Lipids
138 theses under this subject heading
Romatoid artrit tanılı hastalarda retrospektif olarak tofasitinib'inetki, yan etki ile tam kan sayımı, lipit profili ve karaciğer fonksiyon testleri üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Romatoid Artrit (RA) otoimmun, kronik ve sistemik bir hastalık olup birçok organı etkilemektedir. Sinovyal inflamasyon sonucu oluşan kıkırdak ve eklem hasarı hastalığın temelini oluşturmaktadır. Prevalansı yaklaşık %1-2 olan RA'nın insidansı da yaş ve kadın cinsiyet ile birlikte artmaktadır. Etiyolojisinde pek çok faktörün rol oynadığı RA'nın patogenezisinin her geçen gün daha da aydınlanmasıyla birlikte tedavisine de yeni ajanlar eklenmektedir. Yeni bir ilaç olan Tofasitinib, janus tirozin kinaz inhibitörü olup RA tedavisinde yerini almıştır. Bu çalışmanın amacı RA tanılı hastalarda Tofasitinib'in etkinliğini ve laboratuvar değerleri üzerindeki etkisini belirlemek ve Tofasitinib'e bağlı gelişebilecek yan etkileri göstermektir. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi- Ankara Şehir Hastanesi Romatoloji Polikliniği'nde takipli, 18 yaşından büyük, 2010 ACR klasifikasyon kriterlerine uygun Romatoid Artrit tanısı olan ve RA tanısı sebebiyle en az üç ay Tofasitinib kullanan toplam 66 hasta; hastanenin bilgi işlem biriminden destek alınarak retrospektif olarak değerlendirildi. Hastane bilgi işlem birimi aracılığıyla romatoloji poliklinik epikrizleri, yeniden değerlendirme notları, laboratuvar tetkikleri incelendi ve hastalar ile görüşülerek edinilen anamnez ve muayene bilgileri ile veriler oluşturuldu. Hastaların yaş, cinsiyet, RA tanı yılı, RA tanı yaşı, hastalık tanısı konulduğu dönemdeki otoantikor varlığı ve eşlik eden ko-morbiditeleri kaydedildi. Tofasitinib tedavisi öncesi ile tedavi sonrası üçüncü ve altıncı ay tam kan sayımı, lipit profili, karaciğer transaminaz düzeyleri, eritrosit sedimentasyon hızı ve CRP düzeyleri tespit edildi. Ayrıca Tofasitinib tedavisi öncesi ve sonrası; sabah tutukluluğu süresi, DAS 28-ESH, VAS skoru belirlendi. Elde edilen veriler SPSS veri tabanına yüklendi ve istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda 2010 ACR klasifikasyon kriterlerine uygun Romatoid Artrit tanısı olan ve RA tanısı sebebiyle en az üç ay Tofasitinib kullanan toplam 66 hasta yer almaktaydı. Çalışmamızda yer alan hastaların yaş ortalaması 54.7±12.0 yıl olup %84.8'i kadındı. Hastaların Tofasitinib kullanma ortalama süresi 19.0±13.5 aydı. Hastaların %19.7'si Tofasitinib'i monoterapi olarak alırken %80.3'i en az bir ksDMARD ile kombine olarak alıyordu. Hastaların Tofasitinib tedavisi sonrası sabah tutukluğu süresi ile DAS-28(ESH) ve VAS(Hasta) puanları öncesine göre anlamlı olarak azalmıştı(p<0.001). Hastaların tedavi sonrası 6.aydaki lökosit sayısı tedavi öncesine göre anlamlı olarak azalmıştı (p=0.015) fakat hemoglobin düzeyi, trombosit sayısı, ESH, CRP, AST, ALT, total kolesterol, HDL, LDL ve trigliserid değerlerindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Hastaların %33.3'ünde Tofasitinib'e bağlı yan etki gelişmişti. En sık gelişen yan etkiler döküntü, öksürük ve bulantıydı. Hastaların %13.6'sında Tofasitinib ilişkili Herpes Zoster enfeksiyonu gelişmişti. İncelenen hastaların %48.5'inde ilaç etkinsizliği, hastalık aktivasyonu ve yan etkiler sebebiyle Tofasitinib tedavisi kesilmişti. Sonuç: Romatoid Artrit tedavi kılavuzlarında ksDMARD'lara yanıtsız hastalarda hedefe yönelik sentetik, biyolojik veya biyobenzer ajanlar önerilmektedir. Tofasitinib'in oral formunun olması diğer ilaçlara göre kullanım kolaylığı sağlamaktadır fakat etkinliği ve güvenilirliği ile ilgili daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kronik böbek yetmezliği olan hastalarda lipid parametrelerinin değerlendirilmesi
Kronik böbrek yetmezliği, böbreklerin nefron kütlesinin ilerleyici ve geri dönüşü olmayan dejenerasyonu ile karakterizedir. Son dönem böbrek yetmezliği varılan en son nokta olarak kabul edilir. Bu noktadan itibaren hastanın artık hayatını devam ettirebilmesi için renal replasman tedavilerinden hemodiyaliz, periton diyalizi veya transplantasyondan birinin kullanılması zorunlu hale gelmiştir. Hemodiyaliz halen dünyada son dönem böbrek yetmezliği tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemdir. Yapılan çalışmalarda etkin bir hemodiyalizin morbidite ve mortaliteyi azalttığı gözlenmiştir. Bu çalışmada kronik böbrek yetersizliği ile hemodiyaliz tedavisi gören hastalarda lipid parametrelerinin etkileri araştırıldı. Çalışma grubumuzu, 12'si erkek toplam 23 diyaliz hastasının kan örnekleri ile yine 12'si erkek toplam 26 sağlıklı grup oluşturdu. Biz bu çalışmamızda üre, kreatinin, trigliserit, kolesterol, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve VLDL kolesterol analizlerini tayin ederek kontrol grubumuz ile istatistiki açıdan değerlendirmesini yaptık. Sonuç olarak kolesterol değerlerimiz kontrol grubumuza göre biraz yüksek çıkmakla birlikte istatistiki açıdan bir önemlilik tespit edilemedi. Diğer parametrelerimiz arasında sırasıyla üre, kreatinin, HDL kolesterol değerlerinde (p < 0,0001), LDL kolesterol (p < 0,4552), trigliserit ve VLDL kolesterol (p < 0,020) değerleri arasında istatistiki açıdan önemlilik tespit edilmiştir. Yine yapmış olduğumuz üre-kolesterol ve üre-LDL kolesterol arasında da pozitif bir korelasyon tespit edildi.
Kütahya Tunçbilek-Ömerler Ocağı'nda çalışan işçilerde serum lipid parametreleri ile karaciğer fonksiyon testlerinin araştırılması
Bu çalışma kömür ocaklarında çalışmanın ateroskleroz ve karaciğer hastalıkları açısından etkilerini ortaya koymak amacı ile, Kütahya, Tunçbilek-Ömerler yeraltı kömür ocaklarında çalışan 36-45 yaşları arasında (3?=36,27) 29 erkek işçi ile Kütahyada sigar-a ve alkol kullanmayan 23-53 yaşları arasında (x'=36.52) 40 sağlıklı erkek büro memurları üzerinde gerçekleştirildi. İkinci grup kontrol. grubu olarak değerlendirildi. Tüm vakalarda serum trigliserid, total kolesterol (T. kol) HDL-kolesterol, LDL-Kolesterol, SGOT, SGPT, LDH ve GGT analizleri yapıldı. Sonuçta, kömür. ocağında çalışan işçilerde serum trigliserid düzeyi kontrollere göre önemli (p<0.0001) yüksek, HDL-kolesterol ile LDH düzeyleri düşük (p< 0.0001 ve p<0.002) bulundu. Diğer parametreler arasında istatistiki açıdan önemli bir fark bulunamadı. Bu bulgularda kömür ocaklarında çalışan işçilerde ateroskleroz riskinin yüksek olduğu sunucuna varidi. Anahtar kelimeler: Kömür madeni, Trigliserid, T. Kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol, SGOT, SGPT, LDH, GGT.
Obstrüktif meibomian bez disfonksiyonuna bağlı kronik blefaritli hastalarda serum D vitamini ve lipit profili düzeylerinin değerlendirilmesi
Çalışmamız prospektif kesitsel gözlemsel olup Nisan 2023-Ekim 2023 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz hastalıkları polikliniğine başvuran 18- 65 yaş arasındaki 35 OMBD tanılı hasta ile Göz hastalıkları polikliniğine rutin göz taraması amacıyla başvuran bilinen herhangi bir sistemik hastalığı bulunmayan 35 sağlıklı gönüllü olarak çalışmamıza dahil edildi. OMBD tanılı hastalar ile sağlıklı gönüller arasında serum D vitamini ve lipit profili düzeylerinin karşılaştrımasını amaçladık. Çalışmaya katılan tüm olguların detaylı oftalmolojik muayenesi yapıldı, oküler yüzey hasar indeksi (OSDİ) testi, gözyaşı kırılma zamanı ve schirmer testi yapıldı. Oküler yüzey (korneal ve konjonktival boyanma) boyanması Oxford şemasına göre değerlendirildi. Aynı zamanda Meiboimian gland disfonksiyonunu doğrudan gösteren Meibmain salgı kalitesi, kapak kenarındaki morfolojik değişklikler ve Meibomian salgının iletilebilirlik derecesi değerlendirildi. Tüm olgulardan serum D vitamini ve lipit profili [Trigliserid(TG), Total Kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein(LDL)] düzeylerine bakıldı. OMBD grubundaki hastaların Lipit profili değerleri ortalama Trigliserid TG (168±118), Total kolesterol (183±49), Yüksek dansiteli lipopretein HDL (53±9), Düşük dansiteli lipoprotein LDL (123± 31) olarak saptandı. Sağlıklı kontrol grubundaki olguların Lipit profili değerleri ortalama Trigliserid TG (150±75), Total kolesterol (175±39), Yüksek dansiteli lipopretein HDL (52±8), Düşük dansiteli lipoprotein LDL(117± 28) olarak saptandı. Total kolesterol, HDL ve LDL değerleri açısından iki grup arasındaki fark anlamlı bulunmadı. Sadece Trigliserid(TG) değerleri açsısndan ise iki grup arasındaki fark anlamlı bulundu.(p=0.001). OMBD grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasında serum D vitamini açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.112). Serum D vitamini düzeylerinin dağılımı (eksik, yetersiz ve optimal) açısından da iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.273).
PRP'den elde edilen lipid fraksiyonunun yara iyileşme tedavisinde etkisi ve ilişkili genlerin MRNA ekspresyon profillerinin değerlendirilmesi
Günümüzde yara iyileşmesi tedavisi olarak uygulanan birçok yöntem olmasına karşın yara kapanma hızını arttırmak, en az yara izi oluşumunun sağlamak ve hissedilen acıyı en aza indirgemek amacıyla yara üzerine çalışmalar devam emektedir. Son zamanlarda, içerdiği bileşenlerin rejenerasyonu arttırıcı etkisi ortaya konulan PRP (plateletten zengin plazma) tedavisi, yara iyileşmesi çalışmalarının da popüler konusu haline gelmiştir. PRP'nin içeriğini oluşturan protein ve lipid yapılı biyoaktif biyomoleküller yara iyileşmesini moleküler düzeyde uyararak iyileşmeyi hızlandırırlar. PRP'nin bileşenlerinden protein yapılı olanların yara bölgesinde bulunan proteaz aktivitesi ile yıkılarak işlevsiz hale geldiği bu sebeple PRP'nin iyileştirici etkisinin protein yapılı bileşenlerinden ziyade lipid yapılı olanların aktivitesi ile gerçekleştiği üzerine yapılan in vitro çalışmalar literatürde yer almaktadır. Söz konusu hipotezin in vivo olarak test edilmesi, tez çalışmamızın konusu olup, PRP'den elde edilen lipid fraksiyonunun yara iyileşmesi üzerindeki etkisi makroskopik ve moleküler olarak değerlendirilmiştir. Makroskopik anlamda yara alanlarına bağlı yara kontraksiyon hesaplamaları yapılırken moleküler anlamda ise yara iyileşmesiyle ilişkili olduğunu bildiğimiz 84 tane farklı genin mRNA ekspresyon seviyeleri analiz edilmiştir. mRNA protein sentezinde genetik şifreyi taşıyan RNA molekülü olup ekspresyon profillerinin değerlendirilmesi yara iyileşmesi süresince moleküler seviyede meydana gelen protein sentezi hakkında bilgi vermektedir. Çalışmamızın hayvan deneyleri, 20 tane Sprague Dawley türü sıçanların sırt bölgelerinde yaklaşık 1.2 cm çapında dairesel tam kat yaralar oluşturularak 4 faklı grup üzerinden tamalanmıştır. PRP, lipid fraksiyonu, DMSO ve SHAM grublarına ait yaralardan yara iyileşmesinin inflamasyon, proliferasyon ve olgunlaşma (yeniden şekillenme) evrelerine denk gelen 3., 7., ve 14. günde biyopsi örneği alındı. Alınan biyopsi örneklerinden yararlanılarak PCR array tekniği ile gerçek zamanlı PCR yapıldı ve yara iyileşmesi genlerine ait ekspresyon seviyeleri analiz edildi. 2ˆΔΔCT yöntemi ile kat değişimleri hesaplandı ve artış veya azalış gösteren genler belirlendi. Günlere göre regülasyon gösteren gen sayısı bakımından en fazla sayıda gen regülasyonu proliferasyon evresinde gözlenmiştir. PRP ve lipid fraksiyonu tedavi grupları inflamasyon, proliferasyon ve olgunlaşmada benzer regülasyonları gösterse de kat değişimleri açısından PRP daha fazla fark göstermiştir. Makroskopik değerlendirmelerde lipid fraksiyonu tedavi grubuna ait yaraların PRP'ye göre kapanma hızının daha az olduğu tespit edilmştir. PRP grubuna ait yara kontraksiyon bulguları T-test ile analiz edildi ve istatistiksel olarak anlamalı bulundu. PRP tedavi grubu ve lipid fraksiyonu tedavi grubuna ait RT-PCR verileri, moleküler seviyede benzerlik göstermeleri açısından PRP'den elde edilen lipid fraksiyonu, PRP'nin sahip olduğu içeriğe ve iyileştirici etkiye sahip olduğu ancak PRP'nin daha etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler : Yara, Yara İyileşmesi, PRP, Lipid Fraksiyonu, mRNA Profili, PCR Array
Lipid profili ile COVİD-19 arasındaki ilişki
Amaç: İlk olarak Çin'in Wuhan bölgesinde tespit edilen ve ardından hızlıca tüm dünyayı etkisi altına alarak Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edilmesine sebep olan COVİD-19, halihazırda birçok ülke için ciddi bir sağlık sorunudur. Çalışmamız Covid-19 hastalarında lipid profillerini değerlendirerek, diğer laboratuvar parametreleriyle olan ilişkisini ve bunların prognoza etkisini göstermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Covid-19 enfeksiyonunun Türkiye'de ilk tanı konulduğu 11 Mart 2020 ile Haziran 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatarak tedavi gören, PCR sonucu pozitif olan hastalar alınarak retrospektif şekilde hazırlanmıştır. Çalışmamızda hastaların ilk yatışı esnasında alınan anamnez bilgileri, vital bulguları, laboratuvar parametreleri ve BT bulguları retrospektif olarak incelenmiş, çalışmamıza uygun parametreleri içermeyen hastalar çalışmadan çıkarılmıştır. Ayrıca hastaların takipleri sonucu taburculuk durumları, yoğun bakım ünitesi ihtiyacı olup olmadığı da çalışmaya eklenmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS (versiyon 21) yazılımı kullanılmıştır. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğuna Kolmogrov Smirnov ve Shapiro Wilk testleri ile Q-Q plot ve histogram grafikleri ile bakıldı. Analiz sonucunda normal dağılan değişkenler ortalama ± standart sapma ile normal dağılmayanlar ortanca (minimum- maksimum) olarak gösterildi. Kategorik veriler frekans (yüzde) ile gösterildi. Sürekli verilerde iki grup karşılaştırmaları veriler normal dağıldığında Bağımsız örneklem t testi, normal dağılmadığında Mann Whitney U testi ile, üç grup karşılaştırması normal dağıldığında Tek Yönlü Varyans Analizi testi, normal dağılmadığında Kruskal Wallis testi ile yapıldı. Kategorik veriler Fisher'in kesinlik testi ile karşılaştırıldı. Sürekli veriler arası ilişki, veriler normal dağılmadığı için Spearman korelasyon ile bakıldı. Anlamlılık için p<0,05 değeri kabul edildi. Bulgular: Çalışmada incelenen 147 hastanın 67 (%45,6)'si kadın, 80 (%54,4)'i erkekti. Hastaların yaş aralığı 19 ile 88 arasında, yaş ortalaması 53,7 15,9 olarak saptandı. Tüm hastaların lipid profilleri incelendiğinde; total kolesterol değeri en düşük 86 mg/dl iken en yüksek 297 mg/dl ve ortalaması 167,11 39,21 mg/dl olarak saptandı. Trigliserit değeri en düşük 45 mg/dl iken en yüksek 393 mg/dl ve ortalaması 126,57 66,69 mg/dl olarak belirlendi. LDL değeri en düşük 42 mg/dl iken en yüksek 269,1 mg/dl ve ortalaması 111,0 38,51 mg/dl olarak hesaplandı. HDL değeri en düşük 18,8 mg/dl iken en yüksek 76 mg/dl ve ortalaması 40,67 12,32 mg/dl olarak hesaplandı. HDL değeri ortalamaları sırasıyla; steroid tedavisi alan hastalarda 32,48 6,66 mg/dl, steroid tedavisi almayan hastalarda 40,67 12,58 mg/dl'idi. Bulunan fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). HDL medyan değerleri sırasıyla; oksijen tedavisi alan hastalarda 42 (18,8-76) mg/dl, oksijen tedavisi almayan hastalarda 32,9 (20,4-62,8) mg/dl idi. Bulunan fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,027). Trigliserid değeri ile CRP ve hastane yatış süresi arasında pozitif korelasyon bulundu. Trigliserit ile CRP r=0,178 (p<0,05) çok zayıf ilişkili, trigliserit ile hastane yatış süresi r=0,276 (p<0,01) zayıf ilişkili bulundu. HDL değeri ile CRP, prokalsitonin, ferritin, LDH ve hastanede yatış süresi arasında negatif yönlü korelasyon tespit edildi. HDL ile CRP r=-0,263 (p<0,01) zayıf ilişkili, HDL ile prokalsitonin r=-0, 245 (p<0,01) çok zayıf ilişkili, HDL ile ferritin r=-0,351 (p<0,01) zayıf ilişkili, HDL ile LDH r=-0, 253 (p<0,01) çok zayıf ilişkili ve HDL ile hastane yatış süresi r=-0, 301 (p<0,01) zayıf ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda lipid parametrelerinden HDL kolesterol değerleri ile CRP, prokalsitonin, ferritin ve LDH arasında negatif kolerasyon saptanmıştır. Negatif korelasyon saptanan CRP, prokalsitonin, ferritin ve LDH değerlerinin yüksekliğinin genellikle Covid-19'un kötü prognozuyla ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle HDL'nin düşük değerlerinin kötü prognozu tahmin açısından fikir verebileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Covid-19, HDL, CRP, Prokalsitonin, LDH
The role of ghrelin in overweight and obesity
In the current study, the main goal was to search in the change of the metabolic functions in overweight and obese people by taking ghrelin, glucose, triglycerides, cholesterol, HDL, LDL, and VLDL with the activities of ALT, AST, and ALP as parameters in the study. Forty people were inserted to each of the three groups of the study (control, overweight, and obese) with matched age and different body mass index according to their category. The obtained results showed a significant reduction of ghrelin in obese and overweight compared to control. Moreover, the ghrelin level was significantly lower in obese compared to overweight. Glucose level was increased in obese compared to control and overweight. The levels of triglycerides and VLDL were increased significantly in obese and overweight compared to control. Moreover, the levels of the last two parameters were significantly higher in obese compared to overweight. The cholesterol and LDL levels were significantly higher in obese and overweight compared to control. Nevertheless, HDL level was decreased in obese and overweight compared to control. The activities of ALT, AST, and ALP were increased significantly in obese compared to control and overweight. Clearly, obesity induce significant change on the metabolic functions in people.
Insulin resistance and lipid profile in patients with Covid-19 in baghdad
This study was conducted on the epidemic of the emerging corona virus. Coronavirus affects the respiratory system and is called the severe acute corona. The study aimed to explore the factors affecting the corona virus to control and reduce it. The study was conducted on 124 patients, the number of females was 66 and the number of males was 58. By conducting IMG & IGG analyzes, the percentage was high indicatid of the virus. The analyzes were D-dimer, C Reactive Protein, HbA1C, Lipid Profile, and Fasting Blood Sugar. The results showed that there are three factors, the most important of which are high blood sugar for diabetics and non-diabetics. Diabetics, high diodes, and high ferritin had a clear increase in the presence of the virus, and obesity also had an effect. A statistical study by ANOVA was implemented to assess the sensitivity and specificity of the variables with the presence of the virus, as 98 patients were discharged from the hospital and 26 patients remained in the intensive care unit. The CRP ratio in the area under the curve was expected at 43.5 mg/L, and the D-dimer ratio was expected 1204 NG/mL. For ferritin, its sensitivity and specificity were 380 ng/mL. As for insulin, the sensitivity and specificity of the test was 10.35 mu/ ml while, the sensitivity and test of HOMA-R were 12.5% at the cut-off value. The P value indicates the significance of the effects of coronavirus on the rate of blood sugar, rate of ferritin and rate of CRP.
The relationship between serum apelin and some markers in Iraqi patients with atherosclerosis
To assess the severity and progression of coronary atherosclerosis, the study's goals were to measure the role of apelin levels in the progression of atherosclerosis patients and healthy volunteers and to look into any potential relationships between apelin and the parameters examined in patients with coronary atherosclerosis in the AL-Anbar Governorate of Iraq. In this study, Ninety participants defferent age from 40 to 73 years were included. There were two groups formed from them: The first group of patients was made up of 60 patients and 40 control group. Levels of apelin in the patient were significantly decreased than in the control. Serum concentrations of cTn-I, CK-MB, LDH, and AST were all significantly decreased in patients compared to healthy controls. Serum total cholesterol, LDL-C, TG levels were all significantly higher (p<0.001) and HDL-C level significantly lower (P<0.001) in patients compared with healthy controls. Glucose levels in the patients were 6.18 compared to 4.64 in controls (P<0.0001). HbA1c levels were 3.41 in patients and 1.15 % in controls (P<0.0001). Plasma apelin was strongly negatively associated with BMI, serum CK-MB, LDH, AST, cholesterol, TG, and LDL-C levels, and significantly positively correlated with HDL-C. These findings may indicate a prognostic function of apelin, at least in the development of atherosclerosis.
Çukurova bölgesinde APO E polimorfizminin kan lipid parametreleri üzerine etkisi
ÖZET Çukurova Bölgesinde Apo E Polimorfizminin Kan Lipit Parametreleri Üzerine Etkisi Apolipoprotein E lipoprotein metabolizmasında esansiyel öneme sahip, özellikle trigliseritten zengin lipoprotein kalıntılarının düşük dansiteli lipoprotein (B,E) reseptörü ve hepatik kalıntı (E) reseptörüne bağlanmalarında ligant olarak fonksiyon gören bir glikoproteindir. Apo E geninin polimorfik doğasından kaynaklanan sık görülen üç apo E alleli tanımlanmıştır. Bu alleller üç apo E izoformunun oluşumundan sorumludur. Üç izoformun 112. ve 158. amino asit dizisinde farklılık vardır. Farklı apo E izoformları lipoprotein seviyeleri üzerinde bireyler arası varyasyonda önem kazanmaktadır. Adana ili Yemişli köyü ve hastaneye başvuran, sağlıklı görünen 75 olgudan alınan kan örneklerinde lipit parametreleri yanında, DNA'ları elde edilip, amplifiye edildikten sonra restriksiyon tipleme yöntemi (RFLP) ile apo E genotipleri saptandı. Ateroskleroz açısından risk faktörleri olarak kabul edilen total kolesterol, LDL kolesterol, apolipoprotein B ve lipoprotein (a) yüksekliği ile HDL kolesterol ve apolipoprotein Al düşüklüğü özellikle erkek populasyonu tehdit etmektedir. Apo E genotipleri sıklığı 2/2 %0, 2/3 %10.7, 2/4 %2.7, 3/3 %68.0, 3/4 %17.3 ve 4/4 %1.3 olarak saptandı. Apo E genotipleri sıklığı Yemişli köyü ile hastaneye başvuran olgular arasında farklılık taşımaktaydı, istatistiksel değerlendirmeye alınan üç apo E genotipinin ( 2/3, 3/3 ve 3/4) HDL kolesterol dışında lipit parametreleri üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı saptandı. Olgu sayısının arttırılmasıyla tüm genotipleri kapsayacak şekilde çalışmanın genişletilmesi gerektiği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: apolipoprotein E, lipit parametreleri, ateroskleroz, RFLP, apo E genotip sıklığı VI
Association between leptin and nesfatin-1 with antioxidant capacity in obese Iraqi patients
This study was involved the exploration of nesfatin-1 and leptin association with the total antioxidant capacity (TAC) in obese males. The experimental part of the study has involved the analyze of nesfatin-1, leptin, TAC, triacylglycerol (TAG), total cholesterol (T.Ch), high-density lipoprotein-cholesterol (HDL-Ch), low-density lipoprotein cholesterol (LDL-Ch), very low-density lipoprotein-cholesterol (VLDL-Ch), urea, and creatinine in 60 obese males, and controlled with 60 lean males of comparable ages. Anthropometrics for obesity were calculated for all of the selected subjects including body mass index (BMI), waist circumference (WC), waist to hip ratio (WHpR), and waist to height ratio (WHtR). The results have expressed a significant (P<0.05) higher level of leptin with significant (P<0.05) lower levels of nesfatin-1 and TAC in obese males compared to lean males. Additionally, TAG, T.Ch, LDL-Ch, VLDL-Ch, and urea were greatly (P<0.05) higher in obese males than lean males, while HDL-Ch was greatly (P<0.05) lower. The differences in creatinine were non-significant (P>0.05). Leptin was associated directly with BMI and inversely with nesfatin-1 in obese males. On the other hand, nesfatin-1 was associated directly with TAC, and both were associated negatively with BMI in obese males. In conclusion, nesfatin-1 has important role in obesity condition, and it involved in the oxidative stress that developed in obesity.
Level evaluaion of thyroid hormones and lipid profile in patient with type 2 diabetes mellitus in Iraq
This study was conducted to evaluated the thyroid hormones and lipid profile in people (males and females) with Diabetes mellitus type 2 and study some biochemical parameters. Results showed that the female with DM2 group significantly superior in age parameter as compared to the two other groups (control and male with DM2). The results revealed that there was a significant differences between the tested groups which indicated that RBC count of male with DM2 was higher than count of female with DM2, the male with DM2 recorded 4.88 cells / mcl as compared to 5.49 cells / mcl respectively, The women with DM2 significantly superior on the other group in mean of HbA1c which recorded 6.55 as compared to 4.39 in control group. The results indicated an essential difference between the three groups in mean of level of T3 and T4 hormone, male with DM2 significantly decreased in mean of T3 levels which recorded 68.03 ng/ dL as compared to 79.67 and 96.05 ng/ dL for women with DM2 and control group respectively.The results found that TSH hormone production as compared to healthy persons, the women with DM2 group significantly elevated the level of TSH in patients which recorded 4.00 mU/ L as compared to 2.20 mU/ L in healthy persons. The results pointed a significant differences in liver profile especially levels of GOT and GPT between two patients group (male and female with DM2) and healthy individuals group.
Evaluation of level thyroid hormones, thyroglobulin in obesity patients and its effect on the body
Obesity has been linked to the progression of hypothyroidism and increasing the consequences of this disorder. In this study, obesity and Hashimoto's disease (the common cause of hypothyroidism) has been investigated by measuring the thyroid hormones, Thyroglobulin antibody (anti Tg), and lipid profile in obese and lean people. Eighty obese people with Hashimoto's disease were included in this study and divided into two groups according to their (BMI) values; obese I which contained 40 obese people with BMI range 30-35 kg/m2, and obese II which contained 40 obese people with BMI range 35-42 kg/m2. The levels of TSH, and anti Tg were increased significantly in obese I and II compared to the control, with anti Tg level in the obese II higher significantly than obese I. The T4 level was significantly reduced in obese I and II compared to control, where it was significantly lower in obese II compared to obese I. T3 level was non-significant among the three groups. Moreover, the lipid profile variables were significantly changed in obese I and II patients compared to control. In conclusion, the increase of BMI in obese people cause significant shift in the anti Tg and T4 levels in hypothyroidism patients.
The effect of overweight and obesity on liver biochemical markers in children and adolescents
Obesity is characterized by associating with the progression of different metabolic disorders. In this study, the relationship between obesity and non-alcoholic fatty liver disease (NAFLD) was investigated by taking liver enzymes, lipid profile and serum protein carbonyl content as variables of comparison. The study was included 50 healthy lean people, 40 obese people with healthy liver, and another 40 obese people with NAFLD. The age comparison among the three groups gave non-significant changes, while the body mass index of obese people at both groups was significantly higher than lean control, and non-significant between them. The activities of AST, ALT, ALP, LDH, and GGT were significantly increased in the serum of NAFLD obese patients compared to control, while ALT, ALP, and LDH were increased significantly in healthy obese people compared to control. AST, and GGT were observed to be significantly higher in NAFLD obese people compared to healthy obese people. Lipid profile parameters were significantly altered in obese people at both groups, but only triglycerides and VLDL were showed significant higher levels in NAFLD obese patients compared to healthy obese people. The level of protein carbonyl was increased in both of obese groups compared to control, and further significant higher levels were observed in NAFLD obese patients compared to healthy obese people
Serum betatrophin as a diagnostic biomarker in type 2 diabetes mellitus
It is thought that betatrophin/ANGPTL8, which the liver and fat cells manufacture,is active in the metabolism of lipids. Insulin resistance may serve as a catalyst, as shown by the data. T2DM patients had higher levels of betateophin in their blood, which we examined in connection to a number of metabolic markers and assessed its use as a diagnostic tool in this population of patients. The betatrophin concentration was measured using an ELISA kit. The diagnostic value of betatrophin levels in T2DM was evaluated using Receiver Operating Characteristic (ROC) Curve Analysis.It was also evaluated in 89 subjects: 19 non-diabetic and 70 T2D of genders. The difference in betatrophin levels between non-diabetic (25.19±9.15 ng/mL) and T2D (poorly control diabetic patients) was (26.67± 14.98 ng/mL). This) patients is substantial (p< 0.001). correlation between serum betatrophin with BMI was found no statistically significant (P ≤ 0.05) after correlation analysis. However, FBG, TG, were strongly associated with betatrophin in T2D. In T2DM patients, betatrophin levels seem to be much greater than in healthy controls, according to our results. Betatrophin levels may also be linked to glucose and fat levels, according to the findings of this pilot investigation. Also, our research shows that betatrophin could be a useful T2DM diagnostic biomarker
The relationship between alcoholic liver disease and non-alcoholic liver disease with obesity, diabetes and protein malnutrition
In patients undergoing bariatric surgery, the prevalence of NAFLD ranged from 37 to 91%, with the increase in this prevalence being linearly proportional to the increase in BMI, with the presence of central obesity. Alcoholic hepatitis is due to major liver damage with inflammation and destruction of liver cells; appears more abruptly and can be very serious. Patients typically present with yellowing (jaundice), malaise, nausea, vomiting, abdominal pain, and fever. It is important to highlight those numerous studies have been carried out with a proteomic approach in tissue samples from animal models of obesity, which have provided relevant information to clarify the molecular mechanisms involved in this disease; however, it is necessary to consider the limitations of animal models in the interpretation of the studies and their extrapolation to obesity in humans. Finally, cirrhosis associates a significant destruction of liver cells with a marked scarring process (fibrosis) that significantly alters the architecture of the liver, compromising its functions. Initially, patients may have almost no symptoms, but if their evolution continues, they may present accumulation of fluids in the abdomen (ascites), digestive bleeding, behavioural disorders (encephalopathy) and even a liver tumor.
Bazı biyobelirteçler ile hiperparatiroidizm ve kalp hastalığı arasındaki korelasyonun belirlenmesi
Hiperparatiroidizm, yüksek seviyelerde paratiroid hormonu (PTH) veya paratiroid hormonuna yüksek azalmış duyarlılıkla karakterize bir durumdur. Paratiroid hastalığı sıklıkla osteoporoza, böbrek taşlarına, hipertansiyona, kardiyak aritmilere ve böbrek yetmezliğine yol açar. Hipotiroidizmin süresi ile bulguların şiddeti ilişkili olup, ilerleyen dönemlerde plevral ve perikardiyal efüzyona hatta konjestif kalp yetmezliğine neden olabilir. Bu çalışmada, Hiperparatiroidizm ve kalp hastalığı arasındaki ilişki Retrospektif bir çalışma yapılarak araştırıldı. Çalışma grubu, 40 yüksek tiroid hormonu olan hastalar ve 40 tiroidektomi ve 40 normal olgudan meydana gelmektedir. Tüm vakalar ve kontroller, Irak Nasiriyah Kalp Merkezindeki Eğitim ve Araştırma Hastanesinde prospektif olarak incelendi. Tüm vakalar için kan serumu örneklerinde 11 farklı parametre araştırıldı. Hastaların serum PTH, TSH, Serbest T4, Serbest T3, LDL, HDL, kolesterol, trigliserid, kalsiyum (Ca++), D vitamini düzeyleri incelendi. Çalışmada kolesterol, TG ve LDL seviyelerinde belirgin bir artış, HDL seviyesinde ise belirgin bir azalma olduğu için TSH ve PTH arasında pozitif bir ilişki bulundu. Kontrol gurubuna kıyasala paratiroidektomlu vakaların D vitamininin arttığı ve kalsiyumun azaldığı gözlendi. Bu sonuç, tiroid hormonu ile kalp sorunları arasında pozitif bir ilişki olduğunu göstermektedir. Hastaların HDL, LDL, total kolesterol ve trigliserid düzeylerine bakıldığında, bilhassa trigliserid ve total kolesterol biyobelirteçlerinin risk işareti olarak değerlendirilebileği söylebilir ANAHTAR KELİMELER: Hipotiroidizm, Paratiroid, TSH, T4, Lipidler
Göğüs kanseri ve hiperlipidemili kadınlarda P53 gen polimorfizminin moleküler ve biyokimyasal çalışması
Göğüs kanseri, kalıtımsal, biyokimyasal değişiklikler ve fizyolojik bozuklukların yanı sıra çevresel ve yeme alışkanlıklarının etkileri gibi çeşitli nedenlere bağlı olduğu için Asyalı kadınlar, özellikle Iraklı kadınlar arasında yaygın bir hastalıktır. Bu çalışmanın odağı, en önemlileri tiroit bozuklukları ve kan plazmasındaki lipit seviyeleri olan bu değişikliklerden bazılarının araştırılmasına ve ayrıca p53 geninin polimorfizmi başta olmak üzere moleküler düzeydeki değişikliklerin incelenmesi üzerinedir. 100 kişiden oluşan örneklem için göğüs kanseri olan kadınlar içinden 50 örnek ve kontrol grubu olarak sağlıklı kadınlar içinden 50 örnek alınmıştır. Toplam Kolesterol, Trigliseritler ve lipoproteinlerin konsantrasyonunu ölçmek amacıyla biyokimyasal yöntemler benimsenmiş ve tiroit hormonlarının (T3, T4, ve TSH) konsantrasyonunun ölçülmesi amacıyla ELISA tekniği benimsenmiştir. Etkilenen kadınlarda hem bazı önemli biyokimyasal değişiklikler hem de moleküler düzeyde değişiklikler olmuştur. 2021, 73 sayfa ANAHTAR KELİMELER: Göğüs Kanseri, Lipidler, Tiroid bozuklukları, p53 geni
Evaluation the role of interleukin-17 and interleukin 37 in pathogenesis of type-2 diabetes
Diabetes is a serious non-communicable disease of two types of different pathophysiology. Since they cause a great impact on health, thus no effort is spared in investigating the risk factors of the disease. In this thesis was aimed to determine the correlations between diabetes and interleukins (17 and 37). 140 persons from Al-Jamhoury general hospital in Kirkuk in Iraq were randomly selected, were 70 of them had the disease and another 70 were free of the disease, 35 of each group were females and 35 of them were males, after ethical approval. Each blood samples were investigated for vitamin D level, blood urea level, serum creatinine, lipid profile test (cholesterol, triglycerides, high-density lipoprotein, and low-density lipoprotein) in addition to patients' glycemic status (fasting blood glucose and hemoglobin A1C) and interleukins 17 and 37. Results showed that interleukin 17 and 37 were found to be significantly higher in the patients' group and were correlated with fasting blood sugar and hemoglobin A1C with a negative correlation with both age and body mass index. It also determined the glycemic status to be negatively correlated with age, weight, vitamin D, blood urea, and dyslipidemia.
Romatoid artritli hastalarda insülin direnci ile serum interlökin 1α düzeyleri lipidler arasındaki ilişki çalışması
Romatoid artrit, birçok araştırmanın erken teşhis yöntemlerini bulmaya çalıştığı yaygın hastalıklardan biridir. Artrit hastalığının erken tedavisi önemlidir. Bu çalışmanın amacı, 8-OHDG, hsCRP, Interleukin 1α ve bazı biyokimyasal belirteçlerin konsantrasyonunu doğru bir şekilde ölçmektir. Romatoid artrit hastalarında 8-OHDG ve hsC-RP Interleukin 1α ve bazı biyokimyasal belirteçler arasındaki potansiyel ilişki incelendi. Çalışma iki grubu içermektedir. Birinci grup (A grubu) 55 sağlıklı (romatoid artriti olmayan) kişiyi içermektedir. İkinci grup ise 75 romatoid artrit hastalığı olan kişiyi içermektedir. Kimyasal testler olarak her iki grup için Serum 8-OHDG testi, Interleukin 1α, S. HDL, S. LDL, S. CRP, RF, hsC-RP ve insülin yapıldı. Sonuçlara göre RA ve 8-OHdG, insülin, Lipid profili ve IL-α1 arasında önemli bir fark çıkmıştır. Sonuçlar 8-OHdG ve insülin hastaları için daha fazla fayda göstermek ve romatoid artrit hastalıkları üzerindeki etkisini değerlendirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
Evaluation of enzyme glutathione peroxidase level and some biochemical variables in the serum of patients with hashimoto's thyroiditis
In areas with adequate iodine, hashimoto's thyroiditis is one of the most causes of essential hypothyroidism and goiter. It is one of the foremost common immune system infections. It is seen between the ages of 30-50 and the rate in women is 15-20 times that of men. HT (Hashimoto's thyroiditis), moreover known as "chronic lymphocytic thyroiditis" and "incessant immune system thyroiditis", is the foremost common cause of goiter and obtained hypothyroidism in nations with satisfactory iodine admissions. Its characteristic include is that provocative cells penetrate the thyroid and create thyroid-specific autoantibodies such as anti-TG and anti-TPO. The level of glutathione peroxidase, anti-TG, anti-TPO, T4, TSH, and lipid profile high sensitive. The study was revealed, a significant increase in serum glutathione peroxidase and anti-TG levels in the patient's group when compared with the control. It was concluded that the increase of gultathione proxidase and anti-TG levels might lead to damage of thyroids and may be cause other disease.
Biochemical comparative study for the role of vitamin D in type2 diabetic patients with dyslipidemia
In this work, we will try to find the possible relations between serum vit. D levels and each one of parameters relevant to control of hyperglycemia such as fasting blood glucose and glycosylated hemoglobin. Besides, to shed a light on the possible relations between serum Vit. D levels and lipid profile as well as atherogenic index to provide information about its role in diabetic dyslipidemia .The subjects of this study will be from (Diabetes and Endocrinology Center at Thi-Qar province/ Iraq. The study needs at least 75 patients with Type 2 diabetes and 25 healthy age 40 to 60 years. According to the results showed the BMI of patients was significantly (P ≤ 0.05) greater than that of the controls, the 25(OH)d levels were significant increase levels in control, there was the serum glucose level and HbA1C was significantly higher in the patients, the cholesterol levels and triglyceride in cases significantly (P ≤ 0.05) increase of the controls. HDL levels significant (P ≤ 0.05) increase levels in control. The results of the study showed the correlation between serum vit. D level with parameters was found no statistically significant (P ≤ 0.05) correlation with glycemia such as serum glucose, hemoglobin A1C, show none significant (P ≤0.05) found between 25(OH) D with the body mass index, In this study show there was positive significantly correlation (P ≤0.05) was found between (HDL) levels and vitamin D.
Vücut kitle indeksi, serum lipid profili ve AMH düzeylerinin erken menopoz semptomlarına etkisi
Erken menopoz (EM), 40 ila 45 yaşları arasında meydana gelen menopoz olarak tanımlanır. Kadınların yaklaşık %5'i, 40 yaşından önce amenore dahil olmak üzere kendi başlarına erken menopoza girerler. Klinik belirtiler hipoöstrojenizm, viral bir hastalıkla bağlantı ve hormon tedavisinin etkinliği. Erken yumurtalık yetmezliği (POI), 40 yaşından önce kadınlarda amenore insidansı (4 ay ve üzeri) POI olarak karakterize edilir. Bu anlatı derlemesinde, kadınlarda lipid profili ve BMI'nin AMH düzeyleri üzerindeki etkisini değerlendirdik, toplamda (n=120) farklı gruplar (sağlıklı,35-40,40-45), BMI ve (LDL, TG, TC) etkisinin yaşla birlikte yüksek düzeyde, AMH düzeylerinde ise negatif olarak anlamlı olduğu görüldü. Her ikisinin konsantrasyonundaki artış (LDL, TG, TC) ve kilo fazlalığı, obezite özellikle bazı yaş gruplarında erken menopoz semptomlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır (40-45).
Tip 2 diyabet hastalarında serum serbest yağ asitleri ve bazı biyokimyasal varyantların tahmini
Bu çalıĢmanın amacı, diyabetik Mellitus ve Serbest Yağ asidi (FFA) arasındaki iliĢkiyi tespit etmektir. Diabetic Mellitus, böbrek fonksiyon parametreleri (üre ve kreatinin) ve lipid profili (kolesterol, TG, HDL, LDL, VLDL) parametrelerinin ölçülmesiyle baĢka komplikasyonlara (kalp hastalığı ve böbrek yetmezliği) yol açar. FFA parametresi diyabetli hastaları taramada çok az duyarlılık göstermiĢtir ve FFA ve yaĢ grupları, FFA ve VKĠ, kreatinin ve yaĢ grupları ile VKĠ, HDL ve yaĢ gruplarının bazı parametreleri dıĢında anlamLı farklılıklar vardır, Hiçbiri istatistiksel olarak anlamLı değildir. Cinsiyet ile ilgili olarak, sonuçlarımız çalıĢma grupları ile cinsiyet (erkek ve kadın) arasında, sağlıklı cinsiyet arasında ve hastaların cinsiyeti arasında anlamLı bir fark olmadığını ortaya koydu. Vücut kitle indeksi seviyeleri, hastalarda ve sağlıklı gruplarda BMI seviyeleri arasında anlamLı olmayan farklılıklar gösterdi. ÇalıĢma, kalp ve arter hastalıkları üzerindeki doğrudan etkileri için yağların periyodik olarak incelenmesine ihtiyaç olduğu sonucuna varmıĢtır.