
2.567
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Isparta geleneksel binalarının kentsel yapı içinde yorumlanması
Konutlar, insanların yaşamlarının büyük bölümünü geçirdiği mekânlardır. Konut mimarisinin gelişmesinde ve çeşitlilik göstermesinde, konutun yer aldığı bölgenin coğrafi yapısı, iklim şartları, vatandaşların sosyo kültürel yapısı, maddi imkanları gibi etkenler büyük rol oynamaktadır. Geleneksel Türk Evleri kültür mirasımızın en değerli eserleridir. Bu çalışmada, Isparta İlinde yer alan ve 19. yy. sonu ile 20 yy. başında inşa edilmiş olan Geleneksel Isparta Evlerinin "Türk Evi" tanımı içerisindeki yeri ve mimari özellikleri incelenmiştir. Çalışma beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde çalışmanın amacı, önemi ve izlenen yöntem işlenmiştir. İkinci bölümde "Türk Evi" tanımı, tarihi süreçteki gelişimi ve plan tipleri incelenmiştir. Üçüncü bölümde Isparta İlinin tarihi, coğrafi yapısı, iklimi ve sivil mimari örnekleri anlatılmıştır. Dördüncü bölümde ise, Isparta'da ki sivil mimari yapı envanteri üzerinde durularak tüm verilerin değerlendirilmesi yapılmıştır. Beşinci bölümde ise, sonuç ve önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Geleneksel, Konut, Mimari, Isparta
Comparison of the preferences of users towards traditional and the new residential houses in Somalia
In the study, the aim is to understand what the preferences of Somali users towards the traditional Somali houses and the new residential houses are and at the same time what the important features and factors affecting their preferences are and to get a breaf information that can be used to make an effective housing plan for the future generation. The study consists of five chapters. The first chapter is the introduction to the subject of the study. The second chapter is giving an information about housing preferences and choice. In the third chapter, it is talked about Somalia in general, then the Somali people, their culture, their verbal art and architecture, especially the daily life in the traditional Somali houses. In the fourth chapter, the degree of the Somali users' preferences towards their traditional houses and the new housing projects is measured. In the fifth chapter, a conclusion of the study and suggestions to guide the future Somali housing is made, so that we can find a suitable housing plan for the coming Somali generations. Key Words: Somali, Housing Preference, Somali housing.
Binaların Küresel İklim Değişikliğine Etkisi ve Çözüm Yöntemlerine Mimari Bakış
Küresel iklim değişikliğinde %50'lik paya sahip olan binaların sera gazı salınımlarının azaltılması demek, etki payının da azalması demektir. Dünyada kentleşmenin arttığı ve artmaya devam edeceği öngörüsü, binaların artacağı manasına gelmektedir. Günümüzde; şehirlerde, kentlerde, kasaba ve köylerde insanlardan sonra en fazla, binalar bulunmaktadır. Bina tasarımlarının; enerjiyi az harcayan, çevre ile uyumlu, planlı ve bilinçli tasarımlarla ilerlememesi, binaların küresel iklim değişikliğindeki rolünün daha da artmasına sebep olacaktır. Binaların çevreyle uyumlu az enerji harcayan yapılar olabilmeleri bir süreçtir ve bu süreçte mimarlar ve ekipleri ilk önemli konuma sahiptir. Yapıların küresel iklim değişikliğine olan etkisi ve çözüm yöntemleri işlenirken, mimarların tasarım yönünün vurgulanması, verime ulaşmak için dikkat edilmesi gereken bir sıralamadır. Binaların enerji tüketimlerinin kontrol altına alınabilmesi 5 temel profil üzerine kuruludur. Bunlar; mimar, ekip arkadaşları, müteahhit, yapı sahibi ve bürokrasidir. Yapıların tasarımından sorumlu olan mimarların; binaların yaşam çizgilerinde doğa ile negatif etkileşimini farkında olması ve mesleklerinin etki, görev ve sorumluluklarını bilmeleri, yapıların enerji tüketimlerinin azaltılmasında en büyük etkenlerdendir. Bu kapsamda tezin ilk bölümünde giriş, amaç, kapsamla tez çerçevesi çizilecek, ikinci bölümünde küresel ısınma ile ilgili bilgiler verilerek, iklim, küresel ısınma ve iklim değişikliği kavramlarının neler olduğu ve neden önemli olduğu, doğal seyrinden farkı ile beraber iklim değişikliğinin dünya üzerinde sebep olduğu genel etkileri anlatılacaktır. İkinci bölümde iklim değişikliğinde binaların yeri açıklanırken; binanın tanımı yapılarak bir binanın yaşam çizgisi anlatılacaktır. Binaların yaşam döngülerinde enerji harcamalarının anlatılması ile bina – mimar ilişkisi bu etapta kurulmaya başlanacaktır. İkinci bölümde binaların enerji harcamaları ile ilişkisi kurulan mimarlar, üçüncü bölümde tanımlanarak somutlaştırılma hedeflenmiştir. Mimarın tanımlanması ile meslek profili, sorumluluk ve mesleğin dünyaya olan etkilerinin açıklanması hedeflenmiştir. Üçüncü bölüm devamında binaların şekillenişinde mimarların rolü açıklanmış ve yapılardaki tasarım felsefesinde değişim yaşanmaması irdelenmiştir. Dördüncü bölümde, üçüncü bölümde çerçevesi çizilen tasarımsal eksiklerin en aza indirilmesi için dikkate alınması gereken hususlar, mimarların disiplini çerçevesinde kalarak anlatılmıştır. Beşinci bölümde, dördüncü bölümde anlatılan hususların dikkate alınması, tasarım ve yapım esnasında uygulanabilmesi halindeki elde edilecek verimler, somut örneklerle irdelenmiştir. Uygulamalardan elde edilebilecek sonuçların örnekler üzerinden incelenmesi, tasarım kriterlerini teori olmaktan çıkarılması hedeflenmiştir. Tez kapsamında mimarlık disiplinin, yapıların enerji harcamasındaki öneminin farkındalığının sağlanması ve meslek çerçevesinde kalarak, ayrıntıları değil etkileri somutlaştırılmış anlatım hedeflenmiş ve bu kapsam çerçevesinde kalınmıştır.
Okul binalarında iç mekân kalitesi üzerine bir araştırma
Bu çalışmanın konusu, okul binalarının konfor koşullarını belirleyen ölçütlerin ele tanımlanması ve bir ortaöğretim okul binasında yapılan ölçümler aracılığıyla bu okulun iç mekân kalitesinin değerlendirilmesidir. Bu tez çalışması beş bölüm ve eklerden oluşmaktadır. Bölüm 1'de, okul binalarındaki fiziksel ortam koşullarının eğitim ve öğretim için önemi anlatılmış; çalışmanın problem tanımı yapılarak amaç, kapsam ve metodoloji açıklanmıştır. Bölüm 2'de, iç mekân kalitesinin tarihsel gelişimi, iç mekân kalitesi parametreleri, okul binaları için iç mekân kalitesi ve Türkiye'deki ilgili standartlar açıklanmıştır. Bölüm 3'te, alan çalışması yapılan ortaöğretim okul binasının kentsel konumu, çevresel özellikleri, bu okul binasında ölçüm yapılan 6 adet dersliğin zemin kat, birinci kat ve ikinci kat olmak üzere iç mekân kalitesi konfor parametreleri bakımından incelenmesine yer verilmiştir. Ölçüm araç ve yöntemleri ve ölçme programından söz edilmiştir. Bölüm 4'te alan çalışmasının gerçekleştirildiği İstanbul Dr. Refik Saydam Ortaokulu'nun belirlenen katlardaki dersliklerinde iç mekân kalitesi parametreleri ölçülüp, değerlendirilmesi yapılmıştır. Bölüm 5' te, ölçüm sonuçları, hava kalitesi, derslik konfor koşulları işitsel, görsel ve ısıl açılardan incelenmiştir. Elde edilen bulgular standartlar ile değerlendirilerek ve iyileştirilmesine yönelik önerilerde bulunulmuştur. Ekler bölümünde ise, ölçüm yapılan parametrelerin sonuçlarını ifade eden tablo ve grafiklere, İstanbul Dr. Refik Saydam Ortaokulu'nda ölçüm yapmak için alınan izin belgelerine yer verilmiştir.
Nörobilim etkileşimli mekân tasarımı kavramının özel gereksinim sahibi yetişkin veçocuk bireyler için rehabilitasyon merkezi özelinde araştırılması
Tez çalışmasında özel gereksinim sahibi bireylerin bulunduğu çevreyi anlamlandırmasına imkan yaratacak, kullanımını kolaylaştıracak, mekânsal farkındalığını arttıracak, fiziksel erişimini kolaylaştıracak, stresini azaltacak rehabilitasyon merkezleri tasarım kriterleri incelenmiştir. Çalışma nörobilim ile mimarlık arasındaki ilişkiyi araştırmak ve nörobilim etkileşimli mekân kavramını özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri üzerinden ortaya koymayı amaçlamıştır. İncelemeler ve ulaşılan bulgular ile, özel gereksinimli bireyler için yeni planlanacak olan rehabilitasyon merkezlerine ve kullanımı devam eden rehabilitasyon merkezlerinin tasarım kriterlerine ilişkin bir öneri setinin geliştirilmesi hedeflenmiştir. Literatür taraması, mimarlık ve nörobilim alanında yapılmıştır. Mimarlık alanında mekân tasarım kriterleri; mimarlık ve nörobilim ortak alanında ise mekân tasarımının insan beyni üzerindeki etkisini araştıran çalışmalar incelenmiş ve ülkemizde özel gereksinim sahibi çocuklara yönelik birçok eğitim merkezi olmasına rağmen kullanıcının ihtiyaçları doğrultusunda yetersiz oldukları varsayılmıştır. Bu doğrultuda araştırmanın asıl amacı nörobilimin insanın mekân içerisindeki deneyimine ilişkin araştırmalardan faydalanarak, özel gereksinim sahibi bireylerin kendilerini bulundukları mekana ait hissedebilecekleri tasarımların önünü açmak olmuştur.
Tarihi yason kilisesi örneğinde kıyı kesimlerinde bulunan taş yapılarda koruma sorunlar
Günümüze ulaşmış korunması gerekli kültür mirasımızın büyük bir kısmını oluşturan tarihi taş yapıların özgün nitelikleri ile gelecek nesillere aktarılması için bu konudaki koruma çalışmalarının "anıt özelinde" ve "anıtın içinde bulunduğu atmosferik ortam" bağlamında ele alınması, koruma sorunlarının çözümüne katkı sağlamaktadır. Ayrıca restorasyon uygulamaları sonrasında anıtın durumunun belli periyodlarla izlemesinin önemi bilimsel çalışmalar ile ortaya konmuştur. Ordu İli, Perşembe İlçesi, Çaytepe Köyü, Yason Burnunda, deniz seviyesine yakın bir kotta yer alan 1869 tarihli "Yason Kilisesi"; Samsun Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 28.03. 1985 gün ve 816 sayılı kararı ile tescil edilmiştir. Yapı birinci grup anıt özelliğinde bir kültür mirası olup bu konuya örnek oluşturmaktadır. Yason Kilisesi, 2004 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı onayı ile restore edilmiş olmakla birlikte, günümüzde binanın dış kabuğunu oluşturan taş malzemede farklı deformasyonlar gözlemlenmektedir Bu çalışmada, Yason Kilisesinde gözlemlenen mevcut deformasyonların neden-sonuç ilişkisi içinde ortaya konması hedeflenmektedir. Bu nedenle kilise yapısının içinde bulunduğu coğrafi konum ve maruz kaldığı atmosferik etkiler yıllık mevsimsel veriler doğrultusunda incelenmektedir. Yapının farklı atmosferik etkilere maruz kalan cephelerindeki bozulmaların dağılım ve yoğunluğunu belirlemek üzere ise; tahribatsız bir analiz yöntemi olan haritalama (mapping) tekniği kullanılmaktadır. Anıtlar üzerindeki mevcut bozulmaların haritalama tekniği ile belirlenmesi, restorasyon uygulamaları öncesinde anıtların mevcut durumlarının bilimsel yöntemlerle analiz edilmesine bir başlangıç oluşturan ve uluslararası koruma platformlarında kabul görmüş bir çalışmadır. Yason Kilisesinin ölçekli cephe rölöveleri üzerinde görsel analizler ile işlenerek ortaya konan deformasyonların türleri ve dağılımları rüzgâr, güneş ve yağış faktörlerinin cepheler üzerindeki etkileri bağlamında incelenmektedir. Yapılan bu inceleme sonucunda cephelerdeki bozulmalar karşılaştırılarak bu doğrultuda yapının korunmasına yönelik öneriler getirilmektedir. Bu çalışmada gerçekleştirilen, haritalama tekniğinin, tarihi Yason Kilisesinin "koruma uygulamaları öncesinde hazırlanması gerekli olan oldukça önemli bir belge" oluşturacağı ve sonrasında malzeme bilimi uzmanlarınca yapılması gereken farklı analiz yöntemleri konusunda bir tartışma ortamı hazırlayabileceği düşünülmektedir.
Mimari tasarım stüdyosunda anlatının kullanılmasına yönelik bir yöntem önerisi
Mimari proje stüdyoları, bir tasarı bilgiyi, üretme, geliştirme yerleri olarak kabul edilir. Bu üretim ve gelişim sürecine dahil olmak çoğu mimarlık öğrencisini zorlamaktadır. Stüdyo üretim süreçlerinde bu zorluğu ortadan kaldırmak ve öğrencinin keşfine olanak sağlamak amacıyla stüdyo yürütücüsü yeni araçlar deneyerek ile bu devinimi sağlamaya çalışmaktadır. Bu tezde mimari tasarım stüdyolarında öğrencilerin tasarım sürecine katkı sağlamak ve bu sürecin doğru kurgulanmasını geliştirecek yeni düşünme araçları ortaya koymak hedeflenmektedir. Bu hedefe yönelik olarak mimari stüdyolarda kullanılmak üzere yeni bir tasarım yöntemi üretilmeye çalışılmıştır. Tez kapsamında geliştirilen yöntemde "anlatı"nın dinamik yapısı öğrencinin yeni düşünme araçları kazanmasına aracı olacaktır. Ricouer'in edebiyat teorisinden devşirilen "anlatı" kavramı üzerinden geliştirilmiştir. Ricouer anlatıyı; deneyimin, olay örgüsü aracılığıyla "olayların sistemleşebilir biçimde düzenlenişi" olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda anlatı kullanılarak geliştirilen yöntem "olay örgüsü biçimlenirken, kurgulanırken-kompoze edilirken- eylemler olay örgüsü içinde taklit edilir ve düzenlenir" düşüncesi temelinde şekillenmiştir. Ricouer'in deyimiyle anlatı, insan yapımı bir kompozisyonu düzenleme işidir. Bahsi geçen bu kompozisyonda eylem, deneyim, olay ve mekân düzeni etkili hale gelmektedir. Tüm kompozisyonda yani anlatının temsilinde; koşullar amaçlar, olanaklar ve etkileşimler yer almaktadır. Anlatı bu çok katmanlı haliyle mekân temsili yani mekânın simülasyonu olarak da kabul edilmektedir ve bu temsilin Mimari Tasarım Stüdyosunda yeni düşünce biçimlerinin geliştirilmesi, düşünce devinimini sağlaması öngörülerek yeni bir metot ortaya konulmaktadır.
Türkiye'de ekolojik ayak izi değerlendirmesi üzerine bir araştırma
19. yüzyıldan bu yana sanayileşme ve kentleşmenin hızla artması insanın doğaya verdiği tahribatı arttırmakta, doğal kaynakların hızla tüketilmesi ve artan çevre kirliliği, doğanın, gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama yeteneğini tehlikeye atmaktadır. Bu olumsuz tabloya karşı alınabilecek en önemli önlemlerden biri ekolojik ve sürdürülebilir bir yaşam tarzının benimsenmesidir. Bu tez çalışmasında ekolojik sürdürülebilirliğin en önemli ölçütü olan, tüketilen doğal kaynakların diğer popülasyonlar ve ekosistemler de dahil, yerine konması ve nüfusun ürettiği atığın yok edilmesi, aynı zamanda ekosferin genel yaşam destek işlevini yerine getirmek için yeterli olup olmadığı sorusunun yanıtının anlaşılabilmesi için kullanılan bir kavram olan Ekolojik Ayak İzi hakkında kapsamlı literatür taraması yapılmıştır. Sürdürülebilirlik, mimarlık boyutuyla ele alınarak, kentleşmenin getirdiği olumsuzluklara karşılık ekolojik yaşam biçimini benimsemiş toplulukların (ekokentler, ekoköyler ve ekolojik yerleşmeler) ekolojik ayak izi hesaplamaları aracılığıyla ne ölçüde yol kat ettiği ortaya konulmuştur. Çalışmada, Dünya'dan ekokent ve ekoköy örnekleri incelenerek, Türkiye'deki bir ekolojik yerleşke olan İzmir Bayındır ilçesindeki Marmariç Ekolojik Yerleşkesi ve kırsal alanda yer alan, tarımsal üretimin yoğun olduğu 3 mahallenin (Buruncuk, Yakacık, Yusuflu Mahalleleri) ekolojik ayak izi, buralarda yaşayan sakinlere anket uygulanarak ve sonuçların Global Footprint Network'ün ekolojik ayak izi hesaplama motoruna tek tek girilmesiyle hesaplanmıştır. Bayındır Belediyesi'nden alınan 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı ve yerinde yapılacak ölçümler sonucunda söz konusu ekolojik yerleşme ve mahallelerin yapılaşmış alan ayak izi ölçümü de gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlar Dünya'dan ekolojik ayak izi ölçümü yapılmış ekokent ve ekoköylerle ve Global Footprint Network'ün 2018 verilerinde yer alan Türkiye'nin ekolojik ayak izi değeri ile karşılaştırılarak değerlendirmesi yapılmıştır.
20. yüzyıl Türkiye mimarlığı ve dönemin politik koşulları ile ilişkisi
Bu çalışmada mimarlık ve politika kavramları arasında nasıl bir ilişki olduğunu ve bunun mimari tasarımlara ve kentlere nasıl yansıdığını incelemek amaçlanmıştır. Bu doğrultuda öncelikle çalışmada değinilen önemli kavramların tanımı yapılmış ve bu kavramların mimarlık disiplini ile ilişkisi açıklanmıştır. Daha sonra farklı rejim türlerine sahip üç ülke örneği seçilip, iktidar tutumları ve mimarlık bağlamında karşılaştırma yapılmıştır. Son olarak ise Türkiye Cumhuriyeti bu bağlamda incelenmiş, 20. yüzyıl ile sınırlı olan dönem boyunca yaşanan politik, ekonomik ve sosyal gelişmelerin Türkiye mimarlığına ve kentlere nasıl yansıdığı analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda dönemin politik koşullarının mimarlık ve kentler üzerinde geniş bir etki alanının olduğu fakat bu etkinin mimarlığın temel amaçlarına, kent düzenine ve dolayısı ile toplumun ihtiyaçlarına ters düşen uygulamalara sebep olduğu saptanmıştır. Buna göre çalışma, ortak konusu kentler olan mimarlık ve politika kavramları arasındaki hiyerarşik ilişkinin mimarlık, kent ve toplum yararı için nasıl geliştirilebileceği ve düzenlenebileceği hakkında önerilerde bulunmuştur.
Elazığ'da Cumhuriyet Dönemi imar hareketlerinin değerlendirilmesi
Türkiye'nin kentsel gelişme süreci, Cumhuriyetin ilanı ile Ankara başta olmak üzere diğer Anadolu kentlerinde ekonomik, sosyal ve kültürel değişimlerin yaşanması ile başlamıştır. Türkiye'de 1950'li yıllarda sanayileşme sürecinin başlaması sonucu hızlı kentleşme etkisini göstermiştir. Türkiye'de demiryolu ve karayolu ulaşım ağının sistemli bir hale gelmesi sonucu kentler gelişme ve büyüme göstermiştir. Elazığ'ın kentleşme süreci ise, kentin ilk yerleşim yeri olan Harput'tan valilik ve diğer idari birimlerin mezraya (ova) taşınması ile başlamıştır. 1834'te Harput'un tabiat şartlarının elverişsiz olmasından dolayı mezraya taşınan kentte gelişim yavaş ilerlemiştir. 1934'te demiryolunun yapılması, daha sonra karayolunun gelişmesi ve Keban Barajı ile elektrik enerjisi sorununun çözülmesi sonucu sanayi yatırımlarının artması Elazığ'da kentsel gelişmeyi hızlandırmıştır. Bu çalışmada Anadolu'nun genç kentlerinden biri olan Elazığ'ın günümüze kadar gelişimi, değişimi ve dönüşümü incelenererek bu süreçlerdeki etmenler ele alınmıştır. Daha sonra Elazığ kentleşme süreci, imar planlar ve yatırım kararlarıyla birlikte incelenmiştir. Bu planlar incelenirken, alınan kararların olumlu ve olumsuz özelliklerinin Elazığ'ın kentselleşme sürecine yansıması üzerinde durulmuştur.
Zamansallık ve mekansallık bağlamında heterotopyaların sentaktik ve semantik irdelenmesi
Tez çalışması, günümüz kentlerindeki mekansal heterotopyaların zamansallık ve mekansallık bağlamında nasıl anlamlarla yüklü olduklarını, nasıl biçimlendiklerini morfolojik, sentaktik ve semantik düzeyde irdelemeyi hedeflemektedir. Tezde Foucault'nun karşı mekan anlamına gelen ve birçok anlamsal kargaşayı içinde barındıran heterotopya kavramı altı özelliğine göre irdelenmektedir. Çok kültürlü ve tarihi mahalleler bağlamında heterotopik mekanların oluşumunu ve değişimini inceleyip, nicel ve nitel açıdan değerlendirilmelerini sağlayacak bir model oluşturulmaktadır. Alan çalışması mahalle ölçeğinde, heterotopik bir mekan olarak İstanbul'un Samatya semtini, modelde öne sürülen heterotopik özellikler üzerinden yorumlamayı, morfolojik, sentaktik ve semantik açıdan artzamanlı yaklaşım ile irdelemeyi hedeflemektedir. Çalışmanın amacı, zamansallık ve mekansallık çerçevesindeki bu kuramsal ve deneysel irdelemeler sonucunda, heterotopya kavramının güncel bir tanımını yapmaktır. Heterotopya kelimesi "diğer yer", "öteki yer" ya da "farklı yer" olarak Türkçe'ye çevrilmektedir. Heterotopyalar, normal düzen sistematiğini reddeden ve kendi düzen sistematiğini yeniden oluşturan bir oluşum olarak tanımlanabilmektedir. Mekansal olarak heterotopyalar, Foucault'nun "Başka Mekanlara Dair" adlı yazısında anlatılmıştır (Foucault, 1984, 1986, 2011). Tez çalışmasının kavramsal altyapısını oluşturmak için Foucault'nun heterotopyalar ile ilgili açıklamaları, diğer kuramlar ve kavramsal çalışmalara dayandırılarak hermenötik irdeleme ile ortaya konmuştur. Bu bölüm, kentsel mekana yansıyan özelliklerinin değerlendirilmesini ve bu özelliklere göre kavramın tekrar tanımlanmasını amaçlamaktadır. Çok kültürlü ve tarihi mahalleler kapsamında, heterotopik özellikler barındıran kentsel mekanları sentaktik ve semantik olarak irdelemek için, metodoloji bölümünde bir model ortaya konmaktadır. İlk aşamada, İstanbul Tarihi Yarımada'da heterotopik özellikler gösteren beş mahalle kentsel ölçekte sentaktik olarak irdelenmiştir. Bütünleşme ve topolojik seçim analizleri üzerinden beş farklı heterotopik mahallenin İstanbul tarihi boyunca değişimi gözlemlenip yorumlanmaktadır. Mahalle ölçeğinde ise, öncelikle morfolojik-sentaktik irdeleme yapılmaktadır. Bu, alan çalışmasının yapılacağı heterotopik bölgenin makro ölçekte kentle ilişkisinin dönüşümünü sorgulamaktadır. Heterotopik mekanları sentaktik irdelemek için üçlü bir irdeleme modeli izlenmektedir. İlk aşamada, heterotopyaların zamana bağlı oluşunu simgeleyen heterokronilerin, Türkçe'de artzamanlı nirengi noktalarının, irdelenmesi hedeflenmektedir. Artzamanlı nirengi noktaları, yani mahallede uzun zamandır varolan önemli yapılar mahallenin fiziksel ve sosyolojik değişimi nedeniyle fiziksel, sentaktik ve anlamsal değişimlere uğramaktadırlar. Kolektif hafızanın mahalini (locus) taşıyan bu yapıların sentaktik değerlendirmesi mekanın artzamanlı değişiminin gözlemlenmesi açısından önem taşımaktadır. İkinci aşamada, heterotopyaların kendi içlerinde tutarlı olmayan pekçok mekanı yan yana getirebilme özelliğini ele alarak, mahalle düzeyinde çok kültürlülüğün mekanlara yansıması ve çeşitli kültürleri temsil eden grupların mekan kullanımı, mahalle ve sokak ölçeğinde kültürel çeşitlilik ve etkileşimi irdelenmektedir. Üçüncü aşamada ise, illüzyon heterotopyaları irdelenecektir. Bu tip heterotopyalar, mahallenin gerçekliğinin dışında, bir anlam veya işlev kaydırılması ile bilinçli olarak ve genellikle başka bir yerden ödünç alınan bir gerçekliğin belli bir yere uyarlanması ile oluşmaktadır. Uzun vadede mahalleyi kendi gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Üçlü metodolojik kurgu semantik irdeleme ile desteklenmektedir. Semantik irdeleme, mahallede ortaya çıkan güncel durumları ve farklı kültürel grupların güncel yaşantısallığını; sosyolojik, sosyo-ekonomik ve sosyo-demografik açılardan tartışmaktadır. Samatya alan çalışmasından çıkan sonuçlara göre artzamanlı nirengi noktaları, kentsel mekanda algının zaman dilimlerine bağlı olarak değişmesi sonucu anlamlarını sürdüren veya kaybeden kültürel referans noktaları olarak tanımlanabilir. Mekan dizimi analizlerinde bütünleşme ve eşgörüş alanı değerleri azalan artzamanlı nirengi noktalarında semantik düzeyde de anlam kaybı oluşmaktadır. Anlam kaybı genel olarak bir artzamanlı nirengi noktasının operasyonel niteliğini kaybetmesi sonucunda oluşmaktadır. Aktif olarak kullanılmadığından ancak bir iz niteliğini taşımaktadır. Mekan dizimi analizlerinde bütünleşme ve eşgörüş alanı değerleri artan artzamanlı nirengi noktalarında ya anlam korunmakta ya da bu noktalara sahte anlamsal değerler yüklenmektedir. Bu gibi sahte anlamların yüklenmesi genellikle, soylulaştırma veya kentsel dönüşüm gibi süreçlerin sonucunda olmaktadır. Almaşık mekanlar, toplumun mekan kullanımının zaman dilimlerine bağlı olarak değişmesine ve dönüşmesine dayanır. Uzun yıllardan bu yana, kültürel ve sosyo-demografik süreklilik gösteren kentsel mekanların sentaktik okunabilirliğinin arttığı tesbit edilmiştir. Çok kültürlü almaşık mekanlarda, uyumsuz olarak belirlenen farklı kültürel gruplar mekansal olarak da gruplaşmayı seçmektedir. Bu gruplaşmaların bir sonucu olarak "mahalle içinde mahalle"ler oluşmaktadır. Bir kültürel grubun bir bölgeden çekilmesi ve pekçok farklı nitelikteki grup ve topluluklarla yeniden bölgenin mesken tutulması durumunda, yeni gruplar global bütünleşme değeri çok yüksek veya yüksek olan akslar üzerine yerleşmeyi, bu şekilde anonim kalmayı tercih etmektedirler. Bu şekilde kentlerde "onlar alanı" (Heidegger, 1996) oluşmaktadır. Bu alanlarda ana akımın belirlediği kurallar çerçevesinde, kültürel gruplara özgü değerler görmezden gelinerek veya kamusalda eritilerek yaşanmaktadır. İllüzyon mekanları ise, mekanın toplumsal meselelere göre değişmesi veya toplumun mekanların değişimine göre dönüşmesi ya da uyum sağlaması sonucu ortaya çıkmaktadır. Mekanın toplumsal meselelere göre değişmesi daha çok illüzyon heterotopyalarını, toplumun mekana göre değişmesi veya uyum sağlaması, soylulaştırma ya da kentsel dönüşüm gibi durumları simgeler. Mahallenin yapısına aykırı yaşam tarzları illüzyonlar yoluyla mahalle yaşamının bir parçası haline getirilebilmektedir. Yaşam tarzının ve kullanımın değişimi, morfolojik ve sentaktik değişimi ile bağlantılıdır. Daha önce başka mahalleye uygulanan değişim örnek alınarak illüzyonlar oluşturulmaktadır. Kentsel mekanlar, kendi gerçeklerinden koparılmaktadır. Bu değişim ve tektipleşmede, ayrıca bu mekanlara olan ilginin artırılmasında medya ve popüler kültür rol oynamaktadır.
Larisa (Buruncuk) Akropolü'ndeki kuzeydoğu yapısı
Bu yüksek lisans tezi kapsamında, Aiolis bölgesindeki antik kentlerden biri olan Larisa (Buruncuk) Akropolü'ndeki Kuzeydoğu Yapısı konu alınmıştır. 1934 yılındaki kazıda ortaya çıkarılan yapı, 2017 Larisa Yüzey Araştırması kapsamında tekrar incelenmiş ve bu iki çalışma neticesinde elde edilen veriler değerlendirilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmında Larisa'nın tarihçesine ve kentte yapılmış araştırmalara değinilmiştir. Kuzeydoğu Yapısı ile Larisa'nın tarihsel arka planı ilişkilendirilmeye çalışılarak, gelecek bölümler için altlık olması amaçlanmıştır. 2017 yılı yüzey araştırmasından önce antik kentte yapılmış araştırmalar bu bağlamda derlenmiştir. Çalışmanın üçüncü kısmında yapının tanımlanmasına yer verilmiştir. Larisa'daki yapılan kazılar neticesinde elde edilen verilerin mimari ile ilgi kısmı 1940 yılında "Larisa am Hermos" isimli kitapta yayımlanmıştır. Araştırmanın bu bölümünde yapı hakkındaki 2017 yılı öncesine ait görüşler incelenmiştir. 2017 yılı Larisa Yüzey Araştırması'nda yapı tekrar belgelenmiştir. "Larisa am Hermos" yayınında taş planı eksik basılan yapının planı güncellenmiştir. Bu bölümün amacı yapının planını anlamaya çalışmak ve yapım tekniklerini incelemektir. Çalışmanın dördüncü kısmında Kuzeydoğu Yapısı'nın işlevine ilişkin mevcut tartışmalara yer verilmiştir. Yapının işlevi ile ilişkili iki görüşten ilki, "Kabirler Tapınağı" olduğu hakkındadır. Larisa am Hermos'ta Kuzeydoğu Yapısı Priene-Demeter ve Kore Tapınağı, Delos-Kabirler Tapınağı ve Troizen-Asklepios Tapınağı ile karşılaştırılmıştır. Bu bölümde tapınaklar tekrar incelenmiş ve yapılar hakkında 1940 yılından sonra farklı bir görüş ortaya konup konmadığı araştırılmıştır. Yapının işlevine ilişkin ikinci görüş ise ziyafet yapısı olduğudur. Bu bölümde ziyafet yapıları araştırılmış, benzer planlılar çalışmaya dahil edilmiştir. Bu bölümün amacı aynı dönemde inşa edilmiş benzer planlı yapılarla Kuzeydoğu Yapısı'nı karşılaştırarak Larisa'daki yapının işlevini anlamaya çalışmaktır. Çalışmanın bir sonraki bölümünde Kabirler kültü ile ilişkilendirilen küçük buluntular ve ziyafet yapılarında kullanılan kaplar ile Larisa kazılarında bulunmuş ve Larisa am Hermos'un üçüncü cildinde yayınlanmış küçük buluntular karşılaştırılmıştır. Bu bölümün amacı Larisa'da Kabirler kültünün varlığına ilişkin kanıt olup olmadığını ve Larisa'da bulunan seramiklerin ziyafetlerde kullanılan kaplarla benzer biçimde olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmanın altıncı kısmında Kuzeydoğu Yapısı hakkındaki mevcut tartışmalarda değinilmemiş, ancak planı benzerlik gösteren Atina Akropolü'ndeki Arrephorion ve Aliki'deki Apollon Tapınağı ele alınmıştır. Bu bölümün amacı Kuzeydoğu Yapısı'nın mevcut tartışmalardan farklı bir işlevinin olup olmadığına ilişkin bir görüş ortaya koymaktır. Çalışmanın bir sonraki bölümünde çalışma boyunca edinilen bilgiler neticesinde Kuzeydoğu Yapısı'nın plan ve işlevine ilişkin değerlendirme yapılmıştır. Yapıya bütüncül bir bakış açısıyla bakmaya çalışarak, yapının konumu ve doğrultusu da tartışmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın temel amacı, güncel araştırmalardan faydalanarak nispeten daha az uygulanan enine dikdörtgen planlı ana mekana sahip yapılar bağlamında ve Larisa'daki yapının işlevi hakkında bir fikir geliştirmektir.
Yaşam dünyası bağlamında geleneksel konut yerleşmelerinin sürdürülebilirliği ve Kastamonu örneği
Mimari çevreler, fiziksel bir olgu olmasının yanı sıra hafızayı günümüze taşıyan değerler bütünü olarak insan varlığının izlerini yansıtmaktadır. Bu çevreler, zamana yayılan bir süreç içerisinde, tarihi ve toplumsal etkenlere de dayalı olan bireysel deneyimlerle oluşturulmaktadır. Yerin kullanımındaki öncelikler, her çevreye farklı anlamlar yüklemekte ve onu farklı kimliğe büründürmektedir. İnsan ise özgün kimliğini yansıttığı kendi yaşam çevresini bir varlık izi olarak sürdürmek istemektedir. Dünyada yaşam akışının 18. ve 19. yüzyıla kadar durağan seyretmesi, büyük kırılmaların yaşanmaması, sürdürülebilirliği kendiliğinden mümkün kılmıştır. Ancak Endüstri Devrimi'yle başlayıp küreselleşme ile devam eden hızlı değişim süreci, kent dokularını da etkilemiş, geçmişin izlerini yansıtan gündelik yaşam çevreleri yok olmaya, aynılaşma görüntüleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Kalabalık ancak iletişimin az olduğu modern yaşam anlayışı, insanlar üzerinde ruhsal ve duygusal olumsuz etkiler yaratmakta, yabancılaşmaya neden olabilmektedir. Bu süreç, yaşantı çeşitliliğinin yarattığı katmanlaşmış karakteristik yerleşme dokusunu yok olma aşamasına getirmektedir. Geçmişle bağların kopması kaygısı, insanlığı sürdürülebilirlik arayışlarına yöneltmiştir. Bu arayış kapsamında yapılan çalışmalar uzun yıllar boyunca geçmişin izlerini taşıyan yapıların fiziksel anlamda korunmasına yönelik olmuş, sürdürülebilirlik yapı-yaşantı bütünlüğü çerçevesinde irdelenmemiştir. Mutlak değişime izin veren ya da mutlak korumayı zorunlu kılan uygulamalar, gündelik yaşam çevrelerinin yok olmasına izin vererek veya yerleşmelerin/yapıların müze haline getirilmesine yol açarak geleneksel dokunun sürdürülebilirliğini engellemektedir. Bu nedenle de yaşantılar değişip dönüştükçe, geleneksel çevreler yitirilmeye başlamıştır. Bu çalışma, kentsel yerleşmelerin değişim sürecinin nasıl yönetilebileceğini, modernleşme ve küreselleşme olgularının yıkıcı etkilerinin bertaraf edilerek çevrelerin sürdürülebilirliğinin nasıl sağlanabileceğini araştırma ve tartışma amaçlıdır. Modern yaşamın gerektirdiği değişimleri içerecek şekilde geçmiş ile gelecek arasındaki sürekliliği sağlayacak, gündelik yaşantılardaki tekdüzeliğe ve yabancılaşmaya karşı tavırların geliştirilmesine yardımcı olacak alternatifler, bunların yöntemlerinin ne olabileceği ve meselenin hangi boyutları ile ele alınması gerektiği irdelenmektedir. Çalışmanın ilgi alanı, gündelik yaşam ve onun değişen dinamikleri bağlamında konut yerleşmeleridir. Kastamonu özelinde yapılan araştırmada, günümüze kadar yaşantısını sürdürmüş olan ve hala sürdürülebilecek olan, yere ait özellikler, yaşam-mekan birlikteliği ile ele alınmıştır. Bu doktora çalışmasında kullanılan yöntem, Husslerl'in "yaşam dünyası/life world/lebenswelt" kavramı üzerine kurulmuştur. Husserl'e göre "yaşam dünyası" bizim içinde yaşamımızı sürdürdüğümüz eylemlerimizce özümsediğimiz doğal dünyamızdır. Kendimizi hem nesnel olarak var olan obje, hem de deneyimleyen obje olarak görüp dünyayı algılar ve standartlar koymaya çalışırız. Ancak bireysel olarak algıladığımız şeylerin bile kökeninde aslında toplumsal yönlendiriciler yer almaktadır. İnsan çevresini diğer bireylerle empati yaparak deneyimlerken varsayımlar, kabuller, inançlar onu sınırlandırmakta, ortak öznel deneyimler hacimsel, zamansal dünyayı oluşturmasına yardımcı olmaktadır. Bütün deneyimlerimizin içinde yer aldığı "yaşam dünyası", durağan olmayan, bizimle birlikte yaşayan ve değişen dinamik bir yapıdır. Bireyin uzun zamana yayılan deneyimlerine dayanan eylemleriyle fiziksel çevresi oluşmakta ve anlam kazanmaktadır. Çok sayıda bireyin farklı zamanlarda farklı üretimlerle peyderpey oluşturdukları fiziksel çevrelerin bir araya gelmesi ile de kent dokusu ortaya çıkmaktadır. Mimari elemanlarla somutlaşan "yaşam dünyaları" Husserl'in felsefesinde tanımlandığı gibi deneyimlere dayalı olgularla ifade edilebilirler. Bu çalışmada, konut yerleşmelerinin farklı bakış açıları ile değerlendirilmesine dayanan, mekânsal oluşumların zemininde yer alan yaşam dünyaları ile birlikte ele alındığı bir deneyimleme modeli geliştirilmiştir. Bu modelde yerleşmeler, sokak-bahçe-evden oluşan ilişkiler ağı içinde, iki farklı ilişkileniş biçimiyle ele alınmaktadır: Dışarıdan, kentin bütünleşik algısını içeren algı aracılığıyla mesafeli ilişkilenme; gezinen yaya tarafından, nesnesiyle özdeşleşen, an be an deneyimlemeyi içeren, yakın mesafeden doku kalıpları ile ilişkilenme. Kuşbakışı ile mikro ölçekteki birçok yaşantı izinin bir araya gelerek kent dokusunda oluşturduğu bütün algılanmakta; sokakta gezinirken yakın mesafeden ise sokak-bahçe-evden oluşan örüntüler ağı, hem mekânsal, hem de yaşantıya ait özellikleri ile eylem alanları olarak deneyimlenmektedir. Sokak, gündelik yaşamın kamusal alanla ilişkisini sağlayan bir bağlantı; bahçe, doğa ile ilişkinin kurulduğu ve ev içi faaliyetlerin devamının gerçekleştirildiği yarı açık alan; ev ise sokağa yansıyan yaşantı izleri olarak ele alınmaktadır. Çalışmada Kastamonu'nun modernleşme döneminin izlerini taşıyan Cumhuriyet Meydanı'nı çevreleyen konut dokusu ele alınmıştır. Meydan, kentin iki tarihi merkezinden biri olması ve barındırdığı idari yapıları ile kentli için anlam ve önem taşıyan, doku içinde kolayca hatırlanabilen bir alandır. Bu özellikleri nedeniyle geleneksel "çıpa eleman" olarak tanımlanan bu referans alanı, onu çevreleyen geleneksel konut yerleşme dokusu ile ön plana çıkmakta, görünürlüğünü korumaktadır. Yaşantı çeşitliliği ile oluşmuş ve bir standardı olmayan yerleşmede, özgün dokunun ortaya çıkarılabilmesi için her sokakta ayrı çalışma yapılması gerekmektedir. Değişim süreci ve sürdürülebilirlik, doktora tezi kapsamında Cumhuriyet Meydanı çevresinde bulunan dört sokak üzerinde araştırılmış, kent dokusuna karakterini kazandıran yaşantı izleri bu sokaklar için ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Araştırma süreci, önce kent genelinde geçmişten günümüze bölgede yaşamış toplumlar ve toplulukların düşünce yapılarının fiziksel dokunun biçimlenmesine etkilerinin araştırılması ile başlamış, daha sonra modernleşmenin konut yerleşmelerine getirdiği değişime bakılmıştır. Mevcut yazılı belgeler, haritalar incelenmiş, yerinde tespit çalışmaları ve fotoğraflamalar yapılmış, gündelik yaşama ait yazılı kaynaklarda bulunmayan bilgiler de sözlü tarih araştırmaları ile elde edilmiştir. "Yaşam dünyaları"na yönelerek yapılan bu araştırma, hafızayı canlandırırken aynı zamanda bugünün ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak yaşam akışını aksatmadan fiziksel doku bütünlüğünün sürdürülmesini amaçlamaktadır. Önerilen yöntem ile bunun için temel çerçevenin oluşturulmakta, sokaklarda yapılacak analizler için sorgulama elemanları belirlenmektedir. Yerleşme dokusunun iki farklı bakış açısıyla ve yaşam-mekan birlikteliği çerçevesinde irdelendiği bu analiz yöntemi, biçim, ölçü, malzeme gibi fiziksel sürdürülebilirliğin detaylarını belirleyecek olan, ileride hazırlanması muhtemel bir "tasarım rehberi" için ön adım olmaktadır.
Mimari tasarım eğitiminde stüdyo kültürü araştırması: Öğrenen-merkezli ortamın yansımaları
Bu tez, mimari tasarım eğitiminde "stüdyo kültürü" kavramına, kurumların resmî dokümanları ve stüdyodaki karşılıklı aktörler olan eğitimciler ve öğrencilerin deneyimleri üzerinden yapılan araştırmalar ışığında bakmaktadır. Bu bağlamda "stüdyo kültürü" üzerine genel bir kuramsal okumanın ardından, deneysel pratik olarak İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü içindeki stüdyo deneyimleri ile detaylanan, tanımlayıcı ve karşılaştırmalı bir ilişkisel anlatı sunmaktadır. Ön çalışmalar ve deneysel alan çalışmalarından elde edilen "mimarlık eğitimindeki stüdyo kültürü bileşenleri, yönlendiricileri ve öğrenme deneyimleri" gibi bileşenlere bağlı bulgular üzerinden yapılan değerlendirmelerle, ulusal mimarlık eğitimi platformu tartışmalarına katkısı olacak problemlerin işaret edilmesi amaçlanmaktadır. "Stüdyo kültürü" tanımı, yükseköğretimde, akreditasyon stratejileri üzerinden resmîleştirilen ve yaygınlaştırılan, bir nevi manifesto olarak dokümanlarda karşımıza çıkmaktadır. Fakat stüdyo eğitiminin öğrenen bireye ve birlikte öğrenmeye açık pedagojik tabanı dolayısıyla, özellikli bir olgu olarak açıklanması gereğinin altı çizilmelidir. Bu konuda yapılacak bir araştırmada, akademinin özünde olan entelektüel merak ve karşılıklı öğrenme zemini üzerinden gelişen kültürel yapının belgelenmesinde, nitel araçların kullanılmasıyla keşiflerin zenginleşeceği öngörülmektedir. Kâğıt üzerindeki tanımlamalar yanında, ne öğrendiğimizin ve nasıl öğrendiğimizin araştırılmasının önem kazandığı düşüncesiyle, tasarım eğitiminde ölçülebilenler yerine, ölçülemeyen ya da ölçülmesi zor olan konuların açılması kritik önem taşımaktadır. Bu doğrultuda tez çalışması kapsamında, mimarlık eğitiminde stüdyo kültürünün yönlendirdiği deneyimler ve bağıntılı değişkenleriyle ilişkilerinin incelenmesi konusu, temel araştırma çerçevesini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, eğitim bilimlerinde öğrenen-merkezli pedagojik model tabanlı çalışmalardaki öğrenme hedefleri ve eğitimcilerin belirlediği organizasyonlar ile öğrenenlerdeki konstrüktif öğrenme tabanlı bireysel gelişim ilişkilerinin verileri çalışmanın yöntemi için yol gösterici olmuştur. Çalışmanın başlangıcında, öncelikle literatür incelemesi üzerinden mimarlık eğitimi ve pratiğinin, 20. ve 21. yüzyıllarda evrensel ölçekteki sosyo-kültürel değişimler doğrultusunda karşılaştığı yenilikler ve kırılma noktalarına bakılmaktadır. Eğitimde öğrenen-merkezli pedagojik modellerin dinamikleri ile stüdyo tabanlı eğitimin ilişkisi araştırılmaktadır. Mimari tasarım eğitimi paradigmalarının, tasarım stüdyosu ortamını etkileyen kültürel ağların doğrudan etki alanında olduğu hipotezi ortaya konmaktadır. Devamında genel anlamda 'kültür' kavramına yüklenen anlamların kronolojik okumasında görülen değişimlerle, tasarım stüdyosunu etkileyen kültürel ağlar birlikte yorumlanarak ele alınmaktadır. Devamında, yükseköğretim ve meslek pratiği ile ilgili konularla da ilişkili olarak, 'stüdyo kültürü' kavramının resmî olarak ortaya çıkışındaki zemine odaklanan çalışma, mimarlık alanıyla ilgili kurumların açıklamalarını konu alan literatür üzerinden ilerlemektedir. Bu bağlamda, formel ve örtük müfredat, yeterlilikler, akreditasyon, öğrenme kültürü konularının, stüdyo kültürü politikası ve içeriğine ışık tutucu yönleri konu edilmektedir. Devamında, stüdyo kültürü kavramı, referans kurumların belgeleri üzerinden ve referans yönetici-eğitimcilerle görüşmeler üzerinden değerlendirmelerle detaylandırılarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu analizler sonucunda ortaya çıkan verilerin değerlendirilmesi sonucunda; ulusal ve uluslararası platformda 21. yüzyıl mimarlık eğitimi stüdyosunda, öğrenme ortamının beş temel yönlendirici ilkesi olarak, (1) eleştirel düşünce, (2) iletişim ve etkileşim, (3) çeşitlilik, (4) iş birliği içinde bireysellik, (5) sosyal sorumluluk kavramları, temel konu başlıkları olarak belirlenmiştir. Belge taraması analizinin verileri, sözlü belge kodlama aracı MAXQDA aracılığıyla nicel frekans karşılıkları ile de gösterilmiştir. Alan çalışması kapsamında, öğrenme kültürü ve yeterlilikler ilişkisinde düzenlenmiş olan sorular aracılığıyla, İTÜ Mimarlık Bölümü öğrencileri ve proje stüdyosu yürütücüleri ile yarı-yapılandırılmış derinlemesine röportajlar gerçekleştirilmiştir. İTÜ Mimarlık Bölümü, Türkiye'de mimarlık eğitimi kurumları içindeki köklü eğitim kurumlarından biri ve ilk uluslararası mimarlık akreditasyonu alan kurum olması nedeniyle bu görüşmeler için referans kurum olarak seçilmiştir. Stüdyo kültürü temel ilkeleri olarak önerilen kavramsal çıktı alanları esas alınarak, bu iki röportaj setinden elde edilen verilerin netleştirilmesi, birebir aktarımların ve yorumlamalı analizlerin yapılabilmesini kolaylaştırması amacıyla, röportaj transkriptleri, MAXQDA programı ortamında kodlanmıştır. Ayrıca kodlama aracılığıyla elde edilen kavramların birbirleriyle yakınlık derecelerini gösteren matris tablosu ve ağ haritası yardımıyla da alan çalışmasının değerlendirmesi yapılmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak, belge taraması ve elit-görüşmeler sonucu yönetici seviyesinde eğitimciler ve kurumlar tarafının, eğitimci ve öğrenci görüşmeleri sonucu da stüdyodaki aktif öğrenenler tarafının, stüdyo kültürünü nasıl anladığı ve bu kavramdan ne bekledikleri üzerine kapsamlı bulgular elde edilmiştir. Değerlendirmeler, öğrenme deneyimlerinin daha yaratıcı ve derin olması adına örtük müfredatın kritikliği üzerine ampirik kanıtlar sunmuştur.
Mekansal belleğin ortaöğretim binaları bağlamında irdelenmesi
İnsan ve çevresi arasındaki ilişki mimarlık, coğrafya, psikoloji, sosyoloji gibi disiplinlerin yanı sıra bu disiplinlerin kesiştiği çevresel psikoloji, ekolojik psikoloji, kent sosyolojisi gibi ara disiplinlerde de öne çıkan bir çalışma konusudur. Bu çalışmalar kapsamında çevre kimi disiplinlerde yer, kimi disiplinlerde ise mekan olarak adlandırılmaktadır. Fenomenolojik yaklaşımda mekan yer kavramının başlangıç noktasıdır ve her tür mekanın insan tarafından deneyimlenmeye başladığı andan itibaren yer olma sürecine girdiği kabul edilmekte, diğer bir deyişle mekanlar insanın algılama düzeyinden belleğe aktarıldığı andan itibaren yer olarak adlandırılmaktadır. Bir mekanın belleğe aktarılması ise temelde bireyin deneyimlediği mekana çeşitli anlamlar atfetmesi ile gerçekleşmektedir. İnsan ve yer ilişkileri çerçevesinde yer ve mekan kavramları üç temel yaklaşım kapsamında irdelenmektedir: psikometri, fenomenoloji ve sosyal yapısalcılık. Bu teorik alanlar çerçevesinde birbirleri ile tutarlı, benzer ya da paralel önermeler sunulduğu görülmektedir. Bu kapsamda çevresel psikoloji teorileri yer kavramını, iç içe geçmiş bireysel ve sosyal yaşam alanları çerçevesinde, duyuşsal, bilişsel, sosyal ve davranışsal boyutları üzerinden ele almaktadır. Algı ve bilişim teorilerinde ise mekansal bilgilerin nasıl algılandığı, kodlandığı, depolandığı, anımsandığı ve beynin hangi bölümlerinin bu süreçlerde görev aldığı araştırılmaktadır. Bireysel gelişim dönemleri, kısa süreli bellek, uzun süreli bellek, epizodik bellek, otobiyografik bellek ve mekansal bellek bu çalışmaların dahil olduğu temel araştırma alanlarıdır. Diğer yandan fenomenoloji teorilerinde yerin insan ile bütünleşik, karşılıklı olarak bağımlı ve yansıtmalı bir ilişkisi olduğu kabul edilmekte ve yer kavramı yerleşme, empatik içsellik, varoluşsal içsellik, immersiyon gibi kavramlar aracılığıyla değerlendirilmektedir. Son olarak bu çalışmanın da dahil olduğu mimarlık teorilerinde yer mimari ölçekte ele alınmakta ve bir mimarlık ürününün mimar ve/veya katılımcılar tarafından nasıl anlamlandırıldığı yapısalcı, sembolik, sentaktik ve bütüncül yaklaşımlar kapsamında irdelenmektedir. Bu tez çalışmasının başlangıç noktası yer ve mekan kavramlarıdır. Teorik zemin çerçevesinde insan ve mekan arasındaki ilişkinin bütüncül olarak değerlendirilebilmesi için çevresel psikoloji, mimarlık ve bilişsel psikoloji teorileri mekansal bellek kavramı etrafında bir araya getirilmiştir. Alan çalışması bağlamında en basit haliyle "Ben bu yeri neden anımsıyorum/anımsamıyorum?" sorusunun olası cevaplarının araştırılması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda mimari mekan ölçeği ile mimari mekanı deneyimleyen katılımcının belleğine odaklanılmış ve insan-yer ilişkilerinin farklı boyutlarını, mekansal faktörleri ve insan faktörlerini bir arada ele alan çok yönlü bir metodoloji kurgulanmıştır. Sonuç olarak bu alan çalışmasında bir eğitim binasında eğitim görmüş ve mezun olmuş bireylerin o binaya dair mekansal belleğinin insan-yer ilişkilerinin sosyal ve duyuşsal boyutlarına; mekanın işlevsel, imgesel, sentaktik niteliklerine; bireylerin ise yaş, cinsiyet ve eğitim görme biçimi özelliklerine bağlı olarak gösterdiği değişimler araştırılmıştır. Alan çalışması İstanbul (Erkek) Lisesi'nin 1933 yılından itibaren hizmet verdiği Düyun-u Umumiye binasında gerçekleştirilmiş ve çalışmaya orta öğrenimini bu binada görmüş olan 25 kadın ve 52 erkek katılmıştır. Çalışmanın mekansal verileri mekansal analizler ile, çalışmanın mekansal bellek verileri ise bireysel görüşme ve bilişsel harita yöntemleri ile toplanmıştır. Mekansal analizler kapsamında eğitim binasının mekansal bileşenleri imgesel kategoriler, işlevsel kategoriler ve sentaktik erişilebilirlik ve eş görüş ölçütleri üzerinden tanımlanmıştır. İmgesel kategoriler Lynch'in imgelenebilirlik kategorileri, işlevsel kategoriler ise 21. yüzyıldan itibaren yaygın olarak kullanılan eğitim binası programları dikkate alınarak belirlenmiştir. Son olarak Syntax 2D yazılımı kullanılarak her bir mekanın görülebilirlik ve erişilebilirlik düzeylerini ifade eden bütünleşme, bağlantısallık, eş görüş alanı, eş görüş çevresi ve kompaktlık değerleri hesaplanmıştır. Bireysel görüşmelerde katılımcıların öncelikli olarak anımsadıkları mekanlar, yere bağlılık hissi üzerinden anımsadıkları mekanlar ve sosyal bağlılık hissi üzerinden anımsadıkları mekanlar dört ayrı soru ile sorgulanmış; zemin ve birinci kat plan şemalarını temsil eden bilişsel haritalar çizmeleri istenmiştir. Mekansal bellek analizleri kapsamında birinci adımda her bir mekansal bileşenin, işlevsel kategorinin ve imgesel kategorinin bireysel görüşmeler bağlamında birinci sırada anımsama, toplam anımsama, öznel anımsama (yere bağlılık) ve sosyal anımsama (sosyal bağlılık) bağlamlarındaki anımsanma sayıları hesaplanmıştır. Mekansal bellek analizlerinin ikinci adımında ise katılımcıların çizdiği her bir bilişsel haritanın doğrulanmış derinlik grafiği (justified graph) oluşturulmuş ve bu grafik üzerinden en büyük derinlik, toplam derinlik, ortalama derinlik değerleri ile haritada anımsanan mekan sayıları hesaplanmıştır. Mekansal bellek ile mekansal nitelikler arasındaki ilişkiler işlevsel ve imgesel kategorilerin birinci sırada anımsama, toplam anımsama, öznel anımsama ve sosyal anımsama sayılarının dağılımları ve mekansal bileşenlerin anımsanma sayıları ile sentaktik değerleri arasında kurulan korelasyon bağıntıları üzerinden araştırılmıştır. Mekansal bellek ile mekansal nitelikler arasındaki ilişkiye yönelik bir diğer analizde ise mekanın morfolojik özelliklerine odaklanılmış ve mekanların bilişsel haritada gösterim sayıları ile sentaktik değerleri arasında korelasyon bağıntıları kurulmuştur. Mekansal bellek ile insan faktörleri arasındaki ilişkilere yönelik olarak ise zaman, mekansal deneyim ve bireysel özelliklerin mekansal bellek üzerindeki etkileri katılımcıların bilişsel haritalarından elde edilen anımsanan mekan sayısı, en büyük derinlik, toplam derinlik ve ortalama derinlik değerleri ile yaş, cinsiyet ve eğitim biçimi bağımsız değişkenleri arasında kurulan tek yönlü varyans analizi bağıntıları ile araştırılmıştır. Alan çalışmasının anlamlı sonuçları bağlamında bir mekanın imgesel niteliklerinin o mekanın öncelikli olarak anımsanmasında ve o mekana karşı bağlılık hissedilmesindeki en güçlü etken olduğu görülmüştür. Bir mimari mekanın diğer mekanlardan farklılaşmasını sağlayan biçimsel ve görsel özellikleri o mekanın ilk akla gelen özellikleri olmakta, mekanlar bu nitelikleri ile birer odak veya nirengi noktasına dönüşerek ilk sırada anımsanmaktadır. Bu kapsamda göreli olarak daha fazla deneyimlenen ana giriş holünün anımsanma sayısı en yüksek değeri almıştır. Diğer yandan imgesel nitelikler deneyim sürecinde belirgin olumlu duyguların ortaya çıkmasına neden olarak bir mekana karşı duyulan bağlılık hislerini beslemektedir. Bu çalışma özelinde ana giriş holü mermer merdivenleri, yüksek tavanlı bütüncül hacmi, camlı kubbesi ve duvar saatleri ile katılımcıları en çok etkileyen ve en fazla sayıda anımsanan mekan olmuştur. Buna ek olarak yine hem birinci sırada anımsama hem de öznel anımsama bağlamlarındaki ikinci önemli etkenin o mekanın sosyal niteliği olduğu görülmüştür. Katılımcılar ana giriş holünden sonra yatakhane, kantin, spor salonu gibi sosyal odak noktalarını ve derslik, bahçe gibi toplu olarak kullandıkları diğer mekanları burada gerçekleştirdikleri sosyal etkinlikler üzerinden anımsamışlardır. Çalışma kapsamında irdelenen bir diğer mekansal nitelik olan sentaktik özelliklerin ise mekanların sosyal bağlılık bağlamında anımsanmaları ve bilişsel haritalarda depolanmaları üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Sosyal bağlılığın ön koşulu sosyal deneyim ve bu deneyimlerin gerçekleşebileceği alanı sunan bir mekandır ve bu çalışma çerçevesinde bir mekanın sosyal ilişkileri desteklemesinde bütünleşme, bağlantısallık, eş görüş alanı ve eş görüş çevresi gibi sentaktik niteliklerinin etkili olduğu anlaşılmıştır. Görülebilirlik ve erişilebilirlik düzeyleri en yüksek olan açık ve kapalı mekanlar basketbol, futbol, sohbet, birlikte yürüme gibi çeşitli etkinlikler için tercih edilmiş ve sosyal olarak deneyimlenme oranları diğer mekanlardan daha yüksek olmuştur. Sosyal deneyimlerle özdeşleşen bu mekanlar sosyal bağlılık hisleri üzerinden en çok sayıda anımsanan mekanlardır. Diğer yandan mekanların bütünleşme, bağlantısallık ve eş görüş alanı değerleri ile bilişsel haritada gösterim sayıları arasında da güçlü bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuç bilişsel haritaların mekanların göreli ilişki, büyüklük ve konum bilgileri üzerinden inşa edildiğini, mekanların sınır hatlarının ve biçimlerinin ise bilişsel haritalarda depolanmayan mekansal bilgiler olduğunu ortaya koymaktadır. Anlamlı sonuçlardan yola çıkarak yapılan bu tespitlerin bütünü mekan dizimi teorilerinin mekansal bellek araştırmaları için uygun bir araç olduğunu göstermesi ve mekanların sentaktik nitelikleri ile sosyal nitelikleri arasında güçlü bir ilişki olduğunu mekansal bellek bağlamında doğrulaması nedenleri ile önemlidir. Yine mekansal nitelikler çerçevesinde, işlevsel niteliklerin de mekansal bellek üzerinde etkili oldukları görülmüştür. Her gün deneyimlenen ana giriş holü en fazla sayıda anımsanan ve yere bağlılık duyulan dolaşım mekanı olurken, sosyal etkinlikler için ayrılan destek mekanları ve açık mekanlar ise sosyal bağlılık üzerinden en çok anımsanan mekanlar olmuşlardır. İşlevler mekana içkin mekansal niteliklerdir ve mekanların deneyimlenme biçimi, donatıları, malzemeleri, plan şeması, büyüklüğü, konumu gibi bir çok özelliğini henüz tasarım aşamasından itibaren tanımlamaktadır. Bu nedenle işlevlerin diğer mekansal nitelikler üzerinden de belleği etkileyen öncül faktörler olduğu kabul edilmiş, ancak mekansal niteliklerin kendi aralarındaki ilişkilerini ifade eden bu kabul alan çalışması kapsamında irdelenmemiştir. Mekanların yere bağlılık ve sosyal bağlılık hisleri üzerinden anımsanmasını irdeleyen analizlerde ise her iki kavramın farklı boyutlarını ortaya koyan sonuçlar ortaya çıkmıştır. Öncelikle yere bağlılık hislerinin inşasındaki temel faktör olan olumlu duyguların ortaya çıkmasında büyük oranda bir mekanın fiziksel bileşenlerinin görsel/biçimsel olarak algılanmasının etkili olduğu, mekanın sunduğu/desteklediği/çevrelediği sosyal ortamın ise bunun ardından gelen ikinci belirgin etken olduğu görülmüştür. Sosyal bağlılık hisleri bağlamında ise yalnızca o mekanda yaşanmış olan sosyal deneyimlerin etkili olmadığı, mekanların erişilebilirlik ve görülebilirlik değerlerinin de bir mekanın sosyal olarak kullanılması ve o mekana karşı sosyal bağlılık duyulması ile güçlü ilişkileri olduğu anlaşılmıştır. İnsan faktörlerinin mekansal bellek üzerindeki etkilerine yönelik bağıntılarda ise mekansal belleğin yaş faktörüne bağlı değişiminin anlamlı ve negatif yönlü olduğu, cinsiyet ve eğitim biçimi faktörlerine bağlı değişimlerin ise anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Alan çalışmasının anlamlı sonuçları çerçevesinde bilişsel haritada anımsanan mekan sayılarının katılımcı yaşı arttıkça ve/veya mekansal deneyimin üzerinden geçen süre arttıkça azaldığı görülmüştür. Buna ek olarak bilişsel haritaların sentaktik nitelikleri bağlamında en büyük derinlik, toplam derinlik ve ortalama derinlik değerlerinin yaş arttıkça azaldığı ve katılımcıların daha sığ bir mekansal düzen anımsadıkları tespit edilmiştir. Dolayısıyla bu çalışma bağlamında katılımcıların deneyimledikleri mekanların çoğunlukla derin noktalarda konumlanan bazı bileşenlerini unuttukları, bu unutma sonucunda da mevcut mekansal düzenin yapısının daha basit bir sisteme dönüştüğü anlaşılmıştır. Diğer yandan mekansal belleğin yaşa bağlı performansındaki bu değişim doğrusal olmamış, genç yetişkin grup ile orta yaşlı grup arasındaki fark orta yaşlı grup ile yaşlı grup arasındaki farktan daha büyük olmuş ve bu durum 40 yaş civarının bellek performansının değişimi açısından bir eşik görevi gördüğü şeklinde yorumlanmıştır. Bu sonuç 40 yaş civarının yalnızca yaşlılık yıllarında daha az anımsanan bir dönem değil, belleğin anımsama performansının da belirgin biçimde değiştiği bir dönem olduğunu göstermesi nedeniyle otobiyografik bellek araştırmaları bağlamında önemli bir bulgudur. Mekansal bellek ve cinsiyet arasındaki ilişkiler bağlamında kadınların ve erkeklerin bilişsel haritalarının sentaktik yapısı ve içeriklerinin belirgin bir farklılık göstermediği ve mekansal bellek performanslarının birbirine çok yakın düzeylerde olduğu görülmüştür. Bu sonuç, eğitim düzeyi gibi tüm katılımcılar için benzer olan diğer bireysel faktörlerin mekansal bellek üzerinde daha etkili olduğu ve cinsiyetin potansiyel etkisini zayıflattıkları ya da ortadan kaldırdıkları şeklinde yorumlanmıştır. Mekansal bellek ile yatılı/gündüzlü eğitim görülmesi, dolayısıyla da binanın deneyimlenme süresi arasındaki ilişkiyi irdeleyen analizlerde de yine gruplar arasında bir farklılık tespit edilememiştir. Bu sonuç her ne kadar bir mekanda ikamet etmenin ve ikamet süresinin bir yere bağlılık duyulması üzerinde etkili olmadığını işaret etse de bu çalışma grubu özelinde katılımcıların tamamı için geçerli olan dört yıllık mekansal deneyim süresinin hem güçlü bir yere bağlılığın inşa edilmesi hem de katılımcıların bilişsel kapasiteleri oranınca mümkün olan en iyi bilişsel haritanın oluşması için yeterli olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Alan çalışmasının anlamlı sonuçları eğitim binaları bağlamında değerlendirildiğinde ise eğitim binalarının bireyin duyuşsal bağ kurduğu birincil mekanlardan biri olduğu görülmektedir. İstanbul Erkek Lisesi'nin yere bağlılık hissedilen mekanları (1) imgesel nitelikleri ile farklılaşarak birer odak noktasına dönüşen dolaşım mekanları ile (2) birer sosyal odak noktası olan destek mekanları ve derslikler olmuştur. Eğitim binasının bütünleşme değeri yüksek olan dolaşım alanları ve onların merkezinde yer alan mekanlar ise bilişsel haritalarda en çok anımsanan mekanlar olmuşlardır. Elde edilen bu bulgular eğitim binalarının imgesel, sosyal, işlevsel ve sentaktik niteliklerinin bu mekanlarla olumlu bağlar inşa edilmesi, plan şemalarının kolay kavranabilmesi ve bilişsel haritalara aktarılması üzerinde etkili olduklarını göstermektedir. Diğer bir deyişle bu nitelikler öğrencilerin mekansal algılarını, deneyimlerini ve mekansal belleklerini biçimlendiren öncül faktörler olmaktadır. Bu tespitler ışığında eğitim binası tasarımında (1) mekansal düzenin kavranabilirliğinin, (2) sosyal etkileşimin desteklenmesinin ve (3) bina içerisinde imgesel niteliği ile farklılaşan mimari mekan veya bileşenlerin yer almasının önemli faktörler olduğu anlaşılmıştır. Alan çalışması sonuçlarının bütünü mekansal belleğin farklı mekansal nitelikler ve bireysel özelliklere bağlı olarak değişebildiğini açıkça ortaya koymuştur. Mekansal bellek pasif bir kayıt cihazı olarak çalışmamakta, bir yere/mekana ait bilgileri depolarken imgesel karakteri tanımlayan görsel özellikler, orada yaşanmış olan sosyal deneyimler ve deneyim sürecinde ortaya çıkan duygular gibi belirli verilere odaklanmakta; dolayısıyla bir mekanın anımsanmasında o mekanın belirli nitelikleri daha güçlü etkilere sahip olmaktadır. Anımsama süreçlerinde duyuşsal anılara odaklanılması halinde mekanın imgesel, işlevsel ve sosyal nitelikleri, sosyal anılara odaklanılması halinde ise işlevsel, sosyal ve sentaktik nitelikleri öne çıkmakta; dolayısıyla geri çağırmayı tetikleyen etkenin insan-yer ilişkilerinin hangi boyutuna odaklandığı anımsanan mekansal bilgileri etkilemektedir. Yere bağlılığın mekanın imgesel nitelikleri, sosyal bağlılığın ise mekanın morfolojik nitelikleri ile ilişkili olduğunu gösteren sonuçların mevcut araştırmalara katkı sağlayan bulgular olması nedeniyle yeni çalışmalarla ayrıca irdelenmesi gerekmektedir. Diğer yandan insan faktörleri çerçevesinde ise bireyin yaşının anımsanan mekansal bilgileri belirgin biçimde değiştirdiği ve yaşam dönemleri bağlamında orta yaş döneminin başlangıcının daha kritik bir dönem olduğu görülmüştür. Öğrencilerin cinsiyeti ve binada yatılı ya da gündüzlü eğitim görmüş olmalarının ise mekansal bellekleri üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı anlaşılmıştır. Bu çalışmanın en önemli çıktısı ise bu sonuçların her birinin bilimsel birer tespit olmanın ötesine geçerek varoluş algımıza da katkı sağlayacak veriler sunmuş olmasıdır.
Alışverı̇ş merkezlerı̇nde tahlı̇yenı̇n mekansal dı̇zı̇m yöntemı̇ ı̇le ı̇rdelenmesı̇
Tahliye, yapıların tasarımını doğrudan etkileyen bir yön bulma problemidir ve özellikle alışveriş merkezlerinin de içinde bulunduğu karmaşık yapı tiplerinde acil durum riskleri oldukça fazladır. Alışveriş merkezleri gibi kalabalık mekanlarda, insanların yön bulma davranışlarının irdelenmesi sosyolojik ve psikolojik parametrelerle olduğu kadar, mekanın kendi fiziksel yapısına bağlı konfigürasyonunun şekillenmesine bağlıdır, karmaşık yapılarda insanlar yönlenmeye daha çok ihtiyaç duymaktadırlar. Acil durum halinde mekan- davranış ilişkileri değişim göstermektedir ve tahliye anında panik gibi bir çok farklı davranışsal durum ortaya çıkmaktadır. Yangın anında insanlarda ortaya çıkan davranışsal durumlar doğrultusunda, aynı mekanda mekanik bir oluşum meydana gelmekte, insanlar sürü halinde hareket etmektedirler. Yangın durumlarında, yaşamsal bir tehlike oluşmakta ve bireyler kargaşa içinde çıkışa yönelmektedirler. Çıkış mekanlarının mekansal oluşumundaki daralmalar, iç mekan ulaşım ilişkilerindeki karmaşıklık trajik olaylara yol açabilmektedir. Binalar için oluşturulan acil durum yönetmeliklerinde aktif ve pasif bir çok önlem alınmaya çalışılsa da yaşanan vakalarla anlaşıldığı üzere bu vakaların aynı zamanda mekânların, davranışsal ilişkileri üzerinden tartışılması gerekmektedir. Acil durumlarda oluşan bu davranışsal durumlar doğrultusunda mekan bilişsel süreçler farklılık göstermekte ve sirkülasyon alanlarındaki tahliye noktalarında oluşabilecek kalabalıklar, kaçış rotasındaki karar verme sayıları ve mesafelerin ve yapı içerisindeki mekanların sentaktik değerlerinin birer tasarımsal girdi olması gerekmektedir. Bu doğrultuda alışveriş merkezlerinde tahliyenin mekânsal dizim yöntemi ile irdelenmesi bu çalışmanın amacını oluşturmaktadır. Yapılan alan çalışmalarında öncelikli olarak Alışveriş Merkezlerindeki acil durum sirkülasyon performansı değerlendirilmiş; tahliye durumuna yönelik yapılan analizlerde de gözlem verileri ve mekânsal dizim verileri oluşturulan algoritma ile acil durum etkilenebilirlik formülü üzerinden alışveriş merkezi acil durum performansı bağlamında irdelenmiş, bu yönde bir tartışma hedeflenmiştir.
İbrahim Öktem İlköğretim Okulu koruma projesi
Tez kapsamında, İstanbul İli, Kadıköy İlçesi, Zühtüpaşa Mahallesi, Recep Peker -Çamlıbel Mektep ve Raşitpaşa Sokak kesişiminde bulunan, 98 pafta, 1100 ada, 2 parsele kayıtlı, İbrahim Öktem İlköğretim Okulu tarihi incelenmiştir. Bu çalışmada; Tanzimat Dönemi'nden, Cumhuriyet Dönemi'ne kadar Türkiye'deki eğitim kurumları incelenmiş, yapının tarihi ve mimari özellikleri araştırılarak, yapının mevcut durumu ayrıntılı olarak belgelenmiştir. Çeşitli yazılı ve sözlü kaynak araştırmaları, geçmiş dönem belgeleri, yapıdaki veriler göz önünde bulundurularak yapının restitüsyonu hazırlanmış, önerilen koruma projesi ışığında gerekli müdahaleler yapılarak yapının varlığını sürdürebilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması amaçlanmıştır. Yapıldığı yıldan günümüze kadar pek çok farklı eğitim kurumu tarafından kullanılan yapıya ait vakfiyede verilen bilgiye göre, ilk yapılış amacının rüştiye mektebi olduğu düşünülmektedir. 1946 tarihli kadastro kayıtlarına göre, yapının orta okul olarak kullanıldığı bilgisine varılmaktadır. Türkiye Maarif Tarihi kitabının, 5. cildinde yer alan bilgilere göre de Kadıköy 1 Nolu Ortakulu olduğu bilgisi doğrulanmaktadır. 1983 yılında onarımdan geçirilen binaya eski Milli Eğitim bakanlarından Dr. İbrahim Öktem'in adı verilmiştir ve hala İbrahim Öktem İlköğretim Okulu olarak hizmet vermektedir.Dönemin mimari özellikleri baz alınarak inşa edilen okul binası, 3 katlı kagir bir yapıdır. Pek çok kez onarımdan geçen binada, en son onarım 1994'te yapılmıştır. Yapı, kaynaklarda genellikle yolun karşı tarafındaki aynı dönemde yapılan diğer yapı ile birlikte tanımlanmaktadır. Bu iki okul, Kızıltoprak'ta köşkü, camisi ve ilk mektebi bulunan Maarif Nazırı Zühtü Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yapılan incelemelerde yapının mimarı ile ilgili herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Dönemin şartları gereği kız ve erkek öğrencilerin ayrı okullarda okuması sebebiyle okul, kız öğrenciler için ayrılarak 1897-1898 öğretim yılında "Kuşdili İnas Rüştiyesi" adıyla öğretime açılmıştır. Şimdiki adı İstanbul Anadolu Lisesi olan (diğer bina) ise aynı yıllarda Erkek Rüşdiyesi'dir. 1911'de dönemin Maarif Nazırı Emrullah Efendi'nin girişimi neticesinde okul "Kadıköy Numune Rüştiyesi" adını almıştır. 1908 Meşrutiyeti'nin ilanından sonra bu okullara Numune Mektebi ismi verilmiş, 1. Dünya Savaşı sırasında Yel Değirmeni'ndeki Sainte Euphemie (günümüzde Kemal Atatürk Anadolu Lisesi) adındaki yabancı okulun binasına taşınmıştır. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'ndan mağlup çıkıp, Mondros Mütarekesi yapıldığı sırada, okul yeniden yer değiştirmiş, Ali Şamil Paşa - Rıdvan Paşa Köşkü (Erenköy Kız Lisesi)'ne taşınmıştır. 1919'da ilk binasına tekrar geri dönmüştür. 1919-1920 öğretim yılında ilkokul kısmı kapatılarak yalnız ortaokul sınıfları kalmıştır. 1920'de Kadıköy Sultanisi konumuna getirilen okulun Cumhuriyet'in ilanından sonra bu statüsünde bir değişiklik olmamıştır (Baş,2013). Tez çalışması, sekiz ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde; çalışmanın amacı, kapsamı ve çalışma süresince faydalanılan çalışma yöntemleri anlatılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, Tanzimat Dönemi'nden sonra eğitim ve eğitim yapılarına değinilmiş, binanın yapıldığı ve kullanıldığı döneme ilişkin bilgi sahibi olunması hedeflenmiştir. Üçüncü bölümünde binanın konumu ve tarihi ve mülkiyeti ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Dördüncü bölümde, İbrahim Öktem İlkokulu binasının mevcut durumuna ilişkin ayrıntılı tanımı yapılmıştır. Yapının mimari özelllikleri, sırasıyla; plan özellikleri, cephe özellikleri, yapım tekniği, strüktür ve malzeme özellikleri (duvarlar, döşemeler, örtü sistemi, ahşap elemanlar, kapı ve pencereler), yapıda tespit edilen bozulmalar ve nedenleri (doğal etkenlerden kaynaklanan bozulmalar, bakımsızlık ve yanlış müdahaleden kaynaklanan bozulmalar) incelenmiştir. Çalışmanın beşinci bölümünde,binanın restitüsyonuna yer verilmiştir. Bu kapsamda yapının farklı dönemlerine tarihlenen ekleri ve onarımlarına değinilmiş, kronolojik bir analiz yapılmıştır. Sonrasında, restitüsyon kararlarına veri oluşturan bilgi ve belgeler incelenmiştir. Altıncı bölümde, binanın restorasyon projesi ele alınmıştır. Proje kapsamında yapının onarımı ve korunmasına ilişkin müdahaleler ve fonksiyonuna yönelik iyileştirme önerileri anlatılmıştır. Yedinci bölümde, kullanımına ilişkin önerilerde bulunulmuş, özgün işlevinin korunması ve devam ettirilmesi gerekliliği üzerinde durulmuştur. Çalışmanın sonuç bölümünde yapılan araştırmalar, analitik belgeleme çalışmaları, literatür araştırmaları doğrultusunda elde edilen veriler ışığında bir değerlendirme yapılarak, yapının korunması, yaşatılması için öneriler açıklanmıştı.
Süreli yayınlarda mimarlık eleştirisi: Mimarlık dergisi örneği
Mimarlık eleştirisi, hem bireysel hem de kolektif olarak mimarlık üzerine düşünmenin ve tartışmanın, mimari nesnenin mimarlığın bilgi alanı içerisindeki yerini kavramaya, anlamaya ve değerlendirmeye çalışmanın önemli bir aracıdır. Bu nedenle mimarlığın fiili süreçlerinden söylem alanına uzanan bir çerçeve tanımlar. Eleştiri, bir bilgi ve söylem alanı üzerinde şekillenmesi ve temsil edilmesi ile gerekçelendirildiğinde, söylemin oluştuğu ve yayıldığı ortamın niteliği de önem kazanmaktadır. Mimarlık söyleminin kurulduğu ve yayıldığı bu iletişim ortamlarının başında gelen süreli yayınlar, bu işlevini, yayın kurullarının eğilimleri ve okuyucu kitlesinin beklentilerine bağlı olarak yerine getirir. Bu anlamda, sorunsal belirleme, onlara yaklaşma, içerik ve konu başlıkları da birbirlerinden farklılaşmaktadır. Bu tez çalışmasında, süreli yayınların, söylem alanları çerçevesinde mimarlık eleştirisine katkılarını araştırmak üzere, Mimarlar Odası tarafından yayınlanan "Mimarlık" dergisi özelinde bir incelemeye yer verilmektedir. Çalışma, mimarlık eleştirisi ve süreli yayınlar olmak üzere iki ana eksen üzerinde kurgulanmıştır. Bunlardan ilki olan mimarlık eleştirisi, tarihsel bağlamı içerisinde mimarlık bilgisi ve söyleminin değişimini incelemektedir. Diğer ana ekseni oluşturan süreli yayınlarda mimarlık eleştirisine ilişkin ikinci bölümde, öncelikle dünya literatüründe eleştirel kimliğiyle ön plan çıkan dergilere; toplumsal değişim ve dönüşüm sürecinde mimarlık söylemi ve eleştirisine katkıları çerçevesinde yer verilmiştir. Ardından, Türkiye'deki mimarlık dergileri ve eleştirel etkinlikleri genel bir çerçeveden ele alınmıştır. Dergilerin söylem üretiminde rol alan aktörleri de bu bölümün inceleme konularından bir diğeridir. Üçüncü bölümde, vaka çalışması olarak, "Mimarlık" dergisinin eleştirel etkinliğini araştırmak üzere bir incelemeye yer verilmektedir. Bu inceleme, eleştirinin tarihsel bağlam içerisinde değerlendirilmeye ihtiyaç duyan bir olgu olduğu düşüncesiyle, derginin kronolojik zaman dizgesi içerisinde çeşitli kırılmalarla söylemin farklılaştığı dönemlere ilişkin olarak yürütülmüştür. 1963-1971, 1971-1980, 1980-1986, 1986-1996, 1996-1998, 1998-2000 yılları arası ve sonrası olmak üzere belirlenen bu altı dönem, "Kronoloji ve Kırılmalar" bölümünün alt başlıklarında incelenmiştir. Bu dönemlerin belirleyicisi ise genel anlamda ortamı dönüştüren Türkiye'nin tarihi ve siyasi eşiklerine ve dergi özelinde yayın kurullarına bağlı olarak değişen söylem, içerik ve eleştirel etkinlik olmaktadır. Şüphesiz bu durum, belirlenen dönemlerin, kendi içlerinde homojen bir bütünlük gösterdiği anlamına gelmez; dönem içerisinde içerik, söylem ve eleştirel etkinlik açısından gerçekleşen farklılaşmalara, yine bu dönemlere ilişkin başlıklar altında değinilmektedir. Sonuç bölümünde ise, kurum kimliği ve işaret edilen dönemlerin genel eğilimleri çerçevesinde, "Mimarlık" dergisinin eleştirel etkinliğinin değerlendirmesine yer verilmektedir.
Contractor's monitoring system of subcontractors' quality performance
Construction industry plays an important role in economies, and the quality problems in this industry has been an issue for many years. Thus, customer satisfaction and quality control gain importance to achieve project quality as one of the success targets for the project. Due to the importance of customer satisfaction, practitioners are interested in finding the best way of monitoring to control and assure the quality of construction projects. In addition, statistics demonstrate that main contractors are subcontracting out more work than in the past. In such case, the contractor's performance strongly depends on the subcontractors'. One of the typical project disputes between contractors and subcontractors is poor quality which also shows a general failure for subcontractors to proceed diligently with the scope of works. Therefore, there is a need for monitoring of quality performance to assist contractors in selecting their quality-oriented subcontractors who provide higher quality works within budget and on time. In this research, the field study of a large-scale airport project for the contractor's monitoring process of subcontractor's quality performance is presented to the attention of construction management academicians and professionals. The aim of this research is to evaluate the quality performance of the subcontractors in this international project, to investigate the underlying causes of an ineffective monitoring by the contractor, and to develop an effective subcontractors' quality monitoring system for contractors by using Six Sigma methodology which provides a systematic data-driven approach of using statistical tools to identify, measure, analyze, improve and control processes. Within this context, the second chapter provides the key concepts in relation to thesis such as; design build delivery system, subcontracting, quality and quality monitoring systems, and Six Sigma methodology. Since the case study has a design build project delivery system, a review of this system is presented, and it has been highlighted that the contractor is the single entity who is responsible for the overall project quality; hence, the subcontractors' quality throughout the project. The following section has expanded the overview of quality, and the existing monitoring systems to give an impression of the current situation of monitoring in construction. In general, it has been found out that there is no specific study focused on the contractor's monitoring of subcontractor's quality performance including both process and product quality. The aim of this research is to fill this gap by studying the contractor's monitoring system on both process and product quality of subcontractors in a large-scale international project. To study and improve the existing quality monitoring system for subcontractors in the case study, Six Sigma methodology has been taken into practice. Therefore, the concept of Six Sigma, the principles, tools and techniques of the methodology have also been explained under the literature review. The third chapter presents the case study project in terms of its characteristics and organization together with the contractor's vision and mission. This airport project has been chosen as a case study due to several reasons: Being a design and build project, the monitoring of subcontractors' quality performance shall be done cautiously by the main contractor as he is the single entity who is responsible to the employer. The project is an international project which is a relatively large-scale with total contract value of $1,8 billion. A large portion of the work has been subcontracted so that there are many subcontractors involved to be monitored and evaluated by the contractor which requires a systematic approach thereof. This project is to be built in a high standard of quality, through strict compliance with the Employer requirements. Although there is an existing monitoring system by the contractor, there are several improvement areas some of which are improved on the project with the researcher's participation during data collection for the thesis. The project enables data collection which involves multiple sources including both qualitative and quantitative data via project quality documentation review, observation, and consultation. Following the examination of quality management system documentation and subcontractor obligations in terms of quality, the existing monitoring process for subcontractors' quality performance on the project is presented in two main sections namely; process monitoring and product monitoring. The fourth chapter covers the limitations of the existing monitoring system in the case study and suggests that the improvement can be achieved by studying the ways to increase efficiency in contractor's monitoring through process improvement. The improved model can be used to evaluate and score subcontractors based on defined key performance indicators and proposed ''Subcontractors Quality League'' with the identification of underperforming subcontractors. In addition, an implementation and control plan is generated for the list of actions to ensure that improvement actions have been implemented on the process. The method of monitoring and measuring of subcontractors' quality performance in this research provides real-time feedback of the quality performance and allows the contractor to determine if subcontractors are fully performing in accordance with quality requirements of the project, and allows the contractor to select quality-oriented subcontractors for future projects. Finally, the last chapter provides a brief outline and conclusion of this study together with findings, recommendations and future studies which can be derived from this research. Keywords: Subcontracting, Monitoring, Quality Performance, Six Sigma, Process Improvement.
Geleneksel proje temin sistemlerinin eleştirisi ve alternatif bir model olarak başarım tabanlı yapım
Yakın zamana kadar sektör içi ve dışı çeşitli olanaksızlıklar ve pratik nedenlerle üretim sürecine ilişkin olarak belirli kalıpları benimsemiş olan inşaat sektörünün, artık gelişen ve değişen koşulları dikkate almasının ve bu yönde bir değişimi içeren yeniden yapılanma çalışmalarına yönelmesinin kaçınılmaz hale geldiği literatürde de ifadesini bulan bir gerçekliktir. Geleneksel yaklaşımın dışına çıkıp, rekabeti tüm sürece yayabilmenin ve bunun getirilerini elde edebilmenin gerekli koşulu, yapı üretim sürecinin fazları arasında gerçekleştirilecek bütünleştirme çabalarının artırılmasıdır. Bu açıdan, "tasarım – ihale – yapım" süreçlerini birleştiren bütünleşik yaklaşıma uygun örgütsel modeller uygulamada yerini almaya başlamıştır. Bu yaklaşımda, anahtar kavramların tasarımla rekabet (competition by design), rekabete yönelik üstünlük (competitive advantage), birlikte çalışabilirlik (interoperability), bütünleştirme (integration) ve buna yönelik bir kavramsal araç olarak yapı bilgi modelleme (building information modeling), yenilikçilik (innovativeness), enformasyon teknolojisi (information technology) ve başarım (performance) olarak belirlenmesi ve "başarım tabanlı tasarım/yapım/başarım tabanlı yapma çevre" (performance-based building/performance-based built environment) kavramı bağlamında, tüm sürecin bütünleşik bir bakış açısıyla yeniden düşünülmesi, bu çalışmanın çıkış noktasını oluşturmaktadır. İnşaat sektöründe, çeşitli düzeylerde başarımın ölçümüne yönelik modeller üzerinde uzunca bir süredir çalışılmaktadır. Bu alandaki temel eksiklik, yapım projelerinin ön karar aşamasından, yapım aşamasının sonuna kadar olan süreçte bu çalışmaların bir bütün olarak ele alınmasına yönelik temel bir algının varlığına rağmen, bu algı doğrultusunda, "sistem davranışı gösteren bir yapı yapma/yapma çevre oluşturma yaklaşımı"na ait ana aksların bütüncül bir yaklaşımla ve yeterli düzeyde ortaya konmamış olmasıdır. Bu sorunu çözmek için, rekabet ortamını yalnızca proje temin sürecinde uygulanabilir olmaktan çıkarıp, tasarım sürecine de yayacak ve bunun getirilerini de gerek yenilikçi çözümler arayıp bulmaya zorladığı yüklenici firmalara, gerekse bu çözümlerin önerdiği yeni ve ileri teknolojilere dayanan ürün ve bütünleşik süreçler ile projenin süresel, parasal ve ekonomik hedeflerine ilişkin başarımını müşteri (girişimci/yatırımcı/malsahibi/idare) yönünden artıran yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışma, kapsamın genişliğinden dolayı sadece gerek duyulan noktalarda derinleşen, ancak, temelde problemin asli nitelikte görülen unsurlarını olabildiğince birlikte ele almayı deneyen; bunu yaparken de yukarıda sıralanan sınırlı sayıdaki kavramı öne çıkaran ve esas alan bir yaklaşımla "başarım tabanlı tasarım/yapım" kavramının, günümüz koşullarında yapı üretimindeki değişim ihtiyacını – sektörün bütünü için olmasa bile – ihtiyaç duyulan ve uygun bulunan projelerde hayata geçirebilmenin bir aracı olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Bu inceleme sonucunda, söz konusu kavramın pratiğe aktarılmasında ihtiyaç duyulan altyapı gerekliliklerinin, olanakların ve mevcut bariyerlerin saptanmasına, bunların ışığında gerek örgütsel yapı, gerekse enformasyon teknolojisi ve ölçüm/hesaplama/değerlendirme sistemleri açılarından ihtiyaç duyulan yapıların ana ilkelerinin tanımlanmasına çalışılmıştır. Bu kapsamda; tez altı ana bölümden oluşturulmuş olup; bu bölümler; "Giriş", "Geleneksel Proje Temin Sistemleri ve Sorunları", "Başarım Kavramı ve Başarım Tabanlı Yapım Yaklaşımı", "Başarım Tabanlı Yapım: Anahtar Kavramlar", "Geliştirilen Başarım Tabanlı Yapıma İlişkin Kavramsal Model" ve "Sonuç ve Öneriler" olarak sıralanmaktadır. Birinci bölümde, araştırmada ele alınan konunun arka planı açıklanmış, problemin çıkış noktası ortaya konmuştur. Problem belirlenerek problemin çözümüne yönelik mevcut çalışmalar değerlendirilmiştir. Araştırmanın hedef ve amaçları ortaya konarak kapsam ve sınırları ile izlenen yöntem hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde, problemin ortaya çıkmasına ve bu çalışmanın yapılmasına sebep olan geleneksel proje temin sistemleri hakkında bilgi verilmiş; bu sistemlerin sorunlu yanları ortaya konmuştur. Üçüncü bölümde, başarım kavramının tanımı yapılmış; başarım ölçümü için ortaya konan modellerden bahsedilmiş; başarım tabanlı yapım hakkında bilgi verilmiş; başarım tabanlı yapımın tarihsel geçmişi irdelenmiş ve konuyla ilgili çalışma yapan organizasyonlar hakkında literatür taramalarından elde edilen bilgiler verilmiştir. Dördüncü bölümde, bu çalışmanın odak noktasını oluşturan ve inşaat sektörüne yön veren anahtar kavramlar olan yenilik, rekabet, enformasyon teknolojisi ve sürdürülebilirlik ile yapı bilgi modellemesi hakkında literatür taramalarına yer verilmiş, her bir anahtar kavramın tanımı yapılmış ve yapı üretim sürecindeki yeri ve öneminden bahsedilmiştir. Beşinci bölümde, tez kapsamında geliştirilen ve ortaya konan temin sistemine yönelik kavramsal model ile ilgili konular ele alınmıştır. Modeli oluşturan kavramlar, paydaşlar, örgütlenme şeması ortaya konmuştur. Ayrıca, ortaya konan kavramsal model ile ilgili uzmanların kritik ve değerlendirmelerine yönelik yapılan yüz yüze görüşmelerin sonuçları bu bölümde değerlendirilmiştir. Altıncı bölümde söz konusu çalışmanın bilimsel açıdan, uygulama yönünden ve ekonomik olarak sonuçları tartışılmış ve gelecekteki çalışmalara yönelik görüş ve öneriler sunulmuştur. Çalışma sonucunda, "Başarım Tabanlı Yapım" kavramını inşaat sektöründe belirlenen anahtar kavramlar üzerinden pratiğe aktarabilecek kavramsal model ortaya konmuş ve tüm yönleriyle tartışılarak geleneksel yönteme alternatif bir temin sistemi olarak inşaat endüstrisinin kullanımına sunulmuştur.
Davud Paşa Külliyesi yapıları ile yakın çevresinin tarihsel gelişimi ve koruma sorunları
İstanbul'un fethini izleyen yıllarda, şehrin imar ve iskânının sağlanması amacıyla, devlet adamları çeşitli bölgelerde yapılar inşa ettirmiş ve bu yapılar etrafında yeni yerleşimler gelişmiştir. Sultan II. Bayezid döneminde yaklaşık 15 yıl (1483-1497) sadrazamlık yapan Davud Paşa da, Tarihî Yarımada'nın 7. tepesi olarak bilinen bölgede, inşa ettirdiği külliye ile bölgenin gelişimine katkı sağlayan kişilerden biri olmuştur. Davud Paşa Külliyesi; cami, medrese, sıbyan mektebi ve imaret yapıları ile, bu yapılar için tesis edilen iskele hamamı, han, çifte hamam ve sayısı 100'ü aşkın hücre ve dükkandan meydana gelmektedir. Davud Paşa tarafından vakfedilmediği halde, semtin paşanın ismiyle anılması nedeniyle; burada bulunan mahkeme, iskele, rüştiye ve değirmen yapıları da "Davudpaşa" ismiyle tanımlanmaktadır. Bu çalışmada; adı geçen yapıların yapım ve onarım süreçleri incelenmiş, güncel koruma sorunları belirlenmiştir. Çalışma sadece yapılar ile sınırlandırılmamış; incelenen yapılar, aynı zamanda içerisinde konumlandıkları yaklaşık 1 km2'lik alanın kentsel ve sosyo-kültürel gelişimi ile birlikte paralel olarak ele alınmıştır. Tespit edilen sorunları ortadan kaldırmak ya da hafifletmek amaçıyla yapı ve çevre bazında koruma önerileri geliştirilmiştir. Yüzyıllar önce inşa edilmiş ve çeşitli müdahalelere maruz kalmış kültür varlıkları üzerinden elde edilebilecek veriler kimi zaman kısıtlı kalabilmekte ya da teknik veya idari nedenlerle özgün verilere ulaşılması çok zor olabilmektedir. Bu noktada; kültür varlıklarının inşa, keşif ya da onarım kayıtlarını incelemek, bu varlıkların geçmişi hakkında değerli verilerin elde edilmesine katkı sağlamaktadır. Bu nedenle çalışmada birincil kaynak olarak Osmanlı arşiv belgelerinden faydalanılmıştır. Başta Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi olmak üzere çeşitli arşivlerde yapılan katalog taraması ile ulaşılan belgeler konuya ilgisine göre tasnif edilmiş, belgelerden Osmanlıca olanların transkripsiyonları yapılarak çalışmada kullanılmıştır. İlgili literatürde bulunan ve bu güne kadar farklı çalışmalarda transkripsiyonları sunulan belgelerden özgün Osmanlıca aslına ulaşılabilenlerin de, hata olma ihtimali göz önüne alınarak transkripsiyonları gözden geçirilmiştir. Çalışmada ayrıca eski haritalardan ve fotoğraf gibi görsel kaynaklardan da yararlanılmıştır. Çalışma sürecinde, Davud Paşa Medresesi ve Davud Paşa Camisi'nde restorasyon çalışmalarının başlaması üzerine, yerinde yapılacak incelemelerden elde edilecek verilerin de çalışmaya dahil edilmesi amacıyla, restorasyon çalışmaları takip edilmiş ve değerlendirilmiştir. Doğal afet ve yangınların bölgede yol açtığı tahribat ve özellikle 19.yy'ın sonundan itibaren uygulanan bayındırlık faaliyetleri sonucunda bölgede genel dokunun büyük oranda değiştiği tespit edilmiştir. Yapı bazında ise, 1509, 1766 ve 1894 depremlerinin tümünde ağır hasar gören külliye yapılarının merkeze yakın diğer külliyeler ile karşılaştırıldığında, hemen hemen her dönem koruma ve onarım bakımından geri planda kaldığı görülmektedir. Çalışma kapsamında yapılan incelemelerde, külliye yapılarından Davud Paşa Camisi'nin dinî amaçlı kullanımı sebebiyle diğer yapılara oranla onarım bakımından ön planda tutulduğu görülse de; bu uygulamaların malzeme, teknik ve işçilik bakımından çok nitelikli olmadığı anlaşılmıştır. Tarihi boyunca pek çok kere tahribata uğrayan ve 1855 Bursa depreminin ardından tamamen yıkılan son cemaat yeri, yapının yıllar içerisinde en fazla müdahale gören ve parçası olmuş ve özgün kimliğine ait verileri yitirmiştir. İçerisinde şadırvanın yer aldığı avlu ise 20.yy'dan itibaren yeni yapılaşmalar sonucu ortadan kalkma noktasına gelmiş, günümüze sadece bazı duvar parçaları ulaşabilmiştir. Bunun yanında, günümüze ulaşan külliye yapılarından Davud Paşa Medresesi'ne afetler sonrasında gerekli onarımın uzun yıllar yapılmadığı anlaşılmıştır. Farklı duvar örgü sistemlerinin izlenebildiği medrese; özellikle 20.yy'da nitelikli bir onarım geçirmemiş ve bu durum tahribatının artmasına neden olmuştur. İçerisinde evsizlerin barındığı, zaman zaman kurban kesim yeri gibi uygun olmayan fonksiyonların yüklendiği yapının revak kubbelerinden sadece biri büyük ölçüde özgünlüğünü korumaktadır. Ayrıca; külliye yapılarından imaret, hamam, han, sıbyan mektebi ve dükkanların günümüze ulaşmadığı ve hazirenin de yüzyıllar içerisinde küçülmesiyle aralarında Davud Paşa'nın kızının mezarının da olduğu tespit edilen bazı mezarların ortadan kalktığı anlaşılmıştır. Osmanlı döneminde Davud Paşa Külliyesi yapılarının onarım süreçlerinin uzaması, hatta bazen hiç yapılamamasına bağlı olarak oluşan tahribatın başlıca sebepleri arasında, yapıların merkezden uzak konumu ve vakfın ekonomik açıdan zayıf olması gösterilebilir. 20.yy'da ise üst ölçekteki bölgesel kararlar ve imar faaliyetlerinin külliye yapılarını olumsuz etkilediği görülmektedir. Ayrıca 20.yy'da yapıların yakın çevrelerinde büyük hastane komplekslerinin kurulması ile çalışma bölgesinde izlenebilen yıkım sadece fiziksel boyutta kalmamış, bölge için zihinlerde yerleşen "tıp ve sağlık hizmetleri" algısı nedeniyle, bölgenin tarihî kimliği unutulmaya yüz tutmuştur. Oysa her türlü yıkım ve müdahaleye rağmen Tarihî Yarımada'da Bizans dönemine kadar uzanan kültürel kimliğini korumaya devam eden bölge; Davud Paşa Külliyesi dışında birbirine çok yakın konumda dört önemli külliye daha bulunması nedeniyle Osmanlı mimarlığının gelişim çizgisini yansıtması bakımından da kıymetlidir. Bu doğrultuda çalışma kapsamında Davud Paşa Külliyesi yapıları ve yakın çevreleri için geliştirilen koruma önerilerine ek olarak Tarihî Yarımada'nın ilgili bölümünde oluşturulması önerilen gezi rotasının bölgenin tarihî ve kültürel bir çekim merkezi olmasını destekleyeceği düşünülmektedir. Sadrazam Davud Paşa yapıları çerçevesinde, öncelikle özgün arşiv belgelerinden yararlanılarak Tarihî Yarımada'nın periferi olarak tanımlanan bir bölgesindeki gelişim ve değişiminin takip edildiği bu tez çalışması ile, aynı zamanda benzer konularda yapılacak çalışmalara özgün ve esin verici bir kaynak oluşturmak hedeflenmektedir.
Konut ve yerleşmelerde güneş enerjisinin etkin kullanımı açısından imar mevzuatının irdelenmesine yönelik bir çalışma
Artan dünya nüfusu ve tüketim, enerjiyi tüm dünyada devletlerin en önemli ortak meselesi haline getirmiştir. Enerjinin nasıl temin edileceği önemli bir planlama konusudur. Petrol, doğalgaz ve kömür gibi birincil enerji kaynaklarının tükenmekte oluşu, kullanımları sonucu ortaya çıkan sera gazı salımları ve bu salımlar nedeniyle artan dünya ortalama sıcaklıkları ve küresel ısınma sorunu enerjiye yeni bakış açıları getirmeyi zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda mevcut enerjinin etkin kullanımı ve yenilenebilir enerji kaynakları önem kazanmıştır. Dünya nüfusunun büyük bir kısmını barındıran kentsel alanlar, ve bu kentsel alanlardaki bina stoğunun da çok büyük bir kısmını oluşturan konut alanları, yapılan projeksiyonlarda artma eğilimi gösteren nüfus ve enerji ihtiyaçları nedeniyle enerji etkinliği konuşunda öncelikle eyleme geçilmesi gereken alanlardır. Binalarda konfor koşullarını, öncesine oranla ne kadar az enerji harcayarak sağlayabilirsek, o oranda enerji etkinliğini arttırmış oluruz. Bu açıdan binalardaki enerji harcamalarında önemli bir pay teşkil eden ısıtma ve soğutma giderlerinin azaltılması, enerji etkinliği açısından son derece önemlidir. Enerji etkinliği ve yenilenebilir enerji kaynakları bir arada düşünüldüğünde, Türkiye için yenilenebilir enerji kaynağı olarak ilk akla gelen kaynak güneş enerjisidir. Güneş enerjisinin yapma çevre tasarımında etkin bir şekilde kullanılabilmesi için, imar mevzuatı en önemli araçlardan biri olarak ele alınabilir. Gelişmiş ülkelerin aksine, iklimsel verilerin değerlendirildiği, iklim duyarlı bir imar mevzuatı Türkiye'de çok yeni bir kavram olup, iklimsel verilerin mevcut mevzuatta yeterli seviyede ele alındığı söylenemez. Enerji etkin bir çevre tasarlanabilmesi için, bu sürecin yönetiminde etkili olan paydaşlara rehberlik eden imar mevzuatının iklim duyarlı bir yaklaşıma sahip olmasının önemi büyüktür. Bu tez çalışması kapsamında, konut ve yerleşmelerde güneş enerjisinin etkin kullanımı açısında imar mevzuatının bir değerlendirmesi yapılmıştır. Değerlendirmede, özellikle yerleşme ölçeğindeki tasarım parametrelerini oluşturan; arazinin eğimi ve yönlenmesi, bina aralıkları, bina yükseklikleri parametreleri mevzuat kapsamında irdelenmiştir. Binaların enerji etkinlikleri, farklı bina yüksekliği ve bina aralıklarına göre değişen ısıtma-soğutma yükleri, CO2 salımları ve güneş ışınımı kazançları üzerinden karşılaştırılmıştır. Böylece üzerinde çalışılan tasarım parametrelerinin, güneş enerjisinin etkin kullanımında ne kadar önemli olduğu gösterilerek, imar mevzuatına dahil edilmelerinin önemi vurgulanmaya çalışılmıştır. Güneş enerjisine duyarlı bir imar mevzuatı daha sürdürülebilir ve enerji etkin bir yapma çevre için önemli bir adım olacaktır. Çalışma 5 bölümden oluşmaktadır: Birinci bölüm olan giriş kısmında dünyanın nüfus ve enerji konusunda geldiği durum ortaya konularak, yapma çevre, enerji, tasarım ve planlama kavramları üzerinden mevcut sorunlar vurgulanmıştır. Bu bağlamda çalışmanın amacı, kapsamı ve yöntemi anlatılmıştır. İkinci bölümde konut ve yerleşmelerde güneş enerjisinin etkin kullanımı başlığı altında, planlama ve mimarlık disiplinlerinde enerji etkinliğinin yeri ve önemi araştırılarak, yenilenebilir enerji kaynaklarından güneş enerjisinin konut ve yerleşmelerde etkin kullanımı için değerlendirilmesi gereken tasarım parametreleri üzerinde durulmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümünde güneş enerjisinin etkin kullanımı ve imar mevzuatı ilişkisi araştırılmıştır. Şehirlerin ve onun önemli bir yüzdesini oluşturan binaların ve bina çevrelerinin oluşumunda önemli bir belirleyici olan imar mevzuatının genel kavramları açıklanarak, enerji etkin konut ve yerleşmeler için önemine değinilmiştir. Bölüm içerisinde dünyada ve Türkiye'de imar kanunları, yönetmelikler ve fiziki planlar incelenmiştir. Bu bölümde ayrıca dünyada imar mevzuatının etkili bir araç olarak kullanıldığı planlama ve tasarım örnekleri verilmiştir Çalışmanın dördüncü bölümünde imar mevzuatında güneş enerjisinin etkin kullanımı, seçilen çalışma alanları üzerinden incelenmiş, imar mevzuatında değişen durumlara göre çalışma alanlarındaki binaların enerji etkinlikleri irdelenmiştir. Çalışma alanlarını oluşturan yerleşme dokularının her biri dört farklı durum için analiz edilmiştir. Bu durumlardan birincisi geçerli olan uygulama imar planına göre mevcut durum, ikincisi düz ve eğimli arazide olmaları durumu, üçüncüsü İstanbul İmar Yönetmeliği'nde verilen bina yükseklikleri ve bina aralıklarına göre düzenlenmiş olan durum ve dördüncü durum ilgili nazım imar planında verilen yoğunluğa göre düzenlenmiş olan durumdur. Çalışmanın son bölümü olan beşinci bölümde ise çalışma sonuçları açıklanmış ve değerlendirilmiştir. Çalışma yöntemi 4 temel adımı kapsamaktadır. Birinci adımda güneş enerjisinin etkin kullanılması için konut ve yerleşme tasarımında etkili olan parametrelerin değerleri belirlenmiştir. İkinci adımda İstanbul İmar Yönetmeliği'nin bu parametrelerle ilgili maddeleri taranmış, yerleşme ölçeğindeki tasarım parametrelerini ilgilendiren maddeler olan bina yüksekliği ve bina aralıklarıyla ilgili maddeler tespit edilmiştir. Üçüncü adımda mevcut mevzuatın üzerinden incelenebilmesi için Başakşehir ilçesinde İstanbul'un yapılaşma eğilimini yansıtan farklı nüfus ve yapılaşma yoğunluklarında 3 farklı yerleşme dokusu çalışma alanı olarak seçilmiştir. Son adım olan dördüncü adımda, seçilen yerleşme dokularında yer alan binaların ısıtma-soğutma yükleri, pencerelerden güneş ışınımı kazançları ve karbondioksit salımlarının belirlenebilmesi için gerekli olan tasarım parametrelerinin değerleri çalışmada kullanılan, Energy Plus simülasyon motorunun kapsamlı ara yüzü olan, DesignBuilder isimli simülasyon programında tanımlanarak analizler yapılmıştır. Çalışmada enerji simülasyonu programının kullanılmasının nedeni, bu analizlerin 1 yıllık periyod için yapılıyor olması ve simülasyon programının 10 yıllık iklimsel veri kullanımına imkân sağlayarak hızlı, ekonomik ve güvenilir olmasıdır. Ekler Bölümünde ise: • Türkiye'nin iklim bölgelerine ait harita • İstanbul için ısınma enerjisi bakımından uygun bina aralıkları • İstanbul Çevre Düzeni Planı (15.06.2009 t.t.li) • DesignBuilder Programı'nın tanıtımı • Çalışma dokularına ait veriler yer almaktadır.
Hastane binalarında sismik izolasyon sistemlerinin kullanım kararının bina üretim sürecine etkileri
Dünya genelinde deprem yüzünden ölen insanların sayısı gün geçtikçe artmaktayken 1.derece fay hattı üzerinde olan ülkemizde de depreme karşı alınan önlemler hızla gelişmektedir. Kalkınma ve gelişme politikası olarak birçok bölge kendi projesini geliştirirken bütün binalarda depreme karşı önlemler alınması hedeflenmektedir. Özellikle depremlerde kesintisiz hizmet vermesi gereken kamu binalarında sismik yalıtım ayrı bir önem kazanmaktadır. Örneğin İstanbul'da afet hazırlık projesi kapsamında hastane gibi birçok kamu binası depreme karşı yalıtımlı hale getirilmektedir. Depreme karşı hazırlanan stratejiler yönetmeliklerle de desteklenmekte, 2013 yılında yayınlanan genelge ile 100 yataklı ve üzeri hastanelerde sismik izolatör kullanımı zorunlu hale getirilmektedir. Sismik izolatör bugün için Dünya'da gelinen noktada en iyi deprem yalıtım performansı gösteren sistem olarak kabul edilmektedir. Ancak sismik izolatör kullanım kararının verilmesi bina üretim sürecinin alt evreleri olan girişim/ tasarım /ihale / yapım/ kullanım evrelerinde alınan kararlarla yakından ilgilidir. Bu çalışmada, sismik izolatör kullanım kararı verilen hastaneprojelerinde sismik izolatör kullanım kararının verilmesinin bina üretim sürecinin alt evrelerine olan etkisi, izlenmesi gereken adımlar, bu süreçlerde karşılaşılan problemler ve bu problemlerin çözümüne ilişkin alınması gereken önerilerinin ortaya konulması amaçlanmaktadır. Bu çalışma söz konusu hedefe İstanbul'da sismik izolatör kullanılarak yapımı tamamlanmış/tamamlanmakta olan 5 adet büyük ölçekli hastane binasının bina üretim süreçleri incelenerek ve uzmanlarından görüş alınarak ulaşılacaktır.
Tarlabaşı'nda yaşayanların göç sürecinde değişen bilişsel sınırlarının irdelenmesi
Göçmen toplulukları yeni bir yere ve o yerdeki mevcut sosyal dokuya uyum süreçlerinde kendilerine dair bir takım izler oluşturmakta ve bu izler bize kentin bazı sosyomekânsal parçalarını –göçmenlerin kendi egemenlik alanlarını- tanımlamaktadır. Her fiziksel göç ile birlikte sosyal yapının da taşınması bu izleri belirgin hale getirirken; özellikle yoksul göçlerinde uyum sürecindeki kalabalık yaşamın varlığı ve dayanışma çerçevesinde sosyal birlikteliğin daha da sıkılaşması bu duruma daha fazla önem atfetmektedir. Kuvvetlenen bu sosyal birliktelik bünyesinde; mahremiyet alanı, egemenlik alanı ve savunulan alan algısını barındırmaktadır. Uyumun ve yardımlaşmanın sağlanamadığı, birlikteliğin oluşmadığı tezat durumlarda ise yabancılaşma gözlemlenmekte ve ayrıştırıcı sınırlar oluşmaktadır. Bu sebeplerle yoksul göçlerinde yeni yere uyum; göçmenlerin kendi sosyokültürel grupları içinde dayanışma ağları kurup, ağ içerisindeki sınırları muğlaklaştırdığı ve diğer kültürlere ve kentin kalanına yabancılaşarak, kendi ağları dışına daha net sınırlar çizdiği bir sürece dönüşmektedir. Egemenlik alanı / savunulan alan algısı, yoksul göçleri ve uyum süreçleri kavramlarına insan çerçevesinde odaklanan ve bu odağı Tarlabaşı örneği üzerinde irdeleyen çalışmanın temel savı mekân algısının mekânın fiziksel özellikleri kadar yaşattığı sosyal özelliklere de bağlı olduğu savunusudur. İnsan çevreyi, fiziksel ve sosyal yapının ayrılmaz bütünlüğü içinde; hem ondan etkilenerek hem de onu etkileyerek algılar. Bu noktada algı ve davranışa dair süreçlerin tutarlı bir analizi için salt fiziksel etmenlere odaklanmak yerine; psikolojik, sosyolojik, kültürel, ekonomik etmenler bir bütün içinde değerlendirmeye alınmalıdır. Bu gereklilik sebebiyle çalışma kapsamında bütünlüklü bir kuramsal altyapı sunan işlemselci (ing. transaksiyonalist) yöntemden yararlanılmıştır. Bu kuramsal çerçevede çevresel davranış, egemenlik alanı / savunulan alan algısı, yoksul göçleri ve uyum süreçleri değerlendirilmiştir. Bu çerçevede öncelikle işlemselci yöntem detaylı biçimde incelenmiş; çevre davranışın bilişsel kuramları çerçevesinde bilişim, algı ve davranışın bütünleşik süreçler olarak ele alınmasından faydalanılmıştır. Bilişsel haritalama ve mekân imgeleri üzerinde durulmuştur. Ardından bilişsel alan kuramları irdelenmiş; mahremiyet, egemenlik alanı ve savunulan alan olgularına yoğunlaşılmıştır. Göç çerçevesinde ise komşuluk ilişkilerini ve uyum sürecini yöneten, anlatan durumlar olarak uyum ve çevresel stres kavramları öne çıkmaktadır. Kuramsal çerçevenin ardından geliştirilen alan çalışmasında ise Tarlabaşı'nda yaşayan kişilerin egemenlik alanı ve savunulan alana dair algısının bağımlı olduğu faktörler araştırılmıştır. Göç öncesi, göç sonrası ve mevcut durum halinde süreci gösteren üç dönem; konut ve hane durumu, yaşam hissiyatı, komşulukla ilişki ve yardımlaşma, egemenlik alanı / savunulan alan algısı kapsamında karşılaştırılmıştır. Bununla birlikte yabancılar ve geçici ziyaretçiler ile göçmenlerin ilişkileri; kültürler arası ilişkiler; göçmenlerin Tarlabaşı'nın içinde ve dışında vakit geçirdiği yerler ve kentin bu parçaları hakkındaki düşüncelerine dair bilgiler edinilmiştir. Alan çalışmasında 41 kişilik bir görüşme grubuna anket yapılarak sosyodemografik özellikler, göç süreci, sosyal yapı ve kültürler arası ilişkiler ve bilişsel haritalamaya ait bilgiler edinilmeye çalışılmıştır. Bilgiler SPSS'e girildikten sonra frekans ve çapraz tablo analizleri yapılmıştır. Çapraz tablo analizlerinde X2 (Ki-Kare) testi yapılmış ve 0.05 altı değerler bağıntı olarak Kabul edilmiştir. Egemenlik ve savunulan alan konut ve boş vakitte gidilen yerlerin bilgileri sentezlenerek haritaya aktarılmıştır. Bunun sonucunda Tarlabaşı'nda sosyokültürel bağlam temelinde yerleşim ve egemenlik alanı tanımının ortaya konması amaçlanmıştır. Alan çalışması sonucunda sosyal ilişkilerin bileşeni olarak komşuluk ilişkisinin niteliği, yardımlaşma düzeyi, görüşme sıklığı ve ev ziyaretleri ile egemenlik alanı / savunulan alan algısı arasında bağıntı bulunmuştur. Komşuluk ilişkisi olumlu oldukça egemenlik alanı / savunulan alan sınırları genişlemektedir. Benzer şekilde semtte yaşam süresi ve ilişki kurulmak istenen sosyokültürel gruplar arasında da ilişki tespit edilmiştir. Göç eden toplulukların akraba, hemşeri ve komşuluktaki diğer kimselerle kurdukları dayanışma ağları ile çevresel stresi, yabancılaşmayı azaltıp kente uyum sağlamaya çalıştıkları ve izlenen bu süreçte egemenlik alanının daha dar olduğu tespit edilmiştir. Tüm bunlara ek; göç zamanı ve bu yerde geçirilen süre diğer göçmenler tarafından benimsenme konusunda önemli bir kıstas olarak tespit edilmiştir. Bu noktada kuramsal çerçevede edinilen bilgi; çalışmanın temellendiği savunuyla paralel biçimde kentin bir bütün olarak algılanması, deneyimlenmesi ve anlamlandırılması gerekliliğidir. Göç koşullarının olumsuzluğu bir yandan mevcut sosyal çevreyi güçlendirerek görece olumlu ve geniş mekânsal aidiyet sunsa da; beraberinde getirdiği kentin ve kentlinin kalanına ve sonradan gelen göçmenlere karşı yabancılaşma olumsuz görülmektedir. Mimarlık mesleği mekânın en nihayetinde bir araç olduğunun farkını hatırlayarak, mekân deneyimi ve algısının özünde sosyal, ekonomik, psikolojik ve kültürel faktörlerin etkisinde oluştuğunu göz önünde bulundurmalıdır.
Çağdaş kabile konutlarının doğal yerel veriler bağlamında analizi
Dünyanın farklı bölgelerindeki araziler, binlerce yıldır, farklı kabilelere yerleşme imkanı sağlamıştır. Tez bağlamında, küresel ölçekte son iki asırdır varlıkları belgelenen, toplamda 186 adet olmak üzere, kabile kültürlerinin tek hücreli konut yapıları analiz edilmiştir. Kabile konutlarının formu, boyutu, kullanım şekli ve yerleşim planları, insan toplulukları arasında farklılık göstermektedir. Bu farklılığın, değişiklik gösteren arazi ve iklim koşulları ile farklılaşan yerel malzemeden kaynaklandığı düşünülmektedir. Tez omurgasının oluşturulma sürecinde ilk olarak, kütüphanelerden, piyasadan ve internetten vernaküler mimari, geleneksel mimari, yerel mimari, kabile yapıları, ilkel yapı, kır yapıları, barınak, mimarlık tarihi, köy ve vernaküler yerleşim alanlarındaki kaynaklar derlenmiştir. Derlenen kaynaklardan kabile konutları hakkında bulunan fotoğraf, mimari çizim (plan, kesit, görünüş, eskiz, yerleşim planı) gibi görsel malzemeler ile bir dijital arşiv oluşturulmuştur. Aynı yapım sistemine sahip ve benzer formdaki kabile konutları sınıflandırılmıştır. Bu görsellerin bir kısmı, tezin dördüncü bölümünde ait olduğu yapım sistemi ile ilgili incelemeye dahil edilmiş, diğer kısmı ise eklerde sunulmuştur. Her bir kültürün, coğrafi konumu ve açıklaması ilgili bölüme eklenmiştir. Antropoloji, maddesel kültür, arkeoloji, jeomorfoloji, yerel yapı malzemesi, yerel iklim, iklimin yapı üzerindeki etkileri, yapı formu, yapım sistemleri konularında ek ve destekleyici araştırmalar yapılmıştır. Farklı kaynaklardaki doğal yerel özelliklerin sınıflandırılması incelenmiştir. En rasyonel olduğu düşünülen sınıflandırma sistemleri tercih edilmiştir. Özet bilgiler, tezin ilgili bölümlerine, kabile yapılarına etkileri gözetilerek eklenmiştir. Gerekli görüldüğü durumda bu bölümlerdeki sınıflandırmaya, orjinal kaynaklarda yer almayan tipler eklenmiştir. Kabile yapıları, iklime göre incelenirken, hem Koppen-Geiger, hem de EVAW (Encyclopedia of Vernacular Architecture of the World)' ın iklim sınıflandırmasından faydalanılmıştır. Yapı malzemesi ve arazi konusunda yapılan incelemelerde genellikle EVAW' dan faydalanılmıştır. Form ve yapım sistemine göre kabile yapıları sınıflandırıldıktan ve doğal yerel veriler bağlamında kabile yapıları analiz edildikten sonra, konutların yapım sisteminin belirlenmesinde kabilelerin yaşama biçiminin de etkisi olduğu anlaşılmıştır. Hipotezde yapısal özellikler üzerinde antropolojik ögelerin etkili olmadığı vurgulansa da, kabilelerin yaşama biçimi ile ilgili olan ikinci bölüm teze eklenmiştir. Değerlendirme kısmında, holistik yaklaşımla kabilelerin yaşama biçimine, konutların yapım sistemine, yapım sistemi ile malzeme ilişkisine ve benzer formdaki yapıların kıtalara dağılımına göre sayısal analizler yapılmış ve yorumlanmıştır. xxix Yaşama biçimine göre kabile toplulukları, avcılık-toplayıcılık veya çobanlık yapabilmekte ya da tarım ile uğraşabilmektedir. Avcı toplayıcı topluluklar, diğerlerine göre hem yaşama biçimi hem de yapıları en ilkel olan topluluklardır. Sürü halinde dolaşmaktadırlar. Genellikle günlük veya birkaç günlük kurdukları kamp alanlarında, hızlıca basit iskelet sistemli üzeri ot/yaprak kaplı, küçük boyutlu geçici yapılar inşa etmektedirler. Göçebe çoban topluluklar, hayvanlarını beslemek, balık güzergahını takip etmek gibi amaçlarla genellikle sezonluk olarak, hayvanları ile birlikte yer değiştirmektedirler. Su kaynakları ve/veya bitki örtüsü, bu toplulukların sezonluk yer değiştirmesini belirleyen etkenlerdir. Bu toplulukların bir kısmı yapılarını yapılarını göç ettikleri yere taşırken, diğer kısmı her gittiği yerde, o bölgenin yerel özelliklerine göre, yazlık ve kışlık olmak üzere, yapılarını inşa etmektedir. Yurt gibi iskelet sistemli yapılar sökülmeksizin bütün halde taşınırken, kara çadır gibi gergi sistemli yapılar, sökülerek taşınmaktadır. Tarım toplulukları ise yapılarını kalıcı olarak inşa etmekte, kültür devam ettiği sürece, yapılar ayakta kalmaktadır. Bu yapılar, tarım topluluğunun kültürüne göre küçük boyutlu tek aile konutları veya birkaç ailenin bir arada yaşadığı komünal konut yapıları olabilmektedir. Her üç yaşama biçimine sahip kabile topluluklarında pek çok örnekte hayvanlar ile birlikte aynı konut yapısı içerisinde yaşandığı görülmektedir. Binlerce yıllık tecrübeye dayanan kabile kültürlerinin ürünü olarak konut yapıları, kabile topluluklarının yaşama biçimi ile birlikte yerel özelliklere, yani malzeme kullanımına, yerel iklime ve yerleşim arazisine göre incelenmiştir. Sıcaklık, soğukluk, nem, rüzgar, yağmur, kar, güneş ışınımı ve günlük/sezonluk sıcaklık farkları gibi iklimsel özellikler, yapı formunun, yapının zemin ile kurduğu ilişkinin, yapı kabuğunun geçirgenliği ve katmanlaşmasının belirlenmesinde, yapının yarı açık veya kapalı olmasında etkilidir. İklimsel özellikler, yapı boyutlarının belirlenmesinde çok etkili değildir. Flora, fauna ve yer kabuğunun yapısı ile birlikte değerlendirilmesi gereken arazi, büyük ölçüde yapıların bir araya gelişinde, birbirleri ile etkileşiminde etkilidir. Kabile yapıları kümelenme, bitişme, çevrelenme, ayrıklaşma gibi farklı çeşitlerde bir araya gelebilmektedir. Araziye yerleşim gömülü, yarı toprak altı, zemine bitişik veya yükseltilmiş olabilmektedir. Gömülü (mağara ve toprak altı) yerleşimlerde, yerleşim arazisi insan eliyle oyularak veya doğal oyuk haliyle kullanılmaktadır. Yapı formunun oluşturulması araziyi oluşturan yapı malzemesine bağlıdır. Gömülü sistemlerde yapı çıkararak oluşturulurken, tüm diğer yapım sistemlerinde yapı, araziye eklenmektedir. Yükseltilmiş yapılar, tropikal orman ve tropikal kıyı bölgelerinde bulunmaktadır. Yarı toprak altı yapıların tamamı kutupsal ve yarı kutupsal iklim bölgelerinde bulunmaktadır. En sık rastlanan zemine bitişik yapılar, farklı arazi tiplerinde ve farklı iklim bölgelerinde bulunabilmektedir. Malzeme çeşitlerine göre kabile yapılarının analizi yapıldığında, iskelet sistemlerin neredeyse tamamında taşıyıcı olarak ahşabın kullanıldığı, göçebe toplulukların iskelet sistemli veya gergi sistemli yapılarını genellikle hayvansal malzemeler ile kapladıkları, bitkisel malzemenin çoğunlukla çatı kaplama malzemesini oluşturduğu, yığma yapılarda taş, toprak ve kil, tuğla veya buz/kar blokları kullanıldığı xxx görülmektedir. Kabile yapılarında en çok kullanılan malzemelerin ahşap, toprak ve bitkisel malzemeler olduğu, taş, hayvansal malzeme ve kar/buz kullanımının daha seyrek olduğu ortaya çıkmaktadır. Çağdaş kabilelerin tek hücreli konut yapıları, taşıyıcı sistemine göre dört ana tipe ayrılmaktadır. Tez kapsamında incelenen yapıların yarısından fazlası iskelet sisteme sahipken, neredeyse çeyreği yığma sistemlidir. Geri kalan kısım ise gergi veya oyuk sistemlidir. Sonuç olarak, doğal yerel verilere ek olarak, yaşama biçimi bağlamında benzerlik gösteren kabilelerin benzer taşıyıcı sistem ve forma sahip konut yapıları inşa ettikleri ortaya çıkmıştır. Ancak, doğal yerel verilerden biri olan arazinin, yerel malzemenin oluşmasını ve kabile topluluklarının yaşama biçimini etkileyerek, yapı formu ve taşıyıcı sistemini doğrudan değil dolaylı yoldan etkilediği anlaşılmıştır. Kabile konutu formu ve taşıyıcı sistemi üzerinde, üç doğal yerel veriden en çok malzeme etkili olmaktadır.
Examination of fire safety measures taken in refunctioned hospital buildings
Fire is a disaster which can cause great harm to buildings and their occupants in a short time. In the face of such a disaster, importance of protecting of health care facilities becomes more important because of physical and mental conditions of their occupants and stored combustible and flammable materials in health care buildings such as hospitals. In Istanbul, many private health care institutions serve people. These institutions often rent or buy the buildings which were designed and constructed for different types of functions and then renovate them into health care premises. During this renovation process, fire safety measures are neglected or considered as less important. But in fact, these measures should be taken very carefully and be applied properly during these renovation works. Additionally, importance of adapting fire safety measures into the new function of these buildings emphasize in the Turkey's Regulation on Fire Protection. This study focuses on buildings located in Istanbul which are built for different functions but renovated into health care buildings and are still in use. Buildings which are built as health care buildings are beyond the scope of this study. The aim of this research is to investigate how fire safety measures are applied to these buildings which refunctioned into health care premises. In this way, the importance of applying fire safety measures properly according to owners of health care institutions can be analyzed. In health care buildings, certain rooms within patient-access areas constitute a particular fire hazard. These are known as "fire hazard rooms" and may include: chemical stores, cleaners' rooms, linen stores, disposal rooms, laboratories, lift-motor rooms, storerooms, kitchens, X-ray film and record stores, boilerhouses, flammable stores, laundries, main electrical gear, medical gas stores, medical records, pharmaceutical (manufacturing) areas. Healthcare staff must therefore make every effort to prevent fires from starting and must be prepared to respond if a fire breaks outs. When fires do occur in hospitals, improved fire alarm systems and fire suppression systems such as sprinklers should help to reduce the damage. All health care buildings must be subdivided into separate smoke compartments where patients can be moved without having to leave the building or change floors. Every health care institution needs to plan how the occupants will be kept safe in case of fire or smoke. Due to the fact that so many patients may be medically unstable and dependent on mechanical support equipment, complete evacuation of the facility in case of fire is to be initiated only as a last resort, and must proceed in a planned and orderly manner. Risk analysis is systematic use of available information to determine how often specified events may occur and the magnitude of their consequences. A fire risk assessment involves a physical inspection of the building to determine the adequacy of the existing fire precautions and the need for any additional measures. However, of equal importance to the physical inspection is a review of fire safety management in the organisation and consideration of the human factors – how people will respond to an emergency and whether they will take appropriate action. There are various risk analysis methods exist. Checklist method is chosen for this study. The checklist method employs the creation of a checklist of potential fire hazards and consideration of fire protection measures, either in place or to be added, to arrive at an assessment of the fire risks. The creation of a checklist of potential fire hazards allows a systematic check of potential fire hazards that are in place. 15 refunctioned hospital buildings were examined on-site with the help of their technical drawings. There are many big deficits in examined case buildings. These major deficiencies should be approached from many perspectives such as; the architects/engineers or firms who are responsible from renovation works, management or board of the premises, law-makers and users of buildings. For a good fire safety policy in buildings, priority should be occupant safety. Coordination between lawmakers, boards of institutions, designers and occupants becomes highly important issue in these kind of buildings. This study aims to arise awareness of the fire precautions which are being neglected during renovation works for refunctioned buildings.
Enerji etkinliği açısından bir ilköğretim binasının aktif ve pasif sistem olarak performansının değerlendirilmesi
Dünya genelinde sanayileşme ve kentleşmenin etkisiyle, kullanılan enerjinin çoğunun yenilenemeyen fosil kaynaklardan elde edilmesi ve enerji ihtiyacının her yıl artması, nüfus için gerekli enerjiyi sağlamayı giderek zorlaştırmaktadır. Binalar fosil yakıt tüketiminde büyük bir yüzdeyi oluşturduğundan, yüksek miktardaki karbon dioksit salımından da sorumlu tutulmaktadırlar ve özellikle bina sektöründe enerjinin etkin kullanımının önemini ortaya çıkmaktadır. Okul binalarının Türkiye nüfusunun yaklaşık 1/4'ünün gün boyu içinde bulunduğu mekanlar olması dolayısı ile konfor ve enerji etkinliği bakımından irdelenmesi önem kazanmaktadır. Enerji, ekonomik kalkınmada olduğu kadar yaşam konforunda ve eğitimde de en önemli etkenlerden biridir. Bu tez çalışmasında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından projelendirilmiş kamusal bir örnek olan 2004-53 tip ilköğretim okulu projesinin enerji etkin iyileştirilmesi hedeflenmiştir. Binaya ait bazı tasarım değişkenlerinin değerleri değiştirilerek ve alternatifler önerilerek, referans binaya göre ısıtma enerjisi giderlerindeki değişim irdelenmiş ve sonraki aşamada ise binada aktif sistemler devre dışı bırakılarak, binanın pasif bir sistem olarak işlev yapması durumunda, seçilen bir derslik üzerinde iç iklim değişkenlerinin değerleri incelenmiştir. Çalışma 4 ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm olan giriş bölümünde enerji sorunları ve nedenleri tartışılmıştır. İkinci bölümde enerji etkinliği kavramı ve önemi anlatılmıştır. Enerji etkinliği kavramı açıklanırken Türkiye'de enerji etkinliği gereksinimi ve binalarda enerji etkinliği kavramlarına değinilmiş, ilkokullarda enerji etkinliğinin önemi açıklanmıştır. Üçüncü bölümde enerji etkin bina tasarımında etkili olan aktif ve pasif sistem kavramları açıklanmış, pasif tasarım değişkenleri ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Pasif tasarım değişkenleri iklime, kullanıcıya ve binaya bağlı değişkenler olarak üç başlık altında irdelenmiştir. Dördüncü bölümde ise seçilen tip okul projesi için binanın enerji etkinliği açısından aktif ve pasif sistem olarak değerlendirilmesine yönelik olarak yapılan çalışma açıklanmıştır. Bu bölümde öncelikle referans bina tanıtılmış ve referans binaya ilişkin veriler simülasyon programına girilerek analizleri yapılmıştır. Daha sonra referans binanın enerji etkin iyileştirilebilmesi için bina kabuğuna ilişkin farklı alternatifler oluşturulmuştur ve her biri için analizler yapılmış, çıkan sonuçlar irdelenmiştir. Beşinci bölümde elde edilen sonuçlar açıklanarak değerlendirme yapılmıştır. İlköğretim binalarında enerji harcayan aktif sistemlerin görev payının minimize edilerek binaların pasif sistem olarak performanslarının geliştirilmesinin ilköğretim binalarında enerji etkinliğini sağlanması açısından önemi tartışılmıştır.
Bolu Gülezler Konağı'nın ısıtma enerjisi korunumunda etkili olan tasarım değişkenleri açısından değerlendirilmesi
Türkiye'nin farklı iklim bölgeleri incelendiğinde, ısıtmanın istendiği ve istenmediği dönemin baskınlığı, o bölgede yapılan binaların tasarımlarını şekillendirmiştir. Her bölgedeki bina, bulunduğu iklim bölgesinin çevre şartlarına uygun olarak inşa edilmiştir. Fakat son zamanlarda yapılan binalar, standardize edilmiş betonarme konut uygulamaları halinde devam etmektedir. İklimle dengeli olmayan ve geleneksel özelliğini kaybetmiş binaların sayısı hızla artmaktadır. Günümüzde çevre ve enerji problemleri giderek artarken, binaların tükettiği enerji de çevresel problemlere neden olmaktadır. Son yıllarda bulunduğu bölgenin iklimiyle dengeli olmayan bina sayısının hızla artması nedeniyle, binalarda kullanılan enerji tüketimi de artmıştır. Binalardaki enerji tüketiminin çoğunu ısıtma ve soğutma enerjisi kullanımı oluşturmaktadır. Bu nedenle, enerji korunumunun ve sürdürülebilir çevrenin sağlanması için ısıtma ve soğutma enerjisi giderlerinin azaltıcı yönde çalışmaların yapılması gerekli hale gelmiştir. Bu çalışmada, soğuk iklim bölgesinde yer alan geleneksel Bolu Gülezler Konağı'nın ısıtma enerjisi korunumunda etkili olan tasarım değişkenleri açısından değerlendirilmesi yapılmıştır. Yapılan çalışma 5 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, çalışmanın amacı, kapsamı ve yöntemi anlatılmıştır. Çalışmanın amacı, geleneksel konut özelliklerinin korunarak iklime uygun enerji etkin bina tasarımları yapılması açısından yeni yapılacak bina tasarımlarına ışık tutması olarak açıklanmıştır. Çalışma kapsamında genel olarak tez çalışmasının içeriği özetlenmiştir. Çalışmanın yönteminde ise Design Builder simülasyon programı kullanılarak Gülezler Konağı'nın modellendiği ve ısıtmanın istendiği dönem içerisinde ısıtma yükü, CO2 salımı ve ısıtma enerjisi için harcanan yakıt miktarı hesaplamaları yapıldığı belirtilmiştir. İkinci bölümde, ısıtma enerjisi korunumunda etkili olan tasarım değişkenleri, kullanıcıya ilişkin değişkenler, iklime ilişkin değişkenler ve binaya ilişkin değişkenler anlatılmıştır. Kullanıcıya ilişkin değişkenler, kullanıcı niteliği ve durumuna ilişkin değişkenler ve fizyolojik değişkenler olarak ikiye ayrılmaktadır. İklime ilişkin değişkenler, iç iklime ve dış iklime ilişkin değişkenler olarak açıklanmıştır. Binaya ilişkin değişkenler ise; binanın bulunduğu yer, bina ve hacimlerin yönlendiriliş durumu, bina aralıkları, bina formu, bina kabuğu optik ve termofiziksel özellikleri olarak anlatılmıştır. Üçüncü bölümde, ısıtma enerjisi korunumunun etkin olduğu Türkiye'deki ılımlı nemli, ılımlı kuru ve soğuk iklim bölgeleri açıklanmıştır. İklim bölgelerinin özelliklerine göre ısıtma enerjisi korunumunda etkin olan tasarım değişkenleri anlatılmıştır. Dördüncü bölümde, Bolu Gülezler Konağı'nın ısıtma enerjisi korunumunda etkili olan tasarım değişkenleri açısından değerlendirmesi yapılmıştır. Öncelikle rekonstrüksiyon öncesi ve sonrası Gülezler Konağı'na ait ısıtma enerjisi korunumunda etkili olan tasarım değişkenleri (yerleşme alanı, yönlendiriliş durumu ve hacim organizasyonu, bina aralıkları, bina formu, bina kabuğu optik ve termofiziksel özellikleri) belirlenmiştir. Tüm bu tasarım değişkenlerine bağlı olarak ısıtma yükleri, Design Builder simülasyon programı yardımıyla modellerenerek hesaplanmıştır. Daha sonra ısıtma yüklerine bağlı olarak Gülezler Konağı'nın rekonstrüksiyon öncesi ve sonrası CO2 salımı ve harcadığı yakıt miktarı hesaplanmıştır. Hesaplanan ısıtma yükü ve buna bağlı olarak CO2 salımı ve harcanan yakıt miktarını en aza indirmek için bina kabuğunda iyileştirmeler yapılarak, bazı senaryolar geliştirilmiştir. Bina kabuğunu oluşturan opak bileşen detayına, çatı döşemesine, zemine oturan döşemeye ve saydam bileşen detayına ilişkin senaryolar gelişitirilmiştir. Geliştirilen senaryolara ait ısıtma yükleri ve buna bağlı olarak CO2 salımları ve harcanan yakıt miktarları hesaplanmıştır. Tüm senaryoların değerlendirilmesi sonucu, optimum senaryoyu oluşturmak için en az ısıtma yükünü sağlayan alternatif belirlenmiştir. Belirlenen alternatif doğrultusunda, ısıtma yükü ve buna bağlı olarak CO2 salımı ve harcanan yakıt miktarı tekrar hesaplanmıştır. Daha sonra rekonstrüksiyon sonrası Gülezler Konağı ve optimum senaryonun ısıtma enerjisi maliyetleri hesaplanarak karşılaştırma yapılmıştır. Beşinci bölümde ise yapılan tez çalışmasında çıkan sonuçlar değerlendirilmiş ve buna ek olarak önerilerde bulunulmuştur.
Sınır kavramı, mimari ve kentin değişen sınırları
Günümüzde birçok disiplin açısından önemli bir çalışma alanı oluşturan sınır kavramı, mimari ve tasarım disiplini için de son derece önemli ve güncel bir konudur. Sınır, ilk anlam ve çağrışımları üzerinden düşünüldüğünde bir engel, bariyer ve ayrım durumunu işaret etmektedir. Fakat sınır kavramı üzerinde derinlikli bir okuma yapılarak gerek felsefe, sosyoloji, matematik, psikoloji vb. diğer disiplinlerde, gerekse mimari ve tasarım disiplinlerindeki karşılıklarına bakıldığında, kavramın çok daha geniş, çoklu anlamlar ve eylemleri bünyesinde barındırdığı görülmektedir. Sınır birden çok durum, kavram, zıtlıklar ve ikilikler ile var olmakta, sınırlandırma ayrımı işaret ederken birleşmeyi de bereberinde getirmektedir. En katı ve keskin sınırlar dahi bir iletişim unsurunu bünyesinde barındırmaktadır. Mimarinin sınırları ve sınır kavramını yorumlayışı zaman içerisinde değişmekte ve temas ettiği diğer kavramlarla dönüşerek yeni açılımlar, mekansal organizasyonlar ve temsiller ile karşımıza çıkmaktadır. Sınırların kent üzerinden okunması ise kentin birçok farklı dinamiğin kesişim noktası olması sebebi ile çok daha karmaşık bir süreçtir. Kentte ve kentsel mekandaki sınır durumlarında sosyal, toplumsal, teknolojik, ekonomik, politik gelişim ve değişimlerin etkisi de son derece kritiktir. Kentsel mekandaki sınırlar bu gelişim ve değişimler ile sürekli bir neden sonuç ilişkisi içerisinde değişkenlik göstermektedir. Çalışmanın amacı sınır kavramı üzerine, farklı bakış açılarına yer veren okumalar yapılarak; sınırın kent ve mimarideki mekansal karşılıklarının araştırılması, kentin ve mimarinin değişen sınırları üzerinden tartışmaya açılan kavramlar ya da ortaya çıkan durumların incelenmesidir. Mimarinin ürettiği fiziksel sınırlarda değişen sınır yaklaşımları ve bu yaklaşımlar sonucu ortaya çıkan mekanlar üzerinden sınırın tanımlayıcı durumu incelenecektir. Kent üzerinden yapılan okumalarda ise sınırın kentte makroformdaki değişimi ve kent yaşantısında görünmeyen sınırların kentsel mekandaki etkileri İstanbul örneği üzerinden incelenecektir.
İnşaat sektöründeki aile şirketlerinde kurumsallaşma: Ailenin kurumsallık düzeyine etkisi
Aile şirketleri dünya genelinde, iş hacmi ve istihdam açısından ekonominin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Kendilerine özgü yönetim tarzları ve organizasyonel yapıları ile ekonomik ve sosyal hayatın vazgeçilemez unsurları olmalarına karşın yaşam süreleri oldukça kısadır. Konuyla ilgili geçmişte yapılan çalışmalar incelendiğinde bu durumun en büyük nedeninin, kurumsallaşmaya gerekli önemin verilmemesinden kaynaklandığı görülmektedir. Bu çalışma Türk inşaat sektöründe bulunan aile şirketlerinin kurumsallaşma düzeylerini ve ailenin bu düzeydeki etkisini araştırmaktadır. Aile şirketleri değişen ve gelişen dinamikler, kültürel çevre ve rekabet gibi nedenlerden dolayı kurumsallaşmak zorundadır. Çalışmada inşaat sektöründeki aile şirketlerinin kurumsallık düzeyleri, daha önce yapılan benzer çalışmalardan yararlanılarak, ailenin şirket yönetimine müdahalesi yönünden incelenmektedir. Tez dört ana bölümden meydana gelmektedir. İlk bölümde önceki çalışmalar ışığında bir "aile şirketi" tanımı oluşturulmaya çalışılmış; daha sonra aile şirketlerinin temel özellikleri, yapıları, yönetim biçimleri ve yaşam süreleri ile ilgili çeşitli bilgilere yer verilmiştir. İkinci bölümde kurumsallaşma kavramı hem genel boyutlarıyla hem de aile şirketleri özelinde incelenmiştir. Kurumsallaşma yaklaşımları ve kurumsallaşma unsurları anlatıldıktan sonra kurumsallaşmanın şirkete getirileri ve kurumsallaşmaya yönelik engellerden bahsedilmiştir. Tezin üçüncü bölümünde inşaat sektörü incelenmiştir. Dünyada ve Türkiye'de inşaat sektörünün yeri ve öneminin istatistiklerle anlatıldığı bu bölüm, sektörün yapısı ve ayırıcı özelliklerine de değinerek, aile şirketlerinde kurumsallaşmanın incelendiği diğer sektörlerle karşılaştırma yapma imkanı sunmaktadır. Son bölümde ise inşaat sektöründe yer alan aile şirketlerinin kurumsallaşması ve ailenin kurumsallık düzeyine etkisi hakkında yapılan saha araştırması, araştırma sonucu elde edilen bulgular ve bunların değerlendirmeleri sunulmuştur. Araştırma, dokuz farklı şehirden toplamda 35 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara kurumsallaşma unsurları ve aile etkisi ile ilgili ifadeler yöneltilmiş, kurumsallaşmayı etkileyen faktörler ve kurumsallaşma sonuçları ile ilgili açık uçlu sorular sorulmuştur. Araştırma sonuçları ışığında, belirli büyüklüğe ulaşan şirketlerin kurumsallaşma yolunda ilerleme kaydetmeye başladıkları; ancak genele bakıldığında bu oranın yeterli olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca daha çok aile ilişkilerinin kurumsallaşmasında sıkıntılar yaşandığı görülmüş ve bu bağlamda çözüme yönelik öneriler getirilmiştir. Kurumsallık düzeyinde aile etkisini ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmayla literatüre inşaat sektörü adına katkı yapılması amaçlanmaktadır.
İnşaat proje başarısını etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve bu faktörler çerçevesinde bir vaka incelemesi
İnşaat sektörü büyüklük açısından dünya üzerindeki ekonomik faaliyetlerin başında gelen sektörlerden biridir. Gelişen teknoloji, yükselen mali güçler ve artan talepler sonucunda inşaat projeleri her geçen gün daha da büyümekte ve karmaşıklaşmaktadır. Bu büyüme sonucunda başarılı projelerin ortaya çıkarılabilmesi için büyük efor gerektirmektedir. Bir inşaat projesinin başarısı büyük ölçüde kalite, maliyet ve zaman performansı açısından ölçülmektedir. Kalite, maliyet ve zamanın yönetilerek başarılı bir projenin ortaya çıkarılması karmaşık bir süreçtir. Bu çalışmada inşaat projelerinde başarıyı etkileyen faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın içeriği aşağıdaki gibi özetlenebilir: İlk bölümde genel bir giriş yapılarak tezin amacı ve problemin tanımı açıklanmıştır. İkinci bölümde literatürde proje başarısını etkileyen faktörler ile ilgili yapılmış olan çalışmalar taranmıştır. Bu faktörler 4 ana grupta toplanarak kısaca özetlenmiştir. Son olarak bu çalışmalar sentezlenerek proje başarısını etkileyen anahtar başarı faktörleri belirlenmiştir. Üçüncü bölümde belirlenen anahtar başarı faktörleri kapsamında bir vaka incelemesi yapılarak, proje başarısını en çok etkileyen faktörler vaka çerçevesinde tartışılmış ve önerilerde bulunulmuştur. Son bölümde çalışmanın sonucuna dair tespitler yapılmış ve ileride yapılacak olan çalışmalar için önerilerde bulunulmuştur. Bu çalışmanın genel anlamıyla inşaat sektörü paydaşlarına proje başarısını etkileyen faktörler konusunda bir el kitabı olması hedeflenmiş ve bu doğrultuda İzmit Deprem Müzesi projesi tasarım ve yapım sürecine ilişkin somut örnekler verilerek çözüm önerileri sunulmuştur.
Kapalı hacim yangınlarında güneş kırıcı elemanların düşey yangın yayılımına etkisinin sayısal modelleme yöntemi ile incelenmesi
Binalarda termal ve görsel konfor koşullarının oluşturulmasında sürdürülebilir teknolojilerin kullanımı gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Konfor gereksinimleri karşılanırken dünya üzerindeki yenilenebilir olmayan enerji kaynaklarının hızla azaldığı göz ardı edilmemelidir. Güneşin ısısal ve ışıksal etkileri bir yandan bu konforun karşılanmasına katkı sağlarken bir yandan da aşırı ısınma ve kamaşma sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Ortaya çıkan bu olumsuz etkilerin bina kabuğunda kontrol edilmesi için çeşitli önlemlerin alınması gereklidir. Bu uygulamalardan birisi de güneş kontrol sistemleridir. Güneş kontrol sistemleri kullanıcının termal ve görsel konforunu sağlamanın yanı sıra pencere üzeri, önü veya yanında kullanılmaları nedeniyle yangın esnasında alev ve dumanın yayılma özelliklerini belirleyebilir. Bu sistemlerde kullanılan elemanların konfigürasyonuna göre alev ve duman hareketi kısıtlanabilir ya da artabilir. Tezin birinci bölümünde tezin kapsam ve sınırları ile literatür araştırmalarına yer verilmiştir. Çalışma kapsamında rüzgar etkisi ile seçilen farklı tiplerdeki güneş kontrol sistemlerinin malzeme ve yangın dayanım özellikleri kapsam dışı bırakılmıştır. Bu çalışma kapsamında farklı özelliklere sahip güneş kontrol sistemlerinin, değişken boyutlardaki açıklıklarla birlikte kullanıldığında yangın esnasında alev ve duman hareketine olan etkileri incelenmiştir. Tezin ikinci bölümünde genel olarak kapalı hacim yangınlarına değinilmiştir. Bu kısımda kapalı hacim yangınlarının gelişimi, kapalı hacim yangınlarının gelişimini etkileyen faktörler, kapalı hacim yangınlarının yayılımı ve cephe yangınlarından bahsedilmiştir. Ayrıca bu bölümde cephe yangınlarında, alevin olası davranış ve boyutlarının hesaplanabilmesi amacıyla kullanılan matematiksel formüller verilmiştir. Tezin üçüncü bölümünde sıklıkla kullanılan güneş kontrol sistemleri ele alınmıştır. Bu amaçla güneş kontrol elemanları biçimsel özellik, malzeme ve kullanılmış olan mekanizma açılarından sınıflandırılmış olup bu sistemlerin yangın anında alev ve duman yayılımına olası etkileri ele alınmıştır Dördüncü bölümde ise tezin kapsamı doğrultusunda yapılmış olan sayısal modellemeler ele alınmıştır. Bu bağlamda kullanılan yöntem açıklanmış olup, sayısal modellemede yer verilen örnek çalışmalar (case studies) açıklanmıştır. Yangın senaryosu, yangın kaynağı katta cam kırıldıktan ve alev ve duman açıklıktan dışarı atılmaya başladıktan sonraki durumu gözeterek hazırlanmıştır. Çalışma yöntemi olarak sayısal modelleme seçilmiştir. Sayısal modellemede ise bir çeşit CFD yazılımı olan FDS'i arayüz olarak kullanan PyroSim programı kullanılmıştır. Modellenen örnek çalışmalar, dış ortama komşu bir açıklığa sahip kapalı hacimlerdir. Oluşturulan yangın senaryosunun 1200 saniye boyunca sürdüğü ve ofis tipi bir yangın olduğu kabul edilmiştir. Yangın kaynağı olarak masif ahşap masa seçilmiş olmakla beraber kaynağı kapalı hacmin ortasında konumlandırılmıştır. Ayrıca yangında kullanılan ısı salımı standart yangın eğrisine uygun olacak şekilde ve 1156 kW/m2 olarak kurgulanmıştır. Senaryo kapsamında geliştirilen örnek çalışmalarda yangının çıktığı kat ve üzerinde yer alan iki kat modellenmiştir. Kapalı hacim boyutları 3,6 x 3,6 x 3,6 m'dir. Duvar kalınlığı ise 0,2 m'dir. Örnek çalışmalarda 5 farklı güneş kontrol sistemi birebir aynı özellikte ancak farklı açıklık ebatlarına sahip 3 kapalı hacme uygulanmıştır. Sistemlerin yangın anındaki tepkilerini inceleyebilmek adına 3 farklı açıklık tipi için herhangi bir güneş kontrol sistemine sahip olmayan referans çalışmalar oluşturulmuştur. Referans modeller ile birlikte toplam 18 farklı örnek çalışma hazırlanmıştır. Son olarak beşinci bölümde çalışmanın sonuçlarına yer verilmiştir. Yapılan çalışmanın sonuçları, farklı açıklıklar ile bu açıklıklarda kullanılan farklı tipteki güneş kontrol sistemleri, yangın esnasında alev ve dumanın yönlenmesinde etkin rol göstermiştir. Yatay olarak kullanılan güneş kontrol sistemlerinde alev ve duman cepheden uzaklaşma eğiliminde olmasına rağmen sistem ile açıklık arasındaki boşluklar sebebiyle cepheye sirayet etmiştir. Düşey sistemlerde ise alevin cepheye yakınlaştığı görülmüştür. Yapılan çalışmada kullanılan güneş kontrol sistemleri içerisinde kafes tipi sistemlerde alev ve dumanın cepheden uzaklaştırılması anlamında en etkin sonuçlara sahip olduğu görülmüştür. En tehlikeli sonuçlar ise alev hareketinin son derece düzensiz olmasından ve alevlerin cepheye yakınlığından dolayı saçak ve düşey tip sistemlerin birlikte kullanıldığı modellerde gözlenmiştir.
Orta Bizans'ın sekiz destekli kilise plan şemasının dönemin konstantinopolis mimarlığıyla ilişkileri
11. yüzyıl başında merkez vurgusunun güçlendiği ve kubbeye geçişte trompların kullanıldığı "sekiz destekli" kilise plan şemasının neredeyse birdenbire ortaya çıkışı ve sonraki yüzyıllarda da nispeten sınırlı bir coğrafyada tekrar ediliyor oluşu, Bizans mimarlığı üzerine çalışan araştırmacıları bu tasarımın kökenini sorgulamaya itmiştir. Pek çok verinin, plan şemasının dönemin Konstantinopolis mimarlığıyla ilişkili olduğunu işaret etmesine karşın, başkent ve yakın çevresinde "sekiz destekli" şemaya uygun hiçbir yapı günümüze ulaşamamıştır. Bununla birlikte, 11. yüzyılda sözü edilen coğrafyada inşa edilen dört yapıda, "sekiz destekli" kiliselerde kullanılan tasarım prensiplerinin, mekânsal düzenlemelerin ve strüktürel özelliklerin uygulamalarının izini sürmek mümkündür. Bu çalışma, plan şemasının kökeniyle ilgili devam eden tartışmaları bir kenara bırakarak, tasarımın ortaya çıktığı dönemde başkentteki benzer uygulamaları, ele alınan dört kilise üzerinden incelemektedir. İncelenen yapılardan ilk ikisi Samatya'daki Theotokos Peribleptos ve Mangana'daki Hagios Georgios Manastır Kiliseleri'dir. İki yapının da altyapı kalıntıları günümüze ulaşmış ve belgelenmiştir. Tez çalışması kapsamında birincil kaynaklar ve arkeolojik veri bir arada kullanılarak, adı geçen yapıların "sekiz destekli" kiliselerle ilişkisi değerlendirilmektedir. İki yapının da 11. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen Konstantinopolis'teki büyük ölçekli imparatorluk yatırımları olmaları, plan şemasının ortaya çıkışında başkentin etkisini vurgulamaktadır. Ele alınan diğer iki yapı ise plan şemasının, 11. yüzyılın ikinci yarısında Konstantinopolis'in yakın çevresindeki uygulamalarını işaret etmektedir. Bunlardan ilki Heybeliada'daki Panagia Kamariotissa Kilisesi'dir. Günümüze, görece iyi bir durumda ulaşmış olmasına rağmen, askeri alan içinde yer alıyor oluşu yapının ulaşılabilirliğini büyük oranda kısıtlamaktadır. Tetrakonkhos plan şemasında inşa edilen yapının kubbe ayaklarına diyagonal akslarda yerleşen eğrisel nişler, kubbe kasnağının altında sekizgen bir geometrinin oluşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle yapı, bilinen en eski "pseudo sekiz destekli" kilise olarak anılmakta ve tez kapsamında incelenen tasarımın bir çeşitlemesinin, başkentin yakın çevresindeki bir uygulamasını ortaya koymaktadır. Son olarak, günümüze ulaşamayan Hagios Spyridon Kilisesi hakkındaki mevcut veriler, yapının "basit sekiz destekli" şemaya uygun olarak tasarlandığını işaret etmektedir. Ayrıca yapının iç mekân düzenlemesinde görülen birtakım özellikler, plan şemasının bilinen ilk örneği olan Sakız Adası'ndaki Nea Moni Katholikonu'yla da ortaklık göstermektedir. Bu durumda, iki yapının doğrudan ya da muhtemelen başkentte yer alan başka bir yapı aracılığıyla dolaylı olarak ilişki için olduğu öne sürülebilmektedir. Sonuç olarak, sözü edilen dört yapının "sekiz destekli" kiliselerin mimarisiyle ilişkili olarak yeniden ele alınması, Konstantinopolis ve yakın çevresinde faaliyet gösteren yapı ustalarının ve mimarların, plan şemasında uygulanan mekânsal ve inşai bilgilere aşina olduklarını düşündürmektedir. Bununla birlikte çalışmanın ortaya koyduğu sonuçlar, günümüze hiçbir örneğinin ulaşmamış olmasına karşın 11. yüzyıl Konstantinopolis'inde "sekiz destekli" şemanın uygulamalarının varlığını, hatta plan şemasının ortaya çıkışında dönemin başkent mimarlığının etkisini işaret etmektedir.
Mekansal deneyim ve düşüncede yaratıcılık: Parazitlenme
Mimari tasarım süreci yaratıcılık ile kendini gerçekleştiren bir süreçtir. Bu yaratıcı süreç mimarın zihnindeki tasarılar ile başlar. Düşüncelerden temsillere, temsilden üretime geçtikçe her aşamada evrilen mekân tasarıları, fiziksel mekânı deneyimleyen bireyler tarafından, her deneyim anında yeniden kurgulanır. Yaşanan mekâna dönüşen fiziksel mekân, sınırlarının dışına çıkar, her bir deneyim sürecinde farklı bir form alır. Mekâna yaşam katmanını ekleyen bu süreçte yaratıcı üretim devam eder. Her tasarı kendi içinde sınırlara sahiptir. Mekân, fiziksel sınırları haricinde yönlendirme etkisi ile de bir sınır oluşturur. Mekânın bu iktidarı, bireysel deneyimi doğrudan etkiler. Deneyim, iç ve dış uyaranlarla gerçekleşir ve yaratıcı bir süreçtir. Mekânın iktidarı ölçütünde deneyim de kontrol edilebilir olur. Bireysel deneyim, mekânın iktidarında şekillenirken bireyin düşünce dünyasından da izler taşır. Düşünce dünyası ise bireyin yaratıcılığının iktidarı altındadır. Mekân tarafından yönlendirilen düşünceler ve deneyimlerde, yaratıcılık ikincil plana doğru gerilemeye başlar. Bu durum en çok günümüz metropollerinde yaşayan bireyin gündelik hayatında gözlemlenir. Bireysel deneyimde yaratıcılığın azalması hali, mekânın yaratıcılığı tetikleme potansiyeli ile araştırılabilir. Bu araştırma için, yaratıcı bireysel deneyim ve düşünce sürecine bakmak gerekir. Genellikle metropollerde yaşayan bireyler üzerine odaklanan çalışmada, yaratıcı düşünce, mekân ve gündelik zaman ilişkisi üzerinden incelenebilir. Mekân ve zaman ayrı kavramlar olarak dilde yer bulsalar da birbirlerine bağımlı hatta birbirlerini var eden kavramlardır. Dolayısıyla, yaratıcı deneyimi gündelik hayatın akışından tamamen koparak aramak imkânsızdır. Duyarsızlaşmaya neden olan gündelik ritimde aksaklıklar, zamanda açılan bir parantez, yaratıcı deneyimin ihtiyaç duyduğu zamandır. Kısa devre olarak adlandırılabilecek bu zaman genişlemesi, bireyin mekânı yeniden kurgulamasını, çağrışımlarla, zamanda bükülmelerle kendi boyutunu oluşturmasını sağlar. Mekânın yeniden kurulması, zihinde oluşan imgeler ile hareketlerin bütünleşmesi, yeni imgeler, kolajlar doğurması gibi bir üretim hali, yaratıcı deneyimdir. Bu deneyim, ekrandaki görüntünün bozulması, yabancı görüntüler ve sesler ile karışması ya da astronomide kullanımıyla beklenmedik yörünge değişimi anlamına gelen parazitlenme olarak görülebilir. Teknik bir terim olan parazitlenme, yaratıcı düşünme ve mekân deneyimini araştırmada metaforik bir araç haline gelir. Parazitlenme eylemini irdelemek için yaratıcı düşünce üzerine bir tanım yapma ihtiyacı doğar. Parazitlenme ile gerçekleşen yaratıcı kolajlarda, yaratıcılığı tetikleyen her bileşen bir parazit olarak görülebilir. Düşünce, zaman içinde gelişerek düşünce sistemleri oluştururken bir hücre gibi davranır: Bölünür, dokular oluşturur, yaratıcılık ile etkileşerek diğer düşünce hücrelerini etkiler. Dolayısıyla yaratıcı düşünce için bulunduğu sistemde parazitlenme oluşturan bir parazit hücredir diyebiliriz. İkincil bir metafor olarak çalışma sürecinde ortaya çıkan hücre, düşünce hücresi tanımını şekillendirir. Hücrenin bileşenleri, düşünme ve parazitlenme eylemini sağlayan yapıtaşlar ile bağdaştırılır. Yaratıcılık ve hayal gücü düşünce hücresinin çekirdeğini oluştururken düşüncelerin üretim halini ve deneyimi sağlayan bir yapıtaşı olarak oyun kavramı ele alınır. Bireyin özgün bakış açısını belirleyen, kendisi ile evren arasındaki filtre ise, hücre çeperi görevi gören algı süzgecidir. Yaratıcılığın hücreyi ele geçirmesi ve ortaya çıkan her deneyim parazitlenme iken bu eylemin zamanı da kısa devre anlarıdır. Oyun kuramı sayesinde düşünme ve yaratıcılık arasındaki bağ keşfedilir. Dil, bireyin kendisine ve evrene dair duyduğu merak güdüsü ile doğar. Birey, etkileşime geçtiği her şeyi adlandırmaya başlar ve böylece evren düşünce dünyasına taşınır. Oyun, düşünülen dünya ile yaşanan dünyanın çakışması eylemidir. Tüm bu parazit hücre anlatısı parazitlenme eyleminin yapısını almamızı sağlar. Böylece parazitlenmeyi sağlayan mekânları inceleme olanağı buluruz. Mekânın ne koşullarda ve ne şekillerde bir parazitlenmeye olanak verdiğini araştırmak, yaratıcı bireysel deneyimi sağlayan mekânlar için neler gerektiğini de anlamayı sağlar. Bu araştırma için mekânlar, dönemin ruhundan etkilenmeleri göz önünde bulundurularak, dönemsel bir çizelgede değerlendirilir. Mekân üretimleri, yalnızca mimarlık alanında değil, çalışmayı zenginleştirmek için mimarlıkla yakın ilişki içinde olan bilim kurgu türü de ele alınır. Mimarlık ve bilim kurguda üretilen mekân tasarıları, parazitlenme metaforu ile yeniden değerlendirilir. Çalışmanın sonunda, parazitlenme metaforu ile bir araştırma yapma sürecinin çıktıları incelenir. Parazitlenme, mekânsal ifadelerde bazen bir malzeme ile bazen bir mekân kurgusu ile karşımıza çıkar. Çalışma süreci metaforların keşfi ve oluşturdukları düşünce sistemi bağlamında kendi içinde de bir parazitlenme anlatısı oluşturur. Bu açıdan çalışma da bir parazitlenme ürünü olarak sonuç bölümünde değerlendirmeye alınır. Çalışma süreci, kavramların bulunuşu ve kavramlar arası ağların oluşması aşamalarıyla anlatılır ve yeni düşüncelere evrilmek üzere açık bir son bırakır.
Mimari beton yüzeylerin tasarımına ve uygulamasına yönelik öneri hazırlanması ve İstanbul'daki mimari beton yüzeye sahip olan yapıların incelenmesi
Beton günümüzde kullanılan temel yapı malzemelerinden biridir. Betonun taşıyıcı sistemden bitirme malzemesine kadar çeşitli kullanım alanları bulunur. Bu tezde bitirme malzemesi olarak kullanımına yoğunlaşılmıştır. Betonun cephede yalın olarak, kaplamasız bir biçimde kullanılmasına mimari beton adı verilir. Mimari beton yüzeyler; malzeme içeriğinden, uygulama aşamalarından ve dış ortam koşullarından etkilenebilir. Ayrıca beton yüzeylerin tasarım ve uygulama aşamasında; tasarımcı, yüklenici ve tedarikçiler arasında anlaşmazlık çıkabilir. Ortaya çıkan mimari beton yüzeyde hasarların minimuma indirilmesi ve anlaşmazlıkların önüne geçmesi için bir standardizasyon oluşturulması gereklidir. Bu tezde, öncelikle literatür araştırması yapılmış, malzemenin özellikleri ve yüzeyde görülebilecek kusurlar hakkında bilgi verilmiştir. Sonrasında mimari beton yüzeyler üzerine yazılmış standartlar incelenmiş ve bu standartların benzer ve farklı yönleri karşılaştırılmıştır. İncelenen standartlar ışığında, öneri hazırlanmıştır. Öneride belirtilen değerlendirme ölçütlerine göre İstanbul'daki mimari beton yüzeye sahip binalar incelenmiştir. Tez kapsamında, görsellere ve tablolara yer verilmiştir. Tez altı bölümden oluşmaktadır; İlk bölümde; çalışmanın amacını, kapsamını ve yöntemlerini açıklayan giriş bölümü bulunmaktadır. İkinci bölümünde; mimari betonun kaplamasız beton cephe olduğu tanımlanmaktadır. Ayrıca tarihi gelişimine ve önemine yer verilmektedir. Mimari beton yüzeyler, beton malzemeden elde edildiği için, betonun içeriğini anlatılmaktadır. Mimari beton cephelerde, uygulama aşaması da önemli olduğu için; kalıp malzemelerine ve üretimine yer verilmektedir. Son olarak mimari beton yüzeylerde görülebilecek olan kusurlar açıklanmaktadır. Üçüncü bölümde; mimari beton için yazılmış standartlar incelenmiştir. Bu standartlar aşağıda belirtilmiştir; • Alman, "Deutscher Beton- & Bautechnikverein e.V. (DBV)" ve "the Bundesverbandder Deutschen Zementindustriee.V. (BDZ)" tarafından yayımlanan "Sichtbeton", • Amerikan, "American Concrete Institute (ACI)" tarafından yayımlanan "ACI-303R-12: Guide to Cast-in-Place Architectural Concrete Practice", • Avustralya, "Cement Conrete & Aggregates Australia" tarafından yayımlanan "Guide To Off-Form Concrete Finishes"dir. Alman standardında; mimari beton sınıflarından, kalıp sınıflarından, sözleşme esaslarından ve değerlendirme ölçütlerinden bahsetmektedir. Amerikan standardında; mimari betonun yüzey özelliklerinden, kalıbın tasarım ve uygulama yöntemlerinden, uygulama aşamalarından, sözleşme aşamalarından ve değerlendirme ölçütlerinden bahsetmektedir. Avustralya standardında; mimari betonun tasarım aşamalarını, uygulama aşamalarını, sözleşmede bulunması gerekenleri ve değerlendirme ölçütlerini açıklamaktadır. Bu bölümün son maddesinde, üç standart; mimari beton tasarımı, yüzey sınıfları, kalıp özellikleri, uygulama aşamaları, örnek panellerin üretimi, sözleşmelerin hazırlanması ve değerlendirme ölçütleri açısından karşılaştırılmıştır. Dördüncü bölümde; standartlardan yola çıkılarak mimari beton yüzeylerin tasarımı ve uygulaması için öneri hazırlanmıştır. Öneride; mimari betonu tasarım yöntemi, kalıplar ile kalıplarda kullanılan diğer malzemeler, mimari beton yüzeylerin uygulama aşamaları, sözleşmelerin hazırlanması ve değerlendirme kriterleri hakkında bilgi verilmiştir. Beşinci bölümde; İstanbul'da bulunan mimari beton yüzeye sahip binalar incelenmiştir. İnceleme yapmak için bina cepheleri fotoğraflanmıştır. Bu fotoğraflar üzerinden yüzeyde bulunan hasarlar tespit edilmiştir. Yüzeydeki renk eşitsizliği, dökülme, aşınma ve vandalizmden kaynaklı hasarlarının yüzeydeki oranları bulunmuştur. Ayrıca yüzeydeki kabarcık miktarına göre sınıflandırma yapılmış ve yüzeydeki renk değişim aralığı belirlenmiştir. Altıncı bölümde; mimari beton yüzeyler hakkında yapılan araştırma ve incelemelere göre sonuç ve öneriler yazılmıştır. Bulunan sonuçlar; • Mimari beton yüzeylerin kalitesinin arttırılabilmesi ve anlaşmazlıkları çözebilmek için mimari beton yüzeyler sınıflandırılmalıdır. • Kalıp malzemeleri ve kalıbın uygulama yöntemleri geliştirilmelidir. • Beton uygulama yöntemlerine önem verilmelidir. • Yüzeye yapılacak işlemler deneme panellerinde test edilmelidir. • Mimari beton yüzeylerin tasarım ve uygulama süreci hakkında uzlaşmazlığın önüne geçmek için taraflar arasında sözleşme yapılmalıdır. Sözleşmelerin belirlenmesi için deneme ve referans panelleri yapılmalıdır. • İş bitiminde yüzey kontrolü yapılmalıdır. İncelenen binalar hakkında elde edilen veriler karşılaştırılmıştır. Son olarak ülkemizde mimari beton cepheler için bir standart oluşturulması gerekliliğinin önemi vurgulanmıştır.
Tarihi yapıların enerji performansının maliyet etkin iyileştirilmesi üzerine bir çalışma : İzmir Tekel Başmüdürlük binası
1970'li yıllarda meydana gelen petrol krizinden sonra enerji konusu, küresel bir sorun haline gelmiştir. Fosil yakıtların kullanımı sonucunda salınan gazlar atmosferde birikerek sera etkisine neden olmakta, bunun sonucunda ise küresel ısınma ve iklim değişikliği başta olmak üzere küresel sorunlar ortaya çıkmaktadır. Hızlı nüfus artışı ve enerji talebindeki artış ise enerji kaynaklarının azalmasına neden olmaktadır. Tüm bu nedenlerden dolayı günümüzde alternatif enerji kaynakları kullanımını ve enerji kullanımının azaltılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Avrupadaki yapıların enerji tüketiminin %40'ından ve CO2 salınımının %36'sından sorumlu olduğu belirtilmektedir. Türkiye'de ise sektörel enerji hacama değerlerine bakıldığında yapılar %22 oranında enerji tüketimine neden olmaktadır. Bu nedenle yapıların enerji performanslarının iyileştirilmesinin küresel ölçekte enerji tasarrufu sağlayacağı açıktır. Günümüzde yapıların enerji performansları ile ilgili yönetmelik,yasa vb. birçok çalışma bulunmaktadır. AB'nin yayınladığı 'Binalarda Enerji Performans Direktifi'nde yapıların sağlaması gereken minimum performans değerleri belirlenmiş, varolan yapılar için enerji etkinliğin artırılması gerekliliği belirtilmiştir. AB'nin yayınladığı bu direktif, 2010 yılında revize edilerek yapının enerji performansının 'maliyet etkin' iyileştirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Günümüzde yapı stoğunun büyük bir yüzdesi, yapılarda enerji etkinliğinin gündemde olmadığı dönemlerde yapılmıştır. Bu nedenle yeni yapılacak olan yapıların yüksek enerji performanslı tasarlanmasının yanısıra, mevcut yapıların enerji performanslarının iyileştirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Mevcut yapı stoğunda önemli bir paya sahip olan tarihi yapıların enerji performanslarının iyileştirilmesi de enerjinin etkin kullanımı için önemlidir. Çalışmada vaka olarak ele alınan İzmir Tekel Başmüdürlük Binası'nın enerji performansının iyileştirilmesi enerjinin etkin kullanımı açısından önem taşırken, yapının gelecek kuşaklara taşınmasını da sağlayarak, sürdürülebilir olmasını sağlayacaktır. Yapılan bu çalışmada ele alınan yapının enerji performansının maliyet etkin olarak iyileştirilmesi amaçlanmıştır. İlk olarak vaka olarak belirlenen yapının bütün bilgileri elde edilmiştir. Daha sonra yapının enerji performansının iyileştirilmesi amacı ile pasif iyileştirme önerileri, aktif iyileştirme önerileri ve pasif ve aktif iyileştirme önerilerinin beraber uygulandığı öneriler belirlenmiştir. Yapının tarihi değeri gözönüne alınarak oluşturulan bu önerilerin enerji performansları DesignBuilder adlı dinamik simulasyon programında değerlendirilmiştir. Çalışmada yapının enerji performans değerlerinden yalnızca ısıtma ve soğutma enerji tüketimleri değerlendirilmiştir. Daha sonra ise yapı için verilen enerji etkin iyileştirme önerilerinin maliyet etkinliği, 'Binalarda Enerji Performansı Direktifi'nde verilen yöntemlerden biri olan net bugünkü değer yöntemi ile değerlendirilmiştir. Yapının enerji performansını mali etkin olarak iyileştiren önerilerin saptanması amacı ile veriler değerlendirilmiştir. Enerji ve maliyet verilerinin değerlendirilmesi amacı ile veriler Minitab programına aktarılmıştır. Minitab programında verilerin analiz edilebilmesi amacı ile standardizasyon yapılmıştır. Maliyet etkin enerji iyileştirme önerisinin belirlenmesi amacı ile net bugünkü değer ve enerji tüketim değerlerinin birbiri ile ilişkisi analiz edilmiştir. Yapılan değerlendirme de verilen iyileştirme önerileri arasından mali etkin olan iki farklı öneri belirlenmiştir. Belirlenen önerilerin ikisi de hem yapı elemanlarında hem de ısıtma-soğutma sistemlerinde değişimin önerildiği(hem pasif hem aktif sistemin değiştirildiği) durumlardır. Bu önerilerden biri, VRF sisteminin tercih edildiği, çatı ve pencere yapı elemanlarının performanslarının iyileştiriliği VRF-d1-p3-ç3 önerisidir. Bir diğer öneri VRF sisteminin tercih edildiği ve yalnızca duvar yapı elemanının performansının iyileştirildiği VRF-d10-p1-ç1 önerisidir. Yapılan değerlendirme sonucunda enerji etkin öneri, mali etkin öneri ve eneri ve mali etkin önerilerin hepsinin farklı olduğu saptanmıştır. Bu durumda tarihi yapılarda yapılacak olan performans iyileştirme çalışmalarında enerji ve maliyet parametrelerinin ne kadar etkili olduğu belirlenmiştir. Yalnızca enerji parametresinin önemsendiği durumda uygulanacak olan önerinin mali açıdan etkin olmadığı, tam tersi durumda ise en iyi maliyet etkinliğin sağlandığı öneri de enerji etkinliğin sağlanmadığı belirlenmiştir. Hem mali hem enerji etkin iyileştirmenin sağlandığı önerilerin uygulanması durumunda ise toplam enerji tüketiminde sırası ile %55 ve %63 oranlarında enerji tasarrufu sağlandığı belirlenmiştir.
Mimarlığın dijital habitusu: Erken tasarım sürecinde internet kullanımı
Yeni medya araçlarının son on yıldaki hızlı artışı, bilgi ve iletişim teknolojilerinin akademik ve bilimsel alanda yarattığı dönüşümler, mimari tasarım bilgisinin ve temsillinin üretim sahasında da dönüşümlere yol açmaktadır. Dijital tasarım araçlarının ve internet araçlarının liberal ve demokratik bir şekilde bilgiye sağladığı erişimin, erken tasarım sürecinde tasarımcı için önemli olduğu düşünülmektedir. Tasarım süreçleri tamamen dijital medyada gerçekleşmese de tasarım problemini çözerken ihtiyaç duyulan bilgiyi aramak internet araçlarına olan gerekliliği arttırmaktadır. Web 2.0 teknolojilerinin gelişmesiyle çevrimiçi etkileşim çok daha hızlı olmakta, emsal teşkil eden tasarım projelerini bulmak sosyal ağ uygulamalarının algoritmaları sayesinde kolaylaşmaktadır. Mobil dijital ekranların çeşitlenmesi, her an her yerde dijital veri, bilgi elde etmemizi desteklemektedir. Mimari tasarım gündeminin ve mimarlık kültürünün değişmesi uzun zaman gerektirse de çevrimiçi ortamlarda mimarlık ve tasarım ürünlerinin temsilleri, dijital tasarım ve görselleştirme araçlarının gelişmesi sayesinde çeşitlenmektedir. Bu nedenle çevrimiçi alanda emsal teşkil eden görsel ve bilgi temin etmek ve bunları kullanmak tasarımcıların rutin faaliyetleri olmaktadır. Sosyal ağ uygulamaları tasarımcıları ve diğer kullanıcıları birbirine yakınlaştıran bir görev görmüştür. Bu durum, tasarımcıyı interneti tasarım sürecinde kullanırken diğer internet kullanıcılarından ayıran pratikleri sorgulamamız gerektiğini düşündürmüştür. Dolayısıyla mimarlığın dijital habitusu olarak tanımladığımız dijital medya araçları üzerinde gerçekleştirilen tasarım faaliyetinin, çevrimiçi pratiklerinin neler olabileceği tanımlanmak istenmiştir. Burada hem tasarımcıyı diğer çevrimiçi kullanıcılardan hem de tasarımcıları birbirlerinden ayıran dijital farklar, başka bir tabirle, ayrıcalıklar tartışılmıştır. Çalışmamızın gömülü teori uygulaması olması dolayısıyla elde edilen veriler doğrultusunda ilerleyen aşamada yeni kavramsal açıklamalar ve yeni araştırma metotları uygulamak gerekmiştir. Bu nedenle İTÜ Mimarlık son sınıf öğrencileri olarak belirlenen tasarımcı grup arasında yapılan anket araştırması, derinlemesine mülakatlar ve çevrimiçi deneyler kapsamında öğrencilerin çevrimiçi araştırma pratikleri anlaşılmaya çalışılmıştır. Dijital farkındalık düzeyi olarak tanımlanan kavram ile, dijital araç kullanımı ve çevrimiçi araştırmaları arasında bir ilişki olup olmadığı ortaya konulmak istenmiştir. Öğrencilerin dijital araçlarda yeterlilikleri ile çevrimiçi pratiklerini ifade etme biçimleri arasında benzer bir farkındalık düzeyinin olduğu görülmüştür. Bu sebeple dijital medya araçlarını kullanma oranı ve dijital yeterlilik düzeyinin dijital sermaye edinmeyi desteklediği, bu durumun çevrimiçi alanda fark yaratıcı bilgi ve görsellere erişimde etkili olabileceği düşünülmüştür. Çevrimiçi deney dört farklı katılımcı ile iki adet eskiz, bir adet dijital ve analog model birlikte ve bir adet dijital model kullanan katılımcı ile gerçekleştirilmiş ve sınırlamaksızın çevrimiçi araştırma imkanı verilmiştir. Deney sonucunda eskiz yapan öğrencilerin internet araştırması yapmak için motivasyon geliştirmedikleri görülmüştür. Dolayısıyla tasarımın gerçekleştiği medyanın gerektirdiği davranışsal tutumların tasarım araştırmasını ve sonucunu etkilediği yorumu yapılmıştır. Bu anlamda mimarlığın dijital habitusu kavramsallaştırmasında olduğu gibi, dijital araçların ve dijital formatın tasarım sürecinin tamamında birbirini destekleyen pratikler bütünü olarak düşünülebileceği görülmüştür. Yani dijital medya araçlarını kullanma düzeyi ve sıklığı arttıkça çevrimiçi araştırma ve bilgi edinme stratejilerinin de çeşitleneceği ve farklılaşacağı düşünülmüştür. Elbette daha genel bir çıkarım yapabilmek için çok daha fazla sayıda tasarımcı ile daha fazla deney ve anket çalışması yürütülmelidir. Tezin sınırlı evreni kapsamında yapılan gözlem ve çıkarımlar gelecek araştırmalar için yol gösterici olabilir.
Restoration project of the tomb of rumi mehmed pasha and cistern-public kitchen building
RESTORATION PROJECT ON RUMI MEHMED PASHA TOMB AND CISTERN-PUBLIC KITCHEN BUILDING SUMMARY The Rumi Mehmed Pasha mosque is located on a high terrace facing the Bosphorus strait. The tomb devoted to Rumi Mehmed Pasha is situated on the south of it, behind the Kible facing wall. The tomb is in the cemetery that occupies the back yard of the mosque. The cemetery is surrounded by a garden wall and is situated on a higher level than the mosque. In the building with an octagonal plan there is a single room. The entrance is through a door on the north of the tomb. There is an arched window on an upper-level over the entrance door. Each façade of the octagonal masonry building has a lower window with metal bars and an upper level arched window. The domed roof is covered with lead sheets. The finial (alem) is missing. At the entrance into the building, the cist of Rumi Mehmed Pasha is standing in the center. The paving is cladded with square brick tiles and corresponds to the octagonal plan of the tomb. There are some traces of fresco over plaster that is visible mainly in the dome. The lower-level windows' wooden frames and shutters are present in the interior. However, there are only a few upper-level glazed windows in the interior. Rumi Mehmed Pasha was Andreas Palaiologos, the Constantinople royalty, when Ottomans conquered the city. He converted to Islam and took the name Rumi Mehmed (Runciman, 2005). Later, he was accepted to the Palace of the Ottoman Empire and gained the status of Pasha. He he seved as the Grand Vizier for several years and took part in tax reforms and the migration policy. The political activities of Rumi Mehmed Pasha reflected on him negatively and consequently were the reason of his execution. He was executed and his head was buried partially in Üsküdar and his body was buried in Tire. The Grand Vizier of the Ottoman Empire Rumi Mehmed Pasha endowed a mosque complex the Üsküdar district. The complex played a positive role in the development of the district both economically and culturally. The complex used to consist of a xxiv mosque, a madrasa, a tomb devoted to Rumi Mehmed Pasha, a hamam, a well and a water-tank with a fountain. There was a waterway that provided water to the complex. Yet, since the flume lost its function due to abandonment, the water was provided through the Atik Valide flume of Nur-Banu Sultan. There is a building in ruins on the north corner of the mosque walls. According to some sources, it is believed to be part of the Şerefâbâd Kiosk. Others mention it as a cistern and the public kitchen of Rumi Mehmed Pasha mosque complex (Ayverdi, 1953; Konyali,1976 ; Haskan, 1995). Ayverdi (1953) writes that it was constructed with rubble stons of the original public kitchen. The tomb suffers from lack of maintenance. Also, the previous inappropriate interventions made a negative impact. The present day situation reveals that the building suffers from various material deterioration types and structural instability. A series of interventions methods were selected in order to restore the building. Firstly, a method to gain the stability was chosen. Later, it was advices to consolidate on level of a single element and a detailed description of application was given. Following that, a finishing advice on improving visitors' experience with improvement regarding lightning and educational information was given with the aim to cover the environment of the monument.
İnşaat sektöründe sürdürülebilir pazarlama faaliyetleri üzerine bir inceleme
Artan nüfus yoğunluğu, buna bağlı olarak tüketimin artması ve yaşanan bir dizi çevresel olay çevrenin giderek kirlenmesine ve doğal kaynakların tükenmesine neden olmuştur. Bu gelişmelerle birlikte insanlar, toplumlar ve doğayı en çok kirleten unsurların başında gelen şirketler çevre konusunda birtakım önlemler almaya gerek duymuşlardır. Dünya genelinde ekonomik gelişmenin temel lokomotifi olan inşaat sektörü çevreyi en fazla kirleten ve doğal kaynakları en çok kullanan sektörlerin başında gelmektedir. Bu nedenle inşaat sektöründe faaliyet gösteren şirketler çevreye karşı duyarlı olmalı ve çevreyi korumalı, doğal kaynakları bilinçli kullanmalı ve gelecek nesillere yaşanılabilecek bir dünya bırakmak için faaliyetlerini sürdürülebilirlik odağında şekillendirmelidir. Sürdürülebilirlik felsefesinin şirketin tüm faaliyetlerine adapte edilmesi sürdürülebilir pazarlama olarak adlandırılmaktadır. Tez çalışmasının amacı inşaat sektöründe sürdürülebilir pazarlama faaliyetlerinin uygulanmasına yönelik bir inceleme yapmaktır. Tezin literatür araştırması için sürdürülebilir pazarlama kavramı ile ilgili çok sayıda ulusal ve uluslararası makale incelenmiş olup inşaat sektöründe sürdürülebilir pazarlama kavramı ile ilgili kaynakların oldukça az sayıda olduğu farkedilmiştir. Tez çalışması kapsamında tezin amacına yönelik dört hedef belirlenmiştir. Bu hedefler; inşaat sektöründeki şirketlerin uyguladıkları veya uygulamaları gereken sürdürülebilir pazarlama stratejilerinin belirlenmesi, inşaat şirketlerinin sürdürülebilir pazarlama faaliyetlerini tercih etme nedenleri, sürdürülebilir pazarlama faaliyetlerinin uygulanmasını engelleyen faktörlerin inşaat sektörü odaklı incelenmesi ve sürdürülebilir pazarlama faaliyetlerinin uygulanmasındaki kritik başarı faktörlerinin tespit edilmesidir. Çalışma kapsamında alan araştırması yapılmış olup inşaat sektörü çalışanları bu tez çalışmasının örneklem kümesi olarak belirlenmiştir. Alan araştırması için hazırlanan anket formunu yurtiçi ve yurtdışından 54 kişi tamamlamıştır. Elde edilen verilerin güvenilirlik analizi ve soruların birbirlerine olan etkisini incelemek amacıyla analizler yapılmıştır. Alan araştırması sonucunda inşaat sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin en iyi kalitede ürün ve projelerin müşterilere ulaştırılmasının, çevresel yönetim sistemlerinin şirket faaliyetlerinde kullanılmasının ve tüketici faydasının sürdürülebilirlik stratejilerin belirlenmesinde en önemli unsurlar olduğu tespit edilmiştir. İnşaat şirketlerinin sürdürülebilir pazarlama stratejilerini belirlerken coğrafi konumun da belirleyici unsur olduğu araştırma sonucunda görülmüştür. İnşaat sektöründe faaliyet gösteren şirketleri doğal çevreyi koruma dışında sürdürülebilir pazarlama faaliyetlerini seçmeye teşvik eden başlıca unsurlar ise sürdürülebilir gelişmenin öneminin giderek artması, marka imajı, sosyal sorumluluk, müşterilerden gelen talepler, şirketin çevresel hedefleri, bilinçli paydaşlar , sürdürülebilirlik faaliyetlerinin uzun vadede kar marjına olumlu etkisi olduğu gözlemlenmiştir. Araştırma kapsamında belirlenen bir diğer hedef olan sürdürülebilir pazarlama faaliyetlerinin uygulanmasını engelleyen faktörler incelendiğinde sürecin katılımcılar tarafından tam olarak özümsenememiş olması ve müşterilerde sürdürülebilirlik konusunda yeterli bilincin oluşmamış olması unsurları sıralanmaktadır. Sürdürülebilir pazarlamanın şirketler tarafından başarıyla uygulanması için uyulması ve uygulanması gereken kritik başarı faktörlerinin pazarlama faaliyetlerini tasarım sürecinden itibaren sürece dahil edilmesi, şirket kültürü, bilinçli tüketiciler, bilinçli paydaşlar, sürdürülebilir tedarik zinciri, altyüklenici seçimi ve etkin pazarlama iletişimi gibi unsurlar olduğu belirlenmiştir. Bu tez çalışmasının inşaat sektöründe faaliyet gösteren, çevresel endişelerle kendini çevreye karşı sorumlu hisseden, dünyaya olumlu katkıda bulunarak değer yaratmayı ve gelecek nesillere yaşanılabilir bir dünya bırakmayı hedefleyen şirketlere ve inşaat sektöründe sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir pazarlama konularında akademik araştırma yapmakta olan kişilere faydalı olacağı düşünülmektedir.
Türkiye inşaat sektöründe sürdürülebilirlik : sürdürülebilir beton üretimi
Çevresel sorunlar insanları, firmaları ve ulusları eş zamanlı etkileyen problemlere yol açmaktadır. Bu etkilerin zamanla daha da artacağı öngörülür. Doğal çevreyi korumak ve yeni nesillere sürdürülebilir bir gelecek bırakmak insanlığın ortak görevi haline dönüşmüştür. Ülkelerin bu konudaki kaygılarının yanı sıra ve dışa bağımlılığı engellemek adına sınırlı kaynak kullanımı daha da önemli bir hale gelmiştir. Son yıllarda inşaat sektörü içerisinde yer alan beton üretim firmalarının, istedikleri başarılara ulaşmaları için rekabet koşullarına ek olarak yüzlerini çevresel yönetim konularına çevirdikleri gözlemlenmiştir. Beton firmaların bulundukları pazarda pazar paylarını kaybetmemeleri, ayakta kalabilmeleri ve yeni pazar payı elde etmeleri için sektördeki trend çalışmalarında farkındalık sahibi olması gerekmektedir. Beton sektöründe meydana gelen yenilikçi çalışmalardan haberdar olan firmalar bu durumu kendileri için fırsata çevirebilirken, haberdar olmayan firmalar ise bu durum tehdit haline dönüşecektir. Bu tez çalışmasının temelini çevreci kaynak kullanımıyla üretilen sürdürülebilir betonun çevre ve toplum adına sağladığı yararların belirlenmesinin yanında sürdürülebilir beton üretimi hakkında Türk beton sektöründe yer alan firmaların bilgilendirilmesi, uygulamaya başlama eğilimlerinin tespiti, sürdürülebilir beton üretim uygulamasında firmalar adına karşılaşabilecek zorlukların, kolay noktaların tespiti ve belirlenen tespitler dahilinde alınması gereken önlemler oluşturmaktadır. Bu bağlamda önce dünya ve Türkiye inşaat sektörünün mevcut durumu, inşaat sektörünün ülkelerin ekonomilerine olan katkıları anlatılmıştır. Türkiye ve dünyada ülkelere göre toplam beton üretimi, kullanımı ve betonun sektördeki yeri kaynak araştırmalarıyla desteklenmiştir. Beton üretiminde yer alan malzemelerin ve beton üretiminin neden olduğu karbon ayak izi değerleri hakkında bilgi verilmiştir. Sürdürülebilir beton üretiminin doğal kaynak kullanımını azaltacağı, neden olduğu karbon ayak izini azaltacağı ve beton üretiminde endüstriyel üretim sonucu meydana gelen atıkların beton üretimi içerisinde geri dönüşüm yöntemleriyle kullanımının çevre ve insanlık adına olacak olumlu etkilerine yer verilmiştir. Dünyada üretilen ve Türkiye'de üretilmesi planlanan sürdürülebilir beton kavramı detaylı olarak anlatılmıştır. Araştırma metodu olarak dünyada Sürdürülebilir Beton Konseyi tarafından hazırlanan sertifikasyon sistemi tanımı, ana hedefleri, sertifikasyon gereklilikleri ve sertifikasyon sistemi detaylı olarak belirtilip, Türkiye beton üretiminde yer alan beton firmalarının sürdürülebilir beton üretimi hakkında görüşlerinin belirlenmesi ve sürdürülebilir üretim sürecine başlanıldığında firmalar adına karşılaşılacak fırsatların, tehditlerin, zayıf ve kuvvetli yönlerin belirlenmesi amacıyla anket çalışması hazırlanmıştır. Bu verilerin değerlendirme aşamasından sonra sürdürülebilir beton kullanımının çevreye ve insanlığa sağlayacağı yararlarla beraber beton firmalarına sağlayacağı fırsatların ve tehditleri tespiti, uygulamada karşılaşabilecek zorluklara karşı alınabilecek önlemlerin belirlenmesi ve bu alanda çalışma yapacak araştırma ve öğretim görevlilerine ışık tutacağı öngörülmektedir.
Tarihi Akçaabat Ortamahalle evlerinin kültürel mirasın sürdürülebilmesi amacıyla yapım sistemi ve yapı malzemesi açısından incelenmesi
İnsanoğlu yaklaşık geçtiğimiz 300 yılda tek yaşam alanı olan yerküreye hiç vermediği kadar zarar vermiştir. Endüstri Devrimi ile gelişen teknolojiyle üretim müthiş oranda hız kazanmıştır. İnsanlık açısından gelişen teknoloji ve üretim olumlu olsa da doğaya verilen zarar ile kar – zarar ilişkisini sorgulatmıştır. Zararı yadsınamaz olsa da üretimden vazgeçilememesi dolayısıyla bu kısır döngü sürdürülebilirliği ortaya çıkarmış ve hepimizi bunu düşünmeye mecbur kılmıştır. Sürdürülebilirlik insan hayatının her köşesinde yer bulmuştur. Pazarda kullanılan poşetten, inşaatlarda kullanılan yapı malzemelerine kadar her konuda sürdürülebilirlik bir ayrıntı olmuştur, olmak zorunda kalmıştır. Aksi takdirde insanoğlu kendine yaşayacak başka bir gezegen bulmak zorunda kalabilir. Kültürel mirasın kolayca ve çabucak yok edildiği günümüzde sürdürülebilirlik o konuda da hayat bulmuştur. Yüzyılların birikiminin görünen yüzü olan tarihi yapılarımız gelecek nesillere aktarılamama tehlikesi altındadır. Bu durumun endişesi ile yurdumuzun birçok tarihi alanı koruma altına alınmıştır. Tarihi Ortamahalle bölgesi de bu alanlarda biridir. Tarihi Ortamahalle evleri günümüze dek bozulmadan gelebilmiştir. Bu hali ile bize geçmiş yaşam şekilleri ve geleneksel mimarimiz ile ilgili bilgi verebilmektedir. Ancak çoğu zaman bu gibi alanların korunması ya ihmal ediliyor ya da korumaya çalışırken daha fazla zarar veriliyor. Bunun sebeplerinden en önemlisi geleneksel yapım tekniklerini bilen ustaların artık hayatta olmamaları ve sanatlarını gelecek nesle bir çırak vasıtası ile aktaramamış olmalarıdır. Geleneksel yapım tekniklerimiz ve zamanında kullanılan yapı malzemeleri kültürel mirasımız olan yapılarımızın perde arkasındaki yüzleridir. Korunmaları ve aktarılmaları gelecek nesillere karşı bir borçtur. Beş bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümünde sorunun gelişimi, sebepleri ve soruna yönelik bu çalışmanın yapılmasının amacı anlatılmıştır. Çalışmanın kapsadığı alan ve konular kapsam başlığında, çalışmanın yapılış şekli ve izlenilen yöntemler de yöntem başlığı altında birinci bölümde anlatılmıştır. İkinci bölümde çalışma alanının bulunduğu Trabzon'un Akçaabat ilçesi ile ilgili genel bilgiler verilmiştir. Trabzon'un kırsal mimarisinden farklı olan Ortamahalle evlerinin bu farklılığını anlayabilmek için yapım yılları ve yapı sahiplerinin geçim kaynakları önem taşımaktadır. Dolayısıyla Akçaabat'ın tarihi çalışma açısından önemlidir ve ayrıntılı bir şekilde araştırılarak bu bölümde aktarılmaya çalışılmıştır. Ayrıca Akçaabat'ın coğrafi özellikleri, iklimi ve bitki örtüsü de çalışma açısından önemli olması dolayısıyla bu bölümde anlatılmıştır. Üçüncü bölümde geleneksel ahşap karkas sistemler ve geleneksel yapı malzemeleri ile ilgili literatür araştırmaları aktarılmıştır. Bu bölüm ileriki bölümlerde anlatılacak özelleşmiş sistemlerin genel anlatımlarıdır. Dördüncü bölümde çalışmanın odaklanacağı tarihi Ortamahalle evlerinin genel özellikleri anlatılmıştır. Çalışma alanının görülmesi ve hakkında yapılmış çalışmaların incelenmesi neticesinde belirlenen sekiz yapı üzerinden plan, cephe, kullanım, yönelim, yerleşim ve yapı sistemi konularında tarihi Ortamahalle evlerinin genel özellikleri belirlenmiştir. Çalışmanın beşinci bölümünde seçilen sekiz yapıdan, hakkında en çok veri elde edilebilecek olan bir yapı belirlenmiştir. Bu yapı Ortamahalle evlerinin genel özelliklerine sahip olduğundan ve bu konuların dördüncü bölümde anlatılmış olması dolayısıyla tekrar bahsedilmemiş olup yapım sistemi ve yapı malzemeleri konularına yoğunlaşılmıştır. Örnek yapı ile ilgili bulunan çizim ve fotoğraflar yardımı ile oluşturulan model üzerinden yapının yığma moloz taş duvar üzeri ahşap çatkı – bağdadi yapım sistemi anlatılmış ve malzeme analizleri sonuçları aktarılmıştır. Bu bölüm kendi içerisinde sonuç bölümü ile değerlendirilmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada tarihi Ortamahalle evlerinin yapım sistemi ve yapıda kullanılan malzemelerin özellikleri örnek bir yapı üzerinden araştırılarak, aktarılmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda Akçaabat Ortamahalle evlerinin onarımında ya da yeniden yapımında kullanılacak yapı sistemi ve yapı malzemelerinin özelliklerine ışık tutulmuştur. Ayrıca yapılar deprem ve ısıl özellikler açısından değerlendirilerek önerilerde bulunulmuştur.
Petrol ve gaz tesisi inşaatı projelerinde taraflar arasındaki ihtilaflar: Örnek olay (EPC sözleşme) incelemesi ve öneriler
Yapım projeleri doğası gereği tekildir ve her bir yapım projesi kendine özgü karakteristik özellikler içerir. Bunun nedeni yapım projelerinin dahili ve harici çok sayıda değişken içermesidir. İnsan faktörü (kişisel özellikler), kültürel farklılıklar, gelişmişlik, küresel ve yerel ekonomi, coğrafik koşullar, zemin koşulları, tedarik zinciri, erişilebilirlik, süre ve olağanüstü koşullar bu değişkenlerden bazılarıdır. Tüm değişkenler sabit tutulup yalnızca insan faktörü, yani yapım projesi için çalışan personel değişse dahi bire bir aynı özelliklerde iki yapım projesinin aynı kalitede ve aynı sürede tamamlanması oldukça güçtür. Bunun nedeni insan faktörünün de sağlık, dikkat ve özen gibi değişkenlere bağlı olmasıdır. Ya da her zaman aynı sürede temin edilebilen bir malzemenin veya ürünün arz talep dengesizliği, ham madde kısıtı, küresel ekonomi vb. sebeplerle gecikecek olmasının proje süresini değiştirmesi ve onun yerine kullanılabilecek malzemenin projenin kalitesini değiştirecek olması diğer bir örnektir. Sonuç olarak herhangi bir yapım projesinin aynısını inşa etmek olanaksızdır. Elektrik santralleri, üretim tesisleri, kimyasal tesisler, nükleer santraller, petrol ve gaz tesisleri gibi yapım projeleri kendine has özelliklerin en sık görüldüğü, yoğun mühendislik ve bilgi birikimi gerektiren ve yatırım büyüklükleri nedeniyle çeşitli finans kuruluşlarının da dahil olduğu projelerdir. Bu etkenlerle ve sözleşme bedelinin ve proje süresinin önceden kesinleştirilebilmesine imkan vermesi nedeniyle de EPC sözleşmelerin kullanımı popülerlik kazanmıştır. EPC sözleşmelerde işveren veya mal sahibi arzuladığı kriterleri ve ihtiyaç programını yükleniciye bildirmekte ve yükleniciden bununla ilgili konsept tasarım, ön tasarım, detay tasarım, satın alma/tedarik, yapım ve çoğu zaman devreye alma işlerini yürütmesini beklemektedir. Proje tamamlandığında ise tesisi işletmeye hazır halde teslim almayı istemektedir. Yapım projesi en basit anlamda herhangi bir işverenin veya mal sahibinin ihtiyaç duyduğu bir ürünün, atadığı yüklenici tarafından gerçeğe dönüştürülmesi olarak tanımlanabilir. Bu nedenle işverenin veya mal sahibinin ihale sürecinde arzuladığı ürünü en iyi şekilde yükleniciye anlatması gerektiği açıktır. Çünkü yüklenici işverenden veya mal sahibinden talep edeceği fiyatı bu kriterlere göre belirlemektedir. Ancak günümüz koşullarında artan rekabet ortamı, süresi kısalan ihale süreçleri, iyi tanımlanamayan iş kapsamları, belirsizlikler, değişen standartlar, gelişen teknoloji ve bunların sonucunda işverenlerin veya mal sahiplerinin bütün riskleri yükleniciye devretmek istemesi gibi sebeplerden ötürü özellikle EPC sözleşmelerde proje süresince taraflar arasında sayısız ihtilaf yaşanmaktadır. Bu ihtilaflar proje süresince sarfedilen çabayı arttırarak verim kaybına, gecikmelere ve ek maliyetlere neden olmaktadır. Bu nedenle sağlıklı bir proje yönetimi için taraflar arasında ortaya çıkabilecek ihtilafların sözleşme imzalanmadan önce önüne geçmek veya bu muhtemel ihtilafları en aza indirmek günümüzde büyük önem arz etmektedir. Bu da ancak ihtilaflara yol açabilecek konuların sözleşme öncesinde belirlenmesi ve sorumlulukların, iş kapsamının ve proje sınırlarının mümkün olduğunca açık şekilde tanımlanmasıyla mümkün olmaktadır. Petrol ve gaz tesisi inşaatı projelerinde taraflar arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkları tanımlamak için tez çalışmasında iki örnek olay/proje ele alınmıştır. İlk proje Güney Irak'ta gerçekleştirilmiş olan petrol arıtma tesisi, ikincisi ise yine Güney Irak'ta gerçekleştirilmiş olan doğal gaz dönüşüm tesisi projesidir. Petrol arıtma tesisi, ham petrolü su, gaz, tuz ve diğer yabancı maddelerden ayırmak ve işlemeye hazır hale getirmek için inşa edilir. Öte yandan basit çevrim enerji santrali ise gaz türbinlerinde doğal gaz yakılarak elektrik üretmek amacıyla inşa edilmektedir. Tez çalışmasının ilk bölümü giriş bölümünden oluşmaktadır. Bu bölümde konunun belirlenme süreci anlatılmış, çalışmanın amacı ve kapsamı ile birlikte nasıl bir yöntem kullanıldığı konusu ele alınmıştır. Tez çalışmasında, EPC sözleşmelerin kullanıldığı petrol ve gaz tesisi inşaatı projelerinde ihtilaflara yol açan konuları belirlemek, sözleşmelerde ihtilaflara yol açan eksiklikleri tanımlamak, bu eksikliklere çözüm önerisi getirmek ve petrol ve gaz tesisi inşaatı sektöründe tarafların sözleşme idarecilerinin ve proje yöneticilerinin ihale sürecinde ve sözleşme imzası öncesinde kullanabileceği bir kontrol listesi üretmek hedeflenmiştir. Tezin ikinci bölümünde ise literatür taraması yapılarak EPC sözleşmelere genel bir bakış yapılmış olup tarihçesine, FIDIC Gümüş Kitap, LOGIC, AIA, NEC, Orgalime, ICC, ENAA ve IchemE gibi standart sözleşme formlarına, organizasyon yapısına ve avantaj ve dezavantajlarına değinilmiştir. Buna ek olarak ortak girişim ve konsorsiyum yüklenici yapıları ile yaygın olarak kullanılan EPC sözleşme fiyatlandırma yöntemleri de bu bölümde ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, yine literatür araştırmasından yararlanılarak ihtilafa dönüşen hak talebi konuları ve bunların nedenleri tanımlanmıştır. Hak taleplerinin yaygın olarak değişiklik, gecikme, süre uzaması, süre uzaması dolayısıyla oluşan maliyet, işi hızlandırma ve verim kaybı konularında olduğu görülmüştür. Bu bölümde ayrıca hak talebi durumunda yapılması gereken bildirim yükümlülüğüne ve hesap yöntemlerine değinilmiştir. Buna ek olarak ihtilafların taraflar arasında sözleşme prosedürlerine göre çözülemediği durumlarda izlenen yol ve taşındığı diğer merciler belirtilmiştir. Bu bölümde son olarak uyuşmazlık faktörleri sıralanmış ve uyuşmazlık yönetim süreçleri aktarılmıştır. Tez çalışmasının dördüncü bölümünde, petrol ve gaz tesisi projelerinin konsept tasarımdan teslime kadar olan süreçteki proje aşamaları, bu tip projelerin özellikleri ve diğer projelerden ayrılan yanları belirtilmiştir. Buna ek olarak bu tip projelerde hükümetlerle diğer paydaşlar ve taraflar arasındaki ilişkiler anlatılmıştır. Son olarak tez çalışmasında ele alınan örnek olaylarda/projelerde proje süresince ortaya çıkmış ihtilaflar; tarafların yazışmalarından, değişiklik ve hak talebi takip listelerinden ve toplantı tutanaklarından faydalanılarak detaylı olarak açıklanmıştır. Tez çalısmasının beşinci bölümü sonuç bölümüdür. Bu bölümde tez çalışmasının belirlenen amaçları doğrultusunda tez çalışmasına konu olan örnek olaylarda/projelerde ortaya çıkan ihtilaflar aşağıdaki kategorilere ayrılmıştır: • Sözleşme maddeleri ve iş kapsamı • Tasarım dökümanları ve teknik konular • Tarafların beklentileri • Risk dağılımı Bu başlıklar altındaki ihtilaf sayıları karşılaştırıldığında ihtilafların en çok tasarım dökümanları ve teknik konular kategorisinde ortaya çıktığı görülür. Bunu sırasıyla tarafların beklentileri, sözleşme maddeleri ve iş kapsamı ve risk dağılımı takip etmektedir. Tez çalışmasının beşinci bölümünde son olarak, sözleşme imzalanmadan önce sözleşmede yapılacak kontrollerle petrol ve gaz tesisi inşaatı sözleşmelerinde ortaya çıkan ihtilafların engellenebilmesi veya en aza indirilebilmesi için öneriler geliştirilmiştir. Ayrıca proje yöneticilerinin, koordinatörlerinin ve sözleşme idarecilerinin kullanabileceği bir sözleşme kontrol listesi hazırlanmış ve öneriler kısmına eklenmiştir.
Türiye mimarlığında eşik olarak 1980'ler
Türkiye'de mimarlık bir meslek olarak tanımlanabilir hale yaklaşık yüz yıl önce gelmiş ve bu süreçte önemli kırılma noktaları geçirmiştir. Mesleğin bu topraklardaki yolculuğu doğal olarak ülkeninkiyle paralel ilerlemiş; Cumhuriyet dönemi, 1950'ler, 1970'ler, 1980'ler, 2000 ve sonrası toplumsal ve ekonomik hayat kadar mimarlık için de önemli önemli eşikler teşkil etmiştir. Bu çalışmanın merkezini oluşturan olgu; tüm bu kırılma noktaları içinde bugünün mimarlık pratiğinin, ölçeğinin, işveren-müellif modelinin, mimarlığın kamunun ideoloji ve iktidar alanı olarak tanımlanan alanından, neoliberalizmin yarattığı yeni iktidar olan piyasa ekonomisinin aktörleri; yani toplumun, dolayısı ile popüler kültürün alanına doğru kaydığı dönemin ilk nüvelerinin ortaya çıkışının 1980'ler dönemi olduğu öngörüsüdür. 1980'ler döneminin bugünün mimarlık ortamını ve üretimini açıklayacak temelleri barındırdığı varsayılmıştır. Çalışmanın kapsamının belirli döneme odaklanma kararı, neden-sonuç ilişkisi dışında değişimin hızlı ve kalıcı izler bıraktığı mimarlık sahnesinin paydaşları arasındaki ilişkileri kavrama çabası içermektedir. Döneme kurumsallaşma evresinde yakalanan Doğan Tekeli (SİTE), dönemin çoğulcu dilini yeni işveren kimliği ile buluşturarak, mimarı popüler kültür kimliklerinden biri getiren Merih Karaaslan ve soyut yöreselci yaklaşımı hem planlama hem de yapı ölçeğinde kalkınmanın en önemli tipolojilerinden biri olan turizm yapıları üzerinden okuma fırsatı veren, ancak her zaman belli bir ölçekte bir mimarlık pratiği sürdüren Ersen Gürsel'in incelenmesi ile dönemin mimarlık mesleğinin değişimine ilişkin vurgusunun ortaya konması hedeflenmiştir. Çalışmanın amacına yönelik değerlendirilmek üzere temel olarak: mimarın iş alma yöntemlerindeki değişim, mimarın kendini ifade ediş yöntemlerindeki değişim, mimarın işverenin değişen yapısı nedeni ile ürettiği yapı tipolojisinde değişim ve dönemin ruhunun mimarların üzerinde bıraktığı izlenime ilişkin sorulara yanıt aranmıştır. 1980'lerden bu yana küresel sermaye ile Türkiye'nin kesintisiz entegrasyonu, işveren ile mimarın arasındaki ilişkiyi tümüyle değiştirerek binayı da bir emtia gibi ele alan "geliştirici" kavramı, Türkiye'nin daha da fragmente ve kutuplu sosyo-ekonomik yapısı içinde el değiştiren sermayenin yeni sahiplerinin ihtiraslı ve kâr maksimizasyonunu ön planda tutan yaklaşımları mimarlık mesleğinin etki alanını değiştirmiş ve azaltmış, 1980'lerde nüvelerini gördüğümüz eğilimleri güçlendirmekle kalmamış, çeşitlendirmiştir. Bu tez, bu değişimin motivasyonunu, öncüllerini ve meslek pratiğine olan etkilerini mercek altına alarak bugüne ilişkin bir iç görü kazanmak amacıyla hazırlanmıştır.
Yapı bilgi modellemesi tabanlı yalın tasarım yönetimi üzerine bir inceleme
Yalın yönetim uygulamaları atıkları ortadan kaldırmaya veya mümkün olan en az seviyeye indirmeyi amaçlamaktadır. Ülkemizde yalın düşünce açısından en fazla atık mimarlık, mühendislik ve inşaat sektöründe üretilmektedir. Bu durum yapım projeleri yönetim sürecinin yalın yönetim prensipleri ile desteklenmesinin önemini vurgulamaktadır. Tasarım aşaması, yapım sürecini, teslim sonrası yapının kullanımını ve kalitesini etkilemektedir. Yalın yönetim anlayışı ile desteklenmiş tasarım sürecinin ve uygulamalarının kaliteyi olumlu etkileme potansiyeli mevcuttur. İnşaat projelerinde tasarım aşamasının yalın yönetim prensipleri ile desteklenmesi kalitenin geliştirilmesine katkıda bulunacaktır. Tasarım yönetimi, tasarım sürecinin başarısını etkilediği gibi uygulama sürecinin de başarısını etkilemektedir. Mimari tasarım aşaması değer yaratabilmek için inşaat proje yönetiminin en önemli aşamalarından biridir. Ön tasarım aşamasında müşteriyle birlikte tüm katılımcıların yer alması ortak hedeflerin ve doğru kapsamın oluşturulması açısından önem taşımaktadır. Yalın düşünce açısından tasarım hataları atık olarak değerlendirilmektedir. Tasarım hatalarının ana nedenleri ön tasarım aşamasında tüm katılımcıların yer almamasından dolayı kapsamın doğru belirlenememiş olması ve mimari proje geliştirme evresinde olan iletişim problemleri, işbirliğine dayalı organizasyonların kurulmaması ve disiplinler arası yeterli çakıştırma işlemlerinin yapılmamasıdır. Tüm katılımcıların ön tasarım aşamasından teslim aşamasına kadar Yapı Bilgi Modellemesi teknolojisi aracılığıyla yer aldığı bir proje organizasyonu projenin sonraki aşamalarında oluşacak tasarım hatalarını ve iletişim kaynaklı problemleri büyük ölçüde ortadan kaldırılacaktır. Bu çalışmada YBM, yalın tasarım yönetimi araçlarından biri olarak ele alınıp, YBM tabanlı yalın tasarım sürecine odaklanılmış ve kaliteye olumlu etkisi incelenmiştir. Bu araştırmanın amacı tasarım süreçlerinde yalın düşünce açısından oluşan atıkları eleme aracı olarak YBM tabanlı yalın tasarım uygulamalarının araştırılması ve YBM tabanlı yalın tasarım yönetimi sürecine geçişin incelenmesidir. Bu doğrultuda tasarım süreçlerinde yalın prensipler doğrultusunda atık olan ve değer katmayan aktiviteler belirlenmiş, tasarım süreçlerinin YBM aracılığıyla yalınlaşması incelenmiş ve YBM tabanlı yalın tasarım sürecine geçiş incelenmiştir. Araştırma kapsamında kaynak taramasını takiben, mimarlık, mühendislik ve inşaat sektöründe yer alan YBM teknolojisi kullanan profesyonellerle anket çalışması ve mülakatlar yapılmıştır. Araştırma sonucu elde edilen bulguların sektörde yer alan profesyoneller ve akademisyenler için faydalı olacağı düşünülmektedir. Araştırma kapsamında elde edilen bulgular sonucunda, tasarım sürecinde oluşan atıkların başlıca nedenleri: ön tasarım aşamasında tüm paydaşların bir araya gelerek ortak hedef ve değerleri belirlememesi ve proje geliştirme evresindeki zayıf işbirliği ve iletişim problemleri olarak ortaya çıkmıştır. Ortak hedef ve değerlerin belirlenmemesi yalın düşünce açısından atık olarak değerlendirilen tasarım değişikliklerine neden olmaktadır. Zayıf işbirliği ve iletişim problemleri ise tasarım hatalarına neden olmakta ve yeniden çalışma aktivitelerine yol açmaktadır. İletişim kaynaklı problemlerin çözümü YBM'nin yanı sıra bilgi ve iletişim teknolojileri yazılımları olan Basecamp, Aconex ve Egnyte aracılığıyla, entegre proje teslim sistemiyle ve obeya odası çalıştaylarıyla büyük ölçüde engellenebilmektedir. Tasarım hatalarının önlenebilmesi için ekip üyelerinin yalnızca YBM yazılımlarını kullanabiliyor olması yeterli olmamakta aynı zamanda veri bazında düşünebilmeleri ve problem çözebilme yeteneklerine sahip olmaları gerekmektedir. Ülkemizde YBM teknolojisinin yalın düşünce altında kullanımının yaygınlaşabilmesi için sektörde yer alan paydaşların bilinçlendirilmeri, hükümet yönetiminde standartların ve veri kütüphanelerinin oluşturulması, öncelikle kamu ihalelerine YBM zorunluluğunun getirilmesi gerekmektedir. Mimarlık, mühendislik ve inşaat sektöründe yer alan ilgili kurum ve odaların YBM sürecine geçişte aktif rol oynamaları önem taşımaktadır. Üniversitelerin mimarlık ve mühendislik lisans eğitimlerinde YBM'nin yer alması sektörde YBM'nin kullanımının yaygınlaşması için zorunludur. Ancak öğrencilere yalnızca YBM yazılımlarının öğretilmesi yeterli olmamaktadır. Lisans eğitimlerinde mimarlık ve mühendislik öğrencilerinin iletişim ve koordinasyon becerilerinin de geliştirilmesi açısından YBM ile disiplinlerarası bitirme projelerini hazırlayarak capstone deneyimi kazanmaları sektörde YBM'ni etkin kullanan profesyonellerin artmasına yol açacaktır.
Zenonopolis Kilisesi ve Erken Bizans mimarlığı içindeki yeri
Çalışma kapsamında, antik Isauria bölgesinde yer alan Zenonopolis (Büyükkarapınar köyü-Karaman) antik kentinde bulunan kilise, kilise çevresinde tespit edilmiş taş mimari eserler ve Büyükkarapınar Köyü'ndeki evlerde devşirme olarak kullanılmış parçalar konu alınmıştır. 2008-2009 yıllarında yüzey araştırmasında bulunan parçalar grubunun yanında 2017 yılında tez kapsamında gerçekleştirilen ziyarette tespit edilen parçalar da değerlendirilmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde Isauria Bölgesi, İmparator Zeno, Zenonopolis antik kenti ve kentin araştırma tarihi ile ilgili bilgiler verilmiştir. Bu bölümün amacı kilisenin bulunduğu bölgeyi, antik kenti, 5. yüzyılın siyasi olaylarını ve dönemin koşullarını ana hatlarıyla anlamaktır. İkinci bölümde Zenonopolis antik kentinde, yaylada tespit edilen kilisenin kalıntı durumu ve inşaat özellikleri incelenmiştir. Belgeleme çalışmalarından elde edilen veriler doğrultusunda kilisenin mevcut durumu detaylı şekilde tanıtılmış ve ölçüleri verilmiştir. Ayrıca 2008 yılında ve 2017 yılı öncesinde gerçekleştirilen yasadışı kazılardan söz edilmiş ve bu kazıların kilisede oluşturduğu tahribata ve yeni kattığı bilgilere değinilmiştir. Kilisenin günümüze ulaşan özelliklerinden yola çıkılarak yakın coğrafyada bulunan çağdaş, benzer kiliseler ile karşılaştırmalar yapılmıştır. Bunun sonucunda üç farklı restitüsyon önerisi hazırlanmıştır. Arazide bulunan başlık ve korniş parçalarının konumları bu önerilerde tartışılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde kilise alanında tespit edilmiş on iki adet taş mimari eser ve Büyükkarapınar Köyü'ndeki evlerin duvarlarında devşirme olarak kullanılmış sekiz adet parça incelenmiştir. Eserlerin mevcut durumu ve ölçüleri yüzey araştırması sırasında gerçekleştirilen belgeleme çalışmaları ve ölçekli fotoğraflar yardımıyla detaylı olarak açıklanmıştır. Parçaların işlevi, tarihlendirilmesi ve yapıda kullanıldığı bölümlere ilişkin öneriler için, taş mimari eserler başta Isauria ve Kilikya Bölgesi çağdaş kiliseleri olmak üzere Likya, Pamfilya, Suriye ve başkent Konstantinopolis kiliselerinde tespit edilmiş mimari plastik ile karşılaştırılmıştır. Tezin amacı 2008-2009 yıllarında iki defa ile sınırlı yüzey araştırması sırasında belgelenen kilise ve kilisenin mimari taş eserlerini yakın coğrafya örnekleri ile özellikle mevcut literatür yardımıyla karşılaştırarak değerlendirmek ve hem kilisenin hem de mimari plastiğinin özgün durumuna ilişkin önerilerde bulunmaktır. Ayrıca 5. yüzyıla tarihlenen ve Zenonopolis antik kentinin adı geçtiği bir yazıttan yola çıkılarak İmparator Zeno'nun (ve/veya kardeşinin) doğduğu kente bir kilise armağan etmiş olması düşüncesi üzerinde durulmuştur. Bu sebeple Zenonopolis Kilisesi'nin erken dönem Bizans kiliselerinin mimari plastiği ile uyum içinde olduğunu kanıtlamak ve elde edilen bilgiler sayesinde kiliseyi 5. yüzyıla tarihlemek mümkün olmuştur.
Mimari tasarım kalitesinin katma değer (marka değeri/pazarlama) etkisi üzerine bir inceleme: Vodafone Park örneği
Tasarım, yaratıcı bir etkinliktir ve özneldir. Bu öznellik, iyi tasarımın nasıl tanınacağı ve tanımlanacağı konusunda farklı görüşler doğurmaktadır. İyi tasarlanmış yapılı çevre, yaşam kalitemize değer katmaktadır. Mimari tasarım, işveren gereksinimlerini (girdi), tasarım nesnelerine (çıktı) dönüştüren bir süreç olup, bu süreçte gereksinimlerin en uygun çözümlerle karşılanması yoluyla değer yaratılır. Karşılanan gereksinim ne kadar yüksek ise, süreç ve ürün de o derecede kaliteli olarak tanımlanabilir. Bireyler, neyin güzel ve değerli olduğuna dair görüş ayrılıklarına sahiptir. Farklı zaman dilimlerinde, farklı ihtiyaçlarına göre değer algısı değişim göstermektedir. Bu durum belirsizliğe sebep olduğundan, ekonomik anlamda risk barındırmaktadır. Riskin artması yatırımcı için çekinceli bir durum oluşturur ve karar almayı güçleştirir. Proje yönetiminde riskler ancak tanımlanabildiği zaman kontrol altına alınabilir olup, iyi yönetilmediğinde süre ve maliyet artışına sebep olmakta, bu da kalitede düşüşe neden olmaktadır. Kalitede düşüşe neden olan bir diğer faktör ise inşaat sektöründe tüm kararların genellikle maliyet gözeterek alınmasıdır. Bu durum yapılı çevrenin tasarımı ve planlamasında yatırım eksikliği oluşturmakta ve sonuç olarak, düşük kaliteli bina, hem kamu hem de özel projeler için kabul edilen piyasa standardı haline gelmektedir. Tasarımda kısıtlamaya gidilen yapılar sonuçta kullanıcısını memnun etmediğinden, yatırımcısı için de beklenen yatırım geri dönüşünü sağlamamaktadır. Oysa iyi tasarım bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Yapılı çevrenin insan psikolojisi ve sağlığı üzerinde etkileri oldukça fazladır. Çalışmalar iyi tasarlanmış bir yapının hastaları iyileştirdiğini, öğrenme seviyesini ya da çalışma verimini arttırdığını göstermektedir. Tasarım kalitesi inşaat projelerinin başarısı için kritiktir. Kaliteli bir tasarım uygulanabilir, kullanılabilir ve sürdürülebilir olmalıdır. İyi tasarım, yaratıcı ve basit olmalı aynı zamanda maliyette tasarruf sağlamalıdır. Sürdürülebilir ve çevreye saygılı olmalıdır. Bir binanın kullanıcısı ya da komşuları olsun, insanlara saygı göstermeli, inşa edildiği alana duyarlı olmalıdır. Kalitenin ölçülmesi konusu ise tartışmalıdır. Çünkü kalite hem öznel hem de nesnel yorumlara dayanır. Mimari tasarımın kalitesi her paydaş tarafından farklı şekilde değerlendirilir ve yorumlanır. Değer kavramı kalite ile yakından ilintilidir. İnşaat projelerinde kalite sağlanmadan, katma değer oluşması beklenemez. Yalnızca kaliteli yapılar yatırımcı ya da mal sahipleri için değer yaratırlar. Değer kavramı, sübjektif ve değişkendir. Buna bağlı olarak algılanması ve getirilerinin önceden tespit edilmesi zordur. Bu nedenle yatırımcılar ya da organizasyonlar değer yaratacak olan mimari tasarımı sürecin bir parçası değil, ek maliyet getiren bir kalem olarak görürler. Oysaki bir yapının gerçek değeri yaşam ömrü boyunca değerlendirildiğinde ortaya çıkmaktadır. Bazı değer formlarını ölçmek oldukça kolayken, öznel bir takım kalemlerin (estetik, sosyal ya da manevi değerler) faydalarını ölçmeye çalışmak bazı riskler barındırdığından ölçülmesi zordur. Yapılar, fiziksel varlıkları ve çevreleri ile kurdukları ilişkiler ile organizasyonlar için etkili bir imge değeri yaratırlar.Yüksek kaliteli bir yapı; örgütün marka imajını oluşturabilir ya da daha bilinir olmasını sağlayabilir. Amiral gemisi etkisi, deneyimlemek ve tanıtmak için pazarlama gücüne sahiptir. Stadyum yapıları yerel ve küresel organizasyonlar ile binlerce insanı bir araya toplayan kamusal mekânlardır. Stadyum yapılarının tasarımı ve uygulaması özel uzmanlık ve teknik bilgi gerektirmektedir. Bu teknik gerekliliklerin yanında küresel organizasyonların etkisiyle stadyumlar, artan bir şekilde, kentsel alan içinde, çevresindeki topluluklar ve altyapı üzerinde büyük etkileri olan mimari birer simge olarak kabul edilmektedir. Bu araştırma kapsamında bir yapının mimari tasarım kalitesi ile işvereni/kullanıcısı/çevresi için yaratılan katma değer irdelenmiştir. Vodafone Park Stadyumu örneği ile tasarımın taraftar katılımına, kulüp gelirlerine ve pazarlama gücüne etkisi incelenmiştir. Yaratılan değer ile kulüp marka değerine yansıması değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, mimari tasarımın kalitesi ile kazandırdığı niteliksel ve niceliksel değerin ölçülebilirliği sorgulamıştır. Mimari tasarımın katma değeri ve kalitesinin yalnızca finansal açıdan değil; kültürel, çevresel, imgesel olarak da değerlendirilmesi için gerekli ve geçerli sebepleri tartışılmıştır. Katma değer analizi üzerine yapılan araştırmaların neden yalnızca işvereni değerlendirerek yapıldığı sorgulanmış, mimari tasarımda değer kavramının sosyal ve kültürel etkileri dolayısıyla yalnızca finansal olarak ele alınamayacağı vurgulanmıştır. Mimari tasarım kalitesinin katma değer üzerine etkisinin belirlenebilmesi amacı ile kalite ve değer konu başlıkları üzerinden genel bir kavramsal çerçeve oluşturularak, benzer konuda literatür çalışmaları incelenmiştir. Bu çalışma genelden özele doğru olacak şekilde derinleştirilmiş, önce mimari temelinde kavramlar açıklanmış, sonra ise stadyum özelinde araştırma genişletilmiştir. Mimari tasarım kalitesinin kullanıcı memnuniyetini nasıl etkilediğini anlamak amacıyla bir anket çalışması düzenlenmiştir. Tasarım kalitesini değerlendirmek amacıyla ise tasarımcı ve uygulayıcı ekip ile mülakatlar düzenlenmiştir. Mülakat yapılan kişilerden stadyumun mimari tasarımını estetik etki, yapı kalitesi ve fonksiyonellik konularında değerlendirmesi istenmiştir. Kalite performans değerlendirme aracı kullanılarak çıkan sonuçlar paylaşılmıştır. Araştırmanın sonucunda stadyum mimari tasarım kalitesinin taraftarların takım desteğine etkisi pozitif bulunmuş, buna bağlı olarak da kulüp gelirleri artmıştır. Kulüp gelirlerinin artması pazarlama gücünü arttırmıştır. Ödüllü ve tarihi mirasa saygılı mimarisine ek olarak kullanıcı belleğini koruyarak oluşturduğu kültürel değeri de marka gücünü etkileyen faktörlerdedir. İstanbul'un marka değeri için tasarlanan yapının potansiyel barındırdığı, ancak biraz desteklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Kıyı kentlerindeki ikonik kültür-sanat yapılarının tasarım kriterleri üzerine bir değerlendirme
Kentler için daima cazibe unsuru olan su, tarih boyunca insanlar ve sermaye için çekici bir güce sahip olmuştur. Bu nedenle su ile ilişkili olan kıyı kentleri her zaman diğer kentlerden farklı olarak, dinamik mekânsal ilişkileri ve mimari pratikleri barındırırlar. Kentsel kıyı alanları, kentlerin ticari, ekonomik ve kültürel faaliyetlerinde önemli bir konuma sahiptir. Kentlerin markalaşma stratejileri, kıyı dönüşüm projeleri ve liman teknolojisindeki gelişmelere bağlı olarak şekillenen kentsel kıyı alanları, kentlerin yeni çekim merkezleri olarak global ağda hizmet veren kentsel mekanlar haline gelmiştir. Kıyı kentlerinde uygulanan kültür stratejileri de kentlerin küreselleşme süreçlerinde başvurduğu bir diğer kaynaktır. Kıyı kentlerinde de ikonik yapıların üretilmesini teşvik eden bir unsur olan kültür stratejileri, çeşitli etkinlikler ve organizasyonlar aracılığıyla kentsel mekânın biçimlenmesinde etkili olmaktadır. Kıyı kentleri içerisinde liman kimliğine sahip olan kentlerde teknolojik gelişmelere bağlı olarak yaşanan kentsel dönüşüm süreçlerinde uygulanan kıyı dönüşüm projeleri kapsamında kentsel kıyı mekanları yeniden işlevlendirilmiştir. Karma kullanımlı yapılardan oluşan ve yeni kent merkezleri olarak belirlenen kıyı alanlarında gerçekleştirilen bu kıyı dönüşüm projeleri kapsamında, turist ve yatırımcıları çekmek amacıyla ikonik yapılar üretilmiştir. Kentsel kıyı alanlarında inşa edilen ikonik yapılar, kentlerin cazibesini arttıran bir unsur görülmekte ve küresel platformda yarış içinde olan kentlerin simgesi olarak hizmet vermektedir. Çağdaş mimari pratiklerin uygulama alanı olan kıyı alanlarında inşa edilen ikonik kültür sanat yapıları, kentsel bağlam, program önerileri, yenilikçi ve bağımsız konsept anlayışı, kentin tarihi veya kültürel mirasının yeniden değerlendirilmesi, metaforik tasarım yaklaşımı gibi farklı tasarım yöntemleriyle şekillenmektedir. Mimari pratiklere yön veren tasarım kuramları ikonik yapıların tasarım süreçlerinde etkili olmaktadır. Rowe, Tschumi, Koolhaas, Eisenman, Rossi gibi mimar-teorisyenlerin tasarım yaklaşımları bu tez kapsamında ikonik yapıların biçimlenmesinde belirleyici unsur olarak ele alınmıştır. Dünya üzerinde inşa edilmiş ikonik yapılar bu kuramsal yaklaşımlara göre incelenmiştir. İkonik yapıların biçimlenmesine yön veren kavramlar üretilerek kavramsal sınıflandırma elde edilmiştir. Bu kavramlar aracılığıyla yapılan gruplandırmalar doğrultusunda, çeşitli kentlerde yer alan ikonik yapılar analiz edilmiş ve yorumlanmıştır. Kıyı kentleri, su ve kenti bir araya getiren eşik alanları olan kıyı mekânlarına sahip olmaları nedeniyle, global ölçekte ekonomik ve teknolojik gelişmelerin gerçekleştiği alanlardır. Bu nedenle yeni mimari pratiklerin, farklı tasarım yaklaşımlarının uygulanması için elverişli mekanlar sunmaktadır. Kıyı kentlerinde konumlanan ikonik kültür sanat yapılarının kavramsal, biçimsel, kentsel doku ve su ile ilişki durumları, yapılan özgün sınıflandırmalar doğrultusunda incelenmiştir. Bu yapıların ikoniklik algısının güçlü ve zayıf olmasını etkileyen parametreler ortaya çıkarılmıştır. Kıyı kentlerinin dinamik ve özel coğrafi yapısı, ikonik yapıların tasarım süreçlerini ve yapıların ikoniklik algısını etkilemektedir Tez kapsamında, kıyı kentlerinde seçilen 34 kültür sanat yapısının ikonik olma durumlarını etkileyen tasarım kriterleri, yapılan sınıflandırmalar ve anket çalışması doğrultusunda ortaya çıkarılmıştır. Kıyı kentlerinin dinamik, özgün, kent-doğa ilişkisinden beslenen mekânsal niteliklerinin, ikonik kültür sanat yapılarının tasarım kriterlerini nasıl şekillendirdiği bu örnek yapılar üzerinden analiz edimiştir. Bu çalışma kıyı kentlerindeki ikonik kültür-sanat yapılarının tasarım kriterlerini ortaya koyarak, güncel tasarım yaklaşımlarının kıyı kentlerindeki uygulanma biçimlerini araştırır. Bu araştırma kıyı kentlerindeki ikonik yapı üretimi için başvurulan yöntem ve pratikleri bir araya toplayarak, kıyı kentlerindeki üretilecek olan ikonik yapıların tasarım süreçleri için bir altlık oluşturmaktadır.
Modüler binaların bina formuna bağlı olarak farklı iklim bölgesinde enerji etkinliğinin incelenmesi
Dünya' da ve Türkiye'de enerji kaynakları her geçen gün azalmakta ve mevcut enerji kaynakları enerji gereksinimi karşılama konusunda yetersiz kalmaktadır. Türkiye'nin enerji temini konusunda dışa bağımlılığının da giderek arttığı göz önünde bulundurulduğunda, enerji tasarrufu zorunlu bir önlem haline gelmektedir. Enerji tüketimi açısında bakıldığında mesken amaçlı kullanılan binaların enerji tüketimi toplam enerji tüketimi içerisinde önemli bir orana sahiptir. Binalarda tüketilen enerjinin toplam tüketilen enerjiye oranı %35'tir (Oğuz Türkyılmaz, 2015). Bunun yanında inşa faaliyetlerinde tüketilen enerji miktarı göz önüne alındığında inşa faaliyetleri konusunda da enerji tasarrufunun gerçekleştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı binaların enerji tüketimini azaltacak kararların alınması konusunda ön tasarım sürecinde yardımcı olabilecek bina parametrelerinin, özellikle bina formunun bina enerji performansına etkisi incelenmiştir. Çalışma sıcak nemli, ılımlı nemli ve soğuk iklim bölgeleri için yapılmış olup, enerji etkinliği etkileyen doğru bina parametrelerinin ve doğru bina formunun bulunması amaçlamaktadır. Çalışma beş bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde, çalışmanın amacı ve önemi ile ilgili bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde binalarda enerji etkinliği etkileyen faktörler, en üst ölçekte iklim, en alt ölçekte bina elemanları olmak üzere bina enerji performansına etkileri incelenmiştir. Üçüncü bölümde modüler bina sistemleri tanımı ve öneminden bahsedilmiş ve modüler bina sistemlerinin sınıflandırılması ile ilgili bilgiler verilmiştir. Dördüncü bölümün ilk kısmında çalışmaya konu olan modüler binaların enerji tüketimini etkileyen parametreler açısından binaların enerji etkinlikleri referans modül ölçeğinde (birim modül) değerlendirilmiştir. Değerlendirme kapsamında, bina enerji tüketimine etki eden; saydamlık oranı, dış duvar U değeri ve bina boyutlarının değişimi, bina yönlendirilmesi ve güneş kontrol elemanlarının kullanımı çerçevesinde geliştirilen alternatifler ile üç iklim bölgesinde (sıcak iklim, ılımlı-nemli iklim ve soğuk iklim) referans modül ölçeğinin enerji etkinlik düzeyleri incelenmiştir. Referans bina ve oluşturulan alternatifler arasındaki enerji kullanımına dayalı değişimler, enerji simülasyon programı kullanılarak elde edilen sonuçların sayısal karşılaştırma yöntemi ile değerlendirilmesi sonucunda belirlenmiştir. Ayrıca, enerji harcamalarını azaltan uygun alternatiflerin belirlenmesi için geliştirilen alternatifler içerisinden en düşük ısıtma, en düşük soğutma ve en düşük toplam yükü sağlayan alternatiflere ilişkin kombinasyonlar geliştirilmiş ve geliştirilen kombinasyonların yıllık toplam enerji tüketim sonuçları karşılaştırılmıştır. Referans bina ve geliştirilen alternatifler için elde edilen karşılaştırmalı sonuçlar tablolar şeklinde sunularak, alternatiflerin enerji performansları irdelenmiştir. Dördüncü bölümün ikinci kısmında ise, birinci kısım kapsamında belirlenen referans modül ile geliştirilen bina formlarının enerji etkinlikleri dış kabuk yüzey alanının bina hacmine oranına (A/V) dayalı olarak üç farklı iklim bölgesi için hesaplanmıştır. Hesaplama çerçevesinde en iyi iklim form ilişkisini sağlayan alternatif sayısal karşılaştırma yöntemi kullanılarak saptanmış ve ilgili sonuçlar tablolar aracılığı ile sunulmuştur. Beşinci bölümde de tez çalışması kapsamında elde edilen sonuçlar açıklanmıştır.
Yer'in kavranma ve mimari tasarıma katılma biçimleri
'Yer' (ing. place) kavramının, 1960'lı yıllardan itibaren, ölçülebilir olanı esas alan kartezyen düşüncenin, insandan bağımsız, geometrik ve soyut 'mekân' (ing. space) kavrayışına bir eleştiriyle yeni bir düşünce ve ifade aracı olarak sunulduğu görülür. Niteliksel, bütünsel ve çok katmanlı bir olgu olarak kavramsallaştırılan 'yer', mekân-insan ilişkisi odağında, anlama, deneyime, algıya, bedene vurguyla bir varoluş koşulu olarak dünyaya yaklaşımı ifade eder. Bu anlamda mekânın, -modern mimarlıkla unutulan- varoluşla, yaşantıyla ve insan deneyimleriyle olan ilişkisini yeniden sorgulamanın önünü açan bir kırılma yarattığı söylenebilir. Bu kırılmanın tetikleyicisi ise mekânı varoluşsal düzeyde ele alan Heidegger ve Merleau-Ponty'nin fenomenolojik çalışmaları olmuştur. Bu nedenle, 'yer' odaklı mekân teorileri, bilgi ve anlamın kaynağı olarak deneyimi işaret eden fenomenolojiden yola çıkarak, nitelikli ve derinlikli bir yer kavrayışının deneyim yoluyla edinilebileceğine, 'yer-yaratım' faaliyeti olarak mimari tasarımın ise asli kaynak olarak bu deneyimsel kavrayıştan beslenmesi gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Ne var ki, ulaşım, iletişim ve bilişim araçlarının yaygınlaşmasıyla uzaktaki yerlerle kurulan etkileşimin arttığı, küresel ağ akışlarına dahil olan kentlerin her an her yerden erişilebilir hale geldiği günümüzde, küresel ekonomiye entegre olan mimarlık da, yerel-ötesi ölçekten yürütülen bir pratiğe dönüşmektedir. Böyle bir ortamda, mimari tasarım sürecine temel teşkil eden ve tasarımsal kararları yönlendiren 'yer'in kavrayışında kaynak gösterilen deneyim ise, - yaygınlaşan ulusal ve uluslararası mimarlık ofislerinden, mimari tasarım yarışmalarından da örneklenebileceği üzere- mimari tasarımda giderek daha az etkin olmakta, bazı durumlarda tamamen süreç dışı kalmaktadır. Bu tez çalışmasıyla, tüm bu gelişmelerle birlikte, bugün yerlerin nasıl kavrandığının ve mimari tasarım sürecine nasıl katıldığının araştırılması amaçlanmaktadır. Giriş bölümünün ardından, çalışmanın, 'yer' üzerine kurgulanan ikinci bölümünde, fenomenoloji, beşeri coğrafya ve mimarlık alanlarında çeşitli kavramsal odaklar etrafında şekillenen 'yer' yaklaşımlarına değinilmekte ve bunların ortak noktası olan yer-insan etkileşimi, bedensel deneyim üzerinden ele alınmaktadır. Bölüm sonunda, tez çalışmasında benimsenen 'yer' anlayışını tariflemek adına bu yer teorilerinin karşıt görüşler ve soyut mekâna karşı alternatif yaklaşımlarla birlikte bir değerlendirmesine de yer verilmektedir. Bunu izleyen üçüncü bölüm, 'yer'in mimari tasarımdaki rolüne ve süreçteki etkinliğine odaklanmaktadır. Buna göre, insan deneyimleriyle, yaşantıyla varlık bulan ve sürekli yeniden üretilen yer, bu yaşarlılıktan bağımsız; tasarlanabilir bir şey olarak düşünülemez hale gelir. Bu nedenle mimarlığa içkin bir takım soyutlamalarla gerçekleştirilen tasarım edimine dahil edilemez; süreçte, ya tasarım öncesi bir kaynak ya da tasarım ve inşa sonrasında gerçeklik bulan bir olanak olarak kendini gösterir. Yerin, tasarıma kaynaklık etme durumuna odaklanarak kavranışını ve tasarım sürecine katılımını araştıran bu çalışmada, mimarların/tasarımcıların yer ile kurduğu ilişki, insan-yer etkileşiminin aracısı olan bedensel deneyim üzerinden incelenmektedir. Zaman-mekan-beden-algı çözümlemeleriyle tariflenmeye çalışılan bedensel deneyim, yer ile kurulan teması ya da tersine ona olan mesafelenmeyi ifade eden bir skala üzerinden ele alınmıştır. Buna göre, metnin başında bahsedilen güncel gelişmelerle giderek yerel-ötesi bir pratik haline gelen mimari tasarım sürecinde yer ile kurulan deneyimsel temas, 'yoğun deneyim' noktasından uzaklaşarak, daha çok 'sınırlı deneyim' aralığında gerçekleşmekte ve giderek 'uzaktan erişim'e yakınlaşmaktadır. Son bölümde ise, bedenin mekânsal etki alanı dışında konumlandığı uzaktan erişim durumunda yerin nasıl kavrandığının/anlamlandırıldığının, eğitim alanından bir incelemeyle izi sürülmeye çalışılmaktadır. Bunun için proje alanı Manhattan/NewYork olarak belirlenen bir mimarlık okulu diploma projesi süreci takip edilmiş ve öğrencilerle proje deneyimleri üzerine kişisel görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Açık uçlu sorularla her bir tasarımcının kişisel deneyimlerinin anlaşılmaya çalışıldığı görüşmeler, 'tematik analiz' yöntemiyle incelenmiş; ortaya çıkan tema ve bileşenlerin süreç içerisindeki konumunu ve birbirleriyle olan ilişkisini tariflemek üzere, uzaktan erişimde yer kavrayışına dair bir model önerisi geliştirilmiştir. Buna göre yerde mevcut bulunulamayan uzaktan erişim durumunda yerin bedensel deneyimiyle inşa edilen bilgisi yerine bir takım araçlar/aracılar vasıtasıyla erişilecek enformasyonlardan yararlanılmaktadır. Farklı duyulara hitap eden ve farklı formatlarda erişilen araç/aracılar dolayımıyla kurulmaya çalışılan yer kavrayışı, bedenin çok duyulu ve eş zamanlı algısıyla inşa edilen bütünsel bilginin aksine, zorunlu olarak 'dışarıdan' alınan kısmi ve parçalı veri ve enformasyonların üst üste bindirilmesinden oluşmaktadır. Bu nedenle, süreçte karşılaşılan bir takım zorlukları da beraberinde getirmektedir. Sürece kaynaklık eden araç/aracıların erişim kanalları, dökümü, kapsam ve kısıtlarıyla birlikte süreçte karşılaşılan zorluklara da bu bölümün alt başlıklarında yer verilmektedir. İnceleme bulguları, tez çalışmasının bütününe dair değerlendirmeler ve mimarlıkta yer kavrayışına ilişkin bir takım önerilerle sonuç bölümünde tartışılmaktadır.
Kentsel dönüşüm projelerinde yeni fiziksel çevrenin, kentsel süreklilik bağlamında irdelenmesi: Tarlabaşı örneği
Özellikle son yıllarda kentler üzerinde yapılan çalışmalar, kentlerin aynı zamanda destinasyon markası, marka imajı gibi çeşitli görsel ve bilişsel değerlerle birlikte, bu organik yapısını daha da ön plana çıkarmıştır. Bir organizmanın ya da daha genel ifadeyle herhangi bir yaşam formunun, "yaşam" kelimesinin kavramsal anlamından hareketle, bir süreç ifade ettiği görülmektedir. Dolayısıyla kent kavramını geçmişi bugüne, bugünü de yarına taşıyan, fiziki olduğu kadar organik yapısıyla da dikkati çeken bir kozmopolit yapı şeklinde tanımlamak mümkündür. Günümüzde kentsel dönüşüm denildiğinde ilk akla gelen, daha yeni ve daha modern binalar ve yaşanılan mekan imgesi olmaktadır. Bu çerçevede yapılan kentsel dönüşüm projelerinde, özellikle ekonomik yapı üzerinde odaklanılmakta ve kentin organik yapısından ileri gelen geçmiş ile gelecek arasındaki ilişki, yani kentsel dönüşümün sürekliliği yeterince incelenmemektedir. Kentsel dönüşümün bir kentin organik yapısını belirlemede yetersiz kalmasının en önemli göstergesi, 1950'lerden günümüze kavramda yaşanan değişikliklerdir. Geçmişten günümüze kadar uzanan süreçte yapılan uygulamalarda, giderek kentin organik yapısını daha fazla ön plana çıkaran bir anlayışa doğru dönüşümün yaşandığı ifade edilebilir. Araştırmada, kentsel süreklilik konusunda kentsel dönüşümün mimari boyutu sınırlılığında ve İstanbul Tarlabaşı dönüşüm programı örnekleminde kentsel süreklilik ile ilgili bilgi düzeylerinin morfolojik analiz çalışması ile incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çerçevede kent organizması ile ilgili çıkış noktalarının neler olduğu, tasarımda kentsel süreklilik unsurunun bileşenleri olan mimari tasarım, parsel yapısı ve yerleşim örüntüsü, yoğunluk, bina çevre ilişkisi ve işlevsellik, cephe karakteri ve mülkiyet yapısı, kentsel süreklilik açısından incelenmiştir. Araştırma sonuçlarına göre yoğunluk konusunda yapılan yenileme projesinde geçmişteki duruma göre artış olmuştur. Mülkiyet yapısı ile ilgili yenileme projesi öncesinde detaylı bir analiz yapılmış olsa da, zaman içerisinde sürekli değişiklikler yaşanmıştır. Parsel yapısı ve yerleşim örüntüsü konusunda yapılan değişiklikler geçmişteki mahalle yapısı ve açık yerleşim biriminden çıkarak, kapalı site yapısında yenilenmektedir. Bina çevre ilişkisi ve işlevsellik her ne kadar geçmişe göre ihtiyaçlara daha fazla yanıt verse de, özellikle kapalı site yapısı nedeniyle, ortaya çıkan yapının geçmişteki bina çevre ilişkisinden çok farklı olduğu görülmektedir. Tasarım özellikleri konusunda alan uygulamasında ve yenileme çalışmasında bunlar yeterli düzeyde değerlendirilmemiştir. Cephe karakterleri zaman içerisinde kaçak yapılar nedeniyle bozulmuş olsa da, yenileme projesinde mimari anlamda mevcut verilere yeterince ağırlık verilmemiştir. Genel olarak değerlendirildiğinde yenileme projesi, mimari bakımdan önemli bir konu olan kentsel sürekliliği yansıtmada ve geçmiş ile bağlantı kurmada yeterli görülmemektedir.