, 26- Lamio eriocephali ? Heldreichietum bupleurifoliae Quézel 1973 ricotiaetosum varians Çinbilgel alt birliği (yeni).ANAHTAR KELİMELER:Melik Dağı, Kaldırım Dağı, Flora, Vejetasyon, Manavgat, İbradı, Antalya.
Direkt organogenesis yöntemi ile çoğaltılan Kızılçam'da (Pinus brutia ten.) sürgün gelişiminin optimize edilmesi
Kızılçam (Pinus brutia Ten.), çamgiller (Pinaceae) ailesi, iğne yapraklılar (Pinales) takımından iğne yapraklı ve yaprağını dökmeyen bir türdür. Türkiye'de 5.4 milyon hektarın üzerinde bir alanda doğal olarak bulunan kızılçam, Türkiye ibreli ormanlarının yaklaşık %25'ini kaplar ve hızlı büyür (OAE 1987, Kayacık 1965, Öztürk vd 2010). Bu çalışmadaki amaç halen devam etmekte olan ıslah çalışmalarına ek olarak in vitro (laboratuar koşullarında) fidan üretim tekniklerinin geliştirilmesi, elde edilen veya edilecek olan üstün genetik özellikli bireylerin süratle çoğaltılmasına katkıda bulunmaktır. Bu amaç doğrultusunda 4 deney yapılmıştır. Çalışmalarda, çimlendirilen tohumlardan alınan kotiledonlar eksplant olarak kullanılmıştır. Sürgün gelişiminin araştırıldığı deneylerde besin ortamı olarak DCR (Douglas fir cotyledon revised medium) besin ortamı kullanılmıştır (Gupta ve Durzan 1985). İlk deneyde 5 farklı (0.5mg/L, 1.0mg/L, 2.0mg/L, 4.0mg/L, 8.0mg/L) konsantrasyonda GA3 (giberellik asit) uygulaması yapılmış ve kullanılan bu BBD'lerin (bitki büyüme düzenleyici) sürgün gelişimi üzerine etkileri incelenmiş ve GA3 uygulanmayan eksplantlarla karşılaştırılması yapılmıştır. Karşılaştırma sonunda GA3 uygulamasının sürgün gelişimi üzerinde olumsuz sonuçlar yarattığı ve sürgün gelişimini durdurduğu tespit edilmiştir. En yüksek sürgün ortalaması 4.49 ile kontrol grubundan elde edilmiştir. İkinci çalışmada GA3 uygulamaya başlama sürelerinin sürgün uzamasına etkileri incelenmiş ve bu çalışma için de eksplantlar 3, 6 ve 9 hafta gecikme ile BBD içermeyen besin ortamından GA3 içeren besin ortamına transfer edilerek sürgün gelişimleri incelenmiştir. Bu çalışmada en yüksek sürgün ortalaması 2.26 ile 9 hafta gecikmeli transfer edilen grupta elde edilmiştir. Üçüncü çalışmada ise DCR besin ortamında kullanılan farklı makroelement miktarlarının ( ½ , ¾ ve kontrol) sürgün gelişimi üzerindeki etkileri incelenmiştir. Çalışma sonunda en yüksek sürgün ortalaması 6.80 ile kontrol grubundan elde edilmiştir. Son olarak da kazein (casein hydrolysate) kullanımının sürgün gelişimi üzerine etkisi olup olmadığının incelemesi yapılmıştır. Test sonuçlarının ANOVA analizlerine göre CH uygulaması ile kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan bir fark oluşmamıştır.Sonuç olarak test edilen uygulamaların tamamının kontrol grupları ile karşılaştırıldığında sürgün gelişimi üzerinde etkili olmadığı görülmüştür.
Sideritis stricta Boiss. & Heldr. (Lamiaceae) türünün doğal ve kültür formlarının morfolojik, anatomik, ekolojik ve uçucu yağ içerikleri yönünden karşılaştırılması
Bu çalışmada endemik Sideritis stricta Boiss. & Heldr. türünün doğal yaşam ortamlarından, kültür ortamına alınmasına bağlı olarak morfolojik, anatomik, ekolojik ve uçucu yağ içerikleri yönünden oluşabilecek değişiklikler incelenmiştir. S. stricta türüne ait örnekler ikisi doğal ikisi kültür olmak üzere dört farklı lokasyondan, çiçeklenme döneminde toplanmıştır. Bitki örneklerinin toplandığı alanlara ait sıcaklık, yağış, nem gibi iklimsel özellikler tespit edilmiştir.Toprak örneklerinin fiziksel ve kimyasal analizleri ve bitki organlarındaki besin elementleri analizleri yapılmıştır. Bitkilerin toprak üstü kısımlarına ait morfolojik özellikleri de ölçülmüş, kök, gövde ve yaprak enine anatomik kesitlerinin fotoğrafları çekilmiştir. Bitki örneklerinin uçucu yağları hidrodistilasyon yöntemiyle çıkarılarak uçucu yağ bileşenleri GS ve GS-MS ile belirlenmiştir. Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz veriler ışığında doğal ve kültür formlarını karşılaştırdığımızda; dört alanda da tipik Akdeniz iklimi görülmekle birlikte Kaş ilçesi diğerlerine göre daha kurak bir iklime sahiptir. Doğal örneklerin yetiştiği toprakların kum oranının kültür örneklerinin yetiştiği topraklardakinden daha fazla olduğu belirlenmiştir. Araştırmanın yapıldığı alanların toprak örnekleri alkali, tuz bakımından ihmal edilebilir, kireçli, organik maddece zengin ve makro besin elementleri bakımından yeterli olarak bulunmuştur. Bitkilerde morfolojik değerlendirmeler sonucunda doğal yetişen bireylerde kaliks, korolla ve braktelerin kültüre alınanlardan daha büyük olduğu gözlenmiştir. Anatomik açıdan doğal ve kültür örnekleri arasında belirgin bir farklılık görülmemiştir. Bitki besin elementi analizleri sonucunda doğal örneklerde potasyum, kalsiyum, mangan ve bor elementleri kültür örneklerinden daha fazladır. Uçucu yağ verimi doğal örneklerde kültüre alınanlardan daha yüksek çıkmıştır. Dört örnekte de ortak uçucu yağ ana bileşenleri tespit edilmekle birlikte uçucu yağ kompozisyonları çeşitlilik göstermektedir. Uçucu yağ ana bileşen oranı bakımından Kaş?tan toplanan kültür örneklerinin doğal formlarla benzer olması S. stricta türünün uygun koşullarda kültüre alındığı zaman doğal formlarına benzer kalitede ürün elde edilebileceğini göstermektedir.
Antalya/Boğazkent'te acrocephalus cinsine ait kuş türlerinin göç fenolojilerinin araştırılması
Türkiye önemli kuş göç yollarının geçtiği bir bölge olmasına karşın göç hareketleri ile ilgili yapılan çalışmalar son derece sınırlıdır. Türkiye?de halkalama çalışmalarının yaygınlaşmasıyla birlikte son yıllarda ötücü kuş türlerinin göçleriyle ilgili akademik çalışmalar ve farklı araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada, Acrocephalus cinsine ait dört farklı kuş türünün, Antalya/Boğazkent?teki 2011 yılı sonbahar (15 Ağustos-8 Ekim) ve 2012 ilkbahar (15 Mart-19 Nisan) dönemlerindeki göç hareketleri araştırılmıştır. Araştırmada kuşların yakalanmasında Japon (sis) ağları kullanılmış, yakalanan kuşlar bacak kalınlıklarına göre uygun alüminyum halkalarla halkalanmış; kanat uzunluğu, 3. el uçma tüyü uzunluğu ölçümünde metal cetvel, ağırlık tartımında 0,1 gr hassasiyette Tangent marka elektronik terazi kullanılmıştır, yağ ve kas miktarı da belirlenen kuşlar daha sonra doğaya serbest bırakılmışlardır. Araştırmada, Acrocephalus cinsine ait Büyük kamışçın (Acrocephalus arundinaceus), Çalı kamışçını (A. palustris), Kındıra kamışçını (A. schoenobaenus), Saz kamışçını (A. scirpaceus) türleri yakalanıp halkalanmıştır. Türlerin sonbahar ve ilkbahar göç zamanları belirlenmiş, tür içi eşeysel farklılıkları olup olmadığını belirlemek amacıyla morfometrik ölçümler de (kanat uzunluğu ve 3. el uçma tüyü uzunluğu) alınmış, ağırlık, yağ ve kas durumları ile birlikte göç takvimleri belirlenmiştir. Buna göre; Büyük kamışçın ve Saz kamışçınının Ağustos sonu sonbahar göçlerine başlayıp, Büyük kamışçın Eylül ortasında göçünü sonlandırırken Saz kamışçınının Eylül sonunda göçünü sonlandırdığı tespit edilmiş, Kındıra kamışçınının Ağustos sonu ve Çalı kamışçınının ise Eylül başı göçüne başlayıp, her iki türün de Eylül sonu göçünü sonlandırdığı bulunmuştur. İlkbahar göçünde ise Büyük kamışçın Nisan ayı başında göçüne başlarken Saz kamışçını Mart ayı sonuna doğru başlamakta olup her iki tür Nisan ayı ortalarında göçünü tamamlamaktadır. Ayrıca Büyük kamışçın ve Saz kamışçınında sonbahar ve ilkbahar göç döneminde ağırlıkları bakımından istatistiksel anlamda farklılık olduğu sonucuna varılmıştır. Sonbahar döneminde halkalanan bireylerin ağırlık, yağ ve kas durumlarının ilkbahara kıyasla daha yüksek olduğu görülmüştür. Çalışma süresince Acrocephalus cinsine ait türlerle birlikte toplamda 35 farklı türden 627 bireye `Turkey? halkası takılmıştır.
Antalya kenti kene (acari: Ixodida) türlerinin tespiti, mevsimsel ve bölgesel dağılımlarının belirlenmesi
Keneler soğuk ve sıcakkanlı omurgalıların ektoparaziti olan önemli bir canlı grubudur. Kenelerin birçok türü, Lyme hastalığı, Q Ateşi ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi gibi pek çok hastalığın vektörü olarak bilinmektedir. Bu tez çalışması, Antalya Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisinde 3 yıllık bir zaman aralığında, kene türlerinin kompozisyonlarını, mevsimsel bolluklarını ve bölgesel dağılımlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Örneklemeler Mayıs 2010?dan Mayıs 2013?e kadar yapılmıştır. Kenelerin serbest yaşam evreleri bayraklama yöntemi, kan emen bireyleri ise evcil ve yabani hayvanlar üzerinden veya çevrelerinden pens ile toplanmıştır. Toplanan keneler % 70?lik etil alkolde saklanmış, sonrasında bir stereo mikroskop altında morfolojik özellikleri incelenerek tür teşhisleri anahtarlar kullanılarak yapılmıştır. Toplam 1393 adet kene toplanmış olup, bunların 1378 tanesi ergin, 15 tanesi ise genç evrelerden (1 larva ve 14 nimf) oluşmaktadır. Toplam sekiz kene türü Rhipicephalus turanicus, Rhipicephalus sanguineus, Hyalomma aegyptium, Argas persicus, Dermacentor niveus, Hyalomma marginatum, Rhipicephalus annulatus ve Haemaphysalis parva olarak tespit edilmiştir. Rhipicephalus turanicus ve R. sanguineus türleri şehirde en sık rastlanan türler olup, özellikle köpekler üzerinde görülmektedirler. Kara kaplumbağaları Hyalomma aegyptium? un ana konaklarıdır. Bu araştırmanın sonuçları Antalya kentinde kenelerin hayvan ve insanlar üzerinde ve çevresinde kontrol edilmeleri için uygun önlemlerin alınmasında katkıda bulunacaktır.
Bazı sivrisinek larvasitlerinin sivrisinek larva predatörü notonecta sp. üzerinde toksik etkilerinin araştırılması
Sivrisineklerin 3500'ün üzerinde türü vardır ve bunların birçoğu insan ve hayvan hastalıklarının vektörüdür. Kan emme sırasında bazı türler sıtma, sarı humma ve dank humması gibi son derece zararlı hastalıkları bulaştırırlar. Dünya genelinde her yıl bir milyonun üzerinde insan sivrisinek kaynaklı hastalıklardan ölmektedir. Biyolojik, fiziksel (mekanik) ve kültürel metotların kimyasallarla birleştirilerek kullanıldığı ''Entegre Zararlı Mücadele Programları'' sivrisineklerin kontrolü için daha güvenli yaklaşımlardır. Kontrol yöntemleri içinde en etkili olanlar sivrisineklerin yaşam döngüsündeki larval evreleri hedefleyenlerdir. Sivrisineklerin üreme alanlarında sivrisinek larva ve pupaları ile beslenen sivrisinek balıkları, kız böcekleri (yusufçuklar) ve sırtüstü yüzenler gibi etkili predatör organizmalar yaşamaktadır. Sivrisinek larvalarını kontrol etmek için kullanılan bazı insektisit spreyler hedef dışı bu böcekler ve ilgili canlılar üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilmektedir. Bu tez çalışmasında; yaygın olarak kullanılan bazı sivrisinek larvasitlerinin (Bacillus thuringiensis ssp. israelensis, Spinosad, Diflubenzuron ve Pyriproxyfen) Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği dozlarda, hedef dışı canlı sırtüstü yüzen Notonecta sp. nimfleri üzerindeki toksisitesini belirlemek için laboratuvar testleri gerçekleştirilmiştir. Böcekler Antalya, Konyaaltı ilçesi Çakırlar mevkiindeki sera sulama havuzlarından 2013'ün Nisan-Haziran periyodunda, denemelerden birkaç gün önce toplanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, 7 günlük maruziyet süresinde Spinosad (500 g ai/ha, %68,75 ölüm) ve Diflubenzuron'un (100 g ai/ha, %44,32 ölüm) en yüksek dozları hariç, kullanılan 4 larvasit Notonecta sp. nimfleri üzerinde düşük toksik etki göstermiştir.
Alcea heldreichii (Boiss.) Boiss. (Malvaceae)'den elde edilen ekstraktların antimikrobiyal ve sitotoksik etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada Alcea heldreichii (Boiss.) Boiss. (Malvaceae)'ye ait değişik bitki kısımlarından (yaprak, çiçek, meyve, gövde ve tüm bitki) elde edilen etanol ekstraktlarının 13 bakteri türüne karşı antimikrobiyal aktiviteleri ve servikal adeno karsinoma (HeLa) ve insan böbrek epitel (293 T) hücrelerine karşı sitotoksik etkileri araştırılmıştır. A. heldreichii türünün yaprak, çiçek, meyve, gövde ve tüm bitki kısımları kurutulmuştur. Kurutulan bitkiler öğütülmüştür. Öğütme işlemi tamamlandıktan sonra örnekler Soxhlet cihazında 4 saat boyunca etanol ile ekstrakte edilmiştir. Daha sonra etanol evaporatör yardımı ile uçurularak bitki kısımlarının ekstraktları elde edilmiştir. Bu işlemler sırasıyla yaprak, çiçek, meyve, gövde ve tüm bitki için ayrı ayrı yapılmıştır. Ekstraktların antimikrobiyal aktivitelerini test etmek amacı ile kontrol grubu antbiyotikler de kullanılarak, Disk Difüzyon Yöntemi ve Sıvı Mikrodilüsyon Yöntemi (MIC) uygulanmıştır. Ekstraktların sitotoksik etkilerinin belirlenmesi için WST-1 testi kullanılmıştır. Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz verilere göre A. heldreichii bitkisinden elde edilen etanol ekstraktlarının uygulanan bakteri türlerine karşı herhangi bir antimikrobiyal aktivite göstermedikleri tespit edilmiştir. Sitotoksisite testi sonucunda bitki ekstraktlarının Servikal adeno karsinoma (HeLa) hücre hattı ve insan böbrek epitel (293 T) hücre hattı üzerinde sitotoksik etki gösterdikleri belirlenmiştir.
Gümüş ve kobalt nanopartiküllerinin ve iyonik formlarının genotoksik potansiyellerinin KOMET yöntemi ile araştırılması
Son yıllarda hızla gelişen teknoloji ile birlikte yeni teknolojik ürün olarak nanopartiküllerin (NP, <100 nm) üretimi ve farklı alanlardaki kullanımları hemen her alanda giderek yaygınlaşmıştır. Nano kelime anlamı ile bir metrenin milyarda biri kadar olan bir ölçüdür ve 10 atomluk bir genişliği kapsamaktadır. NP'ler maksimum 100 nm veya 100 nm'den daha küçük çapta ve boyutlarına özgül özelliklere (örneğin elektron tutucu etki ve geçici mıknatıslık özelliği) sahip bileşikler olarak tanımlanmaktadır. NP'lerin çok farklı alanlarda birçok avantajı nedeniyle yaygın olarak kullanılmalarına karşın insan sağlığına ve çevreye etkileri hakkındaki bilgiler hala çok yetersizdir. Bu nedenle son teknoloji ürünü olan bu maddelerin genotoksik potansiyellerinin tespiti biyo-güvenilirlik bakımından önemlidir. Günümüzde birçok hastalığın gerek farklı mutasyonlar gerekse indüklenmiş rekombinasyon ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu açıdan toplum sağlığı bakımından yoğun maruz kalınan bu tür maddelerin etkilerinin tespiti önemlidir. Bu sebeple bu çalışmada KOMET ya da SCGE olarak adlandırılan Tek Hücre Jel Elektroforez testi ile nanoteknoloji alanında yaygın olarak kullanılan Gümüş (Ag) ve Kobalt (Co) NP'lerinin iki farklı partikül büyüklüğünün (Ag: 15 ve 40 nm; Co: 15 ve 50 nm) ve bu NP'lerin iyonik formlarının literatür verileri ışığında konsantrasyon taraması ve ön uygulamaları yapılmış ve bu çalışmalar sonucunda üç farklı konsantrasyon belirlenmiştir. Belirlenen bu konsantrasyonların insan periferal kan lenfositlerinde (0.01, 0.1 ve 1 mM) ve Drosophila melanogaster'in kan hücreleri olan hemositlerinde (0.1, 1 ve 10 mM) tek iplik DNA hasarına olan etkileri değerlendirilmiştir. Ayrıca, KOMET testi ile oksidatif DNA hasarı; bu hasarın bulunmasına özgü bakteriyel enzimler, spesifik olarak okside olmuş pürin bazlarının miktarını gösteren Formamidopirimidin-DNA glikosilaz (FPG) ve yine spesifik olarak okside olmuş pirimidin bazlarının miktarını gösteren Endonükleaz III (Endo III) kullanılarak ayrıca analiz edilmiştir. Sonuç olarak, hem insan periferal kan lenfositlerinde hem de D. melanogaster hemositlerinde KOMET testi uygulamaları sonucunda Ag ve Co NP'lerinin her iki nanoboyutunun ve iyon formlarının genel olarak en yüksek konsantrasyon uygulamalarında genotoksik ve oksidatif DNA hasar yarattığı gözlemlenmiştir.
Hatay, Belen boğazı'nda bulunan belen rüzgar enerjisi santralinin süzülerek göç eden kuşlara etkileri
Türkiye, Palearktiğin en önemli göç yollarından birisi olarak sonbahar göç dönemlerinde hem Kafkasya‟dan, hem de Avrupa‟dan Afrika‟ya; ilkbahar göç dönemlerinde ise tam tersi istikamette göç eden binlerce kuĢun kullandığı birçok geçide sahiptir. Bunlardan birisi de Hatay‟da bulunan Belen Geçidi‟dir. Belen Geçidi yapı olarak kuĢlar için bir dar boğaz olup 2010‟dan beri Rüzgar Enerji Santralleri‟ne (RES) ev sahipliği yapmaktadır. Bu çalıĢmada Belen RES‟in, Belen Geçidi‟ni kullanan ve süzülerek uçan kuĢlara genel etkileri "Habitat Kaybı", "Rahatsızlık", "Bariyer Etkisi" ve "ÇarpıĢma Sonucu Ölüm" baĢlıkları üzerinden değerlendirilmiĢtir. Sonuçlar göstermektedir ki, bölgeyi uzun süreli kullanan türlerin 2010-2012 yılları arasında sayıları düĢmüĢ, RES sahasında uzaklaĢtıkları görülmüĢtür. Ancak, bu durum 2013‟te değiĢerek sayı tekrar yükselmeye baĢlamıĢtır. Yine, Belen RES sahasının bölgedeki konumu gereği 2011 ve 2012 yıllarında bölgeyi transit geçiĢlerde kullanan kuĢları çevredeki geçiĢ rotalarına doğru sıkıĢtırmıĢtır. Belen RES sahası kuĢlarca yoğun Ģekilde kullanılan bir bölgede olmasına rağmen hiçbir ölüm vakasına rastlanmamıĢtır.
Sülüklü kumsalı (Demre-Antalya)'ndaki Caretta Caretta (Lıneaus, 1758) (Chelonıa: Chelonııdae) populasyonlarının izlenmesi ve yuvalardaki sıcaklığa bağlı eşey oranlarının belirlenmesi
Türkiye'de ve Dünya'da deniz kaplumbağalarıyla ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Tarafımızdan yapılan bu çalışmada 4 adet yuvaya sıcaklık ölçer yerleştirilerek Caretta caretta türünün yuvalama başarısı ve yuva içi sıcaklığının yavru cinsiyeti üzerine etkileri araştırılmıştır. Çalışmalar sonucunda, cinsiyet belirlemede kullanılan inkübasyon süresinin 1/3'lük kısmının ortalama sıcaklığı 31,2 0C ile 32,7 0C arasında ölçülmüştür. Kuluçka süresi 48 ila 56 gün arasında tespit edilmiştir. Bu bilgiler doğrultusunda Sülüklü Kumsalı'nda yavru cinsiyet oranı %89,3 dişi olarak tespit edilmiştir. Çalışma boyunca Caretta caretta türü deniz kaplumbağalarının yuvalı ve yuvasız çıkışları, yuvaların kumsalda dağılımı, yumurta sayıları, çıkan yavru sayıları, predasyon durumları, çıkan yavruların denize ulaşıp ulaşmadıkları, yumurtaların durumları, yuvalara ait koordinatlar ve yuva içi sıcaklıkları kaydedilmiştir. Çalışma sonucunda Sülüklü Kumsalı'nda toplam 39 adet ergin çıkışı saptanmış, bunların 21(%90,48)'i yuvalı 18(%9,52)'i yuvasız çıkış olarak kaydedilmiştir. Yuvaların denize paralel dağılımları 0-100 metre arasında, denize olan uzaklıklarına göre dağılımları ise 10-49 metreleri arasındadır. Yumurta bırakılan 21 adet yuvanın tamamında kontrol açılışı yapılmış ve yuvalara bırakılan toplam yumurta sayısı 1704 olarak belirlenmiştir. Diğer taraftan, yuvalara bırakılan yumurtaların sayısı 63-108 arasında değişmektedir. Yuvalara bırakılan toplam 1704 yumurtanın 1400 (%82,15)'ünden yavru çıkışı gerçekleşmiştir. Bu yavruların 1089 (%77,79) tanesinin denize ulaştığı, 273 (%19,5) yavru denize giderken öldüğü ve 38 (%2,71) yavru ise yuva içinde öldüğü tespit edilmiştir. 304 (%17,85) yumurtada embriyo gelişimi olmamıştır.
İmecik dağı (Korkuteli/Antalya) florası üzerine bir araştırma
Bu çalışma, İmecik Dağı (Korkuteli/Antalya) ve yakın çevresinin florasını kapsamaktadır. İmecik Dağı, Antalya ili Korkuteli ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Araştırma alanından Mart 2012-Kasım 2013 tarihleri arasında 1122 bitki örneği toplanmıştır. Araştırma kapsamında, 1122 bitki örneğinin değerlendirilmesi sonucunda 86 familyaya ait 338 cins ve 702 tür tespit edilmiştir. Toplam takson sayısı ise 714'dür. Toplam taksondan 32 takson C3 karesinden ilk kez toplanmıştır. 86 familyadan 5'i Pteridophyta (Eğreltiler) divisiosuna, 81'i Magnoliophyta (Tohumlu Bitkiler) divisiosuna aittir. Teşhis edilen 714 taksondan 7 takson Pteridophyta divisiosu, 707 takson Magnoliophyta divisiosu içinde yer almaktadır. Magnoliophyta divisiosuna dahil olan Pinophytina (Açık Tohumlular) alt divisiosu 8 takson; Magnoliophytina (Kapalı Tohumlular) alt divisiosu 699 takson içermektedir. Magnoliophytina alt divisiosundan 618 takson Magnoliopsida (İki çenekliler/Dikotiller) sınıfı, 81 takson ise Liliopsida (Tek çenekliler/Monokotiller) sınıfına dahildir. En fazla sayıda takson ihtiva eden familyalar sırasıyla Asteraceae (88), Fabaceae (85), Lamiaceae (56), Brassicaceae (48), Caryophyllaceae (41), Boraginaceae (30), Ranunculaceae (22), Asparagaceae (21), Rosaceae (20) ve Plantaginaceae (20)'dir. Çalışma kapsamında Astragalus (16), Silene (12), Medicago (11), Ornithogalum (10), Vicia (10), Veronica (10), Trigonella (9), Ranunculus (9), Centaurea (9) ve Verbascum (9) cinsleri sırasıyla en en fazla sayıda takson içermeleriyle öne çıkmıştır. Çalışma sonucunda alanda belirlenen endemik takson sayısı 95 (%13,53)'dir. Değerlendirilen taksonların fitocoğrafik bölgelere göre dağılımları ise şu şekildedir: 253 (%35,43) takson Akdeniz elementi, 93 (%13,02) takson İran-Turan elementi, 17 (%2,38) takson Avrupa-Sibirya elementidir. 351 (%49,15) takson ise çok bölgeli veya fitocoğrafik bölgesi bilinmeyendir. Araştırma alanında takson sayısı bakımından en büyük familya Asteraceae (88 takson), en büyük cins ise Astragalus (16 takson) cinsidir. ANAHTAR KELİMELER: Endemizm, Flora, İmecik Dağı, Korkuteli, Taksonomi.
Eğirdir gölü balıklarında hipofiz bezinin anatomik ve histolojik yapısı üzerinde bir araştırma
Bu çalışmada Eğirdir gölündeki sazan (Cyprinus carpİo), sudak (Stizostedion lucioperca) ve eğrez (Vimba vimba) balıklarının hypophysis bezlerinin anatomik ve histolojik yapısı incelenmiştir. Araştırınada kullanılan balıklar, Eğirdir gölünün Köprü, Büyük Kabaca ve Gaziri aviaklarından temin edilmiştir. Histolojik çalışmalar için hipofizektomi ile balıklar'dan çıkarılan hypophysis bezleri, uygulanacak histakimyasal tekniğe bağlı olarak % 10 'luk neutral folmaldehyde ve Bouin' s solusyonlarında tesbit edilmiştir. Manuel yöntemle işlenen hypophysis bezleri, paraf'in bloklara alındıktan sonra rotary mikrotom ile 4 p kalınlığında kesilmiştir· .. Kesitler haematoxylin-eosin, Masson's trichrome, Heidenhain' s azan, periodic acid-schif'f, PAS-Orange G ve OF'G boyama yöntemleri ile boyanınışlardır .. Anatomik olarak hypophysis bezinin, sazan balıklarında meşe palamutu, eğrez balıklarında yuvarlak, sudak balıklarında ise koni şeklinde oldukları, araştırmada kullanılan balıklarda beyin ile hypophysis bezinin bağlantısını sağlayan neurohypophysial sap yani infundibuluın kısmının çok ince ve kısa olduğu ve ancak mikroskobik olar·ak görülebildiği tesbit edilmiştir. Makroskobik olarak anterior ve posterior olarak iki kısmı ayırdedilebilen adenohypophysis'in anteriordeki büyük parçasının pars distalis, posteriordeki küçük parçasının olduğu histolojik kesitlerden anlaşılmıştır. par·s intermedia Hypophysis bezinin ikinci lobu olan neurohypophysis kısmı bezin merkezinde yer almıştır .. Histolojik olarak hypophysis bezinin pars distalis kısmındaki rastral bölgesinde kırmızı ve turuncu renkte boyanan, her taraf·a dağılmış olarak bulunan ve düzensiz şekilli acidophilic hiicreler in prolactin hücreleri; küçük ve az sayıda olan ve mavi renkte boyanan basophilic hücrelerin ise thyroid stimulating hormon hücreleri olduğu ve uygulanan boyama tekniklerinin hiçbirinde boya almayan ve adenohypophysis' in diğer bölgelerinde de görülebilen küçük, düzensiz şekilli chromophob özellikteki hücrelerin ise adrenocorticotroph hormon hücreleri olduğu tesbit edilmiştir.. Deneme balıklarının adenohypophysis ı in proximal bölgesinde, üreme dönemlerinin dışındaki balıklarda sitoplazmasında vakuoler· boşluk, üreme döneminde ise sekresyon granüllerini içeren gonadotroph hücrelerin geniş bir alana yayıldığı tesbit edilmiştir. Adenohypophysis • cie rastral ve proximal pars distaliste dağılmış olarak basophilic TSH hücreleri bulunmuştur. Proximal pars distal is bölgesindeki somatotroph hücrelerin kordonlar ve kümeler oluşturduğu, yapılan boyamalar ile kırmızı veya tur·uncu boya olarak acidophilic özellik gösterdikleri tesbit edilmiştir. Adenohypophysis' in pars intermedia kısmının araştırmada kullanılan balıklarda, neurohypophysis' i bir kılıf gibi sardığı görülmüş ve pramidal veya uzunca şekilli, hafif' basophilic hücrelerden oluştuğu tesbit edilmiştir. Neurohypophysial lobun, diğer vertebralılarda olduğu gibi, myelinsiz sinir fibrilleri ile bunların arasında yer almış olan pituicyte hücrelerinden oluştuğu görülmüştür. Bezin her tarafına parmak benzeri çıkıntılar şeklinde yayılmış olan neurohypophYsis'de iri, Herring cisimcikleri adı verilen yapılar tesbit edilmiştir.
Çipura balığı (Sparus auratus L.1758) sindirim sisteminin anatomik ve histolojik yapısı üzerinde bir araştırma
Çipura balığında (Sparus auratus L.1758) gonadların anatomik ve histolojik yapıları üzerinde bir araştırma
Deneysel koşullarda gökkuşağı alabalıklarında (Salmo gairdneri Rich. 1836) oluşturulan aeromonas hydrophila enfeksiyonunun histopatolojisi ve Chlorampenicol`ün tedavi etkisi üzerinde bir araştırma
Antalya Şehir florası; üzerinde bir araştırma
AHTALYA ŞEHİR FLORASI ÜZERİNDE BİR ARAŞTIRMA Ramazan Süleyman GÖKTÜRK ( Yüksek Lisans Tezi ) Bu araştırma, Antalya şehrinin doğal ve kültür florasını kapsamaktadır. 1992 -1994 yılları arasında toplanan yaklaşık 2350 bitki örneğinin değerlendirilmesiyle 130 Familya, 569 cins ve 1023 tür tespit edilmiştir. Takson sayısı 1065'dir. Bu sayıya, öğrendiğimiz kadarıyla kampusun batı tarafında bulunan ökaliptitumunda yetişen 16 Eucalyptus türü, Karaca Arboretumdan getirilerek Ak.ün.K.'ne dikilen değişik familya ve cinslere ait. 164 tür ve Park ve Bahçeler Müdürlüğü tarafından satılan değişik familya ve cinslere ait 75 kültür bitkisi dahil değildir. Tespit edilen 1023 türün 863 tanesi doğal bitki, 160 tanesi ise kültür bitkisidir. Toplam 1065 taksondan 75 tanesi C3 karesinden ilk kez toplanmıştır. Aynı zamanda toplam türlerin 75 tanesi ( % 7,4 ) endemikdir. Bu endemik türlerin 5' i çalışma alanına, 15'i ise Antalya iline özgüdür. Teşhis edilen türlerin 377'si ( % 36,8 ) Akdeniz elementi, 27'si ( % 2. 65 ) Iran - Turan elementi, 26'sı ( % 2,55 ) Avrupa - Sibirya elementi, geri kalan 593 ( % 58 ) tür ise kozmopolit veya fitocoğrafik bölgesi bilinmeyendir. Yine tespit edilen türlerin 9'u Pteridophyta divizyosuna, "l014'ü ise Spermatophyta divizyosuna aittir. Spermatophyta divizyosuna ait türlerin 11 tanesi Gymnospermae alt bölümüne, 1003 tanesi Angiospermae alt bölümüne aittir. Angiospermlerden, 843 tür Dicotyledonopsida 160 tür ise Monocotyledonopsida sınıfına dahildir. Çalışma alanındaki büyük familyalar içerdikleri tür sayılarına göre sırayla, Fabaceac (118), Astcraceac (107), Poaceae (68), Lamiaceae (56), Brassicaceae (47), Caıyophyllaceae (38), Liliaceae (36), Apiaccae (33), Scrophulariaceae(31), Boraginaceae(26) dir. Tür sayılarına göre en büyük cinsler ise. Euphorbia (20), Silene (17), Ranunculus (16) Medicago (14), Tri folium (13), Allium (12), Hypericum (9) ve Vicia (9), Astragalus (8) ve Trigonella (8) dir. ANA BİLİM DALI : BİYOLOJİ YIL : 1994 JÜRİ: Doç. Dr. Hüseyin SÜMBÜL (Danışman) SAYFA : 226 Prof. Dr. Kani IŞIK Prof. Dr. Mehmet KOYUNCU
HT-29 insan kolorektal kanser hücre hattında Emodin'in MİR-25 ifadesine etkisi
Kanser anormal gen ifadesine bağlı olarak kontrolsüz hücre bölünmesi, apoptoz inaktivasyonu, metastaz, anjiogenez gelişimi ile karakterizedir. Kolorektal kanserler ölüm oranları bakımından üst sıralarda yer almaktadır. Antikanser özellikleri gösteren birçok bileşik yaygın olarak kullanılmaktadır. Rheum türlerinin kök ve toprak altı gövdelerinde bulunan aktif bir antrakinon bileşiği olan Emodin (1,3,8-trihidroksi-6-metilantraquinon) tümör büyümesini engelleyici özellik göstermektedir. Hücre gen ifadesindeki değişikliklerle yakından ilişkili olan kanserlerde, bu amaçla birçok gen ifadesine etkili kimyasal ve bunların etki mekanizmaları açıklığa kavuşturulmuştur. Mikro RNA (miRNA) gen ifadesi düzenlenmesinde yer alan diğer bir önemli moleküldür. MiRNA moleküllerinin çeşitli kanser türlerindeki ifade farklılığı bazı hücresel mekanizmalarla ilişkilendirilmiştir. MikroRNA-25 (miR-25) hem onkogen hem de tümör baskılayıcı olarak hücrelerde işlev görmektedir. Bu çalışmada, bir kolorektal kanser hücre hattı olan HT-29 hücrelerinde, emodinin miR-25 ifadesine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Hücre kültürü yapılarak hücre proliferasyonu ve apoptoz için uygulanacak kimyasalın süre ve dozları belirlenmiştir ve miR-25 ifadesine bakılmıştır. Elde edilen veriler sonucunda IC50 ve AP50 değeri 55µM olarak saptanmıştır. Emodinin hücre döndüsünde siklin D1 üzerinden bir etkisi bulunmamaktadır. Emodin miR-25 ifadesini artırmakta ve survivin ifadesini baskılayarak da apoptozu indüklemektedir.