
1.597
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Süt çocukluğu döneminde anne sütü ve tamamlayıcı beslenme durumunun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Beslenme; süt çocuğunun sağlıklı büyüme ve gelişmesinde en temel faktördür. Yaşamın bu kritik döneminde yapılan hatalı beslenme davranışlarının etkileri tüm yaşamını etkilemektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Amerikan Pediatri Akademisi (AAP) bebeklerin ilk ay tek başına anne sütü ile beslenmelerini, altıncı aydan sonra tamamlayıcı beslenmeye geçilmesini ve anne sütüne 2 yıl devam edilmesini önermektedir. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları'na göre tek başına anne sütü alma süresi düşük ve tamamlayıcı beslenmeye erken başlanması oldukça yaygın bir uygulamadır. Bu çalışmada süt çocuklarında sadece anne sütü alımı, tamamlayıcı beslenme durumu saptanması ve etkili faktörlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2020 ile Mart 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Klinikler'ine başvuran 6-24 ay arası 200 süt çocuğu dahil edildi. Annelere uygulanan anket ile sosyodemografik özelllikler , anne sütü alma özellikleri ve tamamlayıcı beslenmeye geçiş ile ilgili veriler toplandı. Tüm istatiksel analizler SPSS 22.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya yaşları 6-24 ay arasında değişen toplam 200 çocuk alındı. Olguların yaş ortalaması 12.9±5.1 aydı. Olguların %97,5 'i anne sütü almıştı ancak %17'si doğumdan sonra diğer sıvılar ile beslenmişti. Tek başına anne sütü ile beslenme süresi ortalama 3.2±2.3 aydı. İlk 6 ayda tek başına anne sütü ile beslenme oranı %24 idi. Olguların %62,1'i anne sütü almaya devam etmekteydi. Anne sütü kesme yaşı ortalama 8,2±6,3 ay olarak saptandı. Tamamlayıcı beslenmeye başlama yaşı ortalama 5.1 ± 1,3 ay (2-12 ay) olarak saptandı. Olguların 116'sına (%58) 6 aydan önce ve %11'ine (%5,5) 4. aydan önce tamamlayıcı besin verilmişti. Olguların ilk 6 ay tek başına anne sütü ile beslenme ile çocuğun cinsiyeti, doğum şekli, doğum ağırlığı, anne eğitim düzeyi ile anlamlı ilişki saptanmadı. İlk 6 ay tek başına anne sütü ile beslenme; annelerin emzirme danışmanlığı alma arasında anlamlı farklılık gösterirken (p=0.010) doğum öncesi emzirme eğitimi alma durumu ile anlamlı ilişki saptanmamıştır. Ev hanımı annelerin %18,3'ü çalışan annelerin %32,8'i, ilk 6 ay tek başına anne sütü ile beslemişti. Annelerin çalışması ile ilk 6 ay tek başına anne sütü ile beslenme arasında anlamlı ilişki saptandı (p:0,023). Aylık geliri asgari ücret üzerinde olan ailelerin %28'i, asgari ücret olanların %12,7'si, asgari ücret altında olanların %27,6'sı ilk 6 ay tek başına anne sütü almıştı. Ailelerin aylık geliri ile ilk 6 ay tek başına anne sütü alması arasında anlamlı ilişki saptandı (p:0,047). Çalışmaya alınan çocukların anne sütü kesme süresi ile çocuğun cinsiyeti, anne eğitim durumu, annenin çalışma durumu, ailenin aylık geliri, annenin emzirme eğitimi/danışmanlığı alma ile anlamlı ilişki saptanmadı. Çalışmaya alınan çocukların tamamlayıcı beslenmeye başlama zamanı ile çocuğun cinsiyeti, anne eğitim durumu, annenin çalışması, ailenin aylık gelir ile anlamlı ilişki saptanmadı. Tamamlayıcı beslenme ile ilgili bilgiyi doktordan aldığını belirtenler ortalama 5.5±1,0 ayda, hemşireden edindiğini belirtenler ortalama .5±1,2 ayda, aile, arkadaş 5.0±1,4 ayda başlamıştı. Tamamlayıcı beslenme hakkında bilgi edinilen kaynak ile tamamlayıcı beslenmeye başlama zamanı arasında anlamlı ilişki saptandı (p= 0,023). Sonuçlar: Annelerin doğum sonrası anne sütü verme eğilimleri yüksekken, ilk 6 ay tek başına anne sütü verme oranları yeterli düzeyde değildir. Anne sütü erken kesilmekte ve tamamlayıcı beslenmeye erken geçilmektedir. Emzirme ve tamamlayıcı beslenme konusunda daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
İdiopatik aşırı aktif mesane tanılı antikolinerjik ilaç kullanan hastalardaki idrar yolu enfeksiyonu sıklığı
Giriş: İdiopatik aşırı aktif mesane, işeme bozukluğu olan çocuklarda 5-7 yaşlarında insidansı pik yapan yaygın bir patolojidir. Aşırı aktif mesane (AAM)'de inhibe edilemeyen detrusor kas kasılmaları gözlenir. Antikolinerjik ajanlar mesanenin detrüsör kaslarındaki asetilkolin reseptörlerini bloke ederek gevşeme sağlarlar. Amaç: Antikolinerjik ilaç kullanımına bağlı, muskarinik reseptörler üzerinde istemsiz detrusor kas kasılmasının önlenmesi ile oluşabilecek idrar retansiyonuna bağlı görülebilecek idrar yolu enfeksiyonlarının sıklığını belirlemek. Gereç ve Yöntem: Araştırma retrospektif olgu-konrol tipi epidemiyolojik bir çalışmadır. Araştırma Manisa İli Yunus Emre ilçesinde bulunan Celal Bayar Üniversitesi hafsa Sultan Hastanesi'nde yapılmıştır. Veriler çocuk nefroloji polikliniğinden 2010-2020 yılları arasında takip edilen hastaların dosyaları başhekimlikten ve hastalardan izin alınarak, retrospektif olarak taranarak toplanmıştır. Bulgular: Hastalarımızın farmakoterapi uygulanmadan önce kızlardaki idrar yolu enfeksiyonu sıklığı ortalaması 1,44 iken, farmakoterapi sonrası kızlarda görülen idrar yolu enfeksiyonu sıklığı 0,64 olarak görülmüştür. Hastalarımızın farmakoterapi uygulanmadan önce erkeklerdeki idrar yolu enfeksiyonu sıklığı ortalaması 0,50 iken, farmakoterapi sonrası erkeklerde görülen idrar yolu enfeksiyonu sıklığı 0 (sıfır) olarak görülmüştür. Farmakoterapi sonrası erkek hastalarımızda idrar yolu enfeksiyonu görülmemiştir. Hastalarımızın antikolinerjik ilaç kullanmadan önce ve kullandıktan sonra idrar yolu enfeksiyonu sıklığı incelendiğinde hastaların antikolinerjik ilaç sonrasında öncesine göre hem kız hastalarda hem de erkek hastalarda anlamlı bir azalma görülmüştür. Sonuç ve Öneriler: İdiopatik aşırı aktif mesane tedavisinde en az bir aylık üroterapiden fayda görmeyen olgulara farmakolojik tedavi başlanmalıdır. Serimizdeki aşırı aktif mesane olgularının farmakolojik tedavi sırasında idrar yolu enfeksiyonu ve rezidü idrar kontrollerinin yapılması sayesinde aşırı aktif mesaneye sık olarak eşlik eden disfonksiyonel işeme ayrımı başarılı bir şekilde görülmüştür. Aşırı aktif mesanenin farmakolojik tedavisi sırasında tolguların tam idrar tetkiki ve rezidü idrar kalışı açısından monitorizasyonu önerilir. Anahtar Kelimeler: Aşırı aktif mesane, antikolinerjik ilaç, idrar yolu enfeksiyonu
Neonatal sepsis tanılı hastalardan alınan kültür materyallerinde mikroorganizmaların genetik profillenmesi
Amaç: Neonatal sepsis, yaşamın ilk ayında enfeksiyona ait sistemik belirti ve bulguların olduğu ve kan kültüründe özgül bir etkenin ürediği bir klinik sendromdur. Neonatoloji alanında yaşanan gelişmelere rağmen hala önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Sepsise ait özgül bulguların olmaması ve yenidoğan döneminde sık karşılaşılan enfeksiyon dışı klinik durumların da benzer bulgulara sahip olması tanının erken konularak tedaviye başlanmasını zorlaştırmaktadır. Sepsis tanısı klinik ve laboratuar bulgularının birlikte değerlendirilmesi ile konulur. Neonatal sepsis tanısını koymada sensitivitesi ve spesifitesi yüksek olan mükemmel bir belirteç bulunmamaktadır. Kan kültünde etkenin üretilmesi neonatal sepsis tanısında altın standart olmakla birlikte, düşük sensitivitesinin olması ve 24-72 saatte sonuç vermesi dezavantajları arasında yer almaktadır. Neonatal sepsis tanısında ilişkili gen ve/veya patojene yönelik moleküler çalışmalar hız kazanmıştır. Son dönemlerde özellikle patojenin tanımlanmasında kültürün yanısıra PCR temelli yöntemlerden de yararlanılmaya başlanmıştır. Direkt hasta örneklerinden birkaç saat içerisinde bu metotlar ile patojenler tespit edilebilmektedir. Yöntem: Çalışmada etkene özgü genomik RNA ve DNA bölgelerini hedefleyen, ters transkripsiyon (RT) ve gerçek zamanlı PCR (qPCR) (RT-qPCR) , nazofarengeal sürüntü ve periferik kan numunelerinden elde edilen nükleik asit izolatlarına uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya neonatal sepsis tanısı konulmuş 45 hasta dahil edildi. Neonatal sepsis tanısı koymada moleküler yöntemlerin yerini belirlemek için yaptığımız çalışmamızda hastaların %55,6'sında RSV, %42,2'sinde S.pneumoniae, %40'ında C.pneumoniae, %37,8'inde Rhinovirus, %35,6'sında Adenovirus, %28,9'unda Bocavirus, %20'sinde L.pneumophila, %13,3'ünde H.influenzae, %3,4'ünde M.pneumoniae saptandı. Kan kültürü ve PCR sonuçlarında korelasyon görülmedi. Sonuç: Çalışmada sepsis açısından değerlendirilen bebeklerin örneklerinde eş zamanlı PCR incelemesi, sınırlı bilgi sağlamaktadır. Eş zamanlı PCR incelemesinin klinik duyarlılığı ile pozitif belirleyici değerin uygun şekilde değerlendirilmesi için kullanılan PCR kitinde tanımlanan mikroorganizmaların tür ve sayısının arttırılması gerekmektedir ve daha fazla sayıda, iyi tanımlanmış prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Neonatal sepsis, Polimeraz zincir reaksiyonu
Çocukluk çağı beyin felçli hastaların değerlendirilmesi: Haberci belirtiler, komplikasyonlar, risk faktörleri
Amaç: Bu çalışma, serebral palsili hastalarda eşlik eden komorbidite ve komplikasyonların birbirileri ve diğer risk faktörleri ile ilişkilerini belirlemek amacıyla Ocak 2019-Aralık 2020 tarihleri arasında yapıldı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2019-Aralık 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Nöroloji Polikliniği'nde düzenli takibe gelen serebral palsi tanılı 66 hasta bu çalışmaya alındı. Tüm hastaların demografik bilgileri, doğum ağırlığı, gestasyonel yaşı, prenatal, natal ve neonatal öyküsü, yürüme yaşı, komplikasyonlarla ilgili öyküsü, anne-baba akrabalığı bilgisi ailelerden ayrıntılı anamnez alınarak kaydedildi. Serebral palsi etyolojisi, serebral palsi tipi, motor-mental gerilik şiddeti, mevcut komplikasyonlar belirlendi. Tüm bilgiler yapılandırılmış hasta kayıt föyleri kullanılarak kayıt altına alındı. Hastayı çalışmaya almadan önce her aileden aydınlatılmış onam formu alındı. Bulgular: Çalışmaya toplam 66 hasta alındı. Bunlardan 29'u kız (%43,9), 37'si erkek cinsiyetinden idi (%56,1). Hastaların yaş dağılımı 2,25-17,9 yaş aralığında idi (8±4.1). Çalışmaya alınan hastaların 23'ünde (%34,8) gebelik komplikasyonu, 39 hastada (%59,1) perinatal anoksi, 48 hastada (%72,7) YDYBÜ'de yatış, 34 hastada (%51,5) yenidoğan döneminde mekanik ventilasyon, 24 hastada (%36,4) yenidoğan döneminde konvülsiyon, 25 hastada (%37,9) yenidoğan döneminde sarılık ve 25 hastada (%37,9) yenidoğan döneminde enfeksiyon öyküsü bulundu. Hastaların 57'sinde (%86,3) spastik tip (22 hastada hemiplejik (%33,3), 7 hastada diplejik (%10,6), 28 hastada tetraplejik (%42,4)), 5 hastada (%7,6) diskinetik tip, 4 hastada (%6,1) karışık tip SP saptandı. Hastaların 3'ü (%4,5) 2 yaşından önce, 18'i (%27,3) 2-5 yaş aralığında, 7'si (%10,6) 5 yaşından sonra yürümeye başladığı öğrenildi, 38'i (%57,6) değerlendirme anında yürüyemiyordu. 29 hastada (%43,9) patolojik refleksler müspet, 37 hastada (%56,1) menfi idi. 13 hastada (%19,7) hastanın vücut ağırlığından ve motor bozukluğun ağırlığından dolayı paraşüt cevabı değerlendirilemedi, değerlendirilen hastaların 27'sinde (%40,9) paraşüt cevabı pozitif bulundu. Hastaların GMFCS seviyelerine göre dağılımı: 11 hastada (%16,7) seviye I, 14 hastada (%21,2) seviye II, 5 hastada (%7,6) seviye III, 9 hastada (%13,6) seviye IV, 27 hastada (%40,9) seviye V idi. Çalışmaya alınan hastalarda SP'ye en sık eşlik eden komorbidite/komplikasyonlar zeka geriliği (s:51, %77.3), epilepsi (s:49; %74,2) ve konuşma bozukluğu (s:48; %72,7) idi. 14 hastada (%21,2) davranış bozukluğu bulundu. Hastaların 16'sında (%24,2) GÖR, 23'ünde (%48,5) malnütrisyon vardı. Diğer önemli komplikasyonlardan olan kronik akciğer hastalığı 12 hastada (%18,2), ortopedik bozukluk 16 hastada (%24,2) bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre; SP'nin multifaktoryel bir hastalık olduğunu, en sık eşlik eden komplikasyonların/komorbiditelerin zeka geriliği, epilepsi ve konuşma bozukluğu olduğunu, SP'ye eşlik eden komplikasyonların/komorbiditelerin kendi aralarında anlamlı neden-sonuç ilişkileri içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Davranış bozukluğu, epilepsi, GMFCS, görme bozukluğu, işitme bozukluğu, malnütrisyon, serebral palsi, zeka geriliği.
İdiopatik santral erken ergenlik, prematur telarş ve prematur adrenarş tanılı kızlarda nöropeptid Y ve ghrelin düzeyleri ile gonad hormonları ilişkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Erken ergenlik kız ve erkeklerde normal popülasyona göre 2 SD veya daha erken dönemde pubertal semptomların görülmesi durumudur. Kızlar için sınır yaş 8; erkekler için sınır yaş 9 olarak belirlenmiştir. Tanı alan olgular düzenli aralıkla izlendiğinde kimi olguların tüm semptomları göstermediği ve erken ergenlik kriterleri tam karşılamadığının görülmesi üzerine izole klinikler tanımlanmıştır. İzole meme gelişimi Prematur Telarş olarak; izole pubik ve/veya aksiller kıllanma Prematur Adrenarş olarak tanımlanmıştır. Belirgin ya da izole erken ergenlik vakaları santral ya da periferik kaynaklı etiyolojiye sahip olabilmekte ve bu kliniğe sahip olguların genetik sendromlar, gonadal tümörler gibi ciddi tanıların ekarte edilmesi ve dikkatli izlemi gerekmektedir. Bu çalışmamızda oreksijenik faktörler olan Nöropeptid-Y ve Ghrelin hormonunun erken pubertal süreçte serum düzeylerinde değişiklik olup olmayacağı ve klinik izlemde kullanılabilirlik açısından değerlendirilmesi; bunun yanı sıra pubertal bozukluğu olan olgular arasında farka sahip olması durumunda klinik takip ve tedavi kararında yol gösterici olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ/YÖNTEM: Ocak 2021 ve Ocak 2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran 2-8 yaş arası erken ergenlik semptomları gösteren kız olgular ile aynı yaş dilimine sahip, bilinen kronik hastalık, malnutrisyon tanısı olmayan aynı sayıda kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Erken meme gelişimi ile kliniğe başvuran olgularda LHRH testi ile prematur telarş ve erken ergenlik tanılarının ayrımı yapılmıştır. Prematur adrenarş tanısı düşünülen olgularda da ilk başvurularında Konjenital Adrenal Hiperplazi'nin ekarte edilmesi için 17-OH progesteron düzeylerine bakılmıştır. Erken pubertal semptomlar gösteren olgular ile kontrol grubu Nöropeptid-Y, Ghrelin düzeyleri açısından birlikte ve ikili gruplar halinde karşılaştırılmıştır. Ayrıca pubertal bozukluğu olan olgular kendi aralarında antropometrik ölçümler, serum Ghrelin seviyeleri, serum NPY seviyeleri düzeyleri ve kemik yaşı açısından karşılaştırılmıştır. Tüm istatistiksel analizler SPSS 15.0 paket programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Kriterleri karşılayan 120 olgu ele alınmıştır. İzlem sürecinde 3 hastanın şehir dışına taşınması ve izlemde prematur telarş olarak izlenen 3 hastanın ek semptomlar ile erken ergenlik olarak tanılarının değişmesi nedeniyle tüm hasta grubu tanı dağılımı; 30 erken ergenlik, 25 prematur telarş ve 29 prematur adrenarş olarak sonuçlanmıştır. Kontrol grubu yaş açısından anlamlı istatistiksel fark oluşturmaması için 44 ay ve altı olan olguların çıkarılması ile 24 kişi olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda 2-8 yaş arası kız olgularda ortalama Ghrelin, NPY serum düzeyleri açısından tanılar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmamıştır. Antropometrik ölçümler açısından hasta grubu kendi arasında kıyaslandığında vücut ağırlığı persentili,vücut ağırlığı SDS ve BMI SDS değişkenlerinde anlamlı olarak en yüksek ölçümler Prematur Adrenarş tanısında gösterilmiştir. Antropometrik ölçümler ile NPY ve Ghrelin serum düzeyleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Aksi durum yalnızca Prematur Telarş olgularında vücut ağırlığı SDS ile Ghrelin arasında pozitif korelasyon gösterilmesi ile mevcuttur. Pubertal bozukluğa sahip olguların her tanı grubu kontrol grubu ile ayrı ayrı ele alındığında NPY,Ghrelin açısından anlamlı fark saptanmamıştır. LH ve FSH açısından değerlendirildiğinde en yüksek değerler Erken Ergenlik'te gösterilmiş olup; NPY veya Ghrelin serum düzeyleri ile aralarında pozitif ya da negatif korelasyon saptanmamıştır. SONUÇ: Çalışmamızda kontrol grubu ve çalışma grubu arasında Ghrelin ve NPY düzeyleri açısından anlamlı fark olmadığı; pubertal bozukluk tanısı olanlar içinde ise yalnızca prematur telarş olgularında santral erken ergenlik olguları ile kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek ghrelin seviyelerine sahip oldukları gösterilmiştir. Ghrelin ile vücut ağırlığı persentili arasında sadece prematur telarş tanısında pozitif korelasyon gösterilmiştir. NPY ile antropometrik ölçümler arasında anlamlı korelasyon her üç tanı için de saptanmamıştır. Ghrelin ilişkili sonuçlar değerlendirildiğinde pubertal süreçteki etkinlik ve pubertal basamakları ve serum düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmakla birlikte prematur telarş ve idiopatik erken ergenlik tanıları ayırımı için yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.
Çocuk hastalarda hipertansiyon ve bağırsak mikrobiyota ilişkisi
GİRİŞ ve AMAÇ: Hipertansiyon, kan basıncını belirleyen ve birbiriyle etkileşen birçok faktör olması nedeniyle tek bir etiyoloji veya patofizyolojik mekanizmanın sorumlu olmadığı multifaktöriyel bir hastalıktır. Mikrobiyotanın fonksiyonel ve kompozisyonel değişikliğinin birçok hastalıkla ilişkisi olduğu düşünülmektedir. Mikrobiyota ve kan basıncı arasındaki bağlantı oldukça karışıktır. Mikrobiyotanın kan basıncını direkt ya da indirekt yollarla etkileyebileceği düşünülmektedir. Bağırsak bakterilerinin miktarında meydana gelen değişim ile; lipid hidrolizinde artma, kalori alımında artma, glukozun geri emiliminde artma, gastrin salınımında artma, TMAO'da artma ve kısa zincirli yağ asitlerinde azalma meydana gelir. Tüm bunların yol açtığı karmaşık mekanizmalar ile de hipertansiyon gelişimine yol açar. Önlenebilir metabolik hastalıklardan olan hipertansiyonun patogenezi tam aydınlatılamamış olup, multipl etyolojik faktörden etkilendiği, mikrobiyota değişikliklerinin de bunlardan biri olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, primer hipertansiyonu olan bireyler ile sağlıklı bireylerin intestinal mikrobiyotası karşılaştırılarak farklılığın belirlenmesi hedeflenmiştir. GEREÇ/YÖNTEM: Çalışma Nisan 2021 ile Nisan 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları AD Hasta Çocuk Polikliniği'ne başvuran 18 yaş altı 20 sağlıklı çocuk ile Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları AD Çocuk Nefroloji Polikliniği'ne başvuran 18 yaş altı 20 primer hipertansiyon hastası arasında yürütüldü. Tüm istatistiksel analizler SPSS 23.0 paket programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya 18 yaşından küçük 20 sağlıklı kontrol ve 20 hipertansiyon hastası çocuk dahil edildi. Çalışmada yaş, boy, ağırlık, VKİ gibi demografik özellikler açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Hastaların özgeçmiş özellikleri sorgulandığında hasta ve kontrol grubunda doğum şekli ve doğum haftası açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Hastaların soygeçmiş özellikleri sorgulandığında hipertansif çocukların ailelerinde HT varlığı istatistiksel olarak daha anlamlı saptandı (p<0.05). Hastaların kullandıkları tedavi yöntemleri değerlendirildiğinde tamamının nonfarmakolojik yöntemlerle tedavi aldığı, farmakolojik tedavi alanların çoğunlukla monoterapi ile kontrol altında olduğu ve en sık kullanılan ilaç grubunun ACEI olduğu saptandı. Hasta grubunda laboratuvar sonuçları incelendiğinde hasta grubunun çoğunda ürik asit yüksekliği saptanırken daha az bir kısmında lipid profilinde yükseklik, 24 saatlik idrarda proteinüri saptandı. Hipertansiyon hastaları uç organ hasarı açısından incelendiğinde renal hasar hiçbirinde görülmezken, LVH %45'inde ve HTRP %5'inde saptandı. Hasta ve kontrol gruplarının mikrobiyota çeşitliliği karşılaştırıldığında; tüm taksonomik birimlerde (alem, şube, sınıf, takım, aile, cins) çeşitliliğin hasta grubunda amlamlı düzeyde daha az olduğu görüldü (p<0.05). Hasta ve kontrol grubu alem düzeyinde değerlendirildiğinde Bacteriodes ve Firmicutes hasta grubunda anlamlı düzeyde düşük saptanmışken Proteobacteria ve Firmicutes/Bacteriodes oranı hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sınıf düzeyinde incelendiğinde negativicutes oranı hasta grubunda anlamlı düzeyde düşükken aile düzeyinde değerlendirildiğinde enterobacteriaceae oranı hasta grubunda yüksek saptanmıştır (p<0.05). Hasta ve kontrol grubunun Shannon ile Simpson endeksi değerlendirildiğinde hasta grubunda daha düşük saptanmış ve istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0.05). SONUÇ: Çalışmamızda sağlıklı bireyler ve hipertansif bireyler arasındaki mikrobiyota çeşitliliği gösteren veriler sunulmaktadır. Hipertansif bireylerde mikrobiyotadaki çeşitliliğin azalması disbiyozisin önemini vurgulamaktadır. Bu bulgular ışığında disbiyozisin engellenmesiyle hipertansiyonun önüne geçilebilir ve yeni tedavi modaliteleri geliştirilebilir.
Allerjik rinitli çocuklarda çevresel sigara dumanı maruziyetinin nazal etkileri
GİRİŞ ve AMAÇ: Sigara dumanına maruz kalmak allerjen sensitizasyonunu ve allerjik hastalığın şiddetini arttırır. Miyeloperoksidaz (MPO) enzimi, nazal mukozadaki nötrofil aktivasyonunun göstergesidir. Solunum epitel hücresi proteini clara cell-16 (CC-16), epitel hücrelerinde anti-enflamatuar ve sitoprotektif aktiviteye sahiptir. Litaratürde bu iki biyobelirtecin çevresel sigara dumanı (ÇSD) maruziyeti olan AR'li bireylerdeki durumunun incelendiği çalışmalara rastlanmamıştır. Bu çalışma ile amacımız ÇSD maruziyetinin AR'nin burun mukozasında meydana getirdiği değişikliği göstermek ve AR semptomları üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Çalışmaya CBÜ Çocuk Alerji İmmünoloji Polikliniğine 2020 Ağustos-2021 Ağustos tarihleri arasında başvuran, 5-16 yaşları arasında allerjik rinit tanısı ile takip edilmekte olan 204 hasta dahil edildi. Başvuru anında hasta verileri kaydedildi. AR semptomları total 5 semptom skoru (T5SS) skorlama sistemine göre değerlendirildi. Aynı gün içinde CC16 ve MPO düzeyi değerlendirmek üzere nazal lavaj örneği, kotinin düzeyi değerlendirmek üzere idrar örneği toplandı. İstatistiksel veri analizi için SPSS.15 programı kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 204 hastanın 139 (%68.1)'u erkek, 65 (%31.9)'i kız idi. Yaş ortalaması 11 ± 3.6 yıl bulundu. Hastaların %26'sında ÇSD maruziyeti saptandı. ÇSD maruziyeti saptanan olguların yaş ortalaması daha yüksek bulundu (p<0.05). ÇSD maruziyeti oranı persistan AR hastalarında intermittan AR hastalarına göre daha yüksek saptandı (p<0.05). ÇSD maruziyeti olan hasta grubunun T5SS değeri, maruziyeti olmayan gruba göre daha yüksek bulundu (p<0.05). Çoklu allerjen ve polen duyarlılığı olan hastaların T5SS ortalama değeri en yüksek, küf duyarlılığı olan hastaların T5SS ortalama değeri ise en düşük seviyede saptandı (p<0.05). AR hastalık ağırlığı, yakınma süresi, hastada ve ebeveynlerinde allerjik hastalık öyküsü ile ÇSD maruziyeti arasında ilişki bulunmadı. Yaş ve T5SS ile MPO düzeyleri arasında negatif yönde korelasyon saptandı (p<0.05). Düşük CC-16 düzeyine sahip allerjik rinitli hastaların çevresel sigara dumanına maruz kalma oranının daha fazla olduğu tespit edildi (p<0.05). ÇSD maruziyeti ile MPO düzeyleri arasında ilişki bulunmadı. SONUÇ: Çalışmamızda sigara dumanı maruziyeti olan allerjik rinitli olgularda CC-16 düzeyinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu durum sigara dumanı maruziyetinin nazal epitelde oluşturduğu hasar ile ilişkili olabilir. Bu hasarı destekleyen bir diğer bulgu ise ÇSD maruziyetinin daha sık ve ağır AR bulguları ile ilişkili olduğunun gösterilmiş olmasıdır. Nötrofilik yangı göstergelerinden olan MPO ile ÇSD maruziyeti arasında ilişki bulunmazken hastalık semptom skorunun MPO ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu durum, ÇSD maruziyetinin allerjik rinit ağırlığına olan etkisinde, epitel hasarı ile olan ilişkisinin nötrofilik yangıya göre daha belirgin rol oynadığını düşündürmüştür.
Çocuk yoğun bakım ünitesinde pediatrik hastalarda kateter ilişkili kan akımı enfeksiyonları ve enfeksiyonu etkileyen faktörler
Amaç: Çalışmamızda hastanemiz ÇYBÜ'deki KİKDE hızı ve oranının hesaplanması, en sık görülen mikroorganizmaların ve direnç oranlarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca KİKDE gelişimini etkileyen faktörlerin belirlenmesi de çalışmanın bir diğer amacıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Eylül 2017- Aralık 2021 tarihleri arasında hastanemiz ÇYBÜ'de yatmış SVK'si bulunan tüm hastalar dahil edildi. Verileri eksik olan, SVK yerleştirildikten sonra 48 saat içinde taburcu olan veya eksitus olan hastalar çalışmadan çıkarıldı. Hastaların geriye dönük olarak demografik özellikleri, klinik bilgileri, yerleştirilen SVK özellikleri, SVK'den aınan kan kültürü sonuçları, üreyen etkenler ve direnç oranları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya toplamda 157 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen 157 hastaya 176 SVK yerleştirildi. Toplam 176 kateterin %27.7'inde KİKDE, %12.5'inde kolonizasyon, %5'inde kontaminasyon saptandı. Bin SVK gününe düşen KİKDE hızı 15.8 hesaplandı. Toplam 49 KİKDE atağının %8.5'inde Gram pozitif, %54.2'sinde Gram negatif, %37.3'ünde fungal etkenler saptandı. En sık görülen etken Klebsiella spp. idi. Klebsiella türlerinin %70'i MDR mikroorganizmalardı. Hastaların YBÜ yatış sürelerinde artış (p=0.000), SVK kalış sürelerinde uzama (p=0.000) KİKDE gelişimi açısından anlamlı bulundu. Hastaların kan ürünü alması (p=0.008), TPN uygulaması (p=0.004), immunsupresif durumlar (p=0.006), gastrostomisi bulunan hastalar (p=0.025) ve kontinü sedasyon alan hastalar (p=0.002) da KİKDE gelişiminin artışı ile ilişkili bulundu. Malignitesi olan hastalar (p=0.047) ve TPN uygulanan hastalar (p=0.015) ise fungal KİKDE gelişimi açısından anlamlı bulundu. Sonuç: Çalışmamızda KİKDE hızı 1000 SVK gününde 15.8 hesaplanmış olup bu değer literatüre göre yüksek olması uzun süreli hastanede yatış ve kateterlerin uzun süreli kullanımı ile ilişkilidir. Gastrostomi bulunması ve TPN alma, enfeksiyon gelişimi ile ilgili bağımsız değişken olarak bulunmuştur. Gram negatif etkenler en sık görülen KİKDE etkeni olup, MDR'lar ön planda bulundu. Fungal etkenler ve Gram negatif etkenler de literatüre göre daha yüksek sıklıkta bulunmuştur. Fungal enfeksiyonlarda bağımsız değişken TPN kullanımı olarak saptanmıştır.
Çocuk lösemi hastalarının febril nötropeni ataklarının üriner sistem enfeksiyonu ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Febril nötropeni kemoterapi alan kanser hastalarının sık ve önemli bir komplikasyonudur. Febril nötropeni ataklarında enfeksiyonların yoğun olarak görüldüğü yerler intestinal sistem, akciğerler, deri ve yumuşak doku ve üriner sistemdir. Üriner sistem enfeksiyonlarının febril nötropeni ile ilişkisini gösteren çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma çocukluk çağı lösemi hastalarında febril nötropeni ataklarının idrar yolu enfeksiyonu ile ilişkisinin gösterilmesi amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda 2013- 2020 yılları arasında takip edilen lösemi hastalarının febril nötropeni atakları retrospektif olarak incelendi. Hastaların febril nötropeni ataklarında mutlak nötrofil sayısı, C-Reaktif Protein düzeyi, kan-idrar kültür üreme sonucu ve etkenlere yönelik antibiyogram çalışması, idrar analizi, febril nötropenik atak öncesinde antibiyotik profilaksisi ve febril nötropeni ataklarında kullanılan antibiyotikler araştırıldı. Bulgular: Çalışmada 0-17 yaş aralığındaki (ortalama yaş:7,4 ±5,1) 36 hastaya ait (%72,2 erkek, %27,8 kız ) 128 febril nötropeni atağını (hasta başına düşen ortalama atak 3,5) inceledik. Hastaların 29'u ALL (%80,6), 5'i AML (%16,7), 1'i JMML (%2,8) idi. Çalışma esnasında 5 hasta (%13,9) yaşamını yitirdi, geri kalan 31 (%86,1) hasta hayattaydı. Febril nötropeni ataklarını mutlak nötrofil sayısına göre gruplara ayırdığımızda %63,3'ü derin nötropenik (<100 m³/L), %36,2'sı ağır nötropenik (100-500 m³/L), %0,2'si ise orta nötropenik (>500m³/L) bulundu. Febril nötropeni ataklarının enfeksiyon odaklarına baktığımızda; %21,1 bakteriyemi, %10,9 kültür pozitif üriner sistem enfeksiyonu, %10,1 olası İYE ve %17,9 odak bulunamayan ateş olarak değerlendirildi. Kesin İYE ve olası İYE tespit edilen atakların toplamı (%21), bakteriyemi insidansı (%21,1) ile neredeyse eşit sonuçlandı. Kan-idrar kültür üreme oranlarına baktığımızda kan kültürlerinde %21,1, idrar kültürlerinde %10,9 pozitiflik bulundu. Kan kültüründe üreyen mikroorganizmaların %77,8'i gram pozitif, %22,2'si gram negatif etkendi. Gram pozitif mikroorganizmalar arasında en çok izole edilen etken KNS (%55,6), gram negatifler arasında ise Klebsiella (%11,1) oldu. İdrar kültüründe en çok izole edilen etkenler %50 Escherichia Coli, 2. Sırada %43 Klebsiella bulunurken, gram pozitif etkenlerden %7 üreme tespit edildi. İdrar kültüründe en çok üreyen her iki bakterinin de Trimetoprim-Sulfametoksazol ve Ampicilline karşı %100 dirençli, 3. Kuşak Sefalosporinlere karşı %50 duyarlı, İmipenem ve nitrofurontoine karşı ise %100 duyarlı olduğu görüldü. Febril nötropenik çocukların idrar analizinde lökositesteraz, nitrit, lökositüri, duyarlılıkları (sırasıyla %42,5, %35,5, %50) kısıtlı bulundu. Aynı zamanda İYE ilişkili lokalize bulguların da duyarlılığı %50 ile kısıtlı bulundu. Çalışmamızda tüm febril nötropeni ataklarının idrar örneklerine baktığımızda 30'unda (%23,5) idrar analizinde bulgu vardı (lökosit-esteraz, nitrit, lökositüri bulgularından en az biri pozitif) fakat sadece 8'inde (%26,6) idrar kültür üremesi oldu, geri kalan 22 (%73,4) idrar analizinde bulgu olmasına rağmen idrar kültür üremesi gerçekleşmedi. Ek olarak başlangıçta olası idrar yolu enfeksiyonu (hem idrar analizinde bulgu var hem de idrar yolu enfeksiyonu ilişkili klinik bulgusu var) düşünülen 18 (%14) febril nötropeni atağının sonradan 5'inde (%27,8) idrar kültür pozitifliği saptandı, geri kalan 13'ünde (%72,2) idrar kültür üremesi gözlenmedi (üreme eşik değer 105CFU/ml alındığında). Tartışma ve Sonuç: Üriner sistem enfeksiyonunun febril nötropenili pediatrik hasta grubunda da diğer çocuklarda olduğu kadar yaygın olduğunu gördük. Bu yüzden febril nötropenide üriner sistem enfeksiyonuna yönelik belirti olmasa da tam idrar tetkiki ve idrar kültürü mutlaka alınmalıdır. Amerikan Pediyatri Akedemisinin 2011 tarihinde yayınladığı üriner sistem enfeksiyonu protokolünde önerilen, bizim çalışmamız dâhil çoğu laboratuarda kabul gören, idrar kültür pozitifliği için orta akım idrarında 105CFU/ml patojen üreme sınırının özellikle nötropenik hastalar için yüksek olduğu düşünülebilir. Zira çalışmamızdaki veriler de bunu destekler nitelikte olup, eğer daha düşük üreme eşik değerleri alınsaydı, enfeksiyon odak noktalarından olası idrar yolu enfeksiyonu olarak değerlendirdiğimiz %10,1 febril nötropeni atağının azalıp, kesin idrar yolu enfeksiyonu olgularının artacağı düşünülebilir. İdrar yolu enfeksiyonunun oluşmasını etkileyen farklı değişkenlerin bağımsız risklerini değerlendirmek için lojistik regresyon modeli oluşturuldu. Modele alınan değişkenler hastaların cinsiyeti, tanısı, mutlak nötrofil sayıları, CRP değerleri, idrar lökosit-esteraz, nitrit, lökositüri ve dizüri oldu. Modelde idrarda nitrit pozitifliğinde idrar yolu enfeksiyonu varlığı riskinin 15,27 kat (%95 GA 3,47-67,11) daha fazla olduğu saptandı. Çalışmamızda idrar kültür antibiyogram çalışması sonucuna göre lösemilerde Pneumocystis Jiroveci profilaksisinde kullanılan Trimetoprim ve Sulfametoksazol'un idrar yolu enfeksiyonu üzerinde azaltıcı etkisi olmadığını ve ayrıca üreyen Escherichia Coli'lerin bu antibiyotiğe dirençli olduğunu bulduk. Anahtar kelimeler: Çocuklarda lösemi, lösemide febril nötropeni, üriner sistem enfeksiyonu.
Çocuklarda COVID-19 pandemisi'nin solunum yolu hastalığı sürveyansına etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan kentinde 2019 yılının aralık ayında ortaya çıkıp tüm dünyaya yayılarak salgına neden olan yeni bir koronavirüs tipi belirlenmiştir. Sanayi devrimi sonrasında hızlı artış gösteren hava kirliliği, yirminci yüzyılın başlarında geleneksel fosil yakıtların aşırı kullanımı sonucu, atmosferde sülfür dioksit (SO2) ve partikül artışına bağlı olarak solunum hastalıklarına bağlı ölümlerde ciddi artışlara neden olmuştur. Çocukluk çağında solunum yolu yakınmalarını ilgilendiren iki durumun retrospektif olarak karşılaştırılması ve aralarındaki ilişkinin ortaya konulması çalışmamızın temel amacıdır. YÖNTEM: Araştırmamız retrospektif olarak planlandı. 1 Mart 2019-30 Mart 2021 tarihleri arasında solunum sistemi yakınmaları olan; öksürük, burun akıntısı, ateş yüksekliği, hırıltılı solunum ve nefes darlığı şikayeti ile Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran 0-18 yaş arasındaki toplam 40.233 hasta dahil edildi. PM10 ve SO2 verileri Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı Web Sitesi'nden alındı. Veriler, SPSS 26 istatistik paket program ile analiz edildi. Tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma), pearson korelasyon testi ve lojistik regresyon kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: Çocuk Acil Polikliniği'ne pandemi öncesi dönemde toplam 29.029 başvuru, pandemi döneminde ise toplam 11.204 başvuru yapılmıştır. Başvurularda %61.4 azalma görüldü. Pandemi öncesi ve sonrası dönemde; hava kirliliği ile çocuklarda solunum sistemi yakınmaları ile gerçekleşen acil servis başvuruları arasındaki anlamlı ilişki gösterilmiştir. SONUÇ: Pandeminin olumsuz etkilerinin yanında hijyen kurallarına uyulması, maske ve mesafeye dikkat edilmesi ile çocuklarda solunum yolu şikayeti ile acil servise başvurularda belirgin düşüş olduğu dikkat çekmektedir.
Preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif stresle ilişkili hastalıkların erken tanısında oksidatif dengenin rolü
AMAÇ: Preeklampsi, preterm doğumun önemli nedenlerinden biridir. Preeklamptik anneden doğan preterm bebeklerde oksidatif hasar ile ilişkili respiratuvar distres sendromu (RDS), bronkopulmoner displazi (BPD), prematüre retinopatisi (ROP), intraventriküler kanama (İVK), nekrotizan enterokolit (NEK), patent duktus arteriozus (PDA) gibi hastalıkların ortaya çıkmasında preeklampsinin yarattığı oksidatif ve antioksidatif durumun etkisi olduğu bilinmektedir. Bu çalışmalardaki çelişkili sonuçlar göstermektedir ki preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif dengenin belirsizliği hala devam etmektedir. Çalışmamızda preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif ve antioksidatif durumu 8 Hydroxy-2-Deoxy-Guanosine (8-OHdG), Total Oxidant Status/Total Antioxidant Status (TOS/TAS), Advanced Oxidative Protein Products (AOPPs) ile değerlendirmek ve oksidatif stresin rol oynadığı RDS, BPD, ROP, İVK, NEK, PDA gibi serbest radikal hasarı ile ilişkili hastalar arasındaki ilişkisini göstermek amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2021 ile Ocak 2022 tarihleri arasında doğum haftası 37 haftanın altında preeklamptik anneden doğup yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı olan 30 preterm bebek hasta grubu ve preeklamptik olmayan anneden doğup yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı olan 30 preterm bebek kontrol grubu olarak alındı. Toplam 60 preterm bebeğin kord kanında, 1., 3. ve 7. günde ardışık olarak alınan serum örneklerinde TOS, TAS, 8-OHdG ve AOPPs biyobelirteçleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grunundaki bebeklerin oksidan ve antioksidan durumu, protein ve DNA hasar düzeyleri karşılaştırıldı. Bu biyobelirteçler düzeyleri ile yatışı boyunca ortaya çıkabilecek oksidatif hasarın neden olduğu hastalıklar (RDS, BPD, NEK, ROP, İVK, PDA) arasındaki ilişki incelendi. Tüm istatistiksel analizler SPSS 25.0 paket programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Hasta grubundaki 30 preterm bebeğin ortalama gestasyonel yaşı 31,73±3,63 hafta, ortalama doğum ağırlığı 1745,33±809,86 g idi. Kontrol grubundaki 30 preterm bebeğin ortalama gestasyonel yaşı 32,43±3,44 hafta, ortalama doğum ağırlığı 2117,5±746,12 g idi. Hasta grubunda kontrol grubuna göre RDS, NEK ve PDA sıklığı daha yüksekti ve gruplar arası bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). BPD, ROP ve IVK açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Hasta grubunun kord, 1., 3. ve 7. günlerdeki tüm zaman noktalarında AOPPs seviyesi kontrol grubuna göre yüksekti ve gruplar arası bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Hasta ve kontrol grupları arasında kord, 1., 3. ve 7. günlerdeki tüm zaman noktalarında 8-OHdG ve TAS seviyeleri için istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Hasta grubunun kord kanındaki TOS seviyesi kontrol grubuna göre yüksekti ve gruplar arasındaki bu fark istatistiksek olarak anlamlıydı (p=0,005). Hasta ve kontrol grupları arasında 1., 3. ve 7. günlerdeki TOS seviyeleri için istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Yaşamının ilk 1 haftasında ardışık bakılan TOS, TAS, 8-OHdG, AOPPs seviyeleri ile oksidatif stress ile ilişkili hastalıklar olan RDS, BPD, NEK, ROP, İVK, PDA arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). SONUÇ: Preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif hasarın erken tanısında yeni bir biyobelirteç olarak AOPPs kullanılabilir. AOPPs'un oksidatif stresle ilişkili hastalıkların erken tanısında kullanılabilirliği ile ilgili yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Büyüme hormonu tedavisi alan çocuk hastaların klinik ve demografik özellikleri
Büyüme Hormonu Tedavisi Alan Çocuk Hastaların Klinik ve Demografik Özellikleri Amaç: Bu çalışmanın amacı boy kısalığı nedeniyle büyüme hormonu tedavisi alan hastaların klinik, demografik özellikleri ve büyüme hormonu tedavisine yanıtlarının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinolojisi Bilim Dalı tarafından takipli, 01.01.2010 ile 31.12.2020 tarihleri arasında büyüme hormonu tedavisi başlanan 192 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası antropometrik verileri, tedaviye yanıtları ve büyüme hormonu tedavisini etkileyen faktörleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya 100'ü (%52,1) erkek, 92'si (%47,9) kız toplam 192 hasta alındı. Hastaların ortalama başvuru yaşı 8,91±4,54 yıl iken, tedaviye başlama yaşı ise 10,35±3,96 yıldı. 128'i (%66,7) izole büyüme hormonu eksikliği, 17'si (%8,9) çoğul hipofiz hormonu eksikliği, 30'u (%15,6) Turner sendromu, 17'si (%8,9) diğer olarak tanı aldı. Tedavi öncesi ortalama boy SDS -3,53±1,34, izlem süresi 4,51±3,15 yıl, tedavi süresi ise 2,81±2,22 yıl idi. Toplam 192 hastanın 63' ü final boyuna ulaşmış olup, ortalama final boyu 149,89±15,7 cm, ortalama final boy SDS ise -2,16±1,51 olduğu saptandı. Final boyuna ortalama ulaşma yaşı ise 15,52±2,57 yıl idi. Sonuç: Tedaviye başlama yaşının, tedavinin birinci yıl ve üçüncü yıl boy SDS üzerine etkili varken, final boy ile anlamlı bir ilişkisi saptanmamıştır. Tedavi öncesi boy SDS değerinin tedavinin birinci, ikinci, üçüncü yılı ve final boy SDS değerleri ile ilişki olduğu bulunmuştur. Ayrıca büyüme hormonu başlangıç dozu ile tedavinin birinci yılı boy SDS ve final boy SDS arasında da ilişki mevcuttur. Final boy SDS değerini etkileyen faktörler; başvuru boy SDS, başvuru vücut ağırlığı SDS, tedavi öncesi kemik yaşı, tedavi öncesi boy SDS, büyüme hormonu başlangıç dozu ve tedavinin birinci yılındaki uzama olduğu kanısına varılmıştır.
Alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı alan çocuklarda D vitamini düzeyi
Pnömoni ve bronşiolit gibi akut alt solunum yolu enfeksiyonları 5 yaşından küçük çocuklarda dünya çapında önde gelen ölüm nedenidir ve bu yaş grubundaki çocukların hastaneye başvurularının en yaygın sebebidir. Alt solunum yolu enfeksiyonları gelişimi için risk faktörleri arasında düşük doğum ağırlığı, eksik bağışıklama, iç mekan hava kirliliği, kalabalık, düşük sosyoekonomik düzey, ebeveynin sigara içiciliği ve kronik hastalıklar yer almaktadır. Kalsiyum ve fosfor dengesi ile kemik metabolizmasındaki önemli rolü bilinen D vitamini aynı zamanda immün sistem regülasyonunda da görev almaktadır. Son yıllarda yapılan gözlemsel çalışmalar düşük D vitamini düzeylerinin alt solunum yolu enfeksiyonları dahil olmak üzere birçok farklı hastalık riskinin artmasına katkıda bulunabileceğini ileri sürmektedir. Bu çalışmamızın amacı alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı alan çocuk hastaların D vitamin düzeylerine bakılarak akut alt solunum yolu enfeksiyonları ile vitamin D düzeyi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Sağlığı Poliklinikleri'nde ve Çocuk Acil Servisi'nde alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı alan 19'u kız, 39'u erkek 53 hasta dahil edildi. Hastaların yaş aralığı 0,1 ila 17 yıl arasında değişmekte olup yaş ortalaması 4,4±4,6 yıl olarak bulundu. Çalışmamızda D vitamini düzeylerine göre hastalık şiddetinin dağılımına bakıldığında D vitamini seviyeleri normal olanlarda klinik şiddeti dağılımları % 33 hafif, % 37 orta ve % 30 ağır şeklinde idi. D vitamini seviyeleri yetmezlik düzeyinde olanlarda klinik şiddeti dağılımları % 60 hafif, % 20 orta ve % 20 ağır şeklinde idi. D vitamini seviyelerinde eksiklik olanlarda klinik şiddeti dağılımları % 18 hafif, % 36 orta ve % 46 ağır şeklinde idi. Sonuç olarak D vitamini düzeylerine göre akut alt solunum yolu enfeksiyonunun klinik şiddeti dağılımı karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. Hastalık şiddetine göre D vitamini düzeyleri karşılaştırıldığında hafif hasta olan grubun D vitamini ortalamasının daha yüksek olduğu tespit edildi. Elde edilen bu sonuçlara göre D vitamini takviyesinin hastalığın klinik şiddetini hafifletebileceği sonucuna varılmıştır.
Santral puberte prekoks ve premature telaş tanılı hastalarının vücut sıvı yağ oranlarının değerlendirilmesi
Amaç: Puberte prekoks (erken ergenlik) sıklıkla karşımıza çıkan, biyolojik, psikolojik ve sosyal olarak çocukları etkileyen bir hastalıktır. Bu etkilerin azaltılması için GnRHa (gonadotropin releasing hormon analoğu) kullanılan en yaygın tedavidir. Bu çalışmamızda prematüre telarş tanılı olgularının takiplerde vücut sıvı-yağ dağılımının değerlendirilmesi ve takiplerdeki değişim oranlarını gözlemlemeyi, ayrıca santral puberte prekoks tedavisinde kullanılan GnRHa'larının vücut sıvı-yağ kompozisyonuna etkisini prospektif olarak tanımlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji polikliniğine Ocak 2021- Temmuz 2021 arasında erken ergenlik şikâyeti ile başvuran ve 'Prematür Telarş' veya 'Santral Puberte Prekoks' tanısı konulan kız çocukları çalışmaya alındı. Prematür telarş tanısı alan çocuklar tedavisiz izlenirken, 'Santral Puberte Prekoks' tanılı hastalara GnRH analoğu başlandı. Prematür telarşla izlenen hastaların biyoempedans cihazı (Tanita BC480) ile vücut yağ sıvı oranları 3 ay aralarla toplam 3 kez ölçüldü. Santral puberte prekokslu hastalar ise tanı anında, tedavi sonrası 3. ayında ve tedavi sonrası 6. ayda olmak üzere 3 kez tartıldı. İlk tanı anında hastaların takvim yaşı, kemik yaşı, tanı yaşı, vücut ağırlığı (VA), vücut ağırlığı SD, boy, boy SD, vücut kitle indeksi (VKİ), VKİ SD, pubertal muayenesi, radyolojik görüntülemesi, tedavi protokolleri kaydedildi. 11 hasta prematür telarş grubunda, 46 hasta santral puberte prekoks grubunda olmak üzere toplam 57 kız çocuğundan değerlendirildi. Tamamen sağlıklı, pubertal bulguları yaşına uygun 62 kız çocuğu kontrol grubu olarak çalışmaya alınarak, antropometrik verileri kaydedildi ve biyoempedans cihazı ile vücut yağ-sıvı oranları kaydedildi. Bulgular: Prematüre telarş ve santral puberte prekoks tanılı toplam tüm hasta grubunun antropometrik değerleri (boy, boy SD, VA, VA SD, VKİ, VKİ SD) kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Tedavi verilen grup olan santral puberte prekoks grubunun; ortalama total vücut yağ ağırlığı, vücut yağ yüzdesi ve total vücut sıvı miktarı değerleri GnRHa tedavisi sonrası istatistiksel olarak anlanmlı düzeyde arttı, ancak sıvı yüzdesi değişmedi. Prematür telarş grubunun kilogram cinsinden yağ ölçümleri ise takiplerde azaldı. Diğer ölçümlerinde ise anlamlı bir değişim saptanmadı. Sonuç: Erken ergenlik şikâyeti olan hastaların VA, VA SD, VKİ, VKİ SD değerleri kontrol grubundan fazladır. Çalışmamız VA ve VKİ değerlerinin fazla olmasının erken ergenliğe katkı sağlayan faktörlerden birisi olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca GnRH agonisti kullanımının vücut yağ miktarını, yağ yüzdesini ve sıvı miktarının artışına neden olduğu, ancak toplam vücut sıvı yüzdesinde değişikliğe yol açmadığını göstermiştir. Bu da GnRH analog tedavilerinin muhtemelen iştahta artışa neden olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Puberte prekoks, Prematüre telarş, GnRH agonisti, vücut sıvı-yağ oranları
Onkoloji hastalarında yüksek doz metotreksat tedavisine bağlı gelişen hepatotoksisitenin metilentetrahidrofolat redüktaz gen mutasyonu ile ilişkisi
Amaç: Çocukluk çağı kanserlerinde sık kullanılan kemoterapötik ilaçlardan olan Metotreksat tedavide önemli bir bileşendir. MTX'ın kullanımında; çevresel nedenlerin yanında bireyin genetik yapısındaki varyasyonların, ilacın etkinliği ve ilaç toksisite gelişimi üzerine etkisi olabileceği literatürde yer almaktadır. Literatürde metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) C677T ve A1298C polimorfizmlerinin, MTX metabolizması ile ilişkili olduğunu ileri süren çalışmalar çokça mevcuttur. Çalışmalarda yer alan uyumsuzluklar nedeni ile MTHFR polimorfizmlerinin metotreksat toksisitesi ve karaciğer fonksiyon testi yüksekliğine etkisini incelemek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Hastalar ve Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Pediatrik Hematoloji-Onkoloji Ünitesinde, kanser tanısıyla yüksek doz metotreksat verilen hastalar değerlendirilmiştir. Hastaların dosyalarından; demografik özellikleri, hastalara verilen metotreksat dozu ve uygulama süresi, tedavi sonrasındaki laboratuvar bulguları ve toksisiteyle ilişkili klinik bulgular retrospektif olarak incelenmiş olup, metilen tetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) enzimi gen polimorfizmi ise prospektif olarak bakılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya yüksek doz metotreksat tedavisi verilen 130 hasta dahil edildi. Hastaların %59,2'si (n=77) erkek, %40,8'i kız (n=53) idi. Tanı anındaki ortalama yaş 89,2±60,5 ay (6 ay-213 ay) idi. Hastalardan 22'si (%16,9) Non-Hodgkin Lenfoma, 19'u osteosarkom (%14,6), 89'u (%68,5) Akut Lenfoblastik Lösemi tanısıyla izlenmekteydi. Hastaların 38'ine (%29,2) 5 gr/m2 dozunda, 46'sına (%35,3) 1 gr/m2 ve altında, 17'sine (%13,1) 2gr/m2 dozunda, 10'una (%7,7) 3gr/m2 dozunda, 19'una (%14,6) 12 gr/m2 dozunda metotreksat verilmiş olduğu saptandı. Klinik ve laboratuvar bulgularına göre 90 hastada (%69,2) toksisite geliştiği, 71 hastada (%54,6) karaciğer fonksiyon testlerinde yükseklik olduğu görüldü. Metotreksat toksisitesi ile metotreksat dozu arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0,028). MTHFR gen polimorfizm analizine göre herhangi bir mutasyonu olan ve olmayanlar hastalarda toksisite görülme arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Toksisite görülme oranları açısından karşılaştırıldıklarında; herhangi bir mutasyonu olmayan hastaların %69,2'sinde toksisite bulguları saptanırken, herhangi bir mutasyonu olan olguların %68,9'unda toksisite bulguları olduğu görüldü. Karaciğer fonksiyon testi yüksekliği ile MTHFR polimorfizmleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda metotreksat dozunun toksisiteyi belirleyen en önemli faktörlerden biri olduğu sonucuna ulaşılmıştır. MTHFR polimorfizmleri ile metotreksat toksisitesi ve karaciğer fonksiyon testlerinin yükselmesi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.
Pediyatrik metabolik kardiyomiyopati tanılı hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı'nda kalıtsal metabolik hastalık tanısıyla izlenen ve kardiyomiyopati tanısı konulan hastaların takipleri süresince kardiyak verilerinin analiz edilerek kalıtsal metabolik hastalıklara bağlı gelişen kardiyomiyopatilerin prognozunu ve mevcut tedavilerin sağkalım ve kardiyomiyopati üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı'nda 2010-2020 yılları arasında bir kalıtsal metabolik hastalığa bağlı kardiyomiyopati tanısı alan 0-18 yaş arası 102 hasta dâhil edildi. Hastaların başvuru semptomları, kalıtsal metabolik hastalık tanıları, kardiyomiyopati tipi, kalıtsal metabolik hastalığa özgün tedavi alıp almadıkları retrospektif olarak değerlendirildi. Ayrıca düzenli takipleri olan 95 hastanın başvuru sırasındaki ve takipteki ekokardiyografik verileri karşılaştırıldı. Mortalite ve morbidite üzerine etkili olan faktörler araştırıldı. Bulgular: Düzenli takip verileri olan 95 hastanın ortalama takip süresi 60,9±54,6 ay olarak saptandı. Altmış hastaya (%58,8) glikojen depo hastalığı, 17 hastaya (%16,7) lizozomal depo hastalığı, 11 hastaya (%10,8) yağ asidi oksidasyon bozukluğu, 11 hastaya (%10,8) mitokondriyal hastalık ve 3 hastaya (%2,9) ise aminoasit ve organik asit metabolizması bozukluğu tanısı konulmuştu. En sık gözlenen kalıtsal metabolik hastalık alt grubu Pompe hastalığı (n=47; %46) idi. Kardiyoloji polikliniğine en sık başvuru yakınmaları sırasıyla solunum sıkıntısı (n=57; %55,9), emerken zorlanma (n=22; %21,6) ve morarma (n=20; %19,6) idi. Hastaların kardiyomiyopati tanısı alma yaşı ortalama 26,2±28,2 ay idi. Takipte 20 hastada (%19,6) aritmi saptandı. En sık gözlenen aritmi supraventriküler taşikardi (n=8; %7,8) idi. Hastaların %85,3'ünde (n=87) hipertrofik kardiyomiyopati, %10,8'inde (n=11) dilate kardiyomiyopati ve %3,9'unda (n=4) ise sol ventrikül noncompaction kardiyomiyopatisi mevcuttu. Takipte hastaların 44'ünde (%46,3) kardiyomiyopati düzeldi. Tedavi sırasında hastaların %40'ının (n=38) mekanik ventilasyon ihtiyacı geliştiği, ve sağ kalım oranınıın %60 (n=57) olduğu saptandı. Ölen hastaların 22'si (%58) glikojen depo hastalığı, 8'i (%21) lizozomal depo hastalığı, 5'i (%13) mitokondriyal hastalık, 2'si (%5) yağ asidi oksidasyon bozukluğu, 1'i (%3) ise aminoasit ve organik asit metabolizması bozukluğu idi. Lizozomal depo hastalığı tanısı olan kardiyomiyopati hastaları ölüm riskinin en yüksek olduğu gruptu(p=0,021).Pompe hastalarında enzim replasman tedavisi ile diyastolde interventriküler septum Z skorunun, sol ventrikül arka duvar çapı Z skorunun ve sol ventrikül kütle indeksinin anlamlı olarak azaldığı (p=0,001) saptanırken yağ asidi oksidasyon bozukluğu tanısı alan hastaların tedavi sonrası dönemde kısalma fraksiyonu ve ejeksiyon fraksiyonu değerlerinin anlamlı olarak arttığı saptandı (sırasıyla p=0,011 ve p=0,018). Diğer kalıtsal metabolik hastalık tanısıyla takip edilen hastalarda tedavi öncesi ve sonrası elde edilen ekokardiyografik verilerinde anlamlı bir değişim gözlenmedi. Sonuç: Kalıtsal metabolik hastalıkları olan çocuklarda eşlik eden kardiyak problemler giderek artan oranlarda tanımlanmaya başlanmıştır. Kardiyak tutulum morbidite ve mortalitede önemli artışa yol açmaktadır. Kalıtsal metabolik hastalığa özgün enzim tedavisi ile özellikle Pompe hastalarında kardiyomiyopatide ve ekokardiyografik bulgularda iyileşme sağlanabilmekle birlikte, kalıtsal metabolik hastalıklarda mortalite hala yüksektir. Anahtar Kelimeler: Ekokardiyografi, Kardiyomiyopati, Kalıtsal Metabolik Hastalık
Çocuklarda taş hastalığının moleküler etiyolojisinde claudin 16 proteininin rolü
Çocukluk çağı üriner sistem taş hastalığı (ÜSTH), birçok morbidite ve komplikasyonu olan prevalansı giderek artan bir hastalıktır. Bu hastalığın etiyolojisinde metabolik nedenlerin varlığının kliniğin daha ciddi seyretmesine neden olduğu gösterilmiştir. Böbrek epitelindeki sıkı bağlantı proteinlerden olan Claudin-16'nın ÜSTH etiyolojisindeki yeri henüz aydınlatılmamıştır. Çalışma Temmuz 2021 ile Temmuz 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 18 yaş altı sağlıklı 50 çocuk ile Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Çocuk Nefroloji Polikliniği'nde primer hiperkalsiürik üriner sistem taş hastalığı tanısı ile takip edilen 50 hasta arasında yürütüldü. Tüm istatistiksel analizler SPSS 23.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Çalışmada hasta ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, boy, VKİ, doğum haftası gibi sosyodemografik özelliklerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Hasta grubunda kontrol grubuna göre Spot idrar Ca/Cr, ürik asit/Cr, Na/K değerleri istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek; Spot idrar Mg/Cr, sitrat/Cr değerleri ise istatistiksel açıdan anlamlı derecede düşük görüldü (p<0,05). Serum Ca düzeyi, Hasta grubunun tamamında referans aralıklarda olmasına rağmen kontrol grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. (p<0,05). CLDN-16 gen paneli sonucu hasta ve kontrol grubunda Arg55Ser/Ala56LeufsTer16 birleşik heterozigot mutasyonu görüldü. Bu mutasyonun sağlıklı kontrol grubundaki sıklığının yüksek olması(%9) nedeni ile bu mutasyon polimorfizm olarak kabul edildi. Bu polimorfizmin sıklığı, hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda fazla görüldü (p<0,05). Polimorfizmli hasta grubu ile polimorfizmsiz hasta grubu arasında yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, boy ,VKİ, doğum haftası, yenidoğan döneminde hastanede yatış öyküsü, ailede taş hastalığı varlığı, anne ve baba arasında akrabalık varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Spot idrar Ca/Cr, polimorfizmli hasta grubunda polimorfizmsiz hasta grubuna göre daha yüksek ortalamada görülmesine karşın bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Spot idrar Na/K, polimorfizmli hasta grubunda polimorfizmsiz hasta grubuna göre anlamlı oranda yüksekti (p<0,05). Çalışmamızda Claudin-16 genindeki Arg55Ser/Ala56LeufsTer16 birleşik heterozigot polimorfizmi hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek görüldü. Bu nedenle bu polimorfizmin varlığının, hiperkalsiürik taş hastalığına yatkınlığa neden olabileceği düşünülmüştür. Gelecekte daha geniş örneklem grupları ile çalışmaların yapılması, Claudin-16'nın Hiperkalsiürik ÜSTH ile ilişkisinin netleştirilmesini sağlayabilir. Bu sayede ÜSTH hastalığı için erken tanı ve erken tedavi ile komplikasyonların önüne geçilebilir.
Hematolojik maligniteli hastaların febril nötropeni ataklarının değerlendirilmesi
Amaç: Febril nötropeni, bağışıklığı baskılanmış hastalarda ya da kemoterapi sırasında sık karşılaşılan, erken tanı ve tedavisinin yapılması gereken hematolojik acildir. Belli aralıklarla, FEN ataklarının klinik seyir ve özellikleri değerlendirilmeli, tedavi etkinliğini inceleyen çalışmalar yapılmalıdır. Hastanemizde hematolojik malignite nedeniyle takip edilen ve FEN atağı geçiren çocuk hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının, uygulanan tedavilerin incelenmesi ve merkezimizin verilerinin dökümante edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Manisa Celal Bayar üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Hematoloji kliniğinde, 2014-2021 tarihleri arasında hematolojik malignite tanısı ile takip edilmiş hastaların FEN atakları ele alınmıştır. Bu çalışmada; FEN ataklarındaki hastaların yaşı, cinsiyeti, nötrofil sayısı, kaçıncı FEN atağı olduğu, ateşe eşlik eden şikayetleri, enfeksiyonun tipi, ateşin kaç gün sürdüğü, FEN atağının tedavinin hangi bölümünde olduğu, kültür sonuçları ve kullanılan antibiyotikler retrospektif olarak araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 42 hastanın 148 FEN atağı retrospektif olarak incelendi. Hastaların 34'ü ALL, altısı AML, ikisi JMML hastasıydı. Nötrofil sayısı FEN atakalarının 118'inde <500/mm3, 24'ünde 500-1000/mm3, altısında 1000-1500/mm3 arasındaydı. Febril nötropeni ataklarının 53'ü (%35,8) kız hastalarda, 95'i( %64,2) erkek hastalarda saptandı. Akut lenfoblastik lösemili hastaların risk gruplarına göre nötropeni düzelme sürelerine bakıldığında; SRG'de olanların 9 gün ± 6,16 gün, MRG'de 8,79 gün ±9 gün, HRG'de olanların 14,35 gün ± 11,15 gün olarak bulundu. Yüksek risk grubunda olan hastalarda nötropeni süresindeki uzunluk istatiksel olarak anlamlıydı (p:0.019). En sık şikayet olarak 40 atakta (%27) öksürük şikayeti saptanırken, 61 atakta (%41,2) şikâyet saptanmadı. Enfeksiyon kliniklerinin dağılımına bakıldığında; 35 atak (%40,2) ile ÜSYE kliniği en sık karşımıza çıkan klinikti. Febril nötropeni ataklarının 42 sinde (%28,3) kan kültüründe üreme saptanırken, 106'inde (%71,96 üreme saptanmadı. Akut lenfoblastik lösemi tanılı hastaların FEN atakları en sık konsolidasyon (48 atak, %42,9) ve indüksiyon evresinde (26 atak, %23,2) görülürken, akut myeloid lösemi tanılı hastalarda ise en sık AIE (10 atak, %31,25) ve HAE (sekiz atak, %25) tedavi bloğunda görüldü. FEN ataklarında ilk gün başlanan antibiyotikler incelendiğinde atakların sadece %4.7'sinde meropenem monoterapisi başlanırken, %95,3'nde kombine tedavinin başlandığı saptandı. Tartışma ve Sonuç: Hematolojik maligniteli hastalarda FEN; hastane yatışının uzamasına, geniş spektrumlu antibiyotik ihtiyacının artmasına, yaşam kalitesinin düşmesine ve mortaliteye neden olmaktadır. Febril nötropeni hastalarında ampirik antibiyotik kullanımına bağlı olarak mortalitede önemli ölçüde azalma olmuştur. Hematolojik maligniteli hastalarda nötropeni süresinin >10 gün olması ve ANS<100 mm3 olması enfeksiyon riskini artıran en önemli faktörlerdir. Bizim çalışmamızda hastaların %53,3'ünde (79 atak) ANS<100 mm3, %35,8'nde (53 atak) nötropeni süresi 10 günün üzerindeydi. Nötropeni süresi yüksek risk gurubundaki hastalarda belirgin olarak düşük ve orta risk grubu hastalardan uzun olmasına rağmen, hasta başına düşen FEN atağı sayısı benzerdi. Febril nötropeni ataklarıda mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış enfeksiyonun en değerli göstergesi kültürde etken olan patojenin üremesinin gösterilmesidir. Literatürde bakteriyemi sıklığı %20-46,5'lerde bildirilmektedir. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak FEN ataklarının %28,3 ü (42 atak) kan kültüründe üreme saptandı. Kan kültüründe en sık üretilen bakteri KNS (24 atak, %57) iken, antibiyotik direnci en fazla olan bakteri ise klebsiella pnömonia (7 atak, %16,6) bakterisi olarak saptandı. Alınan 89 idrar kültüründen 11'inde (%12,3) üreme saptandı. Üreme saptanan kültürlerde en çok üreyen mikroorganizma Escherichia coli oldu (%45,4). Hematolojik maligniteli hastaların FEN atağının olduğu dönemde almakta olduğu kemoterapi protokollerine göre kemik iliği baskılanması farklı olmaktadır. Çalışmamızda AL nin indüksiyon ve konsolidasyon tedavisinde FEN riskinin daha yüksek olduğu bulunmuş, bu durum tedavinin bu dönemlerinde kemik iliği baskılanmasının daha belirgin olmasına bağlanmıştır.
2000-2012 yılları arasında konjenital hipotiroidi tanısı konan çocukların büyüme parametreleri ve tedavi özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Konjenital hipotiroidi yaklaşık 2000-4000 canlı doğumda bir rastlanan ve neonatal dönemde en sık karşılaşılan endokrinolojik problemdir. Tiroid hormonları, doğum sonrası normal somatik büyüme ve iskelet gelişiminin birincil belirleyicisi ve insanda kemik ve mineral metabolizmasının önemli bir düzenleyicisidir. Tedavi edilmeyen çocukluk çağı hipotiroidizmi, derin bir büyüme geriliği ve gecikmiş bir iskelet matürasyonu ile sonuçlanır. . Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ocak 2000 ve Aralık 2012 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniği'ne başvurup, konjenital hipotiroidi tanısı alarak takip edilen hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların; tanı anındaki takvim yaşı(gün), cinsiyeti, antropometrik ölçümleri ve oksolojik verileri , tedavi başlangıç yaşı(gün), tedavide ilaç başlangıç dozu(mcgr/kg/g) , tedavinin devamlılığı, tedavi öncesinde ve izlemdeki laboratuar ve radyolojik bulguları, hastanın annesinde tiroıd hastalığınının olup olmadığı yönlerinden incelendi ve veriler kaydedildi. Veriler tanımlayıcı istatsitikler (sayı, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma, ortanca, min-max değerleri), bağımlı gruplarda t testi (normal dağılım koşulları sağlanmadığında Wilcoxon testi), bağımsız gruplarda t testi, (normal dağılım göstermeyen bağımsız gruplarda mann-whitney u testi) , pearson korelasyon testi ve ki kare testi kullanılarak değerlendirildi. Verilerin istatiksel değerlendirmesi SPSS (Statistical Package for Social Science) 24 programında yapıldı. p≤0.05 ise istatistiki olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda %51,5 oranında kalıcı kh, %48.5 oranında geçici kh tanısı almış, kız olgularda kalıcı kh oranı: %56,8, erkek olgularda kalıcı kh oranı %47,3 olarak görülmüş, kız hasta grubunda kalıcı konjenital hipotiroidi oranları daha yüksek saptanmıştır. Çalışmamızda kalıcı ve geçici kh tanılı hastalar arasında , tsh< 10 u/ml ve tsh<5 u/ml altında izlendiği tedavi günleri açısından anlamlı fark saptanmış, kalıcı konjenital hipotirodili olgularda tsh düzeyinin 10 u/ml ve 5 u/ml altında düşme süresinin geçici kh grubuna göre daha uzun olduğu istatistiksel olarak anlamlı görülmüştür, Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak tiroglobulin düzeyleri kalıcı kh grubunda ortalama :217,18±110,84 ng/ml, geçici kh grubunda ortalama 269,35±79,24 ng/ml olarak bulunmuş, geçici kh grubunda tg düzeyleri daha yüksek olarak görülmüştür ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Çalışmamızda kalıcı ve geçici kh tanılı hastaların son poliklinik izlemlerinde aldıkları tedavi dozları incelendiğinde kalıcı kh grubunda ortalama tedavi dozu: 1,74± 1,12 mcg/kg/gun, geçici kh grubunda ortalama tedavi dozu : 1,33±1,07 mcg/kg/gün bulunmuş, kalıcı kh grubunda tedavi dozu ortalaması daha yüksek saptanmış, ve bu fark istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur (p:0,009). Hastalarımızın son izlem tarihindeki bmi değerleri incelendiğinde; ortalama bmi: 18,27±4,22 kg/m2 olarak saptanmıştır, geçici kh grubunda ortalama bmi: 16,88kg/m2 ±2,81 kg/m2 , kalıcı kh grubunda:19,59±4,87 kg /m2 saptanmış kalıçı kh grubunda bmi değereleri daha yüksek saptanmış ve bu fark istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Sonuç olarak geçici ve kalıcı kh li hastaların ayırıcı tanısında tanı öncesinde bize ipucu verebilecek herhangi bir rutin tetkik bulunmamaktadır. İzlem sırasında tahmin edilebileceği gibi TSH düzeylerinde düşüş daha hızlı olmaktadır. Tedavi sırasında özellikle antropometrik parametreleri açısından kalıcı ve geçici hipotiroidili hastalar arasında bir fark yoktur. Bu özellikle kalıcı 72 hipotiroidili hastalarda tanı zamanı ve tedavi etkinliğininin önemini göstermektedir.
Çocuk hastada anatomik işaret ve ultrason eşliğinde santral venöz kateter takılma yöntemlerinin etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç: Kritik çocuk hasta bakımında damar yolu erişiminin santral venöz kateterler aracılığıyla sağlanmasında ultrasonografi (USG) kılavuzluğuyla yapılan girişimlerin geleneksel anatomik işaretleme yöntemine olan üstünlüğünü göstermek ve bunun yanı sıra kısa bir eğitim ile bile USG'nin bu işlem için kullanılabileceğini göstermek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, prospektif randomize kontrol gruplu bir araştırma olarak tasarlanan bu çalışmada Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi ikinci ve üçüncü basamak çocuk yoğun bakım ünitelerine 15 Mart 2020 ile 15 Haziran 2022 tarihleri yatırılan 1 ay -18 yaş arası 93 kritik çocuk hasta dahil edildi. 15 Mart 2020 – 1 Ocak 2021 tarihleri arasında anatomik işaretleme yöntemi ile bir çocuk yoğun bakım uzmanı tarafından santral venöz kateter takılan 50 hastanın verileri çalışmaya alındı. Bilimsel Araştırma Projeleri alt yapısı ile alınan USG geldikten sonra 1 Ocak 2021 – 15 Haziran 2022 tarihleri arasında, 2 günlük USG kursu eğitimi almış bir pediatri uzmanlık öğrencisinin yaptığı ultrasonografik görüntüleme ile aynı çocuk yoğun bakım uzmanı tarafından santral venöz kateter takılan 43 hasta çalışmaya dahil edildi. Demografik bilgiler, girişim süreleri ve komplikasyonlar çalışma formuna not edildi. SPSS yazılımıyla istatistiksel veri analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmadaki 93 olgunun 43'üne USG ile, 50'sine anatomik işaretleme ile kateter takıldı. USG ile girişimlerin daha başarılı olduğu saptandı (%95.3'e karşı %72, p=0.003). USG ile takılan SVK'larda anatomik işaretlemeye göre, bir hastaya birden daha fazla girişim yapma ihtiyacının azaldığı (%22'ye karşı %62.8, p<0.001); damara ilk ponksiyon sürelerinin daha kısa olduğu (ortalama 10 sn'ye karşı 45 sn, p<0.001); girişimin daha kısa sürdüğü (ortalama 120 saniyeye karşı 300 saniye, p<0.001) saptandı. USG ile yapılan girişimlerde hematom oranı daha az saptandı (%2.3'e karşı %14, p=0.045). Sonuç: USG ile girişim süresinin kısaldığı, tekrar girişim ihtiyacının azaldığı, hematom sıklığının azaldığı, anatomik varyasyonların ve tromboze damarların görüntülenip kaçınılabileceği görülmüştür. Kritik çocuk hastalarla ilgilenen bütün hekimlerin kısa süreli bir eğitim alarak gündelik pratiklerinde ve girişimsel işlemlerinde USG kullanmasını öneriyoruz.
Çukurova Üniversitesi çocuk allerji polikliniğine başvuran 5 yaş altı çocuklarda kuruyemiş allerjisi, sıklığı ve klinik özelliklerinin araştırılması
Amaç: Besin alerjileri içinde olan kuru yemiş alerjileri ülkemizde sık üretim ve tüketim alışkanlıklarından da etkilenerek oldukça yaygın görülmektedir. Kuruyemiş alerjileri hafif ürtiker gibi semptomlardan anafilaksi gibi ağır klinik tablolara kadar çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Bu çalışmamızda Çukurova Üniversitesi, Balcalı Hastanesi, Çocuk Alerji ve İmmünoloji Polikliniğine başvuran 5 yaş altı kuru yemiş alerjisi tespit edilen çocukların demografik, klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem Ocak 2017– Aralık 2021 tarihleri arasında Çocuk İmmünoloji ve Alerji Polikliniğinde değerlendirilerek deri prick testinde ve/veya spesifik IgE değerlerinde duyarlılık saptanan 85 çocuk hastanın demografik bilgileri, ayrıntılı alerji öyküleri ve ek laboratuvar bulguları retrospektif olarak deri prick testi boyutları, eozinofil sayısı, bazofil sayısı, total immünoglobulin E ve spesifik immünoglobulin E değerleri kaydedildi. Veriler SPSS (versiyon 26.0) paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın yaş ortalaması 30 ay ve 35'i kız 50'si erkek idi. Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın 29'unda (%34,1) tek bir kuruyemişe, 56'sında (%65,1) birden fazla kuruyemişe karşı alerjisi vardı. 85 hastada toplam 211 kuruyemişe karşı duyarlılık saptandı. Hastaların 55 (%26)'inde fındık, 24 (11,39'ünde ceviz, 51 (%24,2)'inde Antep fıstığı, 25 (%11,8)'inde badem, 28 (%13,2)'inde kaju fıstığı, 28 (%13,2)'inde yer fıstığı alerjisi vardı. Kuruyemiş alerjisine eşlik eden diğer besin alerjilerine bakıldığında; hastaların 38 (%44)'inde inek sütü, 22 (%25)'sinde yumurta alerjisi vardı. Kuruyemiş alerjisi olan hastalarda başvuru şikayetleri, %63 cilt bulguları, %8 gastrointestinal sistem bulguları, %14 solunum bulguları, %7 anjioödem, %7 anafilaksi idi. Hastaların %43'ünde alerjik hastalık öyküsü yoktu. %40'ında atopik dermatit, %10 astım, %4,7 alerjik rinit, %1,2'sinde anafilaksi öyküsü vardı. Hastalarımızın %17'sinde aeroalerjen ile duyarlanma vardı. Polen alerjisi 8 hastada (%9,4), ev tozu akarı 7 (%8,2) ile duyarlanma tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda kuruyemiş alerjilerinde en sık alerjiye sebep olan kuruyemişler %26 oranıyla fındık ile ve %24 oranıyla Antep fıstığı ile izlendi. Bu veriler ülkemizde yayınlanan literatür verileriyle uyumluydu. Çalışmamızda 85 hastamızda toplam 211 ve %65'inde birden çok kuruyemişe karşı alerji saptandı. Bunların çoğunluğu IgE aracılı alerjiydi. Hastaların %40 gibi yüksek bir oranında atopik dermatit öyküsü vardı. Hastaların yalnız %9,4'ünde tolerans gelişmişti. Tolerans gelişenlerin %75'inde 24 aydan daha uzun sürede tolerans gelişmişti. Çalışmamızda kuruyemiş alerjileriyle ilgili bulduğumuz bulgular literatürdeki çalışmalarla uyumlu idi. Ancak bazı farklı sonuçlarımız da mevcuttu. Bu durumun çalışmamızdaki bazı kısıtlılıklara bağlı olduğu düşünüldü. Anahtar kelimeler: Kuruyemiş alerjisi, besin alerjisi, ağaç yemişleri alerjisi
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı olan çocuk hastalarda prognozu etkileyen faktörler
Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPKBH) renal tübül epitelinden gelişen içi sıvı dolu kistlerle karakterize, tipik olarak orta yaşlarda son dönem böbrek hastalığı ile sonuçlanan 1/400-1/1000 insidansa sahip olan genetik geçişli bir hastalıktır. Bu çalışma ile ODPKBH olan çocuk hastalarımızın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında ODPKBH tanısı almış ve takip edilen 28 çocuk hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların klinik bulguları, fizik muayene bulguları, yapılmış olan laboratuvar tetkik ve genetik sonuçları, radyolojik görüntülemelerinin sonuçları dosyalarındaki kayıtlardan elde edilirken, halen takip edilen hastalara hipertansiyon açısından değerlendirilmesi için 24 saatlik kan basıncı monitorizasyonu yapıldı. Bulgular: Yirmi sekiz hastanın 15'ü (%53,6) kız, 13'ü (%46,4) erkekti. Hastaların ortalama tanı yaşı 7,58±3,55 yıldı. Hastaların ortalama takip süresi 4,87±3,37 yıldı. Hastaların %17,9'unda anne baba akrabalığı mevcuttu. Ailede ODPKBH öyküsü oranı %85,7 olarak saptandı. Hastaların %85,7'sinde PKD1 gen mutasyonu saptandı. On iki (%42,9) hastanın ailesinde kronik böbrek yetmezliği (KBY) öyküsü vardı ve ailede ortalama KBY yaşı 51,16±6,39 yıldı. Hastaların tanı anındaki ortalama boy SDS (0,49±1,61) ve son kontrollerindeki ortalama boy SDS'leri (0,44±1,33) arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,776). Tanı anında hastaların %17,9'unda ofis ölçümleri ile hipertansiyon saptanırken son kontrolde hastaların %25'inde hipertansiyon saptandı (p=0,688). Hastaların %53,6'sı ACEi kullanıyordu. Hastaların tanı anında ortalama eGFR değerleri ile son kontrollerinde ortalama eGFR değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,584). Hastaların tanı anında %21,4'ünde proteinüri, %21,4'ünde ise mikroalbüminüri saptanırken son kontrollerinde %10,7'sinde proteinüri ve %25'inde de mikroalbüminüri saptandı. Hastaların son kontrollerindeki USG'de ortalama toplam böbrek volümü 250,0±146,1 ml olarak bulundu. 24 saatlik yaşam içi kan basıncı ölçümlerine göre değerlendirildiğinde toplam böbrek volümü ile gündüz ortalama arteriyel kan basıncı (r=0,605, p=0,001), gündüz sistolik kan basıncı (SKB) (r=0,550, p=0,002), gece ortalama arteriyel kan basıncı (r=0,537, p=0,003) ve gece SKB (r=0,610, p=0,001) arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon saptandı. Hastaların vücut kitle indeksi ile toplam böbrek volümü arasında anlamlı korelasyon saptandı (r=0,522, p=0,004). Hastaların %15,4'ünde SKB ve/veya DKB'de nokturnal dipping görülmedi. Çalışmaya dahil edilenler arasında eGFR<90 ml/dk/1.73m2 olan hastamız olmadığından renal sağ kalım değerlendirilmesi yapılamadı. Tartışma/Sonuç: ODPKBH olan çocuklarda proteinüri, mikroalbuminüri ve hipertansiyon sık görülmektedir. ODPKBH olan çocuklarda toplam böbrek volümü arttıkça kan basıncı artışı görülmektedir ve hipertansiyon görülme sıklığı artmaktadır.
Astımlı çocuklarda sağ ventrikül fonksiyonları ve vasküler epitel arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Astım, havayollarının birçok inflamatuar hücre ve medyatörlerin rol oynadığı kronik inflamatuar bir hastalığıdır.Astımlı hastalarda salgılanan sitokinler ve değişik mediatörler nedeniyle pulmoner vazokonstrüksiyon ,bronkokonstrüksiyon gelişmekte , havayolu ve vasküler epitelde proliferasyon ortaya çıkmaktadır.Bu hasara neden olan sitokinlerin başında endotelin ve PDGF gelmektedir. Sonuç olarak astımlı hastalarda pulmoner hipertansiyon ve kardiak fonksiyonlarda etkilenmeler ortaya çıkabilmektedir. Akut astım atağı sırasında sağ ventrikül disfonksiyonu atağın ciddiyeti ile doğru orantılı olarak artmaktadır. Akut astım atağında doku doppler ekokardiyografi yapılması ile hastalarda ventrikul fonksiyonunda meydana gelebilecek degişiklerin saptanması amaçlanmaktadır.Bu çalışmada toplam 80 hasta incelendi. Ağır ve orta astım atağı olan hastaların ortalama pulmoner arter basınçları hafif astımlı gruba göre yüksek olduğu gözlendi. Ekshale hava örneklerinde değerlendirilen Endotelin-1 ve PDGF-BB ağır astım ataklı grupta diğer gruplara göre yüksek oranda saptanıldı. Ortalama pulmoner arter basıncı artması ile inflamatuar sitokinlerin astım atağı ile doğru orantılı olarak yüksek olduğunu ve noninvaziv yöntemler ekokardiyografi, doppler ekokardiyografi ve yoğunlaştırılmış nefes havasının kullanılabileceği gösterilmiştir.
Amplitüd-integre elektroensefalografinin preterm beyin matürasyonunu göstermedeki tanısal değeri
Giriş: Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde (YYBÜ) perinatal asfiksili hastaların izleminde amplitüd-integre elektroensefalografi (aEEG) giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. İnfantlarda beyin matürasyonun izleminde aEEG oldukça fayda sağlamaktadır.Amaç: Bu çalışmanın amacı, değişen postmenstrüel haftalardaki preterm infantların aEEG traselerinin incelenmesi ve belirlenmesidir.Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi yenidoğan yoğun bakım ünitesine 37. postmenstrüel hafta altında kabul edilen ve nörolojik problemi saptanmayan klinik olarak stabil prematüre infantların prospektif olarak aEEG'leri incelendi. Bu aEEG'lerin üç farklı aEEG zemin paterni (devamlı olmayan düşük voltaj, devamlı olmayan yüksek voltaj ve devamlı), uyku-uyanıklık değişimleri ve en düşük amplitüd alt sınır değeri görsel analiz ile incelendi. Ayrıca, devamlı patern, en düşük amplitüd alt sınır değeri ve uyku-uyanıklık siklusunu içeren bir skorlama sistemi kullanılarak da aEEG kayıtlarının matürasyonları değerlendirildi.Bulgular: 24 infanttan elde edilen 33 aEEG kaydı incelendi. Postmenstrüel haftanın artması ile en düşük amplitüd alt sınır değerinde artış saptandı. Postmenstrüel haftanın artması ile daha devamlı aEEG traseleri ve daha matür uyku-uyanıklık siklusları gözlendi. Devamlı olmayan yüksek voltaj ve düşük voltaj paternleri ile postmenstrüel hafta arasında ters ilişki saptandı. Postmenstrüel haftanın artması ile matürasyona bağlı olarak total skorda artış gözlendi.Sonuç: Postmenstrüel haftanın artması ile devamlılığın ve uyku-uyanıklık döngülerinin arttığı, daha yüksek en düşük amplitüdlerin olduğu daha matür aEEG traseleri gözlenmektedir.
Down sendromlu süt çocuklarının beslenme durumları ile vitamin ve mineral düzeylerinin incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda, Down sendromlu ve sağlıklı süt çocuklarının beslenme alışkanlıkları ile kan vitamin ve mineral düzeyleri arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza süt çocukluğu döneminde bulunan 53 Down sendromu çocuk ve benzer yaş ve cinsiyette sağlıklı ek hastalığı olmayan sağlıklı çocuklar dahil edildi. Tüm katılımcıların ailesine demografik verileri ve annenin/çocuğun beslenme alışkanlıklarını sorgulayan anket yüz yüze yöntem ile uygulandı. Ayrıca tüm katılımcılardan 5 ml kan örneği alınarak bu örnekten hemogram (Beyaz küre hematokrit, hemoglobin, platelet ve MCV), vitamin B12, folik asit, vitamin D3, ferritin, demir, toplam demir bağlama kapasitesi, selenyum ve çinko değerleri çalışıldı. Bulgular: Down sendromu hastaları ve sağlıklı kontroller arasında yaş ve doğum kilosu açısından fark olmadığı gözlendi (p>0,05). Down sendromu olan grupta kardeş sayısının, anne ve baba yaşının sağlıklı kontrollere göre anlamlı seviyede yüksek olduğu saptandı (p=0,001). Down sendromu olan gruptaki çocukların vücut ağırlığı persentili diğer gruba göre yüksek ve baş çevresi ölçümleri ise sağlıklı kontrollere göre düşük saptandı (sırasıyla p=0,049 ve p=0,002). Diğer vücut ölçümleri açısından her iki grup arasında anlamlı fark olmadığı saptandı (p>0,05). Sağlıklı kontrollerin ortalama çinko düzeylerinin Down sendromu olan hastalara göre anlamlı seviyede yüksek olduğu saptandı (p=0,017). Vitamin B12, toplam demir bağlama kapasitesi, ferritin, vitamin D3 ve selenyum değerleri açısından iki grup arasında fark olmadığı gözlendi (p>0,05). Folat ve demir değerlerinin ise Down sendromu olan hastalarda sağlıklı kontrollere göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,042). İkinci altı ayda arasında anne sütü ve ek gıda ile beslenen çocukların selenyum seviyelerinde düşüklük olduğu tespit edildi (p=0,017). İlk 6 aydaki beslenme alışkanlıkları ile selenyum düzeyleri arasında bir ilişki tespit edilmedi (p=0,079). Çocukların ve annelerin beslenme alışkanlıkları ve demografik veriler ile selenyum ve çinko düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olmadığı saptandı (p>0,05). Sonuç: Çalışmamız sonucunda Down sendromlu çocukların beslenme alışkanlıkları ile vitamin ve mineral düzeyleri arasında bir ilişki olmadığı saptandı. Sağlıklı çocuklar ile Down sendromlu çocuklar arasında gözlenen vitamin ve mineral düzeylerindeki farklılıkların özellikle metabolizmada gözlenen değişikliklerden kaynaklandığı düşünüldü. Ancak yine de bu çocuklarda gözlenen eser element ve vitamin düzensizlikleri konusunda farkında olunması ve herhangi bir eksiklik durumunda daha erken müdahale edilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Beslenme alışkanlığı, Çinko, Down sendromu, Selenyum
Vezikoüreteral reflülü hastalarda anjiyotensin-2 Tip1/Tip2 gen polimorfizm dağılımı ve MRNA değerleri ile genotip-fenotip ilişkisi
Anatomik ve fonksiyonel nedenlerle üreterovezikal birleşim yerindeki yetersiz valvüler mekanizmaya bağlı olarak, idrarın işeme esnasında üreterlere ve böbreklere geri kaçışı vezikoüretral reflü (VUR) olarak adlandırılır. Renal skar ve reflü nefropati (RN) gelişiminde son yıllarda yapılan çalışmalarda genetik faktörler üzerinde durulmaktadır. En iyi bilineni renin-anjiyotensin sistemi ile ilgili yapılan çalışmalardır.Anjiyotensin2Tip1/Tip2 reseptör gen polimorfizmlerinin (AT1R/AT2R) renal parankim hasarında rol oynadığı bildirilmektedir. Çalışmamızın amacı, AT1R/AT2R gen polimorfizmlerinin, VUR?lu hastalardaki rolünün araştırılmasıdır. Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Nefroloji polikliniğine başvuran, T.İYE tanısı alan renal skar (+) 25 / renal skar (-) 25 hasta, VUR tanısı alan renal skar (+) 25 / renal skar (-) 25 hasta ile 50 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. İYE hasta grubunun 23 `ü erkek, 27?si kız, yaş ortalaması 6,9±3,0?dı. VUR?lu hastaların 22?si erkek 28?i kız hasta olup yaş ortalaması 7,3±2,9 olarak değerlendirildi. Nörojenik mesane, alt üriner sistem obstrüksiyonu, çift toplayıcı sistem ve ektopik böbrek gibi sekonder reflülü hastalar ve ek üriner malformasyonlar çalışma dışı bırakıldı. AT1R gen polimorfizmi değerlendirildiğinde T.İYE olgularında AC genotipi kontrol grubuna göre 2,7 kat yüksek ve CC genotipi kontrol grubuna göre 6 kat yüksek değerlendirilmiş olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). İYE skar (-) grupta, AC genotipi kontrol grubuna göre 3,6 kat yüksek (p<0,05) ve İYE skar (+) grubunda CC genotipi kontrol grubuna göre 9,9 kat yüksek (p<0,05) olup istatistiksel olarak anlamlı değerlendirildi.T.İYE grubunda C Allel sıklığı (%38,0) kontrol grubuna göre (%19) daha yüksek değerlendirildi ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0,05). VUR skar (-) grupta AC genotipi kontrol grubuna göre 3 kat yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). AT2R gen polimorfizmi değerlendirildiğinde T.İYE grubunda GG genotipi, kontrol grubuna göre 3,2 kat yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). T.İYE grubunda G allel sıklığı(%48,0),kontrol grubuna göre (%34,0) daha fazla değerlendirilerek istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Çalışmamızda, AT1R/AT2R gen polimorfizmileri ile VUR?da skar gelişimi açısından anlamlılık bulunmazken,T.İYE?de reflüden bağımsız olarak, renal skar gelişiminde rol oynayabileceği değerlendirilmiştir.Bu durum VUR?da skar gelişiminde farklı genetik faktörlerin rolü olabileceğini düşündürmekle birlikte preliminer çalışma olarak daha fazla sayıda hasta popülasyonu ile desteklenmelidir.
12-18 ay arası çocukların beslenme durumlarının, ailelerin beslenme konusundaki bilgi düzeylerinin belirlenmesi ve hematolojik-biyokimyasal değerler ile ilişkisi
Doğumdan iki yaşın sonuna kadar en hızlı olan büyüme ve gelişme dönemi yaşama sağlıklı başlangıç için en kritik dönemdir. Bu dönemde görülen büyüme geriliğinin iki yaş sonrasında düzeltilmesi oldukça güçtür. Bu nedenle süt çocuğu ve küçük çocukların beslenmesi tüm sağlık personeli ve çocuk hekimleri tarafından üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Çalışmamızda ailelerin beslenme konusundaki bilgi düzeyi ile 12-18 ay arası çocukların hemogram, serum demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin, folik asit, B 12 vitamini, A vitamini, E vitamini, D vitamini, çinko ve bakır düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlandı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine herhangi bir sağlık sorunu ile başvuran, yaşları 12-18 ay arasında değişen 207 çocuk hasta çalışmaya alındı. Ailelere çocukların beslenme durumlarını öğrenmek amaçlı anket uygulandı. Araştırmamıza katılan çocukların %34'ü (n:71) kız ,%66'sı (n:136) erkekti. Çocukların % 4.8'i (n:11) preterm doğumdu. Hastaların % 15'nin (n:31) doğum ağırlığı normalden düşüktü (<2500 g). Doğum ağırlığı düşük olan çocuklarda bakılan ferritin, demir, B 12 vitamini ve folik asit düzeyleri düşük saptandı. Anne yaşının, ailenin eğitim düzeyinin, çocuk sayısının, anne mesleğinin, sosyoekonomik durumunun, kültürel etkenlerin bebek beslenmesinde ve gelişiminde etkili olduğu gösterildi. Sosyoekonomik durumu kötü olan ailelerin çocuklarında ferritin, bakır, folik asit ve B 12 vitamin düşüklüğü saptandı. Beslenme konusunda sağlık personelinden eğitim almayan ailelerin çocuklarında çinko eksikliği saptandı. Sağlık kuruluşundan takip edilmeyen çocuklarda folik asit ve A vitamini düşüklüğü saptandı. Sonuç olarak bebeklerin zamanında uygun besinlerle önerilen miktarda kalori, protein, vitamin ve mineral içeriği bulunduran gıdalarla beslenmesi bebeğin gelişmesinin ve büyümesinin yanında uzun dönem sağlığı yönünden çok önemlidir. Bebekler hem dengeli ve yeterli beslenmeli hem de doğru beslenme davranışlarını edinmelidir. Bu yüzden tüm annelerin bebek beslenmesi konusunda eğitilmesi çok önemlidir.
Sağ ventrikülün değerlendirilmesinde yenidoğandan adölesan yaşa kadar triküspit annular plan sistolik esneme mesafesi (TAPSE) normal değerleri
Sağ ventrikül sistolik fonksiyonlarını değerlendirmede triküspid anüler plan sistolik esneme mesafesinin (TAPSE) ölçülmesi son dönemde kullanılmaya başlanmıştır. Pediatrik yaş grubunda TAPSE değerleri için yeterli referans aralıkları yoktur. Ayrıca Türkiye?de, yeterli TAPSE referans değerleri mevcut değildir. Çalışmamızın amacı 1 gün- 18 yaş arası sağlıklı çocuklarda ekokardiyografide TAPSE ( Triküspit annular pik sistolik esneme mesafesi) normal değerlerini saptamak, z skorlarının ve persentillerini oluşturmak, sağlıklı çocuklarda saptanan TAPSE değerlerinin cinsiyet, vücut alanı ve diğer ekokardiyografik parametrelerle korelasyonunun saptanmasıdır. Çalışmamıza, pediatrik kardiyoloji polikliniğine kardiyak üfürüm ve/veya göğüs ağrısı nedeni ile sevk edilen tam bir transtorasik ekokardiyografik çalışmada patoloji saptanmayan çocuklarda yapıldı. Yaşları 0-17 arasında olan, eşlik eden kardiyak patolojisi veya başka kronik hastalığı olmayan 607 çocuk çalışma grubu olarak alındı. Çalışma grubunun demografik bulguları, ekokardiyogarfik sonuçları kaydedildi. Çalışmamıza ortalama yaşı 6,29 ± 5,31 yıl olan 0-18 yaş arasında toplam 607 çocuk dahil edildi. Çocukların %55,85?si erkek (n:339)ve %44,15?i kız (n:268) idi. Çalışma grubu yaş gruplarına ayrılarak TAPSE persentil değerleri z korları hesaplandı. Ortalama TAPSE değeri 1,89±0,50 cm, yeni doğan döneminde 0,96 ± 0,08 cm, 13-17 yaş grubunda ise 2,49 ± 0,29 cm bulundu. Yeni doğan döneminde -3 SD TAPSE değeri 0,80 cm, +3 SD TAPSE değeri 1,14 cm, adölesan dönemde (13-17 yaş grubu -3 SD TAPSE değeri 1,77 cm +3 SD TAPSE değeri 3,16 cm idi. Çalışmamızda RV S? ortalaması 11,00 ± 1,58 cm/s, RV E? ortalaması 13,91 ± 2,68 cm/s, RV A? ortalaması 10,98 ± 2,05 cm/s ve RVMPİ ortalaması 0,29 ± 0,02 olarak bulundu. TAPSE, RV S?, RV E? ortalamalarının kızlarda ve erkeklerde farklı olmadığı ancak yaş ile pozitif korelasyon gösterdiği RV MPİ ortalamalarının tersine yaş ile değişmediği ve kızlarda erkeklerden farklı olduğu bulundu. Biz çalışmamızda yeni doğan döneminden 18 yaşa kadar Türk çocuklarında TAPSE normal değerlerini oluşturduk. Çalışma grubunun yaş gruplarına ve VYA göre gruplara ayrılıp her bir grup için 5, 10, 25, 50, 75, 90 ve 95. persentil değerlerinin ve her bir yaş grubu için -2 SD, -3 SD, +2 SD, +3 SD değerlerinin hesaplanmasının klinik kullanımı kolaylaştıracağını düşündük.
Adenoid dokuda m hücre ve dendritik hücrenin epitel bariyerinde yerleşimi
Adenoid dokunun lenfoepiteli gelişmiş tight junctionları nedeni ile antijenler için iyi bir bariyer oluşturmaktadır. Adenoid doku nazofarenks ilişkili lenforetiküler doku (NALT) epitelyel bariyer fonksiyonu nedeni ile antijenden korunmada önemli olmanın yanında; M hücre ve dentritik hücrelerin antijen örneklemesi aracılı ile havayolu mukozasının bağışıklık yanıtında kritik rol oynamaktadır. M hücrelerin antijen absorpsiyonu, dendritik hücrelerin ise antijen örnekleme ve sunma işlevleri vardır. Bunun yanında CK20+ M hücrelerin sıkı bağ proteinlerine benzer proteinleri de bulunmaktadır. Epitel bariyer oluşumunda kilit yapı olan sıkı bağlar hem epitel hücreleri arasında hem de epitel hücreleri ile M hücre ve dendritik hücreler arasında görülür. Böylece M hücre ve dendritik hücre epitel bariyer bütünlüğü bozulmadan lumenden antijen örneklemesi gerçekleştirebilmektedir. Bu yapının astım, atopik dermatit ve alerjik rinit gibi alerjik hastalıklarda bozulduğu, epitel bariyer geçirgenliğinin arttığı, alerjen ve iritanların hava yollarında bazal tabakaya daha kolay ulaştığı gösterilmiştir. Trisellülin triselllüler sıkı bağ için bulunan ilk belirteçtir. Trisellüler sıkı bağlar dentritik hücreler için belki de en iyi penetrasyon noktasıdır. Ancak dentritik hücrelerin epitele penetrasyonu ve regülasyonunu daha iyi anlamamız için trisellülin üzerine ileri çalışmalar gerekmektedir. Adenoid epitelindeki TSLP (timik stromal lenfopoetin), dendritik hücrelerin aktivitesini etkileyerek inflamatuar hastalıkların oluşumunda kilit rol oynamaktadır. Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Biriminde adeneidektomi olan 80 çocuk alınacaktır. Adenoidektomi sırasında elde olunan adenoid dokudan histolojik örneklem yapılacak ve yaklaşık 1mm3 parça %10?luk formoline alınıp immunohistokimyasal yöntem ve ışık mikroskobi kullanılarak M hücre, dendritik hücre ve tight junction proteinleri boyanacaktır. Tüm çocuklara deri prik testi yapılarak alerjik olan ve olmayanlar arasında epitelyum bariyer ve bu bariyerle M hücre ve dendrtiik hücrenin ilişkisi incelenecektir. M hücrenin immünhistokimyasal boyanması için anti-CK20 ve anti class 2 beta tubulin antikoru, dendritik hücrenin boyanması için anti-CD1a ve anti-TSLP antikorları kullanılacaktır. Bu iki hücrenin trisellulin ile ilişkisinin gösterilmesi için Anti-Trisellulin antikoru ile epitel sıkı bağlarının gösterilmesine çalışılmıştır.
Helikobakter pylori enfeksiyonunda Cag-A ve Vac-A varlığının ve toll-like reseptör -4 Asp299Gly ve toll-like reseptör-9 123T/C polimorfizmi varlığının klinik önemi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada gerek H.pylori'nin taşıdığı patojenite faktörleri CagA ve VacA genlerinin gerekse de hastaya ait toll-like reseptör (TLR-4 ve 9) gen polimorfizmlerinin. etkilerinin tespiti amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Dispeptik yakınmalar ile başvuran. üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılarak elde edilen gastrik biyopsilerinin histopatolojik incelemesi yapılmış olan 5-18 yaşları arasındaki 200 hasta alındı. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenerek ; 100 H. pylori pozitif , 100'de H. pylori negatif hasta basit tesadüfi örneklem yöntemi ile seçildi. H. pylori pozitif hasta grubu I. Grup, H. pylori negatif hasta grubu II. Grup (kontrol grubu) olarak nitelendirildi. Onam alınan hastalardan Toll-like reseptör [TLR-4(Asp299Gly) ve TLR-9(123T/C)] polimorfizmleri çalışıldı. I.gruba alınan 100 hastanın mide biyopsi parafin bloklarında Cag-A ve Vac-A varlığı araştırıldı. Sonuçlar Ki kare ve Lojistik regresyon analizi yapılarak, Odds oranları ve %95 güvenlik aralıkları hesaplandı. Bulgular: Başvuru yakınmalarından olan retrosternal yanma grup I'de 70(%70), grup II'den 51 (%51) daha sıktı.(p=0.008). Kişisel temizlikte eksiklik , ortak tabak kullanımı, içme suyu olarak şebeke suyu kullanımı, anne-babanın eğitim düzeyi düşüklüğü ve ekonomik durumun kötülüğü grup I'de istatistiksel anlamlı idi(p<0.05). Grup I'de Grup II'ye göre peptik ülser öyküsü daha sıktı(p=0.009). Grup I'de premalign belirtiler olarak da söz edilen atrofi ve intestinal metaplazi istatistiksel olarak anlamlı fazlaydı(p<0.05). Cag A varlığının duodenit görülme olasılığını 3.6 kat arttırdığı tespit edildi( OR: 3.6 ; %95 GA: 1.2-11.3). Aynı zamanda Cag A varlığı ile doudenal ülser sıklığı da 5.6 kat artmaktaydı(OR: 5.6 ; %95 GA: 0.7-40.8). Vac A s ve m1/m2 pozitifliği ile klinik bulgular arasında istatistiksel anlamlılık bulunmadı. Ancak s pozitifliği olan çocuklarda, kronik inflamasyonda 1.3 kat artış, m pozitifliği olan çocuklarda aktivitede 7.5 kat, H.pylori yoğunluğunda da 6.1 kat artış izlendi.TLR4+896A>G polimorfizmi H. pylori pozitifliği ile ilişkili bulunmamıştır. Sadece AG polimorfizmi taşıyan heterozigot bireylerde gastrit tipi açısından eroziv gastrit daha fazla izlendi. Özellikle TLR9 C allelinin varlığı duodenit riskini 4.8 kat, duodenal ülser riskini 2.5 kat, antral nodülarite görülme riskini ise 1.5 kat arttırmaktaydı. Ayrıca histopatolojik açıdan değerlendirildiğinde C alleli varlığı kronik inflamasyonu 2.6 kat, atrofiyi 6.1 kat, intestinal metaplaziyi 13.8 kat arttırdığı tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: Cag A hastalarımızın % 71.3'ünde pozitifti ve literatürle uyumlu olarak duodenal ülser riskini 3.6 kat arttırmaktaydı. Vac A s bölgesinin pozitifliğinin kronik inflamasyonda 1.3 kat, m1/m2 bölgesi pozitifliğinin aktivitede 7.5 kat artışa neden olması, bu iki virülan faktörün H. pylori enfeksiyonun şiddeti üzerinde etkili olduğunu düşündürmektedir. H. pylori enfeksiyonunun patogenezinde TLR-4 polimorfizminden ziyade TLR-9 polimorfizminin önemli olduğu, özellikle C allelinin varlığının prekanseröz lezyonlar olan gastrik atrofiyi 6.1 kat, intestinal metaplaziyi 13.8 kat arttırması dikkat çekicidir. Bu konuda geniş hasta gruplarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Bir yaşın altındaki ürolitiyazisli bebeklerde etiyolojik risk faktörlerinin ve vitamin D reseptör gen polimorfizmlerinin araştırılması
Ülkemizde, süt çocukluğu döneminde üriner sistem taş sıklığı giderek artış göstermektedir. Bu artış, USG'nin yaygınlaşması ile ilgili olduğu gibi iklim ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi ile de yakından ilişkilidir. Amaç: Bir yaşın altındaki taşlı bebeklerde, risk faktörleri ve VDR gen polimorfizmleri incelenmiştir. Gereç & Yöntem: Bir yaş altı yaz dönemi doğmuş 40 sağlıklı, 20 ÜSTH bulunan ve kış dönemi doğmuş 40 sağlıklı, 20 ÜSTH bulunan bebek çalışmaya alınmıştır. Tüm bebekler için; ayrıntılı anket yapılmış; taş etyolojisinde yer alan metabolik değerler, 25(OH)D düzeyi, VDR gen polimorfizmlerinden ApaI ve FokI incelenmiştir. Bulgular: Çalışmada; serum 25(OH)D düzeyi için 4 grup arasında fark saptanmazken (p>0,05), mama ile besleniyor olma (p<0,05) ve multivitamin kullanımı (A,C,D vitaminleri) (p<0,05) taşlı bebeklerde daha sık görülmektedir. Gebelikte annenin başörtülü olma durumunda, bebeğin serum 25(OH)D ve Ca düzeyleri düşük saptanmıştır (p<0,05). Ailede taş öyküsü, taş görülme sıklığını arttırmaktadır (p<0,05) ancak VDR gen polimorfizmlerinden ApaI ve FokI için taş ve kontrol gruplar arasında istatiksel açıdan anlamlı bir fark saptanmamıştır(p>0,05). Taş etyolojisinde altta yatan metabolik bir anormallik olarak hiperkalsiüri, %38'lik bir oranla ilk sırada karşımıza çıkmıştır. Sonuç: Mama ile beslenme, D vitamini desteği olarak multivitamin kullanma; bebeklerde taş oluşumunu arttırmaktadır. Anahtar kelimeler: infant, ürolitiyazis, D vitamini, VDR gen polimorfizm
Yenidoğanın geçici takipnesi ve pnömonisinin ayrımında vasküler ve inflamatuar parametrelerin değerlendirilmesi
Amaç Yenidoğan ünitelerinde yatan bebeklerde, en sık görülen solunum sıkıntısı nedenlerinin başında YGT ve pnömoni gelir. Başlangıçta bu iki hastalığın ayırıcı tanısı tam yapılamadığından çoğu kez solunum sıkıntısı bulguları olan bütün bebeklere pnömoni tedavisinde gecikme olmaması için antibiyotik tedavisi başlanmaktadır. Bu nedenle, ayırıcı tanı için kullanılacak yeni testlere gereksinim vardır. Bu çalışmada pnömoni ve YGT ayırıcı tanısında ET-1, PAF, CC16, SP-A, SP-D, NT-pro BNP belirteçlerinin kullanılabilirliğinin araştırılması planlanmıştır. Böylece hastalıklara yönelik erken tanı konulup uygun tedavi başlanabilecektir. Ayrıca bu bilgiler ışığında yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilecektir. Gereç ve yöntem Bu çalışma, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Ünitesine ve Moris Şinasi Çocuk Hastanesi Yenidoğan Ünitesine 32 gebelik haftası ve üzerinde doğmuş olup solunum sıkıntısı nedeniyle yatırılan 50 yenidoğan ve 20 sağlıklı yenidoğanda gerçekleştirilmiştir. Bebeklerden hastaneye başvuru anından itibaren 0-6. saatlerde kan örnekleri alındı. ET-1, PAF, CC16, SP-A, SP-D, NT-pro BNP çalışılması için örnekler santrifüj edildi. Örnekler, çalışılacağı güne kadar -80 derecede saklandı. Bebeklerin yatış tanıları, klinik özellikleri ve izlemde aldıkları tanılar kaydedildi. Bulgular Çalışmaya alınan 70 bebeğin 25'i pnömoni, 25'i YGT tanısı aldı. 20 sağlıklı bebek kontrol grubunu oluşturdu. Bu iki grup arasında doğum haftası, doğum ağırlığı, cinsiyet, anneye gebelikte iv Mg uygulaması, gestasyonel diyabet, 1.derece akrabalarda astım veya atopi varlığı, gebelikte sigara kullanımı açısından anlamlı olarak fark bulunmadı. 24 saati geçen EMR sıklığı, takipne süresi, kan gazında solunumsal asidoz sıklığı, oksijen veriliş süresi, hastanede yatış süresi ve 5. dakika Apgar puanı arasında anlamlı fark bulundu. Plazma ET-1, PAF, CC16, SP-A ve SP-D düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. NT-pro BNP düzeyleri ise YGT tanılı bebeklerde, pnömoni ve kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Sonuç Çalışmamızda pnömoni ve YGT ayrımında plazma ET-1, PAF, CC16, SP-A ve SP-D düzeyleri yararlı bulunmamıştır. Kan NT-pro BNP düzeyleri ise YGT' li bebeklerde anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. YGT tanısında, NT-pro BNP düzeylerinin daha geniş hasta grubu ve 0-6. saatler arasında alınan kan örneklerindeki dizi çalışmalar ile klinik kullanımda yararlı olabileceği düşünülmüştür.
Çocuk yoğun bakım ünitesinde venöz ve/veya arteriyel trombüs gelişen hastaların değerlendirilmesi
ÇALIŞMAMIZDA ÇOCUK YOĞUN BAKIM YATIŞINDA TROMBOZ SAPTANAN HASTALARA AİT VERİLERİN ANALİZ EDİLMESİ VE TROMBOZ AÇISINDAN RİSK FAKTÖRLERİNİN BELİRLENMESİ AMAÇLANDI.
Konjenital sitomegalovirüs enfeksiyonu tanılı hastalarda risk faktörlerinin belirlenmesi, tanı yöntemlerinin, tedavi yanıtının ve prognozun değerlendirilmesi
Amaç: Konjenital Sitomegalovirus (CMV) enfeksiyonu, tüm dünyada intrauterin enfeksiyonlarının en sık nedenidir. Asemptomatik seyirden nörogelişimsel gerilik, sensorinöral işitme kaybı gibi sekellere kadar giden geniş bir klinik seyir gösterir. Aşısının olmaması, tedavi ve bakım hizmetlerinin ciddi mali yük oluşturması nedeniyle özellikle seroprevelansı yüksek toplumlar için önemi giderek artan bir sağlık sorunudur. Bu çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'nde Konjenital Sitomegalovirüs (cCMV) enfeksiyonu tanısı ile izlenen hastaları değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırmada, 1 Ocak 2010 ve 31 Aralık 2021 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'nde, 0-1 yaş arasında çocuk hastalar retrospektif olarak incelenmiştir (01 Ocak 2020-31 Aralık 2021 arası veriler prospektif toplanmıştır).Bu araştırmada, cCMVenfeksiyonu tanısı ile izlenen çocuk hastaların demografik, epidemiyolojik ve klinik özellikleri, biyokimyasal, serolojik ve virolojik sonuçları, tedavi yaklaşımları, tedavi yanıtları ve prognozları değerlendirilmiştir. Bulgular: Konjenital CMVenfeksiyonu tanılı 80 hasta incelendi. Hastaların 18 (%22,8)'inde prematurite, 27 (%33,8)'sinde düşük doğum ağırlığı saptanmıştır. Hastaların 47 (%58,8)'sinin 1. çocuk olarak ve 39 (%48,8)'unun 1. Gebelikten dünyaya gelmesi primiparitenin risk faktörü olduğunu göstermiştir. Hastalarda saptanan semptom ve bulgular sıklık sırasına göre; sarılık, hepatosplenomegali, anemi, trombositopeni, hidrosefali ve mikrosefalidir. Hastaların 64 (%80)'nda CMV IgM pozitif, tamanında CMV-DNA PCR pozitif bulunmuştur. Fetal ultrasonografi anomalisi olan 17 (%21,3) hastanın sadece 1 (% 1,7)'nde prenatal maternal seroloji çalışması yapıldığı görülmüştür. Fetal ultrasonografi bulgusu olmayan hastaların %57'sinde postnatal dönemde enfeksiyon ilişkili anomali tespit edilmiştir. Hastaların 24 (%30)'nde hafif, 56 (%70)'nde orta/ağır cCMVenfeksiyonu mevcut olup 18 (%22,5)'nde santral sinir sistemi anomalisi saptanmıştır. Hastaların 37 (%46,3)'si tek başına iv gansiklovir, 12 (%15)'si tek başına oral valgansiklovir, 21 (%26,2)'si ardışık tedavi almıştır. Tedavi ile hematolojik, solunumsal ve gastrointestinal bulgular azalırken nörogelişimsel bozuklukların devam ettiği izlenmiştir(p<0,001). 12 aylık takip sonundahastaların 2 (%2,5)'sinde sensorinöral işitme kaybı saptanmış, 39 (%48,8)'nda enfeksiyon ilişkili morbidite gelişmiş (p=0,012) ve 5 (%6,3)'i mortal seyretmiştir. Sonuç: Konjenital CMV enfeksiyonu, nörogelişimsel bozukluklar ve enfeksiyon ilişkili sekeller açısından dikkatle takip edilmelidir. Enfeksiyona karşı aktif bir aşı programı olmadığından, toplumsal eğitim ve tarama çalışmalarıyla hastalığın erken teşhisi etkin tedavi için önemlidir. Anahtar Kelimeler: Konjenital sitomegalovirüs, prognoz, risk faktörleri, tanı, tedavi
Solunum desteği alan prematüre bebeklerde uygulanan mekanik ventilasyon modlarının tükürük kortizol düzeylerine etkisi
Giriş ve Amaç: Prematüre doğmuş yenidoğanların solunum sistemi yeterince gelişmemiş olduğundan bu bebeklerde solunum yetmezliği sık görülmekte ve mekanik ventilasyon tedavisi gerekebilmektedir. Bu uygulama süresince bebeklerde oluşan ağrı ve stres bu bebeklerin nörolojik gelişiminde olumsuz sonuçlara yol açabilen bir durumlardan biridir. Stres varlığını gösteren önemli invaziv olmayan testlerden biri de tükürük kortizol düzeyidir. Bu çalışmada olguların tükürük kortizol düzeyi ölçülerek uygulanan mekanik ventilasyon modları ile stres düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemeyi hedefledik. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde yürütüldü. Prematürite nedeni ile takip edilen, çeşitli nedenlerle solunum desteği alan 65 prematüre bebek çalışma grubunu ve oda havasında solunum desteği ihtiyacı olmayan 43 prematüre bebek ise kontrol grubunu oluşturdu. Örnek alımından hemen önce nabız, vücut sıcaklığı, solunum sayısı, oksijen saturasyonu, sistolik-diyastolik kan basıncı değerleri kaydedildi. Bebeklerin ağrı değerlendirilmesinde NIPS ölçeği kullanıldı. Stres düzeyini belirlemek için tükürük kortizol düzeyi çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen bebeklerden postnatal 4.günde, sabah 07.00-09.00 ve akşam 22.00-23.00 saatleri arasında aynı sağlık personeli tarafından tükürük örneği alındı. Bulgular: Çalışma grubundaki bebeklerin 32'si kız, 33'ü erkek, kontrol grubundaki bebeklerin 23'ü kız, 20'sı erkek idi. Çalışmaya alınan bebeklerin ortalama doğum haftası ve doğum ağılığı arasında istatistiksel farklılık yoktu. Çalışma grubundaki bebeklerin ortalama NIPS Skoru, ortalama kalp tepe atımı ve ortalama solunum sayısı kontrol grubundaki bebeklere göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001). Çalışma grubundaki bebeklerin sabah ve akşam tükürük kortizol seviyeleri kontrol grubundaki bebeklere göre anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p<0,001; p<0,001). Çalışma grubundaki bebeklerden invaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin ortalama sabah kortizol değerleri 12,46±5,3 ng/ml, akşam kortizol değerleri 12,0±5,2 ng/ml, non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin sabah kortizol değerleri 4,57±2,7 ng/ml, akşam kortizol değerleri 4,41±2,7 ng/ml ölçüldü. İnvaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin kortizol düzeyleri, non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin sabah ve akşam kortizol değerlerine göre daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p<0,001; p<0,001). İnvaziv mekanik ventilasyon uygulanan grupta; PSV ve SIPPV mekanik ventilasyon modları ile takip edilen bebeklerin sabah ve akşam kortizol değerleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. (sırasıyla p=0,402; p=0,391). Non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanan nSIMV modunda takip edilen bebeklerin, nCPAP modu ile takip edilen bebeklerin sabah ve akşam kortizol değerlerine göre daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p=0,031; p=0,038). Sonuç: Bu çalışmada ventilasyon uygulanan bebeklerin kontrol grubuna göre oldukça yüksek tükürük kortizol seviyelerine sahip olması ağrı ve stresin bu bebeklerde daha fazla olduğunu göstermektedir. Bu nedenle mekanik ventilasyon uygulanan bebeklerin ağrı ve stres yönetimi için hekim ve hemşirelere önemli görevler düştüğünü düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, Kortizol, İnvaziv, Noninvaziv
Çocuk yoğun bakım ünitemizde sürekli renal replasman tedavisi uygulanan hastaların değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda; çocuk yoğun bakım ünitemizde sürekli renal replasman tedavisi (SRRT) uygulamalarının analizini yapmak; SRRT uygulanmış hastaları demografik ve epidemiyolojik açıdan değerlendirmek ve ayrıca uygun modeli, sağ kalıma etki eden faktörleri belirlemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif, prospektif ve kesitsel bir çalışma olarak planlandı. Çalışmamızda Eylül 2014 – Ocak 2022 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım ünitesinde SRRT uygulanmış hastaların verileri değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), vücut ağırlığı, boyu, vücut kitle indeksi, altta yatan primer hastalık, çocuk yoğun bakım ünitesine yatış nedeni, çocuk yoğun bakım yatış süresi, yatış sırasında kaydedilen PRISM-III ve PELOD-II skorları, organ yetersizliği sayısı ve tipleri, çocuk yoğun bakım yatış süresince toplam SRRT süresi, hastane yatış süresi, yoğun bakımdaki mortalite durumu kaydedildi. SRRT özelliklerini değerlendirmek amacıyla SRRT endikasyonu, seçilen SRRT modu, kullanılan vasküler yolun lokalizasyonu ve kateterin boyutu, kullanılan filtre tipi, filtrenin ömrü, prime sırasında kullanılan solüsyon, kullanılan antikoagülan yöntemi, SRRT solüsyonu, SRRT başlarken ki sıvı yükü değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %52,9'u kadın cinsiyette olup ortalama yaş 63,8±67,6 ay idi. Hastaların ortalama vücut ağırlığı 18,9±17,8 kg olarak tespit edildi. Hastaların %17,6'sının yoğun bakım yatışı sırasında hayatını kaybettiği gözlendi. Altta yatan primer hastalıklara bakıldığında ise en sık nedenler sırasıyla nefrolojik (%37,6), metabolik (%25,9) ve kardiyovasküler (%12,9) nedenler idi. Uygulanan toplam 125 işlemin %88,8'i CVVHDF işlemi iken, %11,2'si ise CVVHD idi. Sürekli renal replasman tedavisi uygulanan işlemlerin %64'ünde poliariletersülfon ve %36'sında ise AN69 membran yapısına sahip filtre kullanıldı. Hastaların %68'inde işlem sırasında komplikasyon geliştiği gözlendi. Gelişen komplikasyonlardan en sık görülenleri %47,2 ile metabolik dengesizlik, %27,2 ile devrede pıhtılaşma ve %14,4 ile hipotansiyon idi. Metabolik dengesizlik saptanan hastaların ise %50,9'unda hipokalemi, %49,2'sinde hipokalsemi ve %16,9'unda hipofosfatemi geliştiği gözlendi. Çalışmamızda SRRT işlemlerinin %44,8'ine klasik heparin ve %14,4'üne ise sitrat uygulandığı gözlendi. Heparin ve sitrat uygulanan hastalarda komplikasyonlar açısından anlamlı farklılık olmadığı saptandı (p>0,05). Filtre ömrü açısından ise heparin uygulanan hastaların filtre ömrünün anlamlı seviyede daha kısa olduğu tespit edildi (p=0,002). Hastalara uygulanan antikoagülasyon yöntemi ile mortalite arasında bir ilişki olmadığı saptandı (p>0,05). SRRT öncesi elde edilen laboratuvar parametrelerinden pH ve HCO3 değerlerinin düşük olmasının ve laktat seviyesinin yüksek olmasının mortaliteyi artırdığı görüldü (sırasıyla p=0,001, p=0,047 ve p=0,001). Tedavi öncesi dönemde elde edilen serum elektrolit seviyeleri ile mortalite arasında anlamlı bir ilişki olmadığı gözlendi (p>0,05). Sonuç: SRRT tedavisinin başarısı hastanın klinik durumuna, altta yatan tedavi edilebilir hastalığına, teknik sorunların kontrol altına alınmasına ve ekiplerin tecrübesine bağlıdır. SRRT, yoğun bakım ünitelerinde çok önemli bir ekstrakorporeal tedavi yöntemi ve hayat kurtarıcı bir işlemdir. Çalışmamızda elde edilen bulguların kesin verilerle desteklenebilmesi adına çok merkezli randomize kontrollü çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Sürekli Renal Replasman Tedavisi, Yoğun bakım, Çocuk
Püromisin (PAN) ile nefrotik sendrom geliştirilen ratlarda 1,25(OH)2 vitamin d3 ve parikalsitolün proteinüri ile podosin ve nefrin mrna üzerine etkisi
Amaç: Nefrotik sendrom çocukluk çağının sonrasında ciddi morbiditelere yol açabilen bir hastalıktır. Steroid tedavisinden başlayarak immünsüpresanlara kadar birçok tedavi prosedürü kullanılmaktadır. Birçok ilacında antiproteinürik ve renoprotektif etkisi denenmektedir. Çalışmamızda 1,25(OH)2D3 vitamini ve parikalstolün proteinüri, böbrek doku histolojisi, podosin ve nefrin mrna üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: 28 sıçan 4 gruba ayrıldı. Deneysel nefrotik sendrom 10mg/100gr püromisin ile sağlandı. Grup 1 sağlam kontrol grubu, Grup 2 PAN ile oluşturulmuş nefrotik sendrom grubu, Grup 3 D vitamini grubu, Grup 4 parikalsitol grubu olarak belirlenmiştir. Grup 1'e herhangi bir ilaç uygulaması yapılmamıştır. Grup 2' ye sadece püromisin uygulaması yapılmıştır. Grup 3 'e, püromisin uygulması yapıldıktan sonra 7 gün boyunca hergün intra peritoneal olarak 0,4 µg/kg/gün dozunda 1,25 (OH) 2 D 3 uygulaması yapıldı. Grup 4'e püromisin uygulaması yapıldıktan sonra 7 gün boyunca hergün intraperitoneal olarak 240ng/kg/gün dozunda parikalsitol uygulaması yapıldı.0,4. ve 7. günlerde masaj yapılarak spot idrar örnekleri toplandı. 7 gün sonrasında sıçanlardan böbrek doku örnekleri alındıktan sonra sıçanlar servikal dislokasyon yöntemi ile sakrifiye edildi. Bulgular: idrar protein/kreatinin oranının nefrotik sendrom grubunun kendi içerisindeki artışı anlamlı bulunmuştur(p=0.015). Ayrıca parikalsitol ve d vitamini gruplarında da protein/kreatinin oranın günler içerisinde artışı anlamlıdır. (p=0,008,p:0,030). Fakat gruplar arasında karşılaştırıldığında 0.gün idrar protein/kreatinin oranları arasında istatistiksel anlamlı farklılık oluşu (p=0,028) sonraki günlerdeki gruplar arasındaki karşılaştırmayı anlamsız kılmaktadır. Nefrin mRNA ekspresyonunda gruplar arasında anlamlı farklılık saptanamamıştır.(p=0,721). Podosin mRNA ekspresyonunda, parikalsitol grubunda nefrotik sendrom grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır( p= 0,003). Yapılan histolojik incelemelerde nefrotik sendrom grubunda glomerüler hipersellülerite saptanmıştır. Parikalsitol ve d vitamini grubunda ise minimal glomerüler hipersellülerite saptanmıştır. Fakat podosin ve nefrin için yapılan immünhistokimyasal incelemelerde anlamlı immünreaktivasyon saptanamamıştır.(p= 0,356, p= 0,475). Sonuç: Sonuç olarak parikalsitol ve D vitamini ile yapılan çalışmalar ve terorik bilgiler ışığında antiproteinürik ve renoprotektif etkileri olduğunu bilmekteyiz. Yaptığımız çalışmada rakamsal olarak bu etkiyi gözlemlemiş olmamıza rağmen istatistiksel anlamlılık sağlanamamıştır. Anahtar kelimeler: Nefrotik sendrom, Parikalsitol, D vitamini, Nefrin, Podosin, Proteinüri
Nöroblastomlu hastalarda nötrofil lenfosit oranının prognoz üzerine etkisi
Amaç: Son yıllarda yapılan araştırmalar nötrofil lenfosit oranının (NLO) bir çok solid tümörün prognozunu belirleme, kemoterapi yanıtı, kemoterapi sonrası sağkalım ve nüks oranı üzerine etkili olan yeni bir inflamatuar belirteç olduğunu göstermiştir. Çocuklarda böyle bir çalışmanın olmaması, nöroblastomun da çoçukluk çağında görülen santral sinir sistemi hariç en sık solid tümör olması nedeniyle bu hastalarda retrospektif bir çalışma yaparak nötrofil lenfosit ve trombosit lenfosit oranının (TLO) risk faktörleri ve prognoz üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Onkolojisi bölümünde 2000- 2021 yılları arasında tanı alarak takip ve tedavi edilen 246 nöroblastomlu çocuk hasta dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların gerekli bilgileri arşiv dosyalarından, Mergentech hastane programından ve E-nabız hasta veri tabanından elde edildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 246 hastanın 134'ü (% 54,5) erkek, 112'si (% 45,5) kız çoçuktu. Hastaların tanı anındaki yaş aralığı 0 ile 180 ay arasında olup, ortalama tanı yaşı 27 (0-180) aydır. Çalışmamıza alınan hastaların NLO için medyan değeri 1,06 olarak, TLO için ise 92 olarak bulundu. NLO değerlerinin yaş (p<0,001), evre (p<0,001), risk grubu (p<0,001), Shimada (p<0,001), VMA (p=0,006), ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. TLO değerlerinin ise yaş (p<0,001), evre (p = 0,022), Shimada (p = 0,004), N – Myc amlifikasyonu (p = 0,039) ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sağkalım analizlerinde NLO ve TLO düzeyine göre hasta gruplarının sağkalımları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sağkalım oranları NLO'nun düşük ve yüksek değerlerinde istatiksel anlamlılığa ulaşmasa da yüksek NLO'su olanların sağkalım oranları daha düşük olarak hesaplandı (sırasıyla 10 yıllık genel sağkalım % 49 ve % 55, 10 yıllık olaysız sağkalım % 43 ve % 54). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre NLO ve TLO değerlerinin nöroblastomlu hastalarda tedavi öncesi değerlendirilmesinin prognoz ve risk grubu açısından yönlendirici olabileceği ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Nöroblastom, nötrofil lenfosit oranı, trombosit lenfosit oranı
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde takip edilen sistinozis tanılı hastaların genotip, fenotip, tedavi ve uzun dönem prognozlarının değerlendirilmesi
Amaç: Sistinozisle takip edilen hastaların demografik, genetik özellikleri, başvuru-son kontroldeki sistem tutulumları, tedavi yanıtlarıyla böbrek tutulumları incelenmesi amaçlandı. Klinik bulgularla tanı yaşı, tanı-takipteki sistin düzeylerinin ilişkisi araştırıldı. Genotip-fenotip ilişkisi, kemik sağlığı ve nörolojik tutulum açısından hastalar incelendi. Gereç ve Yöntem: 2000-2021 arasında takip edilen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Başvuru-tanı yaşları, anne-baba akrabalıkları, aile öyküleri, başvuru yakınmaları, ilk-son başvurudaki antropometrik verileri, böbrek fonksiyonları, sistemik bulguları, lökosit sistin düzeyleri, serebral görüntülemeleri, elektromiyografi, kemik mineral yoğunlukları, işitme, zekâ ve gelişim testleri, gonad ve tiroid hormon sonuçları kaydedildi. Bulgular: Elli bir hastanın %51'i kadın, %49'u erkek, %88,2'si infantil, %11,8'i juvenil tipteydi. Akraba evliliği %84,3, aile öyküsü %39,2 oranlarındaydı. Juvenil tipteki hastalarda son başvuru glomerüler filtrasyon hızlarında anlamlı bir düşüş olduğu görüldü(p=0,028). Kronik böbrek hastalığı gelişen yaşla tanı yaşı arasında pozitif korelasyon gözlendi(r=0,512; p=0,008). İlk başvuru lökosit sistin düzeylerinin endokrin sistem tutulumu olanlarda yüksek olduğu görüldü(p=0,040). Altı hastada osteopeni, 4 hastada osteoporoz, üç hastada nöropati, 1 hastada miyopati vardı. DENVER-II testinde 8 hastada kişisel-sosyal, ince motor, kaba motor ve dil gelişiminde gerilik bulundu. Değişen derecelerde mental etkilenim 12 hastada vardı. En sık patojenik varyantlar; c.451A>G(%41,2), c.681G>A(%39,2), c.834_842del(%15,7) idi. c.451A>G varyantında tanı ve kronik böbrek hastalığı gelişme yaşı geçti. Sekiz kardeş çiftin laboratuvar, klinik, böbrek fonksiyonları arasında anlamlı farklılıklar bulundu. Sonuç:Çalışmamızla literatüre 1 yeni patojenik varyant eklendi. İnfantil sistinozisle ilişkilendirilen c.451A>G varyantının juvenil tipteki 6 hastada olduğu görüldü. Mental etkilenimi olan en fazla sayıdaki hasta bildirildi. En fazla sayıyla kardeş hastalardaki farklılıklara dikkat çekildi. Tez çalışmamız ülkemizde yapılmış en kapsamlı çalışmalardan birisi oldu. Anahtar kelimeler: Sistinozis, Sistin, CTNS, Kronik Böbrek Yetmezliği, Böbrek Nakli
Akut bronşiyolitli çocuklarda epitel geçirgenlik göstergeleri ve oksidatif stresin rekürrense etkisi
'Akut bronşiolitli çocuklarda epitel geçirgenlik göstergeleri ve oksidatif stresin rekürrense etkisi.' Akut bronşiolit, sıklıkla viral etkenlerin neden olduğu bronşyiollerin inflamasyonuyla belirgin özellikle 3 yaşından küçük çocuklarda ciddi seyredebilen wheezing, öksürük, hızlı solunum, göğüste çekilmeler ve ekspiryumda uzama ile seyreden bir hastalıktır. Hastalığın sık görülmesi tekrarlayan tabloların astım ile olası ilişkisi, süt çocukluğunda ciddi hastalık ve ölüm nedeni oluşturması hastalığın önemini arttırmaktadır. Yineleyen bronşiyolit tablosunun infantlarda astım için bir gösterge ve/veya risk olması ve yineleyen veya persiste eden enflamatuar yanıtın remodelingle ilişkisi olması nedeni ile remodelingle direk yada indirekt ilişkisi olan mediyatörler de prognozun ve rekürrensin belirlenmesinde rol oynarlar. Viral etkende virülan potansiyeli nedeniyle bu tabloda göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle çalışmamızda etkeni belirlemek amacıyla solunum yolu viral panelinin çalışılması yanında bronşial epitelyum geçirgenlik parametresi olarak CC16, inflamatuar defans ve regülasyonu için surfaktan protein D, oksidan-antioksidan durum belirlemek için izoprostan, remodeling ile ilişkisi olması açısından da YKL-40 ve çalışılmıştır. Bu çalışma akut bronşiolitli çocuklarda epitel geçirgenlik göstergeleri ve oksidatif stresin rekürrense etkisini araştırmıştır. Hastalarda epitel geçirgenliğin akciğerde epitelyal hasarın biyolojik markeri kabul ettiğimiz clara cell protein ( CC16 ), akciğer enfeksiyonunda allerji ve astım da koruyucu rol alan immun molekül surfactan protein D ( SP-D ), remodeling ve gelişebilecek fibrozisin göstergesi YKL-40, hasarın kardiyopulmoner başrolcüsü total oksidan stres göstergesi izoprostan düzeyi değerlendirilerek ve bu parametrelerin hastalığın rekürrensine etkisi araştırılmıştır. Çalışmaya 155 hasta dahil edilmiştir ve bu hastalarımızın 63 tanesinde bronşiyoli tekrarlamış 92 tanesinde tekrarlamamıştır. Bronşiyoliti tekrarlayan hastalarımızın tablosu bronşiyoliti tekrarlamayan hastalarımıza göre daha şiddetli saptanmıştır. Hastalığın tekrarlaması ile bakılan serum parametreleri arasında tam bir ilişki saptanmamıştır fakat sadece serum surfaktan protein-D düzeyi ile negatif bir ilişki saptanmıştır. ( p:0,06 ) Hastalığın şiddeti ile değerlendirldiğinde de tam bir korelasyon görülmemiştir fakat YKL-40 düzeyi ile hastalığın şiddeti arasında bir ilişki mevcuttur. ( p:0,03 ) Çalışmamızın grup varyasyon dağılımı açısından heterojen olması sonuçları etkilemiş olduğunu düşünmekteyiz.
Manisa kent merkezinde 12-17 yaş grubu çocuk ve ergenlerde gastrointestinal yakınma sıklığı ve çölyak hastalığı ile ilişkisi
Çölyak hastalığı, genetik yatkınlığı olan bireylerde gıda kaynaklı glutene karşı maruziyet sonucu gelişen immün mekanizmaların eşlik ettiği, otoimmün bir enteropatidir. Tarama çalışmaları ile tanı alan her bir çölyaklı hastaya karşılık, tanı alamayan 7-8 hastanın olduğunu ortaya çıkmıştır. Araştırmamıza 12-17 yaş aralığında 477 çocuk ve ergen dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik özellikler, çölyak ile iliĢkili gastrointestinal semptomlar, beslenme özellikleri ve yaşam kalitesi ölçeğinin yer aldığı anketler uygulandı. Boy ve ağırlıkları ölçüldü. Aft ve dişlerde lekelenme açısından ağız muayeneleri yapıldı. Hızlı çölyak testi ile çölyak taraması yapıldı.Araştırmamızda çölyak hastası bulamadık. Asemptomatik çölyak hastalarının saptanması için daha büyük kitlelerde, daha duyarlı tanı testleri ile tarama çalışması yapılması önerilir. Araştırmamızda çölyak hastalığında görülebilecek yakınmaların sorgulandı ve en sık yakınma karın ağrısı olarak bulundu. Kız cinsiyettekilerde, pika öyküsü olanlarda, gaz ve karında şişlik şikayetleri olanlarda daha fazla karın ağrısı yakınması olduğu görüldü. Oluşturduğumuz gıda endeksine göre çocukların %43.8‟i (n:209) yetersiz beslenmekteydi. Yetersiz beslenme riski 12-14 yaş grubunda, erkek cinsiyette, sağlık algısı kötü olanlar ve annesi ev hanımı olanlarda daha yüksekti. Okul çağı çocuklarında yetersiz beslenmenin yüksek olması sebebiyle, okullarda sağlıklı beslenme ve önemi ile ilgili eğitimler artırılmalıdır.Yaşam kalitesinin düşük olma riski en fazla, kötü sosyoekonomik düzeyi olan, kötü beslenen, ergenliğe girmede gecikme yaşadığını düşünen ve okul başarısının düşük olduğunu düşünenlerde olduğu saptandı. Bu riski taşıyan çocuklarla okul rehberlik biriminin daha yakından ilgilenmesi önerilir.
6-16 yaş grubu konjenital kalp hastalıklı çocuklarda ve ailelerinde yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ilişkisi
Konjenital kalp hastalıkları en sık görülen major konjenital anomalilerden biridir. Konjenital kalp hastalığı (KKH) sıklığı tüm canlı doğumlarda yaklaşık % 0,5–0,8 olarak bilinmektedir. Bu oran ölü doğumlarda % 3–4, abortuslarda % 10–25 ve prematürelerde (patent duktus arteriyozus dışında) % 2 ile daha yüksektir. Çalışma, yaşları 6 – 16 yaş arasında değişen Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi çocuk kardiyolojisi polikliniğince takip edilen 40'ı siyanotik konjenital kalp hastalığı , 40'ı asiyanotik konjenital hastalığına sahip 80 hasta çocuk ve kardiyolojik ve kronik hastalığı olmayan rutin kontrol amaçlı hasta çocuk polikliniğine başvuran 40 sağlıklı çocuk olmak üzere toplam 120 çocuk ve anneleri ile görüşülerek yapıldı. Çalışmamızda 6-16 yaş grubu konjenital kalp hastalığına sahip çocuk, ergen ve ailelerinde yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon ilişkisini araştırdık. Çalışmanın sonuçlarındaysa yaşam kalitesinin bir çok faktörle ilişkili olduğu, hastalığı sadece hasta bireyle sınırlı tutmayıp aileleri de göz önüne alarak multidisipliner yaklaşımla ele almanın gerekliliği ortaya çıkmış, çocuğun yaşam kalitesinde tedavi, klinik takip kadar aile yaklaşımının da önemli olduğu vurgulanmıştır. Siyanotik konjenital kalp hastalığı olan grupta yaşam kalitesi tüm alt boyutlarda düşük olup istatistiksel olarak anlamlı düşüklük psikolojik, özsaygı, kronik ve toplam yaşam kalitesi alt boyutlarında olup bedensel yaşam kalitesi açısından kontrol grubuyla anlamlı bir fark saptanmamıştır, ayrıca bu grupta duygusal ve davranışsal sorunlar daha sık görülmüştür. Bu da bu çocuklara ve ailelerine psikolojik destek , olumlu aile tutum ve davranışları konusunda uygun yaklaşımlar kazandırılması gerekliliğini göstermektedir. Sonuç olarak klinik semptomların varlığı da sağlıkla ilgili yaşam kalitesi algısına en fazla etki eden değişkenlerden biridir. Bunun olası sebebi ise bu semptomların hastaların günlük hayatlarında neden olduğu performans kayıplarıdır ancak yaşam kalitesi bir çok faktörün rol oynadığı son derece kompleks bir olgudur ve bu sebeple de çok yönlü analizlerin yapılmasını gerektirir.Konjenital kalp hastalıklı çocukların yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi, risk gruplarını tanımlanması ve onların sağlık ihtiyaçlarına odaklanan müdahele stratejilerinin detaylandırılması için değerli bilgiler edinmemize, bu değerlendirmeler ile yeni sağlık politikalarının planlanması, sosyal ve psikolojik destek, bireye uygun girişimlerin seçilmesi, yatış süresi ve tedavi maliyetinin düşürülmesi, hasta ve hasta yakınlarının üretkenliğinin artırılıp işgücüne kazandırılması gibi amaçlara yol gösterici olacaktır, bu yüzden çok daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
Hafif kafa travmalı çocuklarda bilgisayarlı tomografi gerekliliğinin PECARN, CATCH, CHALICE ölçeklerine göre değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda en sık kullanılan tanısal karar verme ölçeklerinden olan PECARN, CATCH ve CHALICE ölçekleri karşılaştırılarak bilgisayarlı tomografi uygulanacak hastaların seçiminde ve klinik olarak önemli travmatik beyin hasarı, nörolojik müdahale gereksinimi ve klinik olarak önemli intrakraniyal yaralanmayı öngörmede daha güçlü tanısal doğruluğa sahip ölçeğin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında Ocak 2016 ve Aralık 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Acil Servisi'ne getirilen 520 kafa travmalı çocuğun verileri derlendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların demografik verileri, kafa travması etiyolojisi, başvuru semptomları, Glasgow koma puanları, uygulanan bilgisayarlı tomografiye ait veriler, hastalardan elde edilen PECARN, CATCH ve CHALICE ölçeklerinin sonuçları ve hastaların acil servis başvuru sonlanımına ait veriler kaydedildi. Hastaların verilerine hastane bilgi yönetim sistemi (HBYS) ve arşiv dosyaları vasıtası ile ulaşıldı ve veri formuna kaydedildi. PECARN, CATCH ve CHALICE ölçek sonuçları, bilgisayarlı tomografi bulguları ve hastaların acil servis sonlanım verileri birbirleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Kafa travması olan çocukların %64'ünü erkek cinsiyetteki çocuklar oluşturmaktaydı. Hastaların %16,9'u 2 yaş altında, %53,3'ü 2-10 yaş arasında ve %29,8'i 10 yaş üstünde idi. Hastaların %17,1'inde kraniyal bilgisayarlı tomografi bulgusu olduğu saptandı. En sık gözlenen bulgular sırasıyla %9,4 ile subgaleal hematom, %5 ile kafatası kırığı ve %1,2 ile intraventriküler kanama idi. Travmatik beyin hasarını öngörmek amacıyla kullanılan ölçeklerden PECARN ile hastaların %90,4'üne, CATCH ile %75,2'sine ve CHALICE ile %58,7'sine endikasyon konulduğu gözlendi. PECARN ölçeğine göre tomografi endikasyonu konulmayan hastaların %6'sında bulgu varlığı saptandı. PECARN ile endikasyon konulan hastaların %19,1'inde tomografi bulgusu olduğu saptandı. Tomografi endikasyonu konulmayan hastalardan hiçbirinin hastaneye yatırılmadığı ve hiçbirine nöroşirürjik girişim uygulanmadığı saptandı. PECARN ölçeğinin tomografi bulgusu açısından pozitif prediktif değeri %19,1 iken negatif prediktif değeri %94 idi. CATCH ölçeğine göre tomografi endikasyonu konulmayan hastaların %10,1'inde bulgu varlığı saptandı. CATCH ile endikasyon konulan hastaların %20,5'inde tomografi bulgusu olduğu tespit edildi. Tomografi endikasyonu konulmayan hastaların %0,8'inin hastaneye yatırıldığı ve hiçbirine nöroşirürjik girişim uygulanmadığı saptandı. CATCH ölçeğinin tomografi bulgusu açısından pozitif prediktif değeri %20,5 iken negatif prediktif değeri %89,9 idi. CHALICE ölçeğine göre tomografi endikasyonu konulmayan hastaların %11,6'sında bulgu varlığı saptandı. CHALICE ile endikasyon konulan hastaların %22,3'ünde tomografi bulgusu olduğu saptandı. Tomografi endikasyonu konulmayan hastaların %2,3'ünün hastaneye yatırıldığı ve hiçbirine nöroşirürjik girişim uygulanmadığı saptandı. CHALICE ölçeğinin tomografi bulgusu açısından pozitif prediktif değeri %22,3 iken negatif prediktif değeri %88,4 idi. Sonuç: Çalışmamız sonucunda PECARN, CATCH ve CHALICE ölçeklerinin kafa travması nedeniyle acil servislere başvuran çocuk hastalarda bilgisayarlı tomografi uygulama kararı verme konusunda yeterli olduğu görüldü. Ancak bu ölçekler ile bilgisayarlı tomografi uygulama konusunda dışlanan hastaların nadir de olsa travmatik beyin hasarına sahip olabileceği akılda tutularak bu hastalar klinik tecrübe ile bir kez daha değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: CATCH, CHALICE, Çocuk, Hafif, Kafa travması, PECARN
Ocak 2018-aralık 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvuran Suriyeli mülteci çocuklardaki doğuştan kalp hastalıklarının değerlendirilmesi
Amaç: Doğuştan kalp hastalıkları en sık görülen doğumsal anomalilerden biridir. Ülkemizde son 10 yılda Suriyeli göçmen sayısında artış kaçınılmazdır ve merkezimizin bulunduğu bölge itibariyle kliniğimize başvuran Suriyeli hasta sayısı artış göstermiştir. Çalışmamızda pandemi öncesi son 2 yılda Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Pediatrik Kardiyoloji Bilim Dalı'na başvuran Suriyeli doğuştan kalp hastalıklı çocuk hastaların başvuru şekilleri, hastalık tipleri ve şiddetleri, izlem ve tedavi sonuçlarının incelenmesi ve gerek hasta gerekse hekim yönünden karşılaşılan problemlere dikkat çekilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Ocak 2018- Aralık 2019 arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniği'ne başvuran Suriyeli doğuştan kalp hastalığı olan 561 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, başvuru şekillleri, klinik bulguları, tanıları, cerrahi tedavi sonrası komplikasyonları, cerrahi tedavi tipleri ve mortalitesi, doğuştan kalp hastalığı tipi incelendi. Doğuştan kalp hastalığının şiddetini/karmaşıklığını değerlendirmek için anomaliler izlem ve tedavi şekillerine göre 4 farklı kategoriye ayrıldı. Bulgular: Ocak 2018-Aralık 2019 arasında başvuran 561 hastanın 243 (% 43,3)'ünde siyanotik, 240 (% 42,8)'ında asiyanotik, 78 (% 13,9)'inde ise obstruktif tipte doğuştan kalp anomalisi vardı. Sıklık sırasına göre ilk üç anomali ventriküler septal defekt (% 25,1), Fallot tetralojisi (%21,4), pulmoner darlık (% 10,9) idi. Hastaların % 49,38'inde büyüme geriliği, % 53,5'ünde kalp yetersizliği, % 20,1'inde pulmoner hipertansiyon bulgusu mevcuttu. Hastaların % 99,3'ü tek veya birden fazla girişim (transkateter/cerrahi) gerektiren doğuştan kalp hastalıklarına sahipti. Transkateter tedavi 90 hastaya (% 16) uygulandı. Cerrahi tedavi uygulanan 340 hastadan 23 (% 6,7) hastaya palyatif ameliyat, 302 hastaya (% 88,8) tüm düzeltme, 12 hastaya (% 3,5) palyatif ameliyat sonrası tüm düzeltme ameliyatı yapıldı. Cerrahi tedavi sonrası mortalite oranı % 7,9'du. Hastalardan 466'sı (% 83) takipli 95'i (% 17) takipsizdi. Sonuç: Sonuç olarak bulgularımız Suriyeli doğuştan kalp hastası çocukların büyük kısmında büyüme geriliği olduğunu, geç refere edildiklerini ve bu yüzden çoğunluğunun kalp yetersizliği, pulmoner hipertansiyon gibi durumlarla komplike ve girişim/ameliyat için riskli hale geldiğini, prenatal tanı oranının belirgin düşük olduğunu ve takipsizlik oranının yüksek olduğunu göstermiştir. Ülkemizde mülteci hastaların belli merkezlerde yığılım göstermesi de önemli bir sorundur. Çalışmamızda mülteci DKH'lerin yönetimi konusunda sağlık otoriteleri tarafından düzenlemeler yapılması gerektiğine dikkat çekmek istedik.
Ebeveynlerin bebeklerinin uyku alışkanlıkları ve uyku sorunları ile ilgili görüşlerinin değerlendirilmesi
Ebeveynlerin Bebeklerinin Uyku Alışkanlıkları Ve Uyku Sorunları İle İlgili Görüşlerinin Değerlendirilmesi Amaç: Uyku, bebeklern zamanlarının büyük br kısmını kapsayan ve beynn gelşmesn sağlayan birincil aktivitedir. Çocukların sağlıklı gelişimi için uyku ve uykunun kalitesi çok önemlidir. Literatürde küçük çocuklardak uyku güçlüğünün, yaşamın ilerleyen dönemlernde ortaya çıkan sorunlarla lşkl olduğu belirtilmiştir. Bu çalışma Çocuk Sağlığı İzlem polikliniğine başvuran bebeklerdeki uyku alışkanlıkları ve uyku sorunlarını değerlendirmek amacıyla planlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Sosyal Pediatri Bilim Dalı Çocuk Sağlığı İzlem Polikliniği'ne başvuran 0-36 ay arasındaki 432 bebeğin uyku davranışları değerlendirildi. Çocukların ebeveynlerine hazırladığımız anket uygulandı ve uyku davranışları bu şekilde değerlendirildi. Anketler daha sonra kayıt altına alınarak istatistiksel analiz yapıldı. Araştırmamız tanımlayıcı-gözlemsel idi. Çalışmamıza katılan çocukların sosyo-demografik özellikleri (cinsiyet, yaş, doğum ağırlığı, annenin yaşı, annenin öğrenim durumu, anne mesleği, babanın yaşı, babanın öğrenim durumu, baba mesleği, kardeş sayısı, ailenin gelir düzeyi), uyku alışkanlıkları belirlendi. Bulgular: Bebeklerin yaşı ortanca 3 aydı ve %55,1'i erkek, %44,9'u kız idi. Anket sorularına cevap verenlerin %82,4'ü annelerdi ve annelerin %65,3'ü üniversite mezunu idi. İlk 6 ay sadece anne sütü ile beslenenlerin oranı %46,3, hiç anne sütü almayanlar ise %7,6 olarak bulundu. Yatmadan önce beslenme %65,5 oranında görüldü. Uyudukları ortama bakıldığında %54,9'u kendi yatağında uykuya dalıyordu ve en sık 5-15 dk (%51,6) içinde dalıyorlardı. Ebeveynlerin %66,2'si bebeklerinde uyku sorunu olduğunu bildirdi. Bu sorunlar arasında yatağa girmeyi reddetme (%34,7), uykuya dalmakta zorluk (%72,9) ve gece uyanma (%85,9) değerlendirildi. Sonuç: Bebeklerin yaş, uyurken yakın temas, ebeveyn ile yatak paylaşımı uykuya dalma süresi, yatağı girmeyi reddetme ile uyku sorunu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Cinsiyet, ailenin eğitim düzeyi, kardeşinin olup olmaması, anne sütü alma süresi, babanın uyku rutinine katılması ya da uyku eğitimi alma durumu ile uyku sorunu arasında istatistik anlamlı olarak bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Bebek, uyku alışkanlıkları, uyku sorunları, ebeveyn görüşleri
Orak hücre krizlerinde trombosit aktivasyonu, inhibisyonu ya da adezivitesi ile klinik bulguların değerlendirilmesi
Giriş: Orak hücre anemisi (OHA), otozomal resesif kalıtım gösteren, dünyada en sık görülen hemoglobinopatilerden biridir. Oraklaşan eritrositler; lökosit, trombosit ve endotel hücreleri ile etkileşime girer ve vazooklüzyona sebep olur. Amaç: Bu çalışmada orak hücre krizinde trombosit aktivasyonu, inhibisyonu ya da adezivitesinin hastalığın kliniği ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda izlenen 30 orak hücre anemili hastadan kriz döneminde kan örnekleri alındı. Kontrol grubu olarak kronik bir hastalığı olmayan 30 sağlıklı çocuktan kan örnekleri alındı. Hasta ve kontrol grubundan tam kan sayımı ve biyokimya parametreleri çalışıldı. Ayrıca alınan örnekteki trombositlerin hücre dışı aktivasyonunu engellemek için kan örneği alınır alınmaz içerisindeki kan miktarı ile eşit olacak şeklide fiksatif solüsyon ile karıştırıldı. Akım sitometrik analiz için hazırlanan solüsyon, CD14, CD16 ve CD42a monoklonal antikorları ile inkübe edildi. Tam kan örneği içerisindeki granülosit-trombosit ve monosit-trombosit agregatlarını belirleyebilmek için akım sitometri cihazı kullanıldı. Akım sitometri analizinde monositler kuvvetli CD14 ekspresyonu, granülosit hücreleri ise CD16 ekspresyonu ile tespit edildi. Monosit-trombosit ve granülosit-trombosit agregatlarını saptayabilmek için sırasıyla CD14+/CD42a+, CD16+/CD42a+ hücre gruplarının yüzdeleri hesaplandı. Bulgular: Orak hücre krizindeki hastalarda kontrol grubuna göre hemoglobin, hemotokrit, ortalama trombosit hacmi (MPV) değerleri düşük idi (p<0,05). Trombosit, lökosit ve nötrofil sayısı ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0,05). Hasta grubunun ortalama CD14/CD42a değeri %26±22,6 iken; kontrol grubunda ortalama %10,1±3,4 idi. Aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p=0,001). Hasta grubundan elde edilen ortalama CD16/CD42a değeri %19,8±17,9 ve kontrol grubundan elde edilen ortalama CD16/CD42a değeri ise %9,8±3,5 olarak saptandı ve iki grup arasında anlamlı fark olduğu gözlendi (p=0,001). Ağrı skorlarına göre hastalar iki gruba ayrılarak CD14/CD42a ve CD16/CD42a değerleri karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı saptandı (sırasıyla p=0,172 ve p=0,983). Sonuç: Çalışma sonucunda CD14/CD42a ve CD16/CD42a değerleri orak hücre krizindeki hastalarda yüksek saptandı. Ancak orak hücre krizi ile trombosit adezyonu arasındaki ilişkinin net bir biçimde ortaya konulabilmesi için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Febril konvülsiyonlu hastaların klinik özellikleri ve risk faktörleri
Amaç:. Febril konvülsiyon, çocukluk çağının en yaygın görülen nöbet türü olup çocukluk çağı nörolojik bozuklukları arasında ilk sıradadır. Bu çalışmada febril konvülsiyon tanısı alan hastalar ile ateşli hastalığı olan ancak konvülsiyonu olmayan hastalar prospektif olarak karşılaştırılarak nöbete neden olan risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil ve Çocuk Nöroloji Bilim Dallarına Mart 2021 ile Mart 2022 tarihleri arasında başvuran febril konvülsiyon tanılı hastalar ve bu tarihler arasında nöbet geçirmeyen menenjit, ensefalit gibi SSS enfeksiyonu bulguları olmayan ve kronik bir hastalığı bulunmayan, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu, idrar yolu enfeksiyonu gibi akut ateş şikâyeti ile başvuran (nöbet geçirmeyen kontrol grubu) hastalar dâhil edilmiştir. Febril konvülsiyon grubunda 70 hasta, kontrol grubunda 70 hasta olmak üzere toplamda 140 hasta çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya alınan tüm hastaların demografik ve klinik özellikleri ile başvuru anındaki tam kan sayımı, biyokimyasal parametreleri, serum demir, ferritin, D vitamini, B12 vitamini ve folat düzeyi, demir bağlama kapasitesi prospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Febril konvülsiyon geçiren hastaların 37'si (%52,9) erkek, 33'ü (%47,1) kızdı. İlk FK yaşı ortalama 29,8±16,2 ay olarak saptandı. Basit FK'lı olguların sayısı 56 (%80), komplike FK'lı olguların sayısı ise 13 (%18,5) idi. Başvuru anında en sık üst solunum yolu enfeksiyonu görüldü. Hastaların %65,7'sinde jeneralize tonik klonik nöbet görüldü. Ailede febril konvülsiyon öyküsü varlığının, ailelerin eğitim düzeyinin düşük olmasının, anne baba arasında akrabalık varlığının, serum kalsiyum, D vitamini, demir düzeyinin ve transferrin saturasyonunun düşük olmasının febril konvülsiyon geçirme üzerinde anlamlı etkisi olduğunu saptadık (p<0,05). Sonuç: Febril konvülsiyon geçiren çocuklarda serum demir, kalsiyum ve D vitamini düzeyinin daha düşük olduğu gözlenmiştir. Febril konvülzyon gelişimi için kan demir, kalsiyum ve D vitamini düzeyinin risk faktörü olup olmadığını gösterecek daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Doğumsal brakiyal pleksus paralizili hastalarımızın retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Nöroloji ve Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğinde, Ocak 2011-Aralık 2021 tarihleri arasında doğumsal brakiyal pleksus paralizisi tanısıyla izlenen hastaların geriye dönük olarak demografik özellikleri, risk faktörleri, klinik sınıflama, tedavi gereksinimleri ve tedavi sonuçları hakkında bilgi edinmeyi amaçladık. Yöntem: Ailelerinden onam formu alınarak çalışmaya alınan 79 hastanın; yaşı, cinsiyeti, doğum şekli, doğum kilosu, doğum yeri, tutulumun tarafı, tedavi için hastaneye başvuru yaşı, eşlik eden problemler, tutulumun tipi (Narakas sınıflamasına göre) ve uygulanan tedavi bilgileri dosyalarından kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızdaki 79 hastamızın % 57'si kız, % 91,1'i normal vajinal yol ile doğmuş ve % 81'i ilk 3 aylık döneminde başvurmuştu. Ortalama doğum ağırlıkları 3987,57 ±528,424 gramdı ve % 58,2'si 4000 gram ve üzerindeydi. Narakas klinik sınıflandırmasına göre; Grup 1'de % 39, Grup 2'de % 30, Grup 3'te % 27 ve Grup 4'te ise % 4 hastamız bulunmaktaydı. Hastaların % 74,7'sinde etkilenim sağ taraftaydı ve % 24,1'inde eşlik eden ek problemler saptandı. Bebek, anne ve doğumla ilgili risk faktörlerinin içinde annede gestasyonel diyabet varlığı ve uzamış doğumun Narakas sınıflandırması ile anlamlı ilişkisi saptandı. (p<0,05) Hastalarımızın % 74,7'sine elektromiyografi çekildiği ve bunların % 37'sinin tekrarlayan çekimler olduğu saptandı.(p=0,002) Hastalarımızın %98,7'sine fizik tedavi uygulandığı, % 73'ünün ilk 3 ayda fizik tedavi aldığı ve ortalama fizik tedavi alma sürelerinin 36,71±36,34 ay olduğu görüldü. Hastalarımızın %16'sına cerrahi tedavi uygulandığı ve ortalama cerrahi tedavi yaşı 6,07±3,54 yıl olarak bulundu. Tedavi sonuçlarımız değerlendirildiğinde % 32 hastamızda tamamen iyileşme, % 52 hastamızda kısmi iyileşme mevcut iken, % 16 hastamızda iyileşme yoktu. Sonuç: Çalışmamızda gestasyonel diyabetli anne bebeği olan hastalarımızda, total brakiyal pleksus paralizisinin daha yüksek oranda görüldüğü ve uzamış doğum öyküsünün Narakas klinik sınıflaması ile sınırda anlamlı ilişkisi olduğunu saptandı. Hastalarımızda mevcut olan risk faktörlerinden; yüksek doğum ağırlığı, makat doğum, ileri anne yaşı, anne aşırı kilo alımı, annede uterin anomali, omuz distosisi ve yardımlı aletli doğum ile Narakas klinik sınıflaması arasında ilişki saptanmadı. Literatürde yer alan risk faktörlerinin bilinip, tanınması ve birden fazla risk faktörünün eşlik ettiği durumlarda daha dikkatli olunması önemlidir. Ülkemizdeki son yıllardaki insidans durumu, risk faktörleri ile birebir ilişkisinin saptanması ve ideal ve özgüllüğü yüksek görüntüleme yöntemlerinin bulunması gibi ek çalışmalara ihtiyaç vardır.
Çocuklarda ventriküloperitoneal şant enfeksiyonları ve risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi 2016-2021
Giriş Amaç: Hidrosefali tedavisinde en etkili tedavi seçeneği cerrahi yöntemlerdir. Beyin omurilik sıvısının drenajını sağlayan ventrikuloperitoneal şant uygulaması, hidrosefali tedavisinde uzun yıllardır yaygın olarak kullanılmaktadır. Günümüzde uygulanan cerrahi teknik ve şant tasarımlarındaki yeni gelişmeler şant komplikasyon oranını belirgin azaltmış olsa da ventrikuloperitoneal şant enfeksiyonları ventrikuloperitoneal şant uygulamasının ensık komplikasyonu olmaya devam etmektedir. Biz bu çalışmada hidrosefali nedeniyle ventriküloperitoneal şant takılan ve ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişen çocuk hastaların demografik, klinik, tanı, tedavi özelliklerini değerlendirmeyi, ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişimi ve ventriküloperitoneal şant enfeksiyon tekrarı açısından risk faktörlerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Ocak-2016 - Aralık-2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu tanısı alan Çocuk Enfeksiyon ve Beyin Cerrahi Servisine takip ve tedavi amacı ile yatırılarak izlemi yapılan 0-18 yaş aralığındaki hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar, tedavi özellikleri ve ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişimi için risk faktörleri geriye dönük olarak değerlendirildi. Ventrikuloperitoneal şant enfeksiyonlarında enfeksiyon tekrarı için risk faktörlerini değerlendirmek amacıyla tedavi sonrası tekrar ventrikuloperitoneal şant enfeksiyonu gelişen ve gelişmeyen hastalar karşılaştırıldı. Çalışmamızda ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişimi için risk faktörlerini değerlendirmek amacıyla beyin cerrahi kliniğinde ventriküloperitoneal şant takılan ve ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişmeyen 0-18 yaş aralığındaki 48 hasta kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Çalışmamıza % 56,5'i (n=48) erkek, ventrikuloperitoneal şant enfeksiyonu tanısı alan 85 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 33,6±41,9 ay idi (min- maks: 2-178 ay). Hastaların ilk başvuru yakınmaları en sık ateş (%58,8), iştahsızlık (%58,8), kusma (%56,5) ve bilinç değişikliği (54,1) idi. Ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu nedeniyle takip edilen 85 hastanın tedavi öncesi alınan BOS kültürlerinin %40'ında üreme olup %64.7'sinde gram pozitif üreme mevcut idi. Ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişen grupta kontrol grubuna göre şant revizyon sayısı istatistiksel olarak anlamlı yüksek idi (p<0,001). Kontrol grubu ile VPŞ enfeksiyonu olan hastalar karşılaştırıldığında şant enfeksiyonu gelişen grupta, hastaneye ilk başvuru sırasında şant takılmadan önceki CRP ve BOS protein değerleri ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişmeyen gruba göre istatistiksel olarak yüksek bulundu (p<0,001). Ventrikuloperitoneal şant enfeksiyonu gelişimi için BOS protein kesim değeri 107,5 (% 95 GA AUC 0.69-0.94) olarak 11 saptandı. BOS protein düzeyinin şant takılmadan önce 107,5 üzeri olması % 80 olasılıkla , % 62,5 duyarlılık % 66,7 özgüllükle hastada ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişme riskini arttırdığı saptandı. CRP için kesim değeri 1.95 (% 95 GA AUC 0.60-0.97) idi. Hastanın CRP değeri >1.95 ise % 79 olasılıkla, % 72.9 duyarlılıkla, % 88.9 özgüllük ile hastada ventrikuloperitonela şant enfeksiyonu gelişme riskinin arttığı saptandı. Sonuç: Ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu, ensık şant uygulamasından sonraki ilk birkaç ayda oluşmaktadır. Bu nedenle ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişimini önlemede ameliyat sırasındaki kolonizasyon ve kontaminasyonun önlenmesi son derece önemlidir. Çalışmamızda şant takılmadan önceki BOS protein yüksekliği ve CRP yüksekliği ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişimi ve tekrarı açısından anlamlı bulunmuş olup özellikle ventriküloperitoneal şant takılmadan önceki protein düzeylerinin 100 ve altında tutulmasının ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu gelişimini önleyebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hidrosefali, Çocuk, ventriküloperitoneal şant, Ventriküloperitoneal şant enfeksiyonu
2012-2020 yılları arasında tedavi alan non hodgkin lenfoma'lı çocuk hastaların tedavi sonuçları
Amaç: Çalışmamızda, merkezimizde 2012-2020 yılları arasında Non Hodgkin Lenfoma tanısı alan çocuk hastaların demografik ve klinik özellikleri verilen tedavi protokollerine yanıtları ve prognozun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hastaların verileri retrospektif olarak hasta dosyalarından ve genel hastane veri sisteminden incelendi. Hasta dosyalarından; yaş, cinsiyet, histopatolojik tanı, hastanın ilk ve son geliş tarihleri, relaps ve sağ kalım, takip süresi, hastalığın evresi, kitlenin yerleşim yeri, kemik iliği tutulumu durumu, verilen tedavi protokolü, tanı anındaki tam kan sayımı ve biyokimya değerleri, plevral efüzyon, asit, lenfadenopati ve hepatomegali varlığı, radyoterapi alma durumu, ailede kanser öyküsü varlığı, kemoterapi komplikasyonu gelişme durumu, lösemik trasnformasyon, EBV pozitifliği, CD20 pozitfliği, kemik iliği nakli yapılma durumu incelendi. Tedavisi tamamlanmadan merkezden ayrılan hastalar ve tedaviye dış merkezde başlayıp hastanemizde devam eden hastalar çalışmaya dâhil edilmemiştir. Bulgular: Çalışmaya 90 hasta dahil edildi. % 75,6'sının hayatta, % 21,1'inin exitus, % 3,3'ünün ise takip dışı olduğu saptandı. Hastaların % 66,7'si erkekti. Hastaların % 64,4'ü 10 yaş altında idi. Histolojik alt tipleri incelendiğinde; % 31,1'i LL, % 47,8'i BL idi. İleri evre hastalık (evre III ve IV) görülme sıklığının daha fazla olduğu saptandı. Hastaların % 16,7'sinde relaps görüldü. Evre I-II-III olan hastaların % 10'u ve evre IV olanların % 34,6'sında relaps tespit edildi. İleri evrede olma ile relaps gelişmesi arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı. Kemik iliği tutulumu ve/veya LDH değerinin normalin 2 katı ve üzerinde olması ile ileri evrede olma arasında istatistiksel olarak anlamlılık vardı. Relaps olan 15 hastanın 3-5-10 yıllık genel sağ kalımı ortalama sırayla % 68-% 52-% 52 olduğu saptandı. Relaps olmayanların 3-5-10 yıllık genel sağ kalımının ortalama % 83 olduğu tespit edildi. Bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p=0,017). Sonuç: Hastaların risk gruplarının belirlenerek uygun kemoterapi protokollerinin verilmesi ile olaysız sağ kalımda artış görülmektedir. NHL'ler hızlı ilerleyen agresif seyirli malignitelerdendir. Bu nedenle tanıda gecikme ya da hastanın tedaviye uyumunun kötü olması hastalığın evresinin ilerlemesine neden olmaktadır. Çocukluk çağı kanserlerinin semptom ve bulguları hakkında hekimlerin daha çok bilgilendirilerek farkındalığının arttırılması sağlanmalıdır.