
909
Archived Theses
10
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Tip-2 diyabetli sıçanlarda irisin ve vaspin hormonlarının değerlendirilmesi ve diyet ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, diyabet gibi önemli kronik hastalıklarda bir gösterge olarak kabul edilen vaspin ve irisin hormonlarının değerlendirilmesi ve bu hormonların beslenmeyle olan ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, 12'si sağlıklı ve 6'sı diyabetik olmak üzere toplam 18 adet Wistar-Albino türü sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 6 sıçana Streptozotosin (STZ) uygulanarak tip-2 diyabet olmaları sağlanmıştır. Sağlıklı sıçanlar kendi aralarında iki eşit gruba ayrılarak gruplara kontrol yemi ve yüksek yağlı yem ile 4 hafta süreyle beslenmiştir. Diyabetik sıçanlara ise 4 haftalık süre boyunca yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Çalışma başlangıcından itibaren günlük olarak yem tüketimleri kaydedilmiş, haftada 1 kez kan glukoz ölçümü ve ağırlık tartımı yapılmıştır. 4 haftalık beslenme uygulamasının sonunda vaspin ve irisin analizi gerçekleştirilmiş, trigliserit, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), kan glukoz, insülin direnci skoru (HOMA-IR) ve açlık insülin parametreleri ölçülmüştür. 4. haftanın sonunda sağlıklı gruplardaki vücut ağırlıkları benzer, diyabetik grupta sağlıklı gruplara göre önemli ölçüde düşük bulunmuştur. Açlık kan glukoz düzeyinin, tüm haftalarda diyabetik yağlı grupta diğer iki gruba göre yüksek, sağlıklı gruplar arasında başlangıç ölçümü dışında benzer olduğu görülmüştür. Trigliserit, total kolesterol, HOMA-IR skorunun açlık glukoz seviyelerine benzer şekilde diyabetik grupta önemli oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sağlıklı gruplar arasında ise benzer ölçümler ortaya çıkmıştır. Gruplar, HDL kolesterol ve açlık insülini bakımından bir farklılık göstermemiştir. İrisin düzeyi tüm gruplarda benzerlik gösterirken, vaspin düzeyinin yüksek yağla beslenen diyabetik grupta anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır. Vaspin seviyesinin kanda glukoz, trigliserit, total kolesterol ve HOMA-IR ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma, özellikle vaspinin T2DM hastalığındaki rolü ile ilişkili kanıtları güçlendirmektedir. Ayrıca, beslenme örüntüsündeki farklılıkların kısa vadede biyokimyasal sonuçlar üzerinde büyük bir etkisi olmasa da, bu farkın hormon düzeylerini etkileyip daha uzun vadede T2DM hastalığına ilişkin bulguları ortaya çıkarabileceğini veya hastalık sürecini etkileyebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Tip-2 diyabet, irisin, vaspin, beslenme, adipoz doku
Yetişkinlerde hedonik açlık durumunun sosyal medya bağımlılığı ve obezite ile ilişkisinin araştırılması
Hedonik açlık fizyolojik olarak enerji ihtiyacı olmadan, tüketilen yiyecekten haz almayı amaçlayan iştah ve dürtü olarak tanımlanmaktadır. Hedonik açlık oluşumunda görsel uyaranlar önemli yer tutmaktadır. Görsel uyaranlarla en sık karşılaşılan yerlerden biri sosyal medyadır. Sosyal medyanın kişinin günlük aktivitelerini, aile ve arkadaş ilişkilerini etkileyecek düzeyde kullanımı sosyal medya bağımlılığını oluşturmaktadır. Bu çalışmada yetişkinlerde (n=327) hedonik açlık durumunun sosyal medya bağımlılığı ve obezite ile ilişkisi araştırılmıştır. Katılımcıların hedonik açlık durumları "Besin Gücü Ölçeği", sosyal medya bağımlılıkları "Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği-Yetişkin Formu" kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların lezzetli besinlere karşı duyduğu isteği değerlendirmek amacıyla "Görsel Analog Skalası" kullanılmıştır. Katılımcılar BKİ değerlerine göre sınıflandırıldığında %8,6'sının (n=28) düşük kilolu, %62,4'ünün (n=204) normal aralıkta, %19,3'ünün (n=63) aşırı kilolu ve %9,7'sinin (n=32) obez grubunda olduğu belirlenmiştir. Obez bireylerdeki hedonik açlığın normal ve düşük kilolu bireylere göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Besin gücü ve sosyal medya bağımlılığı arasında anlamlı pozitif orta düzeyde bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Besin gücü ile kremalı pasta ve pastane ürünleri arasında anlamlı pozitif orta düzeyde; çikolata ve çikolatalı ürünler, cips, fastfood yiyecekler, patates kızartması, ekmek çeşitleri, makarna ve hamur işleri arasında anlamlı pozitif zayıf düzeyde bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Hedonik Açlık, Sosyal Medya Bağımlılığı, Obezite, BKİ
Türk propolisinin histon deasetilaz (HDAC) enzim aktivitesine etkisinin araştırılması
Bireylerin beslenme ve yaşam tarzı çeşitli epigenetik değişikliklere neden olarak vücudun fizyolojik ve patolojik süreçlerini etkileyebilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda çeşitli besin ve besin bileşenlerinin histon deasetilaz (HDAC) enzim aktivitesini baskıladığına dair güçlü kanıtlar bulunmuştur. Tez çalışmamız kapsamında çeşitli farmakolojik etkilere sahip Türk propolisinin (TP) HEK293T ve HeLa hücre hatlarında HDAC aktivitesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Çalışmada, Türkiye'de piyasadan toplanan ticari formda, saflaştırılmış 2 farklı propolisin suda çözünen formları kullanılmıştır. HEK293T ve HeLa hücrelerinde HDAC aktivitesinin tespiti için öncelikle TP'nin uygulanması planlanan LD50 konsantrasyonları tripan mavisi boyama yöntemi ile belirlenmiştir. NETN lizis yöntemi ile elde edilen hücresel lizatların protein miktar tayininde Bradford yöntemi kullanılmıştır. In vitro koşullarda Propolis-1'in, LD50 dozu ile hem 24 saatlik muamelesinin hem de doğrudan hücresel lizatlarla muamelesinin, HEK293T ve HeLa hücrelerindeki HDAC aktivitesini azalttığı saptanmıştır. Propolis-2'nin doğrudan muamelesi bilgi verici olmamakla birlikte, 24 saatlik uygulaması ise normal hücrede (HEK293T) HDAC aktivitesini düşürürken kanser hücresinde (HeLa) HDAC aktivitesini artırdığı tespit edilmiştir. Çalışmamızdan elde edilen veriler ışığında TP'nin bir normal hücre hattı olan HEK293T hücrelerinde doğrudan ve dolaylı mekanizmalarla HDACi etkisi olduğu, bir kanser hücre hattı olan HeLa hücrelerinde ise HDAC aktivitesi üzerindeki etkisinin çelişkili olduğu gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Türk Propolisi, HDACi, Epigenetik, Fonksiyonel Besin.
Biyoaktif besin bileşeni piperlongumin'in histon deasetilaz enzim inhibitörü etkisinin araştırılması
Beslenme ve Diyetetik alanında önemli bir yeri olan besin-gen etkileşimlerinin araştırılmasıyla besinlerin organizma üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılması hedeflenmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalarla çeşitli besinlerdeki çok sayıda biyoaktif bileşen Histon Deasetilaz Enzimi İnhibitörü (HDACi) olarak tanımlanmıştır. Bu tez çalışması kapsamında, biyoaktif bir besin bileşeni olarak bilinen Piperlongumin'in (PL) HeLa ve HEK293T hücre soylarındaki HDACi etkisi deneysel olarak araştırılmıştır. PL'in HeLa ve HEK293T hücre soylarındaki HDACi etkisini tespit etmek için, öncelikle uygulanması planlanan LD50 dozları MTT ve AO/PI boyama yöntemleriyle tespit edilmiştir. NETN lizis yöntemi ile hazırlanan hücresel lizatlarda protein miktar tayini Bradford yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Yürütülen deneysel çalışmalar ile; HDAC enzim aktivitesinin, 24 ve 48 saat PL uygulanması sonrasında HeLa hücrelerinde azaldığı, HEK293T hücrelerinde ise arttığı tespit edilmiştir. Normal koşullarda çoğaltılan HeLa ve HEK293T hücrelerinden hazırlanan lizatlar HDAC aktivite tayininden hemen önce PL ile doğrudan muamele edildiğinde ise, HDAC enzim aktivitesinin HeLa hücrelerinde istatistiksel açıdan anlamlı olarak arttığı, HEK293T hücrelerinde ise azaldığı belirlenmiştir. Sonuçlarımız PL'in HEK293T normal ve HeLa kanser hücre soylarında HDAC enzim aktivitesi üzerine farklı yönde etkisinin olduğunu göstermiştir. Ayrıca sonuçlarımız HEK293T ve HeLa hücre soyları, hücre kültürü ortamında PL ile 24 ila 48 saat sürelerle muamele edildiğinde veya PL hücresel lizatlarla doğrudan muamele edildiğinde yine zıt yönde etkiler oluşabileceğini ortaya koymuştur. Elde edilen sonuçlar PL ile HDAC enzimleri arasında doğrudan bir etkileşim olabileceği gibi PL' in HDAC enzim aktivitesi üzerinde dolaylı mekanizmalarla da etkili olabileceğini ortaya koymaktadır.
Türk propolisinin hücre döngüsü üzerine etkisinin araştırılması
Propolis bal arılarının bitkilerden topladıkları çeşitli ürünleri kullanarak ürettikleri reçinemsi doğal bir maddedir. Propolis eski çağlardan beri başta sağlık olmak üzere diğer alanlarda da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bilinen biyolojik aktivitelerinden bazıları; antibakteriyel, antiseptik, antitümoral, antiinflamatuar, antioksidan ve anestezik özellik göstermesidir. Hücre döngüsü, hücre büyümesi ve bölünmesinin kontrol edildiği evreleri içeren bir döngüdür. Hücrelerin döngüsünün kontrolü doku homeostazı ve kanser açısından önemlidir. Bu çalışmada; Türk propolisinin HEK293T ve HeLa hücrelerinde hücre döngüsüne etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda HEK293T ve HeLa hücreleri Türkiye'de üretilen ticari formdaki iki farklı propolisin LD50 konsantrasyonları ile in vitro koşullarda 24 saat süreyle muamele edilerek hücre döngüsü analizleri gerçekleştirilmiştir. Akım sitometri ile yapılan hücre döngüsü analizleri sonucunda; Propolis 1'in G1 fazındaki hücre sayısını kontrole kıyasla, HeLa hücrelerinde %24 oranında (p=0,004), HEK293T hücrelerinde %27,4 oranında (p=0,024) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşürdüğü saptanmıştır. Propolis-2'nin ise kontrole kıyasla HEK293T ve HeLa hücrelerinde hücre döngüsünün herhangi bir evresindeki hücre yüzdesini istatistiksel olarak anlamlı bir düzeyde etkilemediği saptanmıştır. Çalışmamızdan elde edilen deneysel veriler Propolis-1'in HEK293T ve HeLa hücrelerinin hücre döngüsünün S-G2/M evrelerinde birikmesine sebep olduğunu ve hücre döngüsünü durdurduğu göstermektedir.
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümü öğrencilerinin antropometrik ölçümleri ile akdeniz diyeti ve beslenme alışkanlıkları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu araştırma Ocak 2020- Mayıs 2021 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünde öğrenim gören çalışmaya katılım kriterlerini karşılayan gönüllü 174 öğrenci üzerinde yapılmıştır. 18-24 yaş arasında olan dördüncü sınıflarda öğrenim gören 54, üçüncü sınıflarda öğrenim gören 65 ve ikinci sınıflarda öğrenim gören 59 öğrenci ile yapılan çalışmada öğrencilerin Akdeniz Diyet Kalite İndeksi ve sağlıklı yaşam biçimleriyle ilgili akademik bilgilerini kendi yaşamlarına uygulayabilme yetenekleri ve sağlıklı beslenme takıntısının saptanarak Akdeniz Diyet Kalite İndeksi ile antropometrik ölçümler arasındaki olası ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya katılan öğrencilere yüz yüze görüşme yöntemiyle anket formu uygulanmıştır. Ayrıca anket formu uygulanan öğrencilerin antropometrik ölçümleri ve vücut kompozisyonu saptanmıştır. Bu değerlendirmeler sonucunda öğrencilerin Akdeniz diyet kalite indeksi ortalamasının; 5,3±2,95; ORTO-11 ölçeği puan ortalamalarının ise 24,75±6,48 olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin ortalama vücut ağırlığı 59,7±11,1 kg ve beden kitle indeksi (BKİ) ortalamaları ise 21,72±3,1 olarak saptanmıştır. Bu araştırmada öğrenim görülen sınıf düzeyi arttıkça Akdeniz diyetine uyumun arttığı aynı zamanda öğrencilerin Akdeniz diyet kalite indeksi puanları arttıkça beden kitle indeksi (BKİ) değerlerinin ve ORTO-11 ölçeği puanlarının istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak Akdeniz diyetine uyumun bireylerin vücut ağırlığı, beden kütle indeksi ile vücut bileşimini olumlu olarak etkilediği ve Akdeniz diyetine uyumun artması ile ortorektik davranışların arttığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sağlıklı beslenme, Akdeniz diyeti, BKİ, Vücut kompozisyonu, Ortoreksiya Nervoza
Ortopedi ve travmatoloji servisinde yatan hastalarda beslenme durumunun saptanarak, makromineral alımının beslenmeye bağlı komplikasyonlara ve hastanede yatış süresine etkisinin incelenmesi
Bu çalışma Ortopedik tanı almış olan hastaların; beslenme ve makromineral alım düzeylerinin hastanede kalış süresi ve oluşan komplikasyonlarla ilişkisinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma örneklemini Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Servisi'ne yatışı yapılan, ortopedik rahatsızlık tanısı almış 85 hasta oluşturmuştur. Çalışmaya dahil edilen hastalara; demografik bilgilerini, antropometrik ölçümlerini, beslenme durumları ve alışkanlıklarını belirlemek amacıyla yüz yüze görüşme yöntemi ile bir anket uygulanmıştır. Ayrıca katılımcıların Besin Tüketim Sıklık Anketi ile beslenme durumları; NRS 2002 değerlendirilmesi ile nütrisyon riski tespit edilmiştir. Hastalarda %17,7 femur kırığı, %12,9 tibia/fibula kırığı, %12,9 ayak/bilek kırığı, %14,1 kol kırığı, %23,5 artroskopik cerrahi, %10,6 diz protez ve %8,3 kalça protez teşhisi konmuştur. Hastaların %47,1'inde hastaneye yatıştan sonra komplikasyonlar görülmüş olup; potasyum tüketimi arttıkça iştah kaybı ve ishal görülmesinin azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Protez hastalarında artroskopik cerrahi hastalarına göre hemoglobin (HGB) düşüklüğü istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu saptanmıştır (p=0,001). Hastaların %94,12'si NRS 2002 Skoru 3'ün altında, %5,88'i NRS 2002 skoru 3 ve üzerinde ve risk altında olup; beslenme durumu risk altında olan hastaların istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla hastanede kaldığı tespit edilmiştir (p<0.05). Erkek hastalar kadın hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla enerji, protein, yağ ve karbonhidrat tüketmektedir (p<0,001). Erkek hastaların Ca, P, K, Fe tüketimi kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazladır (p<0,001). Bu çalışmada Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji servisinde bulunan kadın hastaların günlük Ca ve Fe ihtiyacını genel anlamda karşılayamadığı görülmektedir. Elde edilen sonuçlara göre diyetisyen tarafından planlanan beslenme programı, hastanede yatışın kısalmasına ve malnütrisyonun önlenmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Beslenme, Malnütrisyon, Komplikasyon, Ortopedi
Beslenme ve fiziksel aktivitenin COVID-19 tanılı hastalarda hastane yatış süresi ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi
Bu çalışmada; yetişkin bireylerde beslenme ve fiziksel aktivitenin Covid-19 tanılı hastalarda hastane yatış süresi ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Bursa Şehir Hastanesi Enfeksiyon Kliniği'nde yatan 18 yaş üzerinde olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden gönüllüler dâhil edilmiştir. Çalışmada bireylere sosyodemografik özelliklerini, besin tüketim sıklıklarını, fiziksel aktivite durumlarını ve biyokimyasal parametrelerini içeren bir anket formu uygulanmıştır. Çalışmada 65 kadın, 82 erkek hasta olmak üzere toplam 147 hasta değerlendirilmiştir. Günlük alınan enerji ve makro besin ögelerinden protein, bitkisel protein, tekli doymamış yağ, diyet posası ve çözünmez diyet posasından gelen yüzdeler ile hastanede kalış süresi arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Çalışmaya katılan kişilerin BKİ sınıflamasına göre yoğun bakımda kalma ihtiyacının istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olmadığı tespit edilmiştir. Biyokimyasal parametrelerden sedimantasyon ve prokalsitonin parametrelerinin hastanede kalış süreleri ile aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bu araştırmanın sonucunda; bireylerin enerji ve bazı makro besin ögeleri alımlarının hastane yatış süresini olumlu yönde etkilediği düşünülmektedir. BKİ ve fiziksel aktivitenin ise hastane yatış süresi ile arasında bir ilişki bulunamamıştır.
Salzburg duygusal yeme ölçeği Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması
Duygusal yeme, duygu durumlarına yanıt olarak ortaya çıkan yemek yeme eğilimi olarak adlandırılmaktadır. Duygusal yemenin temel kavramları, olası mekanizmaları ve bu alanda yapılan araştırmalardaki ilerlemeler psikometrik ölçeklerin iyileştirilmesini gerektirmektedir. Salzburg Emotional Eating Scale (SEES), olumlu ve olumsuz duyguları içermesinin yanında yeme miktarındaki değişimi incelemesi bakımından önemlidir. Bu tez çalışması kapsamında SEES'in Türkçeye geçerlik ve güvenirliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi öğrencileri, akademisyen ve idari personeli oluşturmaktadır. Ölçeğin dil ve kapsam geçerliliği için KGİ skorları 0,83 ve üzerindedir. Ölçeğin açıklayıcı faktör analizi sonucu dört alt boyuta sahip olduğu belirlenmiştir. Ölçeğin dört alt boyutu, toplam varyansın % 79,06'sını açıklamaktadır. Maddelerin faktör yükleri 0,393-0,931 arasında değişmektedir. Doğrulayıcı faktör analizinde, Bootstrap yöntemi ile χ2/sd, CFI, RMSEA değerlerinin sırasıyla 2,468; 0,967; 0,074 olduğu görülmektedir. CFI değerinin 0,96 olması ise bu modelin marjinal olarak iyi uyan bir modeli temsil ettiğini belirtmektedir. Cronbach α ve McDonald's Omega iç tutarlılık katsayıları 0,913 - 0,943 arasında yer almaktadır. Değişmezlik analizinde alt boyutlar için elde edilen korelasyon katsayı değerleri 0,490-0,825 arasındadır. Paralel form analizinde SDYÖ' nün üzüntü, kızgınlık, kaygı alt ölçekleri ile DEBQ duygusal yeme alt ölçeği arasında anlamlı korelasyon mevcuttur. Elde edilen sonuçlar SDYÖ' nün Türkçeye uyumlu geçerli ve güvenir bir ölçek olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelime: Duygusal Yeme, SDYÖ, Geçerlik, Güvenirlik
18-65 yaş arası yetişkin bireylerde ultra işlenmiş gıda tüketiminin astım ile ilişkisinin biyokimyasal parametreler ile araştırılması
NOVA, gıdaları besin maddeleri yerine gıda işlemenin kapsamı ve amacına göre sınıflandıran bir gıda sınıflandırmasıdır. Astım, hırıltılı solunum, nefes darlığı, göğüste sıkışma ve / veya öksürük gibi değişken semptomlar ve değişken ekspiratuar hava akımı sınırlaması ile karakterizedir. NOVA gıda sınıflandırma sistemine göre ultra işlenmiş gıdaların tüketimi astım semptomlarını etkileyecek düzeydedir. Bu çalışmada 18-65 yaş arası yetişkinlerde ultra işlenmiş gıda tüketiminin astım ile ilişkisi biyokimyasal parametreler ile araştırılmıştır. Çalışmaya Ocak 2015 – Eylül 2021 tarihleri arasında astım tanısı almış, buna bağlı ilaç tedavisi gören, kan tahlilleri ve tanı sonrası solunum fonksiyon testleri bulunan 18-65 yaş aralığında 251 (%74,0) kadın ve 88 erkek (%26,0) olmak üzere toplam 339 birey dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik bilgileri katılımcı bilgi formu ve ultra işlenmiş gıda tüketimleri besin tüketim sıklık anketi kullanılarak belirlenmiştir. Katılımcıların biyokimyasal parametrelerine ilişkin veriler çalışma yapılan kurumun veri tabanından elde edilmiştir. Çalışma bulgularında CRP, eozinofil ve total IgE değerleri ile ultra işlenmiş gıda tüketimleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). % FEV1 beklenen değeri ve ultra işlenmiş gıda tüketimleri arasında anlamlı bir ilişki olmamasına (p>0,05) rağmen %FVC beklenen ve %FEV1/FVC değerlerinin ultra işlenmiş gıda tüketiminin artmasıyla azaldığı sonucuna ulaşılmıştır (p<0,05). Bu çalışmada ultra işlenmiş gıdaların tüketimi hızla artmakta olup bu gıdaların tüketim sıklıkları astım prognozuna olumsuz yönde etki ettiği sonucuna varılmıştır.
Sağlık çalışanlarında kafein tüketimi ile uyku kalitesi arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışmada; sağlık çalışanlarında kafein tüketimi ile uyku kalitesi arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemi; Tire, Gaziemir ve Karabağlar İlçe Sağlık Müdürlüğü ve bağlı birimlerinde çalışmaya katılmayı kabul eden ve dışlama kriterlerini karşılayan 96 sağlık çalışanından oluşmaktadır. Çalışma verileri, demografik bilgi formu, Gıda Sıklık Anketi, Kafein Tüketim Sıklığı Anketi, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) anket formları yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Bireylerin depresyon düzeyleri BDE ile tespit edilmiştir. Depresyon düzeyi bakımından çalışmaya dâhil edilen bireylerin %63,5'i minimal, %35'i hafif depresyonlu belirlenmiştir. PUKİ ile bireylerin uyku kalitesi tespit edilmiştir. Bireylerin 50 (%61,5)'si iyi uyku kalitesine sahip, 37(%38,5)'si kötü uyku kalitesine sahip tespit edilmiştir. PUKİ toplam puanları ile kafein tüketim miktarları puanında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin BDE puanlarının PUKİ puanlarını anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin PUKİ puanları ile kafein değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü zayıf derecede korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0,01). Bireylerin PUKİ puanları arttıkça kafein değerlerinde %28'lik artma olduğu bulunmuştur. Bireylerin PUKİ puanları ile siyah çay kafein değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü zayıf derecede korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin PUKİ puanları arttıkça siyah çay kafein değerlerinde %22'lik artma olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak; bireylerin kafein tüketimi ile uyku kalitesinin ilişkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Depresyon, Kafein, Uyku kalitesi, Sağlık çalışanları
Spor merkezi üyelerinin beslenme durumu ile depresyon skorları, fiziksel aktivite düzeyleri ve vücut bileşimlerinin belirlenmesi
Obezite ve depresyon, günümüzde küresel ölçekte halk sağlığını tehdit eden ve görülme sıklığı giderek artan iki önemli sağlık problemidir. Bu araştırmanın amacı, özel bir spor merkezi üyesi olan bireylerin beslenme durumu ile depresyon skorları, fiziksel aktivite düzeyleri ve vücut bileşimlerinin belirlenmesidir. Çalışmaya 19-65 yaş aralığında yer alan 430 yetişkin birey (221 kadın, 209 erkek) katılmıştır. Katılımcılara; genel bilgi formu, beslenme alışkanlıkları anketi, 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı, besin tüketim sıklığı formu, Uluslararası Fiziksel Aktivite Kısa Formu (IPAQ) ve Beck Depresyon Ölçeğini (BDÖ) içeren anket uygulanmıştır. Katılımcıların %71,9'u 19-34 yaş aralığındadır. Araştırmaya katılan kadınların yaklaşık yarısı (%48,4) normal kilolu, erkeklerin ise %48,8'i fazla kilolu grubunda yer almaktadır. Fiziksel aktivite düzeylerine bakıldığında, bireylerin %17,4'ü inaktif, %48,1'i minimal aktif ve %34,4'ü çok aktif olarak belirlenmiştir. Enerji ve besin ögesi alımları incelendiğinde; kadınlarda lif, B12 vitamini, kalsiyum, magnezyum ve potasyum yetersiz alımları öne çıkarken; erkeklerde C vitamini ve kalsiyumun yetersiz alındığı saptanmıştır. BDÖ skorlarına göre bireylerin %60,6'sında depresyon belirtisi saptanmamış, %29,8'inde hafif, %9,6'sında ise orta düzeyde depresyon belirlenmiştir. Medeni durum ve eğitim düzeyi değişkenlerinin depresyon skorları üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmuştur (p<0,05). Ancak, antropometrik ölçümler, vücut bileşimi parametreleri, enerji ve besin ögesi alımları ile depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Fiziksel aktivite düzeyleri 19-34 yaş grubunda ve erkeklerde daha yüksek bulunmuştur. Ancak fiziksel aktivite düzeyleri ile depresyon skorları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Elde edilen bulgular, depresyon eğilimlerinin biyolojik faktörlerden ziyade sosyodemografik değişkenlerle daha yakından ilişkili olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, obezite ve depresyonun birlikte ele alınması gerektiği; sağlıklı beslenme alışkanlıklarının geliştirilmesi, düzenli fiziksel aktivitenin sürdürülmesi ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesinin depresyonun önlenmesi ve yönetiminde önemli koruyucu faktörler olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Beslenme durumu; depresyon; fiziksel aktivite; obezite.
Sanko Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü öğrencilerinin beslenme bilgi düzeyleri ile porsiyon ölçüsü algısı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu araştırma; Beslenme ve Diyetetik Bölümü'nde eğitim-öğretim gören üniversite öğrencilerinin beslenme bilgi düzeyi ile porsiyon algısı arasında ilişki durumunu saptamak amacıyla yapılan tanımlayıcı bir çalışmadır. Çalışmaya 110 öğrenci (erkek:11, %10; kadın: 99, %90) katılmıştır. Öğrencilerin sosyal-demografik özellikleri, beslenme davranışları, 24 saatlik besin tüketim kayıtları ve antropometrik ölçümleri yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından toplanmıştır. Öğrencilerin porsiyon algısı araştırmacı tarafından laboratuvar ortamında uygulamalı olarak yüz yüze değerlendirilmiştir. Öğrencilerin yaşı ortalama 21±2 yıl, Beden Kitle İndeksi (BKİ) ortalama 22,59±3,19 kg/m2'dir. Ortalama beslenme bilgi puanı (88 puan üzerinden) kadınların 41,2±6,99 ve erkeklerin 40,27±5,29 olarak saptanmıştır (p>0,05). Öğrencilerin cinsiyetine göre karbonhidrat (%), toplam yağ (g), toplam yağ (%) ve toplam Omega-9 yağ asidi düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Medyan değerleri incelendiğinde kız öğrencilerin toplam yağ (40,19 g), yüzde toplam yağ (%39) ve toplam omega 9 (6,6 g) düzeylerinin erkek öğrencilere göre daha yüksek olduğu, (erkek öğrencilerin ise karbonhidrat (%49,49) düzeyinin kız öğrencilere (%40,98) göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin sınıf düzeylerine göre karbonhidrat (g), karbonhidrat (%), toplam yağ (%), niasin, riboflavin, magnezyum, B12 vitamini, toplam omega 9, folik asit, B6 vitamini düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). 3. Sınıf öğrencilerin karbonhidrat miktarı (132,5 g) enerjinin karbonhidrattan gelen oranı (%49,7 düzeyleri, 1. ve 4. Sınıf öğrencilerinden daha yüksek, 4. Sınıf öğrencilerinin toplam yağ (%41,65) düzeyi, 3. Sınıf öğrencilerinden daha yüksek (%33,28), 2. Sınıf öğrencilerinin niasin alımı (16,31 mg), 1. Sınıf öğrencilerinden daha yüksek (11,59 mg), 3. Sınıf öğrencilerinin riboflavin ve magnezyum alımı (1,03mg ve 211,04 mg), 1. Sınıf öğrencilerden (0,78 mg ve 139,2 mg) daha yüksek olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin beslenme önerileri alt boyut puanlarının, besin grupları alt boyut puanlarının, beslenme ile hastalık ilişkisi alt boyut puanlarının ve genel beslenme bilgi ölçeği puanlarının sınıf düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). 3. Sınıf öğrencilerinin beslenme önerileri alt boyut ortalama puanının (9,9±1,61), 2. Sınıf öğrencilerine göre daha yüksek olduğu (7,92±2,55), 3. ve 4. Sınıf öğrencilerinin besin grupları alt boyut puanı (20,43±3,31ve 22,63±2) ve genel beslenme bilgi ölçeği ortalama puanlarının (43,86±5,1 ve 45,06±3,93), 1. ve 2. Sınıf öğrencilerinden daha yüksek olduğu ve 4. Sınıf öğrencilerinin beslenme hastalık ilişkisi alt boyut ortalama puanının (9,8±1,75), 1. Sınıf öğrencilerinden (8,27±2,94) daha yüksek olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin sınıf düzeylerine göre porsiyon algısı değerlendirme puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Öğrencilerin cinsiyetlerine göre porsiyon algısı değerlendirme puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Çalışmada besinlerin standart porsiyonunu doğru tahmin eden öğrenci sayısının az olması ve Beslenme ve Diyetetik bölümünde okuyan öğrencilerin beslenme bilgi düzeyinin düşük olduğu görülmüştür. Bu nedenle, Beslenme ve Diyetetik bölümü öğrencilerinin beslenme bilgi düzeylerini artırmak amacıyla üniversitelerde düzenli olarak beslenme eğitimi seminerleri, farkındalık çalışmaları ve uygulamalı kurslar düzenlenebilir.
Sağlıklı yaşam merkezine başvuran kadınlarda metabolik sendrom risk etmenleri ile beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıklarının saptanması- Elbistan örneği
Bu araştırma, Elbistan ilçesinde bir sağlıklı yaşam merkezine başvuran kadın bireylerde metabolik sendrom (MetS) risk etmenleri ile beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte yürütülen çalışma, 2024 yılı Ekim ile 2025 yılı Mart ayları arasında, 19–55 yaş aralığında olan ve klinik olarak metabolik sendrom tanısı almış 60 gönüllü kadın birey ile yürütülmüştür. Katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, fiziksel aktivite düzeyleri, sigara-alkol kullanımı, öğün düzeni, besin tüketim sıklığı ve beslenme alışkanlıkları hakkında bilgi toplanmış; ayrıca antropometrik ölçümler (beden kütle indeksi, bel ve kalça çevresi, bel/kalça oranı) ile biyokimyasal parametreler (açlık kan şekeri, insülin, lipid profili) değerlendirilmiştir. Akdeniz Diyeti'ne uyum düzeyini belirlemek amacıyla 14 maddelik MEDAS (Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği) kullanılmıştır. Veriler SPSS programında tanımlayıcı istatistikler, korelasyon analizleri ve anlamlılık testleriyle analiz edilmiştir. Araştırma bulgularına göre, katılımcıların %86,7'si obez sınıfında yer almakta olup, tamamının bel çevresi ölçümleri yüksek risk düzeyindedir. BKİ ortalaması 36,47±6,92 kg/m², bel çevresi ortalaması 111,81±12,35 cm ve bel/kalça oranı ortalaması 0,91±0,17 olarak hesaplanmıştır. Kadınların %78,3'ünde yüksek total kolesterol, %65'inde yüksek LDL ve trigliserid düzeyleri, %98,3'ünde ise yüksek açlık plazma insülin seviyesi tespit edilmiştir. Ayrıca HDL düzeyi, katılımcıların %1,7 'sinde düşük bulunmuştur. Fiziksel aktivite düzeyi yüksek olan kadınlarda total kolesterol değerlerinin daha düşük olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Katılımcıların %71,7'si Akdeniz diyetine orta düzeyde uyum göstermektedir. MEDAS puanı ile biyokimyasal ve antropometrik parametreler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır(p>0,05). Bununla birlikte, besin tüketim sıklığı değerlendirildiğinde katılımcıların sebze, meyve, zeytinyağı ve süt ürünleri tüketim sıklıkları olması gereken miktarlara kıyasla yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, metabolik sendrom tanısı almış kadın bireylerde yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarının iyileştirilmesine yönelik bütüncül sağlık yaklaşımlarının uygulanması gerekliliği ortaya konmuştur. Akdeniz diyeti gibi bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış diyet modellerine uyumun artırılması, bireysel danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve fiziksel aktivite programlarının toplum temelli müdahalelerle desteklenmesi, metabolik sendromun önlenmesi ve yönetilmesinde etkili olacaktır.
Enerji kısıtlı beslenen fazla kilolu ve obez kadınlarda zaman kısıtlı beslenmenin beslenme durumu üzerine etkisi
Bu çalışma enerji kısıtlı beslenen fazla kilolu ve obez kadınlarda zaman kısıtlı beslenme (16 saat açlık ve 8 saat beslenme) modeli uygulandığında antropometrik ölçümler, vücut bileşimi ve kan biyokimyasal parametreleri üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlayan randomize kontrollü bir müdahale çalışmasıdır. Çalışma Haziran–Kasım 2024 tarihleri arasında, Gaziantep il merkezinde özel bir beslenme ve diyet danışmanlığı merkezinde faaliyet gösteren, aile sağlığı merkezi (ASM) hekimleri tarafından tıbbi beslenme tedavisi önerisiyle yönlendirilen toplam 38 gönüllü üzerinde yürütülmüştür. Bireyler Beden Kütle İndeksi (BKİ, kg/m²) ve yaş grupları dikkate alınarak minimizasyon yöntemi ile müdahale (n=19) ve kontrol (n=19) grubu olmak üzere iki gruba randomize edilmiştir. Müdahale grubuna enerji kısıtlı beslenen bireylere zaman kısıtlı beslenme uygulanırken, kontrol grubuna sadece zaman kısıtlı beslenme sekiz haftalık izlem süresince uygulanmıştır. Araştırmaya katılan bireylerin sosyo-demografik bilgileri (yaş, medeni durum, sağlık durumu, beslenme alışkanlıkları vb.) yüz yüze görüşme yöntemiyle ilk görüşmede toplanmıştır. Antropometrik ve vücut bileşim ölçümleri, bireylerin izlenmesi için çalışmanın başlangıcında, 15 günlük aralıklarla ve çalışma sonunda (8.hafta) olmak üzere toplamda beş kez araştırmacı tarafından alınmıştır. Kan biyokimyasal parametreleri (glukoz, insülin, insülin direci (HOMA–IR), lipit profili, karaciğer ve tiroid fonksiyonları vb.) çalışmanın başında ve sonunda olmak üzere iki kez aile sağlığı merkezi (ASM) kayıtlarından alınmıştır. Çalışma başlangıcında üç günlük, müdahale süresince ise 8 hafta günlük besin tüketim kayıtları alınmış ve tüm veriler BEBİS 9.0 programı ile analiz edilmiştir. Bütün verilerin analizi için IBM SPSS 23 paket programı kullanılmıştır. Beslenme süresi her iki grupta da 11:00–19:00 olarak belirlenmiş, açlık süresinde enerji içermeyen sıvıların tüketilmesine izin verilmiştir. Müdahale grubunda başlangıca kıyasla 4. ve 8. haftalarda enerji harcamasında ve Bazal Metabolik Hız 'da anlamlı bir azalma olmuştur (p<0,05). Müdahale grubunun bel çevresi, kontrol grubuna kıyasla daha düşük olup, 4. ve 8. hafta bel çevresi değerleri arasında anlamlı fark vardır (p<0,05). Gruplar arasında 8. haftada vücut yağ kütlesi ve yağ oranı açısından anlamlı fark vardır (p<0,05). Müdahale grubunda vücut yağ kütlesi ve oranında azalma eğilimi görülürken, kontrol grubunda artış olmuştur (p>0,05). Kontrol grubunda yağsız vücut kütlesinde azalma meydana gelmiştir (p<0,05). Her iki grupta da kas kütlesi ve toplam vücut sıvısı miktarında anlamlı azalma gözlenmiştir (p<0,05). Biyokimyasal parametrelerde izlem sürecinde kan trigliserit, insülin, HOMA-IR, tiroit uyarıcı hormon (TSH) ve alanin aminotransferaz (ALT) düzeylerinde gruplar arası anlamlı fark yoktur (p>0,05). Müdahale grubunda trigliserit değerleri başlangıç ve 8. hafta arasında anlamlı şekilde azalmıştır (p<0,05). Sonuç olarak, zaman kısıtlı beslenme ile birlikte enerji kısıtlı beslenmenin, özellikle vücut kompozisyonu ve trigliserit düzeyleri üzerinde olumlu etkileri olduğu saptanmış olup birlikte folik asit, B6 ve E vitamini gibi bazı mikro besin öğelerinin alımında gözlenen azalmalar, uzun vadede beslenme yetersizlikleri açısından risk oluşturabilmektedir. Beslenme programı makro ve mikro besin öğesi gereksinimlerini karşılayacak şekilde düzenlenmeli ve bireyler düzenli olarak izlenmelidir. Elde edilen bulgular, zaman kısıtlı beslenmenin obezite tedavisinde alternatif bir yaklaşım olabileceğini desteklemekle birlikte yöntemin uzun dönem güvenliği için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Hemodiyaliz hastalarında diyet inflamatuvar indeksinin kandaki bazı biyokimyasal parametrelerle ilişkisinin incelenmesi
HEMODİYALİZ HASTALARINDA DİYET İNFLAMATUVAR İNDEKSİNİN KANDAKİ BAZI BİYOKİMYASAL PARAMETRELERLE İLİŞKİSİNİN İNCELENMESİ Kronik Böbrek Yetmezliği (KBY), böbrekte mevcut olan yapısal hasar ile karakterize olan kalıcı ve geri dönüşü olmayan bir durumdur. Böbrek yetmezliğinde tıbbi beslenme, en önemli destekleyici tedavilerden biridir. Besinler, bağışıklık sisteminin düzensiz aktivasyonunu tetikleyerek, kronik, düşük dereceli inflamasyonun başlamasına yol açarak, proinflamatuvar ve antiinflamatuvar belirteçler üzerinde etkili olabilmektedir. Diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ), kişilerin beslenmelerinin antiinflamatuvar veya pro inflamatuvar durumunu değerlendirmeye yönelik bir indekstir. Çalışma, Hemodiyaliz (HD) tedavisi gören bireylerde Dİİ'nin beslenme örüntüleri üzerindeki etkisini değerlendirmek ve Dİİ ile malnütrisyon ve inflamasyonla ilişkili biyokimyasal belirteçler arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmaya, 78 hasta katılmıştır. Hastaların, demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, antropometrik özellikleri, malnütrisyon inflamasyon skorları, biyokimyasal parametreleri, 3 günlük besin tüketim kaydı ile Dİİ değerlendirildi. Günlük alınan enerji miktarı kadın hastalar da ortalama, 1020±279 kkal olup, erkek hastalarda 1122±302 kkal dir. Hastaların Beden Kütle İndeks (BKİ) değerlerinde, %25'i hafif şişman, %23'ü şişmandır. Bel çevresi ölçümleri ise %6'sı riskli, %55'i yüksek riskli grupta yer almaktadır. Toplam MİS puanı ile Dİİ çeyreklikleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Ayrıca hastaların MİS toplam puanı ile Dİİ toplam puanı arasında pozitif yönde orta kuvvette istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (r:0,361, p=0,001). Dİİ toplam puanı ile potasyum (mmol/l) arasında negatif yönde "düşük kuvvette" (r:-0,256, p=0,024), Dİİ toplam puanı ile albümin (g/dl) (r=-0,565,p=0,001) ve Fosfor (mg/dl) (r=-0,434,p=0,001) arasında ise negatif yönde "orta kuvvette" istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulundu. Hastaların NLO (Nötrofil/lenfosit) değerinde Dİİ çeyreklikler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. (p=0,014). Hastaların Dİİ toplam puanı ile besin parametrelerinden enerji, karbonhidrat, protein, çoklu doymamış yağ asidi, omega 3, diyet posası, demir, potasyum, fosfor, çinko, magnezyum, B6 vitamini, niasin, B1 vitamini, E vitamini, karoten, folik asit arasında da negatif yönde orta kuvvette istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulundu. HD hastalarında anti inflamatuvar diyetin hastalığın seyri açısından iyileşmeye ve komplikasyon risklerini azaltmaya fayda sağladığı düşünülmektedir. Anahtar kelime: Hemodiyaliz; Diyet inflamatuvar indeks; NLO; PLO; Beslenme tedavisi.
Obeziteli kadınlarda yeme bağımlılığı ve duygusal yeme davranışının obeziteye etkisi
Obezite, dünyada yaygınlığı giderek artan; bireyin fiziksel, sosyal ve ruhsal sağlığını olumsuz etkileyen, kronik ve ilerleyici bir halk sağlığı problemidir. Duygusal yeme ve yeme bağımlılığı ise, bireylerin yeme davranışlarını etkileyen ve psikolojik, nörolojik ve çevresel faktörlerle şekillenen iki farklı kavramdır. Duygusal yeme, stres, öfke, üzüntü gibi olumsuz duygulara tepki olarak ortaya çıkan bir başa çıkma mekanizması iken; yeme bağımlılığı bireyin besin tüketimi üzerinde kontrol kaybı yaşadığı ve özellikle yüksek karbonhidratlı ile yağlı yiyeceklere karşı bağımlılık geliştirdiği bir durumdur. Bu davranışlar, enerji alımının kontrolünü zorlaştırarak obezite riskini artırmakta ve ağırlık yönetimini güçleştirmektedir. Bu çalışmada, obeziteli kadınların yeme bağımlılığı ve duygusal yeme ile ilgili tutum ve davranışları araştırılarak mevcut obezite üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırma, İstanbul ilinde üç farklı beslenme danışmanlığı merkezine başvuran; yaş ortalaması 37,90±11,96 yıl olan toplam 120 gönüllü obeziteli kadın üzerinde yapılmıştır. Sosyodemografik bilgiler, antropometrik ölçümler, fiziksel aktivite düzeyi, beslenme anemnezi, 24 saatlik besin tüketimi ve sıklığı konularını içeren ve araştırmacı tarafından hazırlanmış anket formu kullanılmıştır. Ayrıca Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği (YFAS) ve Duygusal Yeme Ölçeği (DYÖ), araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği ile uygulanmıştır. Çalışma grubunun besin tüketim sıklığı, tükettikleri enerji ve besin ögeleri miktarları, referans olarak kabul edilen Türkiye Beslenme Rehberi (TÜBER) değerleri ile karşılaştırılmış olup, yeterli ve dengeli beslendikleri saptanmıştır. Katılımcıların Beden Kütle İnseksi (BKİ) ortalaması 30,87 ± 4,61 kg/m2 olup, %48,3'ünün fazla kilolu (25,00-29,99 kg/m2) olduğu saptanmıştır. DYÖ puan ortalaması 78,67±21,88 olarak bulunmuş; katılımcıların %49,16'sında (n=59) duygusal yeme davranışı gözlenmiş iken %50,84'ünde (n=61) ise bu davranış görülmemiştir. YFAS'e göre bağımlılık %32,50 (n:39) olup, alt kriterlerinden; "beklenenden uzun süreli aşırı tüketim", "sosyal ve mesleki aktivitelerin azalması", "maddeye ulaşmak ve kullanmak için fazla zaman harcama", "çekilme belirtileri" ve "klinik olarak önemli bozulma" kriterlerinin, yeme bağımlılığı tanısı alan bireylerde anlamlı düzeyde daha sık görülmüştür (p<0,05). Ayrıca yeme bağımlılığı olan kadınlarda semptom ortalaması istatistiksel açıdan daha yüksektir (p<0,05). Yeme bağımlılığı olanlarda çikolata, pasta/kek ve ekmek gibi bazı yiyeceklerin daha fazla sorun oluşturduğu; ayrıca, ekmek, pilav, simit, patates kızartması ve işlenmiş et ürünlerinin bu kadınlarda anlamlı olarak daha fazla problem yarattığı görülmüştür (p<0,05). Yeme bağımlılığı ve duygusal yeme davranışı; özellikle fazla kilolu (25,00-29,99 kg/m2), abdominal obezite riski olan ve sedanter yaşam tarzına sahip bireylerde daha yaygın olarak bulunmuştur. Bununla birlikte, BKİ arttıkça yeme bağımlılığı ve duygusal yeme oranının azaldığı görülmüş ise de aralarında anlamlı bir korelasyon yoktur (p>0,05). Besin tüketimleri açısından gruplar arasında, su ve selenyum haricinde anlamlı bir fark bulunmamıştır, yeme bağımlılığı olan kadınların daha az su ve daha fazla selenyum tükettiği belirlenmiştir (p=0,001). Bu bulgular, duygusal yeme ve yeme bağımlılığı davranışlarının obezite ile ilişkili olabileceğini; obezite tedavi süreçlerinin bu faktörler göz önünde bulundurularak planlanmasının sağlık üzerindeki olumlu etkilerini artırabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, bu ilişkilerin daha kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Obezite, duygusal yeme, yeme bağımlılığı
Adolesanlarda yazılı ve görsel medyanın beslenme ve fiziksel aktivite durumuna etkisi
Bu araştırma, adolesanların yazılı ve görsel medyanın beslenme ve fiziksel aktivite durumuna etkisinin saptanması amacı ile tanımlayıcı araştırma olarak planlanıp yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini Mayıs 2017-Haziran 2017 tarihleri arasında Sakarya ilinde bulunan Sakarya Serdivan Mithatpaşa Anadolu Lisesi ve Özel Sakarya Uğur Değişim Anadolu Lisesi 9. Ve 10. sınıflarında öğrenim gören 14-17 yaş aralığında 182 öğrenci oluşturmaktadır. Beslenme alışkanlıkları, medyanın beslenme ve fiziksel aktivite durumuna etkisi için daha önce yapılmış bilimsel çalışmalardan yararlanılarak araştırmacı tarafından 25 soruluk bir anket düzenlenmiştir. Bu kapsamda kişisel bilgileri, beslenme alışkanlıkları, sosyal medyanın etkileri ve fiziksel aktivite durumları sorgulanmıştır. Anketler araştırmacı tarafından açıklama yapılarak uygulanmıştır. İstatiksel hesaplamalarda SPSS 20 programı kullanılmış olup bulguların değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatiksel metodlarınyüzde, frekans dağılımı, ki-kare test ve mann whitney u test istatistiği analizleri kullanılmıştır. P değerinin 0,05'ten küçük olduğu durumlarda gruplar arası fark anlamlı kabul edilmiştir. Elde edilen bulgular değerlendirildiğinde öğrencilerin %54,5'inin öğün atladıkları, en çok atlanılan öğünün ise %63,3 ile kahvaltı olduğu tespit edilmiştir. Öğrencilerin medyadan etkilenerek zayıflama ya da kilo verme girişiminde bulunması ile cinsiyetler arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (P<0,05). Okulların medyada yer alan cips ve enerji içecekleri ile ilgili yazı/haberlerden etkilenme durumları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (P<0,05). Öğrencilerden düzenli fiziksel aktivite yapanların günlük ortalama 62,15 dakika fiziksel aktivite yaptıkları bulunmuştur. Bu konu üzerinde daha çok araştırma yapılmasına ihtiyaç duyulmakla birlikte bilimsel çalışmalarla desteklenmiş bilgiler ışığında, adolesanların ve ailelerinin beslenme eğitimi ile desteklenmeleri, adolesanların yazılı ve görsel medyadaki beslenme ve diyet konularını bilinçli bir şekilde takip etmeleri ve adolesanların fiziksel aktivite konusunda teşvik edilmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir.
Bir kamu üniversitesi hastanesinde tip 2 diyabetli/obez hastalarda yeme örüntüsü ve ruhsal travma öykülerinin kontrol grubuyla karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, tip 2 diyabetli/obez bireylerde yeme örüntüleri ile ruhsal travma öykülerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması yapılarak, tip 2 diyabetli/obez bireylerde bu hastalıkların meydana gelmesinde yaşanan ruhsal travmanın ve yeme örüntüsünün etkisini değerlendirmektir. Metot: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Obezite Polikliniği'ne başvuran tip 2 diyabetli/obez olan, 18 yaş ve üstü 74 kişiye ve tip 2 diyabetli/obez olmayan, 18 yaş üstü 55 kişiye Ağustos-Eylül 2018 tarihinde anket uygulanmıştır. Veriler 19 soruluk Genel Bilgiler, Fiziksel Aktivite, Travma ve Ruhsal Geçmiş Öyküsü, Beslenme Alışkanlıkları anket formu ve 28 soruluk Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği'nin yüz yüze uygulanması ile elde edilmiştir. Bulgular: Erkek katılımcıların B.K.İ değeri ile cinsel istismar, toplam çocukluk çağı travma puanı, duygusal istismar, fiziksel ihmal arasında ve fiziksel ihmal ile bel çevresi değeri arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Kadın katılımcıların B.K.İ değeri ile travma sayısı, cinsel istismar arasında ve bel çevresi ile travma sayısı, cinsel istismar, toplam çocukluk çağı travma puanı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Kadın ve erkeklerin birlikte değerlendirilmesi sonucu B.K.İ değeri ile travma sayısı, cinsel istismar, toplam çocukluk çağı travma puanı arasında ve bel çevresi ile travma sayısı, toplam çocukluk çağı travma puanı, cinsel istismar, fiziksel ihmal arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Kadın ve erkekler birlikte değerlendirildiğinde bel çevresi değerleri ile travma sayısı, cinsel istismar, toplam çocukluk çağı travma puanı ve HbA1c arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Ayrıca, vaka ve kontrol grubundaki bireylerin ortalama fiziksel aktivite süreleri haftalık önerilerin üzerinde görünmektedir. Sonuç: Ruhsal travma ile diyabet/obezite arasında bir ilişkinin var olması ile tip 2 diyabetli/obez bireylerde kan şekeri, total kolesterol, HDL-C ve trigliserit düzeylerinin normal aralık içinde kalmasını sağlamak önemlidir. Bu nedenle, beslenme konusunda desteğin yanında psikolojik olarak da destek sağlanması gerektiği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Obezite, tip 2 diyabet, travma, ihmal, istismar
Beden kütle indeksi (BKİ) 18,5 'in altında olan üniversite öğrencilerinin yeme tutumları ile sağlık ve beslenme durumları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma Beden Kütle İndeksi 18,5'in altında olan üniversite öğrencilerinin yeme tutumları ile sağlık ve beslenme durumları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya Haliç Üniversite'sinde eğitim alan Beden Kütle İndeksi 18,5'in altında olan 19-26 yaş arası 70 katılımcı (59 kız, 11 erkek) dahil edilmiştir. Katılımcılara kişisel özellikleri, sağlık durumlarını ve beslenme alışkanlıklarını belirten sorular, yeme tutum testi, besin tüketim sıklığı, bir günlük besin tüketim kaydını içeren anket uygulanmıştır. Yapılan çalışmada öğrencilerin boy ölçümleri 1,6 ile 1,9 m arasında ve ortalama 1,67±0,08 m; kilo ölçümleri ise 40 ile 65 kg arasında ortalama 48,80±5,02 kg; beden kütle indeksi hesaplanan değerleri ise 15 ile 18,6 kg/m2 arasında olup ortalama 17,48±0,84 kg/m2'dir. Yeme tutum puanları ortalama 15,84±6,62 saptanmıştır. Puanlara göre öğrencilerin %95,7'sinde yeme bozukluğu saptanmazken, %4,3'ünde yeme bozukluğu saptanmıştır. Öğrencilerin %15,7'sinin her zaman öğün atladığı görülmüş olup günlük aldıkları ortalama enerji miktarı 1264,49±444,91 kkcal bulunmuştur. Günlük enerjinin ortalama %47,34'ü karbonhidratlardan, %15,10'u proteinden, %36,75'i yağlardan geldiği tespit edilmiştir. Öğrencilerin %21,4'ü sigara, %5,7'si alkol kullanmaktadır. Öğrencilerin lif, vitamin ve mineral ölçümleri değerlendirildiğinde; vitamin C'nin alımının normal değerlerde olduğu, lif, vitamin A, vitamin D, vitamin B12, folat, kalsiyum, çinko ve demirin günlük alımının önerilen değer aralığının altında olduğu gözlemlenmiştir. Bu da bize öğrencilerin günlük alınması gereken besin öğelerini yeteri kadar almadıklarını, yeterli ve dengeli beslenemediklerini göstermektedir. Veriler NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 ve BEBİS (Beslenme Bilgi Sistemi) ile değerlendirmeye alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Üniversite öğrencileri, zayıflık, beden kütle indeksi, yeme tutum testi, beslenme bilgi düzeyi
Depresyon tanısı almış olan bireylerle sağlıklı bireylerin gıda tüketiminin karşılaştırılması
DEPRESYON TANISI ALMIŞ OLAN BİREYLERLE SAĞLIKLI BİREYLERİN GIDA TÜKETİMİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Depresyonla gıda tüketimi arasındaki ilişki birçok bilimsel çalışmanın konusu olmuştur. Bu çalışmada geniş literatür kaynakları taranarak depresyonun tanımı, çeşitleri ve tedavi şekilleri incelenmiş, depresyonla beyin, ince bağırsak ve beslenme arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca depresyonla ilişkili olduğu bilimsel çalışmalardan belirlenen A vitamini, B grubu vitaminleri, D vitamini, Omega 3 ve Çinko gibi besin öğeleri bu kapsamda incelenmiş ve kanıta dayalı bilgi sunulmuştur. Bu çalışma, Eylül 2017 – Ocak 2019 tarihleri arasında İstanbul'da özel bir danışmanlık merkezine gelen 18-64 yaş aralığındaki işitme ve anlama problemi olmayan çalışmaya katılmak için gönüllü olan 100 bireyle yapılmıştır. Çalışmanın örneklemi 100 bireyden ( psikiyatrist tarafından depresyon tanısı konulmuş 50 birey ile herhangi bir sağlık sorunu olmayan 50 birey ) oluşmuştur. Araştırmaya katılan bireylerin genel bilgileri, sağlık durumları, antropometrik ölçümleri, besin tüketim sıklığı ve besin tüketim kayıtlarını incelemek için yüz yüze soruşturma yöntemi kullanılarak anket (EK 2) uygulanmıştır. Bu çalışma depresyon görülen grup ve görülmeyen grup arasındaki gıda tüketiminin karşılaştırılması yoluyla depresyon görülmesi üzerine besin tüketiminin etkisinin değerlendirilmesi amacıyla yürütülmüştür Literatürdeki çalışmalara bakıldığında B12 vitamini, Folik asit, D vitamini, Omega 3 gibi bazı mikrobesin öğelerinin yetersiz alınmasının depresyon üzerinde olumsuz etkilerinin olduğu gözlenmektedir. Depresyon gözlenen grup ve depresyon gözlenmeyen grup arasında günlük alınan A vitamini, B12 vitamini, Folik asit, D vitamini, Omega 3 yağ asitleri bakımından istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmamıştır ( p > 0.05). Depresyon gözlenen grup ve depresyon gözlenmeyen grubun ikisininde de günlük alınan çinko ve bakır miktarları günlük önerilen DRI değerlerinin altındadır. Depresyon gözlenen grup ve depresyon gözlenmeyen grup arasında günlük alınan çinko ve bakır miktarları bakımından istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmuştur ( p < 0.05). Depresyon gözlenmeyen grubun günlük aldığı çinko ve bakır miktarlarının depresyon görülen grubundan fazla olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmada her ne kadar depresyonla B12 vitamini, Folik asit ( B9 vitamini ), D vitamini, Omega 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamasıyla birlikte yaptığımız geniş literatür araştırmasında bu mikrobesinler ve depresyon arasında ilişki bulan birçok bilimsel çalışma vardır. Bu çalışmada mikrobesinlerle depresyon arasında geniş kapsamlı istatistiksel ilişki kurulamamasında örneklem sayısının az olması veya katılımcıların anketteki günlük besin tüketim verilerinin de etkili olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, beslenme, gıda
45 – 65 yaş arası tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda probiyotik kullanımının glukoz, ha1c ve lipid profili üzerine etkisi
Bu çalışma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Diyabet polikliniğine başvuran 45-65 yaş arası tip2 diabetes mellitus tanılı hastalarda probiyotik kullanımının glikoz, HbA1c ve lipid profili üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma 01 Mart -Aralık 2018 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışma 13'ü (%38,2) erkek ve 21'i (%61,8) kadın olma üzere toplam 34 hasta ile yapılmıştır. Hastaların çalışma başlangıcında boy(seca)ve kilosu (tanıta )marka tartı aleti ile ölçülerek, BKİ hesaplandı. Hastaların Harris Benedict formülü kullanılarak beslenme düzeni planlanmıştır ve hastalara yaşam tarzı değişikliği önerisinde bulunulmamıştır. Çalışmada hastaların diyabetik beslenme programlarına kuşluk ve gece ki ara öğünlerine 100ml kefir eklenmiştir. Bireylerin beslenme durumlarını takip etmek için çalışma başında ve sonunda hafta içi 24 saatlik besin tüketim kayıtları, vücut analizleri ile antropometrik ölçümleri alınmıştır. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 52.44±6.0, hastalık sürelerinin ortalaması 102,79±72,76 ay, boy ortalaması 162,35±10,28 cm olarak saptanmıştır. Başlangıç ağırlık ortalamaları 87,76±18,47, 3. ayda ağırlık ortalamaları 86,47±19,33'dir. Hastaların başlangıç BKİ ölçümleri 23 ile 50 kg/m² arasında değişmekte olup, ortalama 33,11±6 kg/m² iken 3. ayda BKİ ölçümleri 22,5 ile 48 kg/m² arasında değişmekte ortalama 32,63±6,21 kg/m² dir. Hastaların başlangıç enerji alımları ortalama 1.099,kcal, protein 50,2 gr, karbonhidrat 110 gr, yağ 47 gr, kolesterol 173gr lif 20 gr iken probiyotik kullandıktan sonraki 3. ayda enerji alımı ortalaması 1.189 kcal, protein 58 gr, karbonhidrat 119 gr, yağ 50 gr, kolesterol 187 gr, lif değeri ise değişmemiştir. Çalışmaya katılan hastaların başlangıç ağırlık ortalama standart sapması 87,76±18,47 mg/dl iken 3. ayda hastaların ağırlık ortalama standart sapması 86,47±19,33 mg/dl'dir. Başlangıç ve 3. Aydaki ağırlıkları kıyaslandığında aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,015). Hastaların başlangıç BKİ Ort±SS: 33,11±6 iken 3. Ayda BKİ Ort±SS: 32,63±6,21 mg/dl olarak saptanmıştır. Hastaların başlangıç ve 3 aydaki BKİ kıyaslandığında aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,016). Çalışmaya katılan hastaların başlangıç HbA1C ortalama standart sapması 9,1±2,27 iken 3.ayda HbA1C ortalama standart sapması 8,32±1,9'dur. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p<0,033).Hastaların başlangıç kalsiyum Ort±SS: 9,71±0,54 iken 3. Ayda kalsiyum Ort±SS: 9,9±0,37 olarak saptanmıştır. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,035). Sonuç olarak, başlangıç ve üçüncü ay biyokimyasal kan sonuçları karşılaştırıldığında probiyotik fermente süt tüketen diyabetik hastaların açlık kan şekeri ve HbA1C seviyesi düşmüştür. Total Kolesterol, LDL Kolesterol ve trigliserit değerleri başlangıç değerlerine göre 3. ayda azalmış ancak bu azalma istatistiksel olarak anlamlı değildir. Hastaların başlangıç değelerine göre 3. aydaki ağırlık ve BKİ değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmıştır. Tüm bu sonuçlara göre probiyotik fermente sütün (kefir) diyabetin ve birçok hastalığın tedavisinde tamamlayıcı tedavi olarak kullanılabilirliği söylenebilir.
Özel Fatih Hastanesi'ne müracaat eden 18-65 yaş arası obez kadınlarda sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının ağırlık kaybı üzerine etkisi
Başakıl E., Özel Fatih Hastanesi'ne Müracaat Eden 18-65 Yaş Arası Obez Kadınlarda Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışlarının Ağırlık Kaybına Etkisi, İstanbul, 2018. Bu çalışmada Özel Fatih Hastanesi'ne başvuran 18-65 yaş arası obez kadınlarda sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının ağırlık kaybı üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma, Ocak-Mayıs 2018 tarihleri arasında 80 obez kadın bireyin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların, demografik özellikleri, sağlık durumları, beslenme alışkanlıkları ve besin tüketim sıklıklarını saptamak amacıyla soruşturma yöntemi kullanılarak anket (EK 1) uygulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri Biolelektrik İmpedans Analizi (BİA) ile saptanmıştır. Fiziksel aktivite düzeylerini belirleyebilmek için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ-UFAA) kısa formu kullanılmıştır. 52 sorudan oluşan Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği (SYBDÖ II) bireylerin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını belirleme amacıyla uygulanmıştır. Araştırmanın istatistiksel verileri için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 24.0 kullanılmıştır. Çalışma sonucunda bireylerin SYBDÖ II puanlarına bakıldığında toplam ölçek puan ortalaması 131,6±21,2; SYBDÖ II alt ölçek ortalamaları ise beslenme 20,7±7,8; kendini gerçekleştirme 22,5±8,0; sağlık sorumluluğu 26,0±7,6; egzersiz 17,0±4,7; kişilerarası destek 23,5±8,7 ve stres yönetimi 21,9±6,7 olarak saptanmıştır. Bireylerin ağırlık ve BKI değişimleri, vücut yağ kütlesi farkı, bel çevresi ve bel/kalça oranı ortalama farkları ile SYBDÖ II puanları arasında anlamlı fark saptanmıştır (P<0,05). Fiziksel aktivite düzeyleri ile SYBDÖ II arasında pozitif yönde anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Buna göre aktif olan katılımcıların SYBDÖ II puanlarının diğerlerine nazaran daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmada da görüldüğü gibi tıbbi beslenme tedavisine başlanmadan önce bireylere beslenme ve sağlıklı yaşam ilkeleri eğitimi verilmeli, sağlıklı olma halinin sürdürülebilmesi hususunda dengeli ve düzenli beslenmenin oynadığı rol açıkça gösterilmelidir. Anahtar Kelimeler: sağlıklı yaşam biçimi davranışları, beslenme, obezite, ağırlık kaybı
Gebeliğin sorunlarından olan bulantı kusmanın keton pozitifliğine ve gıda tüketimine göre değerlendirilmesi
GEBELİĞİN SORUNLARINDAN OLAN BULANTI KUSMANIN KETON POZİTİFLİĞİNE ve GIDA TÜKETİMİNE GÖRE DEĞERLENDİRİLMESİ Bu çalışma, Ocak 2017-Mayıs 2018 tarihleri arasında İstanbul'da Cerrahpaşa Kadın Doğum polikliniğine gelen 18-40 yaş aralığındaki işitme ve anlama problemi olmayan gönüllü 85 gebe üzerinde yapıldı. Araştırmaya katılan bireylerin genel bilgileri, sağlık durumları, antropometrik ölçümleri, besin tüketim sıklığı ve besin tüketim kayıtlarını incelemek için yüz yüze soruşturma yöntemi kullanılarak anket (EK 2) uygulandı. Gebelikte bulantı kusma sorunu olan kadınların keton pozitifliğine göre değerlendirilmesi ve buna göre beslenme alışkanlıkları gözlemlendi ve bulantı kusma yaşayan gebelerde keton pozitifliğine baktığımızda istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişi bulunmuşur (p= 0,001). Bu çalışmaya göre gebelikte görülen bulantı kusmanın görüldüğü hastalarda keton pozitifliği görülme oranın fazla olduğu gözlendi. Gebelikte bulantı kusmanın tedavisinde ilaç ve psikoterapi tedavilerinin yanında, diyet tedavisi, hipnoz tedavisi, akupunktur tedavisi, bitkisel tedavi gibi birçok tedavi uygulanmaktadır. Gebelikte bulantı kusmanın tedavisinde keton pozitifliğinin kesin tedavi için daha çok çalışma ve veriye ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: bulantı, kusma, beslenme, keton pozitifliği, gebelik,
Dislipidemili hastalarda içecek tüketiminin değerlendirilmesi
Dislipidemi başta ateroskleroz olmak üzere diyabet, yüksek kan basıncı, abdominal obezite ve metabolik sendrom gibi birçok hastalıkla ilişkilidir. Dislipidemi, lipoproteinlerin fazla üretimi veya eksikliğinden kaynaklanan bir lipoprotein metabolizma bozukluğudur. Bu çalışma 1 Kasım–31 Aralık 2018 tarihleri arasında İstanbul'da Özel Diyabet Hastanesi'nde yatmakta olan ve poliklinik hizmeti gören 19-50 yaş grubunda 60 dislipidemi tanısı konmuş (27'si erkek ve 33'ü kadın) hastanın içecek alışkanlıklarını ve dislipidemi üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla planlanmıştır. Çalışmada, katılımcıların sosyo-demografik bilgileri, beslenme durumları ve sağlık öykülerini saptamaya yönelik bir anket formu ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim formu uygulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri alınmış ve biyokimyasal parametreleri değerlendirilmiştir. Çalışma grubunun yaş ortalaması 47.7±19.0 yıl olarak bulunmuştur. Çalışma sonucunda, BKİ'si yüksek dislipidemi tanılı hastaların, karbonhidrat tüketimleri ile BKİ'si normal dislipidemili hastaların karbonhidrat tüketimleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Dislipidemi ile içecek tüketim arasında anlanmlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Dislipidemiden korunma yöntemlerinin başında, hastalığa neden olan sağlıksız yaşam tarzını ve çevresel faktörleri değiştirmek gelmektedir. Sağlıksız yaşam tarzı faktörlerinden biri de aşırı alkol tüketimidir. Benzer ve daha ileri çalışmalarla içecek ve dislipidemi arasındaki ilişkiyi tanımlamak önemlidir. Dislipidemiden korunmada, tıbbi beslenme tedavisinde yer alması ve almaması gereken içeceklerin rolü anlaşılmalıdır.
Yetişkin kadınlarda uyku kalitesi ve gece yeme davranışıyla beden kitle indeksi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma özel bir beslenme ve diyet danışmanlık merkezine başvuran yaşları 20-60 arasında değişen 70 yetişkin kadın bireyin uyku kalitesi ve gece yeme durumunu belirleyerek beden kütle indeksiyle ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Bireylerin demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri, beslenme ve sağlık durumuyla ilgili bilgiler anket formuyla sorgulanmıştır. Uyku kalitesinin değerlendirilmesinde Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), GYS varlığı için Gece Yeme Anketi (GYA) yapılmış ve günlük enerji, besin alımını belirlemek için bir günlük besin tüketim kaydı alınmıştır. İstatistiksel analizlerde SPSS 20 programı kullanılmıştır. Bulguların değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metodlar (frekans, oran, ortalama, standart sapma) ve Mann-Whitney U Test, Bağımsız Gruplarda T Testi, Pearson Ki-Kare Analizleri kullanılmıştır. Katılımcıların BKİ ortalaması 28,07 ± 5,08 kg/m²'dir. Katılımcıların %54,3'ü kötü uyku kalitesine ve %10'u Gece Yeme Sendromuna (GYS) sahip olarak bulunmuştur. GYS ve uyku kalitesiyle BKİ ortalaması arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). Kötü uyku kalitesi grubunda gece yeme puanı istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). İyi ve kötü uyku kalitesi gruplarında besin öğeleri alımı karşılaştırılmış; enerji, karbonhidrat, doymuş yağ asidi ve folat ortalamaları kötü uyku kalitesi grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). GYS olan grupta enerji, karbonhidrat protein, tiamin, biotin, triptofan, çinko, demir ve fosfor ortalamaları GYS olmayan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak uyku kalitesi ve gece yeme sendromunun birbiriyle ilişkili olduğu ve beslenme durumunu etkilediği görülmüştür. Konuyla ilgili kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Özel bir beslenme ve diyet polikliniği'ne başvuran bireylerin duygusal yeme durumlarının ve vücut bileşimlerinin değerlendirilmesi
Çalışma, İstanbul'da özel bir polikliniğin Beslenme ve Diyet Bölümüne başvuran 18-65 yaş arasındaki 75 bireyin duygusal yeme durumlarını ve vücut bileşimlerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, beslenme durumları, fiziksel aktivite durumları ve vücut bileşimleri incelenmiş, Hollanda Yeme Davranışı Anketi (DEBQ) ile duygusal yeme, kısıtlayıcı yeme ve dışsal yeme durumları değerlendirilmiştir. Yaş ortalaması 37,27±11,48 olan bireylerin %76'sı kadın, %24'ü erkektir. Katılımcıların %18,3'ünde anksiyete, depresyon gibi bir psikolojik rahatsızlığın olduğu ve %20,5'inin antidepresan ilaç kullandığı belirlenmiştir. Kadınların %63,2'si BKİ ortalamasına göre (31,96±5,43 kg/m²) obez kategorisinde yer alırken, erkeklerin %77,8'i BKİ ortalamasına göre (33,06±4,80 kg/m²) obez kategorisinde yer almaktadır. Kadın katılımcıların vücut yağ yüzdesi ortalamasının (%33,06±9,79) obezite sınırını (>%35) aşmadığı fakat sınıra yaklaştığı görülmüştür. Erkek katılımcıların vücut yağ yüzdesi ortalaması (%31,82±11,79) obezite sınırının (>%25) üzerine çıkmıştır. Bireylerin %61,3'ü öğün atladığını belirtirken, en çok atlanan öğün (%46,8) öğle yemeği olmuştur. Öğün atlayanların duygusal yeme puanı, öğün atlamayanlardan anlamlı düzeyde daha yüksektir (p<0,05). Katılımcıların %32'si gece uykudan uyanarak yemek yediğini ve en çok (%37,1) çikolata, gofret, bisküvi gibi tatlı yiyecekleri tükettiklerini bildirmişlerdir. Katılımcıların büyük çoğunluğu (%77,3) duygularının beslenme durumlarını etkilediğini ifade etmiştir. Bireylerin hem stresli, gergin ve sinirli olduklarında hem de mutlu ve neşeli olduklarında en çok çikolata, gofret, bisküvi gibi tatlı besinlere yöneldikleri görülmüştür. Cinsiyet ile duygusal ve dışsal yeme puanı arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0,05). Kadın katılımcıların kısıtlayıcı yeme puanı erkek katılımcılardan anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Duygu durumunun yeme davranışı üzerindeki rolü göz önünde bulundurulmalıdır. Kısıtlama ve dışsal yeme davranışları dahil olmak üzere bu konularda daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Yeme davranışı, duygusal yeme, kısıtlayıcı yeme, dışsal yeme, obezite
İki-altı yaş grubu çocukların anne sütü alma düzeylerine göre enfeksiyon hastalıkları görülme sıklığının ve besin tüketim düzeylerinin değerlendirilmesi
Çalışma, iki-altı yaş grubu çocukların anne sütü alım düzeylerine göre enfeksiyon hastalıkları görülme sıklığının ve besin tüketim düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla yürütülmüştür. Kasım 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında, İstanbul'un Şişli ilçesinde iki anaokulunda bulunan, iki-altı yaş grubu 131 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmanın verileri, altı bölümden oluşan anket formundan elde edilmiştir. Anketin birinci bölümünde çocuğa ait, ikinci bölümünde ise aileye ait genel bilgiler bulunmaktadır. Üçüncü bölümde çocuğun sağlık durumu ve kullandığı ilaçlar sorgulanmış, dördüncü bölümde beslenme alışkanlıkları incelenmiştir. Anketin beşinci bölümü çocuğun besin tüketim sıklığını belirlemeye yöneliktir. Anketin altıncı bölümünde ise, annelerin enfeksiyon hastalıkları ve hijyen konusundaki davranışlarını saptamaya yönelik ölçek kullanılmıştır. Ayrıca çalışmada, bir gün hafta içi, bir gün hafta sonu olmak üzere birbirini takip eden iki günlük besin tüketim kaydı da bulunmaktadır. Besin tüketimlerinin analizi için Beslenme Bilgi Sistemleri Paket Programı (BEBİS), elde edilen verilerin istatistiksel analizi için ise SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanılmıştır. Analiz sonucunda, çocukların %46,6'sının erkek, %53,4'ünün kız olduğu görülmüş olup, antropometrik ölçüm değerlerinden beden kütle indeksinin, en yüksek %22,1 oranı ile 50-75. persentil arasında olduğu belirlenmiştir. Çocukların %11,5'i altı ay, %47,3'ü ise 7-24 ay anne sütü almıştır. Solunum yolu enfeksiyonları çocukların %79,4'ünde, kulak burun boğaz enfeksiyonları %81,7'sinde, üriner sistem enfeksiyonları %15,3'ünde, mide-bağırsak enfeksiyonları %29,8'inde görülmüştür. Günlük ortalama enerji ve besin öğesi tüketimlerinin çocukların yaşı, cinsiyeti ve geçirilen enfeksiyon sıklığı ile ilişkili olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Çocuklarda görülen enfeksiyon hastalıkları sıklığı ile anne sütü alım düzeyi arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, sadece üriner sistem enfeksiyonları sıklığı ile anne sütü tüketimi arasında anlamlı ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p<0,05).
Hiperlipidemi tanısı almış kişilerde fruktoz tüketiminin değerlendirilmesi
Hiperlipidemi; plazmada bulunan kolesterol ve trigliserit düzeylerinin normal değerlerden yüksek olması anlamına gelmektedir. Hiperlipidemi tanısı almış kişilerin fruktoz tüketim durumunu saptamak amacıyla yapılan bu çalışma, İstanbul ilinde Çevre Hastanesi Beslenme ve Diyet Polikliniği'ne başvuran, yaş ortalaması kadın bireylerde 40, erkek bireylerde ise 44 olan ; 53 kadın, 27 erkek olmak üzere toplam 80 kişi üzerinden yürütülmüştür. Çalışmaya katılan bireylere , yüz yüze görüşme yöntemi ile kişisel ve beslenme durumunun saptanacağı anket formu uygulanmıştır. Çalışmaya katılan tüm bireylerin 3 günlük besin tüketim kaydı ile yüksek fruktoz içeren besinlerin tüketim sıklığı alınıp, değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin beden kütle endeksi ortalamasının 30,6 ± 5,17 ve günlük enerji alımının 2037,15 ± 446,8 kalori olduğu belirlenmiştir. Fruktoz tüketimine bakıldığında, hiperlipidemi tanısı almış kadın bireylerin günlük ortalama 28,51 ± 8,74 gr fruktoz tükettiği, erkeklerin ise 35,67 ± 8,81 gr fruktoz tükettiği saptanmıştır, p değeri = 0,001'dir. BKİ ile günlük fruktoz tüketimi arasındaki ilişki anlamlıdır. (p = 0,037). Kadınların % 47,2 ' si , erkeklerin ise % 74.1' i 30 gr ve üzeri fruktoz tüketmektedir. Glukoz ve sukroz hesaplaması yapılarak toplam eklenti şeker miktarlarının hesaplanmasının yapıldığı birçok çalışmaya ihtiyaç vardır
Toplumda çiğ sütün tercih nedenleri ve ambalajlı sütlerle kalite ve sağlık riskleri açısıdan karşılaştırılması
Bu çalışma, Mayıs 2017- Mayıs 2018 tarihleri arasında İstanbul ilinde bulunan Çınar Koleji'nde çalışan temizlik görevlileri ve öğretmenler ile İstanbul Bakırköy ilçesi Florya semtinde ikamet eden ev hanımlarının tercih ettikleri süt tipinin belirlenmesi ve tercih nedenlerini saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada sütün bileşimi, sütün mikrobiyal florası, sütün işlenmesi, ısıl işlemin sütün kalitesine etkisi, sütün kalite kontrolü ve gıda mevzuatındaki yeri gibi başlıkların yanı sıra, çiğ süt riskleri ve potansiyel kontrol seçenekleri gibi konular açıklanmıştır. Bu açıklamaların amacı çiğ sütün ambalajlı sütlerle kalite ve sağlık riskleri açısından kıyasının sağlanabilmesidir. Çiğ sütün insan sağlığına olan etkileri bilimsel kaynaklardan yararlanılarak değerlendirilmiştir. Bireylerin genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları, süt tüketim durumlarını, tercih edilen süt tipi ve tercih nedenlerini belirlemek için daha önce yapılmış bilimsel çalışmalardan yararlanılarak araştırmacı tarafından 15 soruluk bir anket düzenlenmiştir. Araştırma kapsamında 185 kişiye ulaşılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (ortalama, standart sapma, sayı ve yüzde) yanı sıra değerlendirmelerde, Niceliksel verilerde normal dağılım gösteren parametrelerin karşılaştırmalarında Varyans analizi kullanıldı. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 16.0 programı kullanıldı. Elde edilen bulgular değerlendirildiğinde; katılımcıların %54 gibi büyük bir oranının çiğ süt tercih ettiği görülmüştür. Katılımcılar daha çok iyi yoğurt yapıldığı, daha sağlıklı olduğu, katkı maddesi içermediği ve taze olduğu gibi gerekçelerle çiğ süt tükettiklerini belirtmişlerdir. Bununla beraber katılımcıların %81'i 'Açık süt insan sağlığı açısından sağlıklı değildir.' görüşüne katılmadıklarını ifade etmiştir. Sonuç olarak; katılımcılarımızın çiğ süt tüketmeyen kısmının dahi sokak sütünün (açık süt, çiğ süt) tüketiminde herhangi bir risk olmadığını ve hatta tercih edilmesi gereken süt tipi olduğunu belirttiği görülmüştür. Dolayısıyla ambalajlı sütlerin besin değerinde dikkate değer kayıpların olmadığı ve çiğ süt tüketiminin risklerini konu alan bilinçlendirme çalışmalarının, her türlü mecra üzerinden yürütülmesi gerektiği düşünülmektedir.
Bir devlet okulundaki öğretmenlerin tuz tüketimlerinin saptanması
Bu araştırma İstanbul'da bir devlet okulunda görev yapan öğretmenlerin tuz tüketim durumları hakkında bilgi sahibi olmak amacıyla; Aralık 2018- Mart 2019 tarihleri arasında İstanbul ili Bahçelievler ilçesinde bulunan Yenibosna Fatih Ortaokulu'nda 24-63 yaş aralığındaki 66'sı kadın, 19'u erkek toplam 85 öğretmen ile gerçekleştirilmiştir. Öğretmenlerin kişisel bilgileri, sağlık durumu ve yaşam tarzları, beslenme durumları ile tuz tüketim durumlarını belirleyici dört bölümden oluşan anket formu yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Öğretmenlerin tuz tüketimlerini saptamak amacıyla üç günlük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Araştırma sonucunda verilerin istatiksel değerlendirilmesinde SPSS 20 programı, besin tüketim kaydı verilerinin değerlendirilmesinde BEBİS programı kullanılmıştır. Bulguların değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatiksel metodlar (frekans, oran, ortalama, standart sapma), Mann-Whitney U Testi ve Kruskal-Wallis Testi kullanılmıştır. Araştırma kapsamına alınan öğretmenlerin en fazla (%75,3) iyotlu sofra tuzu (rafine) kullandıkları belirlenmiştir. Öğretmenlerin günlük ortalama sodyum tüketimi 2819,10±943,22 mg olarak saptanmıştır. Cinsiyete göre öğretmenlerin sodyum tüketimine bakıldığında, erkeklerin sodyum tüketimi kadınlardan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak; öğretmenlerin tuz tüketimleri günlük alınması gereken gereksinimin üzerindedir. Sağlıklı bir yaşam için tuz tüketiminin mümkün olduğu kadar azaltılması büyük önem taşımaktadır. Öğretmenlere yönelik tuz tüketimi hakkında bilgilendirme ve tuz tüketimini kısıtlayıcı müdahalelere gereksinim olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Beslenme, Sağlık, Sodyum gereksinimi, Tuz tüketimi
Adolesanlarda genel beslenme durumu ve fiziksel aktivite profili
Bu çalışma Mersin ilinin Anamur ilçesinde bulunan Anamur Anadolu Lisesi'nde eğitim gören 131'i kız ve 96'sı erkek öğrenciden oluşan toplam 227 öğrenci ile yürütülmüştür. Tanımlayıcı olarak planlanan araştırmada veriler Nisan-Mayıs 2019 tarihleri arasında uygulanan anketlerle elde edilmiştir. Bu kapsamda; öğrencilerin sosyo-demografik durumları, genel beslenme alışkanlıkları, sağlık durumları ve fiziksel aktivite profilleri saptanmıştır. Araştırma sonucu elde edilen bulguların istatistiksel analizleri için SPSS 20 programı kullanılmıştır. Bireylerden elde edilen verilerin ortalama, standart sapma, sayı ve yüzde değerleri belirlenmiştir. Bulguların değerlendirilmesinde ki-kare test analizi kullanılmıştır. P değerinin 0,05'ten küçük olduğu durumlarda gruplar arası fark anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular değerlendirildiğinde çalışmaya katılan öğrencilerin yaş ortalamasının 15,6±1,06 olduğu belirlenmiş, annenin %37'sinin ve babanın %30.8'inin ilkokul mezunu olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin %48.5'inin beslenme bilgi kaynağı olarak internetten yararlandığı, %22.5'inin özel beslenme programı uyguladığı tespit edilmiştir. Özel beslenme programlarını elde etme durumları incelendiğinde %9.4'ünün diyetisyen, %8.3'ünün internetten faydalandığı gözlemlenmiştir. Öğrencilerin %86.3'ünün günde 3 öğün veya 3 öğünden az tükettikleri saptanmıştır. Sabah kahvaltısı yapma durumu açısından kız ve erkek öğrenciler arasında istatistiksel olarak önemli fark bulunmuştur (p<0,05). Kız öğrencilerin %15,2'sinin iştahsızlık, erkek öğrencilerin %10,4'ünün vakit olmamasından dolayı kahvaltıyı atladıkları gözlemlenmiştir. Öğrencilerin balığı seyrek, tavuğu ve kırmızı eti az tükettikleri görülmüştür. Sebze tüketim sıklığının az olduğu ve meyve, kuru meyve, yağlı tohum tüketiminin çok olduğu belirlenmiştir. Erkek öğrencilerin yumurta tüketim sıklığı, kız öğrencilere göre yüksek olmasına rağmen öğrencilerin düşük düzeylerde yumurta tükettikleri saptanmıştır. Kız öğrencilerin %33,92'si ve erkek öğrencilerin %31,28'inin içeceklerine şeker ilave ettiği tespit edilmiştir. Kız ve erkek öğrencilerin düzenli fiziksel aktivite yapma durumu arasında istatistiksel olarak önemli fark bulunmuştur (p<0,001). Erkeklerin kızlardan daha çok fiziksel aktivite yaptıkları (%65) dikkat çekmektedir. Düzenli fiziksel aktivite yapan öğrencilerin %49,4'ünün haftada 1 saatten az yaptıkları saptanmıştır. Kız ve erkek öğrenciler arasında fiziksel aktivite yapma durumu (p<0,001) ve sıklığı açısından istatistiksel olarak önemli fark olduğu gözlenmiştir (p<0,002). Bilgisayar başında zaman geçirme durumları incelendiğinde; kız ve erkek öğrenciler arasında anlamlı fark olduğu belirlenmiştir(p<0.001). Okula yürüyerek giden öğrenci oranı düşük bulunmuş, çoğunluğun günde 6-7 saat uyuduğu tespit edilmiştir.
Glisemik yükü düşük besinleri içeren diyetin insülin direncine erken dönem etkisi
Bu çalışma, insülin direnci üzerine glisemik yükü düşük besinleri içeren bir diyetin erken dönemde etkisini saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Şubat-Ağustos 2018 tarihleri arasında, Fark Etmeden Diyet Beslenme ve Eğitim Danışmanlığı'na başvuran 20-45 yaş arası insülin direnci olan 14 yetişkin birey (7 erkek, 7 kadın) ile yapılmıştır. Bireylerin yaş ortalamaları kadınlarda 34,4±8,3 yıl; erkeklerde ise 40,1±3,8 yıldır. Bireylerle yapılan ilk görüşmede genel bilgileri, sağlık ve beslenme durumunu saptamak amacıyla anket yapılmış ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Ayrıca açlık kan glikozu, açlık insülin ve HOMA-IR parametreleri değerlendirilmiştir. Tüm bireylere 21 gün süresince 110-130 gr karbonhidrat, %20-%25 protein, %25-30 yağ ve glisemik yükü düşük besinleri içeren hipokalorik bir diyet uygulanmıştır. Çalışma sonucunda; toplam grupta diyet sonrası antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametrelerin hepsinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Kadınlarda bel/kalça oranı dışındaki tüm ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Erkeklerde ise VFA, bel/kalça oranı ve açlık kan glikozu dışındaki tüm ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Erkeklerde kas kütlesinde saptanan azalma kadınlara göre daha fazladır (p=0,002). VFA değeri ise kadınlarda erkeklere göre daha fazla azalmıştır (p=0,018). Erkek ve kadınlar ayrı ayrı incelendiğinde her iki grupta da bel çevresinde anlamlı azalma görülürken bel/kalça oranında azalmanın anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Erkeklerde açlık kan glikozunda düşüş olmasına rağmen anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). HOMA-IR'de azalma kadınlarda 3,01; erkeklerde ise 1,96 olarak saptanmıştır. Kadınlarda azalma daha yüksek olmasına rağmen cinsiyetler arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır. BKİ ile yağ kütlesi (r=0,775; p=0,001), VFA (r=0,618; p=0,018) ve bel çevresi (r=0,868; p=0,005) arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Diyet öncesi açlık kan glikozu ile açlık insülin ve HOMA-IR değerleri arasında korelasyon gözlenmez iken diyet sonrası açlık kan glikozu ile açlık insülin ve HOMA-IR arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p≤0,05). Sonuç olarak; düşük kalori, düşük karbonhidrat ve düşük glisemik yük içeren diyetler insülin direncinin önlenmesi ve tedavisinde etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: glisemik indeks, glisemik yük, insülin direnci.
Obez ve obez olmayan bireylerin probiyotik besin tüketim sıklıklarının karşılaştırılması
Obezite, enerji alımı ve harcanması arasındaki dengesizlikten dolayı vücutta aşırı yağ birikmesidir. Genetik ve çevresel faktörler yaşam tarzını etkilemektedir. Son yıllarda bağırsak mikrobiyotasının obezitede çok önemli rol oynadığı görülmektedir. Bu araştırma; Akdeniz bölgesinde bulunan Antalya ilindeki Özel Aspendos Anadolu Hastanesi diyet polikliniğine Haziran – Eylül 2018 tarihinde başvuran yaş ortalamaları 29,6±10,5 yıl olan 80 obez, 85 obez olmayan bireyin probiyotik besin tüketim sıklıklarını karşılaştırmak amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Bireylerin demografik durumları, antropometrik ölçümleri ve probiyotik besin tüketimleri olmak üzere 3 ayrı bölümden oluşan, araştırmacı tarafından ilgili literatür doğrultusunda hazırlanmış olan anket formu veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen bulguların istatistiksel analizlerleri SPSS Statistics 23 programı ile yapılmıştır. Probiyotik besin tüketen bireylerin %48,7'sinin obez, %51,3'ünün normal ağırlıkta olduğu bulunmuştur. Probiyotik besin tüketen bireylerin en fazla (n=100) tavsiye edilmesi nedeniyle probiyotik besin tükettiği saptanmıştır. Probiyotik besinlerin sağlığa olumlu etkisi olduğunu düşünen bireylerin %51,6'sı obez, %48,4'ü normal ağırlıktadır (p=0,332). Araştırmaya katılan bireylerin probiyotik (fermente) besinleri tüketim sıklıkları incelendiğinde, obez bireylerin %41,3'ünün, normal ağırlıkta olan bireylerin ise %52,9'unun günde 1 kez yoğurt tükettiği, obez bireylerin %62,5'inin, normal ağırlıkta olan bireylerin ise %61,2'sinin hiç kefir tüketmediği, obez bireylerin %71,3'ünün, normal ağırlıkta olan bireylerin ise %67,1'inin günde 1 kez peynir tükettiği bulunmuştur. Obez bireylerin %86,3'ünün, normal ağırlıkta olan bireylerin ise %82,4'ünün hiç boza tüketmediği saptanmıştır. Gruplar arasında probiyotik (fermente) besinleri tüketim sıklıkları bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Bu araştırmanın sonucunda obez ve obez olmayan bireylerin probiyotik besinleri tüketim sıklıklarında farklılık bulunmamıştır. Günümüzde sağlık açısından önemi giderek artan probiyotik besinlerin tüketimi ile obezite arasındaki ilişkinin ortaya konabilmesi için geniş kapsamlı araştırmaların planlanıp yürütülmesi büyük önem taşımaktadır.
Preobez ve obez kadınlarda beden kütle indeksi ile akdeniz diyeti kalite indeksi ve diyet kalite ölçeği arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de obezite prevalansı giderek artmaktadır. Modern yaşamın bir parçası olarak görülen obezite, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından önlem alınması gereken epidemi olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, bireylerin beslenme davranışlarının doğru bir şekilde yönetilmesi ve beslenme alışkanlıklarının belirlenmesi önemli bir husustur. Beslenme yönetiminin Akdeniz Diyeti tanımındaki beslenme tarzına uyumunun değerlendirilmesinde Akdeniz Diyeti Kalite Ölçeği (KIDMED) kullanılmaktadır. Beslenmenin doğru bir şekilde yönetilmesine ek olarak diyet kalitesinin değerlendirilmesi ve besin tüketim alışkanlıklarının saptanması için Diyet Kalite İndeksi -Uluslararası (DQI-I) ölçeği geliştirilmiştir. Çalışmanın amacı, Fırat Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Polikliniğine başvuran 19-70 yaş aralığındaki preobez ve obez kadınların KIDMED ve DQI-I ölçekleri ile antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametreleri arasındaki olası ilişkinin saptanmasıdır. Bu amaç doğrultusunda, 65 (%52,0)'i preobez ve 60 (%48,0)'ı obez olan 125 kadın çalışmaya dahil edilmiştir. KIDMED sınıflamasına göre pre-obez kadınların çoğunluğunun iyi 16(%24,6) ve orta 44(%67,7) kategoride oldukları, obez kadınların ise 32(%54,2)'nin orta ve 26 (%44,1)'nın düşük kategoride oldukları belirlenmiştir (p<0,001). DQI-I toplam puan ortalamasıise pre-obez kadınlarda 71,78±7,44 iken obez kadınlarda 47,28±8,87 şeklindedir (p<0,001). Elde edilen bulgular ışığında, KIDMED ve DQI-I toplampuanlarının obezite açısından belirleyici olduğu ve 19-30 yaş aralığındaki danışanların en yüksek puan ortalamalarına sahip olduğu saptanmıştır. Ayrıca her iki ölçeğin puan ortalamasının yüksek olmasının serum kolesterol düzeyi ile negatif ilişkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obezite, Antropometrik Ölçümler, Biyokimyasal Parametreler, Akdeniz Diyeti Kalite Ölçeği (KIDMED),Diyet Kalite İndeksi-Uluslararası (DQI-I).
Yetişkin bireylerin probiyotik besinler hakkında bilgi düzeyi ve tüketim durumlarının belirlenmesi
Bu araştırma; Aralık 2018 - Mart 2019 tarihleri arasında, İstanbul ilinde bulunan özel bir beslenme ve diyet kliniğine başvuran, 20-65 yaş aralığındaki 72'si kadın, 28'i erkek toplam 100 yetişkin bireyin probiyotik besinler hakkındaki bilgi düzeyleri ve tüketim durumlarını saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada anket formu uygulanmış, katılımcılara ait genel bilgiler, sosyo-demografik durumlar, vücut ağırlığı ve boy uzunluğu değerleri, probiyotikler hakkındaki bilgi düzeyi, tüketim durumları ve nedenleri, tüketilen probiyotik besin çeşidi ve tüketim sıklığı gibi bilgiler sorgulanmıştır. Katılımcıların probiyotik besinlerle ilgili öngörülerine yönelik ifadelerin bulunduğu tablo değerlendirilmiştir. Araştırma sonucu elde edilen bulguların istatistiksel analizleri SPSS 20.0 veri analiz programı ile yapılmıştır. Veriler değerlendirilirken, tanımlayıcı istatistiksel metotlar (frekans) ve niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare testi uygulanmıştır. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Katılımcıların %85'i probiyotik terimini bildiğini belirtmiştir. Katılımcıların %97'si doğal probiyotik besin tükettiğini, %44'ü probiyotik katkılı besin tükettiğini, %11'i ise probiyotik besin takviyesi kullandığını belirtmiştir. Probiyotiklerin sindirim sistemine faydalı olduğunun düşünülmesi %70,1 oranla en yaygın tüketim nedeni olarak saptanmıştır. En çok tüketilen probiyotik besinin yoğurt olduğu görülmüştür. Ayrıca katılımcıların %93'ü probiyotik besinlerden fayda gördüğünü belirtmiştir. Çalışmada, probiyotik terimini bilme durumu ile probiyotik besin tüketim durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş, probiyotik terimini bilenlerin tamamının probiyotik besin tükettiği görülmüştür (p<0,05). Probiyotik besinlerden fayda gördüğünü düşünen bireylerde, probiyotik besin tüketim sıklığının anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sağlığa birçok yararı olan probiyotik besinlerin tanınması ve yeterli düzeyde tüketiminin sağlanması toplum sağlığı bakımından büyük önem taşımaktadır. Probiyotiklerin sağlığın korunması ve geliştirilmesinde olumlu etkilerini gösteren çalışmaların giderek artmasıyla beraber, probiyotik tüketimi ve bilgi düzeyinde de artış olduğu görülmüştür.
Tıbbi beslenme tedavisi alan ve almayan kanser hastalarının beslenme ve yaşam kalitesi durumlarına göre değerlendirilmesi
Bu araştırmada, İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü'nde tedavi görmekte olan tıbbi beslenme tedavisi alan ve almayan kanser hastalarının beslenme ve yaşam kalitesi durumlarına göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya 18 yaşından büyük, işitme ve anlama sorunu olmayan tıbbi beslenme tedavisi alan ve almayan 50'şer hasta olmak üzere 100 kanser hastası alınmıştır. Hastaların demografik ve antropometrik verileri, beslenme durumları ve yaşam kaliteleri incelenmiştir. Beslenme durumu 2 günlük besin tüketim kaydı ve Nütrisyonel Risk Taraması (NRS-2002), yaşam kalitesi ise The European Organization for Research and Treatment of Cancer Quality of Life Core Questionnaire (EORTC QLQ-C30) yaşam kalitesi ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların %60'ı erkek, %69'u evli, %45'i ilkokul mezunudur. Tıbbi beslenme tedavisi alan hastaların, tıbbi beslenme tedavisi almayan hastalara göre beslenme durumları incelendiğinde günlük enerji, karbonhidrat, protein alımlarının, yaşam kalitesi skorları incelendiğinde semptom skoru, fonksiyonel skoru, fiziksel fonksiyon, rol fonksiyon skorları, yorgunluk, bulantı-kusma, ağrı, iştah kaybı ve konstipasyon semptom skorlarının ve NRS-2002'ye göre malnütrisyon risklerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak; tıbbi beslenme tedavisi alan ve almayan kanser hastalarında tıbbi beslenme tedavisi alan hastaların her ne kadar enteral beslenme desteğiyle enerji ve protein alımları yüksek olsa da malnütrisyon riskinin devam ettiği ve bu durumun yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği belirlenmiştir. Kanser hastalarının beslenme durumu hastalığın tanısının konulması takiben değerlendirilmeli; onkoloji alanında uzmanlaşmış diyetisyenlerden beslenme danışmanlığı almalı ve beslenme durumunun yaşam kalitesi üzerindeki olumlu etkileri konusunda bilgilendirilmelidir.
Bir diyet danışmanlık merkezine başvuran bki düzeyi 25-35 olan kadınların bitkisel ürün kullanım durumunun değerlendirilmesi
Bu çalışma bir diyet danışmanlık merkezine başvuran BKİ düzeyi 25-35 olan kadınların bitkisel ürün kullanım durumlarının değerlendirilmesi amacıyla; Aralık 2018- Mart 2019 tarihleri arasında İstanbul ilindeki özel bir danışmanlık merkezinde yürütülmüştür. Araştırmaya, yaşları 19-61 arasında olan BKİ düzeyi; 25-29.9 olan 30 kadın ve BKİ düzeyi 30-35 olan 30 kadının katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Kadınların sosyo-demografik özellikleri, sağlık durumu ve yaşam tarzı bilgileri, beslenme durumları ve bitkisel ürün kullanım durumunu belirlemek için daha önce yapılmış çalışmalardan yararlanılarak 25 soruluk bir anket formu oluşturulmuştur. İstatiksel hesaplamalarda SPSS 24 programı kullanılmıştır. Bulguların değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatiksel metodların yüzde, frekans dağılımı, Ki- Kare test istatistiği analizi yapılmıştır. P değerinin 0,05'ten küçük olduğu durumlarda gruplar arası fark anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular değerlendirildiğinde çalışma kapsamına alınan kadınların tamamının bitkisel ürün kullandığı tespit edilmiştir. Bitkisel destek ürünlerinden en fazla tarçın (%95), yeşil çay (%80), zencefil ve beyaz çay (%70) tüketildiği belirlenmiştir. Kadınların bitkisel ürünler ile ilgili bilgi edinme kaynağının %58.3 oranla medya/internet ve %16,7 oranla çevre (aile, komşu, arkadaş) olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; kadınların büyük bir kısmının diyet tedavisi ile birlikte bitkisel destek ürünlerini kullandıkları, bu ürünlerle ilgili bilgileri özellikle medya/internet aracılığı ile elde ettikleri dikkat çekmiştir. Bu durumda topluma yönelik eğitimlerin arttırılmasının ve televizyon/internet gibi ortamların denetiminin sağlanmasının yararlı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Bitkisel ürün kullanımı, Beslenme, Obezite
Bariatrik cerrahi sonrası 6. ayını dolduran bireylerin protein tüketimi ve biyokimyasal değerler ile ilişkilendirilmesi
Obezite, vücut yağ kitlesinin normalin üstüne çıkması şeklinde tanımlanan beraberinde metabolik bozukluklar ile yüksek morbidite ve mortaliteye neden olan bir sağlık sorunudur. Bariatrik cerrahi obezitenin tedavi edilmesi ve obeziteyle ilişkili birçok metabolik problemin iyileştirilmesinde son basamak etkili bir tedavi yöntemidir. Bu çalışma, bariatrik cerrahi ameliyatı geçirmiş hastaların ameliyattan sonra 6. Ayda protein tüketimleri ve protein alım durumlarının kan bulgularını nasıl etkilediği konusunda bilgi sahibi olmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma İstanbul ilinde özel bir obezite danışmanlık merkezine başvurmuş ve Laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) işlemi uygulanan 60 hastada (42 kadın, 18 erkek) yürütülmüştür. Araştırmaya katılan bireylerin demografik özelliklerini, protein kaynakları bilgi düzeylerini, protein kaynakları tüketme sıklıklarını kapsayan yüz yüze bir anket formu, 3 günlük besin tüketim kaydı ve kişiye ait laboratuvar sonuçları belirlenmiştir. Bireylerin %25'i 26-35 ve %51,7'si 36 yaş ve üzeri grubundadır. Bireylerin BKİ değerleri LSG öncesi ve sonrası erkeklerde 42,76±2,94 kg/m² ve 26,86±2,67 kg/m² (p<0,05), kadınlarda 42,33±4,91 ve 26,48±4,31 kg/m² (p<0,05) bulunmuştur. Bireylerin büyük çoğunluğu proteinden zengin besin kaynaklarını doğru olarak bildirmiştir. Biyokimyasal ölçümlerde ise; operasyon sonrası 6. ayda glukoz, kreatinin, HbA1c değerlerinin düştüğü; HDL, Ca, B12, D vitamini ve demir değerlerinin arttığı gözlemlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak LSG uzun dönemde yeterli ve dengeli beslenme ile vücut ağırlığında önemli kayba, komorbiditelerde iyileşmeye ve laboratuar sonuçlarında anlamlı olarak düzelmeyi sağlar. Anahtar Kelimeler: Ağırlık Kaybı, Bariatrik Cerrahi, Biyokimyasal Parametreler, Laparoskopik Sleeve Gastrektomi, Protein Kaynakları
Düzenli egzersiz yapan beslenme eğitimi alan ve almayan bireylerde karbonhidrat tüketimi ve beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Bu araştırma İstanbul Marriott Hotel Asia' da bulunan özel bir kulüpte düzenli egzersiz yapan beslenme eğitimi alan 14 kişi ve almayan 46 kişinin, beslenme eğitiminin karbonhidrat tüketimleri ve beslenme alışkanlıklarına etkisinin araştırılması amacı ile yapılmıştır. Araştırma, 10.02.2019 ile 10.06.2019 tarihlerinde, İstanbul'da, üyelerin kişiye özel spor eğitmenleri ve diyetisyenin verdiği hizmetlerden özel olarak yararlandığı bir spor merkezine düzenli olarak egzersiz yapmak için devam eden, gönüllü olarak çalışmaya katılmayı kabul eden 60 bireyin katılımı ile gerçekleşmiştir. Çalışmaya, 20-65 yaş arasındaki, en az 6 ay süresiyle, aynı spor kulübünde, egzersiz yapan beslenme eğitimi alan 14 veya almayan 46 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Egzersiz öncesi çalışmaya katılanların, ağırlık ve boy ölçümleri alınarak Beden Kütle İndeksi hesaplanmıştır. Beslenme alışkanlıkları ve kişisel özellikleri, anket formu ile sorgulanmıştır. 24 saatlik besin tüketim kaydı formu ile üç günlük karbonhidrat tüketim durumları belirlenmiş, ortalamaları alınmışır. Anket verilerinin analizinde SPSS (Statistical package for Social Sciences ) kullanılmıştır. İki grubun ortalamasının karşılaştırılması için Bağımsız gruplarda t Testi, oranların karşılaştırılması için Ki-Kare Analizi, ikiden çok grubun ortalamasının karşılaştırılması için Varyans Analizi (Tek yönlü) uygulanmıştır. 3 günlük besin tüketim kaydı ise BEBİS(Beslenme Bilgi Sistemi) yazılımı ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan erkeklerin vücut ağırlık ortalaması 91,03 ± 39,561 kg,'dır. Beden kitle indeksine göre toplam karbonhidrat tüketim ortalamaları; BKI'si düşük olanlarda 90,24 ± 45,07, BKI'si normal olanlarda 91,03 ± 39,56, BKI'si yüksek olanlarda ise 117,57 ± 39,67 şeklinde bulunmuştur. BKI grupları arasında tüketilen toplam karbonhidrat bakımından istatiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç olarak beslenme eğitimi alanlar ile almayanların karbonhidrat tüketimleri ve beslenme alışkanlıkları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır
Kamu ve özel hastanede yatan hastaların hastane yiyecek hizmetlerinden memnuniyet düzeyinin karşılaştırılması
daha sonra doldurulacaktır
BKI düzeylerine göre normal ve obez olan bireylerin yeme tutum testi ile beslenme davranışlarının incelenmesi
Bu çalışma, Aralık 2018 - Mayıs 2019 tarihleri arasında İzmir'de bulunan Merve Şafak Beslenme ve Diyet Danışmanlığı Merkez´ine başvuran 18-65 yaş aralığındaki danışanların yeme tutum testi ile yeme bozukluğunu yatkınlığını saptamak amacıyla planlanmıştır. 40'ı erkek ve 68'i kadın olmak üzere toplam 108 yetişkin birey ile yürütülmüştür. Katılımcılara sosyo-demografik özellikleri, sağlık durumları ve fiziksel aktivite bilgileri, beslenme alışkanlıkları, yeme tutum testi içeren anket uygulanmış ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Anket yoluyla elde edilen veriler, IBM SPSS Statistics Versiyon 24.0 programı ile değerlendirilmiştir. Bağımsız Örneklem İki Yönlü Varyans Analizi, Spearman Korelasyon analizi uygulanmıştır. P değeri 0,05'ten küçük olduğu durumlarda gruplar arası fark anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin Beden Kütle İndeksi (BKİ) erkeklerde ortalama 31,67 ± 6,65 kg/m², kadınlarda ise 28,96 ± 8,99 kg/m² olarak hesaplanmıştır. Yeme tutum testi likert tipli 40 sorudan oluşan yeme bozukluğuna yatkınlığı ölçmek kullanılır ve ≥30 puan alan kişiler yeme davranış bozukluğuna yatkın olarak değerlendirilir. Yeme tutum puanı 30'un altında 92 kişi, 30 puan üstünde ise 16 kişi olduğu belirlenmiştir. Kadınlardaki yeme tutumu puanı ortalaması 21,40 ± 9,78; erkeklerde ise 14,70 ± 7,73 dür. Katılımcıların yeme tutum puanları ile vücut ağırlığı, boy uzunluğu arasında ters yönde ve çok zayıf düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu gözlenmiştir(p˂0,05). Sağlıklı beslendiğini düşünme, ev dışında yemek yeme sıklığına göre yeme tutum puanları arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu bulunmuştur (p˃0,05). Ayrıca BKİ düzeylerine göre normal ve obez olan farklı yaş guruplarındaki erkek ve kadınların yeme tutum puanları arasındaki farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: BKİ, Obezite, Yeme Tutum Testi, Beslenme Davranışı
Burdur ilinde 19-65 yaş grubu bireylerde meyve suyunun besleyici özelliklerinin sağlık açısından algısı
Son yıllarda tüketiciler artan sağlık ve refah koşulları ile içtikleri içeceklerin daha sağlıklı ve doğal olması konusunda dikkat etmektedir dolayısıyla tüketiciler yapay aromalı içecekleri tercih etmemektedirler. Meyve suları doğal ve sağlıklı olmaları nedeniyle tüketiciler arasında popüler bir seçimdir. Bu araştırma, Haziran - Eylül 2018 tarihinde başvuran, yaş ortalamaları 27,43±7,10 olan (n:213) kadın ve (n:172) erkek toplam 385 bireyin demografik özellikleri, meyve suyu algıları hakkında bilgi elde etmek ve meyve suyu tüketimlerini saptamak amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Veri toplama formu olarak, bireylerin demografik durumları ve meyve suyu tüketimi olmak üzere 2 ayrı bölümden oluşan araştırmacı tarafından ilgili literatür doğrultusunda hazırlanmış olan anket formu kullanılmıştır. Araştırma sonucu elde edilen bulguların istatistiksel analizlerleri SPSS Statistics 23 programı ile yapılmıştır. Araştırmaya katılan bireylerin meyve suyu tüketim sıklığı incelendiğinde, kadınların %44,6'sının ayda 1 kez, erkeklerin %30,2'sinin haftada 3-4 kez meyve suyu tükettikleri saptanmıştır (p<0,001). O günlerde meyve suyu öğün tüketimine göre kadınların %23'ü ve erkeklerin %34,9'u sabah öğününde tükettiklerini belirtmişlerdir (p<0,001). Bireylerin diyabet tanısında meyve suyu tüketimi incelendiğinde; kadınların %94,4'ünün ve erkeklerin %98,3'ünün etkisi olmadığını belirtmiştir (p<0,05). Diyabet hastası olan bireylerin meyve suyu tüketmelerinin yan etikisi olup olmadığı sorulduğunda; kadınların %5,6'sı ve erkeklerin %1,7'si yan etki görülmediğini belirtmişlerdir (p<0,05).. Meyve suyunun enerjisine dikkat etme durumu sorulduğunda; kadınların %43,2'si ve erkeklerin %33,7'sinin enerjisine dikkat ettiğini söylediği belirlenmiştir (p<0,05).
Artvin Çoruh Üniversitesi öğrencilerinin ekmek tüketimi ile BKİ ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu araştırma, üniversite öğrencilerinin ekmek çeşitlerine göre tüketimi ile BKİ ilişkisinin belirlenmesi amacı ile tanımlayıcı, karşılaştırmalı araştırma şeklinde planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini, 4-18 Mart 2020 tarihlerinde Artvin ili Merkez ilçesi Artvin Çoruh Üniversitesi'nde okuyan Beslenme ve Diyetetik ile Hemşirelik bölümü öğrencileri olmak üzere toplam 254 öğrenci oluşturmaktadır. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu kullanılarak yüzyüze görüşme metodu ile doldurulmuştur. Katılımcıların vücut ağırlıkları ve boy ölçümleri Artvin Çoruh Üniversitesi antropometri laboratuarında yapılmıştır. Bulguların tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, oran, frekans, T Testi, Ki Kare değerleri kullanılmıştır. Bulgular değerlendirildiğinde katılımcıların çoğunluğu beyaz ekmek tüketmekte (%86.6), onu sırasıyla tam tahıllı ekmek (%28.3), kepekli ekmek (%16.5), çavdar ekmeği (%11.4), mısır ekmeği (%7.1) ve glutensiz ekmek (%0.8) takip etmektedir. Katılımcıların büyük bir kısmı ekmek tüketimi ile kilo kontrolü arasında bir ilişki olmadığını düşünmektedir. Günlük olarak ekmek tüketim miktarı ile BKİ arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmamıştır ancak tüketilen ekmek çeşidi ile BKİ arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0.03). Beyaz ekmek tüketenler tüketmeyenlere göre daha yüksek BKİ'ye sahiptirler. Erkeklerin beyaz ekmek tüketim tercihleri ve BKİ'leri kadınlara göre daha fazladır. Ekmek tercihinde dikkat edilen unsurlar sırasıyla lezzetli olması, sağlıklı olması, fiyat ve bulunabilirlik şeklinde sıralanmaktadır. Kültürümüzde önemli bir yere sahip olan ekmeğin kilo üzerine etkileri ile ilgili daha kapsamlı çalışmalar yapılmalı ve toplumsal bilgilendirmeler yapılmalıdır.
Aralıklı oruç uygulayan sağlıklı bireylerin vücut parametrelerinde görülen değişiklikler
Beslenme, sağlıklı bir hayatın temelini oluşturan en önemli ihtiyaçtır. Beslenme dengesizliği sonucu oluşan ve giderek artmakta olan aşırı kilo, bireylerin yaşam kalitelerini düşürmekte ve ilerleyen zamanlarda daha ciddi sağlık problemlerine yol açmaktadır. Günümüzde değişen beden algısıyla birlikte, daha az çabayla hızlı sonuç alma beklentisi bireyleri farklı beslenme arayışlarına yöneltmektedir. Bireyleri alışılmışın aksine besin seçimi konusunda sınırlamaktan çok, zaman kısıtlaması yaratarak uygulanan ve sağlığın iyileştirilmesi üzerine etkileri olduğu düşünülen aralıklı açlık bireylere yeni bir beslenme anlayışı oluşturmaktadır. Bu araştırma, aralıklı oruç uygulayan sağlıklı bireylerin vücut parametrelerinde görülen değişikleri saptamak amacıyla yapılmıştır. İstanbul'da bulunan özel bir diyetisyen kliniğine 2020 yılının şubat ve nisan ayları arasında, kilo kaybı sağlamak amacıyla gelen, 40'ı kadın, 12'si erkek, 52 birey araştırmaya katılmıştır. 4 hafta uygulanan ve her bireyin gereksinimine göre hazırlanan aralıklı açlık sonrası vücut parametrelerinde görülen değişiklikleri saptamak amacıyla ölçüm sonuçları alınmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri IBM SPSS 22 programı ile değerlendirilmiştir. Kadın ve erkek bireyler ayrı ayrı incelendiği zaman her iki cinsiyette de aralık açlık sonrası vücut ağırlığında, vücut yağ kütlesinde, vücut yağ yüzdesinde azalmalar meydana gelmiştir. Kadın bireylerin vücut ağırlığı ortalama 5.58 kg, vücut yağ kütleleri 4.71 kg ve vücut yağ oranları %3.57 azalmıştır(p<0,05). Erkek bireylerin vücut ağırlığı ortalama 5.66 kg, vücut yağ kütleleri 3.76 kg azalmıştır(p<0,05). Vücut yağ oranlarında %2.30 azalma görülürken bu fark anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Kadın bireylerin iç yağlanmasında azalma görülürken erkek bireylerin iç yağlanması değişmemiştir (p<0,05). Bireyler için farklı bir diyet yaklaşımı yaratan aralıklı açlık, olumlu sonuçlar elde edilmesini sağladığı halde, üzerinde daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç duyulan bir beslenme biçimidir. Anahtar Kelimeler: Beslenme, Sağlıklı Beslenme, Aralıklı Oruç, Aralıklı Açlık
Kemoterapi alan kanserli yetişkin hastalarda oluşan mukozitin beslenmedeki tat alma üzerine etkisinin saptanması
Bu araştırma; Temmuz 2019 – Haziran 2020 tarihleri arasında, İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü'ne kemoterapi tedavisi almak için gelen, 19-65 yaş aralığındaki 80'i kadın, 42'ü erkek toplam 122 yetişkin bireyin kemoterapiye bağlı oluşan oral mukozitin tat alma durumuna etkisini saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada, iki aşamalı Çalışma Formu (Sosyodemografik Değerlendirme Formu ve Hasta Bilgi Formu) ve Kemoterapiye Bağlı Tat Alma Değişikliği Ölçeği (K-TADÖ) uygulanmış, katılımcılara ait genel bilgiler, sosyo-demografik durumlar, beslenme durumunu etkileyen kemoterapi ilaçları ve buna bağlı olarak oluşan oral mukozit, beslenme durumunu olumsuz etkileyebilen tat alma durumu ve besinlerin tatlarını alabilme miktarları değerlendirildi. Araştırma sonucu elde edilen bulguların istatistiksel analizleri SPSS 22.0 veri analiz programı ile yapılmıştır. Veriler değerlendirilirken, tanımlayıcı istatistiksel metotlar (sıklık) ve niteliksel verilerin kıyaslanmasında Ki-Kare testi uygulandı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bazı kemoterapi ilaçları ile oral mukozit varlığı arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Katılımcıların %70,5'inde tat almada azalma yaşadığı %29,5'inin yaşamadığı görülmüştür. Oral mukozit varlığı ile tat almada azalma yaşayan 30 katılımcı bulundu (p<0,05). İlaç grupları ve tat almada azalma arasındaki ilişki değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulundu (p<0,05). Katılımcılar açısından zor bir süreç olan kemoterapi ve onunla birlikte ortaya çıkan, beslenmeyi etkileyen tat alma durumunun saptanması, değerlendirilmesi ve bu konuda farklı branşlardan bir ekip ile onkoloji hastalarının değerlendirilmesi gerektiğinin büyük önemi olabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tat Alma, Oral Mukozit, Kemoterapi
Obez olan ve obez olmayan bireylerde hedonik açlık durumlarını etkileyen faktörlerin incelenmesi
Kişilerin temel ihtiyacı olan beslenmenin ana hedefi, enerji ihtiyacını karşılamak ve aç kalmadan hayatta kalma çabasıdır. Günümüzde toplumda birçok insan için besin tüketimi yalnızca enerji ve açlık ihtiyacından kaynaklı olmamaktadır. Yeme tutumu; içsel homeostatik süreçler, çevresel ile sosyal değişkenler tarafından düzenlenmektedir. Bu çalışma, Ocak 2021-Mart 2021 tarihlerinde Adana da bulunan özel bir beslenme ve diyet merkezine başvuran 18-60 yaş arasında olan ve çalışmamıza gönüllü olan bireylerle hedonik açlık durumlarını etkileyen faktörlerin, obez ve obez olmayan gruplarda incelenmesi amacıyla yürütüldü. Katılımcıların %86.59'u kadınlar, %13.4'ü ise erkek bireylerdi. Çalışmanın bulgularına göre; obezite durumu ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). Bireylerde obez olmayan grubun ortalama değeri 2.90 iken obez grubun ortalama değeri 2.99 olarak belirlendi. Obezite durumu farklı olan gruplar arasında Arzulama ve/veya Arzulamaya Teslim Olmanın Bir Sonucu Olarak Deneyimlenebilecek Suçluluk açısından anlamlı farklılık vardı (p<0,05). Hedonik açlık durumu ile bireylerin yaşları arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,05). Buna göre hedonik açlık durumu olmayanların yaş ortalaması daha büyük belirlendi. Hedonik açlık durumu ile aşırı besin isteği arasında anlamlı bir ilişki belirlendi (p<0,05). Buna göre hedonik açlık durumu olanların aşırı besin isteği daha büyük belirlendi. Sonuç olarak; beslenme ve diyet polikliniğine başvuran hastalar değerlendirilirken hedonik açlığın alt yapısının bilinmesi ve hastaya yönlendirilecek beslenme planında bu faktörlerin etkinliği göz önünde bulundurulmalıdır. Tedavi planında bilişsel davranışçı terapilere yönlendirilirek katkı sağlanmalıdır. Bu nedenle yapılacak çalışmalarla konu desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Aşırı Besin İsteği, Hedonik Açlık, Homeostatik Açlık, Obezite.
Duygusal zekâ ve yeme tutum davranışları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma, 18-25 yaş aralığında fiziksel ve psikolojik herhangi bir sağlık sorunu olmayan üniversite öğrencilerinin duygusal zekâları, yeme tutum davranışları ve antropometrik ölçümleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Araştırmaya İstanbul Haliç Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde okuyan gönüllü toplam 207 kişi katılmıştır. Bu tanımlayıcı çalışmada, 41 sorudan oluşan Schutte Duygusal Zekâ Ölçeği ve 26 sorudan oluşan Yeme Tutum Testi (YTT-26) çevrimiçi anket yöntemi ile uygulanmıştır. Çalışmaya katılan 207 kişinin yaş ortalaması 21,15±1,41 yıl, beden kütle indeksleri ortalama 22,29±3,97 kg/m2 olarak bulunmuştur. Katılımcıların 136'sı (%65,7) normal, 34'ü (%16,4) fazla kilolu, 9'u (%4,3) obezdir. Çalışmaya katılan kişilerin yeme tutum bozukluğu puanları ortalama 9,40±7,87 olarak bulunmuştur. Yeme tutum kesme puanına göre normal yeme tutumu olanlar 185 kişi (%89,4); bozulmuş yeme tutumu olanlar 22 kişidir (%10,6). Katılımcıların BKİ sınıflarına göre yeme meşguliyetlerinde anlamlı farklılık saptanmıştır (χ2:23,270;p=0,000<0,05). Zayıf olanlar, diğerlerine göre daha düşük yeme meşguliyetine sahiplerdir. Katılımcılarda yeme tutum bozukluğunun varlığına göre özellikleri kıyaslandığında BKİ sınıflarında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (χ2:15,153;p=0,002<0,05). Fazla kilolu olanlarda bozulmuş yeme tutumu oranı, normal kiloda olanlara göre daha yüksektir. Katılımcıların Yeme Meşguliyetleri ile Kısıtlama davranışları arasında pozitif yönlü zayıf düzeyli ilişki (r=0,150), Yeme Tutum Bozuklukları arasında ise pozitif yönlü yüksek düzeyli (r=0,742) ilişki saptanmıştır. Çalışmada katılımcıların Kısıtlama davranışları ile Sosyal Baskı görmeleri arasında pozitif yönlü orta düzeyli (r=0,351), Yeme Tutum Bozukluğu arasında pozitif yönlü orta düzeyli (r=0,619), İyimserlik duygusal zekâsı ile pozitif yönlü zayıf düzeyli (r=0,149), Duyguların Değerlendirilmesi duygusal zekâsı ile pozitif yönlü zayıf düzeyli (r=0,187) ilişki saptanmıştır. Katılımcıların Sosyal Baskı görmeleri ile Yeme Tutum Bozukluğu puanları arasında pozitif yönlü orta düzeyli (r=0,504) ilişki saptanmıştır. Sonuç olarak duygusal zekânın geliştirilmesi doğru yeme tutum davranışları göstermede önemlidir. Duygusal zekanın geliştirilmesi ve doğru yeme tutum davranışları konusunda verilecek eğitimlerin büyük önem taşıdığı düşünülmektedir.
2000-2021 yılları arasında huzursuz bağırsak sendromu olan bireylerin mikrobiyal imzalarının tespiti ve kullanılan beslenme türlerine ait çalışmaların derlenmesi
Irritable bowel syndrome (IBS), son dönemde sıklığı giderek artan fonksiyonel gastrointestinal bir hastalıktır. IBS'nin oluşum mekanizması henüz tam olarak bilinmese de yapılan çalışmalarda IBS'nin oluşumunda, şiddetinde bağırsak mikrobiyomunun rolü olduğu görülmektedir. IBS'de birçok farklı beslenme tedavisi uygulanmaktadır. IBS, bireylerin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren bir hastalıktır. Bu çalışma, hastalığın mikrobiyom ile ilişkisini anlamak, uygulanan beslenme türlerinin etkisini incelemek ve konu hakkında farkındalığı geliştirmek amacıyla yapılmıştır. Bu derlemeye dahil edilen çalışmalar, elektronik veri tabanlarında araştırılmıştır. Derlemeye dahil edilen çalışmalar, 2000 ile 2021 yılları arasını kapsamaktadır. Özellikle bu konuda son yapılan çalışmaların sıklığının giderek artmış olduğu görülmüştür. Bu konuda yapılan en fazla çalışmanın son 5 yılda yapıldığı gözlenmiştir. Bu derlemede araştırma kriterlerine göre seçilmiş 41 araştırma makalesi incelenmiştir. Bunlardan; 37'si randomize kontrollü çalışma, 2'si klinik çalışma,1 tanesi pilot çalışma, 1 tanesi ise gözlemsel çalışmadır. IBS'li bireylerin bağırsak mikrobiyomunda kontrollerle karşılaştırıldığında belirgin halde farklılıklar olduğu gözlemlenmiştir. Bağırsak mikrobiyomunun sağlık ve hastalıklar üzerindeki etkisi göz önüne alındığında, sağlığı iyileştirmek ve hastalıkların tedavisinde kullanılmak üzere kişiye özel bir beslenme programları tasarlamak yeni tedavi yaklaşımlarından biri haline gelmiştir. IBS'de beslenme mikrobiyom-semptom ilişkilerine dair önemli bilgiler literatürde bulunmaktadır ancak beslenmeyi, bağırsak mikrobiyomunu, takviyeleri ve diğer karıştırıcı faktörleri hesaba katan çoklu çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir. Bu nedenle yapılan bu sistematik derlemenin bulguları bu konuda yapılacak çalışmalar için yol gösterici olma niteliği taşımaktadır.
İrritable bağırsak sendromu olan hastalarda fodmap diyetinin yaşam kalitesi ve semptomatik etkilerinin incelenmesi
İrritable bağırsak sendromu (İBS); patolojisi tam olarak bilinmeyen karın ağrısı, şişkinlik ve değişken bağırsak alışkanlıkları ile karakterize kronik bir fonksiyonel bağırsak bozukluğudur. Bu çalışma, farklı eğitim düzeylerindeki 18 yaş ve üzeri Roma IV kriterlerine göre İBS tanısı konmuş bireylerde, güncel diyet yaklaşımı olan Düşük FODMAP Diyeti'nin semptomlara ve yaşam kalitesindeki değişikliklere etkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı. 1 Haziran-1 Aralık 2022 tarihleri arasında İzmir'de bulunan İzmir Ekonomi Üniversitesi Medicalpoint Hastanesi'nde yürütüldü. Çalışma, Roma IV kriterlerine göre İBS tanısı almış, beslenme ve diyet polikliniğine başvuran 53 gönüllü katılımcı ile gerçekleştirildi. Gönüllü katılımcılarla yüz yüze görüşme yapılarak 4 haftalık süre boyunca Düşük FODMAP Diyet uygulaması istendi. Veriler görüşme esnasında anket yoluyla toplandı. Ankette ilk olarak 'Bireylerin Genel Özellikleri Anket Formu' uygulandı. Bireylere diyet müdahalesi öncesinde ve sonrasında İBS-Semptom Şiddet Skoru (İBS- SSS) ve İBS Yaşam Kalite İndeksi Ölçeği (İBS-QOL, İBS-YK) uygulandı. Çalışmadaki kadın katılımcı oranı %81.14 iken erkek katılımcı oranı %18.86 olarak belirlendi. IBS hastalarının FODMAP diyeti öncesi semptom şiddeti ortalaması (M = 335,66, SE = 13,02) iken FODMAP diyeti sonrası semptom şiddeti ortalaması (M = 121,32, SE = 10,14) olarak bulundu. Bu oranın istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi, t(52) = 19,71, p < 0.05. İBS hastalarının FODMAP diyeti öncesi yaşam kalitesi ortalaması (M = 99,94, SE = 3,64) iken FODMAP diyeti sonrası yaşam kalitesi ortalaması artış göstererek (M = 135,55, SE = 2,38) olarak saptandı. Bağımlı grup t-testi analiz sonuçlarına göre, katılımcıların yaşam kalitelerinde FODMAP diyeti öncesi sonrası arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulundu t(52) = -12,03, p < 0.05. Çalışma sonucunda düşük FODMAP diyetinin İBS hastalarında semptom şiddetini azaltmada ve yaşam kalitesini iyileştirmede etkili bir diyet olduğu görülmekte olup, İBS tanısı konan hastalarda beslenme ve diyet uzmanları tarafından FODMAP diyet uygulanmasının benimsenmesinin önemli olduğu vurgulanmalıdır.