334
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda apelin düzeyleri ile hipertansiyon, ateroskleroz ve kardiyak fonksiyonların ilişkisi
ÖZETCem ÇİL, Obstrüktif Uyku Apne Sendromlu Hastalarda Apelin Düzeyleri ile Hipertansiyon, Ateroskleroz ve Kardiyak Fonksiyonların İlişkisi, Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kardiyoloji Tezi, Zonguldak, 2012.Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) uyku sırasında üst hava yollarındaki tıkanıklıklar nedeni ile tekrarlayan solunumsal bozukluklar (apne, hipopne) sonucu gelişen ve vücut sistemini belirgin etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. OSAS gerek toplum sağlığı ve gerekse ekonomik açıdan ciddi sonuçlar doğuran, ülkemizde yeterince bilinmeyen önemli bir sağlık problemidir. Bu çalışmada amacımız OSAS tanısı alan hastalarda, ateroskleroz mekanizmasında rol oynadığı düşünülen apelin ile hipertansiyon, ateroskleroz ve kardiyak fonksiyonların ilişkisinin incelenmesidir.Çalışmaya hastanemiz Göğüs Hastalıkları AD Uyku Laboratuarında 1 Nisan 2011-1 Ekim 2011 tarihleri arasında; OSAS tanısı konulan 44 hasta ile OSAS öntanısı ile test edilip OSAS tanısı konulmayan 30 olgu dahil edildi. OSAS tanılı hipertansif 19 hasta ile non-hipertansif 25 hasta ve 30 olgudan oluşan kontrol grubu alındı. Tüm hastaların ayrıntılı anamnezleri alınarak kardiyovasküler ve diğer sistemik muayeneleri yapıldı. Hastaların boy-kilo ölçümleri yapıldı, sistolik ve diyastolik kan basınçları ile nabızları kaydedildi. Kan basıncı ölçümleri brakial arterden ve eş zamanlı olarak ayak bileğinden ölçüldü. Ölçülen sistolik kan basıncı değerleri oranlanarak ayak bileği/brakial arter indeksi hesaplandı. Hastaların gündüz aşırı uykululuk halini belirlemek amacıyla hastalara Epworth Uykululuk Skalası uygulandı. Daha sonra ekokardiyografi ile rutin 2-D ve M-mod kardiyak çapların ölçümü yanında global sol ventrikül fonksiyonu, sol ventrikül sistolik fonksiyonları (5 boşluktan doku Doppler değerleri), sol ve sağ ventrikül diyastolik fonksiyonları incelendi. Ekokardiyografi cihazının vasküler probu ile karotis-intima media kalınlığı da ölçüldü.Çalışmaya dahil edilen OSAS ve kontrol gruplarının ayrıca OSAS'lı hipertansif ve non-hipertansif grupların apelin değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Çalışmamızda konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi ile yapılan değerlendirmelerde OSAS olan hastalarda, konvansiyonel ekokardiyografi ile ölçülen diyastolik fonksiyon parametrelerinde kontrol grubuna göre anlamlılığa yakın değerler bulunmasına karşın anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0.05). Doku Doppler ekokardiyografi ile sağ ventrikül fonksiyonlarını değerlendirdiğimizde OSAS ve kontrol grupları arasında anlamlı düzeyde fark gözlenmedi (p>0.05). OSAS'lı hipertansif hasta grubu ile OSAS'lı non hipertansif hasta grubu sol-sağ ventrikül çapları, hacimleri, sol ventrikül duvar kalınlıkları karşılaştırıldığında ise HT olan grupta artış saptandı (p<0.05). Doku Doppler ekokardiyografi ile yapılan değerlendirmelerde ise OSAS'lı hipertansif grupta hesaplanan Em ve Em/Am oranında azalma ve E/Em oranında artış öne çıkan parametreler olmuştur (p<0.05). Hipertansif ve non-hipertansif OSAS'lı hastalar arasında apelin düzeyleri farklılık göstermedi. Apelin düzeyleri ile kardiyak fonksiyonlar arasında herhangi bir ilişki saptanmadı.Sonuç olarak OSAS'lı hastalarda apelin düzeyleri ile kardiyak fonksiyonlar arasında ilişki gözlenmedi. OSAS'lı hastalarda, apelin düzeylerinin kardiyak fonksiyonlar ve hipertansiyon gelişimine herhangi bir katkısı bulunamamıştır. Muhtemelen eşlik eden komorbid hastalıklar gibi birçok kompleks faktörün kardiyak fonksiyonlarda bozulmalara neden olduğu düşünülebilinir. OSAS'lı hastalarda apelin düzeylerinin daha detaylı araştırılması için prospektif ve daha geniş kapsamlı takip çalışmalarına ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: OSAS, apelin, hipertansiyon
Akut iskemide iskemi modifiye albumin düzeylerinin koroner arter hastalığı yaygınlığı ile ilişkisi
Giriş: Akut koroner sendromlarda koroner arter hastalığının yaygınlığının hastalığın prognozunu olumsuz etkilediği bilinmektedir. Koroner anjiyografi öncesi hastalığın yaygınlığının noninvaziv olarak tahmin edilmesi, gerek hastaya yaklaşım açısından gerekse tedavi yöntemlerinin tercihi konusunda faydalı olabilmektedir. İskemi modifiye albumin (İMA) son yıllarda üzerinde araştırmalar yapılan nispeten yeni bir molekül olup miyokardiyal iskemi sırasında yükseldiği bilinmektedir. Çalışmamızda yüksek riskli kararsız angina pectoris/ST yükselmesiz miyokard infarktüsünde (USAP/NSTMI) İMA düzeylerinin koroner arter hastalığının yaygınlığını ön görüp ön göremeyeceğini araştırdık. Materyal-Metod: Çalışmamıza USAP/NSTMI ile acil servise başvuran ve koroner anjiyografi yapılan 65 hasta dahil edildi (40 E, 25 K; yaş ortalaması 59.7±12.1 yıl). Hastalar göğüs ağrısının ilk 3 saatinde başvurmuşlardı ve troponin düzeyleri normal veya hafif derecede yüksekti. Tüm hastaların koroner anjiyografilerinden Gensini skor indeksi ile koroner arter hastalığı yaygınlığı hesaplandı. Çalışmada gruplar hem ciddi KAH (herhangi bir damarda veya onun yan dalında arteriyel lümenin %50 ve üzeri daralması) ve ciddi KAH saptanmayan (kontrol) grup olarak hemde Gensini skoruna göre [düşük (<24), orta (24-54) ve yüksek (>54)] ayrıldı. Acil servise başvuru anında alınan venöz kandan kardiyak biyomarkırlar (CK—MB, troponin), BNP, CRP, lipid paneli ve tam kan sayımı yapıldı. Anjiyografi sırasında alınarak depolanan kanlardan ELISA yöntemi ile iskemi modifiye albümin düzeyleri ölçüldü. Gensini skoru ile İMA ve diğer laboratuvar parametreleri (troponin, brain natriüretik peptid, CRP) arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Koroner anjiyografi yapılan 65 hastadan 51'inin en az 1 damarında kritik darlık tespit edildi. Hastalar ciddi KAH 51 hasta (33 E, 18 K; yaş ort. 62.1±10.6 yıl) ve 14 hastada ise nonkritik KAH (7E, 7K; yaş ort. 51.3±13.8 yıl) olmak üzere ayrıldı. Gensini skorları kritik darlık tespit edilenlerde 32.5 (4-162), nonkritik darlik tespit edilenlerde 5.5 (2-10.5) idi. Her iki grubun İMA değerleri kıyaslandığında kritik darlık tespit edilenlerde [ciddi KAH grubu median 206; (8-1131)], edilmeyenlere göre [ciddi KAH olmayan grup; median 23; (2-123)] anlamlı olarak yüksekti (p<0.001).BNP değerleri de kritik darlık tespit edilenlerde edilmeyenlere göre anlamlı olarak yüksekti [median: 90; (3-614.6) karşın 36.4 (7.1-121.3); p=0.012]. Troponin değerleri her iki grupta benzerdi. Gensini skoruna göre gruplar ayrıldığında; gruplar arasında [düşük Gensini skoru olan (25 hasta; 13 K, 12 E; yaş ort. 57.7±17.7 yıl), orta Gensini skoru olan grup (24 hasta 6 K, 18 E, yaş ort. 59.4±9.5 yıl), yüksek Gensini skoru olan grup (16 hasta; 6K, 10E; yaş ort. 62.8±9.1 yıl)] demografik veriler açısından fark yoktu. Yüksek Gensini skoru olanlarda düşük ve orta Gensini skoru olanlara göre BNP düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p=0.005). İMA, CRP düzeyleri açısından fark yoktu. Korelasyon analizinde Gensini skoru ve İMA ile yaş arasında zayıf korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0.25, p=0.05; r=0.28, p=0.03). Gensini skoru ile en iyi korelasyon gösteren parametre BNP değeri idi (r=0.44; p=0.02). Sonuç: Akut koroner sendrom tanısı ve tedavisinde koroner arter hastalığının yaygınlığını ve derecesini bilmek önemlidir. Çalışmamızdan çıkan sonuç KAH tanısında sensitivitesi ve spesifitesi önemli olmakla beraber İMA'nın ciddi KAH'ı gösterebileceği ancak KAH yaygınlığını ön görmede anlamlı bir biyobelirteç olmadığıdır. KAH yaygınlığını değil ama tek damarda bile olsa kritik KAH'ı göstermede İMA değerli bir molekül olabilir. BNP düzeyleri hem KAH ciddiyetini hem de yaygınlığını göstermede daha önemli bir molekül olabilir. Bu moleküllerle ileride yapılacak daha geniş ölçekli parametreler bu konuya ışık tutabilir.
Koroner kolateral akım saptanan hastalarda lökosit adezyon ve aktivasyon moleküllerinin flowsitometrik ölçümü
Amaç: Koroner kolateral dolaşım, kritik darlığı bulunan koroner arterler tarafından beslenen tehdit altındaki miyokarda kan sağlayan alternatif bir yoldur. Koroner kolateral gelişiminin kardiyovasküler mortalite ve morbidite üzerine olumlu etkileri bilinmektedir. Ancak kolateral formasyonunu etkileyen mekanizmalar tam olarak anlaşılmamıştır. Bu klinik çalışmada koroner kolateral gelişimi ile periferik kan lökosit adezyon moleküllerinin düzey ve yoğunlukları arasındaki ilişki araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğine Haziran 2012- Aralık 2013 yılları arasında göğüs ağrısı yakınması ile başvurup, koroner anjiyografi yapılan akut koroner sendrom tanısı olmayan iyi koroner kolaterali(Rentrop 2-3) gelişmiş 50(62.18±98.04) zayıf koroner kolaterali gelişmiş(Rentrop 0-1) 44(62.82±89.9) hasta dahil edildi. Aynı gün alınan periferik venöz kan örnekleri, flowsitometrik yöntemle lökosit adezyon moleküllerinin düzey ve yoğunlukları ölçülmek üzere fakültemiz immünoloji laboratuvarına gönderildi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 19.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Hastalar arasında kardiyovasküler risk faktörleri, fizik muayene özellikleri ve kardiyovasküler ilaç kullanımı açısından fark saptanmadı. İyi kolateral grubunda, kötü kollateral grubuna göre; Lenfosit yüzde ve MFI değerleri karşılaştırıldığında iyi kolateral grubunda CD3 MFI[8.99(5.68-22.8) ve 7.47(4.01-19), p=0,010], CD19 MFI[9.8(2.9-26.8) ve 9.57(3.99-19.60), p=<0.001] ve CD1656 MFI [11.05(4.08-34.8) ve 8.55(3.11-25.5), p=<0.001] değerleri açısından kötü kolateral grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Monosit yüzde ve MFI değerleri karşılaştırıldığında iyi kolateral grubunda CD14 MFI[11.2(3.25-34.9) ve 6.72(2.55-25.9), p<0,001], CD4(%)[83.9(49.1-97.1) ve 78.95(26.1-94.4), p꞊0.030], CD4 MFI[2.05(1.22-5.21) ve 1.49(1.06-4.38), p꞊0.003], CD11a(%)[97.05(80.5-99.3) ve 96(82.1-99.1), p꞊0.004],CD11c(%)[94.4(77.5-98.9) ve 92.6(79.3-98), p꞊0.007],CD63(%)[89.2(37-99.6) ve 83.85(24.6-97.8), p꞊0.015], CD16 MFI[16.5(5.94-37.9) ve 11.7(3.31-37.4), p꞊0.001], değerleri açısından kötü kolateral grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Granülosit yüzde ve MFI değerleri karşılaştırıldığında iyi kolateral grubunda CD16(%)[97.9(92.8-99.5) ve 97.2(78.1-99.5), p꞊0.012], CD16 MFI[143.5(65-260) ve 123(32.5-357), p꞊0.006], CD11a(%)[99.7(91.4-100) ve 99.6(92.1-100), p꞊0.035], değerleri açısından kötü kolateral grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç: Hücresel boyuttaki etkileşim özellikle kan hücrelerinde lökositlerin ve alt tiplerinin ayrıntılı olarak koroner kolateral gelişimiyle ilişkileri daha önce kapsamlı olarak değerlendirilmemiştir. Bu çalışmada CD markerları ile flowsitometrik analiz neticesinde hangi hücre tipinin öncelikli katkısı olabileceğini ve öncelikli ilişkilendirilebileceğini araştırıldı. Sonuç olarak, CD3-L MFI, CD19-L MFI, CD1656-L MFI, CD14-M MFI, CD4-M(%), CD4-M MFI, CD11a-M(%), CD11c-M(%), CD63-M(%), CD16-M MFI, CD16-G(%), CD16-G MFI, CD11a-G(%) değerleri iyi kolateral grubunda kötü kolateral grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek düzeyde saptandı. Koroner lezyonu perkutan girişime ve by-pass cerrahisine uygun olmayan hastalarda, koroner kolateral gelişimini artıracak immünolojik aktivasyonun hangi hücre grubunda daha öncelikli planlanması açısından bu çalışma diğer çalışmalara öncülük yapacak konumdadır. Çalışmamızda hasta sayısı nispeten kısıtlı olduğundan daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Koroner kolateral dolaşım, lökosit adezyon molekülleri,
Koroner arter ektazisinde copeptin seviyesi
Koroner kalp hastalığı önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Koroner arter ektazisi (KAE), koroner arterin lokalize yada diffüz olarak komşu normal koroner arter çapından 1.5 kattan daha fazla genişlemesidir. KAE?nin etyopatogenezi ve patofizyolojisi tam olarak açıklanamamıştır. Ateroskleroz, konjenital nedenler, inflamatuar veya bağ doku hastalıkları sonucu gelişen KAE genellikle asemptomatik seyretmekle birlikte myokard iskemisine ve enfarktüsüne de yol açabilir. Copeptin plazma konsantrasyonları AVP plazma konsantrasyonları ile koleredir. Kortizole oranla endojen stres seviyesini daha iyi yansıttığı gösterilmiştir. Kardiyovasküler hastalıklar, inme, sepsis, şok gibi durumlarda plazmada copeptin hızlı bir yükseliş sergilemektedir. Bu yükselişte tanısal ve prognostik değer taşımaktadır. Literatürde KAE saptanan hastalarda serum copeptin düzeylerini değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada etiyopatogenezi net olarak açıklanamayan koroner ektazide copeptinin bir rolünün olup olmadığını araştırmayı amaçlandı. Çalısmaya Ekim 2012- Mart 2013 tarihleri arasında Fırat Universitesi Tıp Fakultesi Kardiyoloji Kliniği Katater Laboratuarında prospektif olarak, KAE tanısı alan 44 olgu ile kontrol grubu olarak normal koroner anatomiye (NKA) sahip 44 olgu olmak üzere toplam 88 olgu rastgele yontem ile secildi. Olgulardan alınan kan örneklerinin santrifüj edilmesi ile elde edilen ve -70 derecede saklanan serumlardan copeptin seviyeleri ELİZA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca rutin biyokimyasal parametre düzeyleri otoanalizör yardımı ile ölçüldü. Grupların ölçülen copeptin düzeyleri KAE?li grupta daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi (700,00±190,09?e karşın, 632,36±217,6; p=0.81). Subgrup analizinde diffüz KAE (Tip I, II, III) grubunda ortalama copeptin düzeyi 239,08 ± 66,35 pg/ml, Tip IV KAE(segmental ektazi) grubunda ise 906,62± 266,19 pg/ml olarak tespit edildi. Koroner arter ektazisi olgularında copeptin düzeylerini istatistiksel olarak anlamlılık seviyelerine ulaşmayan derecede yüksek bulduk. Ayrıca segmental ektazilerde (Tip IV KAE) copeptin düzeyleri NKA ve diffüz KAE (Tip I, II, III) lere oranla daha yüksek bulunmuş olup segmental ektazilerin etyopatogenezinde aterosklerozun daha büyük rol oynadığını destekleyebilir. KAE li hastalarda daha etkin bir tedavi protokolünün ortaya konması için KAE patofizyolojisinin tam olarak aydınlatılabildiği daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamız bu konuda öncü çalışmalardan biri olup bu konuda yapılacak ileri çalışmalara ışık tutacağı kanısına varılmıştır. Anahtar sözcükler: Koroner arter ektazisi, copeptin, koroner arter hastalığı
Koroner yavaş akımda paraoksonaz gen polimorfizmleri
Günümüzde gittikçe artan oranda morbidite ve mortalite sebebi olmaya devam eden koroner arter hastalığının (KAH) gelişimi, tanısı ve tedavisi araştırma konuları başında gelmiştir. Özellikle çeşitli risk skorlamaları ve primer korumaya yönelik çalışmalar dikkati çekmektedir. Miyokard iskemisini düşündüren anjinal yakınmaları olan ve anjiyografide koroner arterleri normal saptanan hastalarda göğüs ağrısının nedenini açıklamak klinikte sık karşılaşılan bir sorundur. Koroner yavaş akım (KYA) anjiyografik bir bulgudur. Koroner yavaş akım fenomeni (KYAF), epikardiyal damarlarda darlık yapan lezyon olmamasına rağmen koroner arterler için ayrı ayrı, belirtilen hedef damar bölgelerine koroner kan akımının ulaşması gereken zamandan daha yavaş ve geç ulaşması ya da hiç ulaşamaması olarak ifade edilir. KYA tanısının daha güvenilir olması için kantitatif bir yöntem olan TIMI kare sayımı kullanılır. Tipik anjina ya da anjina benzeri göğüs ağrısı ile başvuran ve koroner arter hastalığını düşündüren yavaş koroner kan akımlı hastaların, klinik ve elektrokardiyografik olarak tanımlanması oldukça güçtür. Koroner yavaş akım (KYAF) ile koroner iskemik sendromların birlikteliği sıkça vurgulanmasına rağmen, aradaki ilişkinin tipi ve derecesi konusundaki bilgilerimiz oldukça kısıtlıdır. Paraoksonaz 1 (PON 1), HDL kolesterol yapısında yer alan ve okside LDL (oxLDL) yapısındaki lipid peroksitleri hidrolize ederek lipoprotein oksidasyonunu önleyici role sahip bir enzimdir. Bu özelliği nedeniyle ateroskleroza karşı koruyucu özelliği olabileceği düşünülmüş ve in vitro çalışmalarda bu etkisi gösterilmiştir. Klinik çalışmalar sonucunda koroner arter hastalığı (KAH) tespit edilmiş olan hastalarda serum PON 1 seviyesinin, sağlıklı kişilere göre daha düşük bulunmuş olması da bu görüşü desteklemektedir. PON 1 geni bu nedenle son yıllarda araştırmaların odak noktası olmuştur. PON 1 gen aktivitesini etkileyen çeşitli nedenler araştırılmış ve PON 1 gen polimorfizmleri ile KAH arasındaki ilişki sorgulanmıştır. Çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Koroner yavaş akım fenomeni (KYAF) hala etyopatogenezi tam açıklanamamış bir koroner arter hastalığıdır. Biz çalışmamızda anti-aterojenik olduğu düşünülen paraoksonaz 1 geninin polimorfizmlerini (M/L55, R/Q192) ve bu polimorfizmlerin KYAF'daki etkisini araştırmayı amaçladık. Anahtar Kelimeler: Koroner yavaş akım, koroner arter hastalığı, paraoksonaz geni, yüksek dansiteli lipoprotein, düşük dansiteli lipoprotein
Deneysel olarak miyokart enfarktüsü oluşturulan sıçanların kalp dokusunda zofenopril ve nebivolol'ün TRPM2 katyon kanalları ekspresyonuna etkileri
ÖZET Miyokart Enfarktüsü'nün (ME) patofizyolojik süreci tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada Isoproterenol (ISO) ile deneysel miyokart enfarktüsü oluşturulan sıçanların kalp dokusundaki Transient Reseptör Potansiyel Melastatin 2 (TRPM2) katyon kanallarına Zofenopril ve Nebivolol'ün etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 48 adet 210-280 gr ağırlığında Sprague Dowley cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Her grupta 6 hayvan olacak şekilde 8 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna deney süresi olan 21 gün boyunca herhangi bir uygulama yapılmadı. ME grubuna 150 mg/kg İsoproterenol, 24 saat ara ile 2 kez subkutan olarak verildi. Tedavi gruplarına ise ME oluşumunu takiben deney süresince Zofenopril (ME+Z), Nebivolol (ME+N), Zofenopril+Nebivolol (ME+Z+N) oral yola verildi. Sham gruplarına ise ME oluşturmadan deney süresince sadece Zofenopril (Z), Nebivolol (N) ve Zofenopril+Nebivolol (Z+N) oral yolla verildi. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında dekapite edilip, çıkarılan kalp dokularında Polimeraz Zincir Reaksiyonu ve immünohistokimyasal yöntemler kullanılarak TRPM2 düzeylerine bakıldı. Transient reseptör potansiyel melastatin-2 düzeyi için yapılan çalışmalar sonucu; kontrol grubu ile Nebivolol, Zofenopril ve Zofenopril+Nebivolol grupları (Sham grupları) karşılaştırıldığında TRPM2 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ME grubunda TRPM2 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Sham grupları ile karşılaştırıldığında da ME grubunda TRPM2 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0.05). ME grubu ile karşılaştırıldığında, ME+Nebivolol, ME+Zofenopril ve ME+Zofenopril+Nebivolol gruplarında TRPM2 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Sonuç olarak; ME'nin patofizyolojik mekanizmasına TRPM2 kanalları katkıda bulunabilir. Gelecekte bu konuda yapılacak çalışmalarla TRPM2 katyon kanallarının ME patofizyolojisindeki rolü daha iyi anlaşılabilecektir. Anahtar Kelimeler: Miyokart Enfarktüsü, TRPM2, Zofenopril, Nebivolol
Deneysel akut miyokart infarktüsü ve irisin
ÖZET Miyokard İnfarktüsünün (MI) patofizyolojisi konusunda, bilgilerimiz hala çok yetersizdir. Bu çalışmada, deneysel miyokard infarktüsü oluşturulan sıçanların kalp dokularında, irisin düzeylerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 21 adet sıçan kullanıldı. Her grupta 7 hayvan olacak şekilde 3 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna 14 gün olan deney süresi boyunca, herhangi bir uygulama yapılmadı ve deney sonunda anestezi altında dekapite edildi. Miyokard Infarktüsü I (MI-I) ve Miyokard Infarktüsü II (MI-II) gruplarındaki sıçanlara, 150 mg/kg İsoproterenol 24 saat ara ile 2 kez subkutan olarak verildi. MI-I grubundaki sıçanlar, MI oluşumunu takiben 1. haftanın bitiminde, MI-II grubundaki sıçanlar 2. haftanın bitiminde anestezi altında dekapite edildiler. Dekapitasyonun ardından çıkarılan kalp dokularında, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ve immunohistokimyasal (İHC) yöntemler kullanılarak irisin düzeylerine bakıldı. Masson Trikrom boyama incelemesinde kontrol grubuna göre MI-I ve MI-II gruplarında bağ dokusunda belirgin artış izlendi. PZR sonuçlarına göre irisin düzeyinin, kontrol grubuna göre MI-I grubunda 23.3 0.2 kat (p=0.001), MI-II grubunda 15.93 0.3 kat (p=0.001) artış gösterdiği saptandı. MI-I ve MI-II grupları arasındaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı (p>0.05). IHC çalışmada irisin immünreaktivitesi şiddet ve yaygınlığı kontrol grubuna göre MI-I ve MI-II gruplarında anlamlı artış gösterdi (p=0.01). MI-I ve MI-II grupları arasındaki fark anlamlı değildi (p>0.05). Çalışma sonucundan, MI'ın patofizyolojik mekanizmasında irisinin önemli bir rolü olduğu düşünülebilir. İleride yapılacak, daha kapsamlı klinik ve deneysel çalışmalarla, irisinin bu konudaki rolü daha net ortaya çıkabilecektir. Anahtar Kelimeler: Akut miyokart infarktüsü, irisin, isoproterenol
MMP-1, MMP-9, TIMP-1, VEGF ve IL-6 düzeyleri ile koroner arter hastalığının klinik özellikleri, ciddiyeti ve koroner anjiografik bulguların ilişkisi
Matriks metalloproteinazlar (MMP) ve Matriks metalloproteinaz doku inhibitörleri (TIMP), hücre dışı matriks yıkımını kontrol eden moleküller olup, aterogenez ve plak rüptürü ile ilişkilendirilmektedirler. Vasküler endotel kaynaklı büyüme faktörü (VEGF) ise bilinen diğer etkilerine ek olarak, aterosklerotik plak içindeki neoanjiogenik yapılanmayı arttırmakta; bu şekilde inflamasyon ve benzer faktörler yanında, plağın kararlı yapısını bozarak rüptüre hazır hale getirmektedir. Bu çalışma; MMP-1, MMP-9, TIMP-1, VEGF ve IL-6 düzeyleriyle koroner anjiografik damar hastalığının yaygınlığını ve ciddiyetini derecelendiren Gensini Skoru, koroner epikardiyal kanlanmayı gösteren TIMI Pencere Sayısı (TFC), miyokardiyal kanlanmayı gösteren Miyokardiyal Yıkanma Skoru (MBG) ve koroner kollateral oluşumu arasındaki ilişkiyi ve bu belirteçlerin düzeylerinin çeşitli klinik durumlarda gösterdiği farklılıkları incelemek amacıyla düzenlenmiştirKoroner anjiografi yapılan 134 ardışık hastanın serum MMP-1, MMP-9, TIMP-1, VEGF ve IL-6 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Hastalar 5 grupta incelenmiştir: Kararlı angina pektoris (n=34), kararsız angina pektoris (n=29), ST elevasyonsuz miyokard enfarktüsü (n=16), akut ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü (n=25), kontrol (n=30). Koroner anjiografi sonrasında her hastanın Gensini Skoru, TIMI Skoru, TIMI Pencere Sayısı, Miyokardial Yıkanma Skoru ve Rentrop Kollateral Skoru değerlendirilmiştir.STEMI ve NSTEMI grubunda; kontrol, kararlı angina ve kararsız angina gruplarına kıyasla MMP-1 düzeyleri daha yüksektir (p<0,05). STEMI grubunda MMP-9 düzeyleri, kontrol ve USAP gruplarına göre daha yüksektir (p<0,05). IL-6 düzeyleri, kontrol grubuna göre tüm gruplarda daha yüksek, gruplar arası kıyaslamada da STEMI ve NSTEMI gruplarında daha yüksektir (p<0,05). VEGF düzeyleri, STEMI ve NSTEMI grubunda kontrol gruba göre yüksektir (p<0,05). Gruplar arasında TIMP-1 açısından anlamlı fark yoktur. Diyabetik hastaların MMP-1 düzeyleri daha yüksek (p:0,020) ve sigara içenlerin MMP-9 düzeyleri daha yüksek saptanmıştır (p:0,043). Perkütan yolla veya koroner arter bypass greftleme yöntemiyle revaskülarizasyon ihtiyacının, yüksek MMP-1 ve IL-6 düzeyleriyle regresyon analizleri sonrasında da sebat edecek şekilde ilişkili olduğu gözlenmiştir (OR:1,7 %95 CI:1,4 ? 2,1; OR:6,5 %95 CI: 2,5 ? 16). Anjiografik Gensini skoru ile MMP-1, IL-6 ve VEGF düzeyleri arasında, sonuçları etkileyebilecek diğer risk faktörlerini düşünerek yapılan regresyon analizleri sonucunda da devam eden anlamlı ilişki saptanmıştır (r:0,71; 0,57; 0,39; p<0,001), (B:0,124 %95 CI:0,75-0,174; B:0,217 %95 CI:0,089-0,346; B:0,499 %95 CI:0,168-0,831). TIMI Pencere Sayısı ve perkütan koroner girişim sonrası TIMI pencere sayısındaki değişim miktarı, MMP-1 düzeyleriyle ilişkili bulunmuştur (r:0,7 p<0,001, r:0,47 p<0,001). MBG ile MMP-1 ve IL-6 arasında ters yönlü ilişki saptanmıştır (r:-0,57 p<0,001; r:-0,49 p<0,001). VEGF ve MMP-1 düzeyleri, kollateral skoru ile ilişkili bulunmuştur (r:0,6 p<0,001; r:0,57 p<0,001).
Trombolitik tedavi uygulanan akut ST yükselmeli miyokard infarktüslü hastalarda fragmente QRS kompleksinin önemi ve miyokardiyal reperfüzyon ile ilişkisi
AMAÇ: Akut STEMİ'de trombolitik tedavi sonrasında yetersiz miyokardiyal reperfüzyon mortalite artışı ile ilişkilidir. Çalışmamız trombolitik tedavi verilen hastalarda standart elektrokardiyografide fragmente QRS varlığı ile miyokardiyal reperfüzyonun göstergesi olan TMP arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve fQRS'in miyokardiyal reperfüzyon değerlendirilmesinde ek gösterge olarak kullanılıp kullanılmayacağını araştırmayı amaçlamaktadır.YÖNTEM: Mart 2004 ?Haziran 2006 yılları arasında Gazi Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri; Koroner Yoğun Bakım Ünitesine ilk kez Akut STEMİ ile başvuran ve trombolitik tedavi uygulanan toplam 100 hasta dahil edildi ve verileri geriye dönük incelendi. Hastaların demografik özellikleri, rutin laboratuvar parametreleri kaydedildi. Hastaların koroner anjiografi ile eş zamanlı (2. gün) standart 12 derivasyonlu EKG kayıtlarına ulaşıldı ve fQRS varlığı açısından analiz edildi. Ayrıca hastaların koroner anjiografi görüntüleri değerlendirilip infarkt ilişkili arter, infarkt ilişkili arter için başlangıç TIMI akım derecesi, başlangıç TMP derecesi kaydedildi.BULGULAR: Hasta grubunun bazal özellikleri incelendiğinde büyük kısmında sigara kullanım öyküsü mevcuttu (%72).Toplam 45 hastada fQRS tesbit edildi. Hastalar fQRS varlığına göre iki gruba ayrılarak gruplar arası karşılaştırmalar yapıldı. fQRS tesbit edilen hastalarda ekokardiyografik olarak saptanan sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, TIMI akım derecesi, TMP derecesi daha düşüktü.(sırasıyla p=0.02, p=0.003, p=0.004).Hastalar miyokardiyal reperfüzyonun yeterli (TMP 3) ve yetersiz oluşuna göre de (TMP 2/1/0) iki gruba ayrılarak gruplar arası karşılaştırmalar yapıldı. Toplam 34 hastada miyokardiyal perfüzyon yeterli (TMP 3) ve 65 hastada da miyokardiyal reperfüzyon yetersiz (TMP 2/1/0) tesbit edildi. Miyokardiyal reperfüzyonun yetersiz olduğu grupta sigara öyküsü oranı ve PKG oranı istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla p=0.012, p=0.033). Miyokardiyal reperfüzyonun yetersiz olduğu grupta yeterli olan grupla kıyaslandığında fQRS oranı istatiksel anlamlı olacak şekilde yüksekti (sırasıyla %56.9'a karşın %23.5, p=0.002).Değişkenlerin korelasyon analizi sonucunda fQRS ile ekokardiyografik olarak saptanan sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu arasında güçlü negatif korelasyon mevcuttu (R=-232, p=0.02). fQRS ile TIMI Akım Derecesi ve yeterli TIMI akım (TIMI 3 akım) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı(R=-0.347, p=0.000;R= -0.318, p=0.002). fQRS ile TMP derecesi ve yeterli miyokardiyal perfüzyon (TMP 3) arasında istatiksel olarak anlamlı negatif korelasyon saptandı (R=-0.370, p=0.000;R= -0.318, p=0.001).SONUÇ: Fragmente QRS varlığı trombolitik tedavi uygulanmış STEMİ hastalarında yetersiz miyokardiyal reperfüzyon ile ilişkilidir ve noninvaziv ve basit bir parametre olarak miyokardiyal reperfüzyonun değerlendirilmesinde ek bir parametre olarak kullanılabilir.Anahtar kelimeler: Akut STEMİ, Fragmente QRS, Reperfüzyon
Radial arter kullanılarak yapılan koroner anjiyografinin radial arter çapı ve vazodilatasyon özelliklerine etkisi
Radial Arter Kullanılarak Uygulanan Koroner Anjiyografinin Radial Arter Çapı ve Vazodilatasyon Özelliklerine EtkisiAmaç: Çok sayıda avantajı olan transradial yaklaşım günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Fakat radial artere girişim sonrasında, arter yapısında değişiklikler oluşabildiğine dair veriler mevcuttur. Bu çalışmamızda transradial işlemlerin radial arter çapı ve vazodilatasyon özelliklerine uzun dönem etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç-Yöntem: Çalışmaya uygun endikasyonla sol radial arter aracılığı ile koroner anjiyografi yapılan 35 hasta (28 erkek, 7 kadın) alınmıştır. Hastaların radial arterleri transradial girişimden 6-12 ay sonra yüksek çözünürlüklü ultrasonografi ile incelenmiştir. Hastaların radial arter çapları vazodilatasyon öncesi, akım aracılı vazodilatasyon (AAV) sonrası ve nitrat aracılı vazodilatasyon (NAV) sonrası ölçülmüştür. Girişim yapılmayan sağ radial arter çapı kontrol olarak alınmıştır.Bulgular: Vazodilatasyon öncesi arter çapı sol radial arterde, sağ radial arter ile kaşılaştırıldığında belirgin olarak küçük saptandı (2,80±0,46 karşın 3,01±0,46; p=0,005). Sol radial arterde mutlak çap farkına göre AAV yanıtı bozulmuş olarak saptandı (p=0,046). Ancak NAV cevabı ise korunmuş bulundu. Sol radial arterlerdeki vazodilatasyon öncesi değerler sağ radial arterlere göre belirgin olarak küçük olduğu için AAV ve NAV sonrası değerler yine sol radial arterlerde sağdakilere göre daha küçük ölçüldü.Sonuç: Transradial girişimden ortalama 9 ay sonra girişim yapılan radial arter çapında belirgin daralma, endotel fonksiyonlarını gösteren AAV cevabında bozulma saptanmıştır. Ancak NAV cevabında bozulma gözlenmemiştir. Daha önce girişim yapılan radial arter bypasss grefti veya diyaliz fistülü vs için kullanılması planlanır ise bu yapısal ve fonksiyonel değişiklikler göz önünde bulundurulmalıdır.Anahtar kelimeler: Koroner anjiyografi, radial arter girişimi, radial vazodilatasyon
Diyabetik hastalarda asimetrik dimetil arjinin ile otonomik disfonksiyon arasındaki ilişki
Amaç: Diabetes Mellitus toplumda yaygın prevelansa sahip bir hastalıktır. Endoteldisfonksiyonu ve otonomik disfonksiyon bu hastalığın morbidite ve mortalitesininaltında yatan önemli nedenlerdendir. Bizim bu çalışmadaki amacımız endoteldisfonksiyonu belirteci olarak kabul gören asimetrik dimetil arjinin ile otonomikdisfonksiyon belirteci olarak kabul gören kalp hızı değişkenliği ve kalp hızıtürbülansı parametreleri arasında ilişki olup olmadığını incelemektir.Yöntem: Çalışmaya Kardiyoloji ve Endokrinoloji Bölümlerine başvuran diyabetikolan hastalar ve diyabetik olmayan bireyler alındı. Çalışmaya toplam 142 birey dahiledildi. Bunlardan 67'si oral antidiyabetik ilaç ile takipli diyabetik grubu, 33'ü insülinile takipli diyabetik grubu, 42'si de kontrol grubunu oluşturdu. Hastalardan en azsekiz saat açlık sonrası, serum asimetrik dimetil arjinin seviyesi bakmak için kanörneği ile hemogram, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri ile lipit profili görüldü.Otonomik fonksiyonları değerlendirmek üzere 24 saatlik Holter elektrokardiyografikinceleme yapıldı. Kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansı hesaplandı.Bulgular: Her iki diyabet grubunda da kalp hızı değişkenliği parametreleri, kontrolgrupla karşılaştırıldığında azalmış olarak bulundu (p<0.05). Gruplar arasında kalphızı türbülansı parametrelerine bakıldığında, türbülans başlangıcı gruplar arasındafaklılık göstermiyordu (-0.0095, -0.0107, -0.0135, p=0.8). Türbülans eğimi diyabetikgruplarda kontrol grubuna göre azalmakla beraber, bu azalma istatistiki olarakanlamlı bir düzeye ulaşmıyordu (6.1±4, 4.6±3, 7.3±5, 0.057). Serum asimetrikdimetil arjinin seviyeleri diyabetik gruplarda kontrol grubuna göre yüksek idi (0.706,0,708, 0,645, p=0.007). Asimetrik dimetil arjinin düzeyleri diyabetik gruplararasında faklılık göstermiyordu. Korelasyon analizi ile değerlendirildiğinde serumasimetrik dimetil arjinin seviyeleri ile kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansıparametreleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Serum asimetrik dimetil arjinin düzeyleri diyabetik hastalarda diyabetikolmayan bireylere göre artmıştır. Kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansıdiyabetik hastalarda diyabetik olmayan bireylerle karşılaştırıldığında azalmıştır.Serum asimetrik dimetil arjinin düzeyleri ile kalp hızı değişkenliği ve kalp hızıtürbülansı parametreleri arasında anlamlı bir ilişki gösterilememiştir.
Sol ventrikul sistolik disfonksiyonu olan hastalarda kardiyak kaşeksi ile serum adiponektin düzeyleri arasındaki ilişki
Adipoz doku tarafından üretilen kollajen benzeri bir plazma proteini olan adiponektinin, antiaterojenik ve antiinflamatuar etkileri bulunmaktadır. İnsanlarda plazma adinopektin konsantrasyonları, vucut kitle indeksi ve vücut yağıyla ters ilişkilidir. Yapılan çalışmalarda kalp yetmezlikli hastalarda dolaşımdaki adinopektin düzeylerinin arttığı, bu artışın kalp yetmezliğinin şiddeti ilişkili olduğu ve prognostik bir değere sahip olduğu bildirilmiştir.Çalışmamızın amacı; Kalp yetersizliğindeki mortalitenin önemli bir belirteci olan sol ventrikul sistolik disfonksiyonuna bağlı kardiyak kaşeksi gelişmiş hastalarda, serum adiponektin düzeylerini, sağlıklı bireylerin ve kardiyak kaşeksi gelişmemiş sol ventrikul sistolik disfonksiyonu olan hastaların serum adiponektin düzeyleri ile karşılaştırarak, serum adiponektinin kardiyak kaşeksi oluşumu ve seyri üzerindeki etkinliği saptamaktır.Çalışmaya 30 kalp yetersizliği ve kardiyak kaşeksisi olan hasta grubu (Grup I), 30 kalp yetersizliği olup kardiyak kaşeksi gelişmeyen hasta grubu (Grup II), 30 kontrol grubu (Grup III) olmak üzere toplam 90 olgu alındı. Serum adiponektin düzeyleri Grup I, Grup II ve Grup III de sırası ile 58.4 ? 15.5; 24 ? 6.7 ve 7.7 ? 3.4 ng/mL olarak tespit edildi. Kalp yetersizliği ve kaşeksisi olan hastalardaki serum adiponektin düzeyi 58.4 ±15.5 ng/mL olup diğer gruplardan daha yüksekti (p<0.05). Grup I'deki serum adiponektin düzeyi ile vucut kitle indeksi, Hs-CRP, vucut yüzey alanı, hemoglobin düzeyi, insülin direnciyle negatif, B-tipi natriüretik peptid (BNP), sol ventrikul sistolik ve diyastolik çapı ile pozitif bir korelasyon saptandı.Kalp yetersizliğindeki kaşeksi, adiponektin konsantrasyonunda artışla ilişkilidir. Bu, vücut yağındaki değişime fizyolojik yanıtın korunduğunu gösterebilir, ancak aynı zamanda Adiponektinin sahip olduğu öne sürülen anti-inflamatuar rolle de ilişkili olduğu düşünülebilir. B-tipi natriüretik peptit ile adiponektin arasındaki pozitif korelasyon, BNP'nin adiponektin salgısını artırıyor olma olasılığını da ortaya çıkarmaktadır. Artmış adiponektinin kaşeksinin nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu kesin olarak anlamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.Anahtar Kelimeler: Adiponektin, Kalp yetersizliği, Kaşeksi
Yukarı fırat havzasında koroner arter anomali sıklığı
Koroner anjiyografi (KAG) yapılan hastaların %0.6-1.3'ünde koroner arter anomalisi saptanmaktadır. Koroner arter anomalileri genellikle asemptomatiktir ve rastlantısal olarak saptanırlar. Bununla birlikte bazı anomaliler miyokard perfüzyon bozukluğuna yol açarak anjina pektoris, miyokard infarktüsü, kalp yetmezliği ve ani ölüme neden olabilirler. Bizim çalışmamızın amacı bölgemiz Yukarı Fırat Havzasındaki koroner arter anomali sıklığını belirleyerek ülkemizdeki epidmiyolojik verilere katkıda bulunmaktır.Çalışmaya Ocak 2005-Aralık 2007 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği Kateter laboratuarında KAG yapılan 2313'ü (%37.1) kadın, 3924'ü (%62.7) erkek toplam 6237 olgu alındı. Koroner arter anomalsi bulunan olgular temel anatomik sınıflandırma yöntemi kullanılarak guruplara ayrıldıKAG yapılan 6237 hastada toplam 247 (%3.9) koroner arter anomalili vaka belirlendi. Olguların 48'inde (%0.7) sol ana koroner arter yokluğu, 21'inde (%0.3) uygun sinüslerden anormal çıkış, 23'ünde (%0.4) normal koroner sinüsler dışında anormal çıkış, 31'inde (%0.5) karşı koroner sinüsten çıkış, 101'inde (%1.6) kas köprüsü, 23'ünde (%0.4) koroner fistül saptandı.Sonuç olarak; koroner arter anomalilerinin nadir görülmesi, bunların anatomik ve klinik özelliklerini gizlemektedir. Klinik olarak önemsiz gibi düşünülen birçok olgu miyokardiyal iskemi, azalmış yaşam süresi hatta gelişebilecek ani ölüm riski ile birlikte olabilir. Koroner arter anomalileri halen ani genç ölümlerinin en sık üçüncü sebebidir. Bu konu hakkındaki bilgilerimiz arttıkça, koroner arter anomalilerinin klinik önemi ve sonuçları daha da netleşecektir.Anahtar kelimeler: Koroner arter anomalileri, koroner anjiyografi, ani ölüm
Clopıdogrel kullanım süresinin ilaç kaplı stent ve çıplak metal stent konan hastalarda inflamatuvar süreç üzerindeki etkisi
Koroner arter hastalığı neden oldukları mortalite ve morbidite ile çağımızın en önemli hastalığıdır. Perkütan koroner girişimdeki önemli gelişmelere rağmen halen restenoz ve tromboz sıklığının yeterince azaltılamaması önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İlaç salınımlı stentlerin kullanılmaya başlanması ile restenoz oranları azalmış olmasına rağmen halen arzu edilen düzeye çekilememiştir. ikili antitrombotik tedavi (Aspirin-Clopidogrel) kullanımı stent trombozu sıklığını önemli derecede azaltmıştır. İnflamatuvar sürecin perkütan koroner girişim sonrasındaki prognozu olumsuz etkilediği bilinmektedir. Amacımız çıplak metal stent ve ilaç salınımlı stent takılan hastalarda clopidogrel tedavisinin inflamatuvar süreç üzerindeki etkisini ortaya çıkarmak ve bu etkinin clopidogrel tedavi süresi ile ilişkisini belirlemektir.Çalışmaya anjiyografik olarak koroner arter hastalığı kanıtlanmış (? %70 koroner arter darlığı); perkütan koroner girişime uygun olan 60 vaka alındı. Çıplak metal stent takılan ve 1 ay süreyle clopidogrel alan (ÇMS1 grubu, ?n:20), çıplak metal stent takılan ve 6 ay süreyle clopidogrel alan (ÇMS6 grubu, ?n:20), İlaç (paclitaxel ) salınımlı stent takılan 6 ay süre ile clopidogrel alan (İSS grubu, ?n:20) grupları oluşturuldu. Bazal laboratuvar (biyokimyasal-hematolojik inceleme) değerleri alınmış olan olguların bazal, 1, 3. ve 6. aylarda inflamatuvar yanıt değişimi (hsCRP, fibrinojen, vWF, vb.) araştırıldı.ÇMS1 grubunda hsCRP düzeylerinde 1.ayda istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptandı (p<0.001). ÇMS1 grubunda clopidogrel tedavisi kesildikten sonra hsCRP düzeylerinde yükselme saptandı ve 6. ayın sonunda istatistiksel olarak bazal değerler seviyesine ulaştı (p:0.174). ÇMS6 grubunda hsCRP düzeylerinde 1. ayda düşüş izlenirken, bu düşüş 3.ayda istatistiksel olarak anlamlı hale geldi (p<0.001). Bu anlamlı düşüş 6.ay sonunda da devam etti (p<0.001). İSS grubunda hsCRP düzeylerinde 1.ayda istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptandı (p<0.001). Bu anlamlı düşüş 6.ay sonunda da devam etti (p<0.001). Her üç gruptada hsCRP düzeyleri ile fibrinojen ve Vwf düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak clopidogrel'in kullanım süresine parelel olarak hsCRP düzeylerinde düşüşe neden olduğu kanısına varılmıştır.
Aterosklerotik koroner arter hastalığında serum vaspin düzeylerinin araştırılması
Amaç: Koroner arter hastalığının(KAH) temel nedeni olan ateroskleroz, tüm dünya ülkelerinde en önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Yağ dokusu kaynaklı adipositokinler ateroskleroza katılımcı olduğu düşünülmektedir. Bu adipositokinler, damar duvarlarında endotelyal hücreler, arterial düz kas hücreleri ve makrafajların fonksiyonlarını etkilemek süretiyle damar duvar homeastazisini etkileyebilirler. Vaspin yakın zamanda tanımlanmış bir adipositokin ailesi üyesidir. Çalışmamızın amacı kroner arter hastalarında plazma vaspin düzeylerinin tanısal olarak prediktif önemi olup olmadığını araştırmaktır.Metod: Çalışmaya koroner anjiografi yöntemi ile en az bir koroner arterinde %70 ve daha fazla aterosklerotik darlık saptanan 40 koroner arter hastası ve 40 kişilik kontrol grubu dahil edildi. Kanın santrifüj edilmesi ile elde edilen ve -20 derecede saklanan serumdan vaspin seviyeleri ELİZA yöntemi ile çalışıldı. Hastaların boy, kilo ve vucut kitle indeksi(BMI) ölçüldü. Ayrıca biyokimyasal olarak Total klesterol, LDL, HDL, insülin, üre, kreatinin ve hsCRP düzeyleri otoanalizör yardımı ile ölçüldü.Bulgular: Hastaların biyokimyasal parametreleri arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Normal populasyona göre koroner arter hastalarında serum vaspin düzeyleri belirgin olarak düşük bulundu. (serum vaspin değeri:KAH: 256 ? 219,7, Kontrol grubu: 472,5 ? 564,2 pg/ml P<0,001). Ayrıca kontrol grubunda Sistolik tansiyon arteriyel değerleri yüksek olan kişilerde serum vaspin değerleri düşük bulundu.Sonuç: Serum vaspin seviyelerinin koroner arter hastaları grubunda normal populasyona göre belirgin olarak azaldığı gözlemlendi. Bu bulgulardan hareketle koroner arter hastalığı ön tanısında serum vaspin düzeylerinin prediktif faktör olarak kullanılabileceği söylenebilmesine rağmen ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ayrıca vaspinin hipertansiyon patogenezindeki rolünü aydınlatmaya yönelikte daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Vaspin
Yukarı fırat havzasında koroner arter hastalığı açısından risk altındaki popülasyonda fibrinolitik bir ajan olan streptokinaza karşı direncin değerlendirilmesi
AMİ; koroner kan akımının çeşitli nedenlerle aniden azalması veya kesilmesine bağlı olarak gelişen ve mortalitesi yüksek olan bir hastalıktır. AMİ den, çoğunlukla damar lümenini ileri derecede tıkayan bir trombüsün sorumlu olduğu dikkate alınırsa, trombolitik tedavi reperfüzyonu sağlamada en kolay yöntemdir. Grubun öncül moleküllerinden biri olan Streptokinazın etkinliğini kısıtlayan önemli bir nokta; geçirilen streptokok enfeksiyonuna karşı vucutta oluşan antikorların, AMİ esnasında hızla verilmesi gereken streptokinazı nötralize etmesidir. Bu çalışmadaki amacımız; Yukarı Fırat Havzasında (Elazığ, Bingöl, Tunceli, Muş) kentsel ve kırsal alanda yaşayan, daha önce streptokinaz tedavisi almayan, koroner arter hastalığı açısından risk altında olan gurupta streptokinaza karşı direnci, insan vucudunda oluşan antikor titrelerini ölçerek araştırmaktır.Çalışmaya; Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğine yatan, ECS klavuzunda belirtilen koroner arter hastalığı risk faktörlerine göre yapılan sınıflamada yüksek riskli kabul edilen, streptokinaz tedavisi almamış; 40'ı kırsal, 40'ı kentsel bölgede yaşayan toplam 80 hasta alındı. Anti-Streptokinaz antikor düzeylerini belirlemek üzere Jalihal ve Morris'in fibrin platelet lysis metodu uygulandı.Kırsal bölgede yaşayanları kentsel bölgede yaşayanlarla karşılaştırdığımızda streptokinaz antikor titreleri anlamlı derecede yüksek bulundu. Çalışma sonucunda bulduğumuz streptokinaz antikor titreleri; kırsal bölgede yaklaşık 160±100 bin ünite, kentsel bölgede yaklaşık 80±50 bin ünite, totalde ortalama 120±100 bin ünite olarak tespit edildi. Streptokinaz antikor titresi: kırsal bölgede en yüksek 708.000 ünite, en düşük 37.000 ünite, kentsel bölgede en yüksek 310.000 ünite, en düşük 32.000 ünite olarak tespit edilmiştir. Kırsal ve kentsel bölgede yaşayanların streptokinaz antikor titreleri arasında anlamlı fark bulundu (yaklaşık 2 kat).Çıkan değerler daha önce yapılan çalışmalar baz alındığında düşük bulundu. Bu durum gelişmekte olan ülkemizde antibiyotik kullanımının artması ve sosyoekonomik şartların iyileşmesi ile açıklanabilir. Bulduğumuz değerler göz önüne alındığında; bu bölgede (Yukarı Fırat Havzası) yaşayan insanlarda, 1.500.000 ünite streptokinazın AMİ de kullanılabileceği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Trombolitik, Streptokinaz Direnci, streptokinaz antikorları.
Koroner yavaş akım da leptin ve visfatin düzeyleri
Koroner yavaş akım (KYA) fenomeni anjiografik olarak koronerleri normal ya da normale yakın olanlarda anjiogrofi sırasında distal vasküler yapılara opak madde ilerleyişinin yavaş olmasıdır. Koroner Yavaş Akımın sendrom X, koroner arter ektazisi ve anevrizması gibi aterosklozun bir çeşidi olma ihtimali kuvvetlidir. İnsan ve hayvan çalışmalarından elde edilen veriler hiperleptinemik kondisyonlar ile bağlantılı olarak kardiovasküler morbiditenin artan insidansına muhtemel bir katkıda bulunabileceğini kapsamaktadır. Visfatin ve unstable lezyonlar arasındaki bağlantı koroner arter hastalığı olanlarda gösterilmiştir. Etiyopatogenezi halen kesin olarak açıklanamayan KYA gelişim sürecinde leptin ve visfatinin etkisi bilinmemektedir. Bu konuda yapılmış herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada Aterosklerozun bir varyantı kabul edilen KYA, KAH ve normal koroner anatomili vakalarda serum visfatin ve leptin düzeylerini karşılaştırmayı, visfatin ve leptinin koroner arter hastalığının belirlenmesinde ve öngörülmesinde kabul edilen klasik risk faktörleri arasındaki yerini ve değerini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 40 kişilik kontrol grubu(Normal Koroner Anatomi), 40 kişilik Koroner Yavaş Akım(YA) ve 40 kişilik KAH grubu (bir koroner arterinde % 50 veya daha fazla stenoz tespit edilen 11 koroner arter hastası (KAH1) grubu, iki koroner arterinde % 50 veya daha fazla stenoz tespit edilen 14 koroner arter hastası(KAH2)grubu, üç koroner arterinde % 50 veya daha fazla stenoz tespit edilen 15 koroner arter hastası(KAH3)grubu olmak üzere toplam 40 kişilik aterosklerotik kalp hastalığı olgusu) olmak üzere toplam 120 kişi alındı. Kanın santrifüj edilmesi ile elde edilen ve -20 derecede saklanan serumdan visfatin ve leptin seviyeleri ELİZA yöntemi ile çalışıldı. Hastaların boy, kilo ve vücut kitle indeksi(BMI) ölçüldü. Ayrıca biyokimyasal olarak Total kolesterol, LDL, HDL, üre, kreatinin ve hsCRP düzeyleri otoanalizör yardımı ile ölçüldü.Biz yaptığımız bu tez çalışmasında koroner arter hastalığında leptin ve visfatin düzeylerinin arttığını öne süren birçok çalışmayı referans alarak atherosklerozun bir varyantı olduğunu düşündüğümüz KYA'da serum leptin ve visfatin düzeylerini inceledik. Beş ayrı grupta incelediğimiz serum leptin ve visfatin düzeylerini gerek grupların kendi içinde gerekse, grupların ikili(karşılaştırmalı) istatiksel analizlerinde (Koroner arter hastalığı dahil) anlamlı bulamadık. Öte yandan Leptin ve visfatin düzeylerinin gruplardan bağımsız olarak DM, hiperlipidemi, 30
Akut koroner sendrom şüphesi ile takip edilen hastaların prospektif analizi
Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine Göğüs Ağrısı şikayeti başvurup; Kardiyoloji Kliniğine AKS tanısı konulup yatırılan hastaların veya acil servisten taburcu edilip kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların morbidite/mortalite oranı ile bu oranların azaltılması için yapılacakları belirlemek, aynı zamanda hastalar için yapılan noninvaziv yada invaziv testler ile AKS tanımızın doğruluk derecesini araştırmak ve gereksiz kaynak israfını önlemek amaçlanmıştır.Çalışmamıza Ocak 2008-Ocak 2009 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine göğüs ağrısı şikayeti ile başvurup Kardiyoloji Kliniğine AKS tanısı ile yatırılan hastalar ile acil servisten AKS tanısı dışlanıp taburcu edilip Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalar alındı. Çalışmaya 300 yatan hasta, 100 ise poliklinik takip hastası olmak üzere toplam 400 hasta alındı. AKS tanısı ile yatırılan servis hastaları ile poliklinik hastaları istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Aynı zamanda AKS tanısı ile yatırılan servis hastalarından Koroner anjiografi sonuçlarına göre KAH tespit edilen grup ile Normal Koroner Anatomi (NKA) tespit edilen grup istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Acil servisten taburcu edilip Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalarda invazif ve noninvazif testler ile KAH tespit edilen grup ile KAH tespit edilmeyen grup (NKA) istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Çalışmamızda AKS tanısı ile yatırdığımız 300 servis hastasından 262'sinde KAH (%87,33) , 38 hastada NKA (%12,67) tespit edildi. Acil servisten AKS tanısı dışlandıktan sonra taburcu edilip Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların 16'sında KAH (%16), 84'ünde NKA (%84) bulundu. AKS tanısı ile Kardiyoloji servisine yatırılan hastaların KAH ve NKA grupları arasında yaş, cinsiyet, DM, dislipidemi, kolesterol, LDL, birinci Tn I ile ikinci Tn I arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Acil servisten AKS tanısı dışlanıp taburcu edilen Poliklinik hastalarının KAH ve NKA grupları arasında DM, sigara, dislipidemi, glukoz, CK MB ve ikinci Tn I arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Bu grupta birinci Tn I arasında istatistiksel olarak fark bulunamadı.Sonuç olarak; kabul esnasında troponin seviyesi ve EKG'si normal olan hastaların 10-12 saat gözlemlenmesi, seri EKG takibinin yapılması ve ikinci kardiyak troponin değerinin bakılmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Bu şekilde normal troponin ve EKG'ye sahip olan hastalar güvenle taburcu edilebilir. Bu hastaların optimal değerlendirilmesi için Acil servis birimlerinde Göğüs Ağrısı ünitelerinin kurulmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Böylece yanlış pozitif ve yanlış negatif değerlerde azalma ve bu yolla mortalite ve morbidite de ve gereksiz kaynak harcamalarında azalma sağlanabilir.Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, göğüs ağrısı ünitesi, kardiyak troponin
Deneysel hiperhomosisteinemide artan aortik VCAM-1 ekspresyonuna melatoninin etkisi
Hiperhomosisteinemi günümüzde kardiyovasküler ve serebrovasküler bozukluklarda en önemli risk faktörlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Homosistein kaynaklı ateroskleroz için birçok mekanizma ortaya konulmuştur. Bununla birlikte asıl moleküler mekanizma henüz bilinmemektedir. VCAM?1 immünoglobulin gen süperailesinin endotelial adezyon molekülü olup arterlerin iç membranında monosit kümelenmesini teşvik ederek aterojenesize neden olan proteindir. Pineal bezin başlıca hormonu olan melatoninin vasküler sistem üzerinde koruyucu etkisinin olduğu ve bunu da kısmen adezyon moleküllerinin ekspresyonunu inhibe ederek ve bunun sonucunda da nötrofil yoluyla oluşan hücresel hasarı engelleyerek gösterdiği bilinmektedir.Melatonin uygulanmasının hiperhomosisteinemili ratların aortlarında VCAM-1 adezyon moleküllerinin ekspresyonunu araştırmak amacıyla bu çalışmada 30 adet erkek Wistar albino rat üç gruba ayrılarak gruplar; kontrol (K), homosistein (hcy) ve homosistein + melatonin (hcy + mel) şeklinde belirlendi. Uygulama 45 gün sürdü. Serum homosistein düzeyleri; kontrol grubundaki ratlarda 3,07 ± 0,09 µmol/L, metiyonin ile beslenen ratlarda 11,00 ± 0,51 µmol/L, metiyonin ile beslenen ratlarda melatonin uygulanmasıyla 4,01 ± 0,24 µmol/L olarak bulundu. Kontrol ve hcy + mel gruplarının histopatoloji örneklerinde damar endotelinde hafif (+), hcy grubunun endotelinde ise şiddetli (+++) VCAM-1 ekspresyonu gözlendi. Melatonin uygulanması kanda homosistein seviyelerini azaltarak VCAM-1 ekspresyonlarını düşürdüğü gözlendi.Sonuç olarak hiperhomosisteinemide artan VCAM-1 ekspresyonunun monositlerin damar duvarına adezyonundan sorumlu olabileceğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızda homosisteinin aterojenik etki oluşturabileceği ve VCAM-1 ekspresyonunun inflamatuar cevabı artırması ile damar duvarına lökositlerin gelmesini ve aktive olmasını sağladığı ifade edilebilir. Bununla birlikte, homosistein seviyelerinin azalmasına parelel olarak, melatonin aorta VCAM-1 ekspresyonunu oldukça baskılamıştır, bu da kemokin ile oluşan mekanizmaları içeren melatonin terapisinin antiinflamatuar etkilerini düşündürmektedir; böyle etkiler aterosklerotik hastalarda faydalı olabilir.Anahtar Kelimeler: Hiperhomosisteinemi, Ateroskleroz, VCAM-1, Melatonin
Akut iskemik stroklu hastalarda P dalga dispersiyonunun araştırılması
Son dönemlerde yapılan çalışmalarda uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun (PDD) sinüs ritmindeki hastalarda atriyal fibrilasyon (AF) ya da paroksismal AF gelişme riskini yansıttığı saptanmıştır. Bu çalışmayla akut iskemik inmeli hastalarla, kontrol grubunu karşılaştırarak, PDD değerlerinin akut iskemik inmeli hastalarda artabileceğini göstermeyi amaçladık. Akut iskemik inme tanısıyla nöroloji kliniğine yatırılmış olan 50 hasta (n=50, 29 erkek, 21 kadın, yaş ortalaması 62) ve kontrol grubu (n=46, 29 erkek, 17 kadın, yaş ortalaması 58) oluşturuldu. Hastalar kraniyal tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Oniki derivasyonlu istirahat elektrokardiyogramında, maksimum ve minimum P dalga süreleri hesaplanarak, aralarındaki fark PDD olarak tanımlandı. Her iki grup arasında istatiksel olarak en düşük anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamızda hasta grubunda, kontrol grubuna kıyasla PDD (77,20 ± 26,09 msn'ye karşı 63,80 ± 21,42 msn, p<0,05) sürelerinde anlamlı yükseklik saptandı. Çalışmamızın sonucuna göre akut iskemik inmeli hastalarda, PDD'de artış olduğu gösterilmiştir. Uzamış P dalga süresi ya da PDD, tromboemboli nedeni olabilir.Anahtar kelimeler: İnme, atriyal fibrilasyon, P dalga dispersiyonu
Kronik kalp yetmezliği olan hastalarda serum vaspin düzeylerinin araştırılması
Kalp yetmezliği hemodinamik anormallikler, bozulmuş egzersiz kapasitesi, nörohormonal aktivasyon, hızlı progresyon göstermesi ile karakterize kalbin, dokuların ihtiyacı olan sistemik perfüzyonu sağlayamayacak düzeyde mekanik yetersizliği olarak tanımlayabileceğimiz yüksek morbidite ve mortaliteyle seyreden kompleks bir sendromdur. Görülme sıklığı yaşla beraber artmaktadır. Kardiyovasküler hastalıkların son aşamasında da kalp yetmezliği klinik tablo olarak karşımıza çıkmaktadır. Son dekatlarda insan ömrünün artması, kardivasküler hastalıkların tedavisindeki ilaç gelişimleri, invaziv ve noninvaziv tedavi seçeneklerindeki gelişmeler kalp yetmezliğinin insidansının hızla artmasına neden olmuştur. Artan hasta populasyonu, son yıllarda kalp yetmezliğinin takip ve tedavisinde birçok çalışmanın da yapılmasına neden olmuştur. Tüm bu gelişmelere rağmen günümüzde kalp yetmezliği halen yüksek mortalite ve morbidite ile seyreden bir süreçtir. Çalışmalar, hastaların %30-40'ının tanıdan sonra 1 yıl içinde, %60-70'inin de 5 yıl içinde öncelikle kalp yetersizliğinin kötüleşmesi veya ani olarak gelişen muhtemelen ventriküler maling aritmi nedeniyle öldüğünü göstermiştir.Yağ dokusu kaynaklı adipositokinlerin ateroskleroza katılımcı olduğu düşünülmektedir. Ateroskleroz kalp yetmezliğinin en önemli nedenidir. Vaspin (visseral adipoz tissue-derived serpin) glikoz ve lipit metabolizmasında regülatuar rol oynayan önemli ve yeni bir adipositokindir. Vaspin yakın zamanda tanımlanmış olan bir serin proteaz ailesi üyesidir ve Otsuka Long?Evans Tokushima Fatty (OLETF) ratlarda, obezite ve insülin plazma konsantrasyonları pik seviyeye ulaştığı zaman visseral adipoz dokuda eksprese edildiği bilinmektedir.Biz de bu çalışmamızda kronik kalp yetmezliği olan ve kronik kalp yetmezliği olmayan (sağlıklı gönüllü birey) olguların plazma vaspin düzeylerini karşılaştırarak kronik kalp yetmezliğinin gelişim ve etiyopatogenezinde vaspin'in rol oynayıp oynamadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya; Aralık 2009 ? Mayıs 2010 tarihlerinde Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğine başvuran, klinik kalp yetmezliği tanısı alan, ekokardiyografik olarak Ejeksiyon fraksiyonu (EF) %40 ve altında olan 40 kalp yetmezlikli hasta, kontrol grubu (n=40) olarak kalp yetmezliği semptom ve bulguları olmayan, ekokardiyografik olarak ventrikül fonksiyonları korunmuş toplam 80 olgu alındı. Kanın santrifüj edilmesi ile elde edilen ve -20°C derecede saklanan serumdan, vaspin seviyeleri ELİZA yöntemi ile çalışıldı.Normal populasyona göre kalp yetmezliği hastalarında serum vaspin düzeyleri belirgin olarak yüksek bulundu. (serum vaspin değeri; KY: 7, 21 ? 7, 31, Kontrol grubu: 4, 67 ? 4, 94 ng/ml p<0, 05).Sonuç olarak, yaptığımız çalışmada kalp yetmezliği hastalarında serum vaspin düzeyleri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmış bulundu. Serum vaspin düzeylerinin kalp yetmezlikli hastalarda mortalite öngördürücüsü olup olmadığının saptanması için randomize, prospektif uzun dönem takip çalışmalarına gereksinim olduğu açıktır. Bizim çalışmamız bu konuda öncü çalışmalardan biri olup bu konuda yapılacak ileri çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız.Anahtar kelimeler: Kalp yetmezliği, vaspin, koroner arter hastalığı.
Koroner yavaş akım da apelin ve vaspin düzeyleri
Etyolojisinde aterosklerozun suçlandığı Koroner yavaş akım (KYA) koroner arter anatmisinin normal ya da normale yakın olanlarda anjiografi sırasında distal vasküler yapılara opak madde ilerleyişinin yavaş olmasıdır. Nedeni tam olarak aydınlatılamamıştır. Koroner yavaş akımın fizyopatolojisinde, mikrovasküler disfonksiyon, endotel ve vazomotor disfonksiyon ile oklüziv hastalıkların rol oynadığı düşünülmektedir.Adipositokinlerden olan apelin ve vaspin yeni tanımlanmışlardır. Apelin ve vaspinin metabolik etkileri ve karbonhidat metabolizması üzerine etkileri bilinmesine rağmen, koroner aterosklerozdaki rolleri henüz tam olarak bilinmemektedir. Etiyopatogenezi tam olarak bilinmeyen KYA'ın gelişiminde apelin ve vaspinin etkileri bilinmemektedir. Bu konuda yapılmış herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada aterosklerozun bir varyantı kabul edilen KYA, KAH ve normal koroner anatomili vakalarda serum apelin ve vaspin düzeylerini karşılaştırmayı, apelin ve vaspinin koroner arter hastalığının belirlenmesinde ve öngörülmesinde kabul edilen klasik risk faktörleri arasındaki yerini ve değerini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 30 kişilik Koroner Yavaş Akım (KYA) ve 60 kişilik kontrol grubu (30 Normal Koroner Anatomi ile 30 kişilik KAH grubu ?en az bir koroner arterinde % 50 veya daha fazla stenoz tespit edilen 30 koroner arter hastası grubu) olmak üzere toplam 90 kişi alındı.Apelin seviyesini KAH grubunda NKA grubuna göre belirgin olarak düşük bulduk. İlave olarak Vaspin seviyesini kontrol grubuna göre YKA grubunda göreceli olarak daha düşük bulduk.Sonuç olarak etyolojisinde aterosklerozun rol oynadığı düşünülen YKA'da vaspin seviyeleri daha düşük bulundu. Bu bulgular vaspinin YKA oluşumunda rol oynayabileceğini düşündürebilir. Ancak vaspin seviyeleri düşük olduğundan mı KYA'nın oluşumuna neden olmakta yoksa KYA gelişiği için mi seviyelerinin düştüğü bilinmemektedir.Anahtar kelimeler: Koroner arter hastalığı, apelin, vaspin, koroner yavaş akım.
Akut miyokard infarktüslü hastalarda standart reperfüzyon tedavisine ek olarak uygulanan artan klopidogrel yükleme dozlarının reperfüzyon ve HS-CRP üzerine olan etkisi
Koroner arter hastalığı (KAH) ve onun bir alt grubu olan akut ST yükselmeli miyokard infarktüsü (ASTYMI), tüm dünyada ve ülkemizde ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Akut myokard infarktüsü (AMI) sonrası myokardiyal nekrozun yaygınlığı, ölüm ve kötü prognozun temel nedenlerinden biridir. Bu nedenledir ki, reperfüzyonun sağlanmasında kullanılan trombolitikler, perkutan girişim, cerrahi yöntemler ve trombolitik dışı ilaç tedavileri büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla kullanım ve ulaşım kolaylığı göz önünde bulundurulduğunda en sık fibrinolitik tedavi uygulanır. Bununla birlikte klavuzlar, adjuvan tedavi olarak antitrombotik tedavi ajanlarını, kullanılması zorunlu tedavi seçeneği arasına sokmuşlardır. Reperfüzyonun sağlanmasında önemli yer tutan antitrombositer tedavi ajanlarından biri ise klopidogreldir. Klopidogrel, karaciğerde aktif metabolitine dönüşen, AMI' dan sorumlu patolojik süreçte önemli bir yeri olan adenozin difosfat (ADP) ile indüklenmiş trombosit aktivasyon ve agregasyonunu inhibe eden, kanama zamanını uzatan ve kan vizkositesini azaltan bir ön ilaçtır. Bu noktadan hareketle, klopidogrelin antitrombotik etkisinin konu edildiği çalışmalarda antiinflamatuvar etkinliğinin olup olmadığı da araştırılmış ve akut koroner sendromlu (AKS) hastalarda myosit hasarının kuvvetli bir inflamatuar göstergesi olan hs-CRP seviyelerini azalttığı, klinik çalışmalarla desteklenmiştir. Biz bu çalışmada, ASTYMI hastalarda standart farmakolojik reperfüzyon tedavisine ek olarak başlanan 300 mg, 450 mg ve 600 mg klopidogrel yükleme dozlarının, reperfüzyon ve akut inflamatuvar süreç üzerine olan etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmamıza ASTYMI tanısıyla yatırılıp, standart farmakolojik reperfüzyon tedavisine ek olarak, 300 mg klopidogrel yüklemesi yapılan 50 hasta, 450 mg klopidogrel yüklemesi yapılan 50 hasta ve 600 mg klopidogrel yüklemesi yapılan 50 hasta dahil edildi. Bazal elektrokardiyografileri (EKG) dahil olmak üzere, fibrinolitik tedavi sonrası 90. dk ya kadar 30 dk aralıklarla EKG çekimleri yapıldı. İlk 24 saatlik süreçte CK, CK-MB düzeyinde meydana gelen değişiklikler ve 48. saat hs-CRP düzeyi incelendi.Hastaların demografik özellikleri ve biyokimyasal parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Gruplar arasında hs-CRP düzeyleri 450 mg yükleme yapılan 2. grupta, 300 mg yükleme yapılan 1. gruba göre düşük bulunurken, 600 mg yükleme yapılan 3. grupda ise diğer 2 gruba göre belirgin olarak daha düşük gözlendi ve gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.001). CK-MB' nin zirve değeri, 600 mg yükleme yapılan 3.grupta, diğer gruplara göre belirgin olarak daha düşüktü. Ek olarak CK-MB zirve değerine 3. grupta diğer gruplarla karşılaştırıldığında, daha erken sürede ulaşıldı ve gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Gruplar arasında ST segment rezolüsyonu sağlanma süreleri karşılaştırıldığında, klopidogrel yükleme dozunun artışıyla paralel olarak, daha erken sürede rezolüsyonunun sağlandığı ve dolayısıyla ST segment rezolüsyonuna en yüksek yükleme dozu olan 600 mg grubunda, diğer gruplara göre daha kısa sürede ulaşıldığı görüldü. 300 mg yükleme yapılan 1. gruba bakıldığında, %24 hastada (n:12) ST rezolüsyonu sağlanamadı. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001).Sonuç olarak; ASTYMI' lı hastalarda, klavuzlarda hali hazırda tavsiye edilen 300 mg klopidogrel yükleme dozunu, 450 mg ve 600 mg ile karşılaştırdığımız bu çalışmada, klopidogrel yükleme dozu arttıkça reperfüzyon göstergelerinin daha erken elde edildiğini ve hs-CRP düzeyinin daha düşük seviyelerde zirve yaptığını gördük. Bu noktadan hareketle, çalışmamızdaki en yüksek klopidogrel yükleme dozu olan 600 mg' ın herhangibir komplikasyona yol açmadan, reperfüzyonu daha erken sağladığı ve inflamasyonu baskılamada daha etkin olduğu kanısındayız.Anahtar kelimeler: akut myokard infarktüsü, klopidogrel, hs-CRP, reperfüzyon
Akut allerjik reaksiyonun diyastolik kalp fonksiyonları üzerine etkisi
Diyastolik kalp yetmezliği korunmuş sistolik fonksiyonlara rağmen kalp yetmezliği semptomlarının görülmesidir. Prognozu sistolik disfonksiyondan daha iyi olmasına rağmen bilinen bir mortalite ve morbidite nedenidir. Allerjik reaksiyonlarda ortaya çıkan aktif sitokinler gerek direk toksik etki ile gerekse koroner spazm yaparak kalbin diyastolik fonksiyonlarını bozabileceği düşüncesindeyiz. Çalışmamızda akut allerjinin kalbin diyastolik fonksiyonları üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya; Mayıs 2010 ? Aralık 2010 tarihlerinde Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine döküntü, kaşıntı nedeniyle başvuran ve klinik ve laboratuvar bulgularına dayanılarak allerji tanısı alan, rastgele seçilmiş 50 hasta allerji grubu olarak alındı. Kontrol grubu olarak klinik ve laboratuar verilerine dayanılarak allerji dışlanmış 30 sağlıklı gönüllü birey olmak üzere toplam 80 hasta rastgele yöntem ile seçildi. Hastaların rutin biyokimyasal parametreleri ve allerji tanısı koymak için serotonin, histamin seviyelerine bakıldı. Ekokardiyografi ile E, A oranları, DT, İVRT, mitral lateral anulus doku doppler hızları, renkli M mod akım ilerleme hızları değerlendirildi.Bazal sistolik fonksiyonlar, boşluk çapları ve duvar kalınlıkları ile biyokimyasal parametreler karşılaştırıldığında iki grup arasında fark yoktu. Ancak allerji grubunda 0. gün ile 5. gün bakılan ekokardiyografi değerleri arasında renkli M mod akım ilerleme hızları, E oranları, E/A oranları ile mitral lateral anulus doku doppler hızları arasında anlamlı fark vardı (Vp 0. gün- 45.10 ± 11.03 cm/sn, Vp 5. gün- 51.38 ± 6.86 cm/sn, E 0. gün- 3.31 ± 0.88 m/sn, E 5. gün- 3.12 ± 0.88 m/sn, E/A 0. gün- 1.76 ± 0.56, E/A 5. gün- 1.55 ± 0.49, Sm 0. gün- 0.04 ± 0.02 m/sn, Sm 5. gün- 0.05 ± 0.01 m/sn, Em 0. gün- 0.11 ± 0.46 m/sn, Em 5. gün- 0.10 ± 0.03 m/sn, p<0.05).Akut allerjik reaksiyon sonrası diyastolik parametrelerin bozulduğunu gördük. Akut allerjik reaksiyon, diyastolik kalp yetmezliği gelişimine yol açarak mortalite ve morbidite nedeni olabilmektedir. Çalışmamız öncü bir çalışma olup ileride yapılacak çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız.Anahtar kelimeler: Diyastolik kalp yetmezliği, serotonin, histamin, akut allerji
Konjestif kalp yetmezliği olan hastalarda serum kopeptin düzeyinin araştırılması
Konjestif kalp yetersizliği (KKY), kalbin pompa fonksiyonun azalmasına bağlı olarak gelişen, mekanizması tam olarak anlaşılamayan, hemodinamik anormalikler, bozulmuş egzersiz kapasitesi, nörohormonal aktivasyon ile hızlı progresyon gösteren ve kalbin, dokuların ihtiyacı olan sistemik perfüzyonu sağlayamayacak düzeyde mekanik yetersizliği sonucu yüksek morbidite ve mortaliteyle seyreden bir sendromdur. Vazopressin, antidiüretik ve vazokonstriktör bir hormon olup, serbest su absorbsiyonu, vücut sıvı osmoloritesi, kan volümü ve vasküler tonus üzerinde etkileri vardır. Ayrıca hücre proliferasyonuna da neden olduğu düşünülmektedir. Bütün bu etkileri V2 (renal), ve V1a (vasküler) reseptörleri aracılığıyla düzenlemektedir. Kalp yetersizliğinin ciddiyeti ve hastalığın süresi ile vazopressinin ilişkili olduğunu gösteren bilgiler mevcuttur. Vazopressinin, büyük çoğunluğu plateletlere bağlandığı ve kandan hızlı temizlendigi için ölçülmesi zor olan bir hormondur. Kopeptin, pre-pro-vasopressinin bir parçası olup vasopressinle eşit molar miktarda sentez edilir. Kopeptinin avantajı uzun bir stabilitesi bulunması, plazmadan hızlıca ölçülmesi ve anlamlı olmasıdır. Koroner arter hastalığı olanlarda ve KKY olanlarda seviyesinin arttığı gösterilmiştir. Kopeptinin, KKY hastalarında hastalığın gidişatını göstermede en az BNP kadar değerli bir markır olduğu gösterilmiştir.Çalışmaya; Mayıs 2010-Nisan 2011 döneminde Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğinde yatan, fizik muayenede kalp yetmezliği semptomları ve laboratuar bulguları olan aynı zamanda ekokardiyografik olarak Ejeksiyon fraksiyonu (EF) %40 ve altında olan ventrikül fonksiyonları bozulmuş 40 kalp yetmezliği hastası(hasta grubu) [yaş ortalaması 56,37±8,71 yıl; %55' si (n=22) erkek; %45' i (n=18) kadın] ve 40 kalp yetmezliği semptom ve bulguları olmayan, ventrikül fonksiyonları korunmuş kontrol grubu [yaş ortalaması 51, 22±8,70 yıl; %50'i (n=20) erkek; %50' i (n=20) kadın] olmak üzere toplam 80 hasta alındı. Olgulardan kanın santrifüj edilmesi ile elde edilen ve -20 derecede saklanan serumdan kopeptin seviyeleri ELİZA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca rutin biyokimyasal parametre düzeyleri otoanalizör yardımı ile ölçüldü.Kalp yetmezliği olan hastalarda, kontrol grubuna göre serum kopeptin düzeyleri belirgin olarak yüksek bulundu. Hastalığın şiddeti artıkça kopeptin düzeylerinde belirgin olarak artış izlendi ( P<0,05).Sonuç olarak; yaptığımız çalışmada kalp yetmezliği hastalarında serum kopeptin düzeyleri, kontrol grubuna göre, anlamlı olarak artmış bulundu. Serum kopeptin düzeylerinin ölçümü, kalp yetmezliği hastalarının mortalite ve morbidite öngördürücüsü olabilir; ancak bunun için randomize, prospektif uzun dönem takip çalışmalarına gereksinim olduğu açıktır. Bizim çalışmamız bu konuda öncü çalışmalardan biri olup bu konuda yapılacak ileri çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız.Anahtar kelimeler: Kalp yetmezliği, kopeptin
Apelın levels ın acute coronary syndrome
Koroner arter hastalığı, kardiyovasküler hastalıkların görülen en yaygın şekli olup günümüzde iyi tanımlanmış risk faktörleri ve tedavideki gelişmelere rağmen yüksek mortalite ve morbidite ile seyretmektedir. Akut koroner sendrom, koroner kan akımının ani olarak azalmasıyla ortaya çıkan klinik bir tablodur. Son dekatlarda koroner arter hastalığının, tanımlanmış risk faktörlerine yönelik iyileştirme çabalarına ve tedavideki gelişmelere rağmen insidansında anlamlı bir azalma olmayıp hala mortal seyredebilmektedir. Bu da araştırmacıları yeni risk faktörlerinin tanımlanmasına yönlendirmiştir. Adipoz doku adipositokin olarak adlandırılan farklı fizyolojik fonksiyonları olan çeşitli biyolojik aktif peptidler üretmektedir. Koroner arter hastalıklarında bilinen risk faktörlerinin yanı sıra çeşitli moleküllerin rol oynadığı bilinmektedir. Apelin kardiyovasküler sistem üzerine farklı etkileri olan nispeten yeni bir adipositokindir. Çalışmamızda akut koroner sendrom hastalarında serum apelin düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya 40 akut koroner sendromlu ve 40 sağlıklı gönüllü bireyden oluşan kontrol grubu olmak üzere toplam 80 hasta alındı. Çalışmada rutin kan tetkiklerine ek olarak serum apelin düzeyleri, açlık kan şekeri ve lipid profili ölçülüp her hastanın VKİ kaydedildi.Demografik özellikleri açısından gruplar karşılaştırıldığında yaş ortalamaları ve VKİ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Gruplar arasında apelin düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Akut koroner sendrom grubunda ortalama apelin düzeyi 0,75±0,27 ng/ml, kontrol grubunda ise 1,32±0,39 ng/ml saptandı.Sonuç olarak akut koroner sendrom hastalarında serum apelin düzeylerini, normal popülasyondan istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük saptadık. Deneysel çalışmalarda ateroskleroz progresyonunu inhibe ettiği gösterilen apelinin, akut koroner sendromlu hastalarda düşük saptanması diğer etkenler dışlandığında koroner arter hastalığına zemin hazırladığını gösteriyor. Ancak apelinin koroner arter hastalığındaki rolü için daha kapsamlı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, apelin
Endotelyal progenitör hücreler ve monositlerin ateroskleroz ve koroner kollateral gelişim ile ilişkisi
Endotelyal progenitör hücreler (EPC) vasküler sistemde onarıcı bir role sahiptir. Bu çalışmanın amacı kandaki inflamatuvar hücreler ve EPC hücrelerin, kardiyovasküler risk faktörleri ile birlikte ateroskleroz varlığı ve yaygınlığı ile ilişkisinin araştırılması ve koroner kollateral gelişim üzerine olan etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya koroner arter hastalığı ön tanısı ile koroner anjiyografisi yapılan toplam 119 hasta alındı (ortalama yaş: 59,2 ± 9,3 yıl). Hastalarda inflamatuvar hücreler ve EPC (CD34+KDR+ olarak tanımlanan) hücrelerinin ateroskleroz varlığı, ciddiyeti, yaygınlığı ve kollateral gelişimi üzerine olan etkileri araştırıldı. Hastaların %25'inde (n=30, 55 ± 9 yıl) normal koroner arterler (NKA), %69'unda koroner arter hastalığı (n=82, 61 ± 8 yıl) ve %8'inde iskemik olmayan kardiyomiyopati (n=7, 63 ± 12 yıl) saptandı. Çalışmada koroner arter hastalığı saptanan hastaların %15'ininin koroner arterinde (n=12) <%50 lezyon, %42,5'inin (n=35) %50?90 arası lezyon ve %42,5'inin (n=35) ?%90 lezyon saptandı. Koroner arter hastalığı olan hastaların periferik dolaşımında daha yüksek inflamatuvar hücre olduğu saptandı (Lökosit, 7150 ± 1599 vs 8163 ± 1588 mm?3, p=0.001; Nötrofil, 4239 ± 1280 vs 4827 ± 1273 mm?3, p=0.021; Monosit, 512 ± 111 vs 636 ± 192 mm?3, p=0.001). Koroner arter hastalığı olan hastaların daha düşük periferik kan EPC hücresine (%0.27±0.15 vs %0.17±0.14, p<0.001 ve 21±15 vs 13±12 mm?3, p=0.004) sahip olduğu saptandı. Kollateral gelişim için değerlendirildiğinde ise iyi kollateral gelişim gurubunda anlamlı olarak daha yüksek EPC (%0.10±0.05 vs %0.22±0.17, p=0.009; 7±3 vs 18±15 mm?3, p=0.003) saptandı. Çalışma bulgularımız EPC'lerin iskemi varlığında yaygın aterosklerozu olan hastalarda bile kemik iliğinden yeterli miktarlarda mobilize olabileceğini göstermektedir. Bu bulgu diğer inflamatuvar hücreleri kemik iliğinden mobilize etmeden spesifik olarak EPC'lerin mobilizasyonunu uyaracak molekülün bulunması için bir dayanak olabilir.
Tip II Diabetes Mellitus' lu ve bozulmuş glukoz toleranslı hastalarda doku Doppler ekokardiyografi ile bakılan miyokardiyal performans indeksi ve BNP ilişkisi
AMAÇ : Diabetes Mellitus (DM) ve bozulmuş glukoz toleransı (IGT ), bozulmuş sol ventrikül fonksiyonları ile ilişkilidir. Bizim amacımız bu iki klinik tabloda doku Doppler ile bakılan miyokardiyal performans indeksi ( MPİ' ) ve beyin natriüretik peptidin ( BNP ) miyokardiyal fonksiyon bozukluğunu gösterebilmesini ve birbiriyle ilişkili olup olmadığını test etmektir.YÖNTEM : Çalışmaya hipertansiyon, koroner arter hastalığı tanıları olmayan ve antihipertansif ajan kullanmayan DM' li ve IGT' li hastalar alındı. Aynı dışlanma kriterlerine uyan sağlıklı gönüllülerden oluşan bir kontrol grubu oluşturuldu.Hastaların bazal klinik özellikleri, rutin laboratuar parametreleri ve BNP düzeyleri kaydedildi. Her hastada ekokardiyografik olarak hem geleneksel yöntemle MPİ hem de doku Doppler ile bakılan MPİ' değerleri ve ayrıca E dalgası deselerasyon zamanı (EDZ), E \ A , E \ E' parametreleri bakıldı.Gruplar arasında farklar ve hem tüm hastalarda hem de DM ve IGT alt gruplarında parametrelerin birbirleriyle ilişkileri test edildi.BULGULAR : Çalışmaya 31 tane tip II DM'li ve 21 tane bozulmuş glukoz toleransı olan hastalar alındı. Kontrol grubu olarak sağlıklı, gönüllü bireylerden oluşan 30 kişilik bir grup oluşturuldu. Erkek cinsiyet oranı, vücut kitle indeksi, Hb, BUN, kr, LDL, HDL , sol ventrikül sistol ve diyastol sonu çapları her üç grupta da benzerdi. BNP değerleri açısından DM grubu IGT ve kontrol grubuna göre, IGT grubu da kontrol grubuna göre daha yüksek değerlere sahipti (36 ± 17'e karşılık 61 ± 20 ve 75 ± 17, p< 0,001 ). Geleneksel yöntemle bakılan MPİ değerleri, en yüksek DM, en düşük kontrol grubu olacak şekilde her üç grupta anlamlı derecede farklı idi ( 0,41 ± 0,05, 0,53 ± 0,1, 0,62 ± 0,06, p< 0,001 ). Doku Doppler ile hesaplanan MPİ' değerleri de aynı sıralamayı gösterir şekilde anlamlı derecede farklı idi ( 0,51 ± 0,05, 0,57 ± 0,11, 0,63 ± 0,07, p< 0,001 ). Sadece IGT ve DM gruplarından oluşan bir gruba ; BNP ve ortalama MPİ' değerlerinin birbiriyle ve diğer parametrelerle ilişkisi bakımından korelasyon testi yapıldı. BNP ve ortalama MPİ' değerleri arasında anlamlı derecede pozitif ilişki bulundu ( r değeri : 0,574, p< 0,001 ). Hem BNP hem de ortalama MPİ'; EDZ , E/E' ve geleneksel yöntemle ölçülen MPİ oranıyla anlamlı bir ilişkiye sahiplerdi.. Sadece DM' lu hastalardan alınan bir grup oluşturulduğunda da BNP ve ortalama MPİ' değerleri arasında pozitif ilişki devam ediyordu ( r değeri : 0,499, p = 0,04 ). Sadece IGT hastaları alındığında da benzer ilişki sürüyordu. ( r değeri : 0,543, p = 0,01 ). EDZ, E/E' ve geleneksel yöntemle ölçülen MPİ değerleri de benzer şekilde her iki alt grup çalışmasında da anlamlı ilişkilerini korudularSONUÇ : IGT ve DM hastalarında BNP ve MPİ gibi iki prognoz belirteci parametre riskli hastaları belirlemede kullanılabilir. BNP ya da MPİ' den herhangi birinin net ayrım yapmaya yetecek kadar bilgi veremediği durumlarda bu iki parametrenin birbiri ile ilişkisi kullanılarak hastanın riskinin belirlenebileceği kanaatindeyiz.
Damar entotel hasarı sonrası oluşan intimal hiperplazi üzerine atorvastatinin etkisi
1. ÖZETNeointimal hiperplazi, ateroskleroz fizyopatolojisinde yer alır ve perkütanvasküler girişimler sonrasında ise travmaya yanıt olarak gelişir. Vasküler duvardadüz kas hücre migrasyonu, proliferasyonu ile ekstrasellüler matriks birikimi sonucuoluşan klinik bir sorundur. Vasküler düz kas hücre migrasyonu ve proliferasyonunundüzenleyen moleküllerin inhibisyonu, intimal hiperplaziye bağlı oluşan olumsuzsürecin engellemesinde oldukça rasyonel bir yaklaşımdır. Bu çalışmamızda, hidroxi-metil-glutaril redüktaz inhibitör grubundan olan atorvastatinin damar endotel hasarısonrası gelişen intimal hiperplazi üzerindeki etkisini araştırdık.Çalışmada toplam 14 adet Yeni Zellanda türü erkek beyaz tavşan kullanıldı.Abdominal aortalarında balon ile endotel hasarı oluşturulan tavşanlarla 7'şerli 2 grupoluşturuldu: Grup 1'deki (kontrol grubu) tavşanlara sadece balon ile endotel hasarıuygulandı. Grup 2'de (atorvastatin-tedavi grubu) ise işlemden 48 saat önce başlanıpişlem sonrası 28. güne kadar devam edecek şekilde günde 2.0mg/kg atorvastatingastrik gavaj yoluyla verildi. Deney süresinin bitiminde alınan abdominal aortkesitlerinde intimal ve medial alan ölçülerek her bir kesitteki intima / media oranı eldeedildi.Atorvastatin grubunda ortalama intimal alan 0,252±0,07 mm², kontrolgrubunda ortalama intimal alan 1,2771±0.255 mm² olarak ölçüldü. ntimal alan artışıatorvastatin grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük tespit edildi(p=0.002). Her iki grupta (Atorvastatin ve kontrol) intima/media oranları sırasıyla0,287±,080 ve 1,280±0,304 hesaplandı. Atorvastatin grubunda intima/media oranıanlamlı olarak azaldı (p=0.002). Medial alan ise atorvastatin grubunda 0,892±0,104mm², kontrol grubunda ise 1,007±0,111 mm² ölçüldü. Her iki grup arasında medialalanda anlamlı bir değişiklik saptanmadı (p>0.05 )Sonuç olarak, atorvastatin kullanımının perkütan vasküler girişimlerden sonraerken restenoz gelişiminin engellenmesinde lipid düşürücü etkilerinden bağımsızolarak yararlı bir ajan olabileceği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: ntimal Hiperplazi, Atorvastatin1
Aterosklerotik oklüziv koroner arter hastalığı ve koroner arter ektazisi ile normal koroner arter anatomili olgularda serum adiponektin düzeylerinin karsılastırılması
Antiinflamatuar ve antiaterojenik etkileri ile aterosklerozisin baslangıç veprogresyonunda koruyucu etkilerinin olduğu bildirilen adiponektin, adipoz dokudansalgılanan sitokinlerden biridir. Bu çalısmada amaç; aterosklerotik oklüziv koronerarter hastalığı (AOKAH), Koroner arter ektazisi (KAE) ve normal koroner anatomiliolgularda serum adiponektin düzeylerini karsılastırmak ve adiponektinin,aterosklerotik KAH'ın belirlenmesinde ve öngörülmesinde, kabul edilen klasik riskfaktörleri arasındaki yerini ve değerini arastırmaktır.Çalısmaya 25 kontrol grubu, 25 AOKAH hasta grubu ve 38 KAE hasta grubuolmak üzere toplam 88 hasta alındı. Koroner anjiyografilerinde normal koroneranatomi tespit edilen kisiler kontrol grubu olarak kabul edildi. Kontrol grubuhastalarının koroner damar çapları referans kabul edilerek, bu değerlerden 1.5 katgenis segment/segmentleri olan hastalar KAE olarak, koroner damar çapında %70stenoz saptanan hastalar ise AOKAH olarak kabul edildi. Adiponektinin KAHvarlığını tahminde öngörüsel değeri lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi.Serum adiponektin düzeyleri kontrol, AOKAH ve KAE gruplarında sırası ile;6,73 ± 4,0; 3,30 ± 1,96 ve 4,31 ± 2,02 ?g/dL olarak tespit edildi. Adiponektindüzeyleri AOKAH ve KAE grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarakbelirgin bir sekilde düsüktü (sırası ile; p<0.001, p=0.02). Adiponektinin AOKAH veKAE grubu olgularındaki düzeyleri ise, istatistiksel olarak benzerdi (p>0.05).Adiponektinin KAH'ı tespit etmede istatiksel olarak diğer risk faktörlerindenbağımsız ve ileri düzeyde anlamlı bir risk faktörü olduğu bulundu [(ß=0.725, p=0.001,%95 CI (0.604-0.870)].Koroner arter hastalığının varyantı olarak kabul edilen KAE'de, serumadiponektin düzeyleri ile ilgili literatürde bir çalısma bulunmamaktadır. Bu bakımdançalısmamız ilkti. Biz KAE'de adiponektin düzeylerini düsük olarak bulduk veAOKAH ile KAE arasında adiponektin düzeyleri bakımından anlamlı bir farklılıktespit etmedik. Ancak adiponektin düzeylerinin KAH belirlenmesinde değerli birsitokin olabileceği kanısındayız.
Gece kan basıncındaki düşme, kalp hızı değişkenliği ve inflamatuvar göstergeler arasındaki ilişki
Amaç: Gece saatlerinde meydana gelen kan basıncındaki düşmenin kaybolması artmış kardiyovasküler olay sıklığı ile yakından ilişkilidir. Amacımız çalışmamızda gece kan basıncı düşmeyen patern oluşumu, kardiyak otonomik fonksiyonlar, serum ürik asit düzeyi ve düşük seviyeli inflamasyon arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Yöntem: Çalışmaya hipertansiyon açısından tetkik edilen ve kriterlere uygun 92 hasta alındı. AKBM, 24 saatlik holter EKG kaydı, hsCRP ve diğer rutin laboratuar ve ekokardiyografik incelemeler elde edildi. Gruplar arasında mevcut parametreler karşılaştırıldı. Ayrıca gece kan basıncı düşmeyen patern gelişimine, KHD parametrelerine etki edebilecek faktörler açısından tek ve çok değişkenli istatistiki analizler uygulandı.Bulgular: KHD parametrelerinden SDNN, SDANN, trianguler indeks ile hsCRP düzeyleri (sırası ile r=-0.425, p<0.001; r=-0.431, p<0.001; r=-0.361, p<0.001) ve gece kan basıncı değerleri arasında (ortalama gece kan basıcı için; r=-0,286, p=0,006; r=-0,251, p=0,016; r=-0,234, p=0,025) ters korelasyon tespit edildi. Gece kan basıncı değerleri ile serum ürik asit düzeyleri arasında pozitif ilişki (gece ortalama KB, r=0,260, p=0.012; gece sistolik KB, r=0,249, p=0.016; gece diyastolik KB, r=0.249, p=0.016) mevcuttu. Çok değişkenli analizlerde hsCRP ve yaş, KHD parametreleri için bağımsız öngörücü (SDNN: ß=-0.380, p<0.001; ve ß=-0.256, p=0.006; sırası ile) olarak tespit edildi. Serum ürik asit düzeyi ve KHD parametreleri ise gece kan basıncı değerleri için bağımsız öngörücü olarak saptandılar (gece ortalama KB için: serum ürik asit düzeyi; ß=0,276, p=0,006; SDNN: ß=-0,253, p=0,021).Sonuç: Mevcut çalışmamızın bulguları; gece kan basıncındaki düşmenin kaybolması ister hipertansif ister normotansif olsun, serum ürik asit düzeyi, hafif dereceli inflamasyon ve bozulmuş kardiyak otonomik fonksiyonlar arasında bağımsız bir ilişkiyi göstermektedir. Bu bağımsız ilişki hipertansiyon patogenezinde önemli bir rol oynayabileceğinden özellikle normotansif veya sınırda hipertansiflerde araştırılması gereken bir konudur.
Hemodiyaliz ile tedavi edilen son dönem böbrek yetmezliği olgularında sessiz miyokard iskemisi ile beyin natriüretik peptid ilişkisi
Amaç: Hemodiyaliz hastalarında mortalite hızı normal popülasyona görebelirgin derecede yüksektir ve en önde gelen ölüm sebebi kardiyovaskülerhastalıklardır. Çalışmadaki amacımız kardiyovasküler sonlanımlar için önemli birrisk faktörü oluşturan sessiz miyokard iskemisi ile BNP ilişkisini araştırmak vetarama testi olarak BNP'nin güvenilirliğini değerlendirmektir.Yöntem: Çalışmaya iskemik kalp hastalığı açısından semptomu olmayantoplam 53 hemodiyaliz hastası alındı. Hastaların demografik özellikleri, rutinlaboratuar parametreleri, ekokardiyografik sistolik ve diyastolik fonksiyonparametreleri kaydedildi. Hastaların haftanın 2. hemodiyaliz seansı öncesi bazalBNP düzeyleri ölçüldü ve ambulatuar elektrokardiyografi monitörizasyonu ilesessiz miyokard iskemisinin varlığı araştırıldı. Hastalar sessiz miyokard iskemisigelişenler ve gelişmeyenler olarak gruplandı. Gruplar arasındaki farklar, bazalBNP düzeyleri ile korelasyon gösteren parametreler ve sessiz miyokard iskemisigelişimi için bağımsız faktörler saptandı. İşlem karakteristiği eğrisi kullanılarakBNP'nin sessiz miyokard iskemisini göstermedeki güvenilirliği test edildi.Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların ortanca yaşı 50 idi (%60 erkek).Sessiz miyokard iskemisi gelişen hastalarda erkek cinsiyet anlamlı olarak yüksekbulundu (sırası ile %91 vs % 52, p=0.035). Diğer demografik ve ekokardiyografiközellikler açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Ortanca bazalBNP düzeyleri iskemi gelişen grupta gelişmeyen gruba göre anlamlı derecedeyüksek bulundu ( 682,7 pg/mL ve 503,2, p= 0,006). Tüm grupta yapılankorelasyon analizinde BNP düzeyleri sol ventrikül kitle indeksi (r=0,502,p<0,001) ve E/ E? Ort.(r=0,604, p<0,001) parametreleri ile anlamlı pozitifkorelasyon göstermekteydi. Sessiz miyokard iskemisi gelişimi ve BNP düzeyleri66ile ilişkili olabilecek parametrelerle yapılan lojistik regresyon analizinde, hem tümgrupta (OR=1,05, %95 CI :1,009-1,094, p=0,018) hem de bilinen koroner arterhastaları dışlandıktan sonra (OR=1,08, %95 CI: 1,006-1,159) BNP sessizmiyokard iskemisi gelişimi için bağımsız bir öngördürücü olarak tespit edildi.Koroner arter hastalığı olmayanlarda işlem karakteristiği eğrisi ile yapılananalizde (eğri altında kalan alan 0,773, p=0,006), kesim noktası olarak 546 pg/mLseçildiğinde BNP'nin sessiz miyokard iskemisi varlığını %90 duyarlılık ve %57seçicilik ile saptadığı bulundu.Sonuç: BNP, hemodiyaliz hastalarında ambulatuar elektrokardiyografikmonitorizasyon ile gösterilen sessiz miyokard iskemisini göstermede yararlı birtest olabilir.
İnferiyor akut miyokard infarktüsünde rt-PA ve Streptokinaz`ın trombolitik etkinliklerinin karşılaştırılması
AMİ'de trombolitik tedavinin etkinliğinin lokalizasyona göre değiştiği bilinmektedir. Anteriyor AMİ'de trombolitik tedavinin etkisi tartışılmazken, inferiyor AMİ'de trombolitik tedavinin etkinliği üzerindeki tartışmalar son yıllara kadar süregelmiştir. Bazı çalışmalarda (43,74) inferiyor AMİ'de, SK uygulananlarda plasebodan istatistiksel olarak farklı sonuçların elde edilememesi ve bizim daha önceki çalışma. (75) sonuçlarımızın da bu doğrultuda olması bizi bu konuda değişik trombolitik ajanları kullanmaya yöneltti. Bu amaçla, rt-PA uyguladığımız 21 vaka ve SK uyguladığımız 37 vakadan elde ettiğimiz sonuçları değerlendirmeye aldık. Klinik reperfüzyon kriterlerini tek tek karşılaştırdık. AMİ'nün seyri sırasında ortaya çıkan bütün komplikasyonları koroner bakım formlarına işledikten sonra elde ettiğimiz sonuçları karşılaştırdık. rt-PA uygulananlarda daha fazla klinik reperfüz kriterleri oluştuğunu, komplikaşyonların daha az olduğunu muşahade ettik. SK uygulanan vakalarda belirgin hipotansiyon geliştiğini, reinfarktüsün daha fazla olduğunu, atrioventriküler ve intraventriküler blokların daha fazla olduğunu (P<0,05), ayrıca istatistiksel öneme ulaşmamakla birlikte kardfiyojenik şok ve mortalitenin daha sık olduğunu gözlemledik. Sonuç olarak; inferiyor AMİ'de rt-PA daha fazla reperfüzyonu sağlamakta ve komplikaşyonların daha az olmasını sağlamaktadır.
Elazığ ve yöresinde ateroskleroz risk faktörlerinin araştırılması ve mutfak alışkanlıklarının (Şavak peyniri ve benzeri yiyeceklerin) iskemik kalp hastalığı gelişimi yönünden önemi
Elazığ ve yöresinde koroner risk faktörlerinin sıklığı ve beslenme alışkanlığının ateroskleroz gelişimi yönünden öneminin incelenmesi hedeflendi. Yöresel beslenme alışkanlığının sık kullanıldığı bölgeden 405, diğer bölgelerden 595 vaka çalışmaya alındı. Çalışmaya alman vakaların yaş, cins, boy, ağırlık, ateroskleroza ait aile öyküsü, beslenme alışkanlığı, hipertansiyon, diyabetes mellitus, obesite, yaşam biçimi, sigara, alkol, yaşadığı yer ve kan lipidleri incelendi. Vakalar bölgelere, cinsiyete, yaş gruplarına ve beslenme alışkanlıklarına göre incelendi. Tablo A: Elazığ ve yöresinde genel popülasyonda lipid parametreleri ve risk faktörleri Cinsiyete göre karşılaştırıldığında total kolesterol, trigliserid, LDL kolesterol, sigara içimi, alkol kullanımı ve ateroskleroz düşündüren EKG bulguları erkeklerde kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Obesite ise kadınlarda istatistiksel olarak daha yüksekti. Diğer risk faktörleri arasında anlamlı fark gözlenmedi.Tablo B : Bölgelere göre lipid parametreleri ve diğer risk faktörleri Vakalar bölgelere göre incelendiğinde, sadece hipertansiyon Elazığ merkezde istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek oranda bulunmuştur. Diğer parametreler arasında fark gözlenmemiştir. Sonuç olarak, Elazığ ve yöresinde lipid parametreleri TEKHARF çalışması'nda elde edilen Türkiye ortalamasının çok üzerindedir. Beslenme alışkanlığı ile ilişkili olarak koroner risk faktörleri ve koroner arter hastalığı yüksek oranda gözlenmektedir. Beslenme alışkanlığının değiştirilmesi ve halkın risk faktörleri konusunda eğitimi ile bölgede koroner arter hastalığından korunma planlanmaktadır.
STEMI hastalarında yetersiz statin yanıtının prognoz açısından önemi
ST segment Elevasyonlu Miyokart Enfarktüsü (STEMI) en önemli ölüm sebeplerinin başında gelmektedir. Hem hastane içi hem de taburculuk sonrasında ciddi morbidite ve mortalite sebeplerindendir. STEMI hem hastane içi hem de uzun dönemli takipteki mortalite ve morbidite için risk faktörleri araştırması da kardiyoloji bilimi açısından hep merak konusu olmuştur. Hiperlipideminin atherosklerotik kalp hastalıkları başta olmak üzere çoğu kardiyak ve non kardiyak hastalık durumunda ciddi kötü prognostik risk faktörü olduğu daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Son zamanlarda literatürde farklı hastalıklarda ve özellikle de koroner arter hastalığının farklı antiteleri ile uygun statin tedavisine rağmen yetersiz statin cevabının prognoz göstergesi olarak değerlendirilmesi araştırılmıştır. Statin tedavisinin cevabına bakılmadan primer perkütan koroner girişim (PCI) uygulanan STEMI hastalarında mortaliteyi ve morbiditeyi azalttığı gösterilmiştir. Ancak literatürde statin cevabının değerlendirilip yeterli veya yetersiz grubun karşılaştırılması yapılmamıştır. Bu çalışmanın amacı, STEMI hastaların 12 hafta sonrasında lipid profilinin değerlendirilip yetersiz statin cevabı olarak gruplandırılan hastaların geriye dönük mortalite ve morbidite verilerinin incelenip karşılaştırılmasıdır. Yetersiz statin cevabının sonlanım noktaları açısından önemli bir gösterge olduğu gösterilirse daha yoğun ve sonuç odaklı tedavi planlaması yapılabilir. Bu çalışmada, STEMI nedeniyle statin kullanan hastaların güncel kılavuzlara göre hedef değerlerine ulaşıp ulaşmadığına göre prognostik açıdan önemi araştırılacaktır.
Kardiyak sendrom X'li hastalarda nebivolol tedavisinin endotel disfonksiyonu ve egzersizin indüklediği iskemi üzerine etkisi
Kardiyak Sendrom X'li hastaların özellikleri; özellikle eforla olan angina, egzersizstres testi esnasında ST segment depresyonu olması ve herhangi bir kardiyak veya sistemikhastalığın yokluğunda normal koroner arter saptanmasıdır. KSX tedavisinde kullanılangeleneksel ilaçlar daha çok ağrının algılanma düzeyinde etki göstererek faydasağlamaktadır. Nebivolol ise endotel kaynaklı nitrik oksit üzerinden etki ederekvazodilatasyon yapan β1-adrenerjik reseptör blokeridir. Çalışmamızda nebivolol tedavisininKSX hastalarında endotel disfonksiyonu ve egzersizin indüklediği iskemi üzerine etkisiniaraştırdık. Çalışmaya 38 hasta dahil edildi. Çeşitli nedenlerden dolayı 4 hasta çalışmadançıkarıldı. 34 hasta nebivolol (n=17) ve metoprolol (n=17) randomize edildi. Tedavi öncesive sonrası egzersiz stress testi yapıldı, ayrıca kan alınarak biyokimyasal analizleri yapıldı.34 KSX hastası 7 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, kontrolgrubuna gore kıyasla KSX'li hastalarda plazma NOx ve L-arjinin düzeyi azalmış, plazmaADMA düzeyi ise artmış olarak bulundu. Randomizasyon öncesi nebivolol ve metoprololgruplarının plazma NOx, L-arjinin ve ADMA düzeyleri arasında fark yoktu. 12 hafta sürentedavi sonrası nebivolol grubunda plazma NOx ve L-arjinin düzeyi artmış, ADMA düzeyiise azalmış olarak saptandı. Ayrıca nebivolol grubunda toplam egzersiz süresi ve egzersizsırasında 1 mm ST depresyonu gelişme zamanı uzadı. Sonuç olarak biz KSX hastalardakanda endotel fonksiyonunu gösteren belirteçlerin ( plazma NOx, L-arjinin, ADMA)bozulduğunu göstermiş olduk. Nebivolol tedavisi bu belirteçleri düzeltmekte ve egzersizsüresini uzatmaktadır. Yapılacak çalışmalarla KSX'in tedavisinde nebivolol'ün uzun sürelisonuçları incelenmelidir.
Sağlıklı oktogenarianlarda konvansiyonel ekokardiyografi ve doku Doppler ekokardiyografi ölçümlerinin referans aralık değerlerinin belirlenmesi
Başlık: Sağlıklı oktogenarianlarda konvansiyonel ekokardiyografi ve doku Doppler ekokardiyografi ölçümlerinin referans aralık değerlerinin belirlenmesi Yazar: Akif Serhat Balcıoğlu ÖZET Yaşlanma doğumda başlayan ve hayat boyu devam eden kaçınılmaz bir süreçtir. Bu süreçte, çevresel faktörlerin de katkısıyla organizmada zaman içinde yapısal ve fonksiyonel bir takım değişiklikler meydana gelir. Toplumlarda geriatrik populasyonun hızla artışı, içsel ve dışsal yaşlanmanın etkileşmesi sonucu oluşan bu değişikliklerin tanımlanması ve fizyolojik ile patolojik ayrımının belirlenmesi ihtiyacını doğurmuştur. Kardiyoloji'de, geriatrik populasyon içinde oranları geçmişÂ dönemlere göre artmakta olan seksenli yaşlardaki (oktogenarian) kişiler için yaşÂ ile ilişkili değişiklikleri kantitatif olarak ortaya koyan bir bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, referans bir oktogenarian topluluğu içinde yaşlanmanın kalp üzerine olan yapısal ve fonksiyonel etkilerini ekokardiyografi ile değerlendirmek ve bu yaşÂ grubunda ekokardiyografi ölçümleri için referans aralıkları belirlemektir. Bunun için, sağlıklı, sosyal ve fiziksel olarak aktif, yaşları 80 ile 89 arasında olan (ortalama yaş: 83.8 ± 2.8), 27 (%67.5) kadın ve 13 (%32.5) erkekten oluşan 40 kişilik çalışma populasyonumuzda Mâmod, iki boyutlu, Doppler ve doku Doppler ekokardiyografi incelemeleri yapılmışÂ olup bu incelemelerde kalbin duvar kalınlıkları, boşluk boyutları, boşluk hacimleri ölçülmüştür, ayrıca sistolik ve diyastolik fonksiyonların belirteçleri değerlendirilmiştir.  Ölçümler direkt olarak ve standardizasyon amacıyla vücut yüzey alanına (VYA) bölündükten sonra indeks olarak verilmiştir. Tüm referans populasyonun sonuçlarına ek olarak, populasyon cinsiyet (kadın ve erkek), beden kitle indeksi (<25 kg/m2 ve â¥25 kg/m2) ve kan basıncı (<120/80 mmHg ve 120â139/80â89 mmHg) özelliklerine göre ikili gruplara ayrılıp sonuçlar analiz edilerek her değişken için referans aralık, ortalama  değer ve %95 güven aralığı belirlenmiştir. Çalışma bulguları kendi içinde değerlendirildiğinde ve diğer referans verilerle karşılaştırıldığında yaşlanmanın doğal sonucu olarak kalpte meydana gelen bir takım yapısal ve fonksiyonel değişikliklerin ekokardiyografi bulgularına yansıdığı izlenmiştir. Bu değişiklikler arasında en önemlileri sol ventrikül duvar kalınlıklarında hafif artış, sol ventrikül boşluk boyutlarında azalma, sol ventrikül diyastol ve sistol sonu volümlerinde düşme, interventriküler septumda sigmoid morfoloji, mitral annular kalsifikasyon, aort kapak sklerozu ve sol ventrikülde evre I diyastolik disfonksiyonun hakim olduğu global disfonksiyon gelişimidir. Ayrıca bu global disfonksiyona, doku Doppler ekokardiyografi ile gösterilen ancak ejeksiyon fraksiyonunu ve fraksiyonel kısalmayı değiştirmeyen hafif bir sistolik fonksiyon bozukluğunun da katkıda bulunduğu düşünülmüştür.  Sonuç olarak, kalpte yaşlanma ile ilişkili ve fizyolojik sayılabilecek bir takım yapısal ve fonksiyonel değişiklikler oluşur. Bu çalışmada sağlıklı oktogenarianlardaki bu değişiklikler incelenmiş, ekokardiyografik değerlendirme için bu yaşÂ grubunun referans verileri oluşturulmuştur. Â
Fagerström nikotin bağımlılık testi ile koroner arter hastalığı ciddiyetinin ilişkisi
Amaç: Nikotin bağımlılığı ve tütün ürünlerinin kullanımı koroner arter hastalığı açısından risk faktörü olması sebebiyle, nikotin bağımlılık derecesiyle koroner arter hastalığı (KAH) arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Kesitsel, prospektif olan çalışmamızda, Dicle Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran orta riskli KAH hastalarının çektirilen koroner bilgisayarlı tomografik anjiyoda (kBTA) hesaplanan koroner arter kalsiyum skoru (KAK) ile fagerström nikotin bağımlılık testi (FNBT) arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz 226 hastanın %72'si erkek (163) olup %28'i kadındır (63). Medyan yaş 45 olarak hesaplandı. Katılımcıların ortalama FNBT skoru 5.5 olup orta yüksek nikotin bağımlılığı ile uyumluydu. Hastalarımızın median KAK skoru 95 hesaplanmıştır. KAK skoru yüksek hastaların medyan FNBT skoru anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (medyan 6'ya karşı 4, p<0.001). Cox regresyon analizinde, tümü sigara içen popülasyonumuzdaki kötü KAK skoru için, artan yaş, erkek cinsiyet , yüksek FNBT skoru ve yüksek nötrofil sayısının bağımsız belirleyiciler olduğu görüldü. Sonuç: FNBT skorunun 6'dan büyük olması ile KAK skorunun yüksek olması (>100) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Sigaranın vücuda verdiği zararlar apaçık ortadayken, araştırma sonucumuz yüksek nikotin bağımlılığının da koroner arter hastalığının ciddiyetini arttırdığını destekler niteliktedir. Bu bilinçle sigara bırakmanın teşvik edilmesine yönelik çalışmaların artması gerektiği düşüncesindeyiz.
Orta-ciddi mitral kapak yetmezliği olan hastalarda balon ile genişletilen kapak ile kendiliğinden genişleyebilen kapağıntranskateter aort kapak implantasyonu yapılan hastalarda sonlanım noktaları açısından karşılaştırılması
ÖZET Amaç: Aort Darlığı (AD) tüm dünyada kapak replasmanının en çok yapıldığı kapak hastalığıdır. Endikasyon dahilinde TAVI yapılan hastaların yaklaşık olarak %20-60'ına orta veya ciddi mitral yetersizliği (MY) eşlik etmektedir. Çalışmamızdaki amaç hem TAVI yapılan hastaların preop risk faktörlerine göre sağ kalım ve sonlanım noktalarını değerlendirmek hem de kullanılan kapak türünün mitral yetmezliğe etkisini karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmamıza; hastanemizde 2013-2021 tarihleri arasında TAVİ işlemi uygulanmış, orta veya ciddi mitral kapak yetersizliği olan ve katılma kriterlerini karşılayan 179 adet hasta dahil edildi. Hastaların; işlem notları, ölüm bildirimleri, demografik verileri, komorbiditeleri, işlem öncesi transtorasik ekokardiyografi (TTE) parametreleri incelendi. Bulgular: Orta-ciddi mitral kapak yetersizliği olan 179 hastadan oluşan grubumuzda 10(%5,5) hastane içi ölümü gözlendi. Başvuru kliniği olarak pulmoner ödem ile başvuran hastalara hastane içi mortalite grubunda anlamlı olarak daha sık rastlandığı gözlendi (p=0.001). 3 yıllık takipte tüm sebepli ölüm gerçekleşen hastalarda ortalama yaşın anlamlı olarak daha yüksek olduğu gözlendi (p<0.001). SVO öyküsü olan hastalara mortalite grubunda daha sık rastlandığı gözlendi (p=0.032). Mortalite grubunda anlamlı olarak daha sık self expandable kapak kullanımı gözlendi (p=0.047). işlem öncesi orta-ileri MY olan hastalardan balon expandable kullanılanlarda, self expandable kullananlara göre daha çok iyileşme saptandı (p=0.046). Hastalar kapak yetersizliği düzeyi değişimine göre 3 yıllık mortalite açısından kıyaslandığında; MY artan grupta anlamlı olarak daha fazla sayıda ölüm gözlenmiştir (p=0.002) Sonuç: TAVİ yapılan AD hastalarına sıklıkla orta-ciddi MY eşlik etmektedir. TAVİ sonrası orta-ciddi MY oranında anlamlı azalma olmakla birlikte MY etyolojisi bu açıdan önem arz etmektedir. MY'deki azalma uzun dönem mortalite ve hastaneye yatışları azaltmaktadır. Anahtar Kelimeler: TAVI, balon expandable, self expandable, mitral yetmezliği.
Periferik arter hastalarında atria risk skorunun sonlanım noktaları açısından değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmamızda ciddi periferik arter hastalarında ATRİA risk skorunun kötü sonlanım noktaları ile ilişkisini ve öngördürücü olup olmadığını test etmeyi planladık. Yöntem: Tek merkezli, retrospektif dizaynlı bir çalışma planladık. Çalışmamızda hastanemizde Ocak 2013-Ocak 2019 tarihleri arasında periferik arter görüntülemesi işlemi uygulanmış 911 adet hasta retrospektif olarak tarandı. Bu hastalardan katılma kriterlerini karşılayan 305 adet ciddi periferik arter hastası çalışmamıza dahil edildi. Bu hastaların kayıtları ve takip verileri detaylı bir şekilde incelenmiştir. Hastaların 5 yıllık takipte herhangi bir sebepli ölüm veya takip sırasında uzuv kaybettirici operasyon açısından verileri incelenmiştir. Bulgular: 22 hastada uzuv kaybı gerçekleşirken 130 hastada ise herhangi bir sebepli mortalite gerçekleşmiştir. Her iki sonlanım noktası beraber değerlendirildiğinde major istenmeyen kardiyovasküler olay (MACE) 138 hastada gözlenmiştir. Çalışmamızda hastaların 5 yıllık mortalite verileri incelendiğinde ATRIA skorunun; mortalite gelişen grupta, mortalite gelişmeyen gruba göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (4.74 e karşı 2.23 median değer, p<0.001). Ayrıca 5 yıllık takipte uzuv kaybı gelişen hasta grubunda da ATRIA skoru anlamlı olarak daha yüksek saptandı (5.55 e karşı 3.09 median değer, p<0.001). Yine çalışmamızda 5 yıllık takipte total mortalite ve uzuv kaybını içerecek şekilde belirlediğimiz MACE gerçekleşen ve gerçekleşmeyen grupların analizi sonucunda ATRIA skorunun MACE grubunda median değerinin MACE meydana gelmeyen grupla karşılaştırıldığında anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edilmiştir (4.78 e karşı 2.60 median değer, p<0.001). Ileri yaşın, düşük GFR'nin düşük hemoglobin düzeyinin, düşük lenfosit sayısının ve atria skorunun 5 yıllık MACE gelişiminin bağımsız öngörüdürücüleri olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda ATRIA risk skorunun periferik arter hastalığı ile başvuran semptomatik hastalarda mortalite, uzuv kaybı gibi MACE ve kötü sonlanım noktalarını öngördürmede faydalı olduğunu, yüksek ATRIA skoruna sahip olan hastalarda daha fazla uzuv kaybı ve mortalite görüldüğünü göstermiş olduk. ATRIA risk skoru kullanılarak yüksek riskli hastaların öngörülerek yaşam tarzı değişikliği, optimal medikal tedavi ve gerekirse erken revaskülarizasyon tedavisi gibi tedbirlerin daha yoğun uygulanarak hastaların mortalite ve morbiditesinin azalmasının sağlanabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelime: Periferik arter hastalığı, ATRİA skoru , Kladikasyo, Kritik Bacak İskemisi, MACE.
İlk kez st elevasyonlu miyokard infarktüsü ile başvuran hastalarda başvuru hemoglobin düzeyi ile sol ventrikül sistolik fonksiyonları arasındaki ilişki
Akut miyokard infarktüsü tüm dünyada ve ülkemizde ölüm nedenlerinin basında gelmektedir. Miyokard infarktüsü sonrası ölüm oranları ve kötü prognoz, meydana gelen sol ventrikül sistolik fonksiyon bozukluğunun derecesi ile iliskilidir. Sistolik fonksiyondaki bozulma uzamıs iskemiye bağlı meydana gelen myokardiyal nekroza bağlıdır. Koroner iskeminin siddeti akut tıkanmanın yanı sıra kalp hızı, kan basıncı, kalbin kontraktilitesi, inflamatuar yanıtın siddeti, anemi varlığı gibi kalp içi ve kalp dısı nedenlerle de iliskilidir. Çalısmamızın amacı; ilk kez ST elevasyonlu miyokard infarktüsü ile basvuran hastalarda KYBÜ'e kabul sırasında elde edilen hemoglobin değeri ile sol venrikül sistolik fonksiyonları arasındaki ilskiyi ekokardiyografik yöntemlerle değerlendirmektir. Bu amaçla çalısmaya yasları 24 ile 74 arasında değisen (ortalama 56.5 ± 11.2), 402 (%83) erkek ve 80 (%17) kadın olmak üzere toplam 482 hasta alındı. KYBÜ'e kabul sonrası klinik stabilizasyonu sağlanır sağlanmaz (ortalama 2.4 gün sonra) hastaların ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Sol venrikül sistolik fonksiyonları, modifiye Simpson yöntemi kullanılarak sol ventrikül EF, Amerikan Ekokardiyografi Derneği'nin önerdiği 16 segment modeline göre DHS? ve doku Doppler yöntemi ile bakılan miyokardiyal S dalga hızı ölçümü yapılarak değerlendirildi. Çalısmaya alınan hastaların ortalama EF: % 48.4±9.5 olarak bulundu. Anemik olan grupta EF: % 47.5± 8.3 iken anemik olmayan grupta EF: 48.5±9.75 olarak 50 bulundu. Anemik grupta ejeksiyon fraksiyonu daha düsük bulunmakla birlikte aradaki fark istatiksel olarak anlamlı değildi ( p=0.46). Çalısmaya alınan hastalarıın ortalama DHS?: 1.58±0.35 olarak bulundu. Anemisi olanlarda ortalama DHS?: 159±0.38 iken, anemisi olmayanlarda 1.58±0.35 olarak bulundu ( p=0.78 ). Hafif ? orta derecede aneminin AM? seyrinde EF ve DHS? üzerine olumsuz etkisinin olmadığı görüldü. Atım dalgalı DDG yöntemi ile mitral anulusun anterior, inferior, lateral ve septal kısımlarından S(m) hızlarını ölçerek aneminin S(m) hızı üzerine etkisi incelendi. S(m) hızları anemik grupta daha düsük bulunmakla birlikte, yalnızca septal anulusten ölçülen S(m) hızı anemik grupta anlamlı derecede daha düsüktü ( 5.9±1.6'a karsı 6.36±1.7, p=0.048 ). ?statiksel anlamlılığa erismemekle birlikte inferior, anterior ve lateral mitral anuluslerin tümünden ölçülen myokardiyal sistolik hızlar da anemik grupta daha düsük olarak bulundu. Yalnızca septal mitral anuler bölgeden ölçülen S(m) hızının anemik grupta anlamlı derecede düsük olması iki grup arasında sistolik fonksiyon bozukluğundaki farkı göstermesi açısından anlamlı olarak değerlendirilmedi. Çalısmamızda hafif-orta derecede aneminin, sol ventrikül sistolik fonksiyonları üzerine olumsuz etkisinin olmadığı görüldü. Buna karsın AM? sonrası erken ve geç dönemde ölüm oranları ve kardiyak olay sıklığı anemisi olanlarda, anemisi olmayanlara kıyasla daha yüksek orandadır. Bunun sebebi sol ventrikül sistolik fonksiyonundaki bozulmadan ziyade baska nedenlerle iliskili olabilir.
Hafif ve orta dereceli aort darlığında kalp hızı değişkenliği ile kalp hızı türbülansı ve bu bulguların ekokardiyografik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Hafif ve orta dereceli aort darlığı (AD) klinisyenler tarafından genelde iyi huylu bir hastalık olarak bilinir ancak son yapılan bir çalışmada bu hastalarda mortalitenin normal popülasyondan daha yüksek olduğu bulunmuştur. Otonom fonksiyonları gösteren kalp hızı değişkenliği (KHD) ve kalp hızı türbülansı (KHT) bazı hastalıklarda prognostik öneme sahiptir. Çalışmamızda amacımız bu parametreleri hafif ve orta dereceli AD olan hastalarda değerlendirmek ve bu parametrelerin aort darlığındaki ekokardiyografik bulgularla herhangi bir ilişkisi olup olmadığını saptamaktır. Yöntemler: Asemptomatik, hafif ve orta dereceli AD olan 43 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların ekokardiyografik değerleri ve KHD ile KHT parametreleri elde edildi ve bu parametreler benzer klinik özelliklere sahip 50 kontrol hastası ile karşılaştırıldı. AD hastalarından elde edilen KHD ve KHT parametreleri ile ekokardiyografik bulgular arasında ilişki olup olmadığına bakıldı. Bulgular: Ortalama RR intervali, pNN50 ve RMSSD hariç tüm zaman alanı KHD parametreleri AD grubunda belirgin olarak daha düşük bulundu. AD grubunda LFnu ve LF/HF oranı daha yüksek ve Hfnu daha düşük tespit edildi. Türbülans başlangıcı ise iki grup arasında istatistiksel farka ulaşabilen tek KHT parametresiydi. Bu bulgular hafif ve orta dereceli AD'de artmış sempatetik tonusa işaret etmekteydiler. AD hastalarında MPI ve Em/Am oranı başta olmak üzere diyastolik fonksiyonu gösteren ekokardiyografik bulgular KHD ve KHT parametreleri ile ilişkiliydi. Sonuçlar: Hafif ve orta dereceli aort darlığında KHD ve KHT parametreleri ile gösterilen sempatetik aktivasyon bu çalışmanın önemli bir bulgusudur. Bu aktivasyon diyastolik fonksiyonu gösteren ekokardiyografik bulgularla ilişkilidir ve aritmik komplikasyonlara neden olabilir.
Dobutamin stres ekokardiyografide iskemi varlığı ile stres sonrası serum kalp yağ asidi bağlayıcı protein düzeyi değişimi arasındaki ilişki
Amaç: Kalp yağ asidi bağlayıcı protein (KYABP) molekül ağırlığı düşük olan ve kardiyomiyositler ile iskelet adelesinde intrasitoplazmik alanda yoğun olarak bulunan bir proteindir. Stres sırasında oluşan geçici miyokard iskemisinde plazma KYABP seviyelerinde artma beklenebilir. Çalışmanın amacı Dobutamin Stres Ekokardiyografi (DSE) ile gösterilen miyokard iskemisinin serum KYABP düzeylerine etkisini değerlendirmektir. Yöntemler: Kararlı koroner arter hastalığı kliniği olan ve miyokard iskemisi açısından değerlendirilmek üzere DSE istenen ardışık 30 olgu (yaş ortalaması 54.9 ± 9.6 yıl , %53 erkek) çalışmaya alındı. Testten hemen önce ve testin sonlanmasının 1. saatinde alınan venöz kan örneklerinde KYABP düzeyleri ölçüldü. ve hastalar DSE pozitif (iskemik) ve DSE negatif (iskemik değil) olarak iki gruba ayrılarak değerlendirildi. İki grubun karşılık gelen bazal ve 1. saat HFABP değerleri karşılaştırıldı. İskeminin HFABP seviyeleri etkisini değerlendirmek için, her grubun bazal ve 1. saat değerleri kendi içinde karşılaştırıldı. Bulgular: DSE olguların 8'inde (% 27) pozitif, 22'sinde (% 73) negatif idi. DSE pozitif olan grup daha yaşlı idi ve geçirilmiş MI ve KABG operasyonu sıklığı daha yüksekti. Diğer demografik özellikler ve laboratuvar bulgularında iki grup arasında farklılık saptanmadı. Her iki grubun başlangıç KYABP düzeyleri benzerdi (1.66 ± 1.18'e karşılık 1.61 ± 0.77, p = 0.884 ). DSE den bir saat sonra alınan örneklerde KYABP düzeyleri DSE pozitif grupta anlamlı olarak yüksek saptandı (2.65 ± 1.34'e karşılık 1.85 ± 0.76, p = 0.048). Grupların başlangıç ve birinci saat KYABP düzeyleri kendi içlerinde değerlendirildiğinde DSE pozitif grupta 1. saatte anlamlı bir artış saptanırken (1.66 ± 1.18'e karşılık 2.65 ± 1.34, p = 0.004), DSE negatif grupta anlamlı bir artış saptanmadı (1.61 ± 0.77'e karşılık 1.85 ± 0.76, p = 0.066). Sonuç: Kararlı koroner arter hastalığı kliniği olan olgularda, DSE'de gösterilen iskemi varlığında 1 saat içerisinde serum KYABP düzeylerinde anlamlı artma saptanırken, benzer bulguya iskemi olmayan grupta rastlanmadı.
Subklinik hipotiroidili hastalarda aortik elastik özellikler ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Hipotiroidi, doku düzeyinde tiroid hormonu eksikliği veya nadiren de olsa etkisizliği sonucu meydana gelen, metabolik yavaşlama ile giden bir hastalıktır. Hipotiroidi kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyi etkilemektedir. Subklinik hipotiroidi ise serumda serbest tiroid hormon seviyeleri normal iken yüksek TSH düzeylerinin saptandığı biyokimyasal bir tanımlamadır. Amacımız yaşadığımız populasyonda en sık rastlanılan endokrin sistem hastalıklarından biri olan ancak çoğunluğunun semptom oluşturmadığı için tanı konulamadığı ve atlandığı subklinik hipotiroidinin, arteriyel sertlik gibi yapılan birçok çalışmada kardiyovasküler morbidite ve mortalite için risk faktörü olduğu kabul edilen bir süreçle ilişkisinin olup olmadığını iki farklı yöntemle non-invaziv olarak incelemektir. Materyal ve Metod: Çalışmaya yeni tanı almış 33 subklinik hipotiroidili hasta ile cinsiyet ve yaş bakımından birbirine yakın olacak şekilde rastgele seçilen 34 kişilik sağlıklı kontrol grubu eklendi. 2D Transtorasik Ekokardiyografi ile aortun sistolik ve diyastolik çapları ve elastik parametreleri hesaplandı. Epikardiyal yağ dokusu (EFT) kalınlığı ve diğer basic ekokardiyografi parametreleri ölçüldü. Hasta gruplarının santral kan basınçları ve aortik sertlik (stiffness) değerleri brakiyal arterden Mobil-O-Graph arteriyograf cihazı ile non-invazif olarak ölçüldü. Arteriyel sertlik göstergeleri olarak nabız dalga hızı (PWV) ve Augmentasyon indexi (Aix) kullanıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile subklinik hipotiroidi arasında cinsiyet, yaş ve vücut kütle indeksi açısından fark yoktu. Aortun elastik parametrelerinden olan aortik strain ve aortik distensibilite, subklinik hipotiroidi grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,001). 2D Transtorasik Ekokardiyografi ile ölçülen Interventriküler septum (IVS) kalınlığı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF), sol ventrikül sistol sonu çap (LVESD), sol ventrikül diyastol sonu çap (LVEDD), parasternal uzun eksen (PSLAX) sol atriyum çapı (LA), Mitral E/A, sol ventrikül septal E'/A', sol ventrikül lateral E'/A', deselerasyon zamanı (DT), aortun sistolik çapları, AP4 boşlukta bakılan sağ atriyum (RA) ve sağ ventrikül (RV) çapları ve triküspid annular plane systolic excursion (TAPSE) değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0,05). 2D Transtorasik Ekokardiyografi ile ölçülen epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ise subklinik hipotiroidi grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde artmış bulundu (p<0,05). Osilometrik yöntem olan Mobil-O-Graph arteriyograf cihazı ile ölçülen ve arteriyel sertlik göstergesi olarak kabul edilen PWV ve Aix subklinik hipotiroidi grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Diğer kardiyovasküler risk faktörleri ekarte edilecek şekilde subklinik hipotiroidili hastalarda aortun elastik parametrelerinde bozulma ve epikardiyal yağ dokusunda artış mevcuttur. Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik; Nabız dalga hızı; Augmentasyon indeksi; Aortik strain; Aortik distensibilite; Epikardiyal yağ dokusu.
Koroner arter hastalığı ve syntax II skoruyla ekokardiyografik strain değerleri arasındaki ilişki
Amaç: Stabil angına pektoris nedeniyle 2019/2020 yıllarında kliniğimize başvuran ve koroner anjiyografi yapılan hastalarda KAH varlığı ve SYNTAX II skorları ile strain, strain rate ekokardiyografi değerleri arasında ilişkiyi incelemektir. Gereç ve yöntem: Koroner arter hastalığı ön tanısıyla koroner anjiyografi yapılan, transtorasik ekokardiyografide sol ventrikül sistolik fonksiyonları normal olan 64 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar koroner anjiyografi sonuçlarına göre; koroner arterlerde anlamlı darlık olmayan, koroner arterlerinde en az bir segmentte ≥%50 darlık saptanıp SYNTAX II skoru<22 olan, koroner arterlerinde en az bir segmentte ≥%50 darlık saptanıp SYNTAX II skoru ≥22 olan üç gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri ekokardiyografik bulguları, strain ve strain rate değerleri, laboratuvar sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda KAH saptanan grupların global longitudinal strain ve strain rate değerleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı. Ayrıca KAH+SYNTAX II ≥22 ve KAH+SYNTAX II<22 olan gruplar kıyaslandığında SYNTAX skoru yüksek olan grubun global longitudinal strain değeri anlamlı düşük saptandı. KAH saptanan gruplarda global longitudinal strain rate değerleri kıyaslandığında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda global longitudinal strain değerlerinde üç grup arasında anlamlı fark izlenmiş olup ayrıca SYNTAX II skoru ile global longitudinal strain değerleri arasında ters korelasyon mevcuttur. Çalışmamızda KAH varlığıyla global longitudinal strain rate değerleri arasında da statiksel olarak anlamlı düşüklük saptandı.Bu sonuçlarla strain ve strain rate değerlerinin KAH varlığını öngörebileceği ayrıca global longitudinal strain değerleriyle KAH ciddiyeti arasında ilişki bulunduğu gözlenmiştir.Bu bulguların daha iyi değerlendirilebilmesi için hasta sayısının daha fazla olduğu, çok merkezli, prospektif ve randomize çalışmaların yapılması faydalı olacaktır.
Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği hastalarında kullanılan tedavi ne kadar optimal? (Epidemiyolojik çalışma)
Giriş ve amaç: Kalp yetersizliğinin (KY) medikal tedavisinde kullanılan ve yaşam süresini uzattığı ispatlanmış olan beta blokerler (BB), anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri (ADEİ) ve mineralokortikoid reseptör antagonistlerinden (MRA) optimal faydanın elde edilebilmesi için hastaya sadece bu ilaçların başlanmış olmasının mortaliteyi azaltmada yeterli olmadığı, kullanıldıkları dozun da büyük önem taşıdığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Güncel kalp yetersizliği tedavi kılavuzları da bu durumun önemini vurgulayarak, maksimum faydanın elde edilebilmesi için hedef dozlara ulaşılması gerektiğini belirtmişlerdir. Kılavuz önerilerine rağmen klinik pratikte tercih edilen tedavi dozlarının önerilenin altında kaldığına dair yapılan yayınlar bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı kalp yetersizliği tanısıyla tedavi gören hastalarda kullanılan medikal tedavi ile dozlarının ve hayati önem arz eden bu ilaçların kardiyoloji hekimleri tarafından endikasyonu olan hastalarda gereken dozda kullanılıp kullanılmadığının anket yapılarak araştırılmasıdır. Uygun dozda kullanılmayan hastalarda dozun neden düşük tutulduğunu anlayabilmek, varsa sebeplerini bulmak ve optimal doz kullanım oranını artırmak için neler yapılabileceği konusunu tartışmak hedeflenmektedir. Gereç ve yöntem: Çalışmamız tek merkezli bir anket çalışmasıdır. Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji polikliniğinde kalp yetersizliği tanısı ile takip ve tedavi edilen EF<%40 olan, 18 yaş üzeri 419 hasta dahil edildi. Hastaların demografik ve sosyoekonomik verileri kaydedildi. Hastaların kalp yetersizliği tedavisini alıp almadığı, alıyorsa hangi dozda aldığı, almıyorsa neden almadığı sorgulandı. Hastanın takibi esnasında çalışılan rutin hematolojik ve biyokimyasal parametreler kayıt altına alındı. 2D Transtorasik Ekokardiyografi ile sistolik ve diyastolik çapları, EF ve diğer temel ekokardiyografi parametreleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya 419 DEF-KY hastası dahil edildi. 419 hastanın %65.5'i (275) erkek, %34.5'i (144) kadın idi. Yaş ortalaması 65.2 ± 13.8 olarak bulundu. Hastalardaki kalp yetersizliği nedenlerinin %55.6'sı (233) iskemik kalp hastalığı, %33.9'u (142) dilate KMP'ydi. Hastaların %56.7'sinde HT (238), %52'sinde (218) KAH, %36.4'ünde DM (153), %23.2'sinde (97) HPL, %19.6'sında (82) KBH gibi ek hastalıklar vardı. Yine hastaların %48'inde (201) sigara içiciliği hikayesi mevcuttu. Kalp yetersizliği süreleri %27.2 (114) 6-10 yıl, %19.3 (81) 4-5 yıl, %18.9 (79) 3 yıl, %18.4 (77) 2 yıl, %14.1 (59) 1 yıl, %2.1 (9) >10 yıl şeklindeydi. Hastaların ortalama sistolik basınçları 120.4 ± 10.5, ortalama diyastolik basınçları 74.1 ± 7.9 olarak ölçüldü. Hastaların %51.9'unda (217) NYHA 1, %44'ünde (184) NYHA 2, %4.1'inde (17) NYHA 3 fonksiyonel kapasite mevcuttu. Hastaların %45'inde (187) son 1 yılda yatış öyküsü bulunmuyor, %45.2'sinde (188) 1 kez, %7' sinde (29) 2-3 kez, %2.9'unda (12) 3'ten fazla yatış öyküsü bulunmaktaydı. Ortalama kalp hızı 75.4 ± 8.8 idi. Hastaların %74'ü (310) sinüs ritminde, %26'sı (109) AF ritmindeydi. %24.8'inde (104) LBBB, %2.9'unda (12) ise RBBB mevcuttu. Hastaların ortalama EF'si %31.9 ± 6.7 idi. Hastaların başvuru ekokardiyografilerinde %41.6'sında 2.derece ve üstü mitral yetersizliğine, %2.9'unda 2.derece ve üstü aort yetersizliğine, %28.6'sında 2. derece ve üstü triküspit kapak yetersizliğine rastlandı. Çalışmamızdaki 419 hastanın %99.3'ü (416) beta bloker, %91.1'i (382) ADEİ/ARB, %67.7'si MRA, %93'ü MRA dışı diüretik kullanmaktaydı. ASA kullananların oranı %45.6 (191), digoksin %12,9 (54), ivabradin %4.1 (17), valsartan+sakubitril %1,9 (7), OAK %29.1 (122), statin %17.3 (72) idi. Hastalardan %16.7'sinde (70) ICD, %8.1'inde (34) ICD-KRT, %0.2'sinde (1) LVAD mevcuttu. Beta bloker kullanan hastaların %47.4'ü (197) metoprolol, %40.9'u (170), karvedilol kullanmaktaydı. Maksimal dozda beta bloker alanların oranı %7.5 (31) idi. ADEİ kullanan hastaların %67.6'sı (211) ramipril, %25'i (78) perindopril, %5.5'i (17) zofenopril kullanmaktaydı. Maksimal dozda ADEİ kullananların sayısı 52 idi. ARB grubu içinse, hastaların %57.7'si (41) valsartan, %31'i kandesartan (22) kullanmaktaydı. Maksimal dozda ARB alan kişi sayısı 1 'di (valsartan). MRA tedavisini kullanan hastaların oranı %67.7'ydi (283 hasta). Bunların %90.5'i (256) spiranolakton (256), %9.5'i(27) eplerenondu. Maksimal dozda MRA kullananların sayısı 15'ti. Tümü spiranolakton kullanan hastalardı. DEF-KY hastalarımızda iskelet tedavi olan "BB, ADEİ/ARB, MRA" ajanlarını kılavuzların önerdiği maksimal dozlarda neden almadıkları sorgulandı. En sık neden ''hekim tarafından önerilmedi'' şeklindeydi (beta bloker için %49.6, ADEİ/ARB için %44.6, MRA için %38.7). Sonuç: Çalışmamızda kılavuzların önerdiği kalp yetersizliği ilaçlarının optimal dozda kullanımının çok düşük oranda olduğu saptandı. Optimal dozda medikal tedavi almayan/alamayan hastalarda ana sebebin "hekim tarafından önerilmemesi", ikinci en sık sebebin ise "sosyoekonomik nedenli hastanın takiplere gelmemesi" nden kaynaklı olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği, medikal tedavi optimizasyonu
Virulan helikobacter pylori eradikasyonunun lipoproteinler ve apolipoproteinler üzerine etkisi
VİRULAN HELİKOBACTER PYLORİ ERADİKASYONUNUNLİPOPROTEİNLER VE APOLİPOPROTEİNLER ÜZERİNE ETKİSİDr. M. Emre DurakoğlugilHelicobacter pylori enfeksiyonunun bozulmuş lipid profili ve özellikle düşük HDLkolesterol ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Virulans belirteci olan CagA'nın, lipid profilini,artmış inflamasyona bağlı olarak daha fazla etkileyeceği fikri mantıklı olmasına rağmenliteratürde bu konuda bilgi yoktur. Bu nedenle, prospektif bir çalışmada Helicobacter pylorieradikasyon tedavisinin lipid profili ve lipoproteinler üzerine etkisini ve bu etkinin CagA ileilişkisini değerlendirmeyi planladık. Bu çalışma virulan HP eradikasyonunun lipid profilineetkisini inceleyen ilk çalışmadır.Çalışmaya dispeptik yakınmalar ile başvuran, hızlı üreaz testi pozitif 41 hasta (28kadın, 13 erkek) alındı. Hastaların girişte ve 3. ay kontrolünde apolipoproteinler,lipoprotein(a), lipid profili ve CagA düzeyleri değerlendirildi. Eradikasyon tedavisi sonrasıüre nefes testi ile tedavinin başarılı olduğu hastalar Grup I, başarısız olduğu hastalar Grup IIolarak adlandırıldı. Tedavi sonrasında Grup I'de Apolipoprotein AI'de ortalama 7,8 mg/dl(127,8 ± 21,3 mg/dl'den 135,6 ± 20,9 mg/dl'ye) artış saptandı. Grup I'de diğer lipiddeğerlerinde ve Grup II'de tüm değerlerde anlamlı değişiklik saptanmadı. Hastaların%34'ünde CagA pozitifti. CagA'nın tedaviye etkisi değerlendirildiğinde, tedavi sonrası CagAnegatif grupta Apolipoprotein AI'de artış izlendiği, CagA pozitif grupta olumlu sonuçizlenmediği saptandı.Çalışmamız CagA'nın lipid profili açısından, öngörüldüğü gibi bir virulans belirteciolmayabileceğini ortaya koymaktadır. Helicobacter pylori eradikasyon tedavisiyle sağlananApolipoprotein AI düzeylerindeki artış ile mide dışı yararlar elde edilebilir. Bu sayedehastalarda ateroskleroz riski azaltılabilir.Anahtar Kelimeler: Helicobacter, eradikasyon, lipid profili, apolipoproteinler, CagA
Sodyum glikoz ko-transporter -2 inhibitörlerinin diyabetes mellitus hastalarında aortik sertlik, diyastolik fonksiyon ve akım aracılı dilatasyon üzerine etkileri
Giriş ve Amaç: Aterosklerotik kalp hastalığı mortalite ve morbiditenin en sık nedenidir. Endotel disfonksiyonu ateroskleroz ve kardiyovasküler risk faktörleri ile ilişkilidir. Diyabetes mellitus endotel disfonksiyonuna neden olarak aterosklerozun gelişmesinde önemli rol oynar. Tip 2 diabetes mellitus (T2DM) tedavisinde kullanılan sodyum glikoz ko-transporter 2 (SGLT-2) inhibitörleri kardiyovasküler nedene bağlı ölüm, kalp yetmezliğine bağlı hastaneye yatış ve kalp yetmezliğine bağlı ölüm oranlarını azaltmaktadır. Çalışmamızın amacı mevcut tedavisine SGLT-2 inhibitörü eklenen T2DM hastalarında endotel fonksiyonlarını yansıtan diyastolik parametrelerin, akım aracılı dilatasyonun ve aortik sertliğin değişimini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 17(%23)' si kadın 57(%77)' si erkek toplam 74 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 57,85±9,81 idi. Daha önce T2DM tanısı almış, sinüs ritminde, hipotansif olmayan, glomerüler filtrasyon hızı >60 ml/dk/1,73 m2 üzerinde olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. SGLT-2 inhibitörü başlanan hastalarda tedavi öncesi ve tedaviden 3 ay sonraki diyastolik parametreler, akım aracılı dilatasyon ve aortik sertlik değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: SGLT-2 inhibitörü başlanan hastalarda yapılan ekokardiyografik ölçümlerde 3. ay sonunda septum kalınlığında (p<0,001), sol ventrikül posterior duvar kalınlığında (p=0,015) istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Septal e' (p=0,002) ve lateral e' velositelerinde (p=0,003) anlamlı artış saptandı. Diyastolik disfonksiyon derecelerinde istatistiksel olarak iyileşme görüldü (p=0,007). Aortik β sertlik indeksinde (p=0,015) tedavi sonrası 3. ayda istatistiksel olarak anlamlı değişim olurken akım aracılı dilatasyonda (p=0,198) yeterli vazodilatasyon olmadı. Hastaların tedavi sonrası ölçülen ofis sistolik kan basıncında (p=0,027) anlamlı azalma olmasına karşın ofis diyastolik kan basıncında (p= 0,229) istatistiksel olarak yeterli değişim olmadı. Sonuç: SGLT-2 inhibitörlerinin sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarında ve aortik sertlik parametrelerinde belirgin iyileşme sağladığını gözlemledik. Akım aracılı dilatasyonda ise istatistiksel olarak anlamlı değişim gözlenmedi. SGLT-2 inhbitörlerinin endotel fonksiyonlarıyla ilişkisinin araştırıldığı daha geniş çaplı ve uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: SGLT-2 inhibitörü, Diyastolik disfonksiyon, Diyabetes mellitus, Hipertansiyon
Romatizmal mitral kapak darlığının şiddeti ile prognostik nütrisyonel indeks ve controlling nutritional status skorları arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Morbidite ve mortalitenin önemli sebeplerinden biri olan mitral kapak stenozunun en sık nedeni azalan sıklığına rağmen halen romatizmal kapak hastalığıdır. Romatizmal mitral kapak stenozu (RMKS), otoimmün, kronik inflamasyon ve sistemik endotel disfonksiyonu ile seyreden progressif bir hastalıktır. RMKS tanı ve tedavisindeki gelişmelere rağmen gelişmekte olan ülkelerde yüksek morbidite ve mortalite ile seyretmektedir. Bu nedenle romatizmal kalp hastalığında darlık gelişme riski olan hastaların öngörülmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmamızda, özellikle gastrointestinal kanserler ve bazı kardiyak hastalıkların prognozu ile ilişkisi saptanan, hastaların hem beslenme/malnütrisyon hem de immünolojik durumlarının değerlendirilmesinde objektif parametreler olarak kullanılan prognostik nütrisyonel indeks (PNI) ve controlling nutritional status (CONUT) skorlarının romatizmal mitral kapak darlığı şiddeti ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız tek merkezli, retrospektif, analitik, vaka-kontrol çalışmasıdır. Polikliniğimize Ocak-2012 ve Aralık-2020 tarihleri arasında başvuran ekokardiyografik olarak orta-ileri şiddette RMKS tanılı 121 hasta ve karakteristik özellikleri eşleştirilmiş 42 tane sağlıklı kontrol grubu olacak şekilde çalışmaya toplam 163 hasta dahil edildi. Hastaların Kardiyoloji polikliniğine ilk başvurusu sırasında çalışılmış olan hemogram, biyokimya, lipit profili, demografik özellikleri, risk faktörleri, elektrokardiyogram ve transtorasik ekokardiyografi verilerine hastane bilgi işletim sisteminden taranarak ulaşıldı. Hastaların periferik kandaki total lenfosit sayısı ve albümin değeri ile PNI skoru hesaplandı; total lenfosit sayısı, total kolesterol sayısı ve albümin değeri ile de CONUT skoru hesaplandı. Bulgular: Toplam 163 hastanın %77'si kadındı ve ortalama yaşı 41,5±10,2 saptadık. RMKS grubu hastalarının ortalama yaşı 41,6±10,5 ve kontrol grubu hastalarının ortalama yaşı 41,2 ±9,1 saptadık (p=0.856). Gruplar arasında demografik ve klinik bulgular açısından anlamlı fark saptanmadı. RMKS hastalarının planimetrik ve pressure-half time yöntemi ile kapak alanları sırasıyla 1,3 (1,0-1,4) cm² ve 1,3 (1,0-1,4) cm² olarak ölçüldü. Parasternal uzun akstan ölçülen sol atriyum ön arka çapı RMKS grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı olarak yüksek ölçtük (p<0.001). RMKS olan hastalarda mitral kapak yetersizliği ve triküspit kapak yetersizliğinin sık eşlik ettiği görüldü. İki grup karşılaştırıldığında; PNI skoru, RMKS grubunda 47,2 (41,3-51,0) ve kontrol grubunda 52,1 (50,3-55,7) (p<0.001); CONUT skoru ise RMKS grubunda 2 (1-4) ve kontrol grubunda 1 (0-2) (p=0.002) olacak şekilde iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark tespit ettik. Yapılan korelasyon analizinde PNI skoru ile planimetrik mitral kapak alanı (MKA) arasında orta düzeyde ve pozitif yönde (rₛ= 0,251, p=0.006) ve pressure-half time MKA arasında ise orta düzeyde ve pozitif yönde (rₛ= 0,253, p=0.005) korelasyon; CONUT skoru ile planimetrik MKA arasında zayıf düzeyde ve negatif yönde (rₛ= -0,234, p=0.001) ve pressure-half time MKA arasında ise zayıf düzeyde ve negatif yönde (rₛ= -0,245, p=0.007) korelasyon saptadık. Yapılan multivariate lojistik regresyon analizinde PNI skorundaki düşüklük (OR: 0,803, %95 CI: 0,724-0,890, p<0.001) ve CONUT skorundaki yükseklik (OR: 1,847, %95 CI: 1,261-2,703, p=0.002) RMKS varlığını öngörmede bağımsız birer risk faktörü olduğunu saptadık. ROC analizinde PNI skoru 51,02 cut-off değer alındığında %75 sensitivite ve %72 spesifite ile orta-ciddi RMKS'yi öngördürdüğünü saptadık. Sonuç: Romatizmal mitral kapak darlığı olan hastalarda, RMKS şiddeti ile beslenme durumunun değerlendirme göstergeleri olan PNI ve CONUT skoru arasında yakın ilişki olduğunu tespit ettik. Buna göre PNI skorundaki düşüklük ve CONUT skorundaki yükseklik RMKS varlığını öngörmede bağımsız risk faktörleri olduklarını tespit ettik. Bu sonuçla romatizmal mitral kapak hastalığı tespit edilen hastalarda beslenme durumlarının değerlendirilmesi ve takip edilmesi RKH olanlarda darlığın gelişip gelişmemesi konusunda ek fayda sağlayabilir. Şüphesiz bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: romatizmal mitral kapak stenozu, prognostik nütrisyonel indeks (PNI), controlling nutritional status (CONUT) skoru, prediktör, prognoz
Akut alt duvar miyokard enfarktüsü ile başvuran hastalarda ekokardiyografik m-mod ile kombine sistolik ekskürsiyonun değerlendirilmesi ve sağ koroner arterin ciddi proksimal stenozu ile olan anjiyografik korelasyonu
Giriş ve Amaç: Sağ ventrikül fonksiyonları alt duvar miyokard enfarktüsü (ME) hastalarının yaklaşık üçte birinde etkilenir. Alt duvar ME hastalarında sağ ventrikül (RV) tutulumu, hastane içi mortalitenin ve majör komplikasyonların güçlü bir prediktörü olarak tanımlanmıştır ve bu riski tanımlamak için pek çok ekokardiyografik değerlendirme metodunun kullanıldığı çalışmalar yapılmıştır. En çok faydalanılan yöntemler fraksiyonel alan değişimi (FAC), triküspid anulustan ölçülen sistolik ekskürsiyon (TAPSE), triküspid anulusun doku doppler analizi ile elde edilen sistolik hız (S') ve miyokard performans indeksidir. Yapılan çalışmalarda sağ ventrikül çıkım yolunun sistolik ekskürsiyonunun (RVOT-SE) global sağ ventrikül fonksiyonlarında önemli bir yer tuttuğu gösterilmiştir. Bu araştırmada TAPSE ile RVOT-SE'nin toplamını alarak sağ ventrikül kombine sistolik ekskürsiyonu (CSE) olarak tanımladığımız değer ile akut alt duvar miyokard enfarktüsü ile başvuran hastalarda RCA proksimal stenozunun korelasyonunu incelemeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 21'i erkek 12'si kadın olmak üzere, 18 yaşın üzerinde olan, semptomların başlangıcında EKG'de inferior derivasyonlarda en az 1 mm ST segment yükselmesi olan ve RCA tıkanıklığının alt türevi anjiyografi ile tespit edilen 33 alt duvar ME hastası dahil edilmesi planlanlanmıştır. TAPSE, M modu ile uzunlamasına RV anulus triküspit halka düzlemi ve yanal duvara paralel sağ ventrikülün. sistolik hareket mesafesi ölçülerek ve RVOT-SE, M-mod ekokardiyografi kullanılarak parasternal kısa eksen görünümünden elde edilen RVOT alanının büyütülmüş sine döngülerinden ölçülmüştür. Bulgular: İki grup arasında yaş, boy, kilo, VKİ ve risk faktörleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Proksimal RCA stenozu olan grupta SKB ve DKB düşüklüğü istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001 ve p= 0,003). CSE, TAPSE, RVOT-SE, S', proksimal RCA tıkanıklığı olan anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). CSE'nin proksimal RCA stenozunu %91,7 sensitivite ve %71,4 spesifite ile predikte ettiği gösterildi. (AUC: 0.90 CI: 0,777-1.000, p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda sağ ventrikül kombine sistolik ekskürsiyonu (CSE) olarak tanımladığımız parametre ile akut alt duvar miyokard enfarktüsü ile başvuran hastalarda sağ koroner arter (RCA) proksimal tıkanıklığının korele olduğu izlendi. Bulgularımız CSE'nin diğer sağ ventrikül sistolik parametreleriyle de korele olduğu yönündeydi. Daha önceden alt duvar miyokard enfarktüsü hastalarında TAPSE ve RVOT-SE değerlerinin proksimal RCA stenozunu predikte ettiği gösterilmiştir. Ancak literatürde ilk kez TAPSE ve RVOT-SE parametrelerinin kombinasyonu olan sağ ventrikül kombine sistolik ekskürsiyonu (CSE) bu çalışmamızda tanımlandı. CSE'nin Akut alt duvar miyokard enfarktüsü ile başvuran hastalarda invaziv girişim öncesi proksimal RCA tutulumunu ve dolayısıyla sağ ventrikül tutulumunu predikte ederek, hastaların tedavisini etkileyecek ve yön verecek ekokardiyografik bir parametre olarak günlük pratiğimizde kullanılması düşünülebilir.