Hz. Muhammed
198 theses under this subject heading
Kur'an'a göre sünnetin bağlayıcılığı
Bu çalışma ile hedeflenen, sünnetin Kur'an'da nasıl bir karşılık ve konuma sahip olduğunu ortaya koyup bağlayıcı olup olmama durumunu tespit etmektir. Hz. Peygamberin sünnetini işaret eden kavram ve ayet gruplarını inceleyerek bu konudaki nakli bilgiler ışığında yapılan yorumlarla bir neticeye varmaya çalışıldı. Yapılan araştırmada Hz. Peygamber, peygamberlik vazifesinden önce okuma yazma bilmemiş ve herhangi bir ilim tahsilinde bulunmamıştır. Kur'an'ın ifadesiyle ümmi idi. Tek bilgi kaynağı aldığı ilahi vahiydir. Bu vahyin en temel olanı Kur'an'dır. Bununla beraber Hz. Peygambere ilahi vahyin hem metni ve hem de muhtevası anlatılmıştır. Kur'an metni dışındaki bu vahyin Kur'an'daki karşılığı hikmet ve tebyîn vazifesidir. Kur'an ile birlikte Hz. Peygambere verilen hikmet, Kur'an metni dışında Hz. Peygambere öğretilen dini hususların muhtevasıdır. Genel kabul gören görüşe Hz. Muhammed (s.a.s.)'e verilen hikmet, sünnettir. Hz. Peygamber'e verilen tebyîn vazifesi, tebliğ edilen Kur'an ayetlerinin izah edilmesidir. Bir şeyi izah etmek, metinle kast olunanın açıklanmasıdır. Bu da demek oluyor ki metnin dışında Hz. Peygambere dini hususlar öğretilmiştir. Sünnet ile yapılan da budur. Bu vazifelerle gönderilen Hz. Peygambere itaat ve ittiba farz kılınmış ve mutlak olarak bağlayıcıdır. Öte yandan Hz. Peygamber bir beşerdir. Her beşer gibi içinde yaşadığı toplumun sosyal bir ferdidir. Dünyevi birçok hususta bir beşer olarak verdiği kararlarda yanıldığı ve yaptığı istişareler neticesinde verdiği kararları değiştirdiği olmuştur. Bununla vardığımız neticeye göre Hz. Muhammed (s.a.s.)'in dini hususlar dışında söylediği ve yaptığı şeyler vahiyle olmamış ve isabet ettiği gibi yanıldığı da vaki olmuştur. Bir beşer olarak dini hususlar dışındaki söz, fiil ve takrirlerinin bağlayıcı olmadığı kanaatine varılmıştır.
كتاب شرح الشمائل النبوية لمحمد بن صلاح اللّاري دراسة وتحقيق ( من الصحيفة 1-51)
The sciences of hadith are of great importance as it was developed to preserve the Prophetic Sunnah from distortion and alteration, and the Islamic nation transmitted the Prophet's hadith with isnads, and distinguished them from the correct ones with them. The science of hadith leads to a good emulation of the Prophet - may God's prayers and peace be upon him - in words and deeds, attributes, morals and dealings, and leads to the preservation of minds and scientific books from myths and Israelites . And the importance of this research stems from the position of Imam Al-Tirmidhi, the author of the book Al-Shama'il Al-Nabawiyyah, and he is one of the great imams in the science of hadith, and studying the biography of the Prophet - may God's prayers and peace be upon him- and his attributes increases the heart's love for the Prophet - may God's prayers and peace be upon him - and in compliance with the command of God Almighty and following him And that is only by getting to know it . The importance of this study is clear from the fact that it stems from the investigation of the book Sharh al-Shama'il al-Nabawiyyah of Imam Musleh al-Din al-Lari, which was distinguished by two advantages. And the other feature is related to his explanation, which was characterized by analysis, control and diversity in the sciences from language to hadith and narrations . This treatise, tagged with (Sharh Shamael al-Tirmidhi of Imam Musleh al-Din al-Lari) - study and investigation, includes an introduction in which I explained the reason for choosing the topic, the importance of the topic, and my methodology in investigation. Al-Tirmidhi, so I mentioned his name, lineage, birth and upbringing, and the scholars' praise of him and his elders, then his death, and the second chapter was in the definition of the book Matn Al-Shama'il AlNabawiya, in which I mentioned the book's relation to its author, the position of the book, the scholars' praise of him and the author's approach to it and its sources, and the third chapter came by introducing Imam Musleh Al-Din Al-Lari So I mentioned his name, lineage, birth, upbringing, scientific effects, the scholars' praise for him and his death. And the fourth chapter was a description of the explanation of the book Al-Shama'il, its name and its affiliation to the author, and a description of the written copies, and the manuscript images. The Messenger of God - may God bless him and grant him peace - and the third is what came in the dismounting of the Messenger of God - may God's prayers and peace be upon him, and the fourth is what came about the graying of the Messenger of God - may God's prayers and peace be upon him, and the fifth is what came in the pigmentation of the Messenger of God - may God's prayers and peace be upon him, and the message was concluded with indexes of verses, hadiths and effects and Arabic poems. My approach in the investigation was transcription and contrast between the written copies and the translation of the figures and figures who appeared in the research, and I adhered to the rules and origins of hadith, and reference to the original sources, and I followed the rules and origins of scientific research . The study concluded with a number of results, the most prominent of which was that the book Sharh Al-Shama'il by Muslih Al-Din Al-Lari was one of the best explanations that have reached us due to its excellent explanation, analysis and linguistic tracking, as well as its division of the Prophetic hadiths in terms of their degrees between the correct, the good and the weak.
Hadislerin tahlilinde rekâket
Hadis metinlerinin tahlil ve tenkid edilmesinde dikkate alınan bir prensip olan rekâket meselesi rivâyetlerin lafız ve mana yönüyle problem arzetmesi demektir. İslâm âlimleri ve entelektüelleri tarafından klasik dönemden itibaren uydurma hadisleri tanıma alametlerinden sayılan rekâket meselesi, Hz. Peygamber'in nübüvvet-risâlet makamına, şanına ve nezâhetine gölge düşürmeme adına önemli bir yere sahip olup büyük ölçüde dille alakalıdır. Çalışmamızda ele aldığımız söz konusu meselenin bir tarafını Hz. Peygamber'in üstün ahlâkı, diğer tarafını ise onun bölgenin ve tarihin insanı olması oluşturmaktadır. Bu yüzden tezde Hz. Peygamber'in rol modelliği, üstün ahlâkı ile birlikte onun, yaşadığı çevrenin dil-kültürüyle ilişkisi ve dini anlatıcı olması rekâket bağlamında incelenmeye gayret gösterilmiş, ilgili rivâyetler objektif, bütüncül ve bağlamsal okumayla tahlil edilmeye çalışılmıştır. Buna binâen Hz. Peygamber'e izâfe edilen bazı sözlerin rekâket içermesinden bahsedilebileceği kimi sözlerin de rekâket noktasında değerlendirilemeyeceği sonuçlarına ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler : Rekâket, Hadis, Tahlil, Tenkid, Hz. Peygamber.
Din-bilim ilişkisi bağlamında mûcize (Ferîd Vecdî örneği)
XIX. ve XX. yüzyıllarda batılıların akıl-din arasında çatışma olduğu iddialarına ve İslâm'a yönelik eleştirilerine karşı İslâm âlimlerinin dini yorumlarken aklı önceleyerek batılılara İslâm'ın akılla uyumlu olduğunu ispatlama gayreti içinde olduğu bilinmektedir. Bu amaçla başta Allah inancı olmak üzere nübüvvet ve mûcize meselesi gibi kelâmî konular aklî verilerden yararlanılarak açıklanmaya çalışılmıştır. Ancak bu dönemde mûcize hakkındaki bazı açıklamalar onun "olağanüstülük" ve "âciz bırakma" özelliklerine gölge düşürmüştür. Bu çalışmada XIX. ve XX. yüzyıldaki mûcize anlayışı, Mısırlı düşünür Ferîd Vecdî merkeze alınarak karşılaştırmalı bir şekilde incelenmiştir. Birinci bölümde dönemin özellikleri ve Ferîd Vecdî'nin hayatı ile yaşadığı dönem ele alınmış, ikinci bölümde klasik dönem mûcize anlayışı incelenmiş, üçüncü bölümde ise bu anlayışın XIX. ve XX. yüzyıllarda nasıl değiştiği Ferîd Vecdî'nin görüşleri üzerinden karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Ferîd Vecdî, mûcize, hârikulâde, nübüvvet, İslâm, bilim, nedensellik.
Manastırlı İsmâil Hakkı'nın nübüvvet görüşü
Bu çalışma, ilk elden kaynaklara istinâden, Meclis-i A'yân âzâlığı görevini üstlenen son dönem Osmanlı kelâm âlimlerinden Manastırlı İsmâil Hakkı Efendi'nin hayatını, ilmî şahsiyeti ile eserlerini; onun telifâtında merkezî bir konum işgal eden, eserlerinde dağınık şekilde yer verilmesiyle de bütüncül hâlde gözlemlenemeyen nübüvvete dâir fikirlerini; küllîlik/tümellik ifâde etmesiyle peygamberlik müessesesinin genel mânâda gerekliliği ve cüz'î/tikel boyutuyla da Hz. Peygamber'in risâletinin delilleri meselesinde takip ettiği metodolojisiyle günümüz insanının yaşantısında sosyolojik bir vak'aya dönüşen deizme mukâbil sunabileceği çözümleri; modernite-klasik düşünce ekseninde, benimsediği nübüvvete ilişkin görüşüyle İslâm entelektüel geleneği içerisinde edindiği mevkii; kümülatif ilerleyişiyle ulaştığı nokta itibâriyle beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılayacak tarzda kelâm ilminin güncellenmesi gerektiğine yönelik "üstü kapalı" tenkîdlerini, bu kanaatinin kendi fiiliyatındaki izdüşümlerini ve nesnellikle örtüşüp-örtüşmemesi çerçevesinde karşı karşıya kaldığı eleştirileri ortaya koymaktadır.
Kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdet kavramları ile ilgili eserler ve muhteva incelemesi
"Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur, Muhammed O'nun elçisidir" anlamına gelen kelime-i tevhîd, İslâm dininin beş temel esasından birincisi ve en önemlisidir. Çok kısa bir söz olmasına rağmen içerisinde bir mükellefin Allah Teâlâ ve Resûlü hakkında bilmesi gereken iman akidelerinin tümünü barındırmaktadır. Bu sebepledir ki İslâm âlimleri tarafından konuyla alakalı birçok eser telif edilmiş ve kelime-i tevhîd farklı boyutları ile ele alınmıştır. Mevzuyu bütüncül bir şekilde ortaya koyabilmek amacıyla gerçekleştirilen bu çalışma, "kelime", "tevhîd" ve "şehâdet" sözcüklerinin etimolojik açıdan incelendiği, kelime-i tevhîd ve kelime-i şehâdetin kavramsal tahlillerinin yapıldığı birinci bölüm ile konuyla ilgili olduğu tespit edilen matbû ve mahtût eserlerin incelendiği ikinci bölüm olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir.
Alevîlik'teki Hak-Muhammed-Ali inancının Hıristiyanlık'taki teslis ile karşılaştırması: Teslis benzerliği eleştirisi
Alevîlik-Bektaşîliğin temel yapı unsuru Hak-Muhammed-Ali inancıdır. Bu inancın kendine has yapısı onun anlaşılmasını problemli hale getirmektedir. Bu sebeple pek çok yerli ve yabancı araştırmacı bu inancın temelinde Hıristiyanlığın teslis öğretisinin yattığını iddia etmektedir. Ancak tarihî süreç ve bu inancın oluşumunda etki eden unsurlar bütünlüklü olarak incelendiğinde bunun böyle olmadığı fark edilecektir. İşte bu çalışmanın amacı da, Hak-Muhammed-Ali inancının ortaya çıkış serüvenini gözler önüne sermek ve bu inancı teslis öğretisiyle mukayese etmek suretiyle onun Hıristiyanlığın teslis inancının bir kopyası olmadığını ortaya koymaktır. Bu çalışmanın yöntemi ise literatürde Alevîlik-Bektaşîlik tarihi ve inancı hakkında yazılmış çeşitli kaynakları incelemek ve onları analiz etmektir. Bu analiz sonucu ortaya çıkan bulgularsa şu şekildedir; Alevîlik-Bektaşîliğin oluşumunda Türkmenlerin yaşantıları ve onların İslam öncesi inançları etkili olmuştur. İslam'a yeni girmiş bu topluluklar, eski inançlarının mirası üzerinde Hak-Muhammed-Ali inancını inşa etmişlerdir. Bu yönüyle Hak-Muhammed-Ali inancının Hıristiyanlığın teslis öğretisinin bir kopyası olmadığı bilakis Alevîlik-Bektaşîliğin kendi iç dinamikleri ile oluştuğu söylenebilir. İkinci olarak vahdet-i vücûd öğretisinin etkisinde bir hayli kalan Hak-Muhammed-Ali inancının tevhid akidesine de çokça vurgu yaptığı görülmektedir. Bu yönüyle de teslis ile arasında bir farkın olduğu görülmektedir. Ortaya konan bu bulgular ise, Alevîlik-Bektaşîliği özünden kopararak değerlendirmek isteyenlere karşı bir temel direği vazifesi gerçekleştirmeyi ve Alevîlik-Bektaşîliğin daha doğru anlaşılmasını sağlayacaktır.
The establishment and functioning of the economic system in the period of the Prophet and Rashid Caliphs
All academics have realized the importance of the economy due to relation of the economy to the all fields of life. Upon a consideration of the most important stages of building the market economies among Muslims, we find the vitality of the era of the message within the appearance of the prophet (PBUH) from his sayings, actions and within the era of the Rightly Guided Caliphs (may Allah be pleased with them). Economic activity at the time of the Messenger (PBUH), and the Rightly Guided Caliphs was limited to pastoralism, trade, simple agriculture, and some administrative, economic, and financial work in managing the affairs of the market and the transactions that spread in it. After the spread of Islam and Islamic conquests, the market brought many changes that drew the attention of researchers and scholars in the field of legal sciences and economic sciences. The Islamic economy had its characteristics contributed to its effects on the individuals and society, and the era of the messenger (PBUH) and the Rightly Guided Caliphs had the largest share in the establishing the Islamic economics. The prophet's time was full of the economic events, starting from working as a shepherd and his trade with the money of Mrs. Khadija (may Allah be pleased with her), and his travel to the Levant and his delay in immigration due to the fulfillment of trusts and his continued giving in legislation financial provisions and explaining Islam's position on them as validity of Selling, the prohibition of usury, the legality of peace loans and leasing, etc… The time of the Caliph, Abu-Bakir Al-Siddiq, was a continuation of the economic march that the Messenger of Allah (PBUH) started to good deed. As for the Caliph, Omer Al-Khatab, his days were abundant with economic and administrative work based on alms, endowments, interest in monitoring the markets, running patrols, and setting bureaus up for the market. While the Caliph, Othman Bin-Affan had many economic contributions to building the state, he purchased the Well of Rumah to secure the source of water for the Muslims, as well as documenting financial resources and their expenditures in the bureaus and supporting the system of giving to Muslims and others within the Islamic community. The stages of Ali Bin-Abi-Talib, succession witnessed many economic achievements, as the legislation of the agreement on sharing in the profits and of the loss, it was on the owner of the capital, as well as the possibility of hastening charity for reasonable and legitimate reasons determined by the guardian or the sultan, and not returning a little profit for the fear of derivation of much of it, and also monopoly prevention and settlement in the bid.
İmamet doktrininin Şia-İmamiyye inançlarının şekillenmesindeki etkisi
İmâmet Doktrininin Şiâ-İmâmîyye inançları üzerindeki etkisini kelâmî açıdan ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmada, İmâmîyye'nin temel kaynaklarından derlenen rivayet ve yorumlarda söz konusu etkinin izleri sürülmektedir. İmâmetin nas ve tayine dayandığını ileri süren İmâmîyye, imamın da peygamber gibi mâsum ve ona itaat edilmesinin farz olduğunu söylemektedir. Daha çok rivayetlerle temellendirmeye çalıştığı bu düşüncesine bazı nasları da dayanak yapan İmâmîyye, bu inancının bir sonucu olarak, nas ve tayin düşüncesini benimsemeyen sahabe ve diğer Müslümanları iman karşıtı lafızlarla nitelemektedir. İmamın üstün bir ilimle donatıldığını iddia eden İmâmîyye, onun güvenirliğine halel getirmemek amacıyla Allah'a "noksanlık" nisbetini gerektiren "bedâ" inancını benimsemektedir. Bir yandan bu inancı Allah'ın aşkınlığı ve ona kulluğun zirvesi olarak sunarken, diğer yandan da onu "nesh"le özdeşleştirmeye çalışarak, meşru bir zemine oturtmaya gayret etmektedir. İmâmeti nübüvvet, imamı da Hz. Peygamber'le özdeşleştiren İmâmîyye, tüm peygamberlik görev ve yetkilerine imamları da ortak kılmaktadır. Onlara atfettiği bu yetki ve üstünlüğü kabir ve âhiret hayatına dair inanç ve anlayışlarında da sürdürmektedir. Bu bağlamda, imamları kabir sorgusuna konu yapan İmâmîyye, onları "âmellerin şahidi", "mevâzinu'l-kıst", "hesabın sahibi", "kasîmu'l-cenneti ve'n-nar" olarak nitelemekte, "Ricâlu'l-Ârâf"ın peygamberler ve imamlardan oluştuğunu söylemektedir. İmâmîyye'nin inanç ve anlayışlarını temellendirmek için yaptığı te'vîllerin bâtınî bir karakter taşımasının yanında, aktardığı rivayetlerin Ehl-i Sünnet kaynaklarında bulunmaması da, nas ve tayin düşüncesini naslarla uyuşmayan mezhebî bir yorum düzeyine indirgemektedir.
Asr-ı Saadet'te cenazenin techiz, tekfin, tedfin işlemleri ile kabir ziyareti ve taziye uygulamaları
Fizyolojik olarak diğer canlılarla ortak özellikleri olan insan, akıl sahibi ve sosyal bir yapıya sahip olması itibariyle diğer canlılardan daha üstündür. Bu üstünlük ölüm anında ve ölümünden sonra yapılan işlemlerde de kendini göstermektedir. Bu işlemlerde semavi dinler ile beşeri ideolojiler arasında farklılıklar olduğu gibi semavi dinlerin kendi aralarında da bu konuda farklılıklar vardır. Bu çalışmamızda öncelikle İslamiyet'ten önce, semavi dinler ile semavi olmayan bazı inanışlardaki cenaze uygulamaları incelenmiştir. Ardından insanlığın en parlak dönemi olan Asr-ı Saadet'te bir insanın ebedi âleme intikali ve bu çerçevede yapılan uygulamalar incelenmiş, son olarak da Hz. Peygamber ile ilk dört halifenin cenaze işlemleri ayrı bir bölüm olarak ele alınmıştır. Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemde bir insanın ölümü ile başlayıp, ölünün yıkanması, kefenlenmesi, gömüleceği yere kadar taşınması, kabre defnedilmesi, kabir ziyareti ve taziye uygulamaları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu çalışmadaki amaç İslam öncesi toplumlardaki cenaze işlemleriyle İslam'ın ilk yıllarında Hz. Peygamber'in öğrettiği şekliyle yapılan cenaze işlemlerinin bir arada toplanmasıdır. Bu şekilde cenaze uygulamalarının İslam'dan önceki, İslam'ın ilk yıllarındaki ve Hz. Peygamber'den sonra günümüzdeki halinin tarihsel olarak incelenip bir arada bulundurularak kıyaslanması amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Asr-ı Saadet, Techiz, Tekfin, Kabir ziyareti, Taziye
Tasavvufta Rü'yet meselesi
Rü'yet meselesi; üç semâvî dinin inanç esaslarında bulunmaktadır. Genel olarak dinler Allah'ın âhirette görüleceği hususunda hemfikirdir. Asıl tartışma yaratıcının dünyada ve rüyada görülmesinin imkânıdır. Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinde Tanrı'nın izzetinin ve rü'yetinin doğrudan tezahürlerinin yanında şekilsiz ve tecsimden uzak bir Tanrı söylemi, düalist yaklaşımın varlığını göstermektedir. İslâm fırkaları içerisinde Allah'ı âhirette, dünyada ve rüyada görmek ile ilgili tartışmalar yaşanmaktadır. Cehmiyye, Mu'tezile, Şîâ, İbâdiyye gibi fırkalar nakli delilleri te'vil ederek rü'yeti imkânsız görmektedir. Ehl-i Sünnet ise aynı nakli ve akli delilleri temellendirerek rü'yeti aklen câiz naklen vacip görmektedir. Mutasavvıflar, rü'yetin cennetin en büyük nimeti olduğu hususunda hemfikirdir. Ancak dünyada ve rüyada Allah'ın görülmesi hususunda sûfîler arasında ihtilaf bulunmaktadır. Genel olarak sûfîler, Ehl-i Sünnet çizgisinde fikir beyan ederek rü'yetin Allah'ın ilminin gereği olarak mümkün olduğunu belirtir. Tasavvuf erbabı, rü'yetin çoklu anlam yönleri bulunan bir sözcük olduğunu belirtir. Bu manadaki kalp, nur, tecellî, basîret, ayne'l-yakîn, müşâhede gibi kavramlar rü'yetin anlaşılmasında önem arz etmektedir. Rü'yetullah tartışmalarının yanında peygamberlerin rüya veya yakaza yoluyla görülmelerinin imkânı da tartışılan konulardan biridir. Semâvî dinlerden Yahudilik ve Hıristiyanlıkta Hz. Mûsâ ve İsâ, Tanrı'nın kelâmı oldukları için rüya ve yakaza halinde görülmeleri, Tanrı'yı görmekle eş değerdedir. İslâm'da Hz. Peygamber'in rü'yeti en çok tasavvuf ilminin ilgi alanına girmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) rüya veya yakaza halinde görülmesi; keşf, misâl, ilham, yakaza gibi gayba açılan hallerle mümkün görülmektedir. Sûfîler yakaza halinde Hz. Peygamber'i görmeyi kerâmet, rüya yoluyla görmeyi ise sâdık rüya olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla keşf ehli sûfîlerin bu âlemde Hz. Peygamber ile görüştüklerine dair rivayetler, ledünni ilme vakıf olmaları ile gayba muttali olmalarının sonucudur. Rü'yetü'l-melek konusu, meleklerin görülmesinin imkânı ile ilgilidir. Peygamberlerin melekleri asli yapılarıyla ve insan şeklinde temessül şeklinde görebilmeleri semâvî dinler açısından olağan bir durumdur. Ancak peygamberler dışındaki insanların melekleri görmeleri ihtilaflı bir konudur. Yahudilik ve Hıristiyanlıkta melek asli suretiyle görülür, yer-içer hatta evlenebilir. İslâm'da Peygamber mirasına gönül vermiş Allah dostları melekleri yakaza ve rüya halinde görebilir. Genellikle insan suretinde görülen melek; ikaz, müjde, tenbih, irşad ve tavsiye niteliğindedir. Çalışmamız, rü'yetin tasavvuf açısından önemini ortaya koymaktır. Mutasavvıfların rü'yet ile ilgili düşünce ve rivayetleri; ihsan, ikram, lütuf ve kerâmet ile ilgilidir. Ancak sûfîlerin rü'yet ile ilgili yaşadığı hallerin nefse mahsus yani öznel/sübjektif olması, şer'i bir hüküm taşımaması yönünden önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler : Rü'yetullah, Rü'yetün-Nebî- Rü'yetü'l-Melek, Rüya, Yakaza, Müşâhede, Sûfî.
Kütüb-i Sittedeki talak hadisleri ekseninde Hz. Peygamberin sünnetinde boşanma konusunun incelenmesi
Daha sonra doldurulacaktır
Hz. Peygamberin bireysel ve toplumsal problemleri çözmede takip ettiği metotlar
Beden ve ruh yönüyle birbirinden farklı fıtratla yaratılan insanın olduğu her yerde birtakım problemlerin olması kaçınılmaz bir durumdur. İnsanoğlu, hayata dair ihtiyaçlarını elde etmek için çalışırken, bazen birbirlerine karşı haksız tutumlara girebilmektedir. Bu da insanlar arasında ihtilafların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. İnsan, karşılaştığı problemler ile baş edebilme yöntemleri arayışı içerisinde daima var olagelmiş, kendi sorunlarını aşabilme becerileri geliştirmeye çalışmıştır. Önemli olan, birlikte yaşama zorunluğu olan insanoğlunun, meselelerini çözebilme erdemi gösterebilmesidir. Yüce Allah, anlaşmazlıklar halinde insanların aralarının sulh yoluyla çözüme kavuşturulmasını teşvik etmektedir. İnsanlara barışta hayır olduğu haber verilmektedir. Allah Resûlü Hz. Muhammed (s.a.v.) hayatı boyunca Kur'an ahlakını yaşamış ve yaşatmıştır. O nübüvvet hayatının öncesinde ve sonrasında içinde yaşadığı toplumun sorunlarına elinden geldiğince çözümler üretmiş, insanların barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlamaya çalışmıştır. Bu çalışmamızda Hz. Peygamber'in (s.a.v.), problemlerin çözümünde dayandığı Kur'ani ilkeler ve uygulamaları, hem bireysel hem de toplumsal açıdan incelenmeye çalışılmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) problem çözme metotlarına kulak vermek insani ilişkilerde barış ve huzura vesile olacak, birlikte yaşama kültürünü zenginleştirecektir.
Hadis/sünnette araç-amaç ilişkisi ve araçların değişebilirliği (Misvak hadisleri örneği)
Sünnet, doğru anlaşılması ve güncelliğini her zaman koruması için zamana ve şartlara göre değişmeyen yönleriyle ön plana çıkarılmalıdır. Bunu sağlamanın yollarından biri Hz. Peygamber'in sözlerindeki maksatları tespit etmektir. Çünkü maksatlar asıldır ve zamana göre değişmezler. Oysa maksatları gerçekleştiren vesileler ise zamana göre değişkenlik gösterebilirler. Zamana ve şartlara göre değişmeyen, evrensel yönleriyle ön plana çıkarıldığında sünnet, hem daha iyi anlaşılmış olacak hem de uygulanabilirliği devamlı olacaktır. Sünnetin aktüel değerini korumak için zamanın şartlarına ve ardındaki amaçlara göre yorumlamak büyük öneme sahiptir. Misvakla dişlerin temizlenmesi Hz. Peygamber'le birlikte önem kazanan o dönemden günümüze kadar uygulana gelen önemli bir sünnettir. Ancak yaşantımız sürekli değişmekte ve kullandığımız araçlar sürekli daha kullanışlı olanlarla yenilenmektedir. Daha yüz sene önce kullanılan birçok araç günümüzde artık tarihi birer esere dönmüş haldedir. Bu değişim ve dönüşüm Hz. Peygamber'in kullandığı ve sünnetin bir parçası haline getirilen eşyalar için de geçerlidir. Binaenaleyh misvak yerine günümüzdeki diş fırçalarıyla da dişler temizlendiğinde sünnet yerine getirilmiş olmaktadır. Buna rağmen çoğu kişi, Hz. Peygamber'in kullanış amacından çok, kullandığı eşyaları önemsemekte ve adeta kutsallaştırmaktadır. Halbuki Hz. Peygamber'in misvak kullanmaktan asıl maksadı "ağız ve diş temizliği"ni sağlamaktır. Misvakla ilgili gelen rivayetler araç-amaç ilişkisi bakımından incelendiğinde bunu açıkça görmek mümkündür. Anahtar Kelimeler: Hadis, Misvak, Araç, Amaç.
Uzlet ile ilgili hadislerin tespit ve tahlili
Sünnete uygun yaşam biçimi geliştirme, davet ve öğretme görevi bağlamında Müslümanlar için gerekli bir sürece işaret etmektedir. Özellikle küreselleşen dünyada bir Müslüman için sünnete erişim daha kolay olmakla birlikte sünnete bağlılık için zemin ve şartlar zorlaşabilmektedir. Hem dünya hem de ahiret mutluluğu için dengeli bir yaşam sürme İslam'ın bir emri olmakla beraber Hz. Muhammed'in hayatını incelediğimiz zaman bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Uzlet hayatı günümüze kadar devamlı yaşanagelmiş bir olgu olup ve konu sadece İslam alemi için değil diğer dinlerde de sıcaklığını her daim korumuştur. Uzleti benimseyen kimi çevreler bazen ölçüyü kaçırıp toplumdan tam bir tecrit şeklinde münzevi bir hayata bürünmüşlerdir. İhtilatı benimseyenler ise uzletin zararlarının daha fazla olduğunu söyleyip toplumla iç içe bir yaşamı sürdürmüşlerdir. Her iki kesimin de haklı yanları olmakla beraber, asıl olan ölçüyü kaçırmadan zamanın ihtiyaçlarına ve çağın gereklerine göre sünnet ışığında bir hayat sürmektir. İslam dini vecibelerini yerine getirmek için insana toplumla iç içe olup yardımlaşmasını emrettiği gibi bazı zamanlarda da insanın nefsini arındırıp temizlemek için yalnız kalmasına da müsamaha göstermiştir. Çünkü insanlar farklı karakter ve mizaçlara sahip olabilmektedir. Böylece birinci kesime dinini muhafaza edip insanların arasına katılmayı emrettiği gibi, diğer kesime ise Mümin, yumuşak huylu, vakarlı, seven ve sevilendir diye telkinde bulunur. Böylece Müslüman birey fitne ve fesat ortamından uzak maslahat gereği kendisi ve ümmetin faydasına olabilecek durumu iyi analiz edip ona göre bir tavır sergilemiş olacaktır. Bu konuya biraz ışık tutma adına Hz. Muhammed'in hayatı ve konuyla ilgili hadisler ele alınmıştır. Çalışmamız giriş ve bir bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın kavramı, kapsamı, amacı ve yöntemi ele alınmıştır. Daha sonra ise uzletin anlam ve mahiyeti ele alınmış olup uzletin tarihsel gelişimine değinilmiştir. Araştırmada uzlet ile ilgili hadisler ele alınmış, bu hadisler senet ve muhteva açısından değerlendirmeye tabii tutulmuştur.
Etkileri açısından Hz. Peygamber'in Kureyş'le yaptığı gazveler
Hz. Peygamber'in Kureyş ile yaptığı gazveleri etkileri açısından inceleyen bu çalışma, gazvelerin sebep ve sonuçlarını detaylarına girmeden ilgili gazvelerin çeşitli yönlerden etkilerinin anlaşılmasına katkıda bulunmayı hedeflemiştir. Çalışmamız Kureyş'le yapılan gazvelerin hem Müslümanlar hem de bölgede yaşayan diğer kabileler üzerindeki siyasî ve sosyo-ekonomik etkilerini incelemiştir. Çalışmamız klasik eserleri ve bu alanda yapılan çağdaş çalışmaları kronolojik olarak ele almıştır. Bu incelemeler esnasında gerekli yerlerde yorumlara yer verilmiş, yapılan yorumlarda objektif davranmaya gayret gösterilmiştir. Sonuç olarak yapılan her gazve ile birlikte hem Mekkelilerden hem de civar kabilelerden Müslüman olanların sayısının arttığı görülmüştür. Ayrıca bu kişilerden bazılarının, ilerleyen yıllarda, özellikle Bizans ve Sâsânî topraklarına yönelik fetihlerde ve İslâm'ın yayılmasında büyük gayret gösterdiği görülmüştür.
Sahabenin kıraati ve kaynaklık değeri
Kıraat olgusu İslâm ilimleri arasında erken sayılacak bir dönemde yerini almış ve günümüze kadar gündemdeki canlılığını korumuştur. Bu hususu sağlayan unsurların başında kıraatlerin bünyesinde barındırdığı farklı vecihlerin kaynak olmaya elverişli olabilmeleridir. Kıraatlerin Hz. Peygamber'le başlayan serüveni sahâbe, tâbiîn ve sonraki nesiller boyunca gündemden düşmeyen bir konu haline gelmiştir. Bunun yanı sıra kıraatler Kur'ân'ın anlaşılması için ilk dönemlerden beri İslâm âlimlerinin gündeminden düşmeyen konulardan biri olmuştur. Kıraatler, İslâm dünyasında olduğu gibi dışında da birtakım farklı reaksiyonların gelişmesine sebep olmuştur. Bu disiplin esasında tefsir, kelam, fıkıh, Arap dili gibi farklı ilimlere kaynaklık etmesinin yanı sıra, alanda çalışan her bir araştırmacının nassları anlama noktasında farklı okuyuş vecihleriyle ilgilenmesini zorunlu kılmaktadır. Bazı çalışmalarda sahâbe kıraatlerinin ya dil olgusu ya da tefsir boyutu parçacı bir yaklaşımla ele alınmıştır. Bu çalışmada kıraatlerin sadece dil ve tefsir boyutunu ele alan parçacı yaklaşım yerine, konunun bütünselliğini yansıtma adına genel bir yaklaşım sergilenerek, farklı başlıklar altında sahâbe kıraatlerinin kaynaklığı meselesi ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Öte yandan İslâm dünyası dışında kıraatlere karşı yapılan olumsuz eleştirilere, çalışmanın ana konusunu teşkil etmemesi ve konunun mecrasından çıkmaması düşüncesiyle değinilmemiş olup, mesele ilgili çalışma alanlarına bırakılmıştır. Kur'ân'ın, Kureyş diliyle anlaşılması için bu dilin etrafındaki farklı lehçelerin, belli bir zamana kadar bu lehçeye dâhil edildikleri bilinmektedir. İlerleyen zaman dilimlerinde yazı ve okuma kültürünün yaygınlık kazanmasıyla tek lehçede Mushaf yazılmış, çoğaltılmış ve okunmuştur. Kur'ân, vahye dayanması hasebiyle kendisinde bir çelişki barındırmadığı gibi, onu anlamlandırma gayretinde olan kıraat vecihleri de aynı şekilde tutarsızlıktan uzak kalmıştır. Sahâbe okuyuşlarını Hz. Peygamber'e tashih ettirip, sağlam bir zemine oturttukları gibi sonraki nesiller de bu kıraatleri senetleriyle, Mushaf'a uyumuyla ve Arap dili kaidelerine uygunluğuyla geliştirdikleri farklı yöntemler çerçevesinde kendilerinden sonraki kuşaklara aktarmışlardır. Bu doğrultuda zamanla sahâbe kıraatleri etrafında ekoller ortaya çıkmıştır.
Kur'an'da sabır: Ulu'l-Azm peygamberlerin örnekliği
İnsanın gerek Allah ile olan gerek yaratılanlarla gerekse kendi nefsi ile olan bütün ilişkilerinde sabrın önemli bir yeri vardır. Dünya hayatının inşasında büyük rolü olan sabrın ahiret yaşantısının inşasında da önemli bir rolü vardır. İmtihanlarla mücadelede sabır göstermek Allah ile olan ilişkide müspet bir iz bırakılmasının yanı sıra musibetlerle olan mücadelede bir yöntem olarak sabır göstermek yaratılmışlarla olan ilişkilerde de müspet bir iz bırakılmasına yardımcı olmaktadır. Kişinin kendi nefsi ile olan mücadelesinde hayra meyyal şerden mümtenî olmasına yardımcı olan ahlâkî duruşun adı sabırdır. Bu yönüyle sabırlı olmak kişiyi erdemli ve ahlaklı mesabesine yükseltir. İnsan sabrıyla beraber Allah katından bir övgüye ve mükâfata layık görülürken insanlar arasında da huzuru ve esenliği temin etmesiyle farklı bir dereceye ulaşmış olur. Nefsin arzusuna boyun eğmeyerek nefse ağır gelen farziyetleri yerine getirme noktasında da sabretmeyenlere nazaran üstün bir dereceye gelinir. Çalışmamızla sabır kavramının Kur'ân terimi olarak kavramsal analizlerinin yapılıp ulü'l-âzm peygamberlerin yaşayışları ön plana çıkarılarak somutlaştırılmasına katkı sağlamaya çalışılmıştır. Çalışmamız sabır ve ulü'l-âzm peygamberler konulu âyetleri anlamak ve yorumlamak üzere kurulmuştur. Ne, niçin, nasıl gibi soruların cevaplarının arandığı çalışmamız soyut kavramların örnek kişiler üzerinden somutlaştırılmasına katkı sağlamaktadır.
İlk dönem İslâm tarihinde denizcilik ve deniz seferleri
Hz. Osman döneminde ivme kazanan denizcilik faaliyetlerinin ilk denemeleri, Hz. Peygamber döneminde başlamıştır. Kıbrıs Adası'nın fethi, bazı adalara düzenlenen askerî seferler ve Zâtüssavârî Muharebesi (Direkler Savaşı) bu faaliyetleri zirveye çıkarmakla kalmamış; aynı zamanda İstanbul seferlerinin zeminini hazırlamış, ancak bazı doğal nedenlerden dolayı İstanbul fethi gerçekleşmemiştir. Bu yoğun askerî hareketlilik esnasında ticarî aktivite hızlanmış, bölgede Bizans İmparatorluğu'nun tekelinde olan askerî ve ticarî hâkimiyet, Müslümanların eline geçmiştir. Arap Körfezi'ne yakın yerlere kurulan Basra ve kûfe ordugâh şehirleri, kısa zamanda büyük ticaret merkezlerine dönüşmüş, dünya ticaretinde önemli merkezler kabul edilen Hindistan ve Çin ile ekonomik bağ kurulmuştur. Böylece Uzak Doğu'nun kıymetli madenleri, köleleri, ipek kumaşları ve baharatları batıya; batının fildişi, inci, köle ve hurma gibi batıya has gıda maddeleri Uzak Doğu'ya ihraç edilmiştir. Müslümanlar bunu gerçekleştirirken teknolojisini transfer ettikleri Bizans ve Hint gemilerini geliştirerek bu gemileri kendi kültürel yapılarına uyarlamakla kalmamış, sonraki dönem denizciliğine büyük katkı sunmuştur. Buna rağmen Akdeniz Havzası'nda fethedilen adaların Müslümanlar tarafından iskân edilmemesi, zamanla gelişen denizcilik teknolojisine ayak uyduramama, tersanelerin zamanında uygun şekilde ıslah edilememesi ve denizciliğe duyulan ilginin azalması gibi sebeplerle Müslümanlar, denizlerdeki hâkimiyetlerini kaybetmiştir. Araştırmanın amacı, İslâm tarihinde ilk donanmanın ortaya çıkışı ve çıkış sebebi olurken; araştırmanın kapsamı ise, Hz. Peygamber, Râşit Halifeler ve Emevî Devleti'nin yıkılışıyla sınırlandırılmıştır. Araştırmada toplanan veriler; sentezlenerek rivayetçi, öğretici ve neden-nasılcı yöntemler kullanılarak sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: İslâm Tarihi, Hz. Peygamber, Hulefâ-yi Râşidîn, Emevîler, Donanma, Seyrüsefer, Denizcilik, Ticaret.
Sebepleri ve sonuçları açısından Hendek Gazvesi
Hendek Savaşı, Hz. Peygamber'in Bedir ve Uhud savaşlarından sonraki üçüncü büyük savaşıdır. Savaşın tarafları açısından, savaşta kullanılan taktikler bakımından, tarafların kayıpları yönünden diğer savaşlardan farklılıkları dikkat çekmektedir. Savaş 3 bin kişilik İslâm ordusuyla 10 bin kişilik Müşrik-Yahudi-Münafık müttefik ordusu arasında gerçekleşmiştir. Daha önceki ve daha sonraki savaşlardan farklı olarak Medine, şehrin etrafına hendek kazılarak korunmuş, sonuçta kalabalık sayıdaki orduların 20 günü aşkın mücadelesine rağmen her iki taraftan yaklaşık 14 kişi ölmüştür. Kuşatma, hicretin 5. yılı Şevvâl ayının 7. günü (1 Mart 627 Pazar) başlayıp Şevvâl ayının 27. günü (21 Mart 627 Cumartesi) sona ermiş, hendek kazım ve müttefik kuvvetlerin Medine'ye intikal süresi hariç yaklaşık 21 gün sürmüştür. Savaşın azmettiricisi Yahudilerdir. Antlaşmaya ihanetleri sebebiyle Medine'den sürülen Yahudiler, Mekkeli Müşriklerle ve diğer Müşrik kabilelerle, Medine içinde de Benî Kurayza Yahudileri ve Münafıklarla ittifak yapmışlardır. Müttefik kuvvetleri savaşa iten sebepler siyasî, dinî ve ekonomik endişelerken, Müslümanların savaşma sebebi meşru müdafaadır. Savaşın hem İslâm ordusu hem de müttefik kuvvetler açısından siyasî, askerî, dinî, sosyal ve ekonomik anlamda önemli sonuçları olmuştur. Bu savaş Müslümanların son savunma savaşıdır. Devam eden süreçte Müslümanlar otoritelerini kabul ettirmiş, müttefikler mağlup olup itibar kaybetmişlerdir. Savaşın gidişatını belirleyen Hz. Peygamber'dir. Kullandığı ve müttefiklerin de uymak zorunda kaldıkları hendek kazma taktiği, soğuk savaş, safları bölme gibi taktikler savaşta az sayıda kişinin ölmesini sağlamıştır. Hz. Peygamber istişareye dayalı, disiplinli, planlı bir şekilde mücadele etmiş, savaş için gerekli bütün imkânlarını seferber etmiş, bulduğu her fırsatta yaptığı dualarla Cenâb-ı Allah'tan yardım istemiş ve dilediği yardıma nâil olmuştur. Bu zafer bir anlamda kulun irade ve gayretiyle, Allah'ın yardımının birleşmesinin ürünüdür. Müttefik orduların mağlubiyetlerinde ordunun çok başlılığı, disiplinsizliği, farklı grupların amaçlarının bire bir örtüşmemesi etkili olmuştur. Neticede İslâmiyet'i tamamen ortadan kaldırmak amaç ve idealiyle Medine'ye saldıran müttefik kuvvetlerin ordusu beklemedikleri bir şekilde hezimete uğramışlar, siyasî, askerî, dinî, sosyal ve ekonomik anlamda ağır bedel ödemişler, bir daha Müslümanlara saldırma cesareti gösterememişlerdir. Müslümanlar ise hemen her alanda önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Anahtar Kelimeler: İslâm Tarihi, Hendek Savaşı, Ahzâb Savaşı, Benî Nadîr, Benî Kurayza oldurulacaktır.
Hz. Peygamber'in dilinde sayılar
Sayılar ile din ve kültürlerin dil dışındaki özellikleri arasında, nesiller boyunca karşılıklı olarak birbirlerini etkiledikleri bir tür simbiyotik ilişki olduğu görülür. Bu ilişki mitolojik anlatıların içinde, ibadethanelerde, dinî ritüellerde, teolojik ve bilimsel çalışmalarda karşılık bulmuştur. Her dönemde kullanılan ve bunlar üzerinden insanlara daha net mesajlar verilen sayıları, Hz. Peygamber de İslâm'ı tebliğinde değişik vesilelerle, muhtelif maksatlarla muhataplara yönelik olarak kullanmıştır. Ancak bu sayısal ifadelerin yorumuna dair anlama çalışmalarında ihtilafa düşülmüştür. Bu noktadan hareketle araştırmamız, genelde farklı din ve kültürlerde sayıları, özelde de Nebevî beyanda sayıların "din", "vahiy", "Kur'ân", "peygamberlik" ve "sünnet" bütünlüğü içerisinde sağlıklı bir şekilde anlaşılması ve yorumlanmasını hedeflemiştir. Elinizdeki bu çalışma, çeşitli örnekler üzerinden sayıların Hz. Peygamber'in dilinde nasıl anlam kazandığı ve bugün nasıl yorumlanabileceğine yöneliktir. Hadis rivâyetlerindeki sayısal ifadeler içerisinden, ilgili olduğu konuya göre kesin bir rakam belirtenler vardır. Namazdaki rekât sayıları, zekât miktarları, oruç günleri gibi farz ibadetlerle ilgili olanlar ile şâhitlik, mirâs taksimi ve had cezaları gibi hukuk-i meselelerle ilgili hadislerdeki sayılar, kesin sayısal bir değere sahiptir. Diğer yandan Hz. Peygamber'in dilinde kesret ifade eden mübalağalı ve soyut sayıların genellikle tergîb ve terhîb ifade ettiği, aynı zamanda cennet-cehennem gibi gaybî konuların anlatılması/anlaşılması amacıyla kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle hadislerde yer alan sayı ve miktarların hangisinin kesinlik ifade ettiği, hangisinin sınırlayıcı olmadığı hususu, hadislerin doğru anlaşılmasında kayıtsız kalınmaması gereken bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Rivâyetlerde yer alan bu sayısal ifadeleri, kültürel ve dinî veriler eşliğinde düşünmek, Kur'ân ile bütüncül olarak ele almak, hadisin vermek istediği mesajın anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Fransızca literatürde Hz. Muhammed ve Kur'ân'a yaklaşımlar
Tez, giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde Fransız oryantalizmi ve kurumları ile, araştırmanın kaynakları hakkında bilgi verilmektedir. Birinci bölümde; Fransızca literatürde Hz. Peygamber'e yaklaşımlar incelenmektedir. Hz. Peygamber'in şahsiyeti, özel hayatı, peygamberlik öncesi durumu, peygamberliği, samimiyeti, önceki dinlerle ilgisi ve sünnet (hâdis) konularına yönelik oryantalist yaklaşım ele alınmaktadır. İkinci bölümde; Fransızca literatürde Kur'ân algısı konusu incelenmektedir. Kur'ân'ın tanımı, önceki din ve kültürlerle ilgisi, yazılması, toplanması ve çoğaltılması ile kompozisyonu ve içeriğine yönelik yaklaşımlar ele alınmaktadır. Üçüncü bölümde; kıraat kavramı, kıraat farklılıklarının sebepleri, mevcut kıraatler, farklı kıraatlerin durumu ve Mushaf'ın nihai şekli konuları ele alınmaktadır. Kıraatler konusu genellikle Fransız oryantalist Régis Blachère'in yaklaşımı çerçevesinde incelenmektedir. Her bölümün sonunda bölümde ele alınan konuların genel bir tahlil ve değerlendirmesi yapılmaktadır. Sonuç kısmında ise çalışmanın geneli üzerinde elde edilen bilgiler doğrultusunda varılan kanaat ve neticeler ifade edilmektedir. Fransızca literatürde Hz. Peygamber ve Kur'ân algısının on sekizinci yüzyıldan sonra yumuşamaya başladığı, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda, Kur'ân üzerine geniş araştırmalarla söylem farklılığının ortaya çıktığı, söylemde yumuşama olmakla birlikte, eski anlayışı çağrıştıracak tarzda yaklaşımların devam ettiği, bu yaklaşımın Hz. Muhammed, Kur'ân tarihi ve kıraatler konusunda kendini gösterdiği, buna göre, Hz. Muhammed'in peygamber olmadığı, Kur'ân'ın vahiy değil Peygamber'in kendi sözü olduğu, nihaî şeklinin ise geleneğin katkılarıyla oluştuğu, ayrıca bu fikirlerin kıraatler konusuna yaklaşımda etkili olduğu, bu konuya Kur'ân'ın korunmadığı açısından yaklaşıldığı değerlendirilmiştir.
Kur'ân'ın kaynağı konusunda oryantalistlerin iddialarının ilmî ve tarihî hakikatler bağlamında eleştirilmesi
Çalışmanın ana konusu, Kur'ân'ı Kerîm'in kaynağı konusunda oryantalistlerin temel iddialarının bilimsel ve tarihsel hakikatler bağlamında eleştirilmesidir. Tezin birinci bölümünde oryantalizmin tanımı, oryantalizmin tarihçesi, oryantalizmin hedefleri, oryantalistlerin Kur'ân üzerinde durdukları en önemli konular ve bunun amacı, bilinen bazı oryantalistlere ilişkin kısa açıklamalar ortaya konulmuştur.Tezin ikinci bölümünde, Kur'ân-ı Kerîm'in kaynağının beşerî ve vahiy dışı diğer kaynaklar olduğuna yönelik görüşlerin ve iddiaların temellerini ilmî ve tarihî bakımından inceleyerek bu görüş ve iddiaların hakikâti yansıtmadığını göstermektir. Oryantalistlerin Kur'ân'ın ilahî vahye dayanmadığı yönündeki argümanları; Mekke ve Medine'de Ehl-i Kitab topluluğu, Hz. Muhammed'in Varaka b. Nevfel, Hz. Muhammedîn Bahîra ile yaptığı görüşme, Haniflik ve Sabiîlik gibi inançlar, şairlerden veya Hz. Muhammed'in içinde yaşadığı toplumun fikirlerinden etkilenmesi, şeytanın vahiy etmesi ve Hz. Muhammed'in sadece sosyal bir reformcu veya lider olduğu, Hz. Muhammed'in kendi nefsinden kaynaklandığı şeklinde özetlenebilecek yargılara dayanmaktadır.
Muhammed Et-Tâhir B. Aşûr (1879-1973) ve hadis ilmindeki yeri
Bu araştırmada "Muhammed et-Tâhir b. Âşûr ve Hadis İlmindeki Yeri" konusu ele alınmıştır. İbn Âşûr, İslam dünyasının en buhranlı dönemlerinden biri olan XIX. asrın son çeyreği ile XX. asrın ilk üç çeyreğinde 1879-1973 yılları arasında Tunus'ta yaşamış önde gelen âlimlerdendir. O, 94 yıllık ömründe Mâlikî kadılığı, Şeyhu'l-İslamlık, Zeytûne Üniversitesi'nde rektörlük gibi Tunus'ta önemli görevler yapmıştır. Bunun yanında tefsir, hadis, fıkıh, Arap dili ve edebiyatı gibi hemen hemen her ilim dalında eser telif etmiş ıslahatçı bir ilim adamıdır. İbn Âşûr, Buhârî'nin Sahîh'i üzerine en-Nazaru'l-Fasîh ve Mâlik b. Enes'in Muvatta'ı hakkında Keşfu'l-Muğatta adlı şerhlerini yazmış, ayrıca Hz. Peygamber ve hadis ile ilgili pek çok makale kaleme almıştır. Bu araştırmada bu çalışmalardan ve diğer eserlerinden hareketle onun hadis ilmindeki birikimi ortaya koyulmuştur. Bu çalışmanın giriş bölümünde İbn Âşûr'un yaşadığı zamanda Tunus'un siyasî, ekonomik ve ilmî durumu ele alınmıştır. İlk bölümde hayatı, ilmî şahsiyeti ve eserleri yer almaktadır. İkinci bölümde ise İbn Âşûr'un Hz. Peygamber tasavvuru, hadis ve sünnet ile ilgili görüşleri, sünnetin bağlayıcılığı taksimi, eserlerinden tespit edilen sened ve metin tenkidi örnekleri ve hadis şerhçiliği konuları işlenmiştir