
97
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Vladimir Nabokov'un "Lolita" ve Turgut Özakman'ın "Korkma İnsancık Korkma" romanlarında pedofili olgusu
Pedofili, yetişkin bir kimsenin çocuklara yönelik cinsel eğilimini içeren psikoseksüel bir rahatsızlık olarak insanlık tarihi boyunca karşımıza çıkan cinsel sapkınlık halidir. Toplumların cinsellik anlayışı, kültürel yaklaşımları ve hukuksal düzenlemeleri ile şekillenen pedofili; psikoseksüel gelişim basamaklarında da inceleme konusu olmuş, güncelliğini yitirmeyen sosyo-psikolojik bir olgudur. Çocuklara yöneltilen cinsel düşünceler ve eylemler hem bireysel hem de toplumsal açıdan sarsıcı etkiler yaratmaktadır. Toplumların en savunmasız bireyleri olan çocuklar, cinsel istismara uğrayarak, şiddetli ve kalıcı travmalara maruz kalmaktadır. Cinsel travmalar ise çocukların kişisel yaşamlarını aynı zamanda toplumun huzuru ve geleceğini de tehdit ederek kabuk bağlamayan bir yaraya dönüşmektedir. Bu kolektif sancıyı yaratan pedofili, psikolojik, sosyal ve çevresel etmenler ekseninde şekillenerek hassasiyetini korumuştur. Toplum hassasiyetini artırmak ve farkındalık yaratmak adına pedofili, bir toplumsal eleştiri olarak sanatın sinema ve edebiyat gibi çeşitli alanlarında konu edilmiştir. Edebiyat alanında kült eserlerden biri olan Lolita, Rus yazar Vladimir Nabokov'un kaleminde hayat bulmuştur. 1955'te yayımlanan Lolita, müstehcenliğe çocuk istismarıyla güzelleme yapıldığı eleştirileri düşüncesi ile döneminde büyük yankı uyandırarak birçok ülkede yasaklanmıştır. Türk edebiyatında ise Turgut Özakman, 1975 yılında yayımladığı Korkma İnsancık Korkma romanı ile çocuk istismarını Nabokov'dan farklı olarak genç, dul bir kadın ile küçük bir erkek çocuğu bağıntısıyla işlemiştir. Özakman, bu eserinde Türkiye'nin yakın tarihine odaklanırken, dönemin sosyo-kültürel ortamını yansıtarak pedofili konusunu işlemiştir. Çalışmanın amacı farklı toplumlarda yetişen birbirinden bağımsız iki yazarın, farklı yıllarda aynı konuya değinebilmiş olmasının penceresini aralamaktır. Hem bireyi hem de toplumu etkisi altına alan sosyo-psikolojik bir açılım sergileyen pedofilinin, gizli saklı olmaksızın edebiyata konu edilen yansımalarını tahlil etmektir. Bu hedef doğrultusunda çalışmanın yöntemi eklektik (çoğulcul) yöntem olarak belirlenmiştir. Çocuk istismarının işlendiği bu iki eserde de mağdurların hayatlarındaki yıkımlar, aile ve sosyal çevrelerinde oluşan sorunlar ve istismarcıların toplumsal kabullere karşı uğradığı yenilgi dikkat çekmektedir. Bu tezde Lolita ve Korkma İnsancık Korkma eserleri karşılaştırmalı olarak incelenerek pedofili olgusunun edebiyata olan yansımaları değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Pedofili, Çocuk İstismarı, Sosyo-psikoloji, Vladimir Nabokov, Turgut Özakman
Romantik dönemin İngiliz ve Kanada edebiyatı çerçevesinde çoklu yöntemle karşılaştırmalı incelemesi
İngiliz edebiyatında resmi tarihlere bakıldığında Romantik dönem sadece 1800-1850 seneleri arası bir döneme tekabül etmekteyken, aslında ne başlangıcı ne de bitişi hakkında kesin bir şey söylenememektedir. Romantizmin kökeni insandır. Sadece üst sınıf ya da yönetici kesime yakın olanlar değil; köylüler, işçiler, evsizler, terk edilmişler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar da kendilerine şiir alanında ilk defa yer bulmuşlardır. Fransız Devrimi'nin savunduğu özgürlük, eşitlik ve devrim kavramları Romantizmin özünde yer almaktadır. Klasisizm akımına bilinçli bir ayaklanma olan Romantik dönem, insani değerleri savunup kutsadığından etkileri günümüzde bile birçok sanat dalında görülmeye devam etmektedir. Avrupa'da Romantizm neredeyse tüm ülkelerde eş zamanlı olarak ortaya çıkmış ve hepsinde benzer özellikler göstermiştir. Bu tezde, söz konusu benzerlikler açısından, doğaya büyük bir önem vermiş ve Avrupa'yı kasıp kavurmuş olan bu edebi dönemin, eşsiz bir doğaya sahip Kanada'da da karşılığının olup olmadığı araştırılmıştır. Edebi bir dönem bulunmasa da küçük bir şair grubu içinde sınırlı kalan Kanada Romantizminin temelinde, İngiltere'de ortaya çıkmasına sebep olan türde sosyal ya da politik bir dayanağın varlığı incelenmiştir. Çünkü edebiyatta devrim niteliği taşıyan bu akımı, özünde yatan sosyolojik sebeplere bakmadan sadece eserlere odaklanıp, estetik ve anlamsal açıdan incelemenin doğru olmayan eksik bir yaklaşım olacağı düşünülmektedir. Bu sebeple, tez çalışmasında ilk olarak her iki kültürün önemli tarihi olayları ve sonuçları ele alınmış, daha sonra Romantizmin manifestosu olarak kabul edilen The Lyrical Ballads'ın "Önsöz"ünde William Wordsworth'ün üzerinde durmuş olduğu altı romantik tema çerçevesinde eserler incelenmiş ve karşılaştırmaları yapılmıştır.
"Dönüşüm" ve "Sokaktaki Adam" eserlerinde modernizmin kişilik ve bilinç alanına sosyolojik ve felsefi bağlamda etkisi
Bu çalışma, Franz Kafka'nın Dönüşüm ve Attila İlhan'ın Sokaktaki Adam adlı eserlerinde modernizmin kişilik ve bilinç alanına etkilerini sosyolojik ve felsefi bir perspektifte çözümlemeyi amaçlamaktadır. Modernizmin beraberinde getirdiği yabancılaşma, yalnızlık, bireyselleşme ve aidiyet sorunları, her iki eserde de ana karakterlerin içsel dünyaları ve toplumsal konumları üzerinden derinlemesine ele alınmıştır. Hasan ve Gregor Samsa'nın modern toplumun dayattığı normlara karşı geliştirdikleri bireysel tepkiler, bilinç düzeyinde bir sorgulama sürecini görünür kılmaktadır. Bu süreçlerin farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda nasıl temsil edildiği ve karakterlerin kendilerini gerçekleştirme süreçlerine etkileri karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. İki farklı döneme ve kültüre ait bu eserlerde, modernizmin bireyin ruhsal yapısında yol açtığı sorunlar benzer tematik izleklerle ortaya konmuştur. Çalışma, edebi metinleri yalnızca estetik ürünler olarak değil, aynı zamanda sosyolojik ve felsefi çözümleme nesneleri olarak değerlendirilerek, disiplinlerarası bir yöntemle yürütülmüştür. Eserlerin karşılaştırmalı biçimde incelenmesi, modernizmin birey üzerindeki etkilerinin farklı coğrafyalardaki yansımalarının gözlemlenmesine olanak sağlamaktadır. Buna ek olarak ana karakterlerin kendini gerçekleştirme çabaları üzerinden modern dünyaya yöneltilen evrensel bir eleştiriyi görünür kılmaktadır. Kültürel farklılıklara rağmen benzer bireysel ve toplumsal sorunlara işaret eden bu iki eser, Weltliteratur (dünya edebiyatı) kavramı bağlamında evrensel niteliğe sahip olup dünya edebiyatı içinde ortak insan deneyimlerinin nasıl şekillendiğini anlamaya yönelik güçlü bir kaynak sunmaktadır. Bu yönüyle tez, modern dönemde birey-toplum ilişkisini bilinç, kişilik ve kendini gerçekleştirme başlıklarını odağa almasıyla önceki çalışmalardan ayrılmakta olup okuyucuya farklı bakış açıları sunarak, günümüz perspektifinden de değerlendirme imkânı tanımaktadır.
Genet'nin Hizmetçiler'i ve Pinter'ın Aşık'ında karşılaştırmalı burjuvazi eleştirisi
Bu karşılaştırmalı çalışmada amaç, Jean Genet'nin Hizmetçiler ve Harold Pinter'ın Aşık adlı eserlerinin karakterler aracılığıyla orta sınıf üzerinden burjuvazi eleştirisini ortaya çıkarmaktır. Karakterlerin burjuva evreninin neden olduğu sınıf karşıtlıkları içinde olmaları eserleri ortak konu paydasında buluşturmaktadır. Eserler, karşılaştırmalı edebiyat bilimi ve verileri ışığında, yorumlayıcı çözümleme ve alımlama estetiği yaklaşımından faydalanılarak çoğulcu inceleme yöntemiyle incelenmiştir. Çalışma kapsamında karakterlerin kimlik sorunsalı yaşama nedenleriyle yeni bir kimliğe evrilme süreçlerinde neler yaptıkları ve ne gibi sonuçlar elde ettikleri araştırılmış, benzer ve farklı yönleri üzerinde durulmuştur. Tez boyunca inceleme nesnesi olarak ele aldığımız her iki eserde de karakterler, burjuva evrenindeki kimliklerini gerçekleştirme yolunda varoluşlarını başka bir kimlik altında bulmaya çalışarak kendilerini kaybetmiştir. Güç ve boyun eğme oyunu oynayan karakterlerin gerçeklikle iç içe geçen rolleri kimlik doğasını sorgulayan güçlü bir retoriğin göstergesi niteliğindedir. Burjuvazi eleştirisinin kimlik çatışması üzerindeki etkileri çalışma boyunca yapılan incelemeler ışığında özetlenmiştir. Eserler arasındaki karşılaştırmalı incelemede karakterlerin kimlik sorunsalının daha iyi algılanması açısından Ernst Jentsch'in kuramcısı olduğu, Sigmund Freud'un ise geliştirdiği tekinsizlik kavramından yararlanılmıştır. Bu çalışmada, burjuvazi ve tekinsizlik kavramlarının karakterlerin düş ve gerçek arasındaki ayrımında bir çıkmaza yol açtığı ortaya konmaya çalışılmıştır.
Edip Cansever'in "Şahinin Kopardığı Elmas" isimli şiiri ile Scott Fitzgerald'ın "Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi" isimli eserinin zaman ve algı yönünden karşılaştırılması
Bu çalışma zaman kavramını ve zaman algısını disiplinler arası bakış açısıyla Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi bağlamında sorgulama amacını taşımaktadır. Evrenin varoluşuyla başlayan zaman kavramının sorgulanması felsefi düşünce ile başlar. Bu minvalde zaman kavramının ne olduğu ve nasıl algılandığı başta felsefe ve fizik olmak üzere birçok bilim dalı tarafından incelenmiş; birbirine zıt veya birbirini destekler nitelikte birçok düşünce açıklanmıştır. Beş bölümden oluşan bu çalışmanın içeriğini üç gruba ayırmak mümkündür. Birinci grupta zaman kavramı genel olarak incelenecektir. Zaman kavramına yönelik felsefi yaklaşımların tarihsel gelişiminin yanı sıra enerji, elektrik, ışık, renk, kuantum mekaniği gibi zaman ve zaman algısıyla bağlantılı olan kavramlar fizik biliminin yaklaşımı açısından incelenecektir. Sanat ve edebiyat kavramları açıklanarak dil ile edebiyatın zaman ve zaman algısıyla olan ilişkisi açıklanacaktır. İkinci grupta çalışmanın amacına uygun olarak seçilmiş olan Edip Cansever'e ait "Şahinin Kopardığı Elmas" isimli şiirde; Scott Fitzgerald tarafından kaleme alınmış olan "Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi" isimli eserde ve bu eserden esinlenilerek beyaz perdeye aktarılan aynı adlı filmde zamanın ve zaman algısının nasıl işlendiği Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi bağlamında incelenecektir. Üçüncü grupta inceleme sonucunda elde edilen bulgular ve çıkarılan sonuçlar değerlendirilecektir. Çalışmanın sonuç bölümünde ise sosyal bilimlerin bir dalı olan Karşılaştırmalı Edebiyat Biliminin pozitif bilimlerle olan ilişkisi zaman ve algı kavramları çerçevesinde incelenecektir. Böylece insanlığa ait ortak kavramlar söz konusu olduğunda farklı alanlarda faaliyet gösteren bilim dallarının yapmış olduğu araştırmaların ortak bir paydada buluşmasının mümkün olduğu vurgulanacaktır. Anahtar Kelimeler: Zaman, Algı, Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi, Edip Cansever, Scott Fitzgerald, Felsefe, Sanat, Dil, Edebiyat, Fizik, Kuantum Mekaniği, Enerji, Elektrik, Işık, Renk.
Guy de Maupassant'ın ve Ömer Seyfettin'in öykülerindeki kötümserlik görüngesinden karşılaştırmalı kadın imgesi
Bu araştırmanın konusu, 19. yüzyıl sonunda Fransız yazınında kısa olay öykücülüğü türünün öncüsü Guy de Maupassant'ın ve 20. yüzyıl başında Türk yazınında kısa öykücülüğün ilk temsilcisi olan Ömer Seyfettin'in yazınsal yapıtlarından yola çıkılarak, kadının toplumdaki varoluş şekillerinin (toplumsal-ekinsel, toplumsal iktisadi ve toplumsal-siyasi durum, toplumsal cinsiyetçilik gibi alanlarda kadının güçsüz bırakılması) Türk ve Fransız yazınına odaklanılarak kıyaslanmasıdır. Dönemlerinin toplumsal ve siyasal yıkımlarına tanık olmuş bu iki yazarın toplum yaşamı içerisinde, kadına yönelik eleştirel bakış açılarının karşılıklı olarak incelenmesi, günümüzün sorunlarına ışık tutabileceği gibi, gelecekte kadının toplumdaki var oluşuna yol gösterecek ve toplumsal barışı sağlayabilecek çözümler sunmak yönünden yarar sağlayabilecektir. Bu amaçla, karşılaştırmalı yazın çerçevesinde, iki kısa öykü incelenerek toplumsal tarih ve ekinsel değişim ışığı altında, bazı sorulara yanıt aranmıştır: 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında Fransız ve Türk toplumlarında kadın ferdin toplumsal konumu nedir? Kadının toplumsal güçsüzlüğü nasıl iyileştirilebilir? Bu kapsamda, toplumsal barışın sağlanması adına çözüm bekleyen sorunlar ortaya koyulmuştur. İncelenen iki kısa öyküye dayanarak, yazarların dönemlerine ait toplumsal-iktisadi, toplumsal-ekinsel, toplumsal-siyasi koşullar çerçevesinde, dört kavram araştırmaya temel oluşturmuştır: (1) Kadın ve kötümserlik, (2) kadın ve toplumsal-ekinsel-iktisadi durum, (3) kadın ve toplumsal cinsiyetçilik (4) kadın ve savaş. Araştırmada, yazınlararası karşılaştırmaların dayandırılacağı temellerin yorumlanmasına olanak sağlayan Düşün-Tarihsel yönelim yaklaşımıyla, ekinsel kuramlardan Marksist kuram ve toplumsal-cinsiyet kuramından yararlanılmıştır. Karşılaştırmalı yazınbilimi yöntemlerinden çoğulcu yönteme başvurulmuştur. Nitel bir araştırma olan bu çalışma betimsel yöntemle gerçekleştirilmiştir. Öykülerin barındırdıkları izleklere dayandırılarak ve "kadın" kahraman odağa alınarak çalışmamızın sorunsalına bağlı ortak ana konu saptanmış, veriler anlamlı ve sistematik bir şekilde incelenmiştir. Çalışmanın bulgular, çözümleme ve yorum bölümünden önce, yazarların içinde bulundukları genel koşullar işlenerek, yaşam öyküleri, izledikleri yazınsal akım, yapıtları, etkilendikleri yazarlar ve yaşamlarında iz bırakan önemli kadın kişilikler ortaya konulmuştur. Öykülerden elde edilen verilerden yola çıkarak ulaşılan bulgular ve yapılan çözümlemeler, kadın ferdin toplumsal cinsiyetçilik baskısı altında özlük hakları açısından olduğu gibi, hukuki, iktisadi, eğitimsel ve mesleki gelişim haklarından da yoksun bırakıldığını, toplum içerisinde erkek fertle eşit çizgide bir yaşam sürdürmediğini, birçok haksızlığa ve önyargıya maruz kalarak, öğrenilmiş umarsızlık, üzüntü, hüzün, yalnızlık, öç ve düş kırıklığı gibi olumsuz duygulanımlarla yaşama devam ettiğini ortaya koymuştur. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kadın, Toplumsal Gerçeklik, Toplumsal-Ekinsel, Toplumsal-İktisadi, Toplumsal-Siyasi, Yazınsal Gerçekçilik
Metin Gür'ün Sütü Küstürmek ve Kınanın Soluşu adlı eserlerinde göçmen kadın olgusunun sömürü bağlamında karşılaştırmalı analizi
1960'lı yıllarla birlikte yeniden yapılanan Almanya tarafından gerçekleştirilen iş gücü çağrısına uyarak Anadolu'nun her yerinden insanlar Almanya'ya işçi olarak göç etmişlerdir. Böylelikle Almanya'da iki farklı kültür, gelenek, inanç ve yaşam pratiği karşılaşmıştır. Bu karşılaşma neticesinde çeşitli alanlarda yaşanan sosyal ve psikolojik durumlar her iki ülke edebiyatına konu olarak yansımıştır. Göçmenlerin yaşadıklarının yansımalarının konu edildiği edebiyat akımına "Göçmen Edebiyatı" (Migrantenliteratur) denilmiştir. Göçmenlerin kültürel farklılıklar, toplumsal çatışmalar, etnik-dini baskı, bireysel ve toplumsal sıkıntılarının vatan özlemi çerçevesinde işlendiği Göçmen Edebiyatı eserlerinde aynı zamanda eğitim sorunları, yabancılaşma, ötekileştirilme gibi Almanya kaynaklı meseleler de yoğun olarak ele alınmıştır. Göçmen Edebiyatının temsilcilerinden biri olan gazeteci ve yazar Metin Gür Almanya'da çalışan işçilerin sorunlarını dile getirdiği yazı ve araştırmalarıyla öne çıkmıştır. Sosyo-kültürel hikâye türündeki Sütü Küstürmek ve Kınanın Soluşu adlı eserlerinde Almanya'ya iki farklı sosyal rol ve amaçla göç etmiş kadınların yaşadıklarını işlemiştir. Bu kadınlardan bir kısmı Almanya'ya işçi olarak göç edenlerden, bir bölümü de evlilik yoluyla göçe katılan kadınlardır. İşçi veya gelin olarak Almanya'da yaşamlarını sürdüren göçmen kadınların yaşadıkları zorlukları, sosyo-ekonomik sıkıntıları, uğradıkları haksızlıkları tüm ayrıntılarıyla ele alan Gür, her iki eserinde bunları gerçeklik dünyasına müdahale etmeden dile getirmiştir. Çalışmanın amacı bu kadınların uğradıkları toplumsal, ekonomik ve sosyo-kültürel sömürülerinin incelenerek bir dönemi aydınlatabilmektir. Araştırma nesnelerini ele alırken edebiyat bilim inceleme yöntemleri ile sosyolojik bir bakış açısı benimsenmiştir. Eserlerde işçi kadınların karşılaştıkları emek sömürüsünün açıklanabilmesi adına Feminist Kuramlardan yararlanarak Marksist İnceleme Yöntemi aracılığıyla sosyolojik bir yaklaşım gerçekleştirilmiştir. Benimsenen inceleme yöntemi doğrultusunda Sütü Küstürmek adlı eserde işçi göçmen kadın karakterler uğradıkları çeşitli sömürü biçimleri üzerinden analiz edilmişlerdir. Kınanın Soluşu adlı eserde ise Almanya'ya evlilik yoluyla gitmiş olan kadın karakterlerin karşılaştıkları istismar durumları disipliner olarak tanımlanmış olan sömürü biçimleri üzerinden incelenmiştir. Ulaşılan bulguların başında kadınların hem özel hem de iş yaşamlarında cinsiyet eşitsizliği odaklı çeşitli istismara uğradıkları gözlemlenirken, gerçekleşen bu durumun başka sebeplerinin de olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenlerin başında göçmen ve kadın olmaları, Almanca bilmemeleri, gelenek ve töre tabularıyla cesaretlerinin kırık olduğu gerçeği gelmektedir. Önemli bulgulardan bir diğeri de gelin konumundaki kadınların hemcinsleri olan kayınvalideleri tarafından istismar edildikleri olmuştur. Anadolulu Göçmen İşçi Kadınların o dönem özelinde hem özel yaşamlarında hem de çalışma hayatlarında beden, zihin ve emek bağlamında sömürüldükleri kendilerinin de o dönemde yasal ve yaşamsal haklarını savunamayacak durumda bulundukları tespit edilmiştir.
Özakın ve Kulin'de kadın karakterlerin göç ve sosyo-kültürel bağlamda "Kimlik" ve "Benlik" sorunsalı
Kişinin sahip olduğu kimlik ve benliği, onu var eden ve toplumda bir birey haline getiren unsurlardır. Kişinin kimliği ve benliği, yaşamı boyunca gelişmekte ve değişmektedir. Bireyin tecrübe ettiği olaylar, kültürel değişim ve göç gibi etkenler bireyin kimliğine ve benliğine farklılıklar kazandırır. Tez içinde ele alınan romanlarda, göç insanın yaşamını etkileyen, kimlik edinimi ve benlik arayışına neden olan birer neden olarak görülmüştür. Kimliğin doğuştan kazanılıp kazanılmadığı, bireyin kimliğini değiştirebilme yetisinin olup olmadığı, göç olgusunun kimlik kazanımında ve benlik oluşumundaki etkisi gibi sorular merak edilmektedir. Belirtilen soruların cevabı bu tez bünyesinde öncelikli amaç edinilmiş olup, yanıtları bölümler içerisinde aranacaktır. Farklı disiplinlere mensup alan uzmanlarının görüşleri dikkate alınarak, disiplinlerarası boyutta kimlik ve benlik kavramlarının benzerlikleri ile farklılıklarının tespiti yapılmaya çalışılacak ve kültürle olan bağlantılarının izleri sürülecektir. Kimlik ve benlik kavramları sadece edebiyat bilim içerisinde değil; sosyoloji, psikoloji ve felsefe gibi diğer temel alanlarda da araştırma ve tartışma konusu haline gelmiş, farklı perspektiflerden ele alınmıştır. Bunun temel sebebi, yukarıda adı geçen tüm temel alanların kişinin kimlik kazanımı ve benlik ediniminde etkilerinin yadsınamaz olduğu gerçeğidir. İnsanlık tarihinde genel bir olgu ve sosyo-kültürel gerçek olan "Göç" bu temel alanlarda da kendisine yer edinen bir etken olarak karşımıza çıkaktadır. İncelemeye alınan araştırma nesnelerindeki kadın karakterler özelinde bu durum gözlemlenebilmektedir. Alnında Mavi Kuşlar eserinde Armağan karakterinde bu durum gözlemlenebiliyorken, Kanadı Kırık Kuşlar eserinde Elsa ve Susy karakterlerinde kimlik ve benlik arayışı görülmektedir. Her iki eserde de kadın karakterlerin kimlik ve benlik arayışları, kazanımları, hatta bazı noktalarda karmaşaları fark edilmektedir. Bu bağlamda göçün, bireyin kendisini bulma sürecinde etkili olduğunu, bir sebep ve etken haline geldiğini, bireyin hayatının akışında gelişime ve değişime zemin oluşturduğu varsayılabilir. Bu varsayımla, bireyin veya karakterin kendisini bulma çabası, kimlik edinme ve benliklerini kazanma sürecinin göç bağlamında gözlemlenebileceği düşünülebilmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Komparatistik, Göç, Kimlik, Benlik, Kültür, Aysel Özakın, Ayşe Kulin.
Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" adlı romanı ile Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna" adlı romanının varoluşçuluk felsefesi temelinde karşılaştırılması
Bu çalışma iki romanın varoluşsal açıdan disiplinler arası bakış açısıyla Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi bağlamında sorgulama amacını taşımaktadır. Varoluşun iki roman temelinde ele alınarak, varoluş felsefesini şekillendiren filozofların düşüncelerini de içermektedir. Bu minvalde, çalışmada söz konusu romanlardaki kahramanların sergiledikleri davranış biçimleri varoluş felsefesini oluşturan düşünceler bazında yorumlanmıştır. Çalışmaya konu edilmiş olan filozofların varoluşçu bağlamında görüşleri analiz edilerek incelenmiştir. Varoluş kavramının ne olduğu nasıl olduğuyla alakalı başta felsefe ve edebiyat olmak üzere, birçok bilim dalı tarafından incelenmiş olup, varoluşçu düşünürlere göre karşıt ve benzer görüşleri destekler nitelikte pek çok düşünce ortaya konulmuştur. Çalışma beş bölümden oluşmaktadır. Varoluşçuluk kavramı, Türk ve Alman edebiyatından seçilen iki roman ekseninde karşılaştırılmaları açısından birinci bölümde, 20.yüzyıl Türk ve Alman romanına genel bir bakışla incelenecek olup, alt başlıklarda ilk olarak Cumhuriyet öncesi Türk edebiyatına toplu bakış açısıyla; 1923-1940 arası dönem, 1940 sonrası dönem, Toplumcu gerçekçi dönem ve varoluşçuluk akımı incelenecektir. İkinci alt başlıkta, 18.yüzyıl ile 19.yüzyıl Alman romanına genel bir bakışla; Rokoko Dönemi, Deha Çağı (Sturm und Drang) ve Alman Klasisizmi incelenecektir. İkinci bölümde, Sabahattin Ali ve Goethe'nin edebi kişiliği incelenecektir. Üçüncü bölümde varoluşçuluk felsefesi; temel varoluşçu kavramlar, varoluş özden önce gelir, özgürlük ve sorumluluk, korku/kaygı alt başlıklarıyla birlikte incelenecektir. Dördüncü bölümde Sabahattin Ali ve Goethe'de varoluşçuluk incelenecektir. Beşinci bölümde ise Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna" adlı romanı ile Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" adlı romanının "Varoluşçuluk" felsefesi temelinde karşılaştırılması yapılacak olup ilk olarak, motifler alt başlığıyla aşk bağlamında karşılaştırma ile diğer alt başlıklar kaygı, yalnızlık, yabancılaşma ve sembollerle birlikte incelenecektir. Ayrıca incelemenin ana unsurlarının yanında, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak, anlam ve düşünce yelpazesini genişletmek amacıyla Stefan Zweig'ın "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" adlı eserine de yer yer değinilmiştir. Çalışmanın değerlendirme-sonuç bölümünde ise, çalışmaya konu olan filozofların varoluşçuluk bağlamındaki görüşleri analiz edilecektir, sonrasında romandaki ana kahramanların toplumsal konumları hermeneutik yöntemle incelenecektir. Böylelikle, toplumsal olgular bakımından farklı zaman dilimleriyle birlikte varoluşçuluk temelinde karşılaştırılmanın yapılması, geleceğe ışık tutularak yön verilmesini sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Varoluş, Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi, Sabahattin Ali, Goethe, Varoluş filozofları
Anadolu ve Hint masallarında dört element: Toprak, hava, ateş ve su
Masallar, tarihin bilinmeyen zamanlarından beri insanın evren ve kendi varoluşunu anlamlandırma çabası sonucu doğmuştur. Masallar, içinde doğdukları toplumların yaşam tarzları, dini inanışları, sosyal ilişkileri ve dünya görüşleri hakkında birçok ipucu sunar. Bahsedilen sözlü ürünlerin tamamında, hayatın özünü oluşturan dört elementin ortak öğe olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda dört element Anadolu ve Hint masallarındaki ortak konuların başında yer almaktadır. Anadolu ve Hint masallarındaki toprak, hava, ateş ve sudan oluşan dört element arketipsel yöntem ışığında karşılaştırılmalı olarak incelenecektir. Bu yönüyle çalışmanın hedeflediği nokta farklı iklim, coğrafya, inanç ve kültüre ait masalların dört elementle ilgili betimlemelerinden yola çıkarak arketipsel, sembolik, kültürel ve mitik inanç izlerini tespit etmek ve bu izlerin işlenişindeki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koymaktır. Bu çalışma Carl Gustav Jung'un arketip tanımı ve Dört Arketip adlı eseri referans alınarak oluşturulmuştur. Anadolu ve Hint masalları üzerinde yapılan çalışma sonucunda arkaik dönemlerden beri kullanılagelen dört elementin gösterdiği ilk-imge özelliği ve sembolik kullanımları dolayısıyla birer arketip olarak kabul edilebilceği sonucuna varılmıştır.
Aziz Nesin ve Mir Celal Paşayev'in hikâyelerinde mizah
Bu çalışmada, Türk edebiyatının mizah yazarlarından Aziz Nesin ile Azerbaycan edebiyatının temsilcilerinden Mir Celal Paşayev'in mizahî hikâyeleri konu ve dil açısından karşılaştırılmalı olarak incelenmektedir. Çalışmanın amacı, Aziz Nesin ve Mir Celal Paşayev'in gülmece öykülerinde başvurdukları ortak konuları ve kullandıkları mizah dilinin benzer ve farklı taraflarını ortaya koymaktır. Çalışma boyunca XX. yüzyıl Türkiye ve Azerbaycan'da yaşanan siyasi ve sosyal sorunların mizah aracılığıyla edebiyata yansıma şekline bakış sağlamak hedeflenmektedir. Ayrıca iki farklı toplumda yetişen yazarların mizah üslubuna yönelmelerini sağlayan sebeplere ışık tutmak amaçlanmaktadır. Çalışmada, karşılaştırmalı edebiyat biliminin verilerinden ve sosyolojik eleştiri yönteminden faydalanılmıştır.
Amerikan şiiri ve Beat Kuşağı'nın çağdaş Türk şiirine etkisi
Bu çalışmada, Amerikan Şiirinin ve Beat Kuşağı'nın Çağdaş Türk şiiri üzerine etkisi araştırılmıştır. Çalışmada Amerikan şiiri ve çağdaş Türk şiirinin tarihsel gelişimleri incelenmiş, Amerikan şiirinin ve 1950'li yıllarda ortaya Beat Kuşağı hareketinin Türk şiiri üzerine etkisinin izleri sürülmüş, Amerikan şiirinin ve Beat hareketinin çağdaş Türk şiirini etkileyip etkilemediği incelenmiş ve bu etkinin nasıl ve ne oranda olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmada, alımlama estetiği kuramı, duygusal etki kuramı ve karşılaştırma yönteminden faydalanılmıştır. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın ilk bölümünde Batı etkisindeki Türk şiirinin tarihsel gelişimi ve bu süreçte yer alan şairler ele alınmış, bu bölümde kronolojik, tarihi ve biyografik bilgiler verilmiş, ikinci bölümünde alımlama estetiği ve duygusal etki kuramıyla ilgili kuramsal bilgiler verilmiş, son bölümünde ise 1950 sonrası Amerikan şiiri ve Beat Kuşağı'nın çağdaş Türk şiiri üzerine etkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmanın sonucunda, 1950 sonrası Amerikan şiirinin ve aynı tarihlerde ortaya çıkmış olan Beat Kuşağı hareketinin, çağdaş Türk şiiri üzerine etkisi, bu etkinin hangi sosyal ve kültürel arka yapıların üzerine inşa edildiği ve Türk şiirinin bugünü ortaya konmaya çalışılmıştır. İncelenen kaynaklar ve alanda yapılan mülakatlardan elde edilen bilgilerin ışığında, bu etkinin 1980'li yıllarda başladığı ve özellikle günümüzde yazılan şiirler ve şairler üzerinde etkin bir şekilde devam ettiği gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Beat Kuşağı etkisi, Çağdaş Türk şiiri, Amerikan Şiiri, Alımlama Estetiği, Duygusal Etki Kuramı.
Agatha Christie'nin Ölüm Çığlığı adlı romanı ile Sir Arthur Conan Doyle'un Kızıl Soruşturma adlı romanına feminist bir yaklaşım
Cinsiyet, biyolojik özellikler temel alınarak belirlenen bir kavramdır. Toplumsal cinsiyet ise toplum tarafından belirlenen ve bir cinsiyetten beklenen rolleri ve davranışları içeren bir kavramdır. Bu konuda önemli olan, toplumsal cinsiyet rollerinin her kadına ya da erkeğe uymadığı ve her bireyin farklı yeteneklere ve ilgi alanlarına sahip olabileceğidir. Toplumsal cinsiyet rolleri bireylerin özgür iradelerini kısıtlayabileceği gibi cinsiyet eşitsizliğine de sebep olmaktadır. Toplumsal normların sebep olduğu cinsiyetçi tutum iş, eğitim, siyaset ve diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi edebiyatın konusu olarak da karşımıza çıkmaktadır. Erkek egemen bir tür olan polisiye romanlara, zamanla kadın karakterler dahil edilse de kadın dedektifler, türün yapısı gereği toplumsal cinsiyet rollerini aşamayan karakterler olarak karşımıza çıkar. Bu çalışmada, Agatha Christie'nin Ölüm Çığlığı romanı ile Sir Arthur Conan Doyle'un Kızıl Soruşturma romanı, Jane Marple ve Sherlock Holmes karakterleri kapsamında, feminist eleştiri yönteminden faydalanarak incelenecektir. Sherlock Holmes ve Jane Marple'ın, toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında olaylara bakış açıları, yöntemleri ve mesleki başarıları karşılaştırılacaktır. Bu çalışma ile polisiye roman türünün başarılı yazarlarından olan Agatha Christie'nin kurgusal kadın dedektifi Miss Jane Marple ve Sir Arthur Conan Doyle'un kaleme aldığı Sherlock Holmes isimli erkek dedektif karakter arasındaki benzer ve farklı yönleri ortaya çıkarmak, kadın ve erkek dedektif karakterlerin polisiye roman türüne nasıl uyum sağladıklarını saptamaya çalışmak amaçlanmaktadır.
Masaldan romana kahramanın serüveni: Yere Düşen Dualar ve Yerkuşağı'na eko feminist bir yaklaşım
Masallar insanlar var olduğundan beri çeşitli coğrafyalara köklerini salarak yayılan bir sarmaşık gibidir. Aynı tohumdan üreyen masalların kökleri farklı kültürlerden beslenerek büyümeye ve o kültürün yapı taşlarına göre şekil almaya devam etmektedir. Fakat bu masal toprağı o kadar bereketlidir ki sadece farklı kültürlerin bünyesinde nesilden nesile aktarılmakla kalmaz aynı zamanda da farklı disiplinlerin dallanıp budaklanmasınakatkı sağlamaktadır. Edebiyat da bu disiplinlerden biridir. Masalların sembol yüklü dili ve eğretilmeli anlatımı günümüz çağdaş edebiyatında da çeşitli amaçlarla kullanılmaya devam etmektedir. İnsanlığın gezegenimize etkisinin ciddi seviyelere ulaşmasıyla karşılaşılan ekolojik krizin ardından edebiyat da birçok bilim gibi çalışmalarında bu konuya dikkat çekmektedir. Ataerkil düşünce sisteminin bir sonucu olan kadının ve doğanın tahakküme maruz bırakılması günümüzde tartışılan en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Ataerkil sistemin, kadını ve doğayı görme şekli ve insan ve insan olmayan arasındaki ilişkilenme biçimleri üzerine eleştiriler getirilmektedir. Bizde bu çalışma ile disiplinlerarasılık ilkesine dayanarak Sema Kaygusuz'un Yere Düşen Dualar ve Deniz Gezgin'in Yerkuşağı romalarını masal unsurları bağlamında ekofeminist yöntem ile karşılaştıracağız. Yapılacak olan tez çalışması ile amaçlanan, folklor ve metinlerarasılık ilişkisini masal ve roman bağlamında incelemek ve söz konusu ilişkiyi eko-feminist yöntem ile ele alarak güncel toplumsal bir mesele haline gelen kadın ve doğanın ataerkil yapı tarafından kontrol altına alınmasının edebiyata yansımalarını tartışmaktır. İnsanın hem karşı cins ile hem de doğa ile olan ilişkilenme biçimlerini çağdaş edebiyat metinleri üzerinden göstermeyi amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: masal, postmodern edebiyat, ekofeminizm, disiplinlerarasılık, karşılaştırmalı edebiyat.
Göç edebiyatında dil, kimlik ve kültür sorunsalının karşılaştırmalı edebiyat bağlamında incelenmesi
Bu çalışmadaki amacımız, hem göç ve göçmen edebiyatındaki dil, kültür ve kimlik problemlerini yazarların eserlerinde nasıl ifade etiklerini hem de dilbilimsel, sosyolojik ve psikolojik değerlendirmelerin yanı sıra yapısal unsurların yarattığı konu ve izleklerin takibini sağlamaktır. Bu çalışmada, Gaye Hiçyılmaz'ın Against The Storm, (Fırtınaya Karşı) ve The Frozen Waterfall (Donmuş Çağlayan), Monica Ali'nin Brick Lane ve Edna O'Brien'ın The Country Girls (Taşra Kızları) adlı eserleri göç olgusu temele konularak dil, kimlik, kültür ve göç ilişkisi bağlamında incelenmektedir. Böylece farklı coğrafyalardan İngiltere'ye göç etmiş ve İngiliz kültürünü kendi içinde içselleştirerek İngilizce eserler veren yazarların eserlerindeki göçmen karakterlerin yaşadıkları çatışmalar, kullanılan izlekler ve işlenen konular, eserlerin yapısal özellikleri, kişi, süre ve uzam üzerinden şekillenen Anlatı Yerlemleri kullanılarak incelenmekte ve eserlerde yer alan göç öncesi ve sonrası toplumsal ve bireysel sorunlar açıklanmakta, göçmenlerin ev sahibi toplum ile gerçekleştirdikleri ilişkileri kültür(süz)leşme kavramı ile irdelenmektedir. Nesnel bir araştırma sonucuna ulaşabilmek ve farklı bakış açılarıyla çözümlemeler yapabilmek adına karşılaştırmalı edebiyat biliminin araştırma yöntemlerine ek olarak göç edebiyatı eserlerini incelemeye kuramsal alt yapı sağlayan, göç olgusunu diğer sosyal bilimlerin elde ettiği verilerle birleştirerek edebiyat eserlerine uygulayan, İbrahim Sirkeci ve Jeffrey H. Cohen'nin geliştirdikleri "Göç Kültürü ve Çatışma Modeli"ni ve Ali Tilbe'nin çeşitli kuramcıların fikirlerini birleştirerek göç edebiyatı eserlerini çözümleme adına geliştirdiği iki düzeyli bir okuma önerisi olan "Göç/Göçer Anlatısı İncelemelerinde Çatışma ve Kültür(süz)leşme" yöntembilimi kullanılmaktadır.
Mekân poetiği bağlamında romanda metaverse ve mekânın sanaldönüşümü
Mekânsal dönüşle birlikte, edebi mekânın poetikası, fiziksel mekânın geleneksel anlayış ve algılarını aşarak yeni bir boyut kazanmıştır. Bu boyut, Gaston Bachelard'ın Mekân Poetikası (fenomenolojik yaklaşım), Michel Foucault'nun heterotopyası ve Henri Lefebvre'nin "Mekânsal Üçlü" kavramsallaştırması ile farklı bir hâl almıştır. Sanal ve gerçek olanın giderek birbirine yaklaştığı bir çağda edebi mekânın sınırları ve yapısı sabit kalamayacağından yeniden yapılandırılarak tanımlanmalıdır. Teknolojik ilerlemenin bir ürünü olan 'metaverse'ün roman ile buluşmasının bir neticesi olarak mekân evrimleşerek fizikî mekândan sanal, artırılmış ve melez mekâna doğru bir dönüşüm yaşamıştır. Edebiyat ve teknolojinin kesişimi, anlatının mekânsal boyutlarının artık sayfanın fiziksel kısıtlamalarına bağlı olmadığı yeni bir hikâye anlatma paradigmasına yol açmıştır. 'Metaverse'ün romana entegre edilmesiyle sanal gerçeklik medyasının büyülü gücü sözcüklere geçerek, sınırsız ve sonsuzluğa açılan bir kapı veya portal görevi görerek, mimaride olduğu gibi kentsel veya şehirsel mekân algısını metamorfoza uğratmıştır. Yazarlar, sanal gerçekliğin verdiği avantajlardan faydalanarak ve kendine malzeme edinerek anlatı boyutunu zenginleştirmiştir. Bu çalışmada, Bachelardcı fenomenolojik mekân poetikası, Foucaultcu heterotopya ve Lefebvre'nin "Mekânsal Üçlü" merceğinden 'metaverse'ün roman türünde edebi mekân üzerindeki dönüştürücü boyutu incelenmiştir. Sanal gerçekliğin bir medya biçimi olduğu göz önüne alındığında, edebiyat medyasına entegrasyonu, medyalararasılık odaklı bu çalışmanın destekleyici sütunlarından biri olarak görev yapmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bu sürükleyici teknolojilerin ister gerçek ister fantastik ya da hayali olsun, bir romanın anlatı dokusu içinde mekân kavramını, türünü ve boyutlarını yeniden nasıl tanımladığını açıklamaktır. 'Metaverse' veya sanal gerçeklik teknolojilerinin sağladığı mekânsal dönüşümün edebi romanlardaki kapsamlı karşılaştırmalı analizi, incelemeye konu olan beş eser etrafında odaklanmaktadır: Türk edebiyatından Banu Akeloğlu'nun Metaverse Cinayetleri ve Soner Aydoğan'ın The Metaverse adlı romanlarının yanı sıra Amerikan edebiyatından Kirsten Miller ve Jason Segel'in Otherworld ve Ernest Cline'ın Başlat Ready Player One-Two adlı romanları. Bu analiz, mekânsal temsilin çok yönlü dinamiklerini ve bunların bu metinlerdeki anlatı yapısı, karakter etkileşimi ve tematik gelişim üzerindeki etkilerini aydınlatmayı amaçlamaktadır. Sanal, artırılmış ve hibrit mekân tasvirlerini karşılaştırarak, teknolojik ilerlemelere ve dijital mekânların çağdaş anlatılara giderek artan entegrasyonuna yanıt olarak edebi mekânın değişen doğasını aydınlatmayı amaçlamaktadır. Bu analizler ve karşılaştırmalı incelemelerden elde edilen tartışma ve bulguların, gelecekteki edebi mekân sınıflandırmalarına, analizlerine ve yorumlarına katkıda bulunması beklenmektedir.
Challenging gender roles in literature and media: A comparative analysis of The Enola Holmes Mysteries and film adaptations
Gender roles have socially restricted men and women throughout history. These roles are artificially constructed by society and individuals are forced to conform to them. Although much progress has been made regarding these roles, traditional masculinity and femininity are still ingrained in society. Therefore, challenging traditional gender roles is important because it can lead to greater gender equality and freedom for individuals to express themselves authentically. By breaking free from rigid gender roles, people can pursue their interests and careers without being constrained by societal expectations based on their gender. This thesis demonstrates how the theme of challenging gender roles is portrayed and adapted from literature to film, shedding light on the evolution of character representation and narrative interpretation. To do this, a comparative analysis will be made of the characters in The Enola Holmes Mysteries and the film adaptations, which have the theme of challenging gender role stereotypes. Ultimately, the thesis underscores the importance of diverse representations
Flanör/flanöz bellek: 20. yüzyıl modernist metinlerinde "Düşünür-gezer"in bellek izleri
Bu çalışmada, 20. yüzyıl modernist edebiyat metinlerinden James Joyce'un Ulysses, Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur adlı romanları, flanör/flanöz tiplerinin bellekle ilişkisi bağlamında karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Yürüyerek gezinirken edindiği çevre izlenimleriyle düşünceler üreten kişi anlamına gelen flanör, moderniteyle birlikte ortaya çıkan bir kent figürü ve yazın dünyasında yer edinmiş bir tiptir. Başlangıçta eril bir kavram olarak ele alınmış ancak daha sonra dişi karşılığı olan flanöz kavramı da literatüre dâhil edilmiştir. Flanörü tarih felsefesinin temel kavramlarından biri olarak inceleyen Walter Benjamin, sınıfsal konumunu belirsiz olarak gördüğü bu figürün varlık alanını ve zamanını 19. yüzyıl Paris'iyle sınırlandırarak, onun farklı yerlerde, farklı zaman dilimlerinde, farklı sınıflarda ve farklı cinsiyet kimliklerinde görülebilme ihtimalini göz ardı etmiştir. Oysaki flanör, değişik biçimlere bürünerek sonraki yüzyıllarda da varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Özellikle, bellek temasının ön plana çıktığı 20. yüzyılın üç modernist kült metni Ulysses, Huzur ve Mrs. Dalloway, flanörün farklı biçimlerde yaşadığı bir yazınsal uzam olarak dikkat çekmektedir. Flanör ve flanöz tipinin farklı örnekleri, bu eserlerinin başkarakterlerinde vücut bulmaktadır. Bu doğrultuda, üç ayrı ulusa ait bu üç modernist eser, flanör ve flanöz tipinin bireysel, iletişimsel ve kültürel bellekle ilişkisi dolayımında ele alınmıştır. Böylelikle, bellek çalışmalarına bütüncül bir bakış açısı sağlamak, flanörün/flanözün modernist edebiyattaki işlevini açığa çıkarmak ve karşılaştırmalı edebiyat bilimi ve modernizm çalışmalarına katkı sunmak amaçlanmıştır. Sonuç olarak, söz konusu eserlerin, 20. yüzyılın modernist flanörünü ve flanözünü sadece gören, seyreden, düşünen değil aynı zamanda hatırlayan birer özne olarak okura sunduğu görülmüştür. Bu üç modernist metindeki flanörlerin ve flanözün içe bakış içeren gezginliklerinin, gelenek ve yenilik arasındaki çatışmaya sahnes olan modern kent uzamında, geçmiş ve bugün arasında devamlılık oluşturmaya çalışan belleğe ulaşmada aracı bir rol üstlendiği anlaşılmıştır.
Miyase Sertbarut'un Kapiland'ın Kobayları I ve Gudrun Pausewang'ın Son Çocuklar adlı eserlerinin distopya çatısı altında incelenmesi
Edebiyat, insan hayatına sözlü edebiyat geleneği ile birlikte ilk çağlardan itibaren dâhil olmuştur. Farklı toplumların birbiriyle iletişime geçmesi, doğal olarak o toplumların kültürel özelliklerinin diğer toplumlarda da görülmesini, edebiyat dünyasında da metinlerin içinde var olmalarını sağlamıştır. Böylece topluma etki eden olaylar, edebiyatı da şekillendirmiştir. Her toplum kendine özgü pek çok özelliği, iletişimde olduğu diğer topluma da geçirmiş ve birbirine benzer pek çok unsurun farklı toplumda da görülmesi kaçınılmaz olmuştur. Kültürleşmenin yaşanması ve bu durumun hemen her zaman diliminde görülür olması ulus edebiyatlarındaki etki-etkilenme araştırmalarını ön plana çıkarmıştır. Süreç içerisinde bu araştırmalar, bir disiplin hâline dönüşmüş ve edebiyat alanında farklı bir bilim dalı hâline gelmiştir. Karşılaştırmalı edebiyat, iki farklı yazın arasındaki bağları bulmak için önemli bir çalışma alanıdır. Bu disiplin sadece edebiyat dünyasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerinden gitmeyerek toplumların pek çok farklı alanlardaki özelliklerini de ortaya koymaktadır. Toplumda yaşanan olumlu veya olumsuz her bir gelişme ister istemez edebi metne yansımakta ve karşılaştırmalı edebiyat aracılığı ile de bunlar ortaya konmaktadır. Bu nedenle karşılaştırmalı edebiyat, farklı disiplinlerden yararlanmakla birlikte verdiği bilgiler neticesinde bu alanlara da katkı sunmaktadır. Ontolojik açıdan bakılan insan, hem sosyal hayatta yapıp ettikleriyle hem de bireysel olarak menfi davranışlarıyla içinde bulunduğu topluma hizmet eder. Ancak bu hizmet iyi ve kötü olmak üzere iki farklı yoldan ilerler. Bunun sonucunda da içinde yaşadığımız dünya olumlu veya olumsuz olarak etkilenir. Bu etkilenme ister istemez her toplumda edebi metne yansır ve ütopya ve distopya kavramlarla kendine karşılık bulur. Edebi yazın türleri arasına dâhil olan ütopya ve distopya kavramları, hem dönemi eleştirmek hem de toplumları bilinçlendirmek için kullanılmaktadır. Ütopya ve distopya, iyiyi ve kötüyü temsil ettikleri gibi toplumun karşılaştığı ve gelecekte karşılaşabileceği sorunları da ortaya koymaya çabalar. Böylece daha geniş bir alana sahip olan iki farklı türe dönüşür. Bu çalışmada, Miyase Sertbarut'un Kapiland'ın Kobayları I ve Gudrun Pausewang'ın Son Çocuklar adlı romanları ele alınacaktır. Gençlik edebiyatı, özellikle ergenlik dönemindeki bireylerin kimlik gelişimini, toplumsal eleştiriyi ve geleceğe dair endişeleri barındıran önemli bir edebiyat alanıdır. Bu bağlamda, gençlik edebiyatındaki distopyalar, genç okurlara yalnızca karanlık gelecek tasarımları sunmakla kalmaz, aynı zamanda mevcut toplumsal yapıların eleştirisini de yapar. Sertbarut'un ve Pausewang'ın eserleri, genç bireylerin kapitalist sistemin dayatmalarına karşı verdiği mücadeleler aracılığıyla bu eleştiriyi güçlü bir şekilde dile getirir. Çalışmanın ana teması, gençlik edebiyatında distopya türünün işlevi ve bu türün genç okurları toplumsal bilinçlenmeye nasıl teşvik ettiği üzerinedir. Miyase Sertbarut'un Türkiye'de, Pausewang'ın ise Almanya'da yazdığı eserler arasındaki karşılaştırma, farklı kültürel bağlamlarda distopya türünün nasıl yorumlandığını göstermektedir. Eserler, genç bireylerin direnişi, kimlik arayışı ve özgürlük mücadelesi gibi evrensel temalarla da örtüşmektedir. Bu çalışmada amaç, farklı kültürlere ait iki distopik romanın modern dünyanın ortaya koyduğu olumsuz gelişmelerden etkilenerek yaşanan kaos ortamının genç bireylerdeki durumunu ve gençlik edebiyatına ne şekilde ve nasıl bir gerçeklik kurgusuyla yansıdığını ortaya koymaktır.
Dijital anlatı olarak video oyunlarında mitik kahramanlar ve unsurlar
Çok disiplinli bir alan olan video oyunları mitlerin özünün uyarlandığı ve interaktif olarak deneyimlenebildiği bir sanat dalıdır. Bu çalışmanın amacı, farklı zamanlarda yaşamış olan Yunan ve İskandinav toplumlarına ait mitik anlatılarda yer alan kahramanlar ve unsurların, video oyunlarına uyarlanmasının nedenlerini göstergelerarasılık/medyalararasılık yöntemleri aracılığıyla karşılaştırmalı olarak çözümlemektir. Çalışmada, bir gösterge dizgesi/medya olan yazılı mitik anlatılardan göstergelerarası aktarım/medya değişimi yoluyla başka bir gösterge dizgesi/medya olan video oyunlarına uyarlanan unsurlar araştırıldığı için göstergelerarasılık/medyalararasılık ortak yöntemleri kullanılmaktadır. İki farklı mit dünyasının anlatılarının birbiriyle dahası bu anlatılardaki kahraman ve unsurların video oyunlarındaki uyarlamaları karşılaştırıldığından çalışmada karşılaştırmalı edebiyat biliminin verilerinden de yararlanılmaktadır. Video oyunlarına uyarlanan mitlerin disiplinlerarası bir çalışmada araştırılmasıyla çalışmanın yapıldığı disiplinlerin güncellenmesi amaçlanmıştır. İncelemede, iki farkı mitik dünyadaki panteonlar, yer altı dünyaları, mitik anlatılar/sagalar, kahramanların yolculukları irdelenmiş. Video oyunlarına uyarlanan unsurların hangi değişim ve dönüşümlerle kullanıma sokuldukları ve kurguda neden ve nasıl yer aldıkları araştırılmıştır. Mitik tanrılar, kahramanlar ve unsurlar incelenirken oyunların kendine özgü oynanabilen ve oynanamayan karakter (NPC) türlerinden hangisi olarak uyarlandıkları araştırılmıştır. NPC olanların yardımcı mı yoksa düşman mı oldukları sorgulanmıştır. Farklı video oyunlarının aynı mitik anlatılardaki kahraman ve unsurları nasıl uyarladığı karşılaştırmalı olarak çözümlenmiştir. Sonuçta, mitleri işleyen video oyunlarının mitik anlatıları göstergelerarası aktarım/medya değişimine uğratarak kendi anlatıları doğrultusunda kullandığı belirlenmiştir. Oyunların, yarattıkları dünyalarında oynanabilir karakter olarak kahramanın yolculuğuna çıkan karakterlerine, yardımcı ya da engel olması için mitik anlatılardan istedikleri kahraman ya da unsuru güncelleyerek kullanabildikleri anlaşılmıştır. Video oyunlarında mitlerin güncellik kazanıp döngüsel olarak varlığını sürdürdüğü belirlenmiştir.
Nasreddin Hoca felsefesinden hareketle günümüz çocuk ve gençlik edebiyatına bir bakış
Dünyaca tanınan mizah dehası Nasreddin Hoca; fıkralarındaki güçlü nükte, ince zekâ ve hayat felsefesiyle birçok yazarı ve karikatüristi etkileyerek zaman ve mekân sınırlarını aşmış, fıkralarının da ötesine geçerek günümüz çocukları için yazılmış hikâyelerin kahramanlarından biri olmuştur. Yaşama dair en sıradan kabul edilen insanlık durumlarına tuttuğu felsefi bakış açısıyla hoca ve fıkraları, edebiyat eserlerine konu olmuştur. Bu çalışmada, Nasreddin Hoca felsefesinin ve fıkralarının günümüz çocuk ve gençlik edebiyatına yansımaları incelenmektedir. Çalışmanın ana odağında, Nasreddin Hoca felsefesinin ve fıkralarının edebiyata etkisi; Necdet Neydim'in "Nasrettin Hoca ile Düşünmek" serisi, Gülsüm Cengiz'in Nasrettin Hoca - Güldürürken Düşündüren Adam, Laurence Fugier'nin Nasrettin Hoca ile Bir Gün ve Odile Weulersse'in Nasreddine (Nasreddin) ve Nasreddine et Son Âne (Nasreddin ve Eşeği) adlı eserleri üzerinden karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Nasreddin Hoca felsefesinin ve fıkralarının günümüz çocuk ve gençlik edebiyatı eserlerinde nasıl ve neden yeniden işlendiği ortaya çıkarılarak, bu eserlerde geçen Nasreddin Hoca karakterinin sahip olduğu düşünceler, duygular, yaşadığı olaylar karşısında verdiği tepkiler ile diğer karakterlerle olan ilişkisinin yanı sıra, konu ve tema özellikleri çoğulcu inceleme yöntemiyle karşılaştırılarak Nasreddin Hoca felsefesinin edebiyat dünyasındaki rolü ve etkisi ortaya konulmaktadır. Karşılaştırmalı Edebiyat bilimi kriterlerince yapılan bu incelemenin sonucunda, Nasreddin Hoca'nın sadece bir kültürel figür değil aynı zamanda evrensel insan değerlerini temsil eden bir sembol olduğunu göstermiştir. Onun toplumsal eşitsizlik, adalet, birey-toplum ilişkisi ve eleştirel düşünce gibi meseleleri mizahi bir dille ele alışı, bu felsefenin zamansız ve evrensel bir nitelik taşıdığını kanıtlamaktadır. Nasreddin Hoca fıkralarının esin kaynağı olduğu eserlerde, Hoca'nın toplumsal değerleri sorgulayan, bireyleri düşünmeye teşvik eden ve her yaştan okuyucu için anlamlı bir mesaj sunan tavrının edebiyat dünyasında derin ve kalıcı bir etki yarattığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Mizah, felsefe, çocuk ve gençlik edebiyatı, Nasreddin Hoca, Nasreddin Hoca felsefesi, Karşılaştırmalı Edebiyat
Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ve Joanne Greenberg'ün Sana Gül Bahçesi Vadetmedim romanlarındaki karakterlerin analitik karşılaştırması
Çalışmanın özü, iki farklı coğrafya ve arka plana sahip olan yazarların hayatlarının bir bölümünde benzer sorunlar yaşamış olarak eserlerine aktardıkları hayat tecrübelerin analitik olarak karşılaştırılmasıdır. Yazarların geçmişlerindeki olaylar sonucunda ortaya çıkan duygu birikimi ile eserlerine yansıttıkları söz konusu çalışma için seçilen romanlardaki anlatım teknikleri, sosyal çevre, mekân ve ruhsal durumlara bağlı karakter analizleri çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Çalışmada öncelikle farklı iki kültürden gelen yazarların yaşamları ve kendi edebi çevreleri ve mensup oldukları edebi çevrenin genel özelliği çalışmada ayrıca söz konusu edilmiştir. Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı eseri ile Joanne Greenberg'ün Sana Gül Bahçesi Vadetmedim adlı eserlerindeki baş karakterleri, yazarların öz yaşam öyküleri bağlamında incelemek ve bu karakterlerin kurmaca dünyalarına yansıyan otobiyografik etkileri karşılaştırmalı edebiyat disiplininin sunduğu yöntemler çerçevesinde analiz etmek çalışmanın amacını oluşturmaktadır. Çalışma, edebi metinlerin yalnızca estetik bir kurgu değil, aynı zamanda yazarın yaşam deneyimlerinin, zihinsel süreçlerinin ve psikolojik kırılmalarının bir izdüşümü olduğunu temel varsayım olarak kabul etmektedir. Bu doğrultuda, her iki romanda da merkeze alınan karakterlerin psikolojik yapılanmaları, yaşadıkları içsel çatışmalar ve dış dünyayla kurdukları ilişkiler derinlemesine analiz edilmiştir. Karşılaştırmalı edebiyatın disiplinler arası yapısı çerçevesinde gerçekleştirilen bu incelemede, psikanalitik edebiyat eleştirisi, biyografik yöntem ve çoğulcu inceleme modeli birlikte değerlendirilmiştir. Her iki romanda da bireyin iç dünyasına odaklanan anlatı tekniklerinin kullanılması,karakterlerin bilinçdışı süreçlerini açığa çıkarma konusunda metinlerin zenginlik taşımasını sağlamaktadır. Her iki yazarın da hastane tecrübesi, toplumsal damgalanma, izolasyon ve bireysel başkaldırı gibi ortak temaları karakterlerinin yaşantısına entegre ettikleri dikkat çekmektedir. Çalışma, bireysel travmaların sanatsal anlatım biçimlerine nasıl dönüştüğünü, edebi karakterlerin ardında yatan yaşam gerçekliklerini görünür kılmayı hedeflemiştir.
Jane Eyre ve Bir Yaşdönümü Rüyası'nda kadının başkaldırısı ve bireysel kimlik inşası
Kadın-erkek eşitsizliği son yıllarda akademik araştırmaların öne çıkan konularından biri olmuştur. Konunun üzerine eğilinmesi ile toplum içerisindeki dinamiklerin ve dengelerin gözden geçirilmesine olanak sağlayan akademik çalışmalar yapılmış ve edebi eserler kaleme alınmıştır. Bu sayede kadınların maruz kaldığı fiziksel ya da psikolojik baskıya, ayrımcılığa ve daha genel bir ifade ile kadın-erkek eşitsizliğine dair farkındalık yaratılması sağlanmıştır. Edebiyat eserleri toplumun içinde bulunduğu durumu yansıtarak sınırsız araştırma olanağı sunar. Karşılaştırmalı edebiyat bilimi ise iki veya daha fazla farklı kültürdeki eseri karşılaştırma olanağı sunması ve kültürler arası etkileşim ve değerlendirmeler yapılabilmesi için oldukça önemli bir çalışma alanını oluşturur. Bu çalışmada da Türk edebiyatından Bir Yaşdönümü Rüyası ve İngiliz edebiyatından Jane Eyre adlı eserler karşılaştırmalı olarak analiz edilerek iki farklı kültürdeki kadınların varoluşunu ve kimliğine dair tespitlerde bulunulacaktır. Farklı kültürlerdeki kadınların yaşamış olduğu toplumsal baskıların kadın karakterler üzerindeki etkileri açığa çıkarılarak iki eserin benzer ve farklı yönlerinin ortaya konması amaçlanmaktadır. Dönem ve coğrafya fark etmeksizin kadınların kimlik oluşumunda ve bireyselleşmesinde karşı karşıya kaldığı toplumsal sorunlar ve bu sorunlarla mücadele yöntemleri eserlerdeki karakterler üzerinden derinlemesine analiz edilecektir. Bu inceleme yapılırken metodolojik olarak karşılaştırmalı edebiyat kuramının yanı sıra feminist ve sosyolojik eleştiri kuramlarımdan faydalanılacaktır.
Yaşar Kemal, Ahmet Yorulmaz ve Saba Altınsay'ın eserlerine Lozan Mübadelesi'nin yansıması
1923 Lozan Mübadelesi, hem Yunanistan hem de Türkiye için ulusal bir devlet kurma yolundauygulanmış olan çok önemli bir tarihû olaydır. Lozan Mübadelesi yalnızca iki devlet arasındayapılmış bir değiş tokuş / göç olmadığı gibi, Mübadele'den uzun bir süre önce dünyadadeğişmeye başlayan devlet yapılarının uzantısı niteliğini taşır.Orta Çağ'ın büyük imparatorlukları; dünyada eskiden beri mevcut olan milletlerin ulusbilincini kazanması ve Fransız Devrimi'nin bu sürecin simgesi olarak sahneye çıkmasındansonra teker teker yıkılmaya başlamış, bu imparatorlukların yerlerine ulus-devletlerkurulmuştur. Osmanlı mparatorluğu da bu uluslaşma sürecine çağdaşlaşma hareketlerininbaşlamasıyla eklemlenmiştir. mparatorluğun savaşlarla geçen son yüzyılında Yunanistan gibikimi devletler bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Bunun yanında Türkiye Cumhuriyeti'ninkuruluşuna kadar Yunanistan'daki bazı problemler devam etmiş, kesin sonuçlar büyük oranda1923 Lozan Protokolü'nde alınmıştır.Lozan Sözleşmesi'nde alınan kararlara göre stanbul hariç Anadolu'da yaşayan Türk uyrukluOrtodoks Hıristiyanlarla, Batı Trakya hariç Yunanistan'da yaşayan Yunan uyrukluMüslümanlar karşılıklı göçe tabi tutulmuştur. Halkların bu zorunlu değişimi sadece siyasetalanında kalmamış; bu ülkelerin sanat ve edebiyat alanlarındaki faaliyetlerine de farklızamanlarda yansımıştır. Bu zamanlara bağlı olarak ülkelerde oluşan ?imge? alımlamaları dadeğişiklik göstermiştir.Bu çalışmanın öncelikli amaçlarından biri, tarih ve siyaset bilimi gibi alanlarla edebiyatınilişkisini göz önünde bulundurarak, Lozan Mübadelesi'nin Türk Edebiyatı'na yansımasınınkarşılaştırmalı bir analizini yapmaktır. Bu amaçla yüzeysel bir incelemenin ötesine geçip,derinlikli analizler yapabilmek için bazı eserler seçilmiştir. Seçilen anlatılar Yaşar Kemal'in?Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana?, Sabâ Altınsay'ın ?Kritimu-Girit'im Benim? ve AhmetYorulmaz'ın ?Savaşın Çocukları? adlı eserleridir.Yapılan incelemeler mgebilim ve Alımlama Estetiği kuramları kullanılarak değerlendirmeyetabi tutulmuş; seçilen metinlerin edebiyata ne ölçüde katkı sağladıkları, Mübadele konusununasıl işledikleri ve ne gibi imgeler oluşturdukları araştırılmıştır. Elde edilen en önemlisonuçlardan biri, bu yazarların halkların bir aradalığına verdikleri önem doğrultusunda kurguinşa ederek Rum veya Türk imgelerini yaratmış olduğudur.
Huzur için karşılaştırmalı bir senaryo çalışması
Fransiz yazar ve modern edebiyatin temsilcisi sayâºlan Marcel Proust, özellikle yedi ciltliktek roman⺠Yitik Zamanın İzinde'de benliğin zaman içindeki psikolojik değişiminianlatır. Güncel olayları ve geçmişte yaşananları bir bütün halinde yansıtarak, insanınruhsal yaşantısını sunar. Bergsoncu `zaman' anlayışından etkilenen Proust, zaman⺠birbütün olarak algâºlar ve yapâºt âºnda böyle bir yol izler. Yitik Zamanın İzinde adl⺠romanâºndakendi yaşamından aldığı tek tek epizodlarla, burjuvazinin bir tablosunu çizerken, öteyandan aristokrasinin çöküşünü de anlat âºr. Çağrışımlar yoluyla zaman-mekan içindegidip gelen yazar 19. yüzyâºl Fransa'sâºnâºn bir panoramasâºn⺠çizer. Bu yapâºt âºn baz âºbölümleri daha sonra çeşitli rejisörler tarafından sinemaya uyarlanmış ve başarılı filmleryapılmıştır. Tiyatroya da uyarlanmış olan Yitik Zamanın Peşinde adlı roman bizimedebiyat âºmâºzda çok önemli bir yeri olan Ahmet Hamdi Tanpâºnar'⺠ve özellikle Huzur'unyazılış sürecini de etkilemiştir.Ahmet Hamdi Tanpâºnar Huzur'da, İkinci Dünya Savaşı'na saatler kala romankahramanının birtakım değerler arasındaki sıkışmışlığını ele alır. Romanın kahramanıMümtaz kendi mutluluğu ile toplumsal sorumluluğun çatışmasını yaşar. Fakat her ikiyazarın da romanlarında kullandığı ortak temalar mevcuttur. Bu ortak temalardan yolaçıkılarak ve özellikle Harold Pinter'ın yazdığı The Proust Screenplay (Proust Senaryosu)temel alâºnarak, Tanpâºnar'âºn Huzur adl⺠romanâºn⺠sinemaya uyarlanabilirlik açâºs âºndaninceleme yoluna gittik. Bunun için her iki yazarın kullandığı ortak temalar çerçevesinde,öncelikle Bergson'un zaman anlayışı incelenmiş, Proust'ta ve Tanpınar'da zaman-mekanve çağrışımların yapıtlarında nasıl kullanıldığı üzerinde durulmuştur. Daha sonraProust'un romanâºndan sinemaya ve tiyatroya uyarlanan senaryolar, filmler ve oyunlar elealınmıştır. Kenan Işık'ın tiyatroya uyarladığı Huzur senaryosu hakkında bilgi verilerek,Huzur için bir sinema uyarlaması olarak Huzur Senaryosu yazılmıştır.
Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk ile Virginia Woolf 'un Orlando eserlerinde yolculuk ve kadın
Bu tezde, Türk ve İngiliz Edebiyatlarında, 20. yüzyılda yaşamış iki kadın yazar olan Tezer Özlü ve Virginia Woolf'un modernizmin etkisinde ortaya çıkardıkları eserleri, akımın ve yaşadıkları dönemlerin onlarda bıraktıkları buhranları ve kendi içsel yolculukları ele alınmış ve feminist kuram çerçevesinde mukayese edilmiştir. Birbirine yapısal ve fikirsel olarak benzeyen Yaşamın Ucuna Yolculuk ve Orlando eserleri, yolculuk ve kadın temaları üzerinden, ortak ve farklı yönleriyle incelenecektir. Yazarların kendi hayatlarından, benliklerinden ilham alarak, kendi yolculuklarını dâhil ettikleri eserlerde, tüm ataerkil toplum düzenlerine, eril söylemlere karşı olan mücadelelerinde yetişmiş ve deneyimlemiş oldukları toplum ve kültür etkisi görülür. Yaşadıkları psikolojik sıkıntılar, anlaşılamama hisleriyle ve modern dünyada çevreye, kendilerine yabancılaşan karakterler, kendilerini arayış yolculuklarını yazarak serüvenlerini başlatmışlardır. Çalışmanın temel amacı kültürlerarası eksende kadın yazar ve karakterlerin farklı coğrafya ve toplumlara rağmen, nasıl benzerlik gösterdiklerini ortaya koymaktır. Bu yazarlar, öz yaşam öykülerinden yararlanarak, benlik anlatılarını kurgusallıkla birleştirmiş, bellekle toplumsal belleğin ilişkisini, zaman ve mekânın etkisini somut anlarla ortaya koymuşlarıdır. Kadın ve erkek cinsinin bir aradalığından kaynaklanan bütünleştirici kavramların (androjen/ erdişi) somut ve fantastik örnekleri olarak romanlara bakılması, Gezgin/ flanöz kadınların keşif arzusu, Beden ve kimlik meseleleri üzerinden ötekileştirilme, Delilik izleklerinin ortak kadınlık durumlarına, zamansız ve evrensel yansımaları, eserler boyunca odaklanılan konular arasındadır. Anahtar sözcükler: Kadın, yolculuk, feminist edebiyat, flanöz, Yaşamın Ucuna Yolculuk, Orlando.
İkinci Yeni şiirinin doğuş teorileri (1956-1970)
1950'li yıllarda ortak bir manifesto olmaksızın ortaya çıkan İkinci Yeni şiirinin doğuşu problemi başlangıç yıllarından günümüze dek çeşitli bakış açılarıyla aydınlatılmaya çalışılmıştır. 1956 yılının ilk aylarından itibaren kimi şair, yazar ve eleştirmenler Garip şiirine yönelik tepkiselliği veya evrimci yaklaşımı öne çıkarırken kimileri siyasal bir perspektiften Demokrat Parti iktidarı dönemini öne çıkarmış, kimileri de başka teoriler geliştirerek İkinci Yeni şiirinin doğuşunun nedenlerini araştırmaya yönelmişlerdir. Fakat bu açıklama çabalarına rağmen her bir doğuş teorisi İkinci Yeni tarzının girift yapısı karşısında tek boyutlu ve pek çok yönden eksik kalmıştır. Şimdiye dek bu açıklama biçimleri tek bir çalışma altında toplanmadan ele alındığından doğuş olgusuna dair bütünlüklü bir değerlendirme yapılamamıştır. Bu saptamaya istinaden 1956 ile 1970 yılları arasında İkinci Yeni şiirine yönelik ileri sürülen doğuş teorilerini bütünlüklü olarak eleştirel bir biçimde inceleyip kategorize etmek bu çalışmanın ana konusunu oluşturmaktadır. Bu doğrultuda mevcut açıklama biçimlerini içine alan altı ana doğuş teorisi konu edilecektir: Garip'ten evrim, Batı şiirini taklit, yeni mimesis, politik iktidar, sosyokültürel dönüşüm ve sanatlararasılık teorileri. Tematik bir yöntemle izi sürülen doğuş söylemleri arasındaki tarihsel ilişkiler ve karşılaştırmalı analiz metodundan kaynaklanan benzerlik ve farklılıklar tez boyunca belli kavramsal başlıklar ekseninde irdelenecek ve tartışılacaktır.
Politik tiyatro metni olarak yakıcı karanlıkta ve akrep oyunlarına karşılaştırmalı bir bakış
Tiyatro yalnızca bir sanat değil, toplumsal eleştiri ve değişim için de güçlü bir araçtır. Bu tez politik tiyatro anlayışını temel alarak, İspanya İç Savaşı ile Türkiye'deki 1980 darbesinin bireyler üzerindeki etkilerini incelemektedir. Bu iki tarihi olay, söz konusu ülkeler için toplumsal çürümenin ve direnişin biçimlerini şekillendiren önemli kırılma noktalarıdır. Politik tiyatro, bu tür toplumsal travmaların yansıması olarak, sadece baskıcı rejimlerin izlerini sürmekle kalmaz, aynı zamanda bireylerin bu baskılara karşı geliştirdiği direniş biçimlerini ve kimlik arayışlarını ele alır. Politik tiyatro, izleyiciyi pasif seyirci olmaktan çıkarıp aktif düşünür ve potansiyel bir değişim aktörü olarak konumlandırır. Boal'ın seyirci-oyuncu ilişkisinde doğrudan katılımı teşvik etme anlayışı politik tiyatronun unsurlarındandır. Antonio Buero Vallejo'nun Yakıcı Karanlıkta'sı ile Eşber Yağmurdereli'nin Akrep'i, politik kırılmaların alegoriye dönüşmesini ve totaliter sistemlerin bireyler üzerindeki yok edici etkilerini konu alır. Oyunlar, simgesel yapılarıyla politik birer direniş alanıdır. Körlük metaforu ve akrepleşme ile oluşturulan yabancılaşma teması, bu oyunların sadece toplumsal ve siyasal gerçeklikleri yansıtmakla yetinmediğini, bu gerçekliklere karşı bir eylem çağrısı da geliştirdiğini gösterir. Bu çalışmanın amacı, bu oyunları politik tiyatronun kuramsal çerçevesi içinde değerlendirerek, sanatın toplumsal değişim gücüne sunduğu katkıyı ortaya koymaktır.
Hermann Hesse'nin Bozkırkurdu ve Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar adlı romanlarında Jung psikolojisinin izleri
Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar ve Hermann Hesse'nin Bozkırkurdu adlı eserlerinin incelendiği bu çalışmada, edebiyat ile psikolojiyi buluşturmak ve yeni sonuçlar çıkarmak amaçlanmıştır. Çalışmanın temelini oluşturan edebi romanlar, modern çağ insanının yaşadığı ruhsal krizleri gözler önüne sermektedir. Carl Gustav Jung'un öncüsü olduğu Analitik Psikoloji, kendini aramakta olan çağ insanının sahip olduğu karmaşık ruhsal yapının izdüşümleriyle doludur. Jung'a göre sınırsız ve karmaşık bir ruhsal yapıya sahip çağ insanının bireyleşme süreci, hayat boyu peşinden gideceği ve her fırsatta yeni bir boyutuyla tanışacağı bir uğraştır. Psikolojinin amaçlarından biri de insanı ruh ve beden birliği içerisinde ele almaktır. Bu açıdan araştırmada yer verilen edebiyat ile psikoloji alanları, ruhsal yapısında bozulmalar yaşayan bireyi ve onun bireyleşme yolculuğunu koyma noktasında bir araya gelmektedir. Tıpkı edebi eserlerde görülen kahramanların serüvenleri gibi Analitik Psikolojinin ortaya koymayı amaçladığı bireyleşme kavramı da bir bireyin kendini bulma yolculuğunu gözler önüne sermektedir. Bu çerçevede Hermann Hesse'nin Bozkırkurdu ile Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar adlı romanları Jung psikolojisinin verileri ışığında değerlendirilmiş ve karşılaştırılmıştır. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Jung'un Analitik Psikoloji ekolü ile ortaya koyduğu görüşler üzerinden gidilecek çalışmanın kuram bölümüne geçmeden önce, giriş bölümünde edebiyat ve psikolojinin bu çalışma açısından birlikteliğini anlatılmıştır. Birinci bölümde, Carl Gustav Jung ve psikolojisi kuramsal bir çerçeve oluşturmak üzere ana unsurlarıyla özetlenmiştir. İkinci bölümde Hermann Hesse ve Bozkırkurdu romanı mercek altına alınmış, üçüncü bölümde ise Oğuz Atay ve Tehlikeli Oyunlar adlı romanına yoğunlaşılmıştır. Nihayet dördüncü bölümde iki eser, Jung psikolojisi ışığında karşılaştırılmış ve bir sonuç elde edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Birey, Oğuz Atay, Hermann Hesse, Analitik Psikoloji, benlik
Todorov'un fantastik kuramı ışığında İhsan Oktay Anar romancılığı
Bu çalışmanın amacı son dönemin popüler yazarlarından İhsan Oktay Anar'ın romancılığını, yapısalcı eleştiri kuramcılarından Tzvetan Todorov tarafından oluşturulan fantastik kuram ışığında incelemektir. Çalışmada öncelikle Tzvetan Todorov'un Fantastik: Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım adlı kitabında sınırları çizilen fantastik kuram analiz edilmiş ve burada geçen terimler şematik bir hale getirilmiştir. Sonraki aşamadaysa İhsan Oktay Anar'ın yedi romanın tümü, bu fantastik kuram şablonuna yerleştirilerek incelenmiştir. Tzvetan Todorov'un fantastik türü için belirlediği kriterlerin her biri İhsan Oktay Anar romanları üzerinde tespit edilmiştir.
Marcel Proust'tan Ahmet Hamdi Tanpınar'a bellek yansımaları: Swann'ların Tarafı'ndan Huzur'a Yolculuk
Bu çalışmanın amacı, Marcel Proust'un Swann'ların Tarafı ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanlarını bellek ve psikanalizm kuramları çerçevesinde ele alıp her iki roman arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları incelemektir. Belirtilen konu bağlamında,bu çalışmada her iki yazarın da Bergson'un Bellek ile ilgili düşüncelerini roman karakterleri üzerinden nasıl hayata geçirdikleri incelenmiştir. Bunun yanı sıra, belleğin insan psikolojisine etkisi üzerinden yola çıkarak, bahsedilen yazarların mezkur romanlarına psikanalitik bir bakış açısı ile yaklaşılmıştır. Bunu yaparken roman yazarlarının kendi hayatlarına yönelip, romanlardaki bazı simgelerin, yazarların belleklerinde hangi hayat anlarına işaret ettikleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Swanlar'ın Tarafı ve Huzurromanları üzerine bu incelemeler yapıldıktan sonra bu iki roman ortak olarak taşıdıkları "aşk", "resim" ve "müzik" temalarıaçısından karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Eserlerdeki Mümtaz ve Swann karakterlerinin benzerlikleri ve farklılıkları mercek altına alınmıştır. Anahtar kelimeler: Huzur, Swann'ların Tarafı, bellek, psikanalizm.
İbn Battûta'nın zihin haritaları
İbn Battûta'nın Zihin Haritaları tezi, merkeze seyahatname metnini yerleştirip seyahatname olgusundan ziyade seyyaha odaklanılarak seyyahın zihin dünyasını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Seyahatname metninin, seyyahın zihin haritaları şeklinde de okunabileceği ortaya konmaya çalışılmıştır. Elimizdeki seyahatname seyyahın otuz yıla yakın bir zaman dilimindeki gezilerinin toplamıdır. Metinde anlatılanlar, seyyahın zihin süzgecinden geçerek, ayıklanarak oluşturulmuştur. Eğer bu gezileri aynı dönemde, İbn Battûta değil de başkası yapsaydı, o kişinin zihin dünyasındaki haritalara göre daha farklı bir seyahatname ortaya çıkacaktı; çünkü aidiyeti, dini, coğrafyası, birikimi, inanışları farklı bir seyyah, daha farklı bakış açıları ve kurgusal boyut ile metnini süzerek oluşturacaktı. Seyahatnameyi anlamlandırmanın yolu, seyahatnameyi vücuda getiren kişinin yani İbn Battûta karakterininin ete kemiğe büründürülerek onun amaçlarının (sufî olma), birikiminin, inancının, zihin alışkanlıklarının gözler önüne serilmesinde yatmaktadır. İbn Battûta, yolculuk boyunca gelişir ve boyut kazanır; böylece karakterize olur. Yol, seyyahı eğitir, olgunlaştırır; bunun sonucunda da tekâmüle ulaştırır. Göreli anlamlar ihtiva eden zihin kavramı, dünyayla veya yaşananlarla eşitlenip bir "ayna" olarak nitelendirilebilir. Seyahatname için de "seyyahın zihninden, o geziye dair dünya deneyimlerinin yansımasıdır," çıkarımına ulaşılabilir. Seyyahın Maliki mezhebinden Sünni bir Müslüman oluşu, sufî erginlenlenme tasavvuru, ilmi birikimi ile donanımı ve kişiliği bu tezin merhalelerini oluşturmuştur. Bu tezle, seyyahın, seyahatnamenin bir metin olarak ortaya konmasındaki belirleyiciliği, önemi vurgulanmış; ayrıca seyahatnamenin seyyahın zihin haritaları çerçevesinden, farklı bir bakış açısıyla yeniden okunabileceği ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: seyahat, seyyah, zihin, tasavvuf, din, karakter, kurgu, bellek
Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kiralık Konak romanı ile Necip Mahfûz'un Kahire Üçlemesi (Es-Sülâsiyye) romanının karşılaştırılması
Tarihsel veriler göz önüne alındığında pek çok alanda Doğu'dan önde olan Batı kültürü, gelişen ve değişen dünya görüşü ve ihtiyaçlardan ötürü Doğulu milletleri etkisi altına almaya başlamış, bunun neticesinde Doğu kültürü için kısaca Batılılaşma / Modernleşme olarak adlandırılabilecek bir süreç ve bu süreç içerisinde bir çatışma durumu ortaya çıkmıştır. Ülkeler Batılılaşma yolunda bazen planlı, bazen de sonuçları düşünülmeden yalnızca günü kurtarmak için adımlar atmışlardır. Bu adımlar kültür dünyalarında derin ve sarsıcı etkiler yapmıştır. Edebi çalışmalar Batılaşma hareketleri sonucunda ortaya çıkan kültürel çatışmayı en açık biçimde ortaya koyabilen unsurlardır. Bu çalışmada Batılılaşma konusu, ortak bir tarihsel döneme, din ve siyaset gibi yine ortak paydaları bulunan, Türk edebiyatı ve Mısır edebiyatının örnekleri üzerinden ele alınmıştır. Türk edebiyatında önemli bir yeri olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kiralık Konak ve modern Mısır edebiyatının kurucusu sayılan 1988 yılı Nobel edebiyat ödüllünü alan yazar Necip Mahfûz'un Kahire Üçlemesi (es-Sülâsiyye) romanları sahip oldukları ortak kurguları ve temaları sayesinde mukayeseye uygun eserlerdir. Batılaşmayı ve getirdiği kültürel çatışmayı aynı evde yaşayan üç nesil üzerinden anlatan romanlarda nesil çatışması ele alınırken, aynı zamanda mekânlara vurgu yapılarak yaşanılan tarihsel süreçlere göndermeler yapılmıştır. Bu eserler üzerinden kültürel ortaklıkları bulunan iki farklı edebiyatın, Batılaşmayı ve nesil çatışmasını nasıl işlediği; yazarların Batılaşma, yaşanan kültür çatışması ve karmaşa karşısında nasıl bir tutum takındıkları incelenmiştir.
Doğulu iki aydının karşılaştırılması: Sâdık Hidâyet ve Cemil Meriç
Cemil Meriç ve Sâdık Hidâyet değerleri ve anlaşılmaları zaman almış iki yazardır. Türkiye ve İran'ın Batılılaşmalarının hemen hemen aynı döneme denk gelmesi, iki yazarın bu zorlu süreçten nasıl etkilendikleri sorusunu akla getirmiştir. Sorunun cevabı da Cemil Meriç'in, Bu Ülke; Sâdık Hidâyet'in, Kör Baykuş eserleri üzerinden verilmeye çalışılmıştır. Çalışma yapılırken, yazarların sadece edebi yönleri değil, sosyal ve toplumsal bakış açıları da dikkate alınmıştır. Sâdık Hidâyet'te daha çok sosyal değişimlerin gözlemleri görülürken; Cemil Meriç'te çözümlemeler ön plana çıkmaktadır. Bunda herhalde Cemil Meriç'te denemelerin, Sâdık Hidâyet'te ise roman, hikâye ve mektup gibi anlatıların ağır basması etkili olmuştur. Tez, iki yazar üzerinden Türkiye ve İran'ın Batılılaşma süreçlerine karşılaştırmalı bir bakışı hedeflemektedir. Anahtar Sözcükler: Batılılaşma, Bu Ülke, Kör Baykuş, Cemil Meriç, Sadık Hidayet.
Edebiyat ve zihin: Bilişsel edebiyat kuramına doğru
Edebiyat ve zihin arasında yakın bir ilişki var mıdır? Edebiyat bilişsel bir yaklaşımla ele alınıp incelenebilir mi? Bu tezde bu sorulara yanıtlar aranmaktadır. Bunun için, önce XVII. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar zihin üzerine çalışmalar yapan düşünürlerin görüşleri ve sistemleri gözden geçirilmiştir. Ardından, edebiyat ve zihin arasındaki ilişki incelenmiştir. Son olarak da, Bilişsel Edebiyat Çalışmaları'nın (Cognitive Literary Studies) alt alanlarından biri olan Bilişsel Poetika'ya (Cognitive Poetics) ve bu alanda türetilen kavram ve kuramlara değinilmiştir.
Erhan Bener'in Yalnızlar adlı eseri ile Heinrich Böll'ün Palyaço adlı eserinin yabancılaşma bağlamında karşılaştırılması
Bu çalışmada, birbirinden tamamen ayrı iki ülkede farklı kültürlerle yaşayan ancak hayat deneyimleri birbirine oldukça benzer iki yazarın iki ayrı romanı yabancılaşma olgusu çerçevesinde incelenmiştir. Çalışmada Türk edebiyatı yazarı Erhan Bener'in Yalnızlar adlı romanı ile Alman edebiyatı yazarı Heinrich Böll'ün Palyaço adlı romanında yabancılaşma olgusunun işleniş tarzı, bu olgunun olaylar ve durumlar karşısındaki ele alınış biçimi, roman kahramanlarının yaşadıkları toplumda yabancılaşma olgusunun hangi türüne ne şekilde maruz kaldıkları ve sonuçta nelerin yaşandığı eserlerden verilen örnekler dahilinde karşılaştırılarak incelenmiştir. Türk gelenek ve kültürü ile büyüyen Erhan Bener ile Alman gelenek ve kültürü ile büyüyen Heinrich Böll'ün yaşadıkları ve kendilerini ait hissettikleri toplumda savaş, geçim sıkıntısı, zorluk, göç gibi olaylara maruz kalmaları, kaleme aldıkları eserlerde işledikleri konuların yaşamlarından birer parça sunmalarına yol açmıştır. Ele alınan iki ayrı eser de yazarların yaşamlarından büyük kesitler sunmaktadır. Bu bağlamda, çalışmada yalnızca eserlerdeki yabancılaşma olguları tespit edilmemiş, iki ayrı yazarın yaşam hikayelerine ve yaşadıkları toplumun yapılarına da yer verilmiştir. İnceleme üç bölümden oluşmaktadır: birinci bölümünde yabancılaşma kavramına, bu kavramın farklı dillerdeki kullanımı ile kelime kökenine, kavramın kendi alanında başarılı olan farklı düşünür ve yazarlar tarafından yapılan geniş tanımına ve yabancılaşma olgusunun tür ve faktörlerine dair ayrıntılı bilgi verilmiştir. İkinci bölümde Türk ve Alman edebiyatında yabancılaşma olgusunun gelişim çizgisine, iki ayrı edebiyatta ürün veren yazarların eserlerinde yabancılaşma olgusunu ne şekilde işlediklerine karşılaştırma esasına dayanılarak yer verilmiştir. Bu bölümde ele alınan romanlar ile bağlantılı olduğu düşünülerek Erhan Bener ile Heinrich Böll'ün yaşam hikayelerine, eğitim ve edebi hayatlarına yer verilmiştir. Çalışmanın son bölümü olan üçüncü bölümde ise iki ayrı eser Erich Fromm, Karl Marx, Melvin Seeman ve Jean-Paul Sartre'ın yabancılaşma hususundaki düşünceleri doğrultusunda ve dört ayrı kategoriye ayrılan yabancılaşma olgusu çerçevesinde karşılaştırılmıştır.
Popüler kültür ve yüksek kültür tartışması çerçevesinde bilimkurgu türüne bir bakış
Edebiyatta değer kavramı, çok eski zamanlardan beri üzerinde düşünülen bir mese-le olmuştur. Popüler kültür ve yüksek kültür arasındaki ayırımlar, uzun yıllar boyunca bu değerin belirleyici ölçütlerinden biri olmuştur. Bu tezin konusu, bilimkurgu türünün popüler kültür ve yüksek kültür tartışmaları ekseninde değerlendirilmesidir. Bunun için önce 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar olan süreçte okuma alışkanlıklarımızın değişimi ortaya konmuş, modernizm ve yüksek kültür ilişkisi ele alınmıştır. Ardından modernizm ve sonrası dönemde eleştirmenlerin popüler kültüre bakışına yer verilmiştir. Son bölümde ise Açlık Oyunları ve Öteki Dünya adlı iki bilimkurgu romanı, bu tartışmalar bağlamında incelenmiştir.
Günhan Kuşkanat'ın Evvel Aşklar Masalı romanında nesne ilişkileri bağlamında aşk
Bu çalışmada, Günhan Kuşkanat'ın Evvel Aşklar Masalı adlı romanı, psikanalitik bir yaklaşımla incelenmiştir. Teorik çerçeve için, önce, Sigmund Freud'un öncülüğünü yaptığı Psikanalitik Kuramı sonra da Melanie Klein'ın geliştirdiği Nesne İlişkileri ve John Bowlby'nin ortaya attığı Bağlanma modelleri hakkında genel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde, psikanalizle edebiyat arasındaki yakın ilişki mercek altına alınmış, söz konusu kuramların aşk olgusuna getirdikleri tanımlar özetlenmiştir. Tezin son bölümünde ise, Evvel Aşklar Masalı'ndaki aşk üçgeni, hem Klasik Psikanaliz Kuramı, hem Nesne İlişkileri Okulu ve hem de Bağlanama Teorisi yaklaşımlarına göre ayrı ayrı değerlendirilmiştir.
II. Meşrutiyet Döneminin siyasî ve sosyal ortamında Ömer Seyfeddin'in Efruz Bey adlı eserinin incelenmesi
Ömer Seyfeddin (1884-1920); Türk edebiyatı tarihinde bilhassa hikâyeciliğiyle tanınmakla birlikte, aynı zamanda dilci ve fikir adamı kimliğiyle de öne çıkan önemli şahsiyetlerden biridir. Osmanlı Devleti?nin savaşlarla uğraştığı son yıllarına tanıklık eden yazar; milliyetçilik fikrine dayanan bir hürriyet anlayışını benimseyerek Türk millî kimliğinin inşası sürecine büyük katkılar sunmuş, edebî üretimini de bu dünya görüşü doğrultusunda şekillendirmiştir. Yazarın Efruz Bey adlı eseri, II. Meşrutiyet?in karışık siyasî ve sosyal ortamında ortaya çıkan yarı aydın tipinin bir parodisidir. Toplumun ihtiyaçlarını daima kişisel çıkarların üstünde tutan Ömer Seyfeddin, istibdadın ardından ?özgür?leşen ortamda, ?aydın? kimliğine tutunarak mevki ve şöhret sahibi olmaya çalışan, kişisel çıkarlarını öne çıkarmak gayretinde olan kimseleri Efruz Bey tipi ile görünür hâle getirmiş ve alaycı bir dille eleştirmiştir. Bu tezde, yazarın Efruz Bey adlı eseri, dönemin siyasî ve sosyal meseleleriyle örtüşen yanları dikkate alınarak incelenmiştir. II. Meşrutiyet dönemindeki toplumsal dinamiklerin özellikle bir kısım ?yarı aydınlar? üzerindeki etkileri, çalışmamızın odak noktasını teşkil etmektedir.
Rüyanın aynasında roman: Şairin Romanı ve Rüya yapısalcı bir yaklaşım
Murathan Mungan, Şairin Romanı?nda rüyayla ilgili birçok malzeme kullanmış; romanın en önemli kişileri için on rüya-metin kurgulamıştır. Bu çalışmanın amacı, bir anlatı birimi olan rüya-metinlerin anlatının kurgusunda ve içeriğindeki işlevlerini belirlemektir. Bu amaçla, romandaki on rüya-metin, dört farklı yaklaşıma dayandırılarak okunacaktır. Gérard Genette ve Mikhail Bakhtin?in yaklaşımlarına dayanılarak yapılan okumalar sonunda, rüya-metinlerin, anlatının zaman ve mekan kurgusundaki işlevleri belirlenecektir. Sigmund Freud ve Todorov?un görüşlerine dayanılarak yapılacak okumalar sonunda, rüya-metinlerin, kişi yaratma ve fantastik atmosfer yaratma süreçlerindeki işlevleri ortaya çıkarılmaya çalışılacaktır. Çalışmanın bir diğer amacı da yöntemleri karşılaştırmak, daha doğrusu birbirlerini nasıl tamamladıklarını ortaya çıkarmaktır. Şairin Romanı?ndaki on rüya-metin, çoklu bakış açısıyla okunduğunda hem rüya-metinlerin farklı işlevleri görülecek hem de metnin alt katmanlarına inmek mümkün olacaktır.
1960'lı yıllarda göçmen Türk işçileriyle başlayan Türk göçmen yazınının 1990'lardaki dönüşümüne bakış
Almanya?da 1990'lı yıllarda yabancı kökenli yazarlar, çağdaş Almanca yazında kültürlerarası devrimi gerçekleştirerek, ulusal yazın anlayışını radikal bir biçimde sarsmayı başarmışlardır.Bu çalışmanın amacı, kültürlerarası yazının Türkçe değişkesini ve adı geçen yazının iki değerli temsilcisi olan Feridun Zaimoğlu ile Yade Kara?nın romanlarını, Feridun Zaimoğlu?nun Leyla ve Yade Kara?nın Selam Berlin?ini kültürlerarası yazınbilim söylemi içinde karşılaştırmalı bir biçimde incelemektir.Bu çalışmanın kuramsal çerçevesini oluşturan kültürlerarası yazınbilim, yazınsal yapıtları kültürlerarası bir bakış açısıyla inceleyen karşılaştırmalı yazınbilim (komparatistik) ve bu bilimin bir yan dalı olarak geliştirilen, odağında yine kültürlerarasılık olan imgebilim (imagoloji) çalışmalarının günümüzde ulaştığı yeni evreyi imlemektedir.
Reha Erdem sinemasında büyüme sancısı
Reha Erdem son dönem Türk Sineması'nın en özgün yönetmenlerinden biridir. Sinema yapıtlarının dili tecimsel sinemanın argümanlarından farklıdır. Filmlerini domine eden karakterlerin, büyüme dönemini yaşayan bireyler olduğu görülmektedir. Giriş bölümünde Reha Erdem'in hayatı ve sineması tüm yönleriyle aktarılıp, yapıtlarındaki 'auteurist' yaklaşım irdelenmiştir. Ana bölümde ise karakterlerin büyüme dönemlerini ne gibi sorunlarla yaşadıkları analiz edilip, bu sorunları oluşturan toplumsal alt yapı açıklanmıştır. Sonuç bölümünde ise tezin yöntemi olarak belirlenen, Jacques Lacan'ın 'ayna evresi' kuramı tanımlanmıştır. Yönetmenin sineması 'ayna evresi' kuramının ışığında yeniden ele alınmıştır. Karakterlerin psiko-sosyal yapısı kuramın perspektifiyle gözden geçirilmiştir. Yönetmenin karakterlerini otoritenin baskısı altında büyümeye çalışan bireylerden oluşturduğu ve bu bireylerin 'ayna evresi'ni ne şekilde yaşadıkları tespit ve teşhis edilmiştir. Bu tez Reha Erdem sinemasını "Büyüme Sancısı" temasıyla açıklamıştır. Reha Erdem'in yönetmen sineması içinde değerlendirilmesi gerektiği vurgulanıp, sinemasının önemi tüm hatlarıyla anlatılmıştır.
"Oblomov" ve "Sayru" tiplerarası bir karşılaştırma
Bu çalışma Gonçarov'un Oblomov romanında yer alan Oblomov tipiyle, Selim İleri'nin Mel'un romanında bulunan Sayru tipinin benzerlik ve farklılılarını incelemektedir. Her iki tip de içinde yaşadıkları toplumların ürünü ve sembolüdürler. Çalışmanın amacı; her iki tipin de yaşadıkları edilgenliğin, iletişimsizliğin, başarısızlığın ve bunalımların asıl nedeninin; içinde yaşadıkları toplumun problemlerinden ve çöküşünden kaynaklı olduğunu göstermeye çalışmaktır. Gonçarov, Rus toplumunun geleneklerden kurtulamamasını, uyuşuk yapısını, Doğu'nun durağanlığını ve tembelliğini Oblomov üzerinden eleştirirken bütün bir Rusya'nın eleştirisini yapmaktadır. Benzer biçimde Mel'un romanında da Sayru'nun ikilemlerinin ve uyumsuzluğunun arkasında, toplumsal kimliğin sorunları ve toplumsal yozlaşma vardır. İki yazar da, kendi toplumlarının sorunlarını, kurguladıkları bu iki tip üzerinden anlatarak, gelenekselliğin, yerinde saymanın, sahteliğin ve çıkarcılığın ne tür toplumsal travmalara neden olabileceği üzerinde yoğunlaşmışlardır.
Hece ölçüsünün milli ve evrensel boyutları ekseninde Erken Dönem Cumhuriyet şairlerinin estetik anlayışı
Hece ölçüsü, yazılı ilk örneklerinin görüldüğü Divan-ı Lügati't Türk'ten günümüze kadar Türk edebiyatında aralıksız olarak kullanılmış bir ölçüdür. 11. yüzyıldan itibaren Arap edebiyatı çıkışlı aruz ölçüsünün daha çok değer kazanmasıyla birlikte aydınlar arasında ikinci plana atılmış olsa da, yüzyıllar boyunca halk şairleri arasında varlığını sürdürmüş ve günümüze ulaşmıştır. Divan edebiyatının başladığı 13. yüzyıldan Tanzimat edebiyatına kadar tartışmasız bir şekilde aruzun üstünlüğü ile geçilirken, yenileşmeyle birlikte divan şekilleri gibi aruz ölçüsü de enine boyuna masaya yatırılmış ve varlığı ciddi bir şekilde sorgulanmaya başlanmıştır. Bu tartışmalarda Osmanlı İmparatorluğunun çözülmeye başlaması süreci ve artan milliyetçilik rüzgârlarının da payını yadsımamak gerek. Çünkü aruza karşı olan edebiyatçılar ona karşı hece ölçüsünü önerirken "millilik" kavramını sıkça vurgulamışlar ve aruzun yabancı olduğu, asıl milli ölçünün hece ölçüsü olduğu tezini ortaya atmışlardır. Ancak bu millilik tezinde de ne yazık ki ölçü kaçmış ve bu iddia hece ölçüsünün güçlenip yaygınlaşmasıyla Cumhuriyet döneminde bile tartışmasız kabul edilen bir olgu haline getirilmiştir. Bu tezde hece ölçüsü, Türk ve dünya edebiyatında kullanılan şekilleriyle karşılaştırmalı olarak ele alınacak, bunun yanı sıra aruzdan hece ölçüsüne geçiş sürecinde yenilik arayışında olan Türk şairlerinin ne gibi kaygılar taşıdıkları tüm yönleriyle yansıtılmaya çalışılacaktır.
Zaman algısı ve romana yansıması
Zaman fiziğin sabit ve mutlak bir unsuru değil, sosyal ve ekonomik olgularla şekillenen ve toplumdan topluma değişiklik gösteren bir algı türüdür. Batı düşünüş tarzında çizgisel yapıda şekillenen zaman anlayışı, başka birçok toplumda döngüsel bir yapıya sahiptir. Anlatılar yaşamı, içinde şekillendikleri toplumların kültürel anlayış ve alışkanlıklarını yansıtır şekilde işlerler. Zaman algısı da, anlatıların kurgularını belirleyen başlıca kültürel anlayış ve alışkanlıklardan birisidir, dolayısıyla bir anlatının zamansal kurgusu da bu algılama doğrultusunda şekillenecektir. Döngüsel bir zaman anlayışı postmodern ve büyülü gerçekçi romanlarda kendini göstermektedir. Bu çalışmada, döngüsel zaman algısının öne çıkan yönleri olan ebedi dönüş olgusu, her şeyin mevcut anda birleşmesi olgusu ve kutsal zaman ile tarihi zaman ayırımı, postmodern ve büyülü gerçekçi romanların Türk edebiyatındaki temsilcilerinden Hasan Ali Toptaş'ın romanlarında incelenecektir.
Kayseri Üçkonak-Adana Yeniyayla köyleri karşılaştırmalı halk kültürü araştırması
Bu çalışmada Kayseri ilinin Tomarza ilçesindeki Üçkonak Köyü ile Adana ili Yeniyayla Köyü geçiş dönemleri, halk inanışları, mutfak kültürü üzerinde durulmuş, iki köy, bu hususta karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.Geçiş dönemleriyle ilgili olan birinci bölümde ele alınan konularda, yazılı kaynaklardan edinilen bilgilerin ardından, sözlü kaynaklardan elde edilen bilgiler verilmiştir. Sözlü kaynaklardan edinilen bilgilere göre, her bölümün sonunda iki köyle ilgili adetler karşılaştırılarak değerlendirilmiş, benzerlikler ve farklılıklar tespit edilmeye çalışılmıştır.Halk inanışları ve mutfak kültürüyle ilgili olan ikinci bölümde her iki köye ait inanışlar ve mutfak kültürü verilerek, benzer yönleri ve farklılıkları üzerinde durulmuş; inanışların eski Türk kültürü bağlamında uzantıları ile köylerin coğrafi, sosyal ve kültürel yapılarının mutfak kültürüne yansımaları tespit edilmeye çalışılmıştır.Bu araştırma sonucunda, Üçkonak Köyü ile Yeniyayla Köyü kültüründe benzerlikler olduğu, İslamiyet'le birlikte Orta Asya ve Anadolu'nun inanç/kültür yapısının da kültürel doku üzerinde farklı bir biçimde varlığını devam ettirdiği görülmüştür.Anahtar Sözcükler: Üçkonak Köyü, Yeniyayla Köyü, Geçiş Dönemleri, Halk İnanışları, Halk Mutfağı.
Halid Ziya Uşaklıgil'in İzmir dönemi romanlarındaki aile ilişkilerinin psikanalitik yaklaşıma göre incelenmesi
Hâlid Ziya Uşaklıgil (1865-1945); Yeni Türk Edebiyatı tarihinin adından en çok söz edilen edebî şahsiyetlerinden biridir. Pek çok edebî türde önde gelen eserleri bulunmakla birlikte yazar; romanlarındaki teknik ve üslubuyla da Türk romanının gelişimine yeni bir yön vermiştir.Yazar İzmir'de bulunduğu dönemde Sefîle, Nemîde, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı adlı dört roman kaleme almıştır. Bu romanların; her birinin kendine has özellikleri olmakla birlikte, ortak yönleri de çoktur. Ele aldığı benzer konuları dramatik aile ilişkileri etrafında ören yazarın ilk romanlarının Mâi ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar ve Nesl-i Ahir adlarını taşıyan olgunluk dönemi romanları için teknik, üslup ve dil kullanımı yönünden bir zemin oluşturduğu söylenebilir.Bu tezin amacı; yazarın İzmir'de yazdığı ilk romanlarına odaklanarak, bu romanlardaki ?aile ilişkileri?ni, psikanalitik yaklaşımla ele almaktır. Böylelikle, yazarın iç dünyası ve ?aile? kavramı ile ilgili tutumu ortaya konmaya çalışılmıştır.
Redkit ve Tarkan çizgi romanlarının yapısal açıdan karşılaştırılması
Propp, Todorov, Beugrande & Colby gibi araştırmacılar, inceledikleri metinlerin birimlerine ayrılabileceğini, edebiyat metninin de dil gibi kendi kuralları olan bir dizge olduğunu göstermeye çalışmışlardır. Bu yapısalcı yaklaşım, yazı ve resmi birbirini tamamlar biçimde bir arada kullanan ve karşıtlıkları kullanarak şematik bir yapı oluşturan çizgi romanlara da uygulanabilmektedir.Bir popüler kültür ürünü olarak, özellikle son yıllarda birçok araştırmaya konu olan çizgi romanlar, ülkemizde otuzlarda çocuk dergileriyle birlikte ortaya çıkmış, daha sonra gazetelere taşınmıştır. Bu çizgi romanların içinde en kalıcı olanlardan birisi kuşkusuz Türkiye'de çevirileri yayımlanan, western parodisi Red Kit, diğeri ise milliyetçi söylemiyle ön plana çıkan Tarkan'dır.Bu tezde, Tarkan ve Red Kit çizgi romanları, birer anlatı metni olarak yapısal açıdan ele alınacak, Propp ve benzeri araştırmacıların kullandığı yöntemle, en küçük birimlerine ayrılacaktır. Daha sonra bu birimlerin birbirleriyle olan ilişkileri incelenecek ve her iki çizgi roman biçim ve içerik açısından karşılaştırılacaktır. Bakış açıları ve söylemleri farklılaşan iki çizgi romanın, biçim açısından benzerlikleri ortaya koyulacaktır.
Ece Ayhan'ın şiirlerinde marj ve merkez çatışması
Bu tez, Ece Ayhan'ın şiirlerinde konu edilen merkez ve marj çatışmasını incelemektedir. Çalışma süresince Ece Ayhan'ın şiirlerini anlamakta en önemli anahtarımız, onun söyleşileri ve makaleleri olmuştur.Metod olarak önce Ece Ayhan'ın işaret ettiği politik ve felsefi yaklaşımları, karşıtlık kurdukları diğer yaklaşımlarla karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Ardından, bu yaklaşımların çatışmalarının, Ece Ayhan'ın şiirleri ve makalelerindeki yansımaları izlenmiştir. Çalışma boyunca, Ece Ayhan'ın şiirlerini incelemek ve anlamak için Ece Ayhan ile benzer politik ve felsefi yaklaşımlara sahip diğer sanatçı ve düşünürlerin eserleri ile karşılaştırmalar da yapılmıştır. Ece Ayhan'ın şiirlerindeki perspektifi, sistemi ve politik-felsefi tutumu hem biçim hem de içerik yönleriyle tarih, geometri, sosyoloji, felsefe, müzik, politika ve sanat disiplinleri çerçevesinde araştırılmıştır.
Edebiyat ve yemek: Bir kronotop olarak yemek
Yemek,basit anlamıyla yaşamın kurucu unsurlarından biridir. Ancak insanoğlunun biolojik devamlılığını sağlamanın dışında, yemek yeme edimi, yenilecek maddelerin temini, saklanması ve tüketimi için yerine getirilmesi zorunlu toplumsal bir takım birlikteliklerin oluşturulmasına yol açmıştır. Bu birlikteliklerden doğan ritüeller ile toplumlar, kültürel açıdan şekillenmiş, kendi karakteristik özelliklerine kavuşmuşlardır. Yaşamın temsil edildiği bir alan olarak edebiyatta, yeme içme ediminin yer almaması düşünülemez. Yemek ve edebiyat arasındaki ilişkinin temel çıkış noktası olduğu bu çalışmada, Bakhtin'nin kronotop kavramı çerçevesinde romanlarda yemeğin bir kronotop olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği incelenecektir.