
4,684
Archived Theses
28
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Kur'an'a göre fıtrat – ahlâk ilişkisi
Allah Teâlâ insanı çok güzel bir şekilde yaratmıştır. İnsanın bu güzel şekilde yaratılması, fıtrat kelimesi ile ifade edilmiştir. Bunun için fıtrat kavramının, insanın yaratılış biçimini ve özelliklerini temsil ettiği düşünülmektedir. Buna göre fıtrat, "Allah Teâlâ'nın insanda yarattığı kendisini tanıma ve Allah'a iman etme yeteneğidir." Ahlâk, doğru ve yanlış arasında değerlendirme yapabilme, etik gereksinimlerini takip etme ve toplumsal normlara uygun davranmadır. Ahlâk, insanların düşünce ve eylemlerinin değerlendirilmesinde kullanılan bir ölçüt kabul edilir. Ahlâki değerlerimiz ve inançlarımız, etik kurallar ve toplumsal normlar tarafından şekillendirilir. Ahlâk, insan vicdanına dayalı içsel bir özelliği de ifade eder. Ahlâki değerlerin ve inançların temel alınarak kararların alınması, diğer insanlara ve topluma saygı gösterilmesi, dürüstlük, adalet, hoşgörü, empati gibi erdemlerin benimsenmesi ve kişisel sorumluluk taşınması ahlâkın temel özellikleridir. Ahlâki davranış, ahlâki değerlere uygun hareket etme, birlikte yaşamayı kolaylaştırma, insanın ve toplumun genel refahını artırma; kısaca, toplumsal sürdürülebilirlik ve güvenlik için önemlidir. Kişilere, kültürlere, toplumlara göre farklı ahlâki normlar ve değerler bulunabilir. Bu nedenle, ahlâkın kesin bir tanımını yapmak zordur. Ancak, genel olarak ahlâk, insanların doğruyu, yanlışı, iyi ve kötüyü değerlendirme gücü ve bu değerlendirmelere dayalı olarak etik davranışı gösterme yeteneği olarak tanımlanabilir. Fıtrat ve ahlâk kavramları hakkında çokça araştırmalar yapılmış, ancak bu iki kavramın birbiriyle ve fıtratın ahlâk üzerindeki etkisi yeteri kadar irdelenmemiştir. Çalışmada Kur'ân'a göre fıtrat-ahlâk arasındaki ilişki incelenecektir. Fıtratın, saf ve temiz olan ilk yaratılışı ifade etmesi ve ahlâkın da iyi ile kötüyü ayırt edebilme, ona göre hayata şekil verme bilincini oluşturması fıtrat-ahlâk arasında sıkı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Araştırmanın amacı, fıtratın mahiyetini ayetler ışığında yorumlamak, ahlâkın oluşum ve gelişiminde fıtratın rolünü ve fıtrat-ahlâk ilişkisini incelemektir. Çalışmada fıtratın mahiyeti, fıtratı bozan etkenler ve fıtratın ahlâkla ilişkisi açıklanmaya çalışılacaktır. Ayrıca fıtratın korunmasını ve bozulmamış fıtratın güzel ahlâk üzerindeki etkisi de irdelenmeye gayret edilecektir. Anahtar Kelimeler: Tefsir, Kur'an, Fıtrat, Ahlâk.
Şâfiî mezhebinde fetva usûlü
Fıkhî bir meselenin dinî-hukukî hükmünü açıklayan cevap olarak bilinen fetvanın belirli bir disiplin içinde verilmesi gerekmektedir. Klasik fıkıh literatüründe müftünün fetva verirken takip edeceği usul ve esaslar daha ziyade edebül-fetva, âdâbü'l-müftî, resmi'l-müfti gibi kavramlarla ifade edilmiştir. Mezheplerin İslam toplumunda kök salmalarıyla birlikte her mezhebin kendine göre bir fetva usulü oluşmuş, tercih edilecek görüşler veya başvurulacak kaynaklarla ilgili hiyerarşik bir yapı oluşmuştur. Şâfiî fakîhler de fetva usulünde kendi mezheplerinin hiyerarşisini oluşturmuşlardır. Buna göre Şâfiî fıkhında "şeyhayn" olarak bilinen ve İmam Gazzâlî'den sonra gelen Râfi'î ve Nevevî, Şafii fetva usulünün iki kilit ismi olarak ön plana çıkmıştır. Müteahhirin dönemi Şâfiî mezhebinin fetva usulünde İbn Hacer el-Heytemî ile Şemseddin er-Remlî ve ikisi kadar olmasa da Hatîb eş-Şirbînî dikkati çekmektedir. İbn Hacer el-Heytemî'nin Tuhfetü'l-Muhtâc ile Şemseddin er-Remlî'nin Nihâyetü'l-Muhtâc şerhleri Şâfiî fakîhlerin mezhep görüşlerinde temel referans kaynağı hâline gelmişlerdir. Fetva usulü bir anlamda mezhep içi tutarlılığı (legal harmony) da ifade etmektedir. Dolayısıyla konu, tezde Şafii müftülerin fetva birliğini sağlayarak hukuk güvenliğine halel getirmemeleri, verilen fetvaların toplumsal kabulünün sağlanması, fetvaya ehil olmayan kişilerin fetva vermelerinin engellenmesi gibi hususlar çerçevesinde de ele alınmıştır. Buna göre; Tez bir giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte, tezin amacı ve önemi üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde, fetva ve fetva usulü ile ilgili kavramsal çerçeve çizilmiştir. İkinci bölümde, Şafii Mezhebi'nin gelişim seyri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise, Şafii Mezhebi'nin fetva usulü işlenmiştir. Çalışmanın sonunda varılan bulgular sonuç kısmında ifade edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Şâfiî Mezhebi, müftî, fetva, tercih, furu' fıkıh
Bâkûlî'nin Cevâhiru'l-Kur'ân adlı eserinin nahiv ilmi açısından incelenmesi (edatlar ve isimler)
Basra mektebinin müteahhirîn ulemasından olan Ebu'l-Hasan Ali b. Huseyn el-Bâkûlî (ö. 542/1147), döneminin önde gelen Arap dili, kıraat, tefsir ve fıkıh âlimlerinden biridir. Arap dili ve Kur'ân ile ilgili muhtelif eserler telif eden Bâkûlî'nin eserlerinden biri de Cevâhiru'l-Kur'ân ve netâicu's-san'a adlı eseridir. Belagat, sarf, nahiv ve kıraat ilimleri açısından zengin bir muhtevaya sahip olan söz konusu eser Arap dili alanında önemli bir yere sahiptir. Bâkûlî bu eserinde, âyetleri filolojik açıdan tahlil ederken görüşlerini desteklemek amacıyla Kur'ân-ı Kerime, farklı kıraat vecihlerine, şiire, fasih Arap kelamına ve hadislere başvurmuştur. Ayrıca eserde gramer, lügat, kıraat, edebiyat, İ'râbu'l-Kur'ân, Me'âni'l-Kur'ân ve tefsir alanlarında yazılmış birçok kaynaktan yararlanmıştır. Cevâhiru'l-Kur'ân'da nahiv ilmi ile ilgili konular diğer ilimlere göre daha fazla yer almaktadır. Bu nedenle çalışmamızda Bâkûlî'nin nahiv konuları arasında ele aldığı "isimler" ve "edatlar" filolojik açıdan incelenmiştir. Bâkûlî, âyetleri i'râb ederken bu konular ile ilgili birçok tartışmalı konuya değinmiştir. Hiç bir ekole taassup derecesinde bağlı olmayan Bâkûlî bu tartışmalarda genellikle Basra ekolünün görüşlerini benimsemekle birlikte bazı konularda Kûfe ekolünün görüşlerini tercih etmiştir. Bazen de bu iki ekolün imamlarının benimsemediği bir takım zayıf görüşleri tercihe şayan bulmuştur.
Muhammed İkbal'in yenilenme düşüncesi bağlamında kelâm tasavvuru
Bu tez, modern İslâm düşünce dünyasının önemli isimlerinden Muhammed İkbal'in kelâm ilmine yönelik yenilikçi, eleştirel ve özgün yaklaşımlarını derinlemesine incelemektedir. Siyaset, şiir, felsefe ve dinî ilimlerdeki çok yönlü birikimiyle dikkatleri üzerinde toplayan İkbal, klasik kelâm meselelerini tenkit ederek onu, modern felsefî ve bilimsel gelişmeler neticesinde yeninden inşa etme amacıyla özgün görüşler ortaya koymuştur. Tezde İkbal'in kelâmi konuları değerlendirirken tercih ettiği yöntem, düşünce kaynakları, çağdaş düşünceyle irtibatı ve İslâm düşünce dünyasına kazandırdığı yeni açılımlar sistematik bir biçimde ele alınmıştır. Çalışmada nitel bir yöntem benimsenmiş, metin analizi ve karşılaştırmalı inceleme teknikleri kullanılarak İkbal'in kelâm anlayışı değerlendirilmiştir. İkbal, klasik kelâm konularını hem Kur'an merkezli bir yaklaşımla hem de felsefe ve modern bilim yöntemleriyle yeniden yorumlamaya çalışmıştır. İkbal'in kelâma kazandırdığı en önemli katkı, düşünce dünyasının üretiminde kullandığı disiplinlerarası yaklaşım ve özgün kavramlaştırmalardır. Yalnızca kelâm ilmini değil; fizik, şiir, metafizik ve modern epistemolojiyi de bu üretimin bir parçası hâline getirmiştir. Tez, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde İkbal'in hayatı, eğitimi ve eserleri ele alınırken; ikinci bölümde düşünce kaynakları, düşüncesinin temel temaları aktarılmıştır. Son bölümde ise İkbal'in kelâmi görüşleri, klasik kelâm sorunlarına karşı yaklaşımı ve çağdaş bilimle kurduğu münasebet bağlamında değerlendirilmiştir. Görüşleri eleştirel bir felsefi bakış açısıyla, şiirsel bir üslupla bütüncül bir şekilde analiz edilmiş; meseleler hakkındaki tenkitçi ve yenilikçi yaklaşımı aktarılmıştır. Sonuç olarak, elde edilen bulgular, İkbal'in kelâm anlayışının yalnızca tarihsel bir tecdit çabası değil; aynı zamanda çağdaş İslâm düşüncesi için dinamik bir referans noktası sunduğunu göstermektedir. Bu tez ise, İkbal'in kelâm ilmini yeniden yoruma tabi tutarak modern İslâm düşüncesine sunduğu eleştirel, özgün ve dinamik katkılarını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda tez, Türkçe literatürde İkbal'in kelâm anlayışını bütüncül ve sistematik biçimde ele alan nadir çalışmalardan biridir. Anahtar Kelimeler: Benlik, Eleştirel Düşünce, Kelâm, Modern İslam Düşüncesi, Muhammed İkbal, Yaratıcı Evrim.
Ebu Sa'd Abdurrahman en-Nîsâburî ve kelam anlayışı
Bu çalışmada hicri beşinci yüzyılda yaşayan ve Nizâmiyye medreselerinde Mütevellî olarak görev yapmış olan Ebû Sa'd Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Me'mûn b. Alî el-Mütevellî en-Nîsâbûrî'nin kelam anlayışı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Müellifin görüşleri tespit edilirken el-Ġunye fî uṣûli'd-dîn adlı kelam eserinden faydalanılmıştır. Çalışmamız giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin konusu, amacı, yöntemi ve kaynakları ele alınmış, Mütevellî'nin ilmi kişiliği ve kelâmcılığına kısaca değinilmiştir. Birinci bölümde Mütevellî'nin hayatı ilmi kişiliği ve düşünce yapısı üzerinde kısaca durulmuştur. İkinci bölümde bilgi konusunda ki görüşlerine, delil ve nazar anlayışına değinilmiştir. Üçüncü bölümde ulûhiyet anlayışı genel olarak sıfatlar, iman, rü'yetullah, insan fiilleri ve ilahiyata dair diğer meseleler vb. başlıklar üzerinden işlenmiştir. Dördüncü bölümde nübüvvet anlayışı irdelenerek kelâmî görüşleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Beşinci bölümde ahiret bahislerine ve bu konuda yapmış olduğu eleştirilere değinilmiştir. Altıncı bölümde imamet ile alakalı bahislerine yer verilmiş halife olacak kişide bulunması gereken özelliklere değinilmiştir. Sonuç bölümünde Mütevellî'nin görüşlerinin genel değerlendirilmesi yapılmış, ulaşılan bulgularla kelâm ilmindeki konumu tespit edilmeye gayret edilmiştir.
Kıraat ilminin kaynaklarının değerlendirilmesi ve tasnifi
Kıraat İlminin Kaynaklarının Değerlendirlmesi ve Tasnifi adlı bu tez, Allah Teâlâ'nın kitabıyla ilgili ilimlerden biri olan kıraat ilminin kaynaklarını ele almakta; on kıraat-i aşere-i mütevâtire'yi nakleden teliflerin, bu ilmin tedvininin başlangıcından Ebû Muhammed el-Kasım b. Firre eş-Şâtıbî (ö. 590/1194) dönemine kadar nasıl geliştiğini incelemektedir. Bu kaynaklar arasında, İmam İbnü'l-Cezerî'nin en-Neşr fi'l-Kırâʾâti'l-ʿAşr adlı eserinde temel aldığı kaynaklar da yer almaktadır. Araştırmada, betimleyici-tarayıcı yöntem esas alınarak hem basılmış hem de yazma hâlinde bulunan eserler tanıtılmış; kaybolmuş eserlere de işaret edilmiştir. Her bir eser, müellifi, konusu ve içeriğindeki yöntem hakkında özet bilgi verilerek tanıtılmıştır. Bu çalışma, araştırmacıların söz konusu kaynaklara kolaylıkla ulaşabilmesini sağlamak amacıyla yapılmıştır. Ayrıca kıraat ilminin kaynakları mümkün mertebe eksiksiz şekilde toplanmış ve müelliflerinin vefat tarihine göre kronolojik olarak sıralanmıştır. Zamanla bu alandaki pek çok değerli çalışma ya unutulmuş ya da kaybolmuş, kimisi yazma hâlde raflarda yazarına dahi ulaşılamadan terkedilmiş, kimisi ise gasp edilerek kapalı kütüphanelerde saklanmıştır. Bu durum, İslami araştırma merkezleri ve kurumlarının bu eserleri yeniden gün yüzüne çıkarmaya, tahrif olmuş nüshaları düzeltmeye ve hasar görenleri onarmaya yönelik çalışmalar yapmasının önemini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bu miras, en başta ümmetin kendisine ait olan bir değerdir. Anahtar Kelimeler: Kıraat, Kıraat İlminin Kaynakları, Ferşiyyât, Usûl, İmâle, Büyük İdğâm.
Şeyh Muhammed Kâzım ve fıkhî görüşleri
Tez çalışmamız, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş döneminde her iki dönemin zorluklarına şahitlik eden ve ilim dünyasının önemli simalarından biri olan Şeyh Muhammed Kâzım'ın hayatı, ilmî kişiliği ve eserleri üzerine yapılmıştır. Şeyh Muhammed Kâzım, yaşadığı dönemde sahip olduğu ilmî birikim ve yetiştirdiği talebelerle dikkat çekmiş, özellikle fıkıh alanındaki çalışmalarıyla öne çıkmıştır. Tezin ana eksenini, müellifin "Cevâhirü'l-ʿulûmi'l-Kâzımiye" adlı eserinin fıkıh bölümü oluşturmaktadır. Bu bölümde yer alan fetvalar detaylı şekilde incelenmiş, fetvaların dayandığı klasik fıkıh kaynakları tespit edilmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde Şeyh Muhammed Kâzım'ın biyografisi ele alınmış, eğitim hayatı, hocaları, ilmî çevresi ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Bu bağlamda onun yaşadığı dönemin ilmî atmosferi de göz önünde bulundurularak, şahsiyetinin fıkıh ilmindeki yeri değerlendirilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde "Cevâhirü'l-ʿulûmi'l-Kâzımiye" adlı eserin fıkıh bölümüne ağırlık verilmiştir. Bu bölümde öncelikle müellifin fıkıh ve usul anlayışı ile fetva metodu genel hatlarıyla ortaya konmuştur. Müellifin eserinde yer alan fetvalar sistematik bir şekilde tasnif edilmekle beraber, eserdeki fıkhî görüşleri; ibâdât, mu'âmelât ve müteferrik meseleler olmak üzere üç ana başlık altında sistematik bir şekilde incelenmiştir. Her bir fetvanın hangi fıkıh meselesine dair olduğu ve dayandığı kaynaklar belirlenmiştir. Kaynaklar arasında Hanefî mezhebine ait bazı klasik fıkıh metinleri de yer almaktadır. Bu tez, Şeyh Muhammed Kâzım gibi önemli bir âlimin ilmî mirasını ve fıkhî görüşlerini gün yüzüne çıkarmayı hedeflemektedir.
Öfke ile ilgili hadislerin tespit ve tahlili
Araştırma, beşerî münasebetlerde günlük yaşamın çeşitli olayları karşısında ortaya çıkan duygusal tepkilerden biri olan öfke hâlinin, hadis perspektifinden ele alınmasını konu edinmektedir. Modernleşen hayat tarzları ve teknolojik gelişmelerin beraberinde getirdiği toplumsal dönüşümler, beşerî ilişkileri doğrudan etkilemekte; bu durum, hayatın tüm yönlerini kuşatan nebevî sünnetin rehberliğine olan ihtiyacı daha da artırmaktadır. Bu çerçevede, Hz. Peygamber'in öfke denetimine dair yaklaşım ve tavırları tespit edilerek, söz konusu uygulamaların pratik hayata yansımaları örnek rivayetler eşliğinde açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışma bir giriş ve üç ana bölümden müteşekkildir. Giriş kısmında, çalışmanın konusu, amacı, önemi, kullanılan yöntem ve kaynak değerlendirmesi hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde ise, hadis literatüründe yer alan öfke kavramı ile bu kavramla ilişkili ve anlamca yakın diğer terimler üzerinde durulmuştur. Daha sonra öfke duygusunun kaynağı, fıtrat öfke ilişkisi, öfkenin niteliği ve kısımları kavramlar üzerinden ele alınmıştır. İkinci bölümde Hz. Peygamber'in hayatında öfke olgusu bağlamında Hz. Peygamber'in öğretisi, örnekliği ve rehberlik yönü ele alınmış; onun nebevî misyonu ile beşerî yönü arasındaki denge gözetilerek konu detaylandırılmıştır. Hz. Peygamberi öfkelendiren sebepler başlığı adı altında araştırma konumuzun önemli bir yerini teşkil eden Hz. Peygamber'in öfkelenme sebepleri, öfkelendiği durumlar üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise, Hz. Peygamber'in öfke denetiminde özgünlüğü ele alınmıştır. Bu çerçevede, ilgili hadisler ve siyer kaynaklarında yer alan izahlı örnekler üzerinden değerlendirmeler yapılmış, Hz. Peygamber'in öfke karşısındaki tutum ve davranışları derinlemesine analiz edilmiştir. Ayrıca ilgili rivayetlerin senet ve metin yönünden sıhhatinin incelenmesi de araştırma konusu içerisindedir. Daha sonra öfke denetiminde hadislerde önerilen teorik ve pratik yaklaşımlar örnekler üzerinden anlatılmıştır. Rivayetlerde geçen yöntemlerin bugüne uygulanabilirliği konusuna da vurgu yapılmıştır. Ayrıca klasik ahlâk kitapları ve modern psikoloji kaynakları da değerlendirmeye dahil edilmiştir. Netice olarak insanlar için en güzel örnek olduğu beyan edilen Allah Resûlü öfke ve öfke denetimi konusunda vahye göre hareket etmiştir. Buna ilaveten öfke denetiminde ümmetine de yaşayan aktif bir sünnet bırakmıştır. O'nun bu husustaki dinamik yaklaşımları kıyamete kadar varlığını sürdürecektir. Anahtar Kelimeler: Hadis, Öfke, Rivayet, Sünnet.
"Allah'tan başka ilah yoktur diyen cennete girer" rivayetinin tahlili
Bu çalışmada, İslam'ın mihveri olan Kelime-i tevhid'in taşıdığı manası üzerinde durularak, Hz. Peygamber'den (s.a.v.) nakledilen Kelime-i tevhid'in cennet bedeli olduğuna dair rivayetin ilgili muhtevadaki tariklerinin iman, amel ve cennet bedeli olarak görülmesine dair İslam âlimleri tarafından yapılan farklı yorumlar ve görüşler tespit edilecektir. Bu hususta öncelikle nakledilen tarikler isnadın sıhhati açısından rivayet usulü kuralları çerçevesinde tahlil edilecektir. Bununla birlikte tariklerin muhtevasındaki farklılıklar ve benzerlikler karşılaştırılıp, şahid rivayetler ile mukayeseli bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Daha sonra konuya dair ilgili muhtevadaki tariklerin sebep olduğu tez ve antitezler hakkındaki kabullerin şerh, tefsir ve fıkıh kaynaklarına yansımaları analiz edilecektir. Nakledilen tariklerin imanın mahiyeti hakkındaki kabullere delil olarak kullanılması sebebiyle çalışmada, özellikle imanın bilgi, tasdik, ikrar ve amel boyutu üzerindeki kabuller dikkate alınarak bir sonuç ortaya konması amaçlanmaktadır. Araştırmanın ilk bölümünde konuya dair rivayetler, nitel yöntemlerden metin, tarihsel bağlam ve isnad analizi kullanılarak incelenmiştir. İsnad ve raviler hakkında ise münekkid muhaddislerin değerlendirmeleri doğrultusunda sıhhat tespitleri yapılmıştır. Bu tespitler sonucunda konuya dair rivayetin ilgili muhtevadaki tariklerinin on sahâbe ve iki tabiîn tarafından nakledildiği tespit edilmiştir. Tariklerin dokuzu sahih, üçü ise hasen li-gayrihi isnadla rivayet edilmiştir. Ayrıca bu bulguların tespitinde temel tabakât, rical ve matbu hicri ilk üç asır temel hadis kaynakları kullanılmıştır. Kelime-i tevhidi söyleyen cennete girer rivayeti muhtevası açısından imanın mahiyetindeki kabullere de kaynaklık etmiştir. Araştırmamızda bu kabullerin şerh, tefsir ve fıkıh kaynaklarına yansımaları tespit edilmiştir. Ayrıca bu konudaki farklı tez ve antitezler dikkate alınarak imanın, kalbi tasdiki ile başlayıp dile ve fiile yansıyan bir süreç olarak görülmesinin daha isabetli bir görüş olduğu ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Hadis, Sahâbe, Kelime-i Tevhid, İman, Tahlil.
20. yüzyıl İngiliz oryantalizminde tasavvuf: Arthur John Arberry örneği
Tasavvuf gerek ilgilendiği konular gerek etkilediği kitleler dolayısıyla yalnızca Müslümanlara arasında değil, Batı dünyasında da ilgi görmüş; özellikle oryantalist araştırmaların önemli araştırma konularından biri olmuştur. Batılı ilim çevreleri, tasavvufu hem teorik hem de pratik boyutlarıyla anlamaya çalışmıştır. 20. yüzyılda İngiliz oryantalizminin önde gelen isimlerinden biri olan Arthur John Arberry, bu bağlamda dikkat çeken çalışmalara imza atmıştır. Bu çalışmada Arberry'nin hayatı ve eserleri bir bütün halinde değerlendirilmiş ve telif eserleri üzerinden onun tasavvufa ve tasavvufi kavramlara yaklaşımı analiz edilmiştir. Arberry'nin Arapça ve Farsça üzerindeki yetkinliği, onun tasavvufî metinleri birincil kaynaklardan hareketle doğrudan incelemesine olanak tanımış; aynı zamanda tasavvuf literatürünün İngilizce'ye aktarılmasında da önemli katkılar sunmuştur. Arberry, tasavvufu İslam'ın mistik ve evrensel yönü olarak değerlendirmiştir. Bu yaklaşımı doğrultusunda tasavvufun tarihsel gelişimini klasik dönemlendirme çerçevesinde, yani zühd, tasavvuf ve tarikatlar dönemlendirmesiyle ele almıştır. Zühd dönemini bireysel arınma ve zahitlik anlayışıyla özdeşleştiren Arberry, tasavvuf dönemini teorik derinliğin arttığı ve mistik öğretilerin sistemleştirildiği bir evre olarak görmüş; tarikatlar dönemini ise bu öğretilerin kurumsallaşarak geniş kitlelere yayıldığı bir aşama olarak değerlendirmiştir. Arberry, tasavvufun temel iki dayanağının Kur'an ve Sünnet olduğunu vurgulamakla birlikte, zühd döneminden tasavvufa geçiş sürecinde Hristiyanlık ve Neoplatonizm gibi dış etkenlerin etkili olduğunu düşünmektedir. Tasavvuf terminolojisini incelerken daha çok Kuşeyrî'den (ö. 465/1072) hareketle kavramların anlamlarına atıfta bulunmuş, derin analizlere girmemiştir. Arberry'nin öne çıkan görüşlerinden biri de tasavvufun zaman içinde bozulduğunu ve önemini yitirdiğini ileri sürmesidir.
İslam hukuku açısından nüfus planlaması ve doğum kontrolü
Son yüzyılda yaygınlaşan nüfus artışı, devletlerin dini, siyasi, ekonomik ve sosyal özelliklerine bağlı olarak miktarın artırılması, azaltılması veya sürdürülen iyileştirme amacıyla uygulanan politikalardır. Doğum kontrolü ise gebeliği geçici veya kalıcı olarak önlemek için kullanılan yöntem ve yöntemlerin genel adıdır. Doğum kontrolünün temel amacı, artan insan düzeninin belirli bir düzeyde sınırlanmasıdır. Nüfus planlaması ve doğum kontrolünün detaylı bir şekilde ele alındığı bu çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın konusu ve amacı, kapsamı, yöntemi ve sınırlılıkları ele alınmıştır. Birinci bölümde nüfus planlaması terimi üzerinde durulmuş tanımı ve tarihçesi anlatılmıştır. İkinci bölümde doğum kontrolü teriminin tanımı, tarihçesi ve geçmişten günümüze uygulanan doğum kontrol yöntemleri üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise doğum kontrolü ve nüfus planlamasının İslam hukuku açısından değerlendirilmesi yapılmış, destekleyenlerin ve karşı çıkanların görüşlerine ve delillerine yer verilmiştir. Yine bu bölümde doğum kontrolü için uygulanan yöntemlerin de İslam Hukuku açısından değerlendirilmesine yer verilmiştir.
İlk dönem tasavvufî kaynaklarda sükût
Bu tez çalışması, sükût kavramının tasavvufî düşünce içerisindeki yerini, anlamını ve özellikle terbiyevî işlevini ele almaktadır. Sükût, sadece konuşmamak, suskunluk değil, nefs terbiyesi, murakabe, edep ve kalbî sükûnet gibi çok katmanlı anlamlar taşımaktadır. Bu bağlamda sükûtun Kur'ân ve sünnetteki temelleriyle birlikte tasavvuf klasiklerindeki anlamı incelenmiş; Semerkandî, Ebû Tâlib El- Mekkî, Kuşeyrî, Hücvîrî ve Gazzâlî gibi sûfîlerin konuya dair değerlendirmelerine yer verilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde sükûtun sözlük ve terim anlamı açıklanmış, Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde sükûtun işaret ettiği anlamlar örneklerle ortaya konmuş, klasik sûfî müelliflerin eserleri esas alınarak sükûtun anlam dünyası, bir hal veya makam olarak ele alınışı ve sûfîlerce nefs terbiyesindeki rolü analiz edilmiştir. İkinci ve son bölümde ise sükûtun tasavvufî terbiye anlayışındaki işlevi ve terbiye sürecindeki yeri değerlendirilmiştir. Sonuç olarak sükût, sûfî terbiyede sadece sessizlik değil, kemale erme yolunda nefsi kontrol altına alma, dilin ve kalbin adabını gözetme anlamında bir eğitim metodudur. Bu yönüyle sükût, sûfî hayatın merkezî unsurlarından biri olarak değerlendirilmiştir.
Zâide b. Kudâme'nin hayatı ve Kitâbu's-Sünen isimli eseri
Hadislerin tedvin ve tasnifinin başladığı dönem olan hicri ikinci asır, hadis tarihi ve hadis edebiyatı açısından önemli bir yere sahiptir. Bu dönemde birçok âlim yetişmiş olup bunların bazısı hadislerin tasnif edilmesine ve rivayet edilmesine katkı sağlamıştır. Etbâu't-tâbiîn döneminin önemli hadisçilerinden birisi olan Zâide b. Kudâme, Kûfe'nin meşhur muhaddisleri ile görüşme imkânı bulmuş ve bu sayede hadislerin sonraki nesillere aktarılmasında döneminin önemli isimlerinden birisi olarak hadis tarihindeki yerini almıştır. Bu çalışmada Zâide'nin hayatı, hadisçi kişiliği araştırılmış olup, hadis tarihindeki yeri incelenmiştir. Onun ilk musannef eserler arasında zikredilebilecek Sünen'i, muhtelif hadis kaynaklarındaki rivayetleri bir araya getirilerek inşa edilmiş, rivayet bilgisinin hangi kanallarla sonraki nesle ulaştığı tespite çalışılmıştır. Onun ilmi kaynağını oluşturan hocalarıyla, rivayet birikimini sonraki nesillere aktaran talebeleri hakkında bilgiler verilmiştir.
İslâm hukukunda intihar, ötanazi ve istişhâd
İslâm hukukunun insan hayatına dair temel ilkelerinin üç önemli kavram etrafında nasıl şekillendiği ve geliştiği incelenmiştir. Bunlar intihar, ötanazi ve istişhâd şeklindedir. Bu kavramlar, hem tarihsel süreçlerde hem de modern dünyada geniş bir tartışma alanı oluşturmuş, dinî, hukukî ve etik açılardan önemli soruları gündeme getirmiştir. Bu kapsamda çalışma, İslâm hukukunun bu konulara yaklaşımını, temel kaynaklar olan Kur'ân ve Sünnet ışığında ele alarak klasik fıkıh doktrinleri ve çağdaş yorumlarla birlikte ayrıntılı bir analiz sunmayı hedeflemiştir. İslâm hukuku çerçevesinde intihar, yalnızca bir bireyin kendi hayatını sonlandırması değil, aynı zamanda toplum düzenine ve kolektif sorumluluğa karşı bir suç olarak kabul edilmiştir. Çalışmada İslâm'ın hayatı kutsal kabul etmesi ve her canın Allah'a (c.c.) ait olduğu anlayışı üzerine inşa edilen bir yaklaşım sergilenmiştir. Bununla beraber ötanazi meselesi, özellikle tıbbi etik, hukuki sorumluluklar ve insan hakları açısından önemli bir tartışma konusudur. Bu kapsamda çalışmada ötanazinin İslâm hukukundaki yeri, hayatın dokunulmazlığı ilkesiyle nasıl örtüştüğü incelenmiştir. Aynı zamanda modern tıbbi uygulamalarda ötanaziye dair yapılan tartışmalar, İslâm hukukunun perspektifiyle nasıl uyumlu ya da uyumsuz olduğuna dair yorumlar geliştirilmiştir. İstişhâd, özellikle modern dönemde savaş, direniş ve dini motivasyonlarla yapılan eylemlerle ilişkilendirilmiştir. İslâm hukukunun bu kavrama yaklaşımı, yalnızca savaş hukukunun sınırlarını belirlemekle kalmamış, aynı zamanda İslâm'ın barış ve şiddetle ilgili temel öğretilerini de yansıtmaktadır. İstişhâdın meşruiyeti, yalnızca savunma savaşları ve zulme karşı direnişle sınırlı olmalıdır. Tüm bunlarla beraber bu çalışma, bu konulara dair İslâm hukukunun öngördüğü temel ilkeleri, kuralları ve yorumları ortaya koyarak bu meselelerin günümüz dünyasında nasıl daha sağlıklı bir şekilde ele alınabileceğine dair öneriler sunmuştur. Anahtar Kelimeler: İslâm, Hukuk, İntihar, Ötanazi, İstişhâd
Kur'ân-ı Kerîm'de iman kavramının anlam boyutu ve imanı korumanın önemi
Bu çalışmada "iman" kavramı, klasik sözlük literatürü, temel tefsir kaynakları ve âyet-i kerîmelerin bağlamına dayalı analizler doğrultusunda çok yönlü biçimde ele alınmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'deki kullanımı, anlam katmanları ve tefsirlerdeki farklı yorumlar üzerinden iman anlayışının teorik temelleri sistemli biçimde ortaya konmuştur. Bu bağlamda iman, sadece kalbî bir tasdik değil; aynı zamanda hem güven veren hem de güven duyan bir kimseyi ifade eden yönüyle, bireysel sorumlulukları kuşatan, ahlaki bir duruş inşa eden ve toplumsal yönelimlere şekil veren kapsamlı bir inanç bilinci olarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın özgün yönü, iman kavramının muhafazası meselesine odaklanmasıdır. Bu çerçevede iman, Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan ilkeler doğrultusunda bağlamsal olarak incelenmiş; onun nasıl korunabileceğine dair hem teorik hem pratik bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca modern dönemde imanî duyarlılığın zayıflamasına yol açan etkenlere de temas edilerek, kavramın çağdaş bağlamda korunmasına yönelik değerlendirmelere yer verilmiştir. Böylece çalışma, imanın sürekliliğini sağlamaya yönelik farkındalık oluşturarak, İslâmî düşünce literatürüne mütevazı bir katkı sunmayı hedeflemektedir.
Mâverdî ve Gazzâlî 'nin imâmet anlayışı
ÖZET İnsanları yönetme sanatı olarak tanımlanabilecek olan siyaset, insan ve toplum hayatının merkezinde yer alan bir olgudur. İslâm toplumunda da ilk dönemlerden itibaren siyaset önemli bir yer işgal etmiş ve gerek kelâm gerekse fıkıh alanlarında Müslüman ilim adamlarının devlet başkanlığı(imâmet/hilâfet) konusunda fikirler ortaya koyduğu bir olgu olmuştur. Mâverdî ve Gazzâlî de İslâm dünyasının yetiştirmiş olduğu iki önemli düşünür olup, genelde siyaset üzerine özelde imâmete ilişkin yazdıkları eser ve ileri sürüdükleri düşüncelerle yaşadıkları dönem ile sonraki dönemleri etkilemiş isimlerdir. Mâverdî 11. asrın ilk yarısında yaşamış önemli bir Şafii fakihi olup, öncesinde kısmen bir Kelâm meselesi olarak ele alınmış "Siyaset Teorisi ve Devlet İdaresi"ni, ilk defa İslâm tarihinde "El-Ahkâmü's-Sultâniyye" adlı meşhur eserinde müstakil ve sistemli olarak ele almıştır. Geçmiş ve günümüz toplumunun en temel problemlerinden biri olan siyaset üzerine, devlet kademelerindeki görevi dolayısıyla yaşadığı tecrübeleri de dikkate alarak değerlendirmelerde bulunan Mâverdî, özellikle kamu hukuku alanında günümüz devletlerinin kurumlaşmasını da etkilemiştir. Gazzâlî dönemindeki siyasî problemleri göz ardı etmeden siyasetin yaşanan/mevcut durumuyla ilgilenmiştir. Gazzâlî, ayrıca Batınîlik gibi İslâm toplumuna zarar veren ve bölücü faaliyetlerde bulunun hareketle, ilmi/fikri mücadele etmiş din-siyaset ve akîde noktasında Ehl-i Sünnet düşüncesinin savunucusu olmuş, aynı zamanda Müslümanların birliğini sağlama gayretinde olmuştur. Çalışmamızda Sünnî geleneğin etkin iki şahsiyeti; Mâverdî ve Gazzâlî'nin imâmet görüşleri, hayatı, ilmî kişiliği ve eserleri, ele alınmıştır. Aynı zamanda düşünce/fikir olarak beslendikleri ve etkilendikleri ilmi gelenekten bahsedilmiş, imâmet/hilâfet konusunda meşhur fırkaların görüşleri üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Mâverdî, Gazzâlî, imâmet, hilâfet, devlet başkanı, siyaset
Kelâmî epistemoloji açısından İslam'ın olumuz imajının değerlendirilmesi
Bu çalışma, İslam'ın günümüzdeki olumsuz imajının sadece dışsal etkenlerle değil, aynı zamanda Müslüman toplumların içinden kaynaklanan yanlış temsil biçimleriyle de şekillendiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Medya ve siyasi söylemler dışarıda bırakılarak, Müslümanların, dînî cehalet, kültürel sapmalar, hurafeler, batıl inançlar ve kadınlara yönelik ayrımcılık gibi uygulamalarla İslam'ı özünden uzak bir şekilde temsil ettikleri vurgulanmaktadır. Kur'ân ve Sünnet'in sunduğu evrensel değerler (adalet, merhamet, eşitlik, ahlak) ile bu yanlış uygulamalar arasındaki derin çelişki, İslam'ın dış dünyada yanlış algılanmasına, çeşitli inanç problemlerinin ve İslamofobinin güçlenmesine yol açmaktadır. Kadınlara yönelik ayrımcılığın, batıl uygulamaların ve şekilci din anlayışının dinî meşrûiyetle sunulması, hem içeride bireylerin dine yabancılaşmasına hem de dışarıda İslam'ın baskıcı ve çağ dışı bir sistem gibi algılanmasına neden olmaktadır. Çalışmada, bu olumsuz temsilleri aşmak için sahih kaynaklara dönüş, hurafelerle mücadele, eleştirel dinî eğitim ve ahlaka dayalı bir temsil anlayışının gerekliliği vurgulanmaktadır. İslam'ın özüne uygun ve bilinçli bir temsilin, hem iç barışı sağlayacağı, hem güncel inanç problemleri ile hem de İslamofobiyle mücadelede en güçlü araç olacağı ifade edilmektedir.
Fıtrat-kader ikileminde bezm-i elest
"Fıtrat Kader İkileminde Bezm-i Elest" adını taşıyan araştırmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmakta olup girişte konunun kapsamına, amacına, yöntemine ve kaynaklarına dair bilgi verdik. Birinci bölümde meselenin kavramsal çerçevesini ele aldık, "mîsâk, ahid, fıtrat, kâlû belâ" terimlerinin lügavi ve terim anlamlarını verdik. "İslâmî literatürde mîsâk" başlığını taşıyan ikinci bölümde ise tefsir, hadis, kelam, tasavvuf ve felsefe disiplinlerinin konuya yaklaşımını ele aldık. Her ilim dalı içinde önemli bir yerde durmakta olan mîsâk meselesi yanıtlanması gereken birçok soruyu içinde barındırmaktadır. Biz de meseleyi daha net anlayabilmek için interdisipliner bir çalışma yapmayı tercih ettik. Sonuç ve değerlendirme kısmında ise araştırmamız neticesinde ulaştığımız sonuç ve görüşleri ifade etmeye çalıştık. Anahtar Sözcükler: Fıtrat, Kader, Bezm-i Elest, Mîsâk, Kâlû Belâ.
Ehl-i hadîs-Mu'tezile tartışmalarında kullanılan tenkit kavramları ve delâletleri
Bu çalışma Ehl-i hadîs ekolü ile Mu'tezile mezhebinin genel tartışma konularını ve bu tartışmalarda birbirleri için kullandıkları tenkit kavramlarını tespit etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Ehl-i hadîs-Mu'tezile tartışmaları, her iki tarafa da mensup âlimlerin görüşlerinden yola çıkılarak ana hatlarıyla ele alınmıştır. Bu bölümde iki taraf arasında yaşanan itikâdî tartışmalar ve hadîs alanındaki tartışmalar değerlendirilmektedir. İkinci bölüm ise bu tartışmalarda kullanılan tenkit kavramlarına ayrılmıştır. Her iki tarafın da birbirlerini niteledikleri kavramlar çok kullanılandan az kullanılana doğru sıralanmış, bu kavramların kullanımlarına dair örnekler verilmiştir. Bu tarafların dışında kalan müelliflerin, her iki taraf hakkında kullandıkları kavramlar da ayrıca aktarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ehl-i hadîs, Mu'tezile, isimlendirme, tenkit kavramları.
Fahreddin er-Râzî'de ilâhî sözün delâleti ve tevili
Bu tezde İmam Fahreddin er-Râzî'nin (ö. 606/1210) ilâhî sözün delâleti ve tevilinde nasıl bir yöntem izlediği araştırılmaktadır. Başta tefsir olmak üzere birçok ilmi ilgilendiren ilâhî sözün delâleti meselesi, Müslümanların ihtilaf ettiği en mühim meselelerden biridir. Lafzî delillerin zannîlliği, muhkem-müteşabih ayrımı ve akıl-nakil ilişkisi gibi tartışmalı konularla da ilintili olan ilâhî sözün delâleti ve tevili meselesinde, Râzî'nin sonrakilerce kendisine olumlu veya olumsuz pek çok atıf yapılmasına sebep olan görüşler beyan etmesi, onun bu meselede durduğu noktayı açığa çıkarmayı önemli hale getirmektedir. Bu amaçla Râzî'nin yol haritası izlenerek çeşitli alanlardaki eserlerinden istifade etmek suretiyle birinci bölümde ona göre mutlak olarak sözün mahiyeti ve delâleti incelenmiş, ikinci bölümde ise ilâhi sözün delâleti ve tevili ele alınmıştır. Birinci bölüm içerisinde vaz' teorisine, lafzî-nefsî söz ayrımına, dilsel delâletin imkânı ve mahiyeti meselelerine, ikinci bölüm içerisinde muhkem-müteşabih ayrımına, Râzî'nin tevil yöntemine ve Mefâtîh esas alınarak ru'yetullah ve kulların fiilleri meseleleriyle ilgili seçilen bazı ayetlerin tevillerine yer verilmiştir. Araştırmada Râzî'nin biçim açısından Mu'tezile'ye benzer bir tevil yöntemi izlemekle birlikte Eş'ariyye'nin ilkelerine bağlılığını sürdürdüğü neticesine ulaşılmıştır.
Dâvûdî'nin (V. 402/1011) Kitâbü'l-Emvâl'i çerçevesinde kamu maliyesi
Bu çalışma, İslam hukuk literatürünün önemli bir kısmını teşkil eden harâc ve emvâl kitaplarının klasik dönemde iyi bir örneği sayılan Ebû Ca'fer Ahmed b. Nasr ed-Dâvûdî'ye ait Kitâbü'l-Emvâl'i esas alarak, kamu maliyesinin belli başlı konularını incelemeyi ve bu konularda zaman içerisinde meydana gelen görüş farklılıklarını izlemeyi hedeflemektedir.
Mütekaddimîn dönemi Eş'arî kelâmında beşerî duyguların Allah'a nisbeti meselesi
Bu tez, sevgi, öfke, hoşnutluk, gücenme, acıma gibi beşerî duyguların Allah'a nisbeti –yani antropopatizm– meselesini mütekaddimîn dönemi Eş'arî kelâmını merkeze alarak incelemektedir. İslâm inanç esaslarına yönelik mâkul açıklamalar sunma işlevini üstlenen kelâm ilmi –ve kelâmın da bilhassa ilâhiyât sahası– Allah'ın insanlar gibi birtakım duygulanımlara sahip olup olmadığını ve bu hususun ilâhî aşkınlık çerçevesinde nasıl açıklanacağı sorularıyla ilâhî sıfatlar konusu çerçevesinde ilgilenmektedir. Kur'ân ve hadislerden oluşan dinî metinlerde Allah'ın birtakım beşerî duygulara sahip olduğu çağrışımını yapan ifadelere rastlanması bu meselenin kelâm ilmi açısından hem yorumsal hem de teolojik boyutlar taşıdığını göstermektedir. Dolayısıyla bu çalışma bir taraftan söz konusu dinî metinlerin farklı kelâmî yaklaşımlar içerisinde nasıl anlaşıldığı ve yorumlandığı sorusuyla ilgilenmekte, diğer taraftan beşerî duyguların ilâhî sıfatlar sistemi içerisinde konumlandığı yeri tespit etmektedir. Bu soruların ilki bağlamında tez, dinî metinlerdeki beşerî çağrışımların yorumlanması ve ilâhî sıfatların mahiyetlerinin açıklanması hususunda teşbîh, ta'tîl ve tenzîh yaklaşımlarını ve dayandıkları argümanları ele almaktadır. Beşerî duyguların ilâhî sıfatlarla ilişkisi söz konusu olduğundaysa Allah'ın irade sıfatı ve yaratma fiilinin âlem içerisindeki tezâhürü konuları öne çıkmaktadır. Tarihî bağlam itibariyle tez, teşekkül öncesi dönemden itibaren Eş'arî kelâm mezhebinin temsilcilerinin konu ile alakalı görüşleri bu arkaplan ışığında incelemektedir. Buna göre mezhebin kurucu ismi Ebu'l-Ḥasan el-Eş'arî, kendisinden önceki tartışmaları göz önünde bulundururarak kendi yaklaşımını ortaya koymuş ve duygusal durumları Allah'ın iradesine irca etmiştir. Eş'arî sonrasında onun kelâmî çizgisini takip eden kelâmcılar esasta aynı yaklaşımı benimsemişler ancak detaylarda ve üslupta birtakım farklılıklar sergilemişlerdir. Eş'arîlik içerisindeki baskın görüş sevgi, öfke, acıma, gücenme gibi duygusal durumların ezelî iradeye irca edilmesi iken bazı kelâmcılar bunları ilâhî fiillere irca etmeye yönelmişlerdir. İmâmu'l-Ḥarameyn el-Cüveynî, ilâhî aşkınlığı muhafaza etmek maksadıyla Allah'ın sevgisinin iradeye indirgenmesine ilâveten insanın Allah'a yönelik sevgisinin de hakikî anlamda anlaşılamayacağı kanaatindedir. Nihayet Gazzâlî bu aşırı tutumdan uzak durmakta ve tasavvufî yöneliminin de etkisiyle kulun Allah'a yönelik sevgisinin mecazî değil hakikî olduğunu düşünmektedir. Böylece bir taraftan Allah'ın kula yönelik sevgisi ilâhî iradeyle açıklanmakta, kulun Rabbine yönelik sevgisi söz konusu olduğundaysa samimi bir dindarın manevî hâli göz önünde bulundurulmaktadır.
Mevkuf hadisin Merfû rivâyet edilmesi ile ilgili Müslim'e yöneltilen eleştiriler (Tetebbuʿ özelinde)
Dârekutnî Tetebbuʿ adlı eserinde Müslim'in Sahîh'ini illetli hadisler içerdiği gerekçesiyle eleştirmiştir. Dârekutnî'nin eleştirilerinin çoğu hadislerin senedlerine yöneliktir. Bu çalışma en çok karşılaşılan illet nedenlerinden biri olan mevkuf hadisin merfû olarak rivâyet edilmesi ile ilgili Tetebbuʿda Müslim'e yöneltilen eleştirileri ele almıştır. Öncelikle Dârekutnî'nin Tetebbuʿdaki genel yöntemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Daha sonra onun hem merfû hem de mevkuf olarak rivâyet edilen hadisler arasında tercih metodu tespit edilmiştir. Son olarak da söz konusu eleştirilerin Müslim'in kitabınının sahihliğine zarar verebilecek nitelikte olup olmadığı değerlendirilmiştir.
Tecrîdü'l-itikâd şârihlerinde imâmet: İsfahânî ve Ali Kuşçu örneği
Klasik dönemde yazılmış birçok kelâm kitabında yer alan imâmet meselesi, kelâm-siyaset ilişkisini tespit noktasında önemli bilgiler içermektedir. Hz. Peygamber'in vefatının ardından İslâm devletinin yöneticisinin seçimi hususunda ilk halifelerden başlayan sürecin teolojik mahiyeti hakkında mezhepler farklı görüşler ileri sürmüştür. Şiî-İmâmî anlayış, insanlara bırakılan bu alanı "nas"lar ile düzenlemeye çalışmış ve bu husustaki görüşlerini temellendirmek için salah-aslah, lütuf gibi birtakım Mu'tezile kökenli teorilere başvurmuştur. Şiîlerin bu yaklaşımı, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'den (ö. 324/935-36) itibaren Sünnî kelâm eserlerinin sonuna imâmet bölümü eklenmesini beraberinde getirmiştir. İlgili bölümde nas iddiasında bulunan Şiî anlayış eleştirilerek temelde fıkhî bir mesele olan imâmetin, kelâmî yönü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Müteahhir dönem kelâm âlimi Nasîrüddîn et-Tûsî (ö. 672/1274) de Şiî-İmâmî imâmet teorisini benimsemiş ve yazdığı Tecrîd'ül-i'tikâd adlı kitabının imâmet bölümünü bu teori doğrultusunda şekillendirmiştir. Hz. Ali ve evlâdından onbir kişinin seçilmiş imâm olduğunu ispatlamak ve ilk halifelerin Hz. Ali'nin hakkını gaspettikleri iddiasını desteklemek yönünde birtakım görüş ve ithamları içeren Tecrîd'in beşinci bölümü olan "imâmet", bilimsel kimliğinin getirdiği saygınlık sebebiyle Tûsî'ye yakıştırılamamış ve kimileri tarafından, öğrencisi İbnü'l-Mutahhar el-Hillî'ye (ö. 726/1325) nisbet edilmiştir. Ebü's-Senâ el-İsfahânî (ö. 749/1349) ve Ali Kuşçu (ö. 879/1474), Tecrîd'e şerh yazarak imâmet bölümünde ana metin yazarını dikkatli bir eleştiriye tabi tutmuşlardır. Bu tez çalışmasında Sünnî âlimlerin, şerh telif etme sebeplerinden biri olan "Tecrîd'in imâmet bölümündeki iddialar", İsfahânî ve Kuşçu şerhleri bağlamında incelenmiş ve ilgili metinlere yansıyan Şiî-Sünnî tartışmasında tarafların argümanlarının tahlil edilmesi hedeflenmiştir.
Celâleddîn Devvânî'de isbât-ı vâcib tartışmaları: Teselsülün iptali örneği
Düşünce tarihindeki en önemli konulardan biri, "kendi zâtı ile kaim ve her şeyden müstağnî olan zorunlu varlığı" delillendirmek mânasına gelen "isbât-ı vâcib" tartışmalarıdır. Nazarî düşünce geleneğinde oldukça büyük bir öneme sahip olan isbât-ı vâcib konusu, güncel kelâm ve felsefe tartışmaları arasında da ilk sırada yer almaktadır. Özellikle müteahhir dönem âlimleri tarafından detaylı bir şekilde ele alınan bu konuda, çoğunluğu spekülatif ve polemik metinlerden oluşan oldukça zengin bir literatür bulunmaktadır. Söz konusu literatür incelendiğinde, "imkân" ve "hudûs" delillerinin ön plana çıktığı görülmektedir. Bu deliller, biçim ve muhteva açısından birtakım farklılıklar içerse de, "teselsül" problemine karşı aynı eğilimi göstermektedir. Dolayısıyla "teselsül" problemi de en az isbât-ı vâcib konusu kadar önemli ve onun kadar güncel bir yapıya sahiptir. Geç dönem Eş'ârî bilginlerinden Celâleddîn ed-Devvânî (ö. 908/1502), isbât-ı vâcib konusunu, tevarüs ettiği eklektik kelâm geleneği doğrultusunda çözümlemeci bir yaklaşımla ele almış ve bu konuya dair kendisinden önceki âlimlerin farkına varamadığı birtakım hususlara dikkat çekmiştir. Özellikle teselsül konusunu ve imkân delilinin farklı versiyonlarını geniş bir şekilde analiz eden Devvânî, bu iki konuda diğer İslâm bilginleri ile diyalektik bir ilişki içerisine girmiştir. Bu bağlamda düşünür, tatbîk delilini diğer delillere nispeten daha geniş bir şekilde ele almış ve söz konusu delilin sonsuzluk tartışmalarındaki önemine vurgu yapmıştır. Devvânî, sonsuzluk probleminin isbât-ı vâcib konusundaki yeri hususunda ise hayatının değişik dönemlerinde iki farklı yaklaşım sergilemiştir. Bu çalışma, "isbât-ı vâcib" konusu ve "teselsül" problemi özelinde Devvânî'nin entelektüel eğilimlerini inceleyerek onun düşünce yapısının fikrî uzantılarını bütün yönleri ile ele almaya çalışacaktır.
Fahreddin er-Râzî'nin i'câz ve tefsir anlayışında nazım
Kur'an'ın i'cazını açıklamak üzere geliştirilen nazım nazariyesi, en verimli uygulamasını tefsir literatüründe bulmuş ve kendisinden sonraki dil, belagat ve tefsir çalışmalarına yön vermiştir. Bu tezde, nazariyenin seyri açısından önemli bir noktada duran Fahreddin er-Razi'nin (ö. 606/1210) nazım anlayışı, onun tefsir, i'caz ve belagat alanındaki düşünceleri çerçevesinde ele alınmaktadır. Nazım kavramının Razi'den önceki seyrinin incelendiği birinci bölümde, kavramın bir nazariye ölçeğinde ilk defa Abdülkahir el-Cürcani (ö. 471/1078) tarafından ele alındığı, Cürcani ile Razi arasındaki süreçte nazariyenin belagat ve i'caz literatüründe ciddi bir karşılık bulmadığı, onu ilk defa Razi'nin farklı alanlarda yazdığı eserlerde hem nazari hem uygulama düzeyinde yeniden gündeme getirdiği gösterilmektedir. Tezin ana kısmını oluşturan ikinci bölümde ise Razi'nin nazım kavramını söz konusu ettiği üç eseri tarihsel sırasıyla incelenmektedir. Bu minvalde, Nihayetü'l-icaz'da Cürcani'nin nazım anlayışına yönelik önemli müdahaleler, Nihayetü'l-ukul'de kavramın yeniden tanımlanması, Mefatihü'l-gayb'da ise çok anlamlı olarak kullanılması ortaya konulmaktadır. Çalışmada, Cürcani tarafından Kur'an'ın her bir suresindeki i'cazı açıklamak üzere ortaya konan nazım nazariyesinin, Razi tarafından temel meseleleri ve kavramsal vurguları bir yana konularak araçsal şekilde üstlenildiği sonucuna ulaşılmıştır.
Rical kaynağı olarak şehir tarihleri (Hicri ilk dört asır)
Hicri üçüncü asrın ortalarında telif edilmeye başlanan şehir tarihleri, telif edildikleri dönemde başvurulan önemli kaynaklar arasında yer almaktadır. Eserleri telif eden kişilerin yaşadıkları yeri bir başkasından daha iyi bilmeleri onlarla aynı yerde yaşamış veya orayı ziyaret etmiş kişiler hakkında daha ayrıntılı bilgi vermelerini mümkün kılmıştır. Eserlerde, diğer ricâl eserlerine nazaran daha az ricâl tenkidine dair ifadeler kullanmaları onların aslında bu isimleri kayıt altına alıp ve bu kişilerin sadece kim olduklarına dair bilgiler vermeyi amaçladıklarını söylemeyi mümkün kılmaktadır. Bu çalışmada şehir tarihi müelliflerinin eserleri hakkında genel olarak bilgi sunulacak ve onların eserlerinde kullandıları ricâl değerlendirmelerine yer verilerek eserlerde kullanılan ricâl değerlendirmeri açısından bir oran yakalanmaya çalışılacaktır.
İllet sebebi olarak teferrüd el-İlelü'l-Kebîr özelinde
Râvinin hadis rivâyetinde tek kalması hadis ilminde "teferrüd" olarak ifade edilir. Râvinin tek kalması âlimler tarafından şüpheyle karşılanan bir durumdur. Teferrüd, hadislerdeki illetlerin tespitinde önemli bir unsur olarak kabul edilmiştir. İlel kitaplarında teferrüd sebebiyle ta'lîl edilen pek çok hadis mevcuttur. Zayıf râvinin teferrüdünün kabul edilmeyeceği konusunda âlimler görüş birliği içindedir. Güvenilir (sika) râvinin teferrüdü meselesi ise bu şekilde net değildir. Sika râvinin teferrüd ettiği bazı hadisler âlimler tarafından sahîh kabul edilirken bazıları da illetli olmaları sebebiyle reddedilmiştir. Âlimlerin ta'lîl ettikleri bu hadisler incelendiğinde, sika râvinin teferrüdünün müstakil olarak bir illet sebebi olmadığı ve râvinin teferrüdüne eşlik eden bazı durumların hadisin muallel kabul edilmesinde etkili olduğu görülür. Bu çalışmada, Tirmizî'nin el-'İlelü'l-kebîr isimli eserinde Buhârî'nin sika râvinin teferrüdüyle ta'lîl ettiği hadisler özelinde, sika râvinin teferrüdü meselesi ele alınmış ve râvinin tek kalmasının reddedilmesini gerektiren hususlar tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: illet, teferrüd, sika, el-'İlelü'l-kebîr, Tirmizî, Buhârî
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe'nin el-Fıkhu'l-Ekber risâlesine yapılan şerhler Ve Mehmet Emin el-Üsküdârî'nin Şerhu'l-Fıkhi'l-Ekber'i
Son dönem Osmanlı Âlimlerinden olan Mehmed Emîn el-Üsküdarî'nin Ebû Hanîfe'nin el-Fıkhu'l-ekber isimli eserine yazmış olduğu Şerhu'l Fıkhi'l-ekber isimli şerhini ele aldığımız bu çalışma, bir giriş, üç bölüm, sonuç ve ekler kısmından oluşmaktadır. Kelâm ilminin oluşum sürecinde yazılmış olan el-Fıkhu'l-ekber isimli risâleye şerh olması münasebetiyle Giriş kısmında kelâm ilminin oluşum sürecine ve şerhlerin kısaca tanıtımına yer verdik. Birinci bölümde Ebû Hanîfe'nin hayatı, ilmi kişiliği ve el-Fıkhu'l-ekber isimli eserin tanıtımına; ikinci bölümde Mehmed Emîn el-Üsküdarî'nin tanıtımı ve eserlerine; üçüncü bölümde ise Şerhu'l-Fıkhu'l-ekber'in latinizesi ve değerlendirmesine yer verdik. Sonuç kısmında ise genel bir değerlendirme yapılmıştır.
İslam borçlar hukukunda temel hukuk ilkeleri – (Mebsût örneği)
İslam hukukundaki temel hukuk prensipleri birçok çalışmaya konu olmuştur. Elinizdeki bu çalışmada dağınık halde ele alınan hukuk prensipleri bir araya getirilmiş olup borçlar hukuku için benimsenmiş temel prensiplerin Mebsût özelinde nasıl ele alındığı, hangi kavramlarla ifade edildiği değerlendirilmiştir. Nitekim borçlar hukuku için benimsenmiş temel ilkeler ile Mebsût'ta borçlar hukukunu ele alan bölümlerdeki temel yaklaşımlar benzerlik bakımından birbirleriyle paralellik göstermektedir. Prensip kelimesinin geçmişten günümüze kadar hangi kavramlarla ele alındığına da yer verilen çalışmada, modern hukuktaki borçlar nazariyesi ile kazuistik yöntemin benimsendiği İslam hukukundaki borçlar nazariyesi arasındaki farklılıklar mukayese edilmiştir.
Necmeddin en-Nesefî ve hadis ilmindeki yeri (Es-Seb`iyyât-es-Sem`iyyât isimli yazma eseri özelinde)
Tasnif dönemiyle birlikte zenginleşen hadis literatürünün bir türü de fezâil-i âmâl hadislerini içeren "Amelü'l-yevm ve'l-leyle" tarzı eserlerdir. Kelâm ilmiyle temâyüz etmiş önemli bir âlim olan Necmeddin en-Nesefî de bu türe ait bir eser telif etmiştir. es-Seb`iyyât-es`Sem`iyyât ismiyle anılan bu eser içerisinde (hicrî senede) her güne bir hadis denk gelecek şekilde 360 hadis müellife ulaşan isnadlarıyla birlikte kaydedilmiştir. Tek nüsha halinde bulunabilen Seb`iyyât-es`Sem`iyyât müellifin birçok eserinin bir araya toplandığı ansiklopedi mahiyetindeki "Matla`un-nucûm ve mecme`u'l-ulûm" isimli eserin içerisinde yer almaktadır. Müellifine ve yaşadığı döneme dair önemli ipuçları barındıran söz konusu mahtûta İSAM Tahkikli Neşir Esasları dikkate alınarak tahkik edilmiştir. Eserin özellikle isnadlarından yola çıkılarak Nesefî'nin hadisçiliği hususunda birtakım tespitler ortaya konulmuş ve bazı âlimlerin bu bağlamda Nesefî'ye yönelik eleştirileri de değerlendirilmiştir.
Sekûnî'nin Temyîz'inde i'tizâl eleştirisi: Fâtiha ve Bakara sûreleri örneğinde bir inceleme
Bu tezde Eş'arî kelâmcısı Ebû Ali es-Sekûnî'nin Temyîz adlı eserinde Mu'tezilî Zemahşerî'ye yönelttiği eleştiriler incelenmektedir. Sekûnî, Endülüs topraklarında yetişmiş daha sonra Mağrib'e göç etmiş ilmiyye sınıfından bir aileye mensuptur. Kelâm ilminde bir dönüm noktası olan Fahreddîn er-Râzî sonrasında yaşamasına rağmen döneminde yaygın olan Râzi mektebini eleştiriye tâbi tutmuş, daha çok mütekaddim kelâmcılarını özellikle de Bâkıllânî'yi takip etmiştir. Yazıldığı günden itibaren geniş bir etki alanına sahip olmuş Keşşâf, barındırdığı i'tizâlî düşünceler nedeniyle birçok Ehl-i sünnet kelâmcısı gibi Sekûnî'nin de tepkisini çekmiş ve kendisinin Temyîz isimli Keşşâf eleştirisini kaleme almasına sebep olmuştur. Temyîz başında müstakil bir kelâm eseri sayılabilecek uzunca bir mukaddime içermektedir. Sekûnî bu mukaddimede kelâm ilminin temel kaidelerini vaz etmiş, daha sonra eleştirilerini bu ilkelere büyük ölçüde riayet ederek gerçekleştirmiştir. Fâtiha'dan başlayıp Nâs'a kadar her sûrede i'tizâl tespit etmeyi başaran Sekûnî, bazı hususlarda Hanefîler ile Mu'tezile arasındaki ortak görüşleri de sadece Mu'tezile'ye nispet etmiştir. Sekûnî gerek yaptığı i'tizâl tespitleriyle –ki Keşşâf'a Temyîz'den daha geniş bir i'tizâl eleştirisi yazılmamıştır- gerekse Zemahşerî'nin düşüncelerine karşı kullandığı delillerle başarılı bir Mu'tezile eleştirmenidir. Tezde onun i'tizâl eleştirileri ağırlıklı olarak Fâtihâ ve Bakara sûresinden seçilen örnekler üzerinden ele alınmıştır.
İbn Acîbe'nin el-Bahru'l-Medîd adlı tefsirinde Meşîet kavramı
Kelam ve tefsir başta olmak üzere İslâmî ilimlerin birçoğunun ilgi alanında olan ilâhî meşîet karşısında kulların dilemesi meselesi, Müslümanların ihtilaf ettiği önemli meselelerden biridir. İrade ve meşîet kavramlarının Kur'ân'daki kullanım biçimlerinin farklı yönleriyle konu edildiği bu tez çalışmasında, Ehl-i sünnet mezhebine mensup sûfî bir müfessir olan İbn Acîbe'nin (ö.1224/1809) rivâyet, dirâyet ve işârî tefsir olma özelliğini taşıyan el-Bahru'l-medîd adlı tefsirinde meşîet kavramıyla ilgili âyetleri nasıl tefsir ettiği araştırılmaktadır. Bu bağlamda birinci bölümde İbn Acîbe'nin otobiyografi olarak kaleme aldığı el-Fehrese adlı eseri ve hayatıyla ilgili bilgiler içeren diğer kaynaklar incelenmiş ve yaşadığı dönemin ilmî, siyasî ve sosyo-kültürel durumu dikkate alınarak hayatı ve eserlerine yer verilmiştir. İkinci bölümde ise meşîet kavramının ve bununla bağlantılı olan "ilim", "irade", "ihtiyar", "hüküm", "emir" ve "hikmet" kavramlarının anlamlarına ve aralarındaki kavramsal ilişkiye yer verilmiştir. Bununla birlikte bu kavramlarla ilgili Kur'ân'dan örnekler verilerek konu izah edilmeye çalışılmıştır. Diğer yandan bu konudaki tartışmaların gündeminde olan Ehl-i sünnet kelamcılarının görüşleri esas alınarak Mu'tezile kelamcıları ile neden farklılaştıkları tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın esas bölümünü teşkil eden üçüncü bölümde ise, İbn Acîbe'ye ait olan el-Bahru'l-medîd adlı tefsirde meşîet kavramı ilâhî meşîet ve kulların meşîeti olarak ele alınmıştır. Nihaî olarak çalışmada İbn Acîbe'nin Ehl-i sünnet ilkelerine bağlı olarak ilâhî meşîetle ilgili âyetleri Allah'ın kudreti kapsamında tefsir ettiği tespit edilmiştir.
İbn Kemal tefsirinin el-Keşşâf geleneğindeki yeri: Dil ve belâgat ilimleri çerçevesinde mukayeseli bir inceleme
Zemahşerî (ö. 538/1144), Abdülkâhir el-Cürcânî'nin (ö. 471/1078) Kur'an'ın i'câzını açıklamak üzere geliştirdiği nazım teorisini tefsir ile buluşturmuş, tefsir literatürü içerisinde belâgat yönteminin oluşmasına öncülük etmiştir. Zemahşerî sonrası müfessirlerin tefsir teliflerinde yöntem ve içerik açısından el-Keşşâf'ı esas almaları ve bu çerçevede şerh ve hâşiye yazmaları ile daha özelde el-Keşşâf geleneği teşekkül etmiştir. Osmanlı dönemi Şeyhülislâmlarından İbn Kemal Paşa (ö. 940/1534) bu yöntem ve geleneği takip ederek tefsir telif eden müfessirlerden biridir. Bu tez, İbn Kemal tefsirinin el-Keşşâf geleneğindeki yerini, dil ve belâgat ilimleri bağlamında tespit etmeyi amaçlamaktadır. Tez, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde İbn Kemal'in tefsir alanındaki çalışmaları kategorize edilip tanıtılmış, tezin ana konusunu oluşturan müstakil tefsiri hakkında ulaşılabilen veriler değerlendirilerek tefsirin yazılış amacı, yazım tarihi, yöntem ve içeriği hakkında genel bilgiler verilmiştir. Tezin asıl konusunu oluşturan ikinci bölümde ise dil ve belâgat ilimlerinin alt disiplinlerini oluşturan her konu için önce İbn Kemal'in bu konulara genel yaklaşımı ele alınmış, ardından Besmele, Fâtiha ve Bakara sûresi ilk altı âyeti özelinde İbn Kemal tefsiri; el-Keşşâf ve doğrudan el-Keşşâf takip edilerek yazılmış telif eserler olan Envâr ve Medârik ile karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Sonuçta dil ve belâgat konularında onun, yöntem açısından el-Keşşâf ve Envâr'ı takip ettiği, içerik açısından ise bu iki tefsiri tahkik tavrı ile yeni bir okumaya tabi tutarak el-Keşşâf çizgisine önemli katkılar sağladığı tespit edilmiştir.
Radıyyüddin es-Sagânî ve ed-Dürrü'l-Mültekat adlı eserinin değerlendirilmesi
Sagânî, Kudâî'nin Müsnedü'ş-Şihâb ve Uklîşî'nin en-Necm adlı eserlerinden mevzû olduğunu söylediği rivayetleri, halk arasında meşhur mevzû rivayetleri, tamamı mevzû rivayetlerden oluşan kitapların adları ve bu kitapların ilk rivayetlerini ed-Dürrü'l-mültekat adlı eserinde derlemiştir. Bunun yanında hadis uydurma konusunda meşhur olmuş bazı kişilerin isimlerini de zikretmiştir. Sagânî, sahih, hasen ve zayıf rivayetlere mevzû hükmü vermesi sebebiyle âlimler tarafından tenkit edilmiştir. Irâkî itirazlarını bir reddiye ile ifade etmiştir. Bu çalışmada Sagânî'nin tespitlerine karşı yapılan itirazlar dikkate alınarak rivayetler değerlendirilmiştir. Karşılaştırılmalı bir yol izlenerek Sagânî'nin hükümlerindeki temel sâikler ve hükümlerinde isabetli olup olmadığı tespit edilmiştir.
Nasr Hâmid Ebû Zeyd'in Ulûmu'l-Kur'ân eleştirisi
Çağdaş dönemde yaşanan dönüşüm neticesinde İslamî olanı anlama konusundaki yeni girişimlerin ortak noktası, sahabe devrinden itibaren kurumsallaşmaya başlayan İslamî ilimlerin ve bu ilimlerin oluşturduğu iç sistematiğin problemli olduğu düşüncesidir. İlahî hitabın olması gerektiği gibi anlaşılmadığı ve Kur'ân'ın merkeze alınması gerektiği söylemlerinin de etkisiyle bu dönüşümden en çok etkilenen ilim dalı tefsir olmuştur. Bu tezde, Kur'ân'ı doğru anlamanın şartını edebî yöntemin tatbiki olarak belirleyen çağdaş düşünür Nasr Hâmid Ebû Zeyd'in ulûmu'l-Kur'ân eleştirisinin kökenleri ve argümanları incelenmiştir. Eleştirinin muhatabı olan gelenek âlimlerinin görüşleri Zerkeşî dönüm noktası alınarak birinci bölümde betimleyici bir üslupta ele alınmış, klasik dönemdeki Kur'ân âlimlerinin yoruma yardımcı olacak bilgileri derlediğine dikkat çekilmiştir. İkinci bölümde ise çağdaş dönemdeki usûl arayışları "geleneksel yönelim" ve "çağdaşçı yönelim" olarak iki başlık altında mercek altına alınmıştır. Çağdaşçı yönelimin temsilcisi olan ve ilk defa bütüncül bir ulûmu'l-Kur'ân eleştirisi yapan Ebû Zeyd'in fikirleri Mefhûmü'n-nas: Dirâse fî ʿulûmi'l-Kurʾân başlıklı eserinde serdettiği görüşlerine ve önerilerine referansta bulunarak ele alınmıştır.
Şiî müfessir İbn Şehrâşûb'un Müteşâbihü'l-Kurʾân adlı eserinin usûlü'd-dîn açısından değerlendirilmesi
Kur'an'da anlamı konusunda net bir tayinde bulunulamayan söz ve anlatımlar için kullanılan müteşâbihât kavramı, erken dönemde tefsir ve kelâm disiplinlerinin tartışılagelen en önemli başlıklarından birisidir. Müteşâbih lafız veya ifadelerin dil ve yorum düzeyinde tanıdığı farklı anlaşılma imkânı, müteşâbihlerin tarihî süreçte tefsir sahasının en çok yorumlanan âyet grubunu kılmıştır. Obje olarak sözcük ve ifadenin temel kodlarında bulunan yapısal örtüklük farklı anlaşılmalara kapı araladığı gibi özne konumundaki müfessirin ait olduğu mezhebî aidiyet de bu alandaki farklı temâyüllerin arka planındaki başlıca saiklerden biri olarak durmaktadır. Bu tezde dinî düşünce geleneğinde iki önemli damardan birisi olarak İsnâaşeriyye Şiâsının önemli bir müfesssir sîması İbn Şehrâşûb el-Mâzenderânî'nin (ö. 588/1192) Müteşâbihu'l-Kur'an ve'l-Muhtelefû Fîh adlı eseri, muhtevâ yönünden incelenmiştir. Tez, Şiâ'nın itikâdi ve düşünce evreninden bir müfessir olan İbn Şehrâşûb'un âyetlere ilişkin yaklaşımında sahip olduğu Şiî kimliğinin, müteşâbih âyetlerin te'vilinde etkisi ve bu etkinin boyutunu ortaya koymayı amaçlamıştır. İbn Şehrâşûb özelinde yapılan bu çalışmanın nihai bir amacı da müteaddit Kur'an pasajlarını, imâmetle ilişkilendiren Şiâ'nın müteşâbihât algısını ortaya koymak ve genelde Şiâ'nın Mu'tezile ile özelde de İbn Şehrâşûb'un Zemâhşeri gibi mezhebin kendi dönemindeki aktif isimleriyle karşılaşmasının tefsirin önemli alt disiplinlerinden müteşâbihata yaklaşımda etki ve oranını, temel ilgi alanı Kur'an ve tefsir olan bir âlim özelinde tespit etmeye çalışmaktır. Bu çalışma nihaî olarak mezhebî paradigmaların Kur'an'ın yorumlanması aktivitesi içerisinde müfessir üzerindeki etkisinin sonuçları hakkında bir örneklem mesabesindedir. Buna ek olarak te'vil ameliyesinin temel enstrümanları akıl, dil, yorum gibi farklı unsurlar çerçevesinde verilen bu çabanın, kelâmî bir etkilenim yaşamış Şiî bir müfessirin, rivâyet ile te'vili başarılı bir biçimde mezcetmesi ile otantik bir hal almıştır.
Ermenekli Süleyman Sırrı Efendi kelâmi görüşleri ve kelâma dair eserleri
Osmanlı'nın son dönem devlet adamlarından ve âlimlerinden Ermenekli Süleyman Sırrı Efendi (ö. 1931)'nin Kenzü'l-Akaid adlı eseri, dinî ilimler hakkında bilgi edinmek isteyenlerin yanında ilim meclislerinde tartışmalara farklı camialardan katılan kişilerin de aradığı bir eserdir. Bu eserin muhatap kitlesinin değişmesi ve önceki zamanlara nazaran da genişlemesi; entelektüel çevre denilen bu kesimin bazılarının Arapça dilini bilmemesi, bazılarının da Arapça diline verilmesi gereken önemi vermemesi gibi nedenlerin dışında devletin bekası ve muhafazasının ancak dine bağlılıkla olabileceği düşüncesinin etkisiyle eserin telif edilmesi ihtiyacı doğmuştur. Aynı şekilde esere muhatap olan kitlenin Müslüman olsun ya da olmasın İslâm'a ait ve bilhassa ortak bir mezhep üzerinden ittifak olunan inanç esasları belirten meseleleri ve dinin usulünde asıl öğrenilmesi gereken esasları öğretebilme ve aktarabilme çabası içerisindedir. Süleyman Sırrı'nın kendi zamanında ortaya çıkan akımlara karşı cevap mahiyetinde değil de iman sahiplerinin imanlarını tahkik ve muhafaza ettirebilmek amacıyla naklî deliller üzerinden meseleleri anlatmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bunu yaparken de yeni eğitim sistemine geçişin ve modern düşüncenin itikadi esaslara yansıyan izlerini görmek mümkündür. "Ermenekli Süleyman Sırrı Efendi Kelâmi Görüşleri ve Kelâma Dair Eserleri" adlı tez çalışması üç temel bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Ermenekli Süleyman Sırrı Efendi'nin hayatı ve eserleri tanıtıldı, ikinci bölümde kaleme aldığı akaid eserlerinden Kenzü'l-Akaid adlı eseri değerlendirildi. Son kısımda ise günümüze ulaşan matbû nüshalardan hareketle Osmanlıca metnine ve çevirim yazısına yer verdik.
Hicrî ilk iki asır kûfe kadılarının hadisle ilişkisi
Hicrî 17 yılında bir ordugah şehri olarak kurulan Kûfe zamanla stratejik öneminin yanında ilmî ve siyasî açıdan da önemli bir konuma gelmiştir. Pek çok ilmî ve fikrî hareketi bünyesinde barındıran Kûfe, hadis ve fıkıh ilimleri ve bunların gelişimi bakımından araştırılmaya layık pek çok hususu içermektedir. Görevi gereği doğrudan fıkıhla ilgili olan kadıların hadisle ilişkisini tespit etmek hadis ve fıkıh ilimlerinin birbirlerine göre konumu ve etkileşimleri açısından incelenmeye layıktır. Bu doğrultuda bu çalışmada ilk iki asır Kûfe kadıları hadis rivayetiyle ilişkileri bakımından ele alınmıştır. Kadılar, cerh-ta'dîl durumu, rivayet sayısı, fetva-rivayet ilişkisi ve kadıların birbirleriyle ilişkisi bakımından, râvî kimlikleri dikkate alınarak incelenmiştir. Bunun yanında kadılar, kadı kimlikleri dikkate alınarak siyasetle ilişki, fıkhî müktesebat ve ilmî ehliyet bakımından da değerlendirilmiştir.
Hicrî ilk üç asırda mekke kâdılarının hadis ilmi ile ilişkileri
Kâbe'nin Mekke'de yer alması ve kutsal kabul edilmesi sebebiyle Mekke İslâm öncesinde ve sonrasında Arap yarımadasında önemli bir konuma sahip olmuştur. Hz. Peygamber'in tebliğinden sonra, Müslümanlar ve müşrikler arasındaki mücadele sonucunda Müslümanlar Mekke'den Medine'ye hicret etmiştir. Fakat Mekke'ye olan ilgi, Kabe'nin orada olması sebebi ile değişmemiştir. Müslümanlar için büyük bir öneme sahip olan Mekke'nin ilmî yapısının önemli bir parçası olan kâdıların hadis ilmiyle ilişkilerini ve bu ilme katkılarını tespit etmek önem arz etmektedir. Bu sebeple Mekke'nin hicrî ilk üç asırda görev yapmış olan kâdıları incelenmiş ve 44 kâdı tespit edilmiştir. Tespit edilen bu kâdıların hadis ilmine olan katkılarını ortaya koyabilmek için hadis ilmiyle ilişkisi olanlar araştırılmış ve 20 kâdıya ulaşılmıştır. Bu kâdılar öncelikle hadis rivâyetindeki güvenilirlikleri bakımından taksim edilmiştir. Sonrasında ise beş zayıf râvi, kâdılık ve hadisçilikleri açısından öne çıkmış olan dört güvenilir râvinin cerh-ta'dil durumları, rivâyetleri, kâdılık ve fıkhî yetkinlikleri detaylı olarak araştırılmıştır. Hadis ilmiyle ilişkisi olan diğer 11 kâdı ise sadece cerh-ta'dil durumları açısından araştırılmıştır. Elde edilen bilgiler kâdıların hadis rivâyetiyle ilişkileri ve kâdılıkları olarak değerlendirmeye tabii tutulmuştur. Son olarak da râvilerin rivâyetleri üzerinden oryantalistlerin kâdıların hadis uydurmalarına dair iddiaları değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Mekke, Kâdı, Hadis, Fıkıh, İlk Üç Asır
Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin kelâma dair eserlerinde Eş'arîliğe nispet edilen görüşlerin tespit ve değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Mâtürîdî ekol içinde hayli önemi haiz olan ve İmam Mâtürîdî'nin en büyük yorumcusu kabul edilen mütekellim Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin kelâma dair eserleri incelenmiş, bu eserlerde Eş'arîliğe nispet edilen görüşler tespit edilmiş ve ilgili başlıklar altında sunulmuştur. Çalışmada, Nesefî'nin kelâma dair yazdığı eserlerinde Eş'arî mezhebine veya Eş'arî mütekellimlere nispet ettiği görüşler ve onlara yaptığı atıflar, klasik kelâm kitaplarının takip ettiği metoda benzer şekilde tasnif edilmiştir. Böylelikle bu tez, birinci bölümde "Bilgi ve Varlık Bahisleri", ikinci bölümde "Ulûhiyet Bahisleri", son bölümde ise "İman, İmâmet ve Nübüvvet Bahisleri" başlıkları altında Nesefî'nin Eş'arîler'e nispet ettiği görüşleri iki ekol arasında mukayeseli bir şekilde sunmaktadır. Çalışmanın "Değerlendirme ve Sonuç" bölümünde ise Nesefî'nin, kitaplarında Eş'arîler'i zikrediş şekilleri, Eş'arîliğe karşı tutumu ve onun eserlerinden Eş'arîlik hakkında çıkartılabilecek yargılar değerlendirilmiştir.
Nişancızâde'nin Nûru'l-'Ayn adlı eserinin tahkik ve tahlili (7-11. fasıllar)
On yedinci yüzyılda yaşamış bir Osmanlı fakihi olan Nişancızâde, Şeyh Bedreddin'in muamelat ve yargılama hukukuna dair olan ve gayr-i resmi bir kanun olarak uzun yıllar mahkemelerde kullanılan eseri Câmi'u'l Fusûleyn'i ıslah etme amacıyla Nûru'l-'Ayn fi Islâhi Câmi'u'l Fusûleyn'i kaleme almıştır. Bu tez, Nûru'l-'Ayn ile Câmi'u'l Fusûleyn'in 7-11. fasıllarının mukayesesi ile ilk eserin zikredilen fasıllarının tahlilini içermektedir. Yapılan mukayese ve tahlil, esas itibarıyla Nişancızâde'nin tasarruflarının tespitine yöneliktir. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde fasılların muhtevası hakkında bilgi verilmiş, iki eser arasındaki üslup ve telif tarzından kaynaklanan farklılıklar ele alınmıştır. Ayrıca Nişancızâde'nin tercih ve tenkitleri ile Nûru'l-'Ayn'a eklediği ya da dahil etmediği mesele ve görüşlere yer verilmiştir. İkinci bölümde müellif hatlı iki yazma nüsha esas alınarak bu fasıllar tahkik edilmiştir.
Erken dönem kelâmında teşbih ve tenzih doktrinleri: Müşebbihe ve Cehmiyye örneği
Bu çalışmada, kelâm ilminin mihenk taşı mesabesinde bulunan ulûhiyet tasavvuru konusu, birbirine zıt iki uç nokta olan teşbîhçi ve tenzîhçi doktrin öncüleri Müşebbihe ve Cehmiyye çerçevesinde araştırılmıştır. Tez giriş, onu takip eden üç bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. "Giriş" kısmında araştırmanın konusu, önemi ve yöntemi, esas alınan başlıca kaynaklarla beraber açıklanmıştır. Birinci bölümde "Ulûhiyet Tasavvurları", "İslam öncesi dönemde Ulûhiyet Tasavvuru" ve "İslam'da Ulûhiyet Tasavvuru" olmak suretiyle iki kısımda ele alınarak konu hakkında genel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde "Teşbîh Doktrini/Müşebbihe'nin Ulûhiyet Tasavvuru", Teşbîh'in sözlük ve ilm-i kelâm ıstılahı açısından anlamına değinilmesinin ardından, "Teşbîh Doktrininde Müşebbihe Örneği"nin alt başlıklarıyla açıklanmasının yanı sıra "Teşbîh Doktrinine Yöneltilen Eleştiriler"e yer verilmiştir. Üçüncü bölümde "Tenzîh Doktrini/Cehmiyye'nin Ulûhiyet Tasavvuru", teşbîhte olduğu gibi tenzîhin sözlük ve ilm-i kelâm ıstılahındaki kavramsal anlamıyla ele alınmıştır. Ayrıca "Tenzîhe Dayalı Ulûhiyet Tasavvurunda Cehmiyye Örneği" ve "Tenzîh Doktrinine Yöneltilen Eleştiriler hakkında izahlarda bulunulmuştur. "Sonuç" kısmında ise, Müşebbihe ve Cehmiyye'nin görüşleri mukayese edilerek değenlendirmeye tâbi tutulmuş, iki aşırı uç noktada duran ulûhiyet tasavvurunun kelâmî açıdan sonuçları açıklanmış, ifrat ve tefrit dışında mutedil tavır ortaya koyulmaya çalışılmıştır.
Nişancızâde'nin Nûru'l-ʻAyn adlı eserinin tahkik ve tahlili (34-39. fasıllar)
On yedinci yüzyılda yaşayan Nişancızâde, on beşinci yüzyıl fakihi Şeyh Bedreddin'in yargılama usûlü ve muamelata dair telif ettiği ve uzun yıllar mahkemelerde başvuru kaynağı olarak kullanılan eseri Câmi'u'l-fusûleyn'i düzenlemek ve ıslah etmek amacıyla Nûru'l-'ayn fi ıslâhi Câmi'u'l-fusûleyn adlı eseri kaleme almıştır. Bu çalışma, Nûru'l-'ayn'ın 34-39. fasıllarının Câmi'u'l-fusûleyn ile incelenmesini ve karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. Nûru'l-'ayn'daki 34-39. fasıllar birbirinden farklı altı konuyu kapsamaktadır. Bu fasılların konuları Câmi'u'l-fusûleyn'le ortakken, muhtevaları farklılık arzetmektedir. Araştırmamız iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, iki eserdeki bu fasılların muhtevası üslup ve telif tarzı bakımından karşılaştırılmış, Nişancızâde'nin yaptığı eklemeler ile fasıllardan çıkardığı meseleler ve son olarak kaynaklardan yararlanma üslubu incelenmiştir. Böylece Nişancızâde'nin Câmiʿu'l-fusûleyn'i nasıl ve hangi yöntemlerle ıslah ettiği tespit edilmiştir. İkinci bölümde ise Nûru'l-'ayn'ın 34-39. fasılları, iki farklı müellif nüshasına dayanarak tahkik edilmiştir.
Nişancızâde'nin Nûru'l-'Ayn adlı eserinin tahkik ve tahlili (12- 19.fasıllar)
Nişancızâde, on yedinci yüzyılda yaşamış bir Osmanlı fakihidir. O, Nûru'l-'Ayn fi Islahî Câmi'u'l-Fusûleyn adlı bir eser kaleme almış ve bu eserde Şeyh Bedreddin'e ait olan Câmiû'l-Fusûleyn'e yönelik iyileştirici çalışmalar gerçekleştirmiştir. Nişancızâde bu eserinde Şeyh Bedreddin'in muâmelât ve yargılama hukukunda uzun yıllar kullanılan Câmi'û'l-Fusûleyn adlı eserini düzenlemiş, ilave başlıklar koymuş, bazı başlıkları çıkarmış, yer yer de Şeyh Bedreddin'i eleştirip alternatif fetvalar nakletmiştir. Biz de yaptığımız çalışmada Nişancızâde'nin Nûru'l-'Ayn adlı eseri yazma sebebi olan iyileştirici çalışmaları ön plana aldık. Osmanlı döneminde kâdılık, müderrislik hatta kazaskerlik yapan çok yönlü bir alimin kendi döneminde kâdılar tarafından kullanılan eserinin ilim dünyasına kazandırılmasını hedefledik. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk kısmında Nûru'l-'Ayn'ın 12-19. Fasılları ile Câmi'û'l-Fusûleyn'ın 12-19. Fasılları arasını üslup ve telif tarzı yönüyle karşılaştırdık. Bu bölümde özellikle Nişancızâde'nin Şeyh Bedreddin'den farklı bir metot izlediği tasarruflarına odaklandık. İkinci bölümde tahkik çalışması gerçekleştirdik. Bu bölümde müellif hatlı Topkapı Sarayı nüshası ile Âşır Efendi nüshasını temel aldık.
Nişancızâde'nin Nûru'l-'Ayn adlı eserinin tahkik ve tahlili (32. fasıl)
Bedreddin Simâvî'nin (ö. 823/1420), Üsrûşenî'nin (ö. 632/1235) el-Fusûl fi'l-Muʿâmelât'ı ile Zeynüddin el-Merginânî'nin (ö. 670/1271) Fusûlü'l-ihkâm fî usûli'l-ahkâm'ını birleştirerek kaleme aldığı Câmiʿu'l-Fusûleyn isimli eseri, karşılaştıkları meselelerde kendilerinden önceki hükümlere bakma gereksinimi duyan kadıların el kitabı haline gelmiştir. Nişancızâde Muhyiddin Mehmed (ö.1031/1621), Câmiʿu'l-Fusûleyn isimli eserden daha iyi faydalanılabilmesi için, eserin tamamını düzenleyerek Nûru'l-ʿayn fî Islâhi Câmiʿi'l-Fusûleyn'î telif etmiştir. Bu çalışmada, Nûru'l-ʿayn fî Islâhi Câmiʿi'l-Fusûleyn'in 32. faslının tahkik ve tahlili yapılarak bu fasıl özelinde, Nişancızâde'nin iyileştirme çabası incelenmektedir. Bu çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, Nûru'l-ʿayn'ın 32. faslında tazminat konularına yer verildiği için "damân" terimi incelenmiş ve faslın içerdiği başlıkların her biri kısaca tanıtılmıştır. İkinci bölümde, incelenen fasıl açısından Nişancızâde'nin, ne gibi iyileştirmeler ve düzenlemeler gerçekleştirmiş olduğuna dair tespitler sistematik biçimde sunulmaya çalışılmıştır. Son olarak üçüncü bölümde ise Nûru'l-ʿayn'ın 32. faslı iki farklı müellif nüshası esas alınarak tahkik edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Nişancızâde, Nûru'l-'ayn, Şeyh Bedreddin, Câmiʿu'l-Fusûleyn, Tazminat, Damân
Kadri Paşa'nın (Ö. 1888) el-Ahkâmü'ş-şer'iyye'si ile Hukûk-ı Aile Kararnâmesi'nin nikâh bölümü çerçevesinde mukayesesi
Bu çalışma, 19. yüzyıl Mısır'ında kanunlaştırma alanındaki çalışmalarıyla tanınan ve bürokratik olarak önemli vazifelerde bulunan Muhammed Kadri Paşa'nın (ö. 1888) İslâm aile hukuku alanında ilk kanunlaştırma teşebbüsü olan el-Ahkâmü'ş-şer'iyye fî'l-ahvâli'ş-şahsiyye (AŞ) adlı eseri ile Osmanlı Devleti'nde Tanzimat sonrasındaki kanunlaştırma faaliyetlerinin son halkası sayılan ve İslâm aile hukukunda ilk kanun metni kabul edilen 1917 tarihli Hukûk-ı Âile Kararnâmesi'nin (HAK) mukayesesi üzerine binâ edilmiştir. Mezkûr iki metnin, aile hukuku konularını içermesi ve muhtevalarının kapsamlı olması hasebiyle söz konusu mukayese, "nikâh" bahsi özelinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; önce 19. yüzyılda Mısır'daki kanunlaştırma hareketlerinin oluşumunu etkileyen faktörler, AŞ'nin müellifi Muhammed Kadri Paşa ve zikredilen eseri hakkında bilgi verilmiştir. Ardından mukayeseye konu olan HAK'nin içeriğinden ve özelliklerinden bahsedilmiştir. Bölüm sonunda ise yazıldıkları dönem, metot, sistematik yapı ve muhteva açısından bu iki metnin karşılaştırması yapılmıştır. Çalışmanın esasını oluşturan ikinci bölümde; Kadri Paşa'nın nikâh bölümünde yer verdiği konular çerçevesinde AŞ ve HAK'de mukayeseye uygun maddeler tespit edilerek bunların ayrıntılı değerlendirmesi yapılmıştır. Bölüm içerisinde yer alan başlıklarda konuyla ilgili giriş bilgileri verildikten sonra ayrıntılı karşılaştırma tabloları sunulmuş, devamında ise söz konusu metinlerdeki maddelerin mukayese ve değerlendirmeleri bu tablolardan hareketle gerçekleştirilmiştir.
Manzum kelam metni Silkü'd-Dürr'ün tahkik ve değerlendirmesi
Bu çalışmada kolay ezberlenmesi ve öz bilgiler içermesi sebebiyle tercih edilen türlerden birisi olan kaside nazım şekli ile yazılmış Silkü'd-Dürr isimli manzum kelam metninin kelâm ve edebiyat geleneği içerisinde nerede durduğu tespit ve tahlil edilmeye çalışılmıştır. İslâmî ilimler tedris edilmeye başlandığı ilk yüzyıllardan itibaren farklı telif türlerinde kaleme alınarak aktarılmıştır. İlk olarak nesir ile başlayan bu sürece daha sonra nazımlar da eşlik etmiştir. Kolay ezberlenmesi, akılda kalması, mûcez olması ve benzeri sebeplerle nazım telif türü çokça tercih edilir olmuştur. Nazım türleri içerisinde en çok kaside ve urcûze türü ön plana çıkmıştır. Bu teze konu olan Silkü'd-Dürr de kaside türünde kaleme alınmış bir kelam metnidir. İlk bölümde Silkü'd-Dürr'ün aidiyeti, nüshaları, nüshalar arasındaki farklar ve metnin ortaya çıkarılmasında takip edilen yöntem üzerinde durulmuştur. Nüshalardan birinin zahriyesinde yer alan ve Silkü'd-Dürr'ün Molla Hayâlî'ye ait olduğunu ifade eden kayda binaen öncelikle ona ait olup olmadığı araştırılmıştır. Bu araştırma yapılırken Molla Hayâlî'nin hayatı farklı kaynaklardan yola çıkılarak incelenmiştir. Eserleri arasında Silkü'd-Dürr olup olmadığı bilgisine ulaşmak için kütüphanelerden ve bibliyografik eserlerden hareketle ona ait olan ve ait olmadığı halde ona nispet edilen eserler tespit edilmiştir. Bunun yanında Molla Hayâlî'nin eserleri ile Silkü'd-Dürr arasındaki benzerlik oranı incelenmiştir. Daha sonra Silkü'd-Dürr'ün Amasya Beyazıt Kütüphanesi ve Süleymaniye Kütüphanesi Laleli koleksiyonunda yer alan nüshaları tavsif edilmiştir. Nüshalar arasındaki farklılıklara değinilmiş, eksik olan kısımlar belirlenmiştir. Bu bölüm sona erdirilmeden tahkikte kullanılacak yöntem ve tahkik esaslarına değinilmiştir. Tezin omurgasını oluşturan ikinci bölümde kelâm literatürü içerisinde Silkü'd-Dürr'ün yeri tespit edilmeye çalışılmış ve muhteva tahlili yapılmıştır. Bu bağlamda öncelikle mensur kelâm eserlerinin ilk örnekleri tespit edilmiştir. Daha sonra kaside nazım türünün gelişimi ile kaside türünde kaleme alınmış ilk kelâm metinleri, en meşhur kelâm kasideleri, Osmanlı Devleti zamanında telif edilmiş ama az bilinen kelâm kasideleri akademik yayınlardan yola çıkılarak anlatılmıştır. Muhteva tahlilinde ise Silkü'd-Dürr' de yer alan görüşler üzerinden ilerlenmiştir. Tüm görüşlerin incelenmesi bu tezi aşacağından ve gereksiz tekrar olacağından dikkat çeken görüşlere bunların delillerine ve itirazlarına yer verilmiştir. Daha önce kelâm geleneğinde kimler tarafından zikredildiği de belirlenmeye çalışılmıştır. Bu noktada Şerhu'l-Mevâkıf ve Şerhu'l-Makâsıd gibi klasik eserlerden yararlanılmıştır. Silkü'd-Dürr'ün tahkikinin yer aldığı son bölüm ile teze nokta konulmuştur. Tahkik esnasında İsam Tahkikli Neşir Kılavuzu esas alınmıştır.
Zehebî'nin Mîzânü'l-i'tidâl'inde Kaderî râviler
Hz. Peygamber'in hadislerinin taşıyıcıları olmaları sebebiyle râvilerin güvenilirlikleri muhaddislerin dikkatle araştırdıkları hususlardan biridir. Bu araştırmanın ürünü olan cerh ta'dil ilmi dinin temel kaynaklarından kabul edilen hadislerin sıhhatinin tespitine imkan sağlaması bakımından oldukça önemlidir. Râvilerin durumunu tespit amacıyla yapılan cerh ve ta'dil faaliyetlerinin daha sonra bir araya getirildiği eserlerin bir türü de zayıf râvileri konu edinen eserlerdir. Zehebî'nin "Mîzânü'l-i'tidâl fî nakdi'r-ricâl" adlı eseri de bu tarz eserlerin en önemlilerinden biridir. Bu çalışmada, Mîzânü'l-i'tidâl'de Kaderî olduğu söylenen râviler tespit edilmiş ve bu râviler arasında Zehebî'nin sika kabul ettiği şahıslar incelenmiştir. Kaderiyye'nin bid'at ehli fırkalardan olması sebebiyle ehl-i bid'at olarak kabul edilen bu şahışlar incelenerek, adaleti itibarıyla kusurlu Kaderî râvilere ve rivayetlerine yaklaşımın pratikte nasıl olduğuna dair birtakım tespitler ortaya konulmuştur.
Fahreddin er-Râzî'de Mârifetullaha götüren nazar
"Fahreddin er-Râzî'de Mârifetullaha Götüren Nazar" isimli bu tez, erken dönemde imân mevzûsu ile ilişkili olarak tartışılan, ilerleyen süreçte ise yöntemsel bir veche kazanan Tanrı bilgisine ulaştıran nazar konusunun Fahreddin er-Râzî'nin düşünce sisteminde nereye konumlandığını ve nasıl yorumlandığını tartışmaktadır. Araştırmanın birinci bölümünde mârifetullahın kulun mükellefiyet dairesine ilk olarak hangi ekol tarafından dâhil edildiği ve yöntemsel manada nazarın bu bilgiye ulaşma sadedinde kullanımının ne zaman ortaya çıktığı araştırılmaktadır. Bunun yanı sıra mârifetullaha ulaştıran nazarın hareket noktasının cevher-araz teorisi olarak tayin edilmesinin nasıl gerçekleştiği açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca mârifetullaha götüren nazar konusunun tarihsel gelişimi ile birlikte Râzî'ye kadar olan süreçteki kırılma noktaları belirtilip erken dönemdeki düşünürler ile Fahreddin er-Râzî'nin görüşlerinin benzeştiği yerlere işâret edilmiştir. İkinci bölümde ise Râzî'nin felsefî sisteminde mârifetullahı nasıl anlamlandırdığı ve nereye konumlandırdığı açıklanmış, nazar ve istidlâl metodunun metafizik bir yapıya sahip olan Tanrı bilgisi bağlamındaki yeterliliği anlatılmıştır. Mârifetullaha ulaşma noktasında kullanılan delîlin mâhiyeti ve ne olduğu sorunları Râzî'nin kurmuş olduğu sistem bağlamında tartışılmıştır. Ayrıca Râzî'nin istidlâl yöntemine alternatif olan müşâhede ve ta'lîm yöntemleri sadedindeki görüşleri açıklanmış ve yöntemler bağlamındaki bakış açısı izâh edilmiştir. Mârifetullaha ulaştıran nazar konusunun teklîfle de irtibâtı olması dolayısıyla insan fiilleri ve bu bağlamda Râzî'nin nazarla mükellefiyeti nasıl temellendirdiği açıklanmaya çalışılmıştır.