Glükoz
95 theses under this subject heading
Kızılötesi ışık ile invaziv olmayan kan şekeriölçüm sisteminin geliştirilmesi
Bu tez çalışmasında, kan şekeri seviyesini ölçmek için alternatif olarak invaziv olmayan bir yöntem elde etmek için yakın kızılötesi (NIR) tabanlı bir LED sensör devresi geliştirilmiştir. Sistem 940 nm dalga boyundaki NIR LED'leri kullandı. Analog sinyal, bir filtre ve bir amplifikatör devresi aracılığıyla iletildi. Daha sonra çıkış voltajının ölçüldüğü dijital bir sinyale dönüştürülmüş ve bir Arduino UNO kullanılarak glikoz seviyesi hesaplanmıştır. İn vitro testte, glikoz çözeltisinin değişen konsantrasyonları ile çıkış voltajının değiştiği ve iki değişken arasında iyi bir korelasyon olduğu gözlendi ve bu, in vivo testi motive etti. Deneyimizi üç senaryoya göre gerçekleştirdik: (i) Belli bir miktar glikoz suda çözülür ve ekipmanımızla glikoz konsantrasyonu ölçülür, (ii) katılımcılardan 5 cm3 kan alınır ve kan şekeri seviyesi ölçülür. Cihazımız tarafından bir test tüpünde ve daha sonra bu numune altın standart ekipmana taşınır ve kan şekeri seviyesinin gerçek değeri ölçülür. Tasarladığımız optik ekipmanımızda ölçülen voltaja karşı kan şekeri seviyesi, aralarında oldukça doğrusal bir ilişki olduğunu gösterir. (iii) kan şekeri seviyesi parmak ucu üzerinden ölçülür ve altın standart değer ile karşılaştırılır. Bu durumda ölçüm hatası %25'i geçmez ve kan şekeri düzeyine göre voltaj değişimi doğrusal olmayan bir davranış gösterir. Tasarlanan sistemin maliyetinin düşük olması ve kabul edilebilir bir hata sağlaması, diyabetik hastalar için ticarileştirilmeye uygun hale getirmektedir.
Güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen buzağıların kan kalsiyum ve glukoz seviyelerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen yavrularının kan total ve iyonize kalsiyum ile glukoz seviyeleri birlikte karşılaştırıldı. Çalışmanın materyalini Almanya Giessen Justus Liebig Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum, Jinekoloji ve Androloji Kliniği'ne doğumun takibi ya da güç doğuma müdahale için getirilen gebe hayvanlara ait buzağıların verileri oluşturdu. Bu hayvanlar içerisinden seçilen 30 düve ve 30 inek olmak üzere toplam 60 adet anneden elde edilen 60 buzağıya ait veriler bu çalışmada kullanıldı. Değerlendirmeye alınan buzağılar normal ve güç doğumdan elde edilen yavrular olarak iki gruba, her grup da kendi içerisinde düve ve ineklerden elde edilen buzağılar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Buzağılardan doğum anından (PP0) başlayarak postpartum (PP) 2, 4, 6, 8, 12, 16, 24, 36, 48 ve 72'nci saatlerde alınmış kan örneklerinden ölçülmüş glukoz, total ve iyonize kalsiyum düzeyleri grup içerisinde ve gruplar arasında değerlendirildi. Buzağıların glukoz seviyelerine ölçüm zamanının etkisi anlamlı olup, glukoz seviyesi örnekleme zamanı içerisinde linear, kuadratik ve kübik değişimler göstermiştir (p<0,001). PP2 ve PP48 arasında, buzağıların kan glukoz seviyesi bakımından istatistiksel açıdan önemli doğum sayısı x doğum şekli interaksiyonları gözlenmekte olup (p>0,05), bu dönemlerde, güç doğum yapan düvelere ait buzağılarda kan glukoz düzeyinin diğer gruplardaki buzağılardan göre daha düşük ortalama değere sahip olduğu görülmektedir. İyonize ve total kalsiyum değerlerinin PP0' da tüm gruplarda yüksek olduğu PP2'den itibaren referans değerler arasına yerleştiği ve gruplar arasında bir fark bulunmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Buzağıların kan glukoz ve kalsiyum değerlerinin doğumdan kısa süre sonra bağımsız olduğu ancak hem glukoz hem de kalsiyum değerlerinin intrauterin yaşamda anneden etkilenerek regüle edildiği, PP0 değerlerine yansıması ile anlaşılmaktadır.
Yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde kefir tüketiminin adipokinler üzerine etkileri
Obezite, 21'inci yüzyılın en önemli ve yaygın sağlık sorunlarından biridir. Obezitenin en önemli nedeni hareketsiz yaşam tarzı ve sağlıksız beslenmedir. Kefir obezite ile mücadelede etkili olabileceği düşünülen bir probiyotiktir. Bu çalışma, yüksek yağlı diyetle (YYD) beslenen fare modelinde kefir tüketiminin lipid profili ve adipokinler üzerindeki etkilerini inceleyerek kefirin olası terapötik etkisini araştırmayı ve bu konuya yönelik literatüre katkı sağlamayı amaçlandı. Bu çalışmada YYD beslenen farelerde kefir tüketiminin vücut ağırlığı, epididimal yağ ağırlığı, lipid profili (Total kolesterol, HDL kolesterol, LDL kolesterol, Trigliserid), adipokin hormonlar (Leptin, Adiponektin, Vaspin, Resistin) ve İrisin/FNDC5 üzerine etkisi incelenmiştir. BALB/c suşu erkek fareler; kontrol grubu (n=10), Yüksek yağlı diyet (YYD) (n=10) ve YYD+Kefir (n=10) olmak üzere 3 gruba ayrıldılar. Kontrol grubuna standart pelet yem, YYD grubuna %60 yağ içeriğine sahip yüksek yağlı diyet, diğer gruba da yüksek yağlı yeme ilaveten oral gavajla 15ml/kg kefir verilerek 8 hafta süresince beslenmişlerdir. Lipid profili otoanalizörde ticari kitler kullanılarak ölçüldü. Adipokin hormonlar ve İrisin/FNDC5 düzeyleri düzeyleri ticari olarak temin edilen kitler kullanılarak enzim bağlı immunosorbent ölçüm (ELISA) yöntemi ile ölçüldü. Deneyin sonucunda grupların vücut ağırlık kazanımları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Grupların epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulundu. YYD ve YYD+Kefir grubu epididimal yağ ağırlıkları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. YYD ve YYD+Kefir grubu epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. YYD ve YYD+Kefir grubu Total kolesterol, HDL-K, LDL-K değerleri Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. YYD+Kefir grubu ve YYD grubu arasında ise Total kolesterol, HDL-K, LDL-K değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Trigliserid değerlerinde gruplar arası fark bulunmadı. YYD+Kefir grubunun Adiponektin ve İrisin/FNDC5 değerleri Kontrol grubu ve YYD grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Kontrol grubu ve YYD grubu arasında Adiponektin ve İrisin/FNDC5 değerleri için istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Vaspin, Leptin, Resistin değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı.
Cyprinus carpio (L.)'da bakır, çinko ve bakır+çinko karışımında solungaç karaciğer ve ve kas dokularındaki metal birikiminin nicel protein, glikojen ve kandaki bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkileri
ÖZ Cyprinus carpio (L.)'da bakır, çinko ve bakır + çinko karışımında solungaç, karaciğer ve kas dokularındaki metal birikiminin nicel protein, glikojen ve kandaki bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkileri, üç seri halinde metallerin tek tek ve karışımları için belirlenen ortam derişimlerinde 1, 7, 15 ve 30 gün olmak üzere dört farklı zaman sürecinde belirlenmiştir. Deney serilerinde, bakır ve çinkonun solungaç, karaciğer ve kas dokularındaki birikimi ortam derişimi ve etkide kalma süresindeki artışa bağlı olarak artmış, ancak karışımın etkisinin incelendiği seride doku ve organlardaki metal birikimi metallerin tek tek etkisinde saptanan birikimden daha az olmuştur. Bakır, çinko ve bakır + çinko karışımının ayrı ayrı etkisinde solungaç ve karaciğer dokusundaki protein derişimi, belirli bir sürede ortam derişimindeki artışa ve belirli bir ortam derişiminde etkide kalma süresindeki artışa paralel olarak artarken kas dokusunda azalmıştır. Belirli bir sürede ortam derişiminin artması veya belirli bir ortam derişiminde etkide kalma süresinin uzaması karaciğer ve kas dokularındaki glikojen düzeylerini düşürürken, serum glikoz, total protein ve kolesterol düzeylerini arttırmıştır.
Sağlıklı Oreochromis niloticus (L.) bireylerinde bazı hematolojik parametrelerin saptanması üzerine bir araştırma
Ill ÖZ Bu araştırma, Kasım-1993 ve Ağustos-1994 yılları arasında Ç.ü Su ürünleri Fakültesi Balık üretim İstasyonunda, Cichlidae familyasına ait sağlıklı Oreochromis niloticus (L.) bireylerindeki, bazı hematolojik parametrelerin saptanması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmada, boyları 17-21,24 cm ve ağırlıkları 112-142 gr arasında değişen toplam 110 balık bireyi kullanılmıştır. Bulgularda eritrosit miktarı, 2. 16-4. 005. 10a/mm3 ; lökosit miktarı, 25.6-77.5 103/mm3 ; hematokrit değeri. %25-%44; hemoglobin miktarı, 3-6 dL/g'dır. Lenfosit hücrelerin yüzdesi, % 32-%84; monosit hücrelerin yüzdesi. %Q-%42 nötrofil hücrelerin yüzdesi, %4-%10; asidofil hücrelerin yüzdesi, %4-%28; agranüler hücrelerin yüzdesi. %64-%92-, granüler hücrelerin yüzdesi. %Q-%36 dır. Ayrıca eritrosit uzun hücre çapı. 11-14/i; kısa hücre çapı ise, 5-7/i olup, lenfosit hücre çapı, 7-11. 5/J; monosit hücre çapı, 9.5-llji; nötrofil hücre çapı, 5-8/j ; asidofil hücre çapı, 7.5-10y dur. Bazofil hücresine, sadece bir çalışmada ve bir tane rastlanıldığından, yüzdesel olarak ifade edilememiştir. Total serum proteini, 2.6-4.4 dL/g; kan glikoz miktarı ise, 114-235 dL/mg olarak bulunmuştur.
Trablus/libya'daki gebe kadınlarda tiroid hormon bozuklukları ile insülin direnci arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, pratik gebelerde tiroid hormonu bozuklukları ile insülin direnci arasındaki ilişkiyi incelemektir. Sonuçlar, incelenen üç grup için kadınların ortalama yaşlarında önemli bir fark olduğunu gösterdi. Sonuçlar, yüksek tiroid bezli iki kadın grubunun ve düşük tiroidli kadınların, kontrol grubuna (sağlıklı kadınlar) kıyasla sırasıyla 37.0 ve 37.82 yaş olarak kaydedilmesiyle, kadınların ortalama yaşı açısından sağlıklı kadınlar grubuna göre önemli ölçüde üstün olduğunu göstermiştir. Sonuçlar, üç grubun hamile kadınların ortalama ağırlık değerleri açısından farklılık gösterdiğini ortaya koydu. Sonuçlar, hipotiroidi hastası kadın grubunun 69.74 kg ile diğer gruplara göre önemli ölçüde üstün olduğunu doğruladı. Sağlıklı kadın grubu 56.28 kg kayıt yaparken, hipertiroidi hastası kadın grubu kontrol grubuyla (sırasıyla 54.89 kg ve 56.28 kg) önemli bir fark kaydetmedi. Sonuçlar, ortalama TSH düzeyinin çalışılan gruplar için önemli bir farklılık gösterdiğini ortaya koydu. Hipotiroidizmi olan hamile kadın grubunda en büyük anlamlı artış görüldü ve kontrol grubunda 1.50 mIU/L'ye kıyasla 8.72 mIU/L'ye ulaştı, hipertiroidizmi olan hamile kadın grubunda ise 0.29 mIU/L'lik anlamlı bir düşüş gözlendi. Sonuçlar, çalışılan grupların ortalama T3 değerleri açısından farklılık gösterdiğini ortaya koydu; hipertiroidizmi olan kadınlar, 1.69 µg/dL olarak kaydeden sağlıklı kadınlara kıyasla önemli ölçüde üstünlük göstererek 3.55 µg/dL değerini kaydetti, hipotiroidizmi olan kadınlar ise ortalama T3 değerini sırasıyla 0.71 µg/dL'ye düşürdü. Bulgular, çalışılan üç grubun T4 seviyeleri açısından farklılık gösterdiğini, hipertiroidili hamile kadınların T4 seviyesini sağlıklı kadın grubuna kıyasla (10.52 µg/dL) önemli ölçüde 18.73 µg/dL'ye yükselttiğini, hipotiroidili hamile kadınların ise T4 seviyesini önemli ölçüde 4.40 µg/dL'ye düşürdüğünü göstermiştir. Sonuçlar, hamile kadınlar grubunda serbest T3 düzeyinin sağlıklı hamile kadınlarda 99.33 ng/dL iken 140.46 ng/dL olarak önemli ölçüde yükseldiğini gösterdi. Hamile kadınlarda ise serbest T3 düzeyinde 59.94 ng/dL olarak kaydedilen bir düşüş gözlendi. Serbest T3'ün üst seviyesi 154.20 ng/dL olarak kaydedilirken, alt seviyesi hamile kadın grubunda (1.16 ng/dL) kaydedildi. Sonuçlar, test edilen üç grubun değerleri arasında önemli bir fark olduğunu gösterdi. Hipertiroidizmi olan hamile kadın grubu, FT4 değerini 1.22 ng/dL'ye kıyasla 3.40 ng/dL'ye yükseltmede diğer gruplara göre önemli bir üstünlük gösterirken, hipotiroidizmi olan kadın grubu 0.55 ng/dL'lik önemli bir düşüş yaşadı. Sonuçlar, hipotiroidizmi olan hamile kadınların, enfeksiyonu olmayan ve tiroid bozuklukları olmayan sağlıklı hamile kadınlara kıyasla (sırasıyla %6,46 ve %4,73) HbA1c değerinin yükselmesi açısından önemli ölçüde üstün olduğunu gösterdi. Hipertiroidizmi olan hamile kadınlarda ise HbA1c ortalamasında hafif bir artış (5,30%) kaydedildi. Sonuçlar, tiroid bozukluğu olan iki gebelik grubunda (tiroid aktivitesinde artış veya azalış) kontrol grubuna (tiroid bozukluğu olmayan gebeler) kıyasla açlık kan şekeri (AKŞ) değerlerinde önemli bir artış olduğunu ortaya koydu. Hipertiroidi hastası kadın grubunda ortalama açlık kan şekeri değerlerinde 135.54 mg/dL'ye ulaşan önemli bir artış kaydedilirken, düşük tiroid bozukluğu olan kadın grubunda 118.12 mg/dL, tiroid bozukluğu olmayan hamile kadın grubunda ise 87.16 mg/dL olarak kaydedildi. Sonuçlar, tiroid bozukluğu olan iki hamile kadın grubunda insülin hormonu seviyesinde kontrol grubuna kıyasla hafifçe anlamlı bir artış olduğunu gösterdi. Düşük tiroidli hamile kadın grubu en yüksek insülin değerlerini kaydederek 6.40 µU/ml'ye ulaşırken, yüksek tiroidli hamile kadın grubu kontrol grubu için 5.17 µU/ml'ye kıyasla 6.34 µU/ml değerini kaydetti. Sonuçlar, HOMA-IR ortalama değerlerinde bir fark olduğunu gösterdi; yüksek tiroidli kadın grubu değerleri 2.11'e yükseltmede önemli ölçüde üstünken, düşük tiroidli kadın grubu sağlıklı kadın grubuna kıyasla 1.86 değer kaydetti.
Biochemical study of the effect of diabetes on the kidneys
Type 2 diabetes mellitus (T2DM) patients' serum levels of glucose, insulin, HbA1c, HOMA-IR, creatinine, urea, uric acid, and xanthine oxidase (XO) were examined to see if there was a connection between the disease and kidney difficulties. A total of 65 participants with type 2 diabetes and a control group of 65 healthy individuals were enrolled in the study. T2DM patients had a significantly greater BMI than the controls, according to the findings. Patients with T2DM had significantly higher blood glucose, HbA1c, fasting insulin, and HOMA-IR readings than did healthy individuals in the comparison group. T2DM patients had greater levels of creatinine, uric acid, urea, and XO than did the controls. This implies that T2DM illness has a substantial role in the deterioration of renal function and, if uncontrolled, could lead to the emergence of progressive renal impairment
Zeytinyağının diyabet hastalarına etkisi
Zeytinyağının tip 2 diyabetli hastalarda hiperglisemi düzeylerini düşürmeye yönelik etkinliği üzerine bir çalışma yapılmıştır. Basra Tıp Fakültesine başvuran ve bu hastalığa sahip olan hastalar, diğer kronik hastalıklara (kalp-damar hastalığı, rinopati, diyabetik nefropati vb.) yakalanma riski yüksek olan bir popülasyon seçilmiştir. Araştırma 150 kişi üzerinde yapıldı. Sağlık personeli tarafından usulüne uygun olarak tip 2 diyabet tanısı konulan 120 hastaya tedavi uygulanmıştır. Gliseminin biyokimyasal tayini enzimatik yöntemle, istatistiksel yöntem olarak t-student ve Kolmogórov testleri uygulandı. Zeytinyağı ile tedavide 3 ay süreyle haftada sadece bir kez olmak üzere 20 gr'lık doz salata şeklinde kullanılmıştır. Bu sürenin sonunda çalışmada değerlendirilen 120 hastanın glukoz düzeylerinin düştüğü gözlenmiştir. Laboratuvar belirleme öncesi ve sonrası 142, 78 mg/dL ile 85, 15 mg/dL arasında değişmektedir. Kontrol grubu olarak iş ve diğer aktiviteler nedeniyle tedaviyi bırakan 5 hasta alınmıştır. Glikoz seviyesi, Zeytinyağı tedavisi görenlere kıyasla değerlerin düşmediği tespit edilerek önce ve sonra ölçülmüştür.
Biochemical comparative study for the prognostic and diagnostic role of interleukin-1 in diabetic neuropathy
In this study, the purpose was to investigate the diagnostic role of Interleukin 1 alpha in diabetic neuropathy. Samples were collected from 40 patients with diabetic neuropathy, 40 patients with diabetes, and 40 controls. The following assays were performed on all groups: Interleukin 1, FBG, HbA1C, CRP, and ESR. It was noted in the study data a significant increase in all the parameters studied in the diabetic neuropathy group compared to the other groups, and there was also an increase in these parameters in the diabetes group compared to the control. It was known that there was a correlation between Interleukin 1 and other parameters, and the discriminatory benefit of each one was confirmed.
Measurement of lactate dehydrogenase enzyme from patients with type 2 diabetes and study of some biochemical variables for them
The study included measurement of lactate dehydrogenase enzyme and some biochemical parameters on patients with type 2 diabetes. The goal is to diagnose diabetes and find treatment and alternative solutions for patients. Where the study included 50 patients in Kirkuk General Hospital, as well as interviews 50 healthy people. When measuring the variables, it became clear that there are clear differences in specific percentages, which are as follows. Measuring glucose levels showed a significant increase in patients compared to healthy people. As well as measuring Hb1ac, where it showed a significant increase compared to the control group, and it was also found that there was a significant increase when comparing the results of uric lion and urea with the control group. And when measuring creatinine, it was also found that there was a significant increase in the results compared to the healthy ones. As for measuring the lipid variables represented by LDH. It was found that there was a significant increase compared to the control group
Study the effect of diffrent treatment on liver function in Iraqi patients with diabetes mellitus type 2
Recent studies related to determining the effect of different treatments for type 2 diabetes in Iraqis on the level of lipid indicators, blood indicators, liver function analyzes in addition to the age, gender, and BMI, and the evaluation of indicators may be completed via the process of evaluating blood indicators that have been taken from patients in medical labs. 160 patients (males and females) suffering from diabetes and taking various blood sugar-containing therapies at Al-Sadr Teaching Hospital, Al-Amarah, Maysan, Iraq, between November (2021) and March (2022) were gathered together and given a diagnosis of the illness based on earlier clinical reports, clinical examinations, and laboratory testing. An additional 40 healthy men and women were included as a comparison group to ensure that findings were comparable across all demographic variables. Because of this, we can say that diabetes patients' blood serum levels were significantly higher than those of healthy participants in the biochemical and hematological evaluations (glucose, liver enzymes, lipid profile) (p≤0.05-001) (males and females). Diabetes mellitus is the primary cause of changes in biochemical and hematological markers in patients, according to these findings.
The relationship between lipid profile and diabetes mellitus type 2 in the center of Baghdad / Al-Rusafa
A biochemical study was conducted on 150 samples infected with type 2 diabetes people aged (35-60) years and 50 samples of healthy people as a control group to assess the level of glucose, HbA1c and total lipids (HDL-LDL-VLDL-TG-Chol.) in the affected people compared with the control group. The results showed a significant increase in the level of glucose and HbA1c in the infected samples compared with the control group at a probability level of 0.05, as well as a significant increase in the level of cholesterol, triglycerides, harmful fats (LDL) and low-density fats (VLDL) at a probability level of 0.05, while There was a significant decrease at the probability level of 0.05 in the level of beneficial fats (HDL) in the affected samples compared with the healthy ones.
Identification of NADPH oxidase, COX-2, and some biomarkers in renal failure
Renal failure is increasingly being related to oxidative stress. For example, uremic patients have a lower antioxidant defense maximal range, which has been linked to oxidative stress (the generation of excessive reactive oxygen species (ROS)). The kidneys produce NADPH, a superoxide anion and a type of ROS. In renal failure patients, an increase in NADPH production adds to the development of renal damage. COX-2 is an enzyme that controls the flow of blood through the kidneys. When COX-2 inhibitors are used, kidney damage might occur, and renal blood flow can be negatively affected. This can then lead to the production of kidney failure. In this study, 60 samples of renal failure patients and 30 samples of healthy subjects of both genders, aged 15-25 years, were collected over four months. The assays were performed on NADPH Oxidase, COX-2, and other biomarkers (kidney functions, glucose, lipid profile, electrolyte (Na+1, K+1, Cl-1 , Ca +2). As a result, we can confirm that the chemical evaluations revealed that the concentration of Serum COX-2 and NADPH can predict renal impairment. The results show rapid rise in serum levels of COX-2, NADPH in outpatients and inpatient with renal failure compared to control (p > 0,05). This investigation found that the increase in concentrations of both COX-2 and NADPH in the patient group were indicative of renal failure.
Estimation of hexanoyl lysin, lactoferrin and some diagnostic markers in renal failure
The present study started out aiming to investigate the HEL and LF status in the serum of renal failure patients due to acute kidney injury (AKI) or chronic kidney disease (CKD). Hence, this study was concerned with 60 patients with renal failure and 60 healthy people as control from both genders with ages ranging from (15 - 25) years. The specimens were estimated in terms of Hexanoyl-lysin adduct (HEL) and Lactoferrin (LF) using enzyme-linked immune sorbent inspection kits (Elisa) and some biomarkers of renal failure using automated analyzer methods. The results revealed that the level of renal function, Electrolytes and sugar were significantly elevated (p-value = 0.0001) in the serum of CRF patients compared with their counterparts in the control group. Furthermore, the lipid profile parameters were non-significantly different between CRF patients and control, except for TGs and VLDL, which were significantly elevated in CRF patients. The level of Fe was significantly higher (p-value = 0.005) in the serum of CRF patients than that of the control group. In addition, the biochemical assessments indicated significant elevation (p-value = 0.0001) in HEL and LF levels in CRF patients when compared with those of the control group. Both HEL and LF are concluded to be good sensitive markers in the diagnosis of renal failure disease.
Diyabet oluşturulmuş tavşan modellerinde postmortem vitröz sıvı ve kan düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Adli Tıp uygulamalarında ölümler doğal ve doğal olmayan ölümler olmak üzere ikiye ayrılır. Doğal ölümlerin önemli bir kısmını ani beklenmedik ölümler oluşturmaktadır. Ani beklenmedik ölümlerin sebepleri arasında sistemik bir hastalığın komplikasyonları da yer alır. Diyabet dünyada ve ülkemizde sık görülen sistemik bir hastalıktır. Diyabetin akut komplikasyonları ani beklenmedik ölümlere neden olabilmektedir. Ani beklenmedik ölümlerde ölüm nedeninin anlaşılabilmesi için otopside tüm incelemelerin yapılmasına rağmen bazen ölüm nedeni ortaya çıkarılamayabilir. Ölüm nedeninin ortaya konabilmesi için postmortem biyokimya çalışmalarının yapılması gerekmektedir. Otopsi sonrası yapılacak biyokimyasal incelemeler de kana göre daha korunaklı, bakteri kontaminasyonuna daha az uğrayan vitröz sıvıda yapılması daha doğru sonuçlar verecektir. Bu sebeple diyabete bağlı ölüm olgularında postmortem kan ve vitröz sıvı glukoz düzeyleri karşılaştırılarak diyabetin akut komplikasyonlarının tanısının konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi'nden alınan 17 adet Yeni zelanda türü tavşan çalışmamız yapıldı. Tavşanlar 8 hiperglsemi, 8 hipoglisemi ve 1 kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Tavşanlar deneysel diayebet oluşturulup 5 gün takip edilmiş, daha sonra ketamin ile öldürülerek ölüm anında kan ve vitröz sıvıları alınmış, tavşanların cesedleri kendi yaşam alanlarına bırakılıp postmortem 1.gün tekrar kan ve vitröz sıvı örenkleri alınmış, alına örnekler santrifüj edilerek -20 derecede dolaba konulmuştur. Toplanan kan ve vitröz sıvılar Çukurova Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalında glukoz oksidaz kiti ile çalışılmıştır. Çıkan veriler verilerin istatistiksel analizi, Studnt t testi kullanılarak yapılmış, p<0.05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: 17 adet tavşan 8 hipergisemi, 8 hiperglisemi, 1 kontrol grubu olarak ayrıldı. Hiperglisemi ve hipoglisemi grubunun 5 günlük glukoz takibi sırasında kan glukoz düzey ortalamaları diyabetik düzeyde idi ve günler arasında anlamlı fark yoktu. Hiperglisemik tavşanların kan glukoz düzeyi ölüm anında 512±52,1 mg/dl olarak ölçüldü. Ölüm anında vitröz glukoz düzeyi ise 518,3±76,8 mg/dl olarak ölçüldü. Tavşanlar 1 gün ölü olarak bekletildikten sonra kan ve vitröz glukoz düzeyleri sırasıyla 433,9±59,3 mg/dl ve 329,8±86,6 mg/dl olarak ölçüldü. Hipoglisemik tavşanların kan glukoz düzeyi ölüm anında 39±3,8 mg/dl olarak ölçüldü. Ölüm anında vitröz glukoz düzeyi ise 53,4±13,9 mg/dl olarak ölçüldü. Tavşanlar 1 gün ölü olarak bekletildikten sonra kan ve vitröz glukoz düzeyleri sırasıyla 36±4,2 mg/dl ve 1,6±0,6 mg/dl olarak ölçüldü. Hipoglisemi grubunda vitröz sıvı 0. ve 1. gün değerleri değerlendirildiğinde iki değer arasında istatistiksel bir fark olduğu görüldü (p=0.0036). Sonuç: Diyabet hastalığı ülkemizde sık görülen hastalıklardandır. Diyabet hastalığının akut komplikasyonlarına bağlı ani beklenmedik ölümler ortaya çıkmaktadır. Ani beklenmedik ölüm nedeni ile getirilen adli vaka etiketi olan tüm olgularda biyokimyasal analizlerin yapılması, mutlaka vitröz sıvı örneklerinin alınmasının gerekli olduğu bunun tanı koymayı kolaylaştıracağı görülmektedir. Bu da ölüm nedeninin saptanmasına ve adaletin oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Glukoz tayinine yönelik yeni bir biyosensör tasarımı
Glukoz tayinine yönelik bu çalışmada glukoz oksidaz enzimi ve peroksidaz enzimi, sığır serum albümini/jelatin ve glutaraldehit ile çapraz bağlanarak Au elektrot yüzeyine sabitlenmiş ve geliştirilen biyosensör ile glukoz ölçümleri 0.9 V'ta amperometrik yöntem ile alınmıştır. Tasarlanan biyosensörün optimizasyon çalışmalarında öncelikle biyoaktif tabaka için jelatin miktarı, sığır serum albumin miktarı ve glutaraldehit yüzdesi gibi parametreler, çalışma koşullarının optimizasyonunda ise tarama hızı, pH, sıcaklık ve tampon derişimi optimizasyonu gerçekleştirilmiştir. Karakterizasyon çalışmaları içinde doğrusal tayin aralığı, raf ömrü, ölçüm tekrarlanabilirliği ve serumda glukoz analizleri yapılmıştır. Biyoaktif tabakanın optimizasyonunda BSA miktarı, jelatin miktarı ve glutaraldehit yüzdesi sırasıyla 0.030 gr, 0.45 gr ve % 2.5 olarak tespit edilmiştir. Fosfat tamponunun pH: 7.5 ve 50 mM, tarama hızının 0.05 V/s, sıcaklığın ise 35 °C optimum çalışma koşullarını sağladığı belirlenmiştir. Au/BSA-jelatin/glukoz oksidaz-peroksidaz/glutaraldehit modifiye biyosensör için karakterizasyon çalışmalarında 5-400 mg/dL aralığında glukoz için doğrusal sonuçların alındığı belirlenmiştir. Raf ömrü çalışmalarında 40.günün sonunda yanıtın % 72'ye kadar korunduğu, 80 mg/dL derişimle kullanılarak yapılan tekrarlanabilirlik çalışmalarında (n=13) standart sapma (S.S) = ±0.1320 ve % varyasyon katsayısı (V.K) = 0.165 olarak bulunmuştur. Serum örnekleriyle yapılan çalışmalarda; biyosensör, kit ve altın standart olarak kabul ettiğimiz merkez laboratuvar sonuçlarının ROC eğrileri analizi yapılmıştır ve biyosensör sonuçlarının (.90-1.00) ile mükemmel aralıkta olduğu bulunmuştur.
Prediyabetik hastalarda miyokardiyal performans indeksinin değerlendirilmesi
Prediyabet; diyabetin ilk aşaması olup, bozulmuş açlık glukozu (IFG) ve/veya bozulmuş glukoz toleransı (IGT) varlığı olarak tanımlanmaktadır. Prediyabetik hastaların %25‟i 3–5 yıl içerisinde Diyabete Mellitus‟a ilerlemektedir. Miyokardiyal Performans İndeksi, Sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını gösteren ekokardiyografi ile ölçülebilen bir yöntemdir. Çalışmamızda diyabet tanısından yıllar önce gelişen prediyabet ile MPİ ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji ve Endokrinoloji kliniklerine başvurmuş, 18-55 yaş arası, prediyabetik 53 hasta(%62'si [32] kadın,%38'i [21] erkek) ve 48 tane kontrol grubunu (%54'ü kadın [26] , %46'sı [22] erkek) içeren toplam 103 hasta alındı. Hastaların biyokimya değerleri, fiziksel ölçüleri kaydedildi. Çalışmaya tüm katılanların klinik ve ekokardiyografik değerlendirilmesi yapıldı. Ekokardiyografik incelemede Sol ventrikül ejeksiyon ftaksiyonu ,mitral E ve A dalgaları, E/A oranı, IVCT, IVRT ve ET ölçümleri yapıldı. MPİ değerleri, IVRT+IVRT/ET formülü ile hesaplandı. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve diğer demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Hasta grubundaki IVRT değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek olup, bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi. (91±15'e karşın 83±16 msn; p=0,019). Prediyabetik grupta ET değeri kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (241±28'e karşın 204±28 msn; p<0,001). Hasta grubundaki MPİ değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek olup, bu fark istatistiksel açıdan anlamlıydı (0,74±0,09'e karşın 0,64±0,12; p<0,001). Her iki grup arasında IVCT açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Sonuç olarak; Prediyabetik hastalarda MPİ, kontrol grubundan daha yüksek saptanılmış olup, bu artış IVRT ve ET ‟deki uzamadan kaynaklanabilir. Anahtar kelimeler: Prediyabet, Miyokardiyal Performans indeksi, Doku Doppler Görüntüleme
Normal gebeler ile gestasyonel diyabetli gebelerde glukoz yıkım ürünleri ve reseptörlerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda ileride belki de OGTT(Oral glukoz tolerans testi)'lere alternatif yöntem olabilecek yeni biyokimyasal belirteçlerin tanısal değerini ve grupların birbirleri arasındaki farkları belirlemeyi amaçladık. Bu çalışmada hastanemizde 2015-2016 yıllarında yapılan GDM(Gestasyonel diyabetes mellitus) 50 gram tarama ve 100 gram tanı testlerini tarayarak sonuçlarını değerlendirdiğimiz GDM'li gebeler ile bozulmuş glukoz intoleransı olan gebelerde glukoz yıkım ürünleri ve reseptörlerini inceleyerek kontrol grubu ile karşılaştırdık. Araştırmamıza kabul edilen 180 gebe arasında 3 grup oluşturuldu. GDM tanısı konulan gebeler (n=59) GDM grubu olarak, bozulmuş glukoz intoleransı tanısı konulan gebeler (n=50) BGT grubu olarak, eşik değerlerin altında kalan gebeler (n=71) ise kontrol grubu olarak çalışmamızda yer aldı. Üç grup, Serum Human Advanced Glycation End Products (AGEs) düzeyleri, Carboxymethyl Lysine (CML) düzeyleri ve Receptor for Advanced Glycation End Products (RAGE/AGER) düzeyleri, vücut kitle indeksi (VKİ), yaş, açlık kan şekeri (AKŞ), obstetrik parametreler ve gebelik yaşları gibi biyokimyasal parametreler açısından değerlendirildi. Verilerin dağılımı Kolmogorov-Simirnov yöntemiyle değerlendirildikten sonra, normal dağılım gösteren parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında One-Way ANOVA testi ve normal dağılım göstermeyen parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında Kruskal Wallis testi kullanıldı. Veriler ortalama ± standart sapma olarak verildi. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise kikare testi kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güvenirlilik aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Kontrol grubu, bozulmuş glukoz toleransı ve gestasyonel diyabet arasında yaş yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenemedi. Gruplar arasındaki açlık kan glukozu değerleri ve VKİ ise istatistiksel olarak anlamlı olarak belirlendi. Gravida, parite, yaşayan ve abortus sayıları karşılaştırıldığında kontrol grubu, BGT ve GDM arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Gebelik yaşı gruplar arasında karşılaştırıldığında da anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Gruplar arasında AGEs, CML, RAGE/AGER değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,000). Bu çalışma gestasyonel diyabet tanı ve taramasında AGEs, CML, RAGE/AGER düzeylerinin kullanılabilmesini araştıran literatürdeki ilk çalışmadır. Yaptığımız çalışmada kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, bozulmuş glukoz intoleransı olguları ve gestasyonel diyabet olgularında bu parametrelerin seviyelerinin istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek olduğunu saptadık. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, bozulmuş glukoz intoleransı, AGEs, CML, RAGE/AGER
Diyabetik ve diyabetik olmayan koroner arter hastalarında aerobik egzersizin kan glikoz değerleri laktat düzeyleri ve egzersiz kapasitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç : Çalışmamızın amacı diyabetik ve diyabetik olmayan koroner arter hastalarında aerobik egzersizin egzersiz kapasitesi üzerine etkilerinin incelenmesi, diyabetik ve diyabetik olmayan koroner arter hastaların karşılaştırılması ve hiperglisemi, egzersiz ve laktat arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem : Çalışmamıza Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Kardiyoloji Kliniğinde tedavisi ve takibi yapılan 24 diyabetik koroner arter hastası ve 24 diyabetik olmayan koroner arter hastası dahil edildi. Diyabetik grupta 6 hasta, izole KAH grubunda 9 hasta çeşitli nedenlerle çalışmayı tamamlayamadı. Hastaların rehabilitasyon programı öncesi demografik özellikleri, özgeçmişi ve kullandığı ilaçlar sorgulandı. Kardiyoloji kliniğinde ekokardiyografileri çekildi. Egzersiz öncesi bazal EKG'leri değerlendirildi. Genel durum muayeneleri ayrıntılı olarak yapıldı ve egzersiz öncesi her hasta diyetisyene yönlendirildi. Hastalar; 6 dakika yürüme testi (6MWT), hayat kalitesi değerlendirme formu (SF-36), Egzersizin yararları/engelleri ölçeği (EBBS), Uluslararası fiziksel aktivite anketi (IPAQ), Sağlık değerlendirme anketi (HAQ) ile değerlendirildi. Hastaların rehabilitasyon programı öncesi koşubandında kardiyopulmoner egzersiz testi yapıldı ve Vo2 maksimum düzeyleri hesaplandı. Kardiyopulmoner egzersiz testi sonunda maksimal yorgunluğa ulaşıldığında laktat seviyeleri ölçüldü. Hastalar Vo2max'ın %40-80 arasında, egzersiz şiddeti kademeli arttırılarak haftada 3 gün olmak üzere 6 hafta boyunca toplamda 18 seans antrenman programına alındı. Egzersiz öncesi ve sonrası plazma glikoz parametreleri, kolesterol değerleri incelendi. Hastaların antrenman programı sonrası kardiyopulmoner egzersiz testi tekrar yapıldı ve sonuçlar karşılaştırıldı. Rehabilitasyon başlangıcından 3 ay sonra Hba1c ölçümü yapıldı ve başlangıç değerleriyle karşılaştırıldı. Bulgular : Tüm hastalarda KPET verilerinden egzersiz süresi, eğim ve hızda (iş yükünde) ve 6 dakika yürüme testinde anlamlı artış saptandı. Vo2max ve diğer KPET parametrelerinde anlamlı artış saptanmadı. Gruplar birbiriyle karşılaştırıldığında izole KAH grubunda yürüme testi mesafesinde anlamlı daha fazla artış saptandı (p=0,026*). Tüm hastalarda total kolesterol değerlerinde anlamlı azalma saptandı (0,017*). Diyabetik grupta açlık kan şekeri ve Hba1c değerlerinde anlamlı azalma saptanmadı. Diyabetik grupta tedavi sonrası anlamlı olmasa da kardiyopulmoner egzersiz testi sırasında maksimal yorgunluğa ulaşıldığında ölçülen laktat değerlerinde azalma saptandı. Bazal FEV1, FVC değerleri diyabetik grupta anlamlı olmasa da daha düşük saptandı (p = 0.16, p = 0.09). Tüm hastalarda SF-36 total skor, ağrı ve vitalite alt başlıklarında artış saptandı (p=0,001*, p=0,015*, p= 0,005*). Gruplar kendi içinde değerlendirildiğinde izole KAH grubunda ağrı alt skalasında anlamlı artma saptandı (p=0,03*). Sonuçlar : Bu çalışmada aerobik egzersiz ile KAH'lı hastaların egzersiz testi süresi, iş yükü ve yürüme mesafesinin arttığını gösterdik. Fakat fonksiyonel kapasitedeki bu artışı Vo2max'da gösteremedik. Koroner arter hastalığı değiştirilebilir risk faktörlerinden hiperkolesterolemide iyileşme sağladık. Hba1c değerlerinde anlamlı iyileşme saptayamadık. Hastaların diyetine dikkat etmemiş olmamalarının sonuçlarımızı etkilediği düşüncesindeyiz. Egzersiz tedavisi sonrası diyabetik grupta kardiyopulmoner egzersiz testi sırasında maksimal yorgunluğa ulaşıldığında ölçülen laktat değerlerinde düşme saptadık. Aerobik kapasite artışının laktat seviyelerindeki gerilemeye sebep olabileceği düşüncesindeyiz. Diyabetik hastalarda sıkı glisemik kontrol ve düzenli egzersiz ile akciğer fonksiyonel kapasitesi iyileştirilebilmektedir. Kardiyak rehabilitasyonla tüm koroner arter hastalarının yaşam kalitesinde iyileşme sağladık, ek olarak diyabetik olmayan hastalarda ağrı hissinde iyileşme sağladık. Anahtar kelimeler : koroner arter, aerobik egzersiz, diyabet, laktat
Yüksek glikozlu besiyeri ile deneysel diyabetik modelde hasara uğramış spermlere kök hücre ve niş ile desteklenmiş trombosit zengin plazma (PRP) ve stromal vasküler fraksiyon (SVF) etkisi
Amaç: Bu çalışmada sağlıklı hayvanlardan alınan spermlerde kültür ortamında yüksek glikozlu besiyeri kullanılarak diyabetik hasar [DH] oluşturuldu. Spermlere mezenkimal kök hücre [MKH], 48 saatlik salgıladıkları faktörler olan koşullu besiyeri [KB] yani Niş ve Trombosit Zengin Plazma [PRP] ile desteklenmiş Stromal Vasküler Fraksiyon (SVF) uygulamaları yapılarak deneysel diyabetik modelde sperm hasarının azaltılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 12 haftalık Wistar Albino cinsi 15 adet erkek sıçandan elde edilen spermler kültür ortamında 6 gözlü flasklara alınarak 15 farklı grup olacak şekilde belirlendi. Kontrol (KG), Sham (SG), DG, DG+ MKH, DG + KBY, DG+MKH+ KBY, DG+ PRP, DG+ SVF, DG+ MKH+PRP, DG+ MKH+ SVF, DG+ KBY+ PRP, DG+ KBY+ SVF, DG+MKH+ KBY+ PRP, DG+MKH + KBY+ SVF ve DG+ MKH+ KBY+ PRP+SVF olarak grupları ayrıldı. Üç saatlik uygulamada morfoloji, canlılık ve hareket değerlendirilmeleri yapılarak yaymaları hazırlanan örnekler oksidatif stres için e-NOS ve i-NOS ile apoptoz için TUNEL, CASPAZ 3, CASPAZ 8 ve CASPAZ 9 ile immünohistokimyasal olarak analiz edildi. Bulgular: DH besiyeri ortamının sperme verdiği hasarda oluşan morfolojik, canlılık ve hareket bozukluklarının artan eNOS ve iNOS ile artan apoptotik belirteçler ile ilişkili olduğu belirlendi. Uygulamaların istatistiksel olarak anlamlı bir biçimde sperm morfoloji, canlılık ve hareketini koruyarak oksidatif stres ve apoptozu azalttığı görüldü. Bireysel uygulamalarda olumlu etki varken MKH+KB+PRP+SVF kombinasyonunun anlamlı bir şekilde daha etkin olduğu saptandı. Sonuçlar: DH invitro modelin sperm hasarı yapması ve uygulamalar ile bu hasarın önlenebilmesi model olarak diğer tedavi olasılıkları için önemli olabileceğini gösterdi. MKH, PRP, KB ve SVF kombinasyonunun ilk defa kullanıldığı bu çalışma ile hücresel tedavi olarak hücre sayısının artırılması, büyüme faktörlerinin çoğaltılması ve sinyal mekanizmalarının güçlendirilmesi sonucunda oldukça yararlı olabileceği belirlendi. Toplumda yüksek prevalansta görülen ve giderek artan erkek infertilitesine yönelik hücresel tedavi gibi maliyetleri az ve etkinliği çok yeni rejeneratif yöntemin gelişmesine katkı sağlayacak sonuçlarımız çocuk sahibi olmak isteyen ailelere ümit olacaktır. Deney hayvanı ve insan çalışmaları ile bulguların doğrulanması ve mekanizmaların aydınlatılması klinikte kullanımlarını sağlayacaktır.
Preeklamptik gebelerde FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli, insülin düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Preeklampsi etyolojisini aydınlatmak amacıyla preeklamptik gebelerde FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli ve insülin düzeyleri komplike olmamış normal gebelerle karşılaştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalına başvuran 18-40 yaş arası 24-40 hafta arasında sağlıklı 30 gebe ve preeklampsi tanısı almış 34 gebe dahil edildi. Gebelerin yaş, eğitim düzeyi, boy/kilo ölçümleri, gebelik sayısı, paritesi, sigara kullanma alışkanlığı, sistemik hastalık varlığı, önceki gebelik öyküleri sorgulandı. Venöz kan örnekleri alındıktan sonra FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli ve insülin düzeyleri çalışıldı. Sonuçlar her iki grupta SPSS-17 programında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 30 preeklamptik gebenin yaş ortalaması 27,5, kontrol grubundaki 34 gebenin ise 28,6 idi. Preeklamptik gebelerin %35,3ü nullipar, kontrol grubunun ise %26,7 si nullipardı.(p:0,06) Hasta grubunda %11,8 oranında preeklampsi, %5,9 IUMF ve %2,9 oranında erken doğum öyküsü vardı. Preeklamptik grupta BMI kontrol grubuna göre yüksek saptandı.(p<0,05) Hasta grubunda CRH, üre, ürik asit, AST, ALT, GGT, klor, trigliserit, insülin ve HOMA düzeyleri kontrol grubuna göre yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı.(p<0,05) Kalsiyum düzeyleri preeklamptik grupta daha düşüktü.(p<0,05) FABP4 düzeyleri her iki grupta benzer saptandı.(p:0,98) Glikoz, LDH, ALP, LDL, total kolesterol düzeyleri preeklaptik grupta daha yüksekti ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. Her iki grupta kreatinin, sodyum, potasyum, fosfor, magnezyum ve HDL düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsızdı. Sonuç: Yüksek lipid düzeyleri ve insülin direnci preeklampsi patogenezinde etkin rol almaktadır. CRH düzeylerinin de preeklamptik gebelerde yüksek saptanması preeklampsinin erken tanısında yeni bir marker olabileceği umudunu taşımaktadır. FABP'ün preeklampsideki rolünün net olarak aydınlatılabilmesi için daha geniş gruplarda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, FABP4, CRH
Bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı (prediyabetik) olan hastalarda CO-peptin, NT-proBNP, pentraxin3, LP-PLA2 düzeyinin değerlendirilmesi
Bozulmuş açlık glukozu (BAG), bozulmuş glukoz toleransı (BGT) ve sağlıklı kontrol gruplarında co-peptin, NT-proBNP, pentraxin-3 ve Lp-PLA2 düzeylerini inceleyerek, bu parametrelerin prediyabet erken tanısında biyobelirteç olup olamayacağını göstermeyi amaçladık. Çalışmaya CBÜTF Hafsa Sultan Hastanesi Endokrinoloji polikliniğine başvuran BAG tanılı 50 olgu, BGT tanılı 50 olgu ve 50 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Periferik venöz kandan elde edilen serum örneklerinden co-peptin, pentraxin-3 ve Lp-PLA2 ELİSA, plazma örneklerinden NT-proBNP düzeyleri immunometrik kemiluminesans yöntemi ile tayin edildi. İstatistiksel analizde SPSS 15.0 programı, ANOVA varyans analizi, Banforoni ve Pearson Korelasyon Testi kullanıldı. Gruplar arasında cinsiyet, yaş, boy ve kilo açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, bel çevresi bakımından anlamlı fark saptanmıştır. Prediyabetik gruplarda co-peptin, pentraxin-3 ve NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Her üç grup için yapılan korelasyon analizinde; BGT grubunda, NT-proBNP, pentraxin-3 ve co-peptin arasında pozitif korelasyon saptandı. Çalışmamız; prediyabet patogenezinin enflamatuar süreç ile ilgili olduğunu ve hipergliseminin çeşitli doku ve organları erken dönemde etkilediğini desteklemektedir. Pentraxin-3, co-peptin ve NT-proBNP sonuçlarımızın prediyabette özellikle BGT'nin erken tanısında yardımcı olabileceğini, ayrıca BAG ve BGT patogenezine ve prediyabet biyobelirteçlerini araştıran çalışmalara ve potansiyel terapötik yaklaşımlara katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz.
Yumurta içi (in ovo) nişasta bazlı şeker enjeksiyonun kuluçka parametreleri ile etlik civcivlerin antioksidatif stres ve yağ metabolizmasına etkisi
Mevcut çalışmada enerji kaynağı olarak in ovo nişasta bazlı şeker kullanımı ile kuluçka parametreleri, civcivlerin çıkış ağırlığı ve besi performansı sonunda oksidatif stres ve yağlanma parametrelerine olan etkileri incelenmiştir. Araştırmada, 34 haftalık Ross 308 ebeveyn hatlardan elde edilen 360 döllü etlik piliç yumurtası (66.51±3.8g) kullanılmıştır. Döllü yumurtalar 6 ayrı gruba ayrılmıştır. İnkübasyonun 17. gününde herhangi bir muamele yapılmayan negatif kontrol grubu, pozitif kontrol (sadece delme), (0.5 ml; %0.85'lik tuzlu su çözeltisi/yumurta), glukoz, früktoz ve sukroz (0.5 ml; %3'lük şeker ve nişasta bazlı şeker/yumurta) gruplarına in ovo besleme solüsyonları enjekte edilmiştir. İnkübasyon sonunda in ovo şeker ve şeker şurubu beslemesi ile erkek civciv sayısı artmış, total tiyol, kolesterol ve trigliserit konsantrasyonu iyileşmiş, buna karşılık bursa fabricus ağırlığı, serum TAS ve MPO konsantrasyonu düşmüştür. Araştırma sonucunda, in ovo şeker ve şeker şurubu enjeksiyonun kuluçka özellikleri ile etlik piliçlerin antioksidatif kapasitesini ve yağlanma metabolizmasını etkilediği ortaya koyulmuştur. Anahtar Kelimeler: In ovo besleme, glukoz, früktoz, sukroz, etlik civciv, kuluçka özellikleri, büyüme performansı, oksidatif stres, yağlanma
Glukoz konsantrasyonu ölçümü için bir elektrokimyasal biyosensör tasarımı ve modellenmesi
Biyokimyasal olayların incelenmesinde ve oluşan değişimlerin algılanmasında biyosensörler yaygın olarak kullanılmaktadırlar. Bir biyosensör biyoaktif tabaka, sinyal iletici sistem, kaydedici olmak üzere üç temel bileşenden oluşmaktadır. Biyosensörler yüksek duyarlılıklı, hızlı, basit ve ucuz cihazlardır. Biyosensörlerin tasarımında enzimler, biyomateryaller, dokular kullanılabilmektedir. Enzimler protein yapısında olup tepkimeleri belirli koşullarda gerçekleştiren biyokatalizörlerdir ve tepkimenin hızlanmasına sebep olurlar. Bu çalışmada glukozun enzim bağımlı oksidasyon ve redüksiyon tepkimelerini incelemiştir. Bu amaçla bir mikro kanal yüzeyine bir elektrot yerleştirilmiştir. Elektrot üzerinde oluşan redoks tepkimeleri sonucu akım değişimleri çevrimsel voltametri ile izlenmiştir. Mikrokanala entegre biyosensörün tasarımı ve sonlu elemanlar analizi için Comsol Multiphysics v3.5a kullanılmıştır. Matematiksel modelleme öncelikli olarak mikrokanal boyunca sıvı akışı olmadan gerçekleştirilmiştir. Sonrasında mikrokanal girişine laminer akış koşulları altında bir sıvı girişi tanımlanarak analizler yapılmıştır. Bu çalışmada laminer akış varlığında çevrimsel voltametriden elde edilen maksimum akımın yükseldiği gözlemlenmiştir. Simülasyonlar, sıvı akış hız şiddetinin arttırılmasının biyosensörün etkinliğinin arttırdığını göstermiştir.